Menu TR

WE TALK

30 December

Milyarderlerden Yeni Temiz Enerji Girişimi

ABD’nin yeni başkanı Donald Trump'ın kabinesine iklim değişikliği kuşkucularını atamasının, ABD'nin günümüze dek iklim değişikliği ile mücadele konusunda attığı adımları bozacağına işaret olarak düşünülüyor. Bugüne kadar sağlanan ilerlemelerin kaybedilme ihtimaline karşı Microsoft’un kurucusu Bill Gates öncülüğünde iş dünyasının önemli isimleri “Breakthrough Energy Ventures” adı altında toplamda 1 milyar Dolar finansman sağlayacak bir girişim kurdular. 20 girişimciden oluşan BEV koalisyonunun 170 milyar Dolar'ı aşan birikimiyle henüz bir araya gelmiş en zengin yatırımcı grubu olduğu belirtiliyor. Gates, emisyonların azaltılmasında rol oynayacak ve fosil kaynaklardan emisyon oluşturmayan kaynaklara dönüşümü gerçekleştirecek enerji teknolojilerinin araştırılması ve geliştirilmesinde kullanılacak olan finansmanı geçtiğimiz günlerde duyurdu. “İklim değişikliğine katkıda bulunmaksızın güvenilir ve uygun fiyatlı bir enerji sağlamak için elektrik, ulaşım, tarım, üretim ve binaları içeren beş ana alanda emisyonu gidermek zorundayız.” açıklamasını yapan BEV koalisyonu, fonları aynı zamanda ABD’deki yönetim değişimi nedeniyle finansmanı aksayabilecek devlet projelerini finanse etmek için de kullanacak. Trump başkanlığında kurulacak hükümetin henüz ne yöne gideceğinin belli olmadığını belirten Gates, yatırımların azalma ihtimalinin olduğu kadar artma ihtimalinin de olduğunu söyledi.

İlk planı Paris İklim Konferansı sırasında medyaya sunulan BEV fonunun yatırımcıları arasında, Alibaba kurucusu Jack Ma, Amazon CEO'su Jeff Bezos ve Bloomberg CEO'su Michael Bloomberg'de yer alıyor. Yatırımcıların riske karşı yüksek toleransının olduğu ve sonuç almak için yatırımcıların normalde beklediğinden çok daha uzun süre bekleyebileceklerini belirten koalisyon, 15-20 yıl boyunca fonun devamlılığını sağlamayı planlıyor. Aralık ayını takiben üç ay içerisinde bir yönetim takımı açıklamayı hedefleyen girişim, yatırımların çok spesifik bölümlerde yapılacağını ve dolayısıyla finansmanda başarı oranının yüksek olacağını öne sürüyor. Yatırımları ve devlet tarafından finanse edilen projeleri araştırmak ve takip etmek amacıyla ülkenin en iyi üniversitelerinden Kaliforniya Üniversitesi de girişimin içinde yer alıyor.

SHARE: READ MORE

30 December

2016: İklim Politikalarında Dönüm Noktası

2016 yılı son 137 yılın en sıcak yılı olmuş, karbon salımı geri dönüşü olmayan noktayı geçerek en yüksek tarihi düzey olan 400 ppm'i aşmıştı. Dünya genelinde yaşanan siyasi birçok gelişmeye rağmen 2016’nın iklim politikaları için umut veren bir yıl olduğunu söyleyebiliriz. İklim değişikliği konusunda devletler tarafından yapılan çalışmaları ana hatlarıyla sizin için derledik.

Hindistan, 2030'da enerjisinin %40'ını yenilebilir enerjiden elde etme hedefini 2027 yılında %57 seviyesine ulaşarak aşacağını açıkladı.
Dünyanın farklı yerlerinden 80'in üzerinde mega kent, hükümetlerinden bağımsız olarak iklim değişikliği ile savaşmayı taahhüt etti.
Dünya çapında CO2 salımı son üç yıldır sabit seviyede kaldı.
ABD, 2050 yılına dek sera gazı salımlarını %80 azaltma sözü verdi. Yeni başkan Trump’ın bu durumu değiştirmeyeceği umuluyor. Obama yönetimi döneminin bitmesine günler kala Hawaii etrafındaki adalarda dünyanın en büyük ikinci denizsel koruma alanını oluşturdu ve Arktik ve Antarktika'da deniz sondajını süresiz bir şekilde yasakladı.
Paris Anlaşması’nı 119 ülke onaylayıp yürürlüğe soktu. Sıcaklık artışının 2°C altında kalmasını sağlamak üzere taahhütler getiren Anlaşma, 194 ülkece kabul edildi ve yürürlüğe girdi.
Isınan okyanuslar, Avustralya'daki Büyük Set Resifi'nde daha önce görülmemiş oranda beyazlamaya sebep oldu.
Fransa, 2040'a kadar emisyonlarını %40 azaltma ve 2023'e kadar kömür santrallerini kapatma kararı aldı.
Avrupa Birliği 2030'a dek %40 salım azaltımı taahhüt ederken, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmayı ve enerji verimliliğini %27'ye yükseltmeyi hedefledi.
Çin, emisyonlardaki artış için sınıra 2030 yılında ulaşacağını belirtmişti ancak azalttığı emisyonları ile bu sınıra daha önceden ulaşmış olabileceğini ve azaltım ve/veya sabit tutma hedefine şimdiden başlayabileceğini gösteriyor.
Apple, Facebook ve Google'ın aralarında olduğu teknoloji devleri 2017 yılında %100 yenilenebilir enerji ile çalışma hedefi koydu.
Finlandiya, 2050 yılına dek salımlarını %80 azaltacağına dair söz veren ülkeler arasında yer aldı. Bu hedefle Finlandiya’da 2030'a dek kömür santrallerinin de kapatılması kararı alındı.
İskandinav ülkeleri arasında lider konumda olan İsveç, 2045 yılına kadar karbon nötr olma hedefi koydu.
Dünyanın en büyük koruma alanı,  24 büyük ülkenin katılımı ile Antarktika Ross Denizi’nde oluşturuldu.
Almanya, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında daha hırslı bir hedef koyarak 2050 yılına dek %95 salım azaltımı gerçekleştirmeyi hedefliyor.
Meksiko, Paris, Madrid ve Atina 2025 yılına kadar dizel araçları yasaklama kararı aldı.
Japonya, %26 emisyon azaltımı hedefi koydu ancak bu hedefi 2013 yılı üzerinden yaparak iklim değişikliği konusunda hırslı olduğunu belirtti.
Kanada, 2°C altında kalabilmek için geliştirilmiş 80X50 (%80-2050) planına uyacağını ve hedeflerini açıkladı. Aynı zamanda 2030'a kadar kömürden vazgeçebileceğinin altını çizdi. Halihazırda 10 eyaletten sadece dördü kömürden elektrik üretiyor.
Birleşik Krallık, 2030'a dek 1990 yılına oranla %57 daha az sera gazı salımı hedefi koydu ve 2025'e kadar kömürden elektrik üretimini sonlandırma kararı verdi.
İçinde Etiyopya, Kosta Rika ve Bangladeş'in de olduğu 47 ülke %100 yenilenebilir enerjiye geçiş hedeflerini belirtirken, Marakeş’te gerçekleştirilen COP22 İklim Konferansı’nda yatırım finansmanlarının önemine dikkat çektiler.
Bu taahhütlerin ne anlama geldiğini ve dünyamızı nasıl değiştireceğini 2017 yılının ilerleyen günlerinde hep birlikte göreceğiz.

SHARE: READ MORE

30 December

AB’de Emeklilik Yatırım Fonlarında İklim Değişikliği Değerlendirmesi

Avrupa Parlamentosu'nda kabul edilen yeni mevzuatla, iş yeri emeklilik fonlarının yatırımlarında çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) risklerini değerlendirmesi ve beyan etmesi artık zorunlu olacak.

İş Yeri bazlı Özel Emeklilik Sistemlerine (IORPs) İlişkin Direktif’te yapılan değişikliklerle, tüm iş yerlerinde emeklilik fonları için yatırım kararları alınırken ÇSY’ye dayalı faktörlerin göz önünde bulundurulması ve bu politikaların uygulanma yönteminin ana hatlarının düzenli olarak kamuyla paylaşılması zorunlu kılındı. Mevzuat, kullanılmayacak varlıklara (stranded assets – örneğin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında kullanımından vazgeçilecek olan fosil yakıt rezervleri) atıfta bulunurken, özellikle fon yöneticilerinin “mevzuattaki değişime bağlı olarak varlıkların değer kayıplarına uğramasıyla ilgili riskleri” dikkate alması gerektiğini belirtiyor.

Mevzuatın yürürlüğe girmesi, sorumlu yatırımları teşvik eden Sorumlu Yatırım İlkeleri (UNPRI) ve ShareAction gibi girişimler tarafından olumlu karşılandı. ShareAction CEO'su Catherine Howarth, gelişmelerin sorumlu yatırımlar adına Avrupa’da bir dönüm noktası olduğunu ve bu cesur karar sebebiyle Avrupa Parlamentosu’nun alkışı hak ettiğini belirtti. AB’nin yayımladığı brifing notuna göre, IORP'lar ellerinde AB'nin çalışma çağındaki nüfusunun yaklaşık %20'sine tekabül eden 75 milyon Avrupalı adına 2,5 trilyon Euro'luk varlık bulunduruyor. Mesleki emeklilik sistemlerinin çoğunluğu Birleşik Krallık (%55,9), Hollanda (%30,7) ve Almanya’da (%4,5) toplanıyor.

AB genelinde hükümetlere direktifin ulusal yasalara geçirilmesi için iki yıl süre tanınırken, Brexit kararı hala tartışılan Birleşik Krallık'ın yasayı AB'den çıkmadan önce geçirip geçirmeyeceği henüz bilinmiyor. Bununla beraber, İngiltere Başbakanı Theresa May, ayrılmayı başlatan maddenin Mart sonuna kadar yürürlüğe koyulacağı sözünü verdi.

SHARE: READ MORE

16 December

Evrensel Temel Gelir… Gerçek Olabilir mi, Ütopya mı?

Yoksulluk, yeterli maaş, iyi çalışma koşulları, işsizlik maaşı ve sağlık sigortası gibi önemli ve temel gereklilikler için hep savaşmak zorunda kalırken, tembellik hakkı geleneksel olarak sadece zengin insanlar ile özdeşleştirildi. “Evrensel temel gelir” her vatandaşın karşılıksız olarak düzenli aldığı bir gelire sahip olması anlamına geliyor.



Evrensel gelir kavramı ilk önerildiğinden bu yana iş verenler, ticaret sendikaları, ekonomistler ve politikacılar tarafından tartışılmakta. Yakın zamanda tekrar gün yüzüne çıkan temel gelir fikri ilk defa gündeme geldiğinde radikal sol, yeşiller ve liberaller tarafından azımsanamayacak bir destek gördü. Bu desteğin sebebi ise; makine ve robotların endüstriyelleşmeden bu yana ilk defa insan gücünün yerine geçme potansiyelinin en yüksek noktaya ulaşması. 2020 yılında robotların dünya çapında beş milyon işe sahip olacağı öngörülüyor. Fakat bu yeniden doğuşa karşı sesler şimdiden yükselmeye başladı. Fikre muhalif sağ görüşlüler bu tür planları finanse etmek için yeterli gelir elde etmenin özel sektörü yıkmadan mümkün olmayacağına dikkat çekerken, sol görüşlüler evrensel gelirin insanların çalışma hayatlarının iyileştirilmesini zayıflatacağını, zor kazanılan toplu pazarlık haklarını eriteceği ve pasif yurttaşlığı teşvik edip tüketimciliği destekleyeceğini savunuyorlar.

Evrensel gelir fikrini savunan herkes, bu gelirin halihazırda topluma en çok katkıda bulunmuş ve bulunmaya devam edecek insanları destekleyeceğini belirtiyorlar. Yaşlı ve çocuk bakımı alanında çalışan kadınlar ve sanatçılar bu grupların başında geliyor. Düşük gelirli kişileri kalıcı finansal imkansızlık durumundan kurtarıp daha iyi koşullara geçebilecekleri bir platform sağlayacak evrensel gelir aynı zamanda gençlere farklı işleri deneyimleme ve normal koşullarda almayacakları eğitimleri alma şansı tanıyabilir. Fikri savunanlar, günümüzde zayıflayan sendikaların ve kaybedilen ekonomik istikrarın böylece restore edilebileceği görüşünde.

Peki ama bu evrensel gelir finansal olarak nasıl sağlanabilir? Vergilendirme yanlış cevap. Şirketler vergilerini yararlandıkları devlet hizmetleri karşılığında ödüyor. Her şirketin halka arzını takiben şirketin hisse senetlerinin belli bir yüzdesi evrensel pay hissesi fonuna aktarılacak. Daha sonra bu fon üzerinden elde edilen gelirin emeklilik ve işsizlik ödemelerinden bağımsız olarak herkese dağıtılması düşünülüyor. Yaygın inanışa göre, refah bireyler tarafından üretilip vergilendirme aracılığıyla devlet tarafından kolektivize edilir. Aslında, bunun tam tersi oluyor. Toprak ve tohum gibi daha ilkel sermaye çeşitleriyle günümüzdeki akıllı telefonların yapımına katkı veren fikirlere kadar hep kolektif bir işgücü varken, daha sonra bu sermaye özelleştiriliyor ve bireyselleştiriliyor.

Halen “hiçbir şey karşılığında bir şey vermek” konseptine karşı çıkanlara sorulması gereken sorular bulunuyor; çocuklarımızın hayallerine ve yeteneklerine daha kolay yatırım yapmalarını sağlayacak küçük bir birikimi olmasını kim istemez? Yoksa refah konusunda rahat olmaları onları tembel bireyler olmaya sürükler mi? Eğer bu fikre  karşı çıkıyorsanız, tüm çocukları eşit koşullara ulaşmasını engelleyen koşulların ahlaki temeli nedir?

SHARE: READ MORE

16 December

Tipsiz Gıdalar Devri

Gıda atıklarının önüne geçmeyi planlayan bir anti-atık aktivisti yarattığı kampanya ile ABD’deki gıda devlerinin ve tüketicilerin atık konusuna yaklaşımını ve taze ve yenilebilir durumda olmasına rağmen sadece şekli ve görünüşü sebebiyle çöpe atılan gıdalar konusundaki önyargıları değiştirmeyi hedefliyor. Jordan Figueiredo “Ugly Fruit & Veg” isimli sosyal medya hesapları üzerinden her gün meyve ve sebzelerin görüntüsünü düzenlemek üzere çıkarılan yasalar çerçevesinde çöpe atılacak ürünlerin fotoğrafını paylaşıyor. Her fotoğraf için aynı zamanda bir hikaye yazan Figueiredo böylece ABD’de yıllık çöpe atılan dokuz milyon kg ve tüm dünyada israf edilen 1,3 milyar ton tüketilebilir gıdaya dikkat çekmek istiyor. Bu kapsamda hareket başladığı günden bugüne, içinde Whole Foods'un da bulunduğu yedi üst düzey market ile anlaşmış. Walmart ve Target gibi büyük firmaların dikkatini imza kampanyaları ile de çeken Jordan, iki şirketten de pilot çalışmalar için olumlu dönüş almış.

Gıdalar için katı görüntü standartları 2009 yılına dek AB yasaları ile korunuyordu. Örnek vermek gerekirse, birinci sınıf salatalıkların sadece 10 dereceden fazla olmayan bir eğimle bükümlü olanlarının satışına izin veren yasalar yürürlükteydi. Yasaların esnetilmesi ile marketler de estetik standartlarını azalttı ve böylece satılan yiyecek skalasını artırdı. Hareketi takiben Fransa'daki üçüncü en büyük süpermarket zinciri France Intermarché, AB içinde çöpe atılan 300 milyon tona dikkat çekmek için bir farkındalık kampanyası başlatıp farklı şekilli ve estetik normlara uymayan meyve ve sebzelerin reklamını yaptı. Kampanya ilk gününde 1,2 ton biçimsiz meyve ve sebze sattı.  

Anti-atık hareketi sonucu değiştirilen AB yasaları tüketicilerin atık konusunda fikirlerini etkiledi ve toplumsal desteği artırdı. Örneğin Fransa, marketlerin taze veya bozulmuş ancak satılamamış ürünlerin atılmasını yasaklayarak bu şekildeki ürünlerin değerlendirilmesine destek verdi. Danimarka son 5 yılda gıda atıklarını yüzde 25 azaltırken, İtalya 12 milyar € değerinde gıda atığının yardım derneklerine bağışlanmasını zorunlu hale getirdi. Avustralya’da ise özel bir şirket, sadece sebze ve meyvelerin işlenmesi ile oluşan suyu satmak üzere AquaBotanical adı altında yeni bir şişelenmiş su markası oluşturdu. Bir ton atığın işlenmesi ile 800 litre su elde edeceğini söyleyen suyun yaratıcısı hem atıklara hem de biçimsiz olduğu için tercih edilmeyen gıdalara farklı bir geri dönüş şekli yaratmayı planlıyor. En büyük oyuncak şirketlerinden Hasbro ise çok ünlü olan Patates Kafa oyuncağının yamuk bir versiyonunu yaparak atıklara ve sıra dışı şekilli gıdalara dikkat çekmeyi hedefliyor.

SHARE: READ MORE

16 December

Şehirlerin Emisyonlarla Mücadelesi

İki yılda bir yapılan “C40 Belediye Başkanları Zirvesi” Aralık ayı başında gerçekleşti. Zirveye dünyanın her yerinden 90 farklı şehri temsil eden belediye başkanı ve kurum katıldı. Zirvede, Paris Anlaşması’yla ülkelerin sıcaklık artışını 2°C’nin mümkün olabildiğince altında tutma hedefine uyma taahhüdü yenilendi ve bu doğrultuda şehirlere düşen roller konuşuldu.



Günümüzde 80'in üzerinde “mega” şehri kapsayan C40 şehirlerinde yaklaşık 600 milyon insan yaşıyor. 2015 itibariyle C40 şehirleri on binden fazla iklim hareketi gerçekleştirdi ve 2030 yılına kadar karbondioksit salımını üç gigaton azaltmayı hedefliyor. Toplantıda, önümüzdeki dört yıl içinde 375 milyon dolar harcanarak, uluslararası organizasyonlar ve özel sektör ile işbirliklerinin daha da artırılarak çalışılması kararlaştırılırken bütçenin çoğunun fosil yakıtlardan elektrik ve temiz enerji kaynaklarına geçiş için kullanılacağı belirtildi.

Toplantının bir diğer odak noktasının hava kirliliği olduğu söylenilebilir. Partikül madde ve nitrojen oksit gazlarının çok yüksek oranda salımına neden olan dizel araçlar şehirlerdeki hava kirliliğine sebep oluyor. Zirvede dünyanın en büyük şehirlerinden Paris, Meksiko, Madrid ve Atina 2025'e kadar şehir merkezlerinde dizel araçları yasaklayacaklarını açıkladı. Alınan kararın alternatif ulaşım seçeneklerinin desteklenmesi, yürüme ve bisiklet kullanımının artırılması ile uygulanabilir hale getirilmesi ve bu yollarla ulaşımın düzenlenmesi planlanıyor. Kararın alınmasından kısa süre sonra Paris'te yüksek düzeydeki hava kirliliği nedeniyle alarm verildi ve şehirde toplu taşıma geçici olarak ücretsiz hale getirildi. Ayrıca, artan kirliliğin önüne geçmek için trafiğe belirli sayıda aracın çıkmasını sağlamak adına sadece çift sayılı plakası olan araçların trafiğe çıkmasına izin verildi ve kurala uymayanlara ceza uygulaması yapıldı. C40 Zirvesi’nin hemen sonrasında gerçekleşen bu uygulamaya desteğin artacağı düşünülüyor.

Bunun yanı sıra, arasında Portland, Austin, Phoenix ve Seattle'ın bulunduğu on iki Amerikan şehrinde geçtiğimiz 10 yılda 2400 farklı iklim değişikliğini önleme planı gerçekleştirdi. Donald Trump'ın başkan seçilmesi ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik çalışmalara azalması muhtemel desteğe karşın Washington DC’de başta olmak üzere belediye başkanları yatırımlarının değişmeyeceğini ve iklim değişikliği krizine karşı yürütülecek çalışmaları yavaşlamadan devam ettireceklerini açıkladı. Trump’ın politik gündemine ve iklim değişikliği konusundaki duruşuna karşı olan toplam 100 şehir de iklim değişikliğiyle mücadeleye karşı kararlılıklarının bir göstergesi olarak Global Sözleşmeyi imzaladı. Şehirlerin iklim ve gezegen üzerindeki etkilerini azaltmayı ve dengelemeyi amaçlayan Sözleşme ile 2050 Paris Anlaşması hedeflerine daha çabuk ulaşılmasını amaçlıyor. İklim değişikliğine etkisi yadsınamayacak boyutta olan şehirlerin, karbon salımlarını azaltmak adına bir an önce etkili aksiyonlar alması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

16 December

Su Riski ve Finansal Etkilerinin İş Dünyasına Yansıması

2016 yılında, su kaynaklı risklerin finansal etkileri geçen yıllara göre beş kat daha fazla hissediliyor. Buna rağmen şirketler kuraklık, kirlilik veya sel baskınları gibi etkileri azaltmak veya bu etkilerden korunmak adına yeterince hızlı aksiyon alamıyorlar. Yalnızca 2016’da dünya genelinde şirketler, artan çevresel düzenlemelere rağmen su kaynaklı sorunlardan korunmak adına 14 milyar dolarlık harcama yaparken bu rakam 2015 yılında 2,6 milyar dolar olarak gerçekleşti.

COP22 Marakeş’te CDP tarafından sunulan ve yedi yıllık bir çalışmanın ürünü olan “Thirsty Business: Why Water is Vital to Climate Action” adlı yeni rapor, dünya genelinde 67 trilyon dolarlık malvarlığını elinde bulunduran 643 kurumsal yatırımcı ve CDP ortaklığındaki çalışmanın verilerini ele alan çalışma, daha yeşil bir gelecek için diğer yatırımcıları da bilgilendirmeyi hedefliyor. Su riski konusundaki bilincin arttığını söylemek mümkün; öyle ki, giderek büyüyen risklerin finansal etkilerinin farkında olan toplamda 607 şirket, 2015 yılına göre %49’luk bir artışla, CDP ile işbirliği yapmaya başladı. Örneğin, ABD’de General Motors, kuraklık ve hidroelektirik nedeniyle artan su maliyetleri kaynaklı sekiz milyar dolar harcadı ve United Technologies Corporations, NASA’nın son yılların mega kuraklığının yaşanacağı yönünde uyarıda bulunduğu Güney Kaliforniya’da su tasarrufu altyapısına 1,7 milyon dolarlık yatırım yaptı. Japon enerji şirketi Tepco ise 2011 yılındaki tsunami’nin ardından Daiichi’deki nükleer santralde meydana gelen kazadan sonra yer altı sularının kirlenmesi sebebiyle 10 milyar dolar harcamak zorunda kaldıklarını açıkladı.

CDP raporuna göre şirketlerin takip eden altı yıl içerisinde artan su riskleri sebebiyle finansal risklerle daha çok karşı karşıya kalması bekleniyor; su kalitesini düzenleyen yeni yasalar ile operasyonel harcamaların giderek artması ve yeni tesisler için yapılması gereken yatırımlar başlıca etkiler arasında gösteriliyor. CDP CEO’su Paul Simpson’a göre bu senenin bulgularından yola çıkarak özel sektörün çıkarması gereken önemli dersler bulunuyor. İlk olarak, su risklerinin önlem alınmadığı takdirde iş dünyasında ciddi tehditler oluşturacağının farkına varılması ve en önemlisi de düşük karbonlu ekonomiye geçişte su konusunun en önemli küresel emtialar arasında olduğunun bilincine varılması gerekiyor.

Su riskinin ortaya çıkardığı ve her geçen yıl büyüyen tehditlerin farkında olan kurumlar, şeffaflık, etkilerin ölçülmesi ve takibi, risk değerlendirmesi ve yönetimi ile hedef ve amaçların belirlenmesi gibi konularda aşama kaydetmiş bulunuyor.



2016 yılında şirketlerin %61’i su kullanımlarını izlediklerini söylerken, CDP’nin bu raporunu hazırlanması için destek veren şirketlerin sayısı 2015 yılına göre yarı yarıya arttı. Sektörel olarak bakıldığında bilişim %73, temel tüketici ürünleri %58, materyal %54 ve sağlık hizmetleri %51 ile en yüksek cevap verme oranına sahipken su riski kaynaklı finansal etkileri en çok hisseden sektör ise temel olmayan tüketici ürünlerinde gerçekleşti.




Bu ciddi sorun konusunda yatırımcı paydaşlarını bilgilendirmeyen Exxon Mobile, Chevron ve Royal Dutch Shell gibi enerji şirketleri ve sektörün üçte birinden fazlasını oluşturan diğer şirketler, su riskinin gelecekteki etkileri konusunda yeterince bilgi sahibi gözükmüyor. Rapora göre gelecekte su güvenliğinin sağlanması, düşük karbon salımları ve şirketler ile iş dünyasının iklim değişikliği konusunda aksiyon alınması yönünde önemli bir adımı oluşturuyor. Örneğin, şirketlerin %54’ü doğru su tüketimi ile sera gazı salımlarının azalacağına inanıyor. Şirketlerde stratejik değişimler ve yüksek yönetimin katılımını gerektiren su güvenliği konusunda en başarılı şirketlere yer veren liste, şeffaflık, farkındalık, yönetim ve liderlik metodolojilerine göre değerlendirildi. Su konusunda liderliği ele alması zor olan sektörlerden dahi çeşitli şirketlerin yer aldığı listeden, Avrupa Coca-Cola Partnerleri, Colgate Palmolive ve Ford Motor gibi örneklerin yanında geçen seneye göre en iyi iyileştirmeler ile karşımıza çıkan Ford, Fiat Chrysler ile Toyota en iyi örnekleri oluşturuyor. Listenin tamamına ve rapora bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

2 December

Y Jenerasyonu Farklı Bakıyor

Y jenerasyonu iş dünyasında gün geçtikçe daha fazla yer alarak önemli pozisyonlara gelmeye başlıyor. Hali hazırda iş gücü içerisindeki en geniş jenerasyon olma özelliği taşıyan grubun 2020 yılında sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışanların %50'sini oluşturacağı ön görülüyor. Şu ana kadarki en eğitimli, teknolojiye en açık, global olarak dünyayı keşfetmeye yatkın ve bilgiyi kaynağından öğrenebilme imkanı olan nesil olan Y jenerasyonu, iş hayatını geleneksel ve alışılmış şekilde sürdürmeyi düşünmüyor.
Yapılan araştırmaya göre Y jenerasyonu iş hayatına başlarken sorumluluk sahibi ve bir amacı olan şirketleri seçmeye özen gösteriyor. İş tanımları ne olursa olsun bir fark yaratmak onlar için daha önde geliyor. Y jenerasyonunun %76'sı iş seçimlerini yaparken bir şirketin sosyal ve çevresel taahhütlerine önem veriyor, %64'ü ise sosyal sorumluluğu olmayan bir şirketin teklifini kabul etmeyeceğini belirtiyor.
Y jenerasyonu sadece şirketin ne kadar sorumlu iş modelleri benimsediğini ve çalışanlarının katıldığı sosyal sorumluluk projelerini duyup takip etmeyi değil, bu projelere katkı sağlamayı ve projelerin parçası olmayı istiyorlar. Bu nesil önceki nesillerle karşılaştırıldığında doğrudan sosyal sorumluluk projelerine dahil olmayı bu denli isteyen ilk nesil olma özelliği taşıyor. Bu çalışmalarda yer almak onların şirkete bağlılıklarını da olumlu yönde etkiliyor.
Y jenerasyonunun;
%88'i iş verenlerin sosyal sorumluluk çerçevesinde hedeflere, gelişmelere ve başarılara sahip olmasının önemli olduğunu ifade ediyor,
%89'u iş verenlerden kendilerine çevresel problemlere karşı iş ortamında yapabilecekleri uygulamalar ve projeler önermelerini bekliyor.
İş ve özel hayatları artan bir şekilde iç içe geçen ve her an aktif olan neslin, 9-5 çalışmak gibi klasik çalışma şekillerinden kendilerini mutlu edecek ve farklılık yaratacak fırsatlar istemesi çok şaşılacak bir şey değil. Y jenerasyonu çalışma hayatını kendi kişilik ve tanımlayıcı özelliklerinin ve politik görüşlerinin uzantısı olarak görüyorlar. Dolayısıyla;
%84'ü iş yerlerinin yerel toplum ile iletişime geçmelerinde kolaylıklar sağlamasını talep ediyor.
%83'ü iş verenlerinin kendilerinin ve ailelerinin katılabileceği gönüllülük esaslı çalışmalar organize etmesini istiyor.
Y jenerasyonu sadece iş dünyasında değil politika başta olmak üzere farklı alanlarda diğer nesillerden ayrılması ile her geçen gün daha da fazla söz sahibi olmaya başlıyor. Son yapılan araştırmalar hakkında bilgi almak ve Y jenerasyonunu daha yakından incelemek için verilen linklerdeki araştırmaları inceleyebilirsiniz.

http://www.conecomm.com/research-blog/2016-millennial-employee-engagement-study#download-the-research)

http://time.com/247/millennials-the-me-me-me-generation/

https://www.metlife.com/assets/cao/mmi/publications/Profiles/mmi-gen-y-demographic-profile.pdf

https://eventbrites3.s3.amazonaws.com/marketing/Millennials_Research/Gen_PR_Final.pdf

SHARE: READ MORE

2 December

Süper Öğünler Gerçekten Süper mi?

Yüksek besin değerine sahip çeşitli kuruyemiş, baklagiller ve meyveler içeren, toz haline getirilmiş gıdalar giderek daha çok konuşulmaya başlandı. Özellikle Amerikan ve Avrupa pazarlarında yaygınlaşan, su ile karıştırılarak tüketilebilen toz gıdanın her paketinde bir öğünde ihtiyaç duyulan tüm besin değerini karşıladığı belirtiliyor. Hatta toz gıdaların günümüzde tükettiğimiz “geleneksel” besinlere kıyasla daha sürdürülebilir olduğu ve geleceğin gıdası olduğu öne sürülüyor. 

Bu önermenin ardında birçok sebep bulunuyor. Bunlardan birisi israf konusu. Örneğin, ABD’de tarladan sofraya yolculuğu sırasında gıdanın yaklaşık %40’ının çöpe gittiği belirtiliyor. Toz gıdalar, uzun raf ömrü ve minimal paketleme ihtiyacı nedeniyle hem daha düşük gıda israfı hem de daha düşük ambalaj tüketimi sağlıyor. Ayrıca, sağlıklı beslenme açısından da toz gıdaların önemli bir kolaylık sağlayabileceği belirtiliyor. Öyle ki, dengeli ve sağlıklı beslenmek için alışveriş, pişirme ve temizlik konusunda çok daha uzun süre ve planlama gerekirken, toz gıdalar tüketimi çok daha pratik. Günlük enerji, vitamin ve mineral ihtiyacı gözetilerek geliştirildiği için toz gıdalar, insanların dengeli beslenmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle modern yaşamın hızında fast-food gibi seçenekleri tercih edenler için oldukça pratik ve sağlıklı bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Beslenme uzmanı Collier’e göre insanlar sağlıklı beslenme konusunda yanlış yönlendiriliyor; yiyeceklerin yalnızca etiketlerine bakmanın yanıltıcı olabileceğini, örneğin yalnızca düşük yağlı beslenme veya şeker/tuz alımının azaltılması gibi önerilerin yerine ihtiyaç duyduğumuz besinleri en iyi şekilde nasıl temin edeceğimiz konusunda daha fazla bilgilendirilmemiz gerektiğini savunuyor.

Toz gıdalar, bazılarına göre gelecekte çiğneyerek tüketme alışkanlıklarımızın yerini alacak. Yine de bu iddianın pek de gerçekçi olmadığı söylenebilir. Öyle ki, toz gıdaların, geleneksel gıdaların sunduğu tat, koku, yemek pişirmenin verdiği keyif veya sofra kültürünün önüne geçebilmesi oldukça zor görünüyor. Bunun yanında kısa vadede ihtiyaç duyulan tüm besin değerlerini sağlaması sebebiyle daha sağlıklı bir seçenek gibi görünen tüketime hazır toz gıdaların, uzun vadede özellikle kandaki şeker seviyelerini ve çiğnemenin devre dışı bırakılması sebebiyle böbrek üstü stres hormonlarını olumsuz yönde etkileyebileceği yönünde yapılan çalışmalar da mevcut.

SHARE: READ MORE

2 December

Su Hakkı Slovenya Anayasası’nda

Slovenya geçtiğimiz hafta, su kaynaklarına tüm bireylerin erişimini sağlamak amacıyla anayasasında değişikliğe giderek içme suyunun temel bir insan hakkı olduğunu ilan etti. Avrupa Birliği üyeleri arasında su hakkını anayasasına işleyen ilk ülke olan Slovenya, dünyada bunu yapan 16. ülke oldu. Anayasaya eklenen “Herkesin içme suyuna erişme hakkı vardır” maddesi ile tüm bireylere su sağlanmanın yanı sıra su kaynaklarını ticarileşmesinin de önüne geçilmesi hedefliyor. Ülkenin Başbakanı Miro Cerar, suyu “21. yüzyılın sıvı altını” olarak tanımlarken, kararı, Slovenya'daki yüksek kaliteli su kaynaklarının gelecekte daha da önemli bir emtia haline geleceğini ve artan baskılara karşı pes edilmemesi gerektiğini belirterek övdü. Buna rağmen, ülkede yaşayan 10 binin üzerindeki Roman azınlık için temiz suya erişim ve tuvalet erişimi gibi ciddi sorunlar hala devam ediyor. Yasanın ülkede yaşayan tüm bireyleri kapsayacak şekilde yürürlüğe koyulması ile temiz suya kısıtlı erişimin sebep olduğu hastalıkların önüne geçilmesi umuluyor.

Dünyada su hakkının anayasa kapsamında korunmasına en sık rastlanan bölgeler Latin Amerika ve Afrika olarak göze çarpıyor. Türkiye’de su hakkı “Anayasa’nın özellikle beslenme ve sağlık hakları gibi sosyal boyutu ve yoksulların güvenceye kavuşması açısından” ele alınırken, mevcut yasalar vatandaşlara su üzerinde mülkiyet hakkı tanımıyor. Türkiye’nin su kaynakları yönetimi konusunda yaklaşımını geliştirmesi gerektiği söylenilebilir; öyle ki Türkiye’nin artan nüfusuyla 2030 itibarıyla su fakiri ülkeler arasına girme riski oldukça yüksek olduğu belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

2 December

Salım Artışları için Sonun Başlangıcı Geldi mi?

Dünya çapında toplam yıllık karbondioksit salımı son üç yıldır sabit bir düzeyde ilerliyor. Üç yıl üst üste ciddi bir artış gösterilmemesi, bir dönüm noktasına ulaştığımıza dair umutları artırdı. Sabitlenmenin sebebi net olmasa da iki farklı senaryo üzerinde duruluyor.



Bu senaryolardan ilki çevresel “decoupling"in (ayrışma) gerçekleşmeye başladığı yönünde. Çevresel decoupling her ekonomik çıktı başına birim çevresel etkinin azaltılması anlamına geliyor. Son üç yıldır Dünya ekonomisi her yıl büyürken, karbondioksit salımlarının 36 milyar tonda sabit kalması Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve artan salımlar arasındaki tarihsel bağı zedeledi. İklim değişikliğinin etkilerinin olabildiğince sınırlanması, Paris Anlaşması ile konan hedeflere ulaşılabilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanabilmesi için bu bağın tamamen kırılması gerekiyor. Son on yıllık süre içerisinde Alman, İngiliz ve Amerikan GYSH’ları %16-27 ekseninde büyüme gösterirken CO2 salımlarının %6-20 arasında düşüş göstermesi, bu bağın kırılabilir olduğunun en kuvvetli kanıtları arasında gösteriliyor .

İkinci senaryo ise dünya genelinde sabit kalan  karbondioksit salımları üzerine kurulu. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’de görülen kömür kullanımındaki azalımın, Asya ülkelerinde artan kömür kullanımını nötrlediği düşünülüyor. Çin’in karbondioksit salımları 2015 yılında %0,7 azalırken bu oranın 2016'da %0,5 olması bekleniyor. Dünyadaki sera gazı salımlarının %30'undan sorumlu olan Çin'de yaşanan bu gelişme büyük önem taşıyor. Daha önce 2030 yılında salımlarının en yüksek seviyeye ulaşacağını belirten Çin’in bu “zirve”ye daha erken ulaşılacağı tahmin ediliyor. ABD’ninse kömür termik santrallerinin yerini doğalgaz ve yenilenebilir kaynakların alması ile salımların 2015'te %2,6, 2016’daysa %1,7 azalma görülmesi bekleniyor. Bu düşüşün iklim değişikliğini inkar eden Donald Trump'ın ABD başkanı seçilmesinden sonra devam edip etmeyeceği ise belirsizliğini koruyor.

Tüm dünyada kömüre olan bağımlılığın, COP22 sonrası verilen taahhütlerle daha hızlı bir şekilde azalacağı öngörülüyor. Konferans sırasında Fransa'dan gelen 2023 yılına kadar kömür ile çalışan tüm elektrik santrallerini kapatacağı taahhüdü, enerjisinin %12'sini kömürden elde eden Finlandiya 2030'a kadar kömür santrallerini kapatma ve kömür ile enerji elde edilmesini yasaklama kararı ile Kanada'dan gelen benzer taahhüt buna örnek gösterilebilir.

2017'de karbondioksit salımının sabit kalmasının devam edip etmeyeceğini şimdiden tahmin edilmesi çok zor. Net olarak bilinense, maksimum 2 ºC’lik ortalama küresel sıcaklık artışı hedefinin altında kalınması için en geç 2035-2040 yıllarına kadar kömür kullanımına tamamen son verilmesi gerektiği.

SHARE: READ MORE

18 November

Yapay Zekanın Etik Boyutu

Çevrimiçi tercüme hizmetlerinden, Ar-Ge projelerinin geliştirilmesine, dolandırıcılığın tespit edilmesinden, lojistiğin iyileştirilmesine kadar hayatımızın birçok alanında akıllı makine sistemlerinin liderlik ettiği bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bu gibi sistemlerin yetkinliği artıkça, günlük hayatlarımız kolaylaşmaya devam ediyor.

Alphabet, Amazon, Facebook, IBM ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin yanı sıra Stephen Hawking ve Elon Musk gibi değişim öncüleri yapay zekanın günden güne genişleyen sınırlarını tartışmamızın tam da zamanı olduğuna inanıyor. Olası tartışmaların, ahlakbilim açısından gelişmekte olan teknolojilerin kendisi kadar yeni ufuklar açması bekleniyor. Peki yakın gelecekte yapay zeka beraberinde neleri getirecek?

1. İşsizlik? “Geleneksel” iş yaşamının sonuna mı yaklaşıyoruz?

Bilindiği üzere işgücünde hiyerarşiyi ağırlıklı olarak otomasyon sistemleri kontrol ediyor. Çalışma hayatındaki faaliyetlerimizi makineleştirmenin yeni yollarını buldukça, iş deneyimlerimiz sanayi devrimi öncesi dünyasının fiziksel rollerinden bilişsel pozisyonlara doğru evrilmeye başladı.

Bu noktada akıllara, yakın gelecekte yapay zekanın şekillendireceği iş dünyasından arta kalan zamanda insanın yaşam içindeki yeri ile ilgili sorular geliyor. Günümüzde halen hayatlarımızı idame ettirebilmek adına zamanımızı satmak zorundayız. Yapay zeka ekseninde oluşacak iş yaşamı ile bu algının değişmesi bekleniyor. Birçok sürecin makineleşeceği gelecek tablosunda insanların geleneksel anlamda iş bulabilmesi mümkün olmayacağından bu geçiş iyi yönetilemezse işsizliğin artabileceği düşünülüyor. Öte yandan bir diğer gelecek tablosunda ise yapay zeka, gerçekten mutluluk duyduğumuz alanlara yönelme, ailelerimize daha çok vakit ayırabilme ya da toplumsal fayda adına yerelimizle daha fazla dayanışma içinde olma gibi konularda bize daha çok zaman yaratabilir.

2. Eşitsizlik. Makineler tarafından yaratılan geliri nasıl dağıtacağız?

Mevcut ekonomik sistemimizin çarkları, saatlik çalışma ve maaş kavramları ile işliyor. Halen bir ürün ya da hizmetin tasarım, üretim veya geliştirme süreçlerinde birim zamanda vakfedilen fiziksel veya fikri insangücünden yararlanıyoruz. Yapay zekanın bu gibi süreçlerde hızla artan sıklıkla insangücünün yerini alması kuşkusuz ki beraberinde gelir eşitsizliğini getirecek. Bunun gibi bir tabloda yapay zeka tabanlı teknoloji üreten şirketler yüksek oranda maddi geliri kendi çatıları altında toplayacak.




Geleneksel iş yaşamının sona ereceği bir gelecekte, adil ekonomik sistemleri nasıl oluşturacağız?

3. İletişim. Makineler davranışlarımızı ve ilişkilerimizi nasıl etkileyecek?

Yapay zekanın her geçen gün iyileştiğine tanıklık ediyoruz. 2015 yılında Eugene Goostman adında bir bot Turing testini ilk defa başarıyla geçerek teste katılanların yarıdan fazlasını insan olduğu konusunda kandırmayı başardı. Bu, yakın gelecekte müşteri hizmetleri gibi servislerin yanı sıra birçok alanda makinelerle daha sık iletişimde olacağımız bir çağın habercisi olabilir.

Hali hazırda birçoğumuz farkında olmasa da sanal deneyimlerin insan beynindeki ödül mekanizmalarını harekete geçirdiğine tanıklık ediyoruz. Mobil uygulamalardan, reklam hizmetlerine birçok alanda yapay zeka ilgimizi arzu edilen yöne çekebilmek adına içerikleri optimize ediyor ve bu durum beraberinde teknoloji bağımlılığı gibi sorunları getiriyor.

Bu değişimin sorunlu yanlarını iyi analiz ettiğimiz takdirde, yapay zekanın insanların dikkatini sosyal fayda odağına çekerek toplumsal değişim yaratabilmesi mümkün olabilir mi?

4. Yapay Ahmaklık. Olası hatalara nasıl karşı koyabiliriz?

Algı artışı, kavrama gibi kazanımlar ister biz insanlarda isterse de bir robotta olsun öğrenme evrelerinden geçerek artıyor. Makine sistemleri yapmaya programlandıkları şeyi doğru yapabilmek adına çevrelerinden gelen anlık ve güncel veriyle hareket ederek makine öğrenmesi evresinden geçiyor. Bunu takiben olası tüm riskleri asgari düzeye indirebilmek adına belirli testlere tabi tutuluyorlar.

Açıkça görülüyor ki test aşaması bir sistemi gerçek dünyada karşılabileceği tüm problemlere hazır hale getirmiyor. Yakın gelecekte yapay zekanın dünyamızı şekillendirebileceğine gerçekten güvenebilmemiz için makinelere bizlerle paralel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?

5. “Irkçı” Robotlar. Yapay zekanın ön yargılı olmasını nasıl engelleyebiliriz?

İşlem hızı ve kapasitesi açısından bir insanın oldukça ötesinde olan yapay zeka sistemleri her koşulda adil ve tarafsız olamayabiliyor. Günümüzün yapay zeka liderlerinden biri olan Alphabet ve bir numaralı iştirakı Google’ın Fotoğraflar hizmeti üzerinden bir örnek verecek olursak, kameranın ırk hassasiyeti konusunda bir indikatörü gözden kaçırması ya da muhtemel suçluların belirlenebilmesi adına bir yazılım aracı kullanılması durumunda siyahi insanlara karşı önyargılı davranabiliyor.

İnsanlar tarafından yaratılan yapay zeka sistemlerinin insani önyargılar içermemesi adına ne gibi önlemler alınabilir?

6. Kontrol. Akıllı karmaşık bir sistemi nasıl yönetebiliriz?

Biz insanları besin zincirinin en tepesinde tutan şeyin keskin dişler ve güçlü kaslar gibi özellikler olmadığı çok açık. Gezegendeki uygarlığımız hünerli ellerimiz ve yaratıcı zekamızdan ileri geliyor. Kendimizden kat be kat hızlı, büyük ve güçlü hayvanları ehlileştirebilecek araçlar yaratabiliyoruz.

Bu noktada akla şu soru geliyor: günün birinde yapay zeka da bizim üzerimizde benzer bir avantaja sahip olacak mı? Böylesine bir senaryoda oldukça gelişmiş sistemlerin sadece fişini çekmek gibi stratejilere güvenemeyeceğiz çok açık.

İnsanların gezegendeki en akıllı yaşam formu olmayabileceği bir gelecekte türümüzün devamlılığını nasıl sağlayabiliriz? Bu ve bunun gibi risklerin ötesinde yapay zekanın gezegenemizde ortak ve sürdürülebilir bir gelecek yaratabilmemiz konusunda bize yeni ufuklar açacağı çok açık. Yapay zekanın kapsayıcı ahlaki ve insani yönde geliştirilmesinde de yine en büyük sorumluluk biz insanlara düşüyor.

SHARE: READ MORE

18 November

ABD Başkanlık Seçimlerinin Ardından

Paris Anlaşması’nın yasal olarak yürürlüğe girmesinden birkaç gün sonra gerçekleşen ABD Başkanlık seçimlerinin ardından tüm dünya, yeni başkan Donald Trump’ın dört senelik başkanlık döneminde izleyeceği politikalar konusunda merak içerisinde. Seçim kampanyası boyunca radikal söylemleri sebebiyle oldukça eleştirilen Trump’ın, yeni başkanlık döneminde iklim değişikliği, çevre, temiz enerji ve toplu taşıma konularında ne tür adımlar atacağı, Obama’nın sekiz yıllık döneminde inşa edilen yenilenebilir enerji destekleyen politikalar ve çeşitli yasal düzenlemelerin ne yönde etkileneceği doğrultusunda çeşitli varsayımlar mevcut.

Çin’in ardından dünyanın en çok karbondioksit salımına sebep olan ikinci ülkesi olan ABD’de yeni dönemde, özellikle enerji santrallerinden salınan CO2 seviyelerine düzenlemeler getiren Temiz Enerji Planı ile Çevreyi Koruma Ajansı’nın (EPA) bu karar mekanizmalarından uzak tutulması korkusu var. Halk sağlığını ve refahını etkileyen sera gazlarının salımı, yeni enerji santrallerinin inşaları, taşıtlar, doğal gaz çalışmaları esnasında meydana gelen metan sızıntıları ve daha birçok düzenlemeden 2007 yılından bu yana sorumlu olan EPA’in, fosil yakıtların sebep olduğu CO2 salımlarını 2030 yılına kadar %30 azaltarak 2005 yılındaki seviyeye çekme hedefi bulunuyor. Fakat EPA’yı devre dışı bırakmayı planlayan Trump, aynı zamanda yerli petrol, kömür ve doğal gaz üretimini ivmelendirip Amerikan enerji bağımsızlığını sağlamaya çalışıyor. Bununla beraber, kömür ve petrol sektörlerinin içerisinde bulunduğu durum göz önüne alındığında pek de mantıklı bir ekonomik atılım olarak görünmüyor.

Mutabakata varılması yıllar süren Paris Anlaşması’nda imzası bulunan 200’ün üzerimde ülke, Trump’ın ABD başkanı seçilmesiyle birlikte iklim değişikliği aksiyonlarının geleceği konusunda oldukça endişeliler. Aralık 2015’de kabul edilen anlaşma, seçiminin birkaç gün öncesinde resmi olarak yürürlüğe girmişti. Çevre politikaları oldukça önem taşıyan ABD’nin böylesine önemli bir hareketten geri çekilme ihtimali tüm dünyada ciddi bir endişe yaratırken diğer ülkelerin de yükümlülüklerini yerine getirmemesiyle küresel salımların giderek artmasından ve iklim değişikliğinin durdurulamaz boyuta ulaşmasından korkuluyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki gerginliğin bir başka sebebi de Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan, yoksul ülkelerin salımlarını azaltmaları ve iklim değişikliği ile mücadele adına gerekli altyapıları kurmaları için kullanılacak yıllık 100 milyar Dolar’lık bütçeli Yeşil İklim Fonu’na en büyük katkı dört milyar Dolar ile ABD’den geliyor.

Amerikan başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın zaferi karşısında tüm dünya yaşanacak ekonomik, çevresel ve sosyal gelişmeleri merakla bekliyor. Trump’un seçim kampanyası boyunca temiz enerji, toplu taşıma, iklim ve çevre konularındaki vaatlerinin, göreve başladıktan sonra nasıl şekilleneceğini hep birlikte göreceğiz.

SHARE: READ MORE

18 November

Kurumsal Eşitlik Endeksi Ayrımcılık Haritasını Çıkarıyor

İlki 2002 yılında çıkarılan, Amerikan şirketlerinin, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT+) çalışan, tüketici ve yatırımcılara karşı olan tavır ve davranışlarını ölçen Kurumsal Eşitlik Endeksi’nin (Corporate Equality Index) 2016 yılı sonuçları Human Rights Campaign tarafından açıklandı. Raporun yayıncısı Human Rights Campaign, (HRC–İnsan Hakları Kampanyası) ABD’nin LGBT+ hakları konusunda çalışan en büyük insan hakları organizasyonu. HRC, toplumsal temel eşitlik ve adalet peşinde koşmak ve aynı zamanda LGBT+ vatandaşlara karşı olan ayrımcılığı bitirmek üzerine çalışıyor.

Bir şirketin, endekste iyi performansa sahip olması için, tüm operasyonlarında cinsel eğilim ve cinsel kimlik üzerinden kesinlikle ayrımcılık yapmadığına dair açık bir politika oluşturması gerekiyor. Bunun yanı sıra birlikte çalıştıkları yüklenici şirketler için de söz konusu politikaları bağlayıcı hale getirmeleri bekleniyor. Şirketin, ayrımcı politikaları benimsemeyen kurum ve kişilere, bağış ve sponsorluk faaliyetleri kapsamında kesinlikle kaynak aktarımı yapmayacağını da beyan etmesi gerekiyor.

Bu yıl farklı coğrafyadan 407 şirket, %100 performans sergileyerek “LGBT+ Eşitliği için En İyi Şirket” unvanını aldı. 407 şirket arasında en eşitlikçi sektör, hukuk sektörü olurken bunu bankacılık ve toptan ve perakende sektörü takip ediyor.

850’den fazla şirketin değerlendirildiği endekste, Fortune 500 sıralamasında yer alan 165 şirket, %100 performans sergilerken, en iyi 20’de ise 11 adet Fortune 500 şirketi yer aldı. Fortune 500 şirketlerinin %93’ü kendi ayrımcılığı engellemeye yönelik politikaları kapsamında “cinsel yönelim” maddesini bulundururken, %75'i de “cinsel kimlik” ayrımcılığını önlemek için önlem alıyor. Bu sıralamada yer alan 200 şirket ise trans bireylerin her türlü sağlık ve operasyon masraflarını karşılayan sağlık sigortaları uyguluyor.

SHARE: READ MORE

18 November

COP22'den Gelişmeler

22. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP22) 7 Kasım itibarıyle başladı. Marakeş’in ev sahipliği yaptığı konferans, 4 Kasım’da yeterli ülke sayısına ulaşılmasıyla yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması'nın operasyonel kısmının organize edilmesi açısından bir sonraki aşama niteliğini taşıyor. Paris Anlaşması’nda oluşan ortak payda içerisinde diyaloğu hızlandırma ve harekete geçilmesi açısından büyük önem arz ediyor. COP22’nin amaçları arasında, emisyon ölçümlerinde şeffaflığının sağlanması ile gelişmekte olan ülkeler ve özel sektörün dahil edilmesi gibi pek de kolay olmayan görevler de bulunuyor. 18 Kasım’da sona erecek olan COP22'de ilgimizi çeken bazı gelişmeler şu şekilde:

Türkiye, COP22’nin ilk gününde, İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından “Günün Fosili” ödülüne layık görüldü. 1999 yılından bu yana “ödül”ü birçok kez Türkiye'ye veren CAN, Türkiye'nin bir yandan kömür santrali sayısını ciddi şekilde artırmayı planlarken diğer yandan iklim değişikliği mücadele fonlarından yararlanması isteğinin tepki topladığını belirtti. Konferans boyunca Türkiye, karbondioksit salımı artışı ve kötü çevre politikaları sebebiyle ikinci kez ve artan kömür santralleri sebebiyle de üçüncü kez bu ödülü almış oldu.  2020 yılında Konferans'a ev sahipliği yapma adaylığı bulunan Türkiye'nin öncelikle Paris İklim Anlaşmasını onaylaması ve Ulusal Katkı Niyeti Beyanı'ndaki hedefleri, daha iddialı hedeflerle güncellemesi gerektiği vurgulandı.
COP22'nin ilk gününün sonunda ABD seçimlerinin sonucunda iklim değişikliğini inkâr eden Donald Trump'ın seçilmesi Konferans'ta soğuk duş etkisi yarattı. İklim değişikliğinin Çin tarafından uydurulmuş, Amerikan endüstrilerinin rekabet gücünü azaltmak için üretilmiş bir yalan olduğunu iddia eden Trump’ın seçim vaatleri arasında Paris İklim Anlaşması’ndan ve Birleşmiş Milletler İklim programlarından çekilmek bulunuyordu. Bununla beraber, Anlaşma'da ABD’nin konumunu koruyan maddeler yer alsa da ABD’nin BM İklim Programları’ndan çekilerek bir sene içinde anlaşmadan çıkabilmesinin mümkün olduğu belirtiliyor. Bu gelişmelere rağmen halen Obama yönetiminin altında olan ABD, 2050 yılına kadar, 2005 yılı emisyon seviyesinin %80 oranında azaltılması taahhüt eden raporunu yayımladı.
COP22'ye ev sahipliği yapan Fas’ın iklim taahhütleri de dikkat çeken noktalar arasında. 2020 yılına kadar enerjisinin %54'ünü yenilenebilir olarak üretmeyi planlayan ülke, endüstriyel olduğu kadar tarım alanında da önlemlerini artırıp COP22 ile ‘Afrikalı Tarım Adaptasyonu’ adı altında gıda güvenliği planını yürürlüğe koydu ve konferans sonrası gelecek hedeflerini tekrar gözden geçirme kararı aldı.
Konferansın bitmesine iki gün kala, Boris Johnsson Birleşik Krallık adına daha önceden imzalamış olduğu Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesini onayladı. Bu onayla birlikte onaylayan ülke sayısı 197 ülke arasında 111'e çıktı.
Son günlerine yaklaşılan İklim Konferansı'nda, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, 2023 yılına kadar Fransa'daki tüm kömür santrallerinin kapatılacağını açıkladı. Barack Obama'nın anlaşmanın yürürlüğe girmesinde oynadığı büyük role değinen Hollande, 2050 yılına kadar karbon nötrlüğe ulaşmamız gerektiğinin altını çizdi.
Trump’ın gelecek dönemde ABD başkanlığını yapacak olması ilk etapta olumsuz bir hava yaratmasına rağmen sonuç olarak katılımcı ülkelerin Paris Anlaşma’sı etrafında daha sıkı bir şekilde kenetlendikleri görülüyor. Özellikle Amerikan başkanlık seçimi sonrası Çin'in iklim değişikliği taahhüdünü yenilemesi, anlaşmaya olan güvenin tazelenmesi açısından önem taşıyor. Ayrıca, ABD’nin, anlaşmadan çekilmesi durumunda, ABD’de üretilen ürünlere “Karbon Vergisi” getirilmesi fikri daha sık bir şekilde konuşulmaya başlandı. Ortalama küresel sıcaklık artışının 1,5 derecenin altında tutulması hedefine erişilmesi için fazla vaktimiz kalmadığını düşünecek olursak en önemli noktanın ülkelerin verdiği taahhütleri konferans sonrası değerlendirerek en yakın zamanda harekete geçmeleri olduğunu söylemek gerekiyor.

SHARE: READ MORE

4 November

İklim Değişikliği Konusundaki Gelişmeler

Bir önceki sayımızda yer verdiğimiz, havacılık sektöründeki faaliyetler sonucu meydana gelen salımların azaltılması yönündeki bir dizi karardan sonra geçen hafta denizcilik sektöründe de benzer kararlar alındı. Dünyada iklim değişikliği hedeflerine bağlılık göstermeyen tek sektör olan denizcilik sektörünün aktörleri karbon salımlarının azaltılması için aksiyonlar almaya hazırlar. Trilyon dolarlık değeri olan sektörün, ağırlıklı olarak gemilerde kullanılan fosil yakıtlar sebebiyle küresel sera gazı salımlarının toplamda %3-4’ünden sorumlu olduğu biliniyor. Bu noktada gerekli basit ölçütlerin kullanılması adına hükümetlere çağrı yapılıyor. Kullanılan yakıtların çevreye zararlarının azaltılması, yolculuk esnasında yaşanan yakıt sızıntılarının durdurulması ve azaltılması istenen salımların takibi adına yapılacak yatırımların deniz ekosistemi, hava kirliliği ve iklim değişikliği göz önüne alındığında düşünüldüğü kadar maliyetli olmayacağı belirtiliyor.

Geçen hafta NASA’dan yapılan açıklamaya göre kayıtlara geçmiş en sıcak Eylül ayını geride bırakmış bulunuyoruz. 1850 yılından beri tutulan sıcaklık kayıtlarına göre 2014 ve 2015 yıllarında olduğu gibi 2016 yılının da küresel sıcaklık rekoru kırması beklendiğinden iklim değişikliği şüphecilerinin küresel sıcaklık artışının ‘durduğu’ konusundaki iddiaları da boşa çıkmış oluyor.

1987 yılında kabul edilen ve ozon tabakasındaki incelmeyi konu alan tarihin en başarılı uluslararası anlaşmalarından Montreal Protokolü’nün 20. yılında çevre konulu uluslararası anlaşmaların başarılarına bir kez daha dikkat çekilmiş oldu. Buna rağmen ozon tabakasına zarar veren gazların salımının azaltılmasını hedefleyen protokol doğrultusunda atmosfere salınan bazı gazların, iklim değişikliğine neden olduğu biliniyor. Geçen ay, dünya hükümetleri bu tehlikeli hidro floro karbon gazlarının (HFC) tamamen devre dışı bırakılarak sıcaklık artışının durdurulması konusunda hem fikir oldu.

1980’lerin sonunda kabul edilen Montreal Protokolü, zararlı gazların üretildiği ve kullanıldığı sektörlerdeki tüm itirazlara rağmen kabul edilmiş, alınan kararın teknik ve ekonomik olarak oldukça zorlayıcı olacağı görüşleri ise zamanla çürütülmüştü. Benzer şekilde bilim insanlarının düşük karbon ekonomisine geçilmesi uyarısını yaptığı ve tehlikeli sıcaklık artışlarının yaşandığı günümüzde, birçok araştırma sera gazı azaltımı yönünde atılacak her adımın ekonomiye olumlu yansımalarının olacağını gösteriyor. Ne var ki, 2008 yılında yaşanan gayrimenkul balonuna benzer bir krizi fosil yakıt sektörünün de yaratabileceği düşünülüyor. Yasal yaptırımlar ve yatırımlar arasındaki uyuşmazlık sebebiyle pazarın ve birçok şirketin hisse değerinin düşmesi, finansal belirsizliği de beraberinde getirirken yeni alan ve kaynaklara trilyonlarca yatırım yapan petrol, doğal gaz ve kömür şirketlerinin iklim değişikliğinin önlenebilmesi için getirilen kısıtlamalar sebebiyle finansal zorluk içerisinde olduğu biliniyor.

SHARE: READ MORE

4 November

B Corp’lar Kapsayıcı Ekonomi için Taahhütte Bulunuyor

Toplumlarda görülen ekonomik eşitsizlik, gelir seviyeleri arasındaki uçurumun derinleşmesi, cinsiyetler arası artan eşitsizlik gibi sorunları minimuma indirmek gibi hedefler taşıyan kapsayıcı ekonomi yaklaşımı, toplumun her kesimi için fırsatlar yaratmak ve ekonomik büyüme ile toplumun refahını her alanda artırmak bakımından önemlidir. Eşitsizlikleri bu yaklaşımla ortadan kaldırmayı hedefleyen kapsayıcı büyüme, aynı zamanda toplumun her kesiminin eşit bir şekilde fırsatlara erişimine imkan vererek sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunuyor.

Kapsayıcı ekonomi sadece eşitsizlik ilkesini ele almakla kalmaz; herkese erişilebilir ve verimli iş olanakları yaratacak iş modellerinin desteklenmesini teşvik ederek yoksulluğun azaltılması için de geliştirilecek her türlü uygulamaları destekler. Kısacası, kapsayıcı büyüme stratejisi etkili yoksulluğun azaltması stratejilerinin temel unsurlarını içinde bulundurur ve bu unsurları kalkınma gündemine taşır. Ancak kapsayıcı ekonomi, yoksulluk problemine gelirin eşit bir şekilde dağıtılmasından çok, fırsatlar yaratarak ve bunlara toplumun her kesiminden eşit erişim sağlayarak çözüm bulmayı hedefler.  2015 yılında kapsayıcı büyümenin önemiyle Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden örneğin. 8. Hedef doğrudan kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi desteklerken, 10. Hedef ülke içinde ve ülkeler arası cinsiyet eşitsizliğini düşürmeyi hedeflemektedir. OECD de kapsayıcı ekonominin takip edilebilmesi ve ölçülebilmesi için çeşitli kriterler belirleyerek bu yaklaşıma bir çatı oluşturmaktadır.

Sizlerin de yakından tanıdığı ve S360 olarak Türkiye ortağı olarak faaliyet gösterdiğimiz küresel B Corp Hareketi de kapsayıcı ekonomiye geçiş için önemli çalışmalar yapıyor.

Ortak değer yaratan, sürdürülebilir refahın kapsayıcı ekonomi olmadan başarılamayacağını savunan B Corp hareketi, en kısa sürede şirketlerin, yatırımların, değer zincirinin her unsurunun etkisinin ölçülmesini teşvik ediyor. Bu global hareketin güvenilir öncüleri olma konusunda çağrıda bulunan B Corp hareketi, şirketleri ve çalışanları motive etmek adına geçtiğimiz günlerde üye şirketleriyle bir araya geldi. Philadelphia’da gerçekleştirilen Champions Retreat konferansında The B Corp Inclusion Challenge adıyla şirketlere eyleme geçme çağrısında bulundu ve kapsayıcı ekonomi için üzerinde çalışılması gerekli olan konuların yer aldığı bir set paylaştı.

Yaklaşık 25 ayrı kriter bulunduran The Inclusive Economy Metric Set (Kapsayıcı Ekonomi Ölçütleri Seti) ile B Corp ve topluluğunun içinde bulunan şirketlerin en az üç hedef belirlemesi ve bu hedeflere uygun olarak 12 ay içerisinde uygulamalar geliştirmeleri amaçlanıyor. Bu 25 ayrı kriter arasında iş esnekliği, tedarik zincirinde çeşitlilik,  finansal şeffaflık ve hesap verilebilirlik, yönetim kadrosunun çeşitliliği gibi konular yer alıyor. Bu değerlendirme aracı dışında B Corp, Inclusive Economy Resources adlı çeşitli webinarlar, vaka çalışmaları ve en iyi uygulama kılavuzları gibi içeriklere yer verilen bir platform oluşturarak, şirketlerin kapsayıcı ekonomi konusunda çalışabilmeleri için rehber niteliğinde kaynaklar geliştirmeyi planlıyor. B Corp tarafından oluşturulan bu hareket hakkında bilgi almak ve rehber niteliğindeki kaynaklara erişmek; B Corp’sanız Inclusion Challenge’ın bir parçası olmak için https://www.bcorporation.net/inclusion adresinden formu doldurarak hedeflerinizi seçebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

4 November

İzlandalı Kadınların İş Bırakma Eylemi

İzlandalı kadınlar cinsiyete bağlı ücret eşitsizliğini protesto etmek amacıyla 24 Ekim günü saat 14.38’de iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. Sekiz saatlik bir mesaide kadınların, erkeklere kıyasla ücret alamadığı zaman dilimini vurgulamayı hedefleyen eylem on yılı aşkın süredir devam ediyor. Buna göre, cinsiyete bağlı maaş eşitsizliği %14,8 olan İzlanda’da, kadınlar mesailerini %14,8 erken tamamlamış oldular. İzlanda’da yapılan ilk eylemden günümüze cinsiyete bağlı maaş eşitsizliğinde iyileşme gözlenmiş olsa da – 2005 yılında eylem 14:08’de gerçekleştirilmişti – ülkedeki eşitsizliğinin tamamen kapanması, bu hızla ilerlenirse 2068 yılını bulacak.

Dünya genelinde cinsiyete bağlı maaş eşitliği konusunda birinci sırada yer alan İzlanda’yı sırasıyla Norveç, Finlandiya, İsveç ve İrlanda takip ediyor. Eşitsizliğin en derin olduğu ülkelerin ise Yemen, Pakistan ve Suriye olduğu görülüyor.

Türkiye de maaş eşitsizliğinin en derin yaşandığı ülkeler arasında yer alıyor. Öyle ki, ülkemizde eşdeğer işler için kadınlar, erkeklerden ortalama %20 daha az ücret alıyor. Cinsiyet eşitsizliğine bağlı ücret farkları ile ilgili veri paylaşan 145 ülke arasındaysa ancak 130. sırada yer alabiliyoruz. 145 ülkenin ortalaması göz önüne alınması ve cinsiyet eşitsizliğine bağlı ücret eşitsizliği aynı hızla azalmaya devam ettiği takdirde, dünya genelinde ancak 2133 yılında “eşit işe eşit ücret”in gerçekleşeceği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

4 November

Antarktika’ya Dev Koruma Alanı

Dünyanın insan eli değmemiş deniz ekosistemleri arasında olan Ross Denizi, 24 ülke ve AB temsilcilerinin mutabakatı sonucu koruma alanı ilan edildi. Bu anlaşma ile dünyanın en geniş deniz koruma bölgesi haline gelen Ross Denizi’nin 1,55 milyon km2’lik kısmı (ülkemiz yüzölçümünün neredeyse iki katı) ticari balıkçılık gibi birçok faaliyete karşı en az 35 yıl süreyle koruma altında olacak.

Avustralya’nın Hobart kentinde düzenlenen toplantıda, Antarktik Deniz Yaşamı Kaynaklarının Korunması Komisyonu, (CCAMLR) ABD ile Yeni Zelanda ortaklığında verilen önergeyi kabul ederek Ross Denizi’ni deniz koruma alanı (DKA) statüsüne kavuşturdu.

Tek başına dünyadaki Adelie Penguenleri’nin %38’inin, Antarktik Kuşları’nın %30’unun, Minke Balinaları’nın %6’sının doğal yaşam alanı olan Ross Denizi aynı zamanda çok sayıda karides türünü de bünyesinde barındırıyor. Bu eşsiz biyoçeşitliliği tehdit eden ticari balıkçılık ve iklim değişikliği gibi etkilerin gözlemlendiği alan Aralık 2017’den itibaren deniz koruma alanı olacak.

Antarktik Deniz Yaşamı Kaynaklarının Korunması Komisyonu (CCAMLR) Bilim Komitesi tarafından 2011 yılında toplanan bilimsel önerilerin beş yıllık olgunlaşma ve tartışma sürecinin ardından koruma alanının sınırları gibi ayrıntılar üzerinde de mutabakat sağlanmış oldu. Bu anlaşmaya göre, Ross Denizi’nin %72’lik kısmı her türlü balıkçılığa kapalı olacak, diğer alanlardaysa bilimsel araştırma amaçlı eylemlere izin verilecek.

Deniz koruma alanlarının etkinliğini daha iyi anlamak adına, Ross Denizi’nden önce dünyanın en geniş açık deniz koruma alanı olan Güney Orkney Adaları bölgesinde 2009 yılından bu yana ne gibi değişiklikler olduğunu araştıran SO-AntEco’nun bulgularına bakılabilir. SO-AntEco yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre bölgenin deniz koruma alanı ilan edilmesini takiben koruma alanı içi ve dışında yeni türler gözlenme sıklığı artmış durumda. Bunun yanı sıra, hassas türlerin sayısındaki artışın da ciddi ölçülerde olduğunu söylemekte yarar var. Benzer geleceğin Ross Denizi için de yaşanması hedefleniyor.

SHARE: READ MORE

21 October

2016 Tarım ve Gıda Raporu

Geçtiğimiz yıl imzalanan tarihi Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma için Küresel Hedefler’in belirtlenmesini takiben 2016’nın iklim adına eyleme geçme yılı olduğu söylenebilir. İklimde gözlenen ani değişikliklerin sıklaşması, sıcaklık dalgaları, kuraklık ve deniz seviyesindeki artış, bize hızlı bir şekilde sorumluluk almamız gerektiğini söylüyor. Bu bağlamda, tarımın sürdürülebilir, dirençli ve daha üretken hale getirilememesi, gıda güvenliği sorunu çeken bir çok topluluğunun daha da etkilenmesi anlamına geliyor. Bu etkiler sebebiyle 2030 itibarıyla yoksulluk ve açlıkla mücadele edebilme gibi Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri tehlikeye girmiş olacak.
İklim değişikliğinin tarım ve gıda güvenliği üzerindeki etkilerini konu alan “The State of Food and Agriculture 2016” BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) raporu yayımlandı. Küçük ölçekli çiftçilerin iklim değişikliğine uyum gösterebilmesi için desteklenmesi gerektiğini vurgulanan raporda, iklim değişikliğine karşı en hassas toplulukların çiftçiler, çobanlar ve hayvancılıkla uğraşan diğer gruplar olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ilgili grupların üretim sistemlerini ve uygulamalarını mevcut yapıya uyumlu hale getirip iklim değişikliğinin etkileri ile mücadele edebilmeleri için teknolojiye, pazarlara, bilgiye ve yatırımcılara daha fazla erişim sağlamaya ihtiyaçları olduğu belirtiliyor.

Açlık, yoksulluk ve iklim değişikliği konularının bir arada ele alınması gerektiğini vurgulayan rapor, gıda üretim sistemlerinin çeşitlendirilip karmaşık ekolojik süreçlere entegre edilmesinin doğal kaynakları tüketmek yerine yaşam alanlarıyla sinerji yarattığını söylüyor. Agro-ekoloji, “sürdürülebilir kuvvetlendirme” gibi örnekler yeşil gübreleme, sürdürülebilir toprak yönetimi gibi yöntemler yardımıyla mahsülde artış ve dayanıklılığa yol açıyor.

Daha dirençli tarım sektörleri ve küçük ölçekli çiftçilere yapılacak yatırımlar vasıtasıyla gerekli dönüşümün yaşanabileceği belirtiliyor. Böylelikle, yoksul toplumların gelir kaynaklarının artırılabileceği vurgulanıyor. Gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesi, kırsalda yaşayanların, tarımsal faaliyetleri ile günlük faaliyetlerini harmanlayarak iklim değişikliği risklerine daha rahat göğüs gerebilmelerini sağlıyor.

Arzulanan değişimde sosyal koruma mekanizmalarının oldukça önemli bir rol oynaması bekleniyor. Küçük ölçekli çiftçilere risk yönetimi, fiyat değişkenliği, kırsalda yaşayanların istihdamı konusunda destek sağlayacak sosyal destek programlarının değişimin en önemli parçası olacağı söyleniyor.

Ortalama küresel sıcaklık artışını kritik 2°C’nin altında tutabilmek adına sera gazı salımlarının 2050 yılına kadar %70 oranında azaltılması gerekiyor. Bu hedefe ulaşabilmek için küresel salımların %20’sinden sorumlu olan tarım konusunda da daha radikal kararlara ve harekete geçilmeye ihtiyaç var.

SHARE: READ MORE

21 October

Biz Bozduk, Peki Düzeltebilecek miyiz?: İklim Değişikliği

2016 yılında, 2015’te olduğu gibi sıcaklık rekorları dikkat çekiyor. Buna rağmen kritik 2? sıcaklığının aşılmaması adına ortaya koyulan uluslararası çabalar bile tam olarak yeterli görünmüyor.

En kısa zamanda harekete geçmemiz gerekirken ve elimizdeki oldukça fazla sayıdaki, yeterli bilimsel kanıta rağmen atmosferdeki karbon seviyesini belirli bir düzeyin altında tutmamız gerektiği konusunda bile tam anlamıyla mutabakata varamıyoruz. Peki neden?

Bunun nedenlerinden birisi de atmosferin, sokak lambalarımız, parklarımız gibi bir kamu malı olarak görülmesi. Böyle düşünmekte haksız sayılmayız; az ya da çok herkes, atmosferi bir şekilde etkiliyor ve karbonun Pekin, İstanbul ya da Paris’te açığa çıkması arasında çok ciddi bir fark bulunmuyor.

Atmosferin küresel kamu malı olduğunu kabul ettiğimizde, karbon salımlarını belirli bir düzeyde tutmak için, uluslararası yaptırımların olmadığı bir dünyada çok daha ciddi sorunlar yaşamamız oldukça mümkün. Zaten bedavacılık/beleşçilik sorunu gereği, kimseyi kendi payından fazla karbon açığa çıkarmaması için sınırlayamayız.

İnsanın oldukça bencilce davrandığını varsaydığımızda –ki doğamız gereği bunu yapıyoruz– iklim değişikliğinden kaçabilme şansımızın hiç olmadığını görüyoruz. Bu, “ortak kullanılan kaynak ve malların trajedisi”nin (tragedy of the commons) bir örneği olarak gözükse de durum bu denli kolay anlaşılabilir değildir.

Peki iklim trajedisini atlatabilir miyiz?

2009 yılında siyaset bilimci Elinor Ostrom kamu mallarının ve ortak kaynakların yönetimi konusundaki çalışmasıyla ekonomi dalında Nobel’e layık görüldü. Ostrom’un gözlemleri kimi can sıkıcı örneklerin aksine, verimli bir şekilde yönetilen kamu mallarının (Nepal ormanlarından, Amerikan ıstakoz avcılığına) varlığını ortaya koydu. Ostrom, ortak malların etkili yönetimi için 8 şartın sağlanması gerektiğini belirtti.

Ortak malların yönetimi için 8 şart

1. Grup sınırlarının net bir şekilde tanımlanması

2. Kamu mallarının yerel ihtiyaç ve koşullar adına kullanılabilmesi için kurallar konulması

3. Bu kurallardan etkilenenlerin kuralları değiştirebilme yetkisinin olması

4. Kural değiştirme yetisine sahip toplulukların dış otoriteler tarafından tanınması

5. Topluluk üyeleri tarafından diğer üyelerin davranışlarının takibi için bir sistemin oluşturulması

6. Kural çiğneyenler için derecelendirilmiş yaptırım sisteminin uygulanması

7. Çatışma durumları için erişilebilir ve düşük maliyetli araçlar sağlanması

8. En alt tabakadan başlayarak, tüm bileşik sistemin yuvalanmış katmanları için ortak kaynakların yönetimi adına sorumlulukların oluşturulması.

Sekiz maddelik bu öneri ile Ostrom, piyasa düzenleyiciler ya da merkezi yönetimin kamu mallarının yönetimi konusunda mutlak otorite olduğu gerçeğini çürütmüş oldu.

Ortak kullanılan kaynak ve malların yönetiminin sağlanması için, ülke sınırlarının ötesinde daha üst ve paydaşların görüşleriyle hareket eden otoritelerin ve işbirliğinin önemi büyük. Uluslararası iklim rejimini belirlemek için ülkelerin bir araya gelerek, gerektiğinde faaliyetlerinden taviz vererek ortak maddelerde ve bir anlaşmada mutabık kalması büyük önem taşıyor. Paris İklim Anlaşması da bu nedenle ön plana çıkıyor. Paris İklim Anlaşması ile ülkeler iklim faaliyetlerini düzenlemek adına mutabakata varmış oldular. Farklı bölgelerden farklı ülkelerin ortak bir amaçla iklim değişikliğine karşı harekete geçmesi çok merkezli yönetimin güzel ve önemli bir örneğidir. Bunun gibi mutabakatlar beraberinde çok katmanlı yönetim organlarını içerdiğinden iklim değişikliği kaynaklı problemlerin çözümünde verimli yöntemler sunar. Tabi ideal bir sistemde bunun olabileceği eleştirisini de getirmekte fayda görüyoruz.

Gezegen değiştirebilen, sosyal varlıklar olan biz insanların, iklim değişikliğinin çözümüne odaklanabilmesi için ortak değer ve menfaatlerini saptayabilmesi gerekir. Bu sayede iklim değişikliğinin düzeltilebilmesi için merkezi yönetimlerin bu konularda duyarlılık göstermesini ve harekete geçmesini beklemek zorunda kalmayız. Unutmamalıyız ki kaynaklar ve içinde yaşadığımız dünya bizim ve geleceğimizin.

SHARE: READ MORE

21 October

Havacılık Kaynaklı Emisyonlara Karşı Önlemler

Havacılık sektörünün neden olduğu sera gazı kirliliğini önlemek adına Birleşmiş Milletler bünyesinde yer alan 191 ülkenin imzacısı olduğu anlaşma kabul edildi. Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu (ICAO) toplantısında bir araya gelen 2.000 delege tarafından, yıllık 10.000 tondan fazla sera gazı salımına sebep olan yolcu ve kargo uçuşlarının küresel salımlarını azaltması adına bir yol haritası belirlendi. Avrupa Taşımacılık Komisyoneri Bulc, bu anlaşmanın uluslararası havacılık literatüründe yeni bir dönem başlatacağını ifade etti ve sürdürülebilirliğin sektörün bir parçası olması için önemli bir çalışma olduğunun altını çizdi. Önlemler alınmadığı takdirde 2050 yılına kadar %300 artması beklenen havacılık sektörünün sebep olduğu emisyonların azaltılması konusunda Avrupa’nın izlediği kararlı tutum ve aksiyonların bu anlaşmayla daha somut hale geldiğini de ekledi.

Havacılık sektörünü, faaliyetleri sebebiyle oluşan CO2 emisyonlarının azaltması adına sorunlara farklı yaklaşımlar da getirmesi gereken bir sektör olarak tanımlamak mümkün. Salımların ücretlendirilmesi yerine örneğin, rotaların ormanlık alanlardan geçmemesi, karbon tüketimini azaltan aktivitelerin teşviki gibi aksiyonlar alınması planlanıyor. Uçak yolculuklarının küresel iklim değişikliğine olan etkisini azaltmayı amaçlayan anlaşma 2021’den başlayarak tüm Avrupa ülkelerinin de yer aldığı toplamda 65 ülke arasında yürürlülükte olacak. 2027’den itibariyle anlaşmanın zorunlu hale gelmesiyle birlikte diğer ülkeler arasında yapılacak uçuşlardan ortaya çıkan emisyonların telafisi zorunlu hale gelmiş olacak. Küresel karbon salımının büyük bir kısmından sorumlu olan ABD ve Çin gibi ülkelerin de kabul ettiği anlaşma ile küresel sera gazının toplamda %1,3’ünden sorumlu havacılık sektöründe bir şeyler değişmeye başlayacak gibi görünüyor.

Geçtiğimiz ay resmen yürürlüğe giren Paris Anlaşması doğrultusunda karbon salımlarının azaltılması, küresel sıcaklık artışının 20C’de sınırlaması gibi taahhütlerin yerine getirilmesi adına oldukça önem taşıyan bu anlaşma ile havacılık sektörüne ilişkin net hedefler konmamış, gündeme alınmaması tartışmalara sebep olmuştu. Anlaşma, gereken aksiyonlara açıkça yer vermeyen Paris Anlaşması’ndaki büyük boşluğun doldurulması açısından umut verici olarak değerlendiriliyor.

SHARE: READ MORE

21 October

Otomotiv Sektöründe Sürdürülebilirlik

Düşük karbonlu ekonomiye geçişte otomotiv sektörünün dönüşüm içerisinde olduğu şu günlerde büyük yatırımcılar, sektöre ayrılan kaynakların devamlılığın sağlanabilmesi için sektöre hatırlatmalarda bulunuyor.

24 trilyon dolarlık varlığı elinde bulunduran ve 250 kişiden oluşan bir küresel yatırımcı ağı, otomobil üreticilerinin yönetim kurullarında iklim değişikliği konusunda uzmanlaşmış kişilere yer verilmesi, yasa koyucular ile daha iyi ilişkiler kurulması ve düşük emisyonlu araçlara yatırımların artırılması gibi taleplerini dile getiriyorlar. Geleneksel otomotiv endüstrisinin de söz konusu beklentilere cevap vermek adına elektrikli ve hibrit modeller üzerine çalışmalarına ivme kazandırdığını söylemek mümkün. 2016 yılının sonunda dünya genelinde sayısı iki milyonu aşması beklenen elektrikli araç, bu dönüşümün daha da hızlanmasını sağlayacak.



ABD’de elektrikli araçların bir milyon gibi bir satış rakamına ulaşması beklenirken, sürüş mesafesinin kısa, fiyatların da yüksek olması sebebiyle ancak dörtte biri kadar satılan elektrikli araçlara olan ilgi beklenenin aksine az olsa da bu araçların Avrupa ve Çin’in otomotiv piyasasındaki payı şimdiden %1’i geçmiş bulunuyor. Pazarda dünya lideri olmayı hedefleyen Çin’in bir dizi teşvik kararı aldığı ve üreticilerinin uzmanlaşabilmesi adına güçlü bir yerel piyasa oluşturmaya çalıştığı biliniyor. Ne var ki şu anda lider olan İsveç’te araba piyasasında elektrikli araçlara doğru ciddi bir kayma söz konusu;  büyük vergi indirimleri ve belli başlı altyapı yatırımları sayesinde satılan her üç arabadan birisi elektrik enerjili ve bu oran her geçen gün artmaya devam ediyor. İsveç ve benzer şekilde lider pozisyondaki Hollanda 2025 itibariyle fosil yakıtlar ile çalışan arabaları devre dışı bırakmayı hedefliyor.

Almanya Federal Meclisi’ne sunulan önergeye göre 2030 yılında fosil yakıtlar ile çalışan arabaların yasaklanması gündemde; buna göre Alman vatandaşlarının yalnız elektrikli veya hidrojen yakıtlı arabaları satın almasına izin verilmesi ön görülüyor. Paris Anlaşması kapsamında sıfır salım hedeflerine ulaşmada fosil yakıtlı araçların yasaklanması gerektiği vurgusu yapan Yeşil Parti’den meclis üyesi Oliver Krischer, aynı zamanda bu değişimin Alman otomotiv endüstrisindeki işgücündeki yansımalarını değerlendirdi. Krischer, ihtiyaç duyulan işgücünün %10 oranında azalarak işsizlik sorununa sebep olabileceğini fakat Alman otomotiv endüstrisinin dünya çapındaki lider pozisyonu göz önüne alındığında böyle bir öncü harekete ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Benzer şekilde İngiltere’de de elektrikli araçlara trafikte öncelik verilmesi önerisi sunuldu. Her yıl 50.000 kişinin ölümüne sebep olan ve topluma £ 27,5 milyar zarar veren hava kirliliğinin önlenmesi, NO2 seviyesinin düşürülmesi adına temiz hava sahası ilan edilen beş büyük şehirde yerel çalışmalar başlatıldı.

SHARE: READ MORE

7 October

Toplumsal Cinsiyet Yargılarından Kurtulmak Krizleri Önlüyor

Kadın-erkek eşitliği konusundaki uygulamalarıyla dikkat çeken İzlanda’yı keşfe çıkan fotoğraf sanatçısı Gabrielle Motola, cinsiyet eşitliğine dikkat çektiği çalışmasıyla birçok toplumsal dinamiğe de ışık tutmayı hedefliyor. Örneğin, 2008 yılında yaşanan ekonomik kriz sırasında İzlanda’daki tepkilerin ilgisini çektiğini söyleyen sanatçı, bankacılık sektöründe yaşanan çöküşün ardından ülkede ortaya çıkan “sektörü kadınlaştırmak” gerektiği önerisinin kulağa oldukça ilginç geldiğini ifade ediyor.

İzlandalılar, finans sektöründe yaşanan çöküşün ardına,  rekabetçi ve agresif tutum, fazla risk alma ve duygusal yaklaşımın eksikliği gibi fazlasıyla “erkeksi” davranışların yattığına inanıyor. Bunun yanı sıra riskten kaçınma, açıklık, duygusal farkındalık ve empati gibi kadınlarla özdeşleştirilmiş belirgin olan özelliklerin yaşanan felaketi önleyebileceğini düşünüyorlar. Fakat “erkekler bu şekilde davranır ve sonuçlardan sorumludur, kadınlarsa sahip oldukları özelliklerle krizin önüne geçebilirdi” gibi yanlış bir yargıya varmıyorlar. Kadın veya erkeğin “erkeksi” veya “kadınsı” davranış olarak nitelendirilen davranışları göstermeleri gerektiğini ifade eden İzlandalılar, bu sorunu cinsiyetin değil toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığını düşünüyor. Buna rağmen diğer ülkelerde olduğu gibi, İzlanda’da bankacılık sektörünün de çoğunlukla “erkeksi” bir karaktere sahip olduğunu ve bu düzenin yalnız bankacılık ve finans sektörünü değil, bütünüyle dünyayı etkilediğini söylemek mümkün. Finansal kriz yaşayan diğer ülkelerden farklı olarak İzlanda’nın nasıl böyle bir bakış açısı kazandığına dair fikir edinmek için uygulanan politikalar ve topluma neler sunulduğuna bakmak gerekiyor.

Birçok İskandinav ülkesinde olduğu gibi İzlanda’da da sosyal yapılanma aileyi destekleyecek ve daha sağlıklı, mutlu bireyler yetiştirecek bir şekle evrilmiş durumda. Kişinin, birey ve ebeveyn kimliklerini bir tutmayan toplum düzeni, erkeklerin özellikle de erken çocukluk dönemlerinde aileye dâhil olmasını sağlayarak güçlü aile bağları kurulmasını sağlıyor. Örneğin, biyolojik olarak bir çocuğun bakımı ile daha çok ilgilenmek durumunda olan annelere doğum öncesi ve sonrasında destek sunan İzlanda, hem annelere hem de babalara esnek ve eşit doğum izinleri veriyor. Bebekler ve her yaştan çocuk için birçok bakımevi ve kreş bulunan ülkede 16 yaşına kadar verilen eğitim zorunlu ve devlet okullarında ücretsiz. Aynı zamanda, çocuğun da dâhil olduğu aile kavramı etrafında gelişen bir kültür olmasının yanı sıra bireylerin kendilerini gerçekleştirmeleri için eğitim aracılığıyla birçok fırsat sunuluyor.

İzlanda, izlediği politikalar ve çeşitli önlemler ile toplumun tüm katmanlarında cinsiyet eşitliğini sağlamaya çalışıyor. Eşitlik taraftarı birçok uygulama sayesinde bugün gelinen noktada, bakanlıklarından birisi cinsiyet eşitliğini sağlamak adına yasal düzenlemeler ile meşgulken politikalar ve karar aşamalarında erkek ve kadınların sürece eşit olarak dâhil olduğu birçok kurul ve komite de bulunuyor. İzlanda’nın ilk sırada yer aldığı 2015 Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi, 140 ülkede kadın ve erkekler arasındaki ekonomik katılım ve fırsatlar, eğitim, politik güçlendirme ve sağlık gibi konularda yaşanılan eşitsizliklere yer veriyor. Birinciliği elde tutmasına rağmen İzlanda gibi açık görüşlü toplumsal yapıya sahip ülkede dahi görülen cinsiyetçilik sorununun yanında en dikkat çekici noktalardan biri cinsiyetler arası gelir eşitsizliği olarak karşımıza çıkıyor. Kadın ve erkeğin iş gücüne katılımı dengeli olsa da benzer işlerden elde edilen kazanç, kadınlar için aynı olmayabiliyor.

SHARE: READ MORE

7 October

Paris İklim Anlaşması Yürürlülüğe Giriyor

2015 Aralık’ta Paris Anlaşması ile dünya genelinde 200 hükümet, küresel sıcaklık artışının, Sanayi Devrimi öncesi seviye olan 2°C’nin altında tutulması, hatta 1,5°C seviyesine gerilemesi adına aksiyonlar alma konusunda anlaşmaya vardılar. Atmosferdeki karbondioksit seviyesinin 400 ppm seviyesini aştığı 2016 yılında, Paris Anlaşması’nın iklim değişikliği ile mücadele adına uygulamaya konma zamanının geldiği görülürken, salımların yaklaşık %59’undan sorumlu olan 74 ülkenin katılımıyla 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girecek. İçlerinde Türkiye’nin de yer aldığı*, salımların büyük bölümünden sorumlu ülkelerin çoğunda ulusal onay süreçleri tamamlanmamış olsa da, salımların %55’inin üzerinde kısmından sorumlu 55 ülkenin bir araya gelmesiyle, Paris Anlaşmasındaki eşik değer aşılmış oldu. Anlaşmanın, Paris İklim Konferansı’ndan bu yana geçen dokuz ay gibi kısa bir sürede resmiyet kazanması, karşı karşıya olunan iklim değişikliği sorununun boyutunu da gözler önüne seriyor. Dünyanın en çok karbon salımı yapan ülkeleri olan ABD ve Çin’in ardından yaklaşık %4,5’luk paya sahip olan Hindistan’ın da anlaşmayı ulusal meclisinde onaylamasından sonra toplamda %51,89’luk salıma neden olan ülkeler bu tarihi anlaşma çevresinde bir araya gelmiş oldular. Önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği içerisinde yer alan ve küresel salımların %12’sinden sorumlu 28 ülkenin de harekete katılması bekleniyor.




Anlaşmanın yürürlüğe girecek olmasına rağmen sera gazı salımlarının gereken hızda ve yeterli düzeyde azaltılamayabileceğine dair endişeler sürüyor. Sıcaklık artışının en büyük sorumlusu olarak görülen fosil yakıt endüstrisini ele alan Oil Change International adlı çalışma, petrol, doğal gaz ve kömür kullanımı mevcut şekliyle devam ettiği sürece 2°C’nin altına inme hedefinin mümkün olmayacağını; hatta tüm madencilik faaliyetleri durdurulsa bile tek başına petrol ve doğal gaz aktiviteleri sebebiyle 1,5°C artış hedefini yakalamakta güçlük çekileceğini belirtiyor. Buna göre, ülkelerin, Paris Anlaşması’na olan bağlılıklarını yerine getirebilmeleri için yeni bir doğalgaz, petrol veya kömür rezervin açılmaması ve altyapıların inşa edilmemesi gerekiyor. Çalışma aynı zamanda zengin ülkelerin kaynaklarını tamamen sömürmeden önce fosil yakıt faaliyetlerine son vermesini ve karbonsuz kalkınma için gelişmemiş ve gelişmekte olan ekonomilerin desteklenmesini öneriyor. Kyoto Protokolü yerine geçecek olan anlaşma ile küresel sıcaklık değişikliğinin 2100 yılı itibariyle 2°C ile sınırlandırılmayıp 1,5°C hedefini yakalamak amaçlanıyor.

*Bu yıl 22 Nisan’da gerçekleşen BM Genel Kurulu’nda Anlaşma’yı imzalayan Türkiye, onay için herhangi bir resmi açıklamada bulunmadı. Gelişmekte olan ülkeler statüsünde yer alan Türkiye’nin özel konumunun anlaşma kapsamında net olmaması durumunun da (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ek-I listesinde yer almasına rağmen finansal mekanizmalardan yararlanamıyor) 7-18 Kasım 2016’da gerçekleşecek olan COP22 gündeminde olması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

7 October

Sosyal Sorunların Çözümü için Açık İnovasyon

Günümüzde çevresel ve ekonomik sorunlarla baş etmeye çalışırken bir yandan da toplum refahını yükseltmek için çaba gösteriyoruz. Sosyal sorunlar, gittikçe karmaşıklaşan dünyada daha da karmaşık bir hâl almaya devam ediyor. Dolayısıyla sosyal sorunların çözümlerine yönelik fikirler de daha kapsayıcı olmalı.

Sosyal inovasyon fikri de tam olarak bu amaçla ortaya çıktı. Sosyal inovasyon yapanlar inovasyonu sosyal konulara odaklayarak hareket ediyor ve toplumun refahını arttırmak için çözümler üretiyor. Stanford İşletme Fakültesi’ne göre sosyal inovasyon, mevcut sosyal sorunlara daha sürdürülebilir, daha etkin ve daha verimli çözümler üretmek için ortaya çıkmış bir kavram. Günümüzde şirketler inovasyonu ya da yenilikçiliği genel olarak ürün ve süreç geliştirme aşamalarında kullanıyor, daha etkin süreçler, daha verimli ürünler üretmek adına bir araç olarak görüyorlar. Ancak sosyal meselelerin çözüme kavuşturulması için inovasyonu kullanmaya başlayan şirketlerin sayısı da az değil.    

Son on yılda yeşeren bir başka kavram da açık inovasyon. Geleneksel olarak şirket içerisinde yapılan inovasyondan farklı olarak, çözüme gereksinim duyan konuyu dışarıya açan ve ilgili tüm paydaşları çözümün bir parçası olmaya davet eden açık inovasyon, kavramı ilk kez kullanan Chesbrough’ya göre, kârlılığın da anahtar aktörlerinden birisi. Bilginin bu kadar ucuzladığı ve erişilebilir olduğu bir dönemde, yazılı bilgiye ulaşmak mesele olmaktan çıktı. Artık mesele bu bilgiyi (information) anlamlı bilgiye (knowledge) dönüştürebilmek. Bunu da kalabalık kitleler halinde ve işbirliği içerisinde gerçekleştirmek daha akla yatkın. Finansman gibi konuların crowdsourcing gibi yöntemlerle dışarıya açıldığı ve başarılı da olduğu bir dönemde, parlak fikirler için de neden aynısı yapılmasın? Annenberg İletişim Fakültesi’nden Douglas Thomas’ın sözleriyle söyleyecek olursak, “Geleneksel ve mükemmeliyetçi sistemde çözüme katkı sağlayanların sayısını arttırırsanız, hata yapma şansınız artar. Ancak “açık bilim” ya da “kalabalıkların bilgeliği” gibi kavramları temel alırsanız, daha fazla insanın katkısı yalnızca sorunun çözümü olasılığını arttırır.’’

Ülkemiz, sosyal gelişmişlik endekslerinde üst sıralarda yer alamıyor. Bunun birçok nedeni var ve çözümler için sorunları farklı açılardan ele almaya başlamak gerekiyor. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almaya çalışmak bizi başarıya ulaştırmayabilir. Geçtiğimiz hafta, Türkiye’deki sosyal sorunlara çözüm üretmek için açık inovasyon yöntemini kullanan bir etkinliğin parçası olduk. Zorlu Holding, AtölyeLabs ve S360 ortaklığında gerçekleştirilen etkinlikte, katılımcılar tasarım odaklı düşünme yöntemini kullanarak, belirli bir sosyal konuda yenilikçi, sosyal etkisi yüksek fikirlerini nasıl uygulanabilir iş modellerine dönüştürebileceklerini tartıştı. Üç gün süren etkinlikte öğrenciler, profesyoneller, genç girişimciler; uzmanlardan aldıkları bilgiler ışığında, daha sonra gerçekleştirdikleri saha çalışmaları ile derinleşerek fikirlerini sağlam bir zemine oturtmaya çalıştılar.

Türkiye’deki mevcut sosyal sorunların çözümüne katkı sunmayı amaçladığımız bu etkinlik ile farklı alanlardan birçok katılımcının ortak bir sorun özelinde nasıl yenilikçi çözümler üretebileceğine tanık olduk. Farklı yöntemleri uygulamaya koyan benzer etkinliklerle ülkemizde toplumsal sorunlara çözüm getiren inovatif fikirlerin yeşermesine katkı verenlerinden arasında yer almaya devam etmeyi umuyoruz.

SHARE: READ MORE

7 October

ABD Başkanlık Yarışı: Dünya Liderlerine Karşı Clinton ve Trump

Gelecek ay gerçekleşecek Birleşik Devletler başkanlık seçimi öncesi Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump ile Demokrat Parti adayı Hillary Clinton arasındaki kıyasıya rekabet sürüyor. İki adayın hem ABD ile ilgili ve hem de küresel sorunlar konusunda çok farklı ve çelişkili duruşlar sergilediğini görüyoruz. Yaklaşan seçimler öncesi, küresel ekonomi, mülteciler, çevre ve enerji gibi etki alanı geniş konularda bu iki adayın görüşleri, birbirleriyle ve diğer dünya liderlerinin görüşleriyle karşılaştırılınca, duruma dair daha iyi bir öngörüye sahip oluyoruz.



Mülteciler:

Donald Trump’ın uzunca bir süredir Amerika’nın belirli bölgelerden – örneğin Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Ortadoğu ülkelerinden – mültecileri kabul etmesini ciddi bir milli güvenlik tehdidi olarak gördüğü biliniyor. Bu argümanını internette dolanan (pek de güvenilir olmayan) söylentilerle destekleyen Trump, mültecilerin, ülkeye kabul edilmeden önce bir takım ciddi testlerden geçmesi gerektiğini savunuyor.

Hillary Clinton’a gelecek olursak, kendisi ABD’ne alınacak senelik 10.000 Suriyeli mülteci sayısının 65.000 civarına çekilmesi gerektiğini düşünüyor. Alımlar öncesi bir dizi testin gerekliliğine katılsa da hali hazırda süregelen göçmenlik sisteminin uzun süren başvuru aşamaları ile bu durumu yeteri ölçüde dengelediğini belirtiyor. 




Kanada’nın popüler başbakanı Justin Trudeau, mülteci krizinin zirve yaptığı bir dönemde seçim çalışmalarını yürütüp başarıya ulaşmıştı. Göreve gelmeden kısa bir süre önce Ege kıyılarında hayatını yitiren Aylan Kurdi’nin dünyayı sarsmasını takiben Kanada’nın mülteci krizi adına elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu açıkladı. O günden bu yana Kanada, 30.000’in üzerinde Suriyeli mülteciye kucak açtı.

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ciddi bir politik bedel ödeyerek Avrupa Birliği’nin mültecileri kucaklayan yüzü oldu. Uzunca bir süre açık kapı politikası uygulayarak 18 ay içinde bir milyonun üzerinde mülteciyi Avrupa’ya çeken Merkel, son seçimlerde partisinin kaybettiği oyların ardından politikaları için özür diledi.

Çevre ve Enerji:

Hillary Clinton, Demokrat Parti’nin çevresel meseleler ile ilgili genel politikasını desteklemesiyle tanınıyor. İklim değişikliğinin ülke ve dünya güvenliğine büyük bir tehdit olduğunu belirten Clinton, enerji sektörünün sıkı denetimlere tabi olması, Alaska’da genişletilmiş sondaj çalışmalarının durdurulması ve Amerika ile Kanada arasında inşaa edilmesi düşünülen boru hattı projesinin iptal edilmesi gerektiğini savunuyor. Bununla beraber, istatistiklere göre Clinton Demokratların adayı olmayı garantilediğinden bu yana, çevresel meselelerden bahsetmeyi yarıya indirmiş durumda.

Donald Trump’un ise kampanyası boyunca internet sitesinde çevresel meseleler konusunda hiçbir açıklamada bulunmadığı görülüyor. Trump, bir yandan temiz su ve havayı desteklediğini belirtirken, diğer yandan da EPA’ya (Environmental Protection Agency) verilen bütçe desteğini keseceğini söylüyor. Ayrıca, insan kaynaklı iklim değişikliğinin bir uydurma olduğunu ve bu bağlamda Paris Antlaşması gibi uluslararası çabaları kabul etmeyeceğini söylüyor.



Trump gibi Hindistan başbakanı Narenda Modi de ekonomik kalkınmayı, çevre koruma politikalarının önüne almış görünüyor. Modi, getirdiği düzenlemelerle, çevresel etki değerlendirmelerini yerel yönetimlerden işletmelerin insiyatifine bırakmış durumda.

Angela Merkel ise Almanya’nın fosil yakıtlara dayalı bir ekonomiyi terk etmesine liderlik etti. Sadece 2015 yılında Almanya’da üretilen elektrik enerjisinin üçte biri yenilenebilir kaynaklardan elde edildi. Ayrıca, Merkel’in iklim değişikliğine karşı yürütülen mücadelede küresel bir lider olduğu ve daha sıkı sera gazı salımı düzenlemelerini savunduğu biliniyor.

Ticaret: 

Serbest ticaretin savunucuları olan Cumhuriyetçiler cephesinin aksine Trump, prensipte ticarete karşı olmasa da bazı ticari anlaşmaların Amerikan sanayisini koruması gerektiğine inanıyor. Trans Pasifik Ortaklığı’na (TPO) açıkça karşı olan Trump, başkan olduğu takdirde geçmişte imzalanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması gibi mutabakatları gözden geçireceğini söylüyor.

Bir zamanlar Trans Pasifik Ortaklığını (TPO) uluslararası ticaret antlaşmalarının altın standardı olarak gören Hillary Clinton, kamunun serbest ticaret ortaklıklarına olan desteği azaldıkça, bu görüşünden vazgeçti. Kampanyası süresince TPO ve Merkezi Amerikan Serbest Ticaret Antlaşması’na karşı olduğunu belirten Clinton, Amerika’nın dünyanın diğer bölgeleri ile ticaret yapması gerektiğini savunuyor.



Avustralya’nın çiçeği burnunda başbakanı Malcolm Turnbull, serbest ticaretin avukatlığını yapmaya devam etse de karşısında bu konuda artan bir muhalefet bulmaya başladı. Trans Pasifik Ortaklığı’nın (TPO) açık bir destekçisi olan Turnbull, bu görüşünü Eylül ayında New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler toplantısında verdiği demeçlerle de perçinledi.

Ağustos ayında Fransa Başbakanı Francois Hollande, Obama hükumeti ile ticaret müzakerelerini askıya aldığını duyurdu. 2013 yılında başlayan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı görüşmelerinin adil olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine Fransa Ticaret Bakanı Matthias Fekl, antlaşmalar için yeterli kamu desteği olmadığını belirterek, görüşmeleri feshetti.

Tüm bunlar ışığında 8 Kasım tarihinde gerçekleştirilecek seçimler sonucunda ABD’nin başkanlık koltuğuna oturacak adayın kim olacağı ise büyük merak konusu. Zira, güncel anket sonuçlarına göre yarış başa baş geçiyor. İki aday, dünya siyaseti ve sürdürülebilir geleceğimiz adına oldukça farklı profiller çizdiğinden bu seçimin sonuçları büyük bir önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

25 September

Geleceğin Ekonomik Modeli: Paylaşım Ekonomisi

Kitlesel fonlamadan elden ele (P2P) borçlanmaya, ulaşım araçlarının paylaşımından çalışma alanlarının ortak kullanımına kadar hayatlarımızda giderek daha geniş yer kaplayan paylaşım ekonomisinin önümüzdeki dokuz yıl içerisinde 12 kat büyüyerek 300 milyar Dolar’lık hacme ulaşması bekleniyor. Bu emsalsiz büyüme, gelecekte şirket ve girişimlerin paylaşım ekonomisi içinde daha sık yer alacaklarını işaret ediyor. Günümüzde daha çok kişiler üzerinden ilerleyen paylaşım ekonomisindeki büyümenin, yakın gelecekte kurumsal devlerin maddi varlıklarını kullanılabilir hizmetler olarak paylaşacak olmaları sebebiyle daha da ivme kazanması bekleniyor. Şirketlerin değişime uyum sağlayabilmeleri için mevcut pazarları dönüştürmeleri gerekiyor.  

Önde gelen bazı şirketler bu dönüşümün gerekliliğini şimdiden kavramış durumda. Örneğin Amazon, gelirlerinin %40’ını kendi envanteri yerine diğer satıcıların ürünlerine “pazaryeri” vasıtasıyla erişim sağlaması sayesinde elde ediyor. Fransız otel zinciri AccorHotels web sitesinde sadece ilgili otellerin satışını yapmaktansa, tüm grup otellerine ait tekliflere yer veriyor. Alman otomotiv devi Opel, birden fazla markanın otomobilini paylaşmaya imkan veren mobil bir platform hizmeti sunuyor. 2008’de kurulan ve benzer girişimlerin en iyi örneklerinden Airbnb’nin değeriyse çoktan birçok ünlü otel zincirini geride bırakmış durumda. Bu da tüketicilerin platformlarının sunduğu hizmetlerden, en az diğer lüks seçenekler kadar memnun kaldıklarını gösteriyor. 2015 yılında gerçekleştirilen bir araştırma insanların %30’unun Lyft, Airbnb, BlablaCar gibi platformlar vasıtasıyla taksileri, konaklama noktalarını ve otomobilleri paylaşma taraftarı olduğunu belirtiyor.ING Bank tarafından yakın gelecekteki harcama, tasarruf ve yatırım kararlarını daha iyi anlamak üzere Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya’da gerçekleştirilen çalışma ise insanların paylaşım ekonomisine yaklaşımını değerlendiriyor. Araştırma sonuçlarına göre tüm ülkelerde paylaşma ekonomisinin gelişme eğiliminde olduğu görülüyor.

Araştırmada ülkemizin paylaşım ekonomisi karnesine baktığımızda, oldukça umut vaat eden sonuçlarla karşılaşıyoruz. Avrupa, Amerika ve Okyanusya’da yer alan 15 ülkeden 15 bin tüketiciyi kapsayan paylaşım ekonomisine yaklaşım araştırması sonuçları, Avrupa genelinde her üç kişiden birinin, Türkiye’de ise her iki kişiden birinin ‘paylaşım ekonomisi’ kavramına aşina olduğunu gösteriyor.




Bunun yanı sıra Türkiye’nin 15 ülke arasında yüzde 9’luk oranla paylaşım ekonomisine aktif katılımın en yüksek oranda gerçekleştiği ülke olması dikkat çekiyor. Paylaşım ekonomisine katılım yaygınlığında Türkiye ile aynı oranı yakalayan tek ülke ise ABD.




Türkiye aynı zamanda önümüzdeki 12 ay içinde yüzde 47’lik oranla paylaşım ekonomisine katılımın en fazla artması beklenen ülke olarak da dikkat çekiyor.




Araştırmada tüketicilerin paylaşım ekonomisine katılımdan beklentileri de inceleniyor. Avrupalı tüketicilerin %47’si ortak bir topluluk oluşturma ve dayanışma amaçlı, %52’si ekstra gelir elde etmenin kolay bir yolu olarak gördükleri için, %53’ü çevreye yararlı olduğunu düşündükleri için, %58’i tasarruf etmek için paylaşım ekonomisinde yer alıyor. Türkiye’de ise bu eğilim daha çok dayanışma tabanlı olarak ilerliyor.




 

SHARE: READ MORE

23 September

Sürdürülebilir MBA Programları

2000’li yılların başında ilk “Sürdürülebilir MBA” programının açılmasından bu yana iş fikirlerini daha iyi bir dünya yaratmak için kullanmak isteyen adaylar için “yeşil MBA” programlarının gün geçtikçe çeşitlendiğine tanıklık ediyoruz. Sürdürülebilir MBA programı sunamayan kurumlar ise, iş hayatının sosyal etkilerini anlamak isteyen öğrencileri aydınlatmak adına müfredatlarını güncelliyorlar. Aspen Enstitüsü’nün Sürdürülebilir MBA programları ile ilgili düzenlediği araştırmaya göre, 2001-2011 yılları arasında öğrencilerin bir MBA programı vasıtasıyla aldığı iş hayatı ve toplumsal meseleler konulu dersler %130 üzerinde artış göstermiş durumda.

Bu noktada, adalet ve sürdürülebilirlik gibi sosyal sorunlara işletme eğitiminde ne kadar yer verilmesi gerektiği sorusu akla geliyor. Pinchot Üniversitesi kurucularından Gifford Pinchot, bu soruyu ‘’Temel değerlerini işlerine de yansıtmaları konusunda eğitilmeyen insanların iş dünyası liderleri olarak nasıl yetiştirebilirsiniz ki? ’’ şeklinde başka bir soru ile cevaplamayı tercih ediyor ve toplumsal değerleri yakalayamayacak işlerin risk altında olduğuna inandığını belirtiyor.

Bazı geleneksel işletme okulları, öğrencilerine yeşil MBA programları sunmasa da mezunlarını sürdürülebilir ve etik işlere yönlendiriyor. Örneğin New York, Yale, Columbia Üniversiteleri’nin yanında birçoğu sertifikalı B Corp’larda iş bulan öğrencilerinin okul kredilerini siliyor; böylece öğrenciler, iş modelleri ile sosyal ve çevresel fayda oluşturmaya çalışan şirketlerdeki pozisyonlar için teşvik ediliyor. Yapılan araştırmalar bu tip programların popülaritesini açıklamaya yetiyor. Sayısı gün geçtikçe artan Y jenerasyonundan profesyoneller, belli bir amacı karlılığın üzerinde tutan şirketlerde çalışmayı istiyor. B Corp’un elde ettiği verilere göre yeşil MBA’den yeni mezun öğrencilerin işe alım oranları da şaşırtıcı derecede yüksek seviyede. Virginia’daki TMI adlı danışmanlık şirketinin CEO’su Tiffanny Jana, B Corp dünyasındaki en büyük sürprizin Y jenerasyonu ile tanışmak olduğunu söylüyor ve TMI için çalışmak isteyen yüksek nitelikli, azimli ve çeşitli değerlere sıkı sıkıya bağlı profesyoneller bulmanın artık oldukça kolay olduğunu da ekliyor.

Tüm MBA programlarının benzer tipteki iş ve konulara odaklanmadığını söylemek mümkün. Böylece öğrencilerin karar aşamasında birçok seçenekleri bulunuyor. Daha dar bir bakış açısı sunan bazı programlar öğrencilerini daha çok sosyal ve çevresel sorunlara çözüm arayışında olan şirketlerde veya kar amacı gütmeyen kuruluş ve organizasyonlarda çalışmak üzere yetiştirmeyi hedefliyor. Kimi okulların her türlü iş modeline uyum sağlayabilecek geniş programları sayesinde ise mezunlar, şirketin misyon ve kararlarında sürdürülebilirliğe yer veren işlerde çalışabiliyor.

SHARE: READ MORE

23 September

Dünyanın Değer Yaratan En ‘İyi’ Şirketleri

B Corp topluluğu için çalışan B Lab, her yıl olduğu gibi 2015 yılı için de sertifikalı B Corp’ların pozitif etki yaratma hedefinde ilerlemelerini onurlandırmak için “Best for the World 2015” listesini açıkladı. Haas School of Business’ta düzenlenen etkinlikte paylaşılan “Best for the World 2015” listesi, B Etki Değerlendirmesini dolduran ve pozitif etki yaratan iş modelleriyle çalıştığı puanlanarak onaylanan B Corp’lar arasından toplamda en yüksek puanı alan %10’luk kesime giren şirketlerden oluşuyor. Şirketler genel puan da dahil olmak üzere ve beş farklı kategoride en yüksek puanı alanlar arasında seçiliyor. Bu kategoriler: “Toplum için En İyisi”, “Tüketiciler için En İyisi”, “Çevre için En İyisi”, “Çalışanlar için En İyisi”.
Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da S360 olarak yeniden “Toplum için En İyi Şirket” olarak ödüllendirilmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Dünyanın en iyi şirketleri arasında yer aldığımız ve “Toplum İçin En İyisi” kategorisinde “Best for the World” olduğumuz sıralamaya ve kategorilerde listelenen B Corp’ların listesine linkten erişebilirsiniz.

Küresel B Corp hareketine Türkiye’de liderlik ediyor, sadece dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmak için çalışan şirketlerin sayısının daha da artmasını diliyoruz. B Corp topluluğunu daha yakından tanımak ve bu hareketin bir parçası olmak için www.bcorpturkey.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

23 September

2025 Yılında Bizleri Ne Bekliyor?

Günümüzde yaşanan teknolojik devrimin küresel ekonomide görülen yavaşlamaya rağmen hızla devam ediyor olması şaşırtıcı sayılabilir. Buna rağmen, DNV GL siber ve fiziki sistemlerin yardımıyla ivmelenen endüstri süreçlerinin yeni bir “Rönesans” yaşadığına inanıyor. Önümüzdeki on yılda gelişmiş teknoloji ve teknolojik uygulamaların kombinasyonu ile gerçek manada somutluk ve anlam kazanacağı gerçeği özellikle vurgulanıyor. Tarihsel sürece bakıldığında yalnızca 20. yüzyılda dünya nüfusunun 1,6 milyardan 6 milyara çıkmasında teknolojik gelişmelerin ve inovasyonun etkisinin yadsınamaz olduğu, 21. yüzyılda ise daha çok sürdürülebilirlik ile teknoloji ve inovasyonun hem kalkınma taleplerini karşılayacak hem de gezegenin geleceğini düşünülmesi şeklinde bir odak değişikliği olduğunu söylemek mümkün.

DNV GL tarafından yayımlanan Technology Outlook 2025 raporu, müşterilerinin faaliyet gösterdikleri endüstrilere göre ilgili teknolojilerin durumu hakkında temel bilgileri sağlarken aynı zamanda takip eden on sene için de bir öngörü oluşturuyor. Çalışmanın odağı genel olarak taşımacılık, enerji ve yaşam bilimleri olarak göze çarpıyor. Bununla beraber, 2025 yılı ekonomik ve jeopolitik trendleri ile demografik değişim ve çevre hakkında da tahminlerde bulunarak bir platform oluşturuluyor. Rapordan önemli başlıklar ise şöyle:

1. Toplum:

Toplumsal yapı dünyanın her yerinde yoksul nüfusun artışı, yaşam süresinin uzaması ve iş olanaklarının artması ile birlikte ciddi ve beklenmeyen bir değişim gösteriyor. Teknoloji ve inovasyonun, artan üretkenliğin ve küreselleşmenin sebep olduğu bu değişim, aynı zamanda şehirleşme ve altyapı taleplerini de artıracak ve sağlık sisteminde de hem fırsatlar hem de riskler yaratacaktır.

2025 yılına gelindiğinde 8 milyarı bulması beklenen dünya nüfusundaki bu artışın büyük çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde olacak.
Teknoloji ve ekonomik büyüme insanlara daha uzun süre yaşama şansı sunuyor; 60 yaşın üzerindeki insanların oranı 2013 yılında artarak %11.7 seviyesine ulaşırken bu oranın 2015 yılında yaklaşık %15’i bulması ve 2050 yılında ise %20’den fazla olması bekleniyor.




Asya ve Afrika’da artan eğitim seviyesi ile güçlenen bu toplumlar yeni iş ve istihdam olanakları arayışı içerisindeler. 2030 yılına gelindiğinde yalnızca Çin’in tek başına Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çalışan nüfustan daha fazla eğitimli nüfusa sahip olması bekleniyor.
2030 yılına gelindiğinde, 2010 yılında 1,8 milyar olan orta sınıfın %170 büyüme göstererek 4,9 milyara ulaşması ve bu artışın %85’inin Asya kaynaklı olması bekleniyor.




2010 yılında şehirlerde yaşayan insanların sayısı 3,5 milyar iken, 2030 yılında çoğundan gelişmekte olan bölgelerin sorumlu olacağı bu sayının 5 milyarı bulması bekleniyor. Bu da her 10 kişiden altısının şehirli olması demek. Küresel ekonomik çıktının %80’inden sorumlu ve ekonomik refah yaratmada önemli bir araç olan şehirler, aynı zamana kırsalda ve şehirde yaşayan nüfus arasında ciddi gelir dengesizliği yaratıyor. Birçok şehrin artan nüfusa karşılık konaklama, çeşitli hizmet ve altyapı ihtiyaçlarına cevap vermesi de giderek zorlaşıyor.




Şehirleşmenin 2000 ile 2030 yılları arasında üç kat artabileceği göz önüne alındığında şehirlerin, ekonomik büyümenin yanında ekolojik sınırların gözetilmesi zorluğuna karşı önemli rolü olduğu ve iklim değişikliği gibi sorunların şehirlerin uzun vadeli sürdürülebilirlik planlarını riske edeceğini söylemek mümkün.
Geçen birkaç on yıl boyunca sağlık harcamalarının ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün; gelişmiş ülkelerde artan fiyatlar ve yaşlanan nüfus ile hastaların beklentilerinin artması, hastalıkların tedavi yükünün ağırlaşması, ödeneklerin optimal düzeylerin altında olması ve bakım masraflarının artması nedenler arasında gösterilebilir.  2025 yılında daha bireysel bir hasta profili olması bekleniyor; online kaynaklar ve uygulamalar aracılığıyla bilgiler edinen bu kitlenin daha bilinçli olacağı düşünülüyor.




21. yüzyılın en büyük halk sağlığı sorunlarından birisi olan antibiyotik direnci, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) de girişimleri ile 2025’e doğru hükümetlerin, ilaç şirketlerinin ve hastanelerin işbirliği ile bu sorunun çözümlenmesi hedefleniyor.
2. Ekonomi:

Küresel ekonomi, kişi başına düşen refahını arttırsa da gelir dengesizliği gün geçtikçe artmakta ve doğal kaynakların kısıtlılığı etkisini hissettiriyor. Enerji ihtiyacını fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye doğru çeviren dünyada tarihi günlere tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda, enerji ve kaynakların etkili kullanımına artan dikkat ile birlikte yasa koyucuların geri dönüşüm ve döngüsel sistemlere verilen önemin arttığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Hindistan’ın on yıl içerisinde önemli ekonomik atılım göstereceği, Japonya’nın 2025 yılında en büyük üçüncü ekonomi olacağı ve Çin’in en büyük ekonomi olmak adına ABD ile yarışacağı tahmin ediliyor. Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve Brezilya’nın en büyük 10 ekonomi arasında yer alacağı, onuncu ekonominin de İtalya, Güney Kore, Endonezya veya Türkiye olması bekleniyor.

Büyümenin çoğunun OECD ülkesi olmayan ekonomilerden gelecek destek ile dünya genelinde kişi başına düşen GSYH’nın 2010-2030 yılları arasında %50’denfazla artması bekleniyor. Fakat küresel ekonomik büyümenin bu zaman zarfında giderek azalması bekleniyor.




Küresel nüfusun %70’inden fazlası eşitsizliğin arttığı ülkelerde yaşıyor. Devam edeceğe benzeyen bu eğilim, gelişmekte olan birçok ülkede sosyal ve politik istikrarsızlığın giderek artmasına yol açacaktır. Gelir dağılımındaki dengesizliklerin kırsal-şehir ve kadın-erkek arasında var olmaya devam edeceğini de söylemek mümkün.
2035 yılına kadar küresel net borcun GSYH’ya denk olacağı veya geçeceği tahmin ediliyor. Bu durumun politikalar ile hükümetlerin hareket alanını kısıtlayacağını ve başlıca sosyal, ekonomik ve çevresel sorunlara cevap oluşturmada engel teşkil edeceğini söylemek mümkün.




Genç iş gücünün etkili bir biçimde kullanılamaması her ülke için ekonomik büyümeyi sürdürme ve yaşam kalitesini arttırma yönündeki en büyük sorunlardan bir tanesi. 2025 yılında 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun dörtte birinden fazlası resmi bir iş sahibi olamayacaklar. Bununla beraber birçoğunun, özellikle de gelişmekte olan ülkelerdekilerin, kayıt dışı çalışıyor olması bekleniyor.
1980’lerde dünyanın ekonomik güç merkezi Avrupa ve ABD arasında gidip gelirken 2030 yılına gelindiğinde Merkez Asya’ya doğru özellikle de Çin veya Hindistan arasında bir yere kayma yaşanacağı ön görülüyor. 



2030 yılına gelindiğinde, Asya’nın küresel ithalat oranlarında payını yaklaşık iki katına çıkararak %39’lara ulaşması bekleniyor. 2025’de ise Çin, Afrika’nın en büyük ticari partneri olmaya devam edecek ve gelişmekte olan ülkelerde ticareti yapılan ürün ve hizmetlerin sayısı artacak böylece bu ülkelerin birbirleri ile rekabet edebilmeleri adına uzmanlaşmaya ve çeşitlenmeye gitmesi gerekecek.




Artan yoksulluk ile de ilişkilendirilebilecek yeni tüketim alışkanlıkları ve artan nüfus, doğal kaynaklar üzerindeki baskısını her zamankinden daha çok hissettirecek. Önümüzdeki 15 sene içerisinde, küresel enerji tüketimi %20-35 oranında artacak ve kişi başına düşen metal ve çelik tüketimi kişi başına düşen GSYH ile orantılı olarak artarak doygunluk seviyesine ulaşacak.




Önümüzdeki on sene boyunca kömür, doğalgaz ve petrol tüketimi küresel enerji ihtiyacının %80’ini karşılamaya devam edecek fakat iklim değişikliği ile mücadele ve artan baskılar sebebiyle fosil yakıt endüstrisinin sera gazı salımlarını azaltmak adına adımlar atması bekleniyor.
Bir kaynak gibi görülen atıkların satılmak üzere depolanması pratiği giderek büyüyor. Dünya çapındaki ekonomiler döngüsel ekonomilere başarıyla geçiş yaptığı takdirde sera gazı salımlarının azaltılması gibi olumlu çevresel etkilerin dışında 2025’e kadar 1 trilyon Dolar kar edilebileceği ve beş sene içerisinde 100.000’den fazla yeni iş imkânlarının yaratılabileceği öngörülüyor.
3. Jeopolitika:

Küresel ticaret, iklim değişikliği, terörizm, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi kolektif aksiyonların alınması gereken küresel sorunlar modern jeopolitikanın gündemi içerisinde yer alıyor.

ABD, Çin ve Avrupa 2025 yılında da jeopolitik sahnedeki egemenliğini korumaya devam edecek fakat Çin’in jeopolitik ağırlığı ABD ve Avrupa’ya göre artış gösterecek ve “Üç Büyükler”in yükselen ekonomiler ile olan rekabeti artacak.
Enerjiye ve doğal kaynaklara erişim konusunda yaşanan rekabetin önümüzdeki yıllar içerisinde artacağı ve dünyada jeopolitik değişikliklere yol açacağı tahmin ediliyor. Danimarka, Rusya, ABD ve Kanada’nın Arktika bölgesinde çeşitli toprak iddialarına gireceği ve Çin, Malezya, Vietnam, Filipinler ve Tayvan’ın ise Güney Çin Denizi’nde doğal kaynakların kullanımı, sınır ve nakliye rotaları konusunda rekabet edeceği tahmin ediliyor.  
Uluslararası hükümetler tarafından tasarlanan politikalar ajandası şehirler, bölgeler ve daha küçük ölçekli yönetimler bazında özelleştirilmeye ve stratejik ortaklıklar kurulma yönünde özelleşiyor. Bu sayede 2025’e gelindiğinde bu tür yönetimsel ortaklıkların oluşturduğu güven, ortaklık, diplomasi ve hiyerarşinin olmadığı network ağlarını görmek mümkün olacak.
4. Çevre:

Artan nüfus, ormansızlaşma, iklim değişikliği tarım, su ve hava kirliliği, kaynakların bilinçsiz kullanımı ve zayıf su yönetimi gibi sorunları küresel çevreyi tehdit eden ciddi sorunlar arasında göstermek mümkün. Karşı karşıya olunan bu sorunlar, ekosistem, vahşi yaşam, biyoçeşitlilik ve birçok topluluktaki yaşam kalitesi konularında alarm etkisi yaratmada kullanılabilir.

Gezegendeki orman arazilerinin yaklaşık beş milyon hektarlık kısmı, yani İsviçre’den daha büyük bir, her yıl yeni tarım arazileri açmak ve şehirler inşa edilmek üzere yok ediliyor. Vahşi yaşam alanlarını yok eden ormansızlaşma aynı zamanda dünyanın sahip olduğu karbon stoklarının da her yıl yaklaşık yarım milyar ton azalmasın neden oluyor.
Artan nüfus ve refah sebebiyle yiyecek üretimine artan küresel talep giderek artıyor; mevcut tüketim ve israf yönetimi devam ettiği takdirde tarımsal üretimin 2050 yılında 2005 yılındaki oranlara nazaran %60 oranında artması gerekecek.




2000 ile 2050 yılları arasında küresel su ihtiyacı %55 oranında artış göstermesi ve en büyük talebin üretim, elektrik ve yerel kullanımlar için olacağını söylemek mümkün. 2025 yılına gelindiğinde ise 1,8 milyar insanın su kıtlığı yaşayacağı ve dünya nüfusunun üçte ikisinin suya erişim konusunda sıkıntı yaşayacağı tahmin ediliyor.
Biyoçeşitliliği oluşturan gen, tür ve ekosistem bileşenlerini ciddi azalma gösteriyor; doğal ortama verilen zararlar, kirlilik, aşırı tüketim ve iklim değişikliği biyoçeşitliliğin azalmasından sorumlu en önemli etkenler arasında gösteriliyor. Önümüzdeki yüzyılda biyoçeşitliliğin kaderini belirleyecek aksiyonların en kısa zamanda alınması gerekiyor.



2025 yılına gelindiğinde küresel karbon fiyatlandırması olmaması fakat ulusal ve yerel düzeyde önem kazanacağı, karbon fiyatlandırması aynı zamanda iş dünyasında da stratejik planlamalar ve yatırım kararları alınırken bu durumu daha çok göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor.



Yenilenebilir enerjiden, özellikle de güneş enerjisi, elde edilen elektrik gücünün miktarı her geçen gün artarken maliyetler de azalmaya devam ediyor. 2025 yılında birçok ülkede elektrik üretimin en ucuz yolunun okyanuslardaki rüzgar santralleri ve güneş panelleri ile olması bekleniyor. Uzun vadeli yatırımlara yönelen birçok yatırımcı, varlıklarını ciddi şekilde etkileyebilecek iklim değişikliği tehdidinin bilincine varmaya ve yatırımlarını daha düşük karbonlu ve iklimi tehdit etmeyen aktivitelere kaydırmaya başladı.



 

SHARE: READ MORE

2 September

Bu Şirketler Dünyayı Değiştiriyor

Shared Value Initiative, Fortune ve FSG tarafından ortak hazırlanan “Dünyayı Değiştiren 50 Şirket” ( Fortune Change The World 2016) yayımlandı. Yıllık gelirleri 1 milyar Dolar ve üzeri, ana iş stratejileri gereği gerçekleştirdikleri faaliyetler vasıtasıyla pozitif sosyal etki yaratan 50 şirket listeye girmeye hak kazandı. Şirketlerin seçimi aşamasında iş dünyası, akademik camia ve kar amacı gütmeyen grupların fikrine başvurulurken, ilk değerlendirmeler, sosyal sorunlara etkin iş çözümleri arayan küresel platform Shared Value Initiative, Harvard Business School’dan Michael E. Porter ve kar amacı gütmeyen sosyal etki danışmanlığı firması FSG tarafından gerçekleştirildi. Bunun ardından Fortune dergisi editörleri şirketleri aşağıdaki üç temel unsur çerçevesinde değerlendirdi. Bu unsurlara tek tek bakacak olursak:

Ölçülebilir sosyal etki unsuru, herhangi bir şirketin bir veya birden fazla sosyal problem üzerindeki etkilerinin doğası, erişim kapasitesi ve dayanıklılığı göz önünde bulundurularak, bu etkilerin birden fazla bağımsız kaynak ile doğrulanması esasına dayanıyor. Bu kategori yüksek öneme sahip olduğundan, liste içerisinde ekstra ağırlığa sahip olacak şekilde tasarlanmış.

İş sonuçları unsuru, sosyal etkiye sahip girişimlerin şirkete olan ekonomik faydalarının değerlendirildiği bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu unsurla ilgili olarak karlılık ve paydaşların değerine katkı olgularının itibar ve çalışan memnuniyeti gibi kavramların dolaylı etkilerini çoğunlukla geride bıraktığını söylemekte fayda var.

İnovasyon derecesi faktörü doğrultusunda editörler bir şirketin çabalarının ne denli yenilikçi olduğunu aynı sektörde bulunan diğer şirketlere kıyaslayarak gözlemliyorlar. İlgili çabaların, diğer şirketlerin benzer aksiyonlar almasını teşvik edip etmediği de bu değerlendirmede etkili oluyor.

Bu unsurlar çerçevesinde Fortune editörleri tarafından son değerlendirmeye tabii tutulan ve listeye giren ilk 10 şirket şu şekilde sıralanıyor.

SHARE: READ MORE

2 September

Temiz Enerji Devleri: Carbon Clean 200

3.4 trilyon Dolar’ın üzerindeki varlığı elinde bulunduran kurumsal ve bireysel yatırımcılar,  geride bıraktığımız beş yıldan bu yana fosil yakıtlara yaptıkları yatırımları belli oranlarda çekmeye başlayarak, temiz enerji yatırımlarına yönelmeye başladı. Temiz enerji sektörüne yapılacak yatırımları tartışmak ve yönetmek adına oluşturulan Carbon Clean 200 (Clean200TM), karbon ayak izi ve fosil yakıt kullanımlarını da göz önüne alarak temiz enerji teknolojilerine yatırım yapan dünya çapındaki 200 büyük şirketi raporunda değerlendirdi. Şirketlerin sıralamaya girmeleri için piyasa değerlerinin en az 1 milyar Dolar olması ve aynı zamanda gelirlerinin %10’luk kısmını temiz enerjiden elde etmeleri gerekiyor. Çalışmaya petrol ve doğalgaz şirketleri ile enerjisinin %50’sinden azını yenilenebilir kaynaklardan elde eden ve negatif iklim lobisi yapan veya ormansızlaşmaya sebep olan, silah üretimi yapan ve çocuk işçi çalıştıran şirketleri değerlendirmeye dâhil edilmedi.

Listede yer alan şirketlerin %70’inden fazlası gelirlerinin çok büyük bir kısmını temiz enerjiden elde ederken ülkeler arasında toplamda 66 şirket ile Çin en çok paya sahip ülke oldu, onu ise 40 şirket ile ABD izledi.



Şirketler bazında Toyoto Motor başı çekerken onu Siemens, Schneider Electric (4), Panasonic (5), Vestas Wind (7), Philips Lighting (8), Tesla Motor (17) ve Samsung (23)





Fosil yakıtlardan çekilen yatırımların sorumlu bir iş dünyası kurmaktaki önemi yeterince tartışılsa da ekonomik boyutları hala belirsizliğini koruyor. İnsanların hala benzinli araç kullandıkları günümüzde yatırımcıların fosil yakıt hisselerini satmaları garip gözükse de temiz enerji sektörü büyüyüp fosil yakıtlara olan talep azaldıkça bu yakıtların yerini temiz enerjinin alması ve yatırımların da temiz enerjiye yönelmesi çok da zaman almayacaktır. Örneğin, Silikon Vadisi’ndeki önemli risk sermayedarı John Doerr, yüksek karbonlu ekonomiden düşük karbonlu ekonomiye geçişteki yatırımların 21. yüzyılın en büyük ekonomik fırsatı olacağını söylüyor. Sera gazı salımlarının %40’ından sorumlu kömür örneğini ele aldığımızda endüstrinin hızla değer kaybettiğini görmek mümkün; özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde başta Peabody olmak üzere Arch ve Alpha gibi büyük kömür şirketleri iflasa karşı önlemler almaya başladı ve Dow Jones Kömür Endeksi (The Dow Jones Coal Index) %93 düşüş yaşadı. Deloitte Enerji Çözümleri Merkezi (Deloitte Center for Energy Solutions) ve yakın zamanda yapılan bir çalışmaya göre benzer problemler petrol endüstrisinde de yaşanıyor. 2015’den bu yana 52 adet şirket iflasa giderken dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz şirketlerinin üçte biri 150 milyar dolardan fazla borçlu durumda olup düşük petrol fiyatları sebebiyle nakit akışı sıkıntısı yaşıyor.

Fosil yakıt sektöründe yaşanan düşüşlerin aksine temiz enerji sektörüyse yükselişte; Bloomberg New Energy Finance (BNEF) tarafından yapılan çalışmalara göre kömür, petrol ve doğalgaz kombinasyonlarından elde edilebilecek enerjinin iki katı kadar temiz enerji üretme kapasitesine sahibiz. Ayrıca gelişen teknoloji ve iyileşen finansman ve ölçek ekonomisi sayesinde rüzgâr ve güneş santrallerinin maliyetlerinin düştüğünü söylemek mümkün. Benzer şekilde McKinsey, önümüzdeki 10 sene içerisinde yakıt verimliliği ve elektrikli arabalar gibi rekabetçi teknolojiler sebebiyle petrol talebinin de doygunluğa ulaşacağını bekliyor; örneğin, batarya fiyatları geçen yıla oranla %35 düşmüş ve elektrikli araba satışları da %60 oranında artış göstermiş durumda. Üstelik teknolojiye artan talep, fiyatları aşağı çekerken emtiaya olan talep de artış gösteriyor.

Carbon Clean 200 listesinde yer alan şirketler, bu on yıllık süreçte fosil yakıt performanslarını diğer şirketlere oranla üç kat arttırdılar ve böylece temiz enerji şirketlerinin yatırımcılarına somut ve ölçülebilir fırsatlar sunduklarını kanıtlamış oldular. Birçok temiz enerji yatırımı oldukça karlı hale gelmiş durumda ve temiz enerjinin, uzun vadede gelişen teknoloji sayesinde daha da cazip hale geleceğini ve daha fazla yatırımcının fosil yakıtlar yerine temiz enerji yatırımlarına yöneleceğini söylemek mümkün.

SHARE: READ MORE

2 September

Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı Başladı

30 Ağustos’ta başlayan ve 3 Eylül’e kadar devam edecek olan 5. Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı’nın bu seneki ev sahipliğini Budapeşte’deki Corvinus Üniversitesi yapıyor. İki yılda bir düzenlenen ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umut aşılayan “küçülme” aktivistlerini ve camiasını bir araya getiren konferans  ilk defa 2008 yılında Paris’te olmak üzere, 2010’da Barselona, 2012’de Venedik ve 2014’te Leipzig’te düzenlendi.




Konferansa bu yıl ilk defa, konferans oturumlarına paralel olarak gerçekleştirilen “Küçülme Haftası” etkinlikleri de eşlik ediyor. “Küçülme Haftası”nın amacı, konferansta yer almayan ya da yer alma imkanı olmayan daha geniş çevrelerin de katılımına olanak sağlamak ve konuyu daha geniş çevrelerin katılımında tartışmaya açmak. Küçülme haftasının etkinlikleri de dahil olmak üzere üniversitenin konferans salonunda gerçekleştirilen sabah ve akşam oturumları,gün içinde devam eden ve daha küçük gruplar halinde üniversite sınıflarında gerçekleştirilen eş zamanlı oturumların oldukça dopdolu geçtiğini söylemek mümkün. Bu vesile ile basın bültenimizde konuyu kısaca tartışmaya açmak ve konferanstan ilk izlenimlerimizi ve iş dünyasını da ilgilendirebilecek bir iki ufak örneği sizlerle paylaşmak istedik.

Her şeyden önce, küçülme hareketi, bize sınırları olan bir gezegende sınırsız büyümenin ne sürdürülebilir ne de arzu edilen bir seçenek olduğunu hatırlatıyor. Küçülme aynı zamanda mevcut sistemin bizi içine sürüklediği çıkmazın çözümünün büyüme ile elde edileceği ya da daha çok tüketimin, daha çok üretimin ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak büyümenin, beraberinde mutluluğu getirdiği efsanesini de çürütüyor. 

Bu anlamda hatırlamamız gereken ve konferansta da önemle altı çizilen konulardan bir tanesi “küçülme”nin ekonomik durgunluk ya da ekonomik gerileme ile karıştırılmaması gerektiği. Burada bahsedilen küçülme, içinde yaşadığımız sistemin aynı şekilde süregeldiği bir dünyada (yönetimlerin, kurumların, güç ve gelir dağılımının, şirketlerin aynı şekilde var olduğu bir düzende) hayatlarımızı ya da tüketim davranışlarımızı, aynı ürün ve hizmetlerden yalnızca “daha az” miktarda kullanarak değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Tam da bu noktada “küçülme”nin nasıl tanımlandığı önem taşırken, özellikle Türkiye açısından ilk akla gelen sorulardan bazıları olarak ele alabileceğimiz “peki ya küçülürsek sağlık hizmetlerine erişimimiz de azalacak mı?” ya da “küçülme olursa işsizlik artar mı?” gibi soruları da “küçülme”yi doğru bir şekilde anlamaya çalışarak cevaplandırmak mümkün olabilir. Daha az üretmemiz ve tüketmemiz gerektiği şüphe götürmezken, burada tüm sistemin değişmesi gerektiğine dair bir anlayıştan bahsetmek mümkün. Bir başka deyişle, eğitim, sağlık, iş yapış biçimleri, enerji üretimi ve tüketiminin de dahil olduğu her alanda kurum ve sistemlerin radikal bir değişimden geçmesi gerektiği fikri karşımıza çıkıyor.

Küçülme camiasının “küçülme hareketi” ile nasıl bir “değişim”den bahsedildiğini anlatmaya çalışırken sıklıkla kullandığı bir örneği sizlerle paylaşalım. Filin bir sümüklü böceğe dönüştüğü aşağıdaki görsel bize bahsi geçen değişim ile aynı şeyin “daha az”ından değil, “kısaca bambaşka olanından” bahsedildiğini gösteren güzel bir örnek.



Perşembe sabah oturumunda söz alan Barbara Muraca’nın konuşmasında yer verdiği bisiklet örneği de küçülme hareketini anlamamıza yardımcı olabilir. Düşmemek için sürekli pedal çevirmemiz ve hızımızı korumamız gereken iki tekerlekli bir bisiklette daha yavaş gitmemiz belki mümkün olmazken, bisikletimizi üç ya da dört tekerlekli bir bisiklete çevirerek bambaşka bir yolculuğa çıkabilir; istediğimiz zaman durup, istediğimiz zaman, istediğimiz hızda ilerleyebiliriz.

Konunun derinlemesine ve dikkatlice ele alınması gereken bir konu olduğu şüphesiz. Konunun ulusal ya da yerel ölçekte inceliklerini, ne şekilde hayata geçirilebileceğini ya da bu yolda işbirliklerinin ne şekilde kurulabileceğini anlamaya başlamak için birkaç fırın ekmek yememiz gerektiğini bildiğimiz ve kendimize önemli dersler çıkarmaya çalıştığımız bu süreçte, bizim de amacımız büyük cümleler kurmak ya da önerilerde bulunmak elbette değil. Aksine, tüm coğrafyaları ve tüm sektörleri olduğu gibi “sürdürülebilir iş dünyasını” da çok yakından ilgilendiren bu konuyu tartışmaya açmak ve konu üstüne düşünmemizin önemli olduğunu vurgulamak. Bu noktada, konferansın ilgili oturumlarında da bahsi geçen ve sürdürülebilir iş dünyasının ilgisini çekebilecek bir iki ufak örneği sizlerle paylaşmak istedik.

Bu örneklerden ilki Patagonia. Patagonia, amacını “büyüme” olarak kesinlikle nitelendirmeyen hatta “don’t buy this jacket (bu ceketi satın almayın)” sloganı ile müşterilerini ikinci el kıyafet kullanımına ve yıpranmış kıyafetleri bir kenara atmaktansa tamir ettirmeye ve yeniden kullanmaya teşvik eden (tabii tamir etmek ve yeniden kullanmak için önce ürünü satın almanız gerekiyor) bir şirket. Niyeti son derece takdire şayan olsa bile, “bilinçli tüketici” çevrelerini bu sloganı ile derinden etkilemiş olan Patagonia’nın satışlarında patlama yaşanıyor ve aslında “hiç de istemediği” bir şekilde “büyüyor”. Bu örnek, şirketlerin attığı adımlar ile tüketici davranışlarını ne şekilde etkilediklerini iyi incelemeleri ve takip etmeleri gerekliliğini ortaya koyan örneklerden yalnızca bir tanesi. Bir başka örnek ise Airbnb. Airbnb’nin, turizm sektörüne “kazandırılan” yeni bina ve tesislere sahip olmadığı ve konvansiyonel turizm tesislerine ve büyük otellere kıyasla daha az tüketime sebebiyet verdiği doğru olabilir; ancak burada belki de unutulmaması gereken, bu sayede bireylerin daha fazla seyahat etmeye teşvik edilmesi. Elbette, bu önermelere katılanlar ya da katılmayanlar olabilir. Belki bu noktada söz konusu örneklerden alabileceğimiz en önemli mesaj, farklı anlayışlara ve fikirlere “acil” bir biçimde ihtiyaç duyduğumuz ve söz konusu “değişim”i önce düşünce tarzımızda edinmemiz gerektiği olabilir.

Konferansta sıklıkla hatırlatılan bir diğer konu da hem iş dünyasında, hem sürdürülebilirlik camiasında ve hatta çevre ve iklim değişikliği ile mücadele alanında önde gelen figürlerden duymaya alışkın olduğumuz ve altında yatan fikri tam olarak düşünmeden ve değerlendirmeden kullandığımız “yeşil büyüme”, “kapsayıcı büyüme”, “decoupling” ve hatta “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramları kullanırken dikkatli olmamız gerektiği. Sonu olmayan bir büyüme mümkün ya da tercih edilir olmadığı gibi, bunun “yeşil” bir versiyonu da ne mümkün ne de gerçekçi. Özellikle iş dünyasının hemen her alanında sıklıkla karşılaştığımız “yeşil badana” örneklerine dikkatlice yaklaştığımız gibi, bu kavramlarla olan ilişkimizi de gözden geçirmemizin, geç de olsa, zamanı.

Konferans programını merak edenler şu bağlantıdan göz atabilirler: https://scriptum.degrowth.net/en/DG2016/public/schedule.

Konuya ilgili duyanlar için G. D’alisa, F. Demaria ve G. Kallis tarafından derlenen çok yazarlı ve katılımlı kitap “Degrowth: A Vocabulary for a New Era” (Routledge, 2015) güzel bir başlangıç noktası olabilir. Ayrıca, http://www.degrowth.org/, http://www.degrowth.de/en/ takip edilebilecek internet sayfalarından yalnızca iki tanesi. İki haftada bir Perşembe günleri Açık Radyo’da Fikret Adaman ve Bengi Akbulut’un sunduğu Bildiğimiz Ekonominin Sonu radyo programı da konu ile ilgilenenler için güzel bir adres olabilir.

Bizler de konuyu mümkün oldukça tartışmaya devam edeceğiz.

 

SHARE: READ MORE

2 September

Sürdürülebilirliğin İtici Güçleri

Küresel ekonomi, Endüstri 4.0 olarak da bilinen 4. Sanayi Devrimi, gün geçtikçe önem kazanan şeffaflık, sınırsız bilgiye erişim ve teknolojik gelişmelerle büyük bir değişim içerisinde. Bu değişime ayak uydurmak, kurumsal şirketlerin operasyonel ve tedarik süreçlerine getirilen yeni yasal düzenlemeler, karşılaşılan sosyal krizler ve çevresel sorunlarla daha da kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Biz de, iyileştirilen çevresel ve sosyal performansla artan refah anlamına gelen sürdürülebilirliği kaçınılmaz kılan tüketiciler, yasa koyucular, yatırımcılar, enerji ve değerler olmak üzere küresel ekonomiyi değiştiren beş itici gücün günümüzde nelere odaklandığını değerlendirdik.

1.Müşteri ve Tüketiciler:

Tüketiciler satın alma süreçlerinde şirketlerin sürdürülebilirlik performansını daha çok sorgular hale gelmeye başladı. Şirketler arası ilişki düşünüldüğünde (B2B) özellikle büyük tedarik zincirine sahip oyuncular, iş ilişkisinde oldukları aktörlerden şeffaf olmalarını, sera gazı salımlarını azaltmalarını, biyoçeşitliliğe önem vermelerini ve insana yakışır iş için çalışan haklarına saygı duymalarını bekliyor. Şirketlerden tüketiciye (B2C) olan ilişkiye bakıldığındaysa, şeffaflık ve raporlamaların da artmasıyla tüketicilerin daha bilinçli ve bilgili şekilde kararlar verdikleri, davranış şekillerini değiştirdikleri görülüyor. Aynı fiyata sahip iki ürün arasından dünyaya daha az zarar vereni tercih etmeleri bunun en önemli göstergelerinden

2.Yasa Koyucular:

Karbon ayakizinin azaltılması, biyoçeşitliliğin korunması gibi sürdürülebilirlik kriterleri için oluşturulan yasal düzenlemelerin gün geçtikçe arttığını söylemek mümkün; Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen yeni kararla şirketler için sürdürülebilirlik raporlaması hazırlamanın zorunlu hale gelmesi ve ABD Temiz Enerji Planı gibi örnekler, küresel ekonomide çift haneli büyüme rakamlarına ulaşılırken etki ekonomisinin (impact economy) de geliştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Bu anlayış, şirketleri inovatif çözümler üretmeye, çevresel ve sosyal etkilerini minimuma indirmeye, teknolojinin gücünü kullanmaya ve insanlığın refah seviyesini geliştirmeye teşvik ediyor.

3.Yatırımcılar:

Yatırımcılar, giderek düşük karbonlu, toplumsal fayda sağlayan çevre dostu ürün ve hizmetlere daha çok yatırım yapmak istiyor. HSBC’ye göre piyasadaki mal varlığının yaklaşık %30’u bir şekilde sürdürülebilirlik veya ilgili bir strateji veya yatırımda kullanılıyor. Yaklaşık 10 yıl önce başlayan bu eğilimle birlikte daha sürdürülebilir iş modelleri yaratmak için gerekli yatırımlar, piyasadaki yeni oyuncular için fırsatlar yaratıyor. Yeni ekonomik düzenin, yeni kuralları benimseyip içselleştirenler tarafından şekillendirileceğini gösteriyor.

4.Enerji:

Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere yeni enerji altyapılarına yönlendirilen yatırımlar ciddi bir artış gösteriyor. COP21’de bir araya gelen yasa koyucular, iş dünyası temsilcileri, yatırımcılar ve değişimi isteyenler, bugün sürdürülebilir ekonomik büyüme için eşi bulunmaz bir fırsata sahip olunduğunun altını çiziyor. Enerji altyapısına giden bu sermaye akışının yalnız ekonomik büyümede değil, aynı zamanda bilgiye erişim ve inovasyon kapasitesinde de önemli etki yaratacağını gösteriyor.

5.Değer:

Gazete manşetlerinde beliren ideolojik ve siyasi anlamda ayrıştırıcı manşetlere rağmen, sürdürülebilir büyümeye için atılan adımlar, kültürler, dinler, siyasiler ve sınırların ötesinde ortak bir dil geliştirmemizi sağlıyor. Çünkü değişime ayak uydurmazsak neler kaybedebileceğimiz konusunda bize bir fikir veriyor. Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir büyüme, etik değerlerin daha şeffaf ve belirgin olmasına yardımcı olacak ve dünyanın her yerinde yenilik ve değişim yaratmayı isteyen yatırımcı, kural koyucu ve müşterilerle birlikte ortak bir değer kültür oluşturmaya yardımcı oluyor.

SHARE: READ MORE

19 August

Filipinler’de “İklim Adaleti” Adına Tarihi Dava

Geçtiğimiz haftalarda Filipinler’de, gelişmekte olan birçok ülkenin yakından izleyeceği bir dava süreci başladı. 1700’lerin ortasından itibaren atmosfere salınan toplam karbon miktarının %20’sinin üzerindeki kısmından sorumlu 47 şirket hakkında suç duyurusunda bulunuldu.  

Filipinler İnsan Hakları Komisyonu (CHR) suç duyurusunda, ilgili şirketlerin, Filipinler takımadalarında yaşayan milyonlarca kişinin insan haklarını ihlal edecek seviyede sera gazı salımına ve iklim değişikliği kaynaklı doğal afete sebep olduklarını belirtiyor. CHR, aralarında petrol, madencilik ve çimento sektöründen “karbon devlerinin” bulunduğu şirketlerin, Filipinlerin yönelttiği iklim değişikliği sebebiyle oluşan doğal afetlerden sorumlu olup olmadıkları ile ilgili sorulara Eylül ayı ortasına dek cevaplar sunmasını bekliyor.




Şikayet dilekçesine, Filipinlerde bulunan; sosyal aktivist kuruluş Dakila, çevresel adalet örgütü Mother Earth Foundation ve kar amacı gütmeyen kuruluşların yerel bir koalisyonu olan Asian People’ Movement on Debt and Development gibi bir düzinenin üzerinde kurum imzaları ile katkıda bulunurken başı Greenpeace Filipinler Bölge Kuruluşu çekti.

Oldukça ses getiren suç duyurusunun perde arkasına baktığımızda, meselenin uzunca bir süredir gerek medya gerekse uluslararası birçok sivil toplum kuruluşu tarafından dile getirildiğine tanık oluyoruz. Time dergisine göre bölge, iklim değişikliği kaynaklı afetler açısından dünyanın en riskli noktalarından biri olarak görülüyor. Dünya Bankası ise Güneydoğu Asya bölgesinin 7.100 adadan oluşan bu kısmı için “Dünya’nın iklim değişikliği kaynaklı afetler konusunda en savunmasız bölgesi” tanımlamasını yapıyor.

Bu bağlamda hazırlanan şikayet ile Chevron, Exxonmobil, Shell ve BP gibi birçoğu dünyanın en eski çok uluslu şirketlerinin iklim değişikliği kaynaklı doğal afetlerin mesuliyetini üzerlerine almalarını isteniyor.

SHARE: READ MORE

19 August

Sosyo-Ekonomik Farklılıklar Gençlerin İnternet Kullanımını Nasıl Etkiliyor?

İnternet kullanımı uzun süredir, özellikle de genç nüfus için, hayatın vazgeçilmezlerinden. OECD tarafından yapılan bir araştırmaya göre birçok ülkeden genç insan hangi sosyal çevreden olursa olsun internet ortamında benzer sürede vakit geçiriyor. 40’tan fazla ülkeye ait verilerin yer aldığı çalışma, farklı gelir gruplarından tüm gençler eşit internet erişimine sahip olsa dahi teknolojiyi nasıl kullandıkları konusunda ciddi uçurumu ortaya koyuyor; ekonomik gücü yüksek olan gençlerin online platformları çoğunlukla araştırma veya haberleri okumak için kullanırken daha düşük gelirli gençlerse online sohbet etmeyi veya oyun oynamayı tercih ediyor.

2012 yılında OECD ülkelerindeki dezavantajlı öğrencilerin internette geçirdikleri ortalama sürenin daha varlıklı akranları ile aşağı yukarı aynı olduğu, 42 ülke veya ekonomiden 21’inde ise online platformlarda ortalamanın üzerinde zaman harcandığı belirtiliyor. Ayrıca, Kuzey ülkeleri, Hong Kong, Hollanda ve İsviçre’de ise dezavantajlı gençlerin %98’inin evlerinde internet bağlantısı olduğu görülüyor. Buna karşın, bazı düşük ve orta gelirli ülkelerdeki dezavantajlı gençlerin, örneğin Türkiye’dekilerin %50’si, Meksika’dakilerin %45’i ve Ürdün’dekilerin %40’ı internete yalnızca okullarından erişebiliyor. Tüm ülkelerdeki ortak nokta öğrencilerin e-mail kullanmaktan haber okumaya kadar bilgisayarı ne amaçla kullandıklarının sosyo-ekonomik durumları ile ilişkilendirilebileceği oldu. OECD’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) kapsamında 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, bilim ve okuma alanlarındaki performansını ölçen çalışmanın ek verileri sayesinde sosyo-ekonomik farklılıkların genç insanlardaki akademik başarı ve internet kullanımını arasında ilişki olduğu belirlendi.



İnternete erişimin farklılık göstermemesi, internetin getirdiği fırsatlara da eşit oranda sahip olunması demek; internet sayesinde dünya hakkında yeni şeyler öğrenebilir, yeteneklerinizi geliştirebilir veya daha iyi kazanacağınız bir iş bulabilirsiniz. Buna rağmen, çoğunluğunu dezavantajlı gençlerin oluşturduğu grup, dijital dünyanın sağladığı teknolojik fırsatları görmekte güçlük çektiği görülüyor. Gençlerin okuma yazma becerilerinin geliştirilmesi, gençler arasında internet kullanımındaki “dijital açığın” kapatılması için raporda verilen tavsiyeler arasında yer alıyor. Bununla beraber, genç insanlarda giderek artan farkındalık ile dijital adaletsizliğin azaltılabileceği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

19 August

Mutlu Gezegen Endeksi :)

Gezegenimizdeki yaşam standartları iyileşiyor mu? İş, ülkelerin gelişmişlik yolunda kat ettikleri mesafeyi ölçmeye geldiğinde, en hayati önem taşıyan kriterler neler? “Varlık”, “Sağlık” ve “İnsan Hakları” temelli indikatörler dahil benzer birçok göstergenin World Happiness Report, Better Life Index ve Sustainable Economic Development Assessment gibi raporlarda yer aldığını görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde alışageldiğimiz bu yaklaşımların dışında bir çalışma yayınlandı. “Mutlu Gezegen Endeksi” (Happy Planet Index) sağlık ve mutluluk gibi kavramları kendi içinde ölçmek yerine sürdürülebilirlik çerçevesinde değerlendiriyor. Bunu, toplumdaki refah düzeyi ile yaşam beklentisinin ne denli eşit dağıldığını belirleyip, ilgili ülkenin ekolojik ayak izine göre hesaplayarak gerçekleştiriyor.

.

Bu formüle göre en mutlu ülkeler, uzun, refah düzeyi yüksek hayatları çevreye en düşük etki ile insanlarına sunabilen ülkeler oluyor. Endeks sonuçları ise oldukça çarpıcı.

Listenin en başında tahminlerinizin aksine ne yüksek yurtiçi hasılaya sahip batılı ülkeler ne de gelişmiş refah düzeyindeki İskandinav ülkeleri bulunuyor. Bunun yerine 140 ülkenin değerlendirildiği endeksin ilk 10 sırasına baktığımızda, Latin Amerika ve Pasifik Asya ülkeleri insanlarının sürdürülebilir sınırlar içinde kaliteli hayatlar yaşama kabiliyetinin daha yüksek olduğunu görüyoruz.



Ülkemizin ise pek de mutlu olmadığını söylemekte yarar var. Öyle ki, değerlendirmeye giren 140 ülke arasında 68. sırada yer alıyoruz. Ortalama 74,7 yıllık yaşam beklentimiz ile 53. sırada yer alırken refah düzeyi ve ekolojik ayak izinde sırasıyla 70. ve 87. sıradayız.
 

SHARE: READ MORE

19 August

İlklerin Yaşandığı Rio 2016 Olimpiyatları

5-21 Ağustos tarihleri arasında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde düzenlenen yaz olimpiyatları, Güney Amerika kıtasında gerçekleşen ilk olimpiyat organizasyonu olması ve başladığı günden bu yana verilen mesajlar nedeniyle oldukça dikkat çekiyor. Biz de S360 olarak Rio’daki olimpiyatlarda ilgimizi çeken sosyal ve çevresel odaklı bazı olayları derlerdik.

Brezilya’nın olimpiyatlara ev sahipliği yapma hakkını kazanmasından bu yana ülkenin içerisinde bulunduğu politik ve sosyo-ekonomik durum sebebiyle yükselen tepkiler ile ciddi bütçe kesintilerine rağmen görkemli bir açılışa imza atıldı. Brezilya’nın zengin kültürünü ortaya koyan açılış, havai fişek ve dans gösterileri gibi klasiklerin yanı sıra mülteciler tarafından oluşturulmuş uluslarüstü bir takımın geçişi,  iklim değişikliğine dikkat çeken bir şiirin okunması gibi birçok ilk’e sahne oldu.

Rio 2016’nın en dikkat çeken olaylarından birisi kuşkusuz “Mülteci Olimpiyat Atletleri Takımı”nın olimpiyatlara katılımı oldu. Olimpiyatlar tarihinde ilk kez, dünya genelindeki mülteci krizine dikkat çekmek amacıyla kurulan bu takım, Suriye, Güney Sudan, Etiyopya ve Kongo gibi ülkelerden atletizm, yüzme ve judo dallarında yarışan mültecilerden oluşuyor. Mülteci Olimpiyat Atletleri Takımı’ndaki sporcular, karşılaştıkları zorluklar ne olursa olsun yetenek ve çalışma azmi sayesinde aşılamayacak hiçbir engel olmadığını vurguluyorlar. Suriye’deki iç savaştan kaçarak Almanya’ya sığınan 18 yaşındaki yüzücü Yusra Mardini’nin hikayesi ve olimpiyattaki başarılı sonuçları buna en güzel örnek. Öyle ki, Yusra Mardini, Türkiye üzerinden Yunanistan’ın Midilli adasına geçtiği botun su alması nedeniyle kardeşi ile birlikte yüzerek ve su alan botu kıyıya çekerek bottaki 20 kişinin hayatını kurtarmış.

Mülteci Olimpiyat Atletleri Takımı’nın marşının hikayesi de Türkiye’den geçiyor. Öyle ki, marş İstanbul’da yaşayan bir Suriyeli mülteci tarafından yazılmış.

Uluslararası Af Örgütü yardımıyla hazırlanan bayrakları ise yakın geçmişte Hollanda’ya göç etmiş bir diğer Suriyeli mülteci tarafından can yeleklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış.



Verilen sosyal mesajların yanı sıra açılış seromonisinden başlayarak çevre meselelerine dikkat çeken Rio 2016’nın bir diğer önemli gündemini iklim değişikliği oluşturuyor. Organizasyonun ev sahipliği için henüz aday olduğu süreçte dahi Rio düşük enerji tüketimi yapan, kendi enerjisinin bir kısmını üreten tesisler ile ön plana çıkmıştı. Buna uygun olarak, yeşil temanın hakim olduğu Rio 2016’da olimpiyat meşalesi de fosil yakıtlar ve sera gazı emisyonlarına dikkat çekmek amacıyla çevresel etkisi düşük bir kazan içerisinde yakıldı. Ayrıca, açılış seremonisi sırasında Maracana’da bulunan yaklaşık 10.000 atlete verilen tohum keselerinin ekilmesi ile bir olimpiyat ormanı oluşturulacak.

Organizasyonun verdiği yeşil mesajlara sporcular da katkıda bulunuyor. Bunların arasında en ilgi çekeni Kiribati adına yarışan David Katoatau oldu. Atlet, kaldırma denemesinin ardından dans ederek iklim değişikliği ve yükselen deniz seviyesi nedeni ile yakın gelecekte yok olma riski yüksek olan küçük ada ülkesini gündeme taşımış oldu.



Yıl boyunca gerçekleştirilmiş Euro 2016 ve Wimbledon gibi büyük çaplı turnuvaların ardından başlayan yaz olimpiyatları ile birlikte israf ve atık sorunu da tekrar gündeme geldi. Örneğin, 2012 Londra Olimpiyatları için sürdürülebilir inşaa ve atık yönetimi konusunda danışmanlık yapmış olan bir uzman, gıda israfını önlemenin önündeki en büyük engelin insanların organizasyonlar sırasında atıklarını ayrıştırmadan atmaları olduğunu ve oluşan atık miktarını azaltmak için menü ve porsiyon düzenlemelerinin yapılması gerektiğini söylüyor. Spor müsabakaları boyunca oluşan atık problemi ile mücadele için şehir yetkililerinden iş dünyasına ve organizasyon komitelerine dek bir işbirliğinin yapılması gerektiğine dikkat çekiliyor.

SHARE: READ MORE

5 August

Etkin Sürdürülebilirlik İletişimi için Öneriler

Sürdürülebilir bir dünya yaratmak amacıyla 250’den fazla üye şirket ile çalışan Business for Social Responsibility (BSR), iş dünyasının, sivil toplumun ve hükümetlerin kaynaklarını ve yeteneklerini bir araya getirdiğinde hedeflenen dünyaya ulaşılacağına inanıyor. Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan BSR, sürdürülebilirlik iletişiminde oldukça önemli bulduğu başlıkları ve deneyimlerini ise şöyle aktarıyor:

Bu Sadece Bir İş Olarak Görülmemeli, Kişiselleştirilmeli:

Beş yıl önce sosyal medyada çok az varlık gösteren BSR, günümüzde özellikle Twitter, Linkedin ve Instagram hesaplarında önemli bir atılım gerçekleştirdiğini ve blog postları aracılığıyla ulaştıkları insan sayısının iki katına çıktığını söylüyor. Daha adil ve sürdürülebilir bir dünya yaratmaya çalışan diğer kuruluşlar gibi BSR da sosyal medyadaki takipçilerini ve çalışanlarını hikaye anlatıcılığına teşvik ediyor; Facebook’da yayımladıkları videolara ve Twitter’dan alınan geri dönüşlere göre insanlar, sürdürülebilir iş yaşamını hem profesyonel hem de kişisel hayatlarına taşımaları gerektiğini savunuyor. Örneğin, tedarik zincirinde şeffaflık ilkesine sıkı sıkı bağlı Everlane’in Instagram hesabının 200.000’den fazla takipçisi var.

İyi Sürdürülebilirlik Hikâyeleri Zamana Yenik Düşmez:

On yıldan uzun süredir sürdürülebilirlik alanında EDF (Environmental Defense Fund) işbirliği ile çalışmalar yapan ve küresel hedeflere bağlılığını sürdüren Walmart,  kayda değer performansını sürdürüyor. Benzer şekilde, güçlü sosyal sorumluluğu ve sürdürülebilir iş ahlakı olan Patagonia, yaklaşık on senedir tedarik zincirindeki sosyal ve çevresel etkilerini paylaştığı The Footprint Chronicles’ı yayımlıyor. Şeffaf bir tedarik zinciri sayesinde şirket, endüstriyel ölçekte doğan sosyal ve çevresel etkilerini tespit edip bunları azaltıyor. Her iki örnekte de diğer şirketlerin yakalaması veya geçmesi güç olan sürdürülebilirlik tutkusu ve başarı hikâyeleri açıkça görülüyor.

Kapsayıcı Bir Ekonomi Oluşturmanın Yolu İş Dünyasından Geçiyor:

Son yıllarda iş dünyasında çeşitli grupların güçlendirilmesi, çeşitliliğin artırılması ve kapsayıcılık gibi kilit konular ile yaratıcı ve etkili iletişim kampanyaları mesajlar ile destekleniyor. Örneğin, Rockefeller Etki Yaratma Kuruluşu (Rockefeller Foundation on Impact Sourcing) ile Ford  gibi hayırseverlik kuruluşları eşitsizlikle mücadele ediyor. BSR, işbirliği içerisinde olduğu şirketler ile vakıflar tarafından desteklenen ve kadınların iş dünyasında güçlendirilmesini, sağlık, finans ve kadın haklarına erişimini hedefleyen HER projesinin geçen yıllara göre etkisini artırdığını gözlemlemiş.

Günümüzde Sürdürülebilir İş Dünyası Zihni, Bedeni ve Ruhu Kapsıyor:

Şirketler, uzun yıllardır sürdürülebilirlik konusunda daha çok faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan çevresel etkilere odaklanan çalışmalar yaptı. Bugün varılan noktada ise müşterilerin, şirketlere birçok kanaldan ulaşıp satın aldıkları hizmet ve ürünlerin kişisel sağlıklarını nasıl etkilediğini sorma imkanına sahip. Ek olarak, kurumsal iyilik (corporate wellness) ile yüksek çalışan katılımı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koyan  birçok veri bulunuyor; söz konusu sağlık olduğunda sürdürülebilirliğin vazgeçilmez bir ilke olduğu açıkça görülüyor.

İşbirliğinin Gücü:

Şirketler, sürdürülebilirliğin iş dünyasındaki önemine dikkat çekmeye çalışırken, vermek istedikleri mesajların alındığından emin olma konusunda bazı sıkıntılar yaşıyor. Birkaç yıl önce Collaborative Initiatives’e katılan BSR, sürdürülebilirlik alanındaki zorlukları aşmak adına birçok şirketle bir araya gelerek bu sorunlara çözüm yolları arıyor. Kurucu üyesi olduğu We Mean Business Coalition ile oldukça güçlü bir iletişim başarısı yakalayan BSR, Paris Anlaşması’nı uygulamaya koymayı da hedefliyor.

Tahmin edileceği üzere iklim değişikliği, gelir eşitsizliği, insan hakları gibi kritik sorunlarla başa çıkmak kolay bir iş değil ancak yıllar geçtikçe sürdürülebilirlik ve iletişimine bakış açısının değiştiğini görmek mümkün. BSR var olan veya geliştirilen birçok yeni kanaldan iş dünyasına, tüketicilere, yasa koyuculara ve toplumdaki liderlere başarı hikâyeleri ile sesleniyor ve sosyal medya kullanımının, video serilerinin ve kişiler tarafından üretilen içeriklerin gün geçtikçe yaygınlaşacağı gelecekte, sürdürülebilirlik iletişiminin yol gösterici olacağına inanıyor.

SHARE: READ MORE

5 August

Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Ülkeler Değerlendirildi

1 Ocak 2016 itibarıyla Dünya, önümüzdeki 15 yıl boyunca bir an önce çözüm bulunması gereken sorunlar konusunda neler yapılabileceğine rehberlik etmek için 17 Küresel Hedef’in yer aldığı Sürdülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi’ni resmi olarak uygulamaya koydu. Geçtiğimiz günlerde ise ilk defa hedefleri gerçekleştirme yolunda nerede olduğumuza dair verilerin yer aldığı bir değerlendirme olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 2016 Raporu yayımlandı. Raporda, Birleşmiş Milletler İstatistik Komisyonu tarafından 2016 yılı Mart ayında kabul edilmiş sürdürülebilir kalkınma hedefi indikatörlerinden faydalanıldı. Çalışmanın, söz konusu indikatörlerin yeni metodlar ve verilerle geliştirilmesinin de yolunu açacağını vurgulanıyor. Ban Ki-moon’un ön yazısıyla paylaşılan ve ülkelerin performanslarını ve hedeflerini görebilecekleri SDG Endeksi Küresel Hedefler’de ilerleme kaydedilmesi için önemli bir ölçme altyapısı sunuyor.

Genel anlamda rapor sonuçlarına göre 8 kişiden 1’inin hala aşırı yoksullukla mücadele ettiğini, 800 milyon insanın açlık içinde yaşadığını, 5 yaşın altındaki her 4 çocuktan 1’inin kayıt altına alınmadığını, 1,1 milyar kişinin elektriğe erişimi olmadığını ve 2 milyarın üzerinde kişinin sağlıklı suya ulaşamadığını görüyoruz. Bu durum 2030 yılına kadar küresel bazda ciddi önlemleri hayata geçirmemiz gerektiğini söylüyor.

Çalışmanın sonuçlarını sürdürülebilir kalkınma hedefleri bazında ayrıntılı olarak incelediğimizde:

1. Önümüzdeki 15 yıl içerisinde her tür yoksulluğu dünyanın neresinde olursa olsun sona erdirmeyi amaçlayan Hedef 1 ile bağlantılı veriler şu şekilde;

- 2002-2012 yılları arasında aşırı yoksulluk sınırının altında yaşayan dünya nüfusu oranı yarı yarıya azalmış olsa da hala 8 kişiden 1’i aşırı yoksullukla mücadele ediyor. Bu oranın en yüksek olduğu yer ise Sahra Altı Afrika bölgesi.



- Orta ve üst gelire sahip ülkelerde yaşayan her 3 kişiden 2’si sosyal destek alabiliyorken düşük gelire sahip ülkelerde yaşayan her 5 kişiden ancak 1’inin herhangi bir sosyal yardıma erişimi var.



2. Açlığı bitirmeyi, gıda güvenliğini sağlamayı, beslenme imkanlarını geliştirmeyi ve sürdürülebilir tarımı desteklemeyi amaçlayan Hedef 2 ile ilgili değerlendirmeler;

- 2000-2002 yılları arasında dünya nüfusunun %15’i açlık çekerken, 2014-2016 yılları arasında bu oran %11’e gerilemiştir. Fakat bu gerilemeye rağmen günümüzde 800 milyon insanın yeterli gıdaya erişimi yok.



- 2014 yılında dünya üzerinde her 4 çocuktan 1’i yeterli beslenme koşullarına sahip olamadığından sağlıklı gelişim gösterememiştir.



3. İnsanların sağlıklı bir yaşam sürmelerini ve herkesin her yaşta refahını sağlamayı amaçlayan Hedef 3 konusunda;

- 1990-2015 yılları arasında doğum sırasındaki anne ölümleri %44 oranında, 5 yaşından önce hayatını kaybeden çocuk sayısı ise yarı yarıya azalmıştır. Buna rağmen 2015 yılında 5 yaşın altındaki 5,9 milyon çocuk önlenebilir sebeplerden ötürü hayatını kaybetti.



- HIV, verem ve sıtma vakalarının görülme oranı 2000-2015 yılları arasında azalmıştır. Yine de 2015 yılında 2,1 milyon kişi HIV’e yakalanmış, 214 milyon kişi ise sıtma olmuştur. Dünya nüfusunun yarısına yakını sıtma tehditi altındadır ve bu oranın en yüksek olduğu bölge %89 ile Sahra Altı Afrika bölgesi.



4. Herkesi kapsayan, eşit derecede kaliteli eğitimi yaşam boyu sağlamayı amaçlayan Hedef 4’le ilgili değerlendirmeler;

- 2013 yılında ilkokul çağına gelen 59 milyon çocuk okula gidememiştir.



- 2013 yılı itibariyle 15 yaşın üzerindeki 757 milyon kişi halen okuma yazma bilmiyor ve bunların 3’te 2’sini kadınlar oluşturuyor.



5. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamayı ve kadınlar ile kız çocuklarının toplumsal konumlarını güçlendirmeyi amaçlayan Hedef 5 ile bağlantılı olarak:


 - 59 ülkede düzenlenen anket sonuçlarına göre 2000-2014 yılları arasında kadınların %19’unun herhangi bir ücret almadan çalıştıkları, bu oranın erkeklerdeyse %8 olduğu görülüyor.


- Son 10 yıl içerisinde kadınların parlamentolarda yer alma oranı %6 artarak 2016’da toplam %23’e yükseldi.



6.Herkesin suya ve sanitasyona erişimini, suyun ve sanitasyonun sürdürülebilir yönetimini garanti altına almayı amaçlayan Hedef 6 ile bağlantılı olarak:


- 2015 yılında dünya nüfusunun %91’ini oluşturan 6,6 milyar insan, içme suyunu iyileştirilmiş bir kaynaktan sağlamıştır. Buna rağmen 663 milyon kişi halen sağlıklı suya erişemiyor. 



- 2000-2015 yılları arasında yeterli sanitasyon hizmeti alabilen dünya nüfusu oranı %59’dan %68’e yükselmiş olsa da 2,4 milyar kişi halen bu hizmetten gerektiği şekilde yararlanamıyor.



7. Herkes için erişilebilir, güvenilir, sürdürülebilir ve modern enerji sağlamayı amaçlayan Hedef 7 ile bağlantılı olarak:

- 2000 yılında dünya nüfusunun %79’unun elektriğe erişimi varken bu oran 2012 yılında %85’e yükselmiştir. Yine de 2012 yılı itibariyle 1,1 milyar insan elektriksiz yaşamaktadır.



- 2010-2012 yılları arasında yenilenebilir enerji teknolojileri senelik %4 oranında gelişim göstermiştir.




8. Sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik kalkınmayı, tam ve üretken istihdamı, insana yakışır işler sağlamayı amaçlayan Hedef 8 ile bağlantılı olarak:

- Az gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen milli gelirin yıllık artışının ortalaması 2005-2009 yılları arasında %4,7 iken 2010-2014 yılları arasında %2,6’ya gerilemiştir. Bu oran senelik %7 hedefinin çok altındadır. 



- 2015 yılında kadınlar arası işsizlik oranı %6,7 iken erkeklerde bu oran %5,8 kadardır. Cinsiyetler arası eşitsizliğin en yüksek olduğu bölgeler Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgeleridir.



9. Dayanıklı altyapı inşaa etmeyi, sürdürülebilir, kapsayıcı sanayileşmeyi ve yeni buluşları teşvik etmeyi amaçlayan Hedef 9 ile bağlantılı olarak:


- 2015 yılında az gelişmiş ülkelerdeki kişi başı üretimin ekonomiye katkısı 100 Dolar iken bu miktar gelişmiş ülkelerde 5000 Dolarlara kadar çıkıyor.



- 2015 yılında 3G mobil altyapı şehirlerin %89’unu kapsarken, bu oran kırsal kesimlerde ancak %29 seviyesine ulaşabilmiştir.


    10. Ülkelerin içinde ve aralarındaki eşitsizlikleri azaltmayı amaçlayan Hedef 10 ile bağlantılı olarak:

- 2007-2012 yılları arasında 94 ülkeden 56’sında en fakir %40’lık hane halkının kişi başına geliri, 94 ülkenin  milli gelir ortalamalarına göre daha hızlı artış göstermiştir.



- 2000 yılından 2014’e az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere ihraç edilen gümrükten muaf ürünlerin oranı %70’ten %84’e, gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere ihraç edilen gümrükten muaf ürünlerin oranı ise %65’ten %79’a çıkmıştır.



11. Şehirlerin ve yerleşim yerlerinin herkesi kapsayıcı, güvenli, dayanıklı ve sürdürülebilir kılınmasını amaçlayan Hedef 11 ile bağlantılı olarak:

- 2014 yılında 880 milyon kişi (küresel anlamda şehirde yaşayan insanların %30’u) gecekondularda yaşamıştır. Bu oran 2000 yılında %39’dur.



- 2014 yılında şehirde yaşayanlar, Dünya Sağlık Örgütü’nün riskli olarak gördüğü hava kirliliği üst sınırının 2,5 katı kadar hava kirliliğine maruz kalmıştır.



12. Sürdürülebilir tüketim ve üretimin güvence altına alınmasını amaçlayan Hedef 12 ile bağlantılı olarak:

- 2010 yılında dünyanın gelişmiş bölgelerinin üretimde kullanılan hammadde ve malzeme ayakizi ortalaması 23,6 kg iken, gelişmekte olan bölgelerde bu miktar 14,5 kg kadardır.



- 2010 yılında kişi başına düşen yerel malzeme tüketimi dünyanın gelişmiş bölgelerinde, gelişmekte olan bölgelerdekine göre %72 oranında daha fazladır.

13. İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele için acil olarak adım atmayı amaçlayan Hedef 13 ile bağlantılı olarak:

- 2016 yılı Nisan ayında 175 üye ülke, tarihi Paris Anlaşmasını imzalayarak küresel sıcaklık artışının 2°C’nin üzerine çıkmaması artmaması için çalışacaklarını beyan etti.



- 2000-2013 yılları arasında meydana gelen doğal afetler sonucu 83000 kişi hayatını yitirmiş, 211 milyon kişi ise bu afetlerden etkilenmiştir.



14. Sürdürülebilir Kalkınma için okyanusların, denizlerin ve deniz kaynaklarının korunması  sürdürülebilir şekilde kullanmayı amaçlayan Hedef 14 ile bağlantılı olarak:


- Biyolojik olarak sürdürülebilir olan küresel balık stoğu seviyesi, 1974 yılındaki %90’lık seviyesinden, 2013 yılında %69’a kadar düşmüştür.



- Su kaynakları, 2010 yılında dünya nüfusunun %37’sini oluşturan kıyı toplumları için büyük önem taşımaktadır.

15. Karasal ekosistemlerin sürdürülebilir kullanımının korunması, geliştirilmesi, desteklenmesi, ormanların sürdürülebilir yönetimi, çölleşme ile mücadele, karasal bozulmanın ve  durdurulması, biyoçeşitlilik kaybının engellenmesini amaçlayan Hedef 15 ile bağlantılı olarak:

- 90’lı yıllarda yıllık 7,3 milyon hektarlık küresel orman kaybı 2010-2015 yılları arasında 3,3 milyon hektara düşmüştür.



- 2015 yılı itibariyle 23.000’in üzerinde tür yokolma tehlikesi altındadır. İnsan kaynaklı faaliyetler sebebiyle türler beklenenden 3 katı kadar daha hızlı yok olmaktadır.



16. Sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve kapsayıcı toplumların desteklenmesi, herkesin adalete erişiminin sağlaması, her seviyede etkili, hesap verebilir ve kapsayıcı kurumlar inşa etmeyi amaçlayan Hedef 16 ile bağlantılı olarak:


- 2008-2014 yılları arasında gelişmekte olan ülkelerdeki cinayet oranı, gelişmiş ülkelerdekinin iki katı kadar olmuştur.

- Günümüz itibariyle 5 yaşın altındaki her 4 çocuktan 1’i kayıt altına alınmıyor. Az gelişmiş ülkelerde ise her 2 çocuktan 1’i beş yaşına dek kayıt altına alınmıyor.



17. Sürdürülebilir kalkınma için uygulama araçlarını güçlendirilmesi ve küresel ortaklığı yeniden canlandırmayı amaçlayan Hedef 17 kapsamında:


- Dünya genelinde dağıtılan resmi kalkınma yardımları, 2015 yılında 131,6 milyar Dolar ile 2014 yılındaki değerinin %6,9 kadar üzerine çıkmış ve tarihi rekorunu kırmıştır.



- Dünya üzerindeki ülkelerin %90’ı, gelişmekte olan ülkelerin ise %88’i 2006-2015 yılları arasında nüfus sayım işlemleri gerçekleştirmiştir.



Bu küresel tabloda  Türkiye’nin Küresel Hedefler ortalama performansının 100 üzerinden 66,1 olduğunu görülüyor.  Batı Asya bölgesinde gösterilen Türkiye’nin göreli skoru ise 100 üzerinden 75,3’e tekabül ediyor. Bu sonuçlar ile değerlendirmeye tabi tutulan ve liste başını İsveç, Danimarka ve Norveç’in yer aldığı 149 ülke arasında Türkiye, 48. Sırada yer alıyor.



Türkiye, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirebilmesine ne denli yakın olduğunu anlayabilmemiz için Sustainable Development Solutions Network (SDSN) ve Bertelsmann Stiftung tarafından oluşturulmuş mevcut durum tablosu (Kırmızı: Yetersiz, Sarı: Orta Yeterlilikte, Yeşil: Yeterli seviyede olan hedefleri belirtmek üzere) ise birçok konuda ülke olarak acilen aksiyon almamız gerektiğini söylüyor.



ndikatör bazlı performansımız ise 2030 hedefleri bağlamında Türkiye’nin nerede durduğunu daha net görebilmek isteyenler için ayrıntılı bir tablo sunuyor.

SHARE: READ MORE

5 August

Yatırımlarınız Ormansızlaşmaya mı Neden Oluyor?

Amerika Birleşik Devletleri’nde bireysel ve kurumsal yatırımcılar artık yatırım yaptıkları fonların, tropik ormanların palm yağı üretimi sebebiyle tahrip edilmesine neden olup olmadığını, yeni oluşturulmuş bir online şeffalık portalı sayesinde kontrol edebiliyor.

Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan “Friends of the Earth” ve çevre ile ilgili kuruluşları buluşturan uluslararası bir ağ olan “As You Sow” tarafından oluşturulmuş “Deforestation Free Funds” veritabanı, kullanıcılara, yatırımlarını ve emeklilik birikimlerini yöneten fonların palm yağı endüstrisi ile bağlantılı olup olmadığını sorgulama imkanı sunuyor.

Veritabanı yardımı ile 6.500’ün üzerinde ortak fonun, palm yağı firmaları, bu firmaları finanse eden kuruluşlar ve içinde palm yağı bulunan tüketim malları üreten şirketler ile bağlantısı incelenebiliyor. Bu sayede, birikimlerimizin, yaygın olarak ormansızlaşmaya sebep olan palm yağı endüstrisi ile olan ilişkisi daha şeffaf bir şekilde ortaya çıkıyor. Fonları sorgulayabilme imkanının yanı sıra, kullanıcılar, fon yöneticilerinden ormansızlaşmaya sebep olmayan yatırım olanaklarını talep etme şansına sahip oluyor.

Gıda ürünlerinden, kozmetiğe ve temizlik malzemelerine kadar her sektörde yaygın olarak bulunan palm yağının, 2014 yılında 61 milyar dolarlık bir endüstri haline geldiğini ve sıklıkla kanunsuz arazi işgalleri ve ormansızlaşmaya konu olduğunu düşündüğümüzde “Deforestation Free Funds” veritabanının önemini daha iyi anlayabiliyoruz. 



Küresel palm yağı endüstrisinin %10’unu oluşturan öz sermaye yatırımlarına baktığımızda Amerika Birleşik Devletleri’nde bu miktarın ortak fonlar vasıtasıyla 5 milyar doları aştığını görüyoruz. Bu da yatırımlarımızın ne gibi sonuçlar doğurabileceğini anlamamız açısından bize iyi bir perspektif sunuyor.

Palm yağı şirketlerine finansman sağlayan her banka direkt olarak ormansızlığa sebep olmasa bile, bu konuda daha bilinçli uygulamaları hayata geçirmedikleri sürece hepsi yağmur ormanlarının tahribatına yol açan paydaşlardan biri olma riskini taşıyor.

Veritabanı ile yatırımcıların, palm yağı şirketlerinden yatırımlarını çekmeleri değil, fon yöneticileri üzerinde palm yağı şirketlerinin ormanları tahrip eden uygulamalarını durdurmaları için politika geliştirmeleri konusunda baskı yaratmaları hedefleniyor. 

SHARE: READ MORE

5 August

Daha Sürdürülebilir Yolculuk Yapmak İstemez Misiniz?

Dünyanın, 17.000’den fazla güneş hücresi sayesinde başka enerji kaynağı kullanmadan çalışan ilk uçağı olan Solar Impulse, bazı dönemlerde bakıma alınmasından doğan gecikmelerle 15 aydan uzun süredir toplamda 40.000 kilometreden fazla yol yaparak Dünya’nın etrafındaki dönüşünü tamamladı. Solar Impulse, hiçbir yakıta ihtiyaç duymadan uçuşunu tamamlama kapasitesine sahip bir uçak. Buna bağlı olarak, uçağın teoride yakıt almak için durmasına gerek olmadığından aralıksız bir uçuş gerçekleştirmesi bekleniyordu. Fakat pilotlar André Borschberg ve Bertrand Piccard, kendileri için zorlayıcı olan uçuşta toplamda 16 noktada durmayı tercih ettiler.

Kokpitte tek bir pilot için küçük bir yerin bulunması, dönüşümlü çalışan iki pilotun uzun uçuşlarda sadece yirmişer dakikalık dinlenme zamanlarının olması gibi zorluklara rağmen turun tamamlanabilmesi için Solar Impulse ekibi özveriyle çalıştı. Kısa mesafeli uçuşlarda gözlemlenen bu başarının yanında mevcut güneş ve enerji verimliliği teknolojileri ile yaratılabilecek oldukça fazla fırsat bulunuyor. Pilotlardan Piccard, on yıl içerisinde güneş enerjisi kullanımının kısa ve orta mesafeli uçuşlarda artacağını düşünüyor.

Solar Impulse liderliğindeki bu hareket gün geçtikçe büyümeye devam ediyor; Airbus 19 koltuktan oluşacak elektrikli bir uçak dizaynı üzerinde çalıştıklarını ve NASA’da küçük bir elektrikli uçak projeleri olduğunu açıkladı. Proje ile yalnızca uçaklarda değil, aynı zamanda ulaşımda, konutlarda ve enerji tüketen tüm ürünlerde teşvik edici bir değişim yaratılması amaçlanıyor.

Çevre Koruma Ajansı (EPA), güneş ve elektrik enerjisi ile çalışan uçakların dışındaki ticari uçakların, motorlarından salınan egzoz gazlarının iklim değişikliğine sebep olması ve halk sağlığını tehdit etmesi nedenleriyle emisyonları azaltacak yasal düzenlemeler yapılacağını açıkladı. Küresel ulaşım sektöründeki emisyonların %11’inden, büyük ticari uçakların sorumlu olduğu göz önüne alındığında bu büyümenin 2050 yılında %50 oranında artmış olması bekleniyor. Hava taşıtlarına yasal düzenlemelerin getirilmesi, Obama’nın Paris İklim Anlaşması gereğince 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını 2005 yılındaki %28 seviyesine çekme hedefi için gerekli adımlardan bir tanesini oluşturuyor. EPA’nın arabaların ve kamyonların sera gazı salımlarını azaltacak standartlar getirmesinden sonra gelecekte üretilecek herhangi bir hava taşıtı motorunun da iklim ve halk sağlığına zarar vermemesi amaçlanıyor. EPA’nin verilerine göre Amerikan üretimi olan uçaklar, dünya genelinde ticari hava taşıtlarının yarattığı sera gazı salımlarının %29’undan sorumlu iken EPA ve Sivil Havacılık Organizasyonu (ICAO) işbirliği ile getirilecek standartlarla birlikte 2028’den sonra üretilecek yeni nesil ve üretim aşamasında olan hava taşıtlarının ve ticari hava taşıtlarının sebep olduğu karbon emisyonlarını düşürmesi ve değişimi destekleyen bazı ülkelerde fosil yakıtların kullanımını %4 oranında azaltması bekleniyor. 

SHARE: READ MORE

22 July

Kuzey Amerika Liderleri’nden İklim Değişikliğine Karşı Cesur Hedefler

2005 yılından beri Kanada, Amerika ve Meksika liderleri arasında düzenlenen Kuzey Amerika Liderler Zirvesi’ne bu sene Kanada ev sahipliği yaptı. 2017 yılı başında görevi bırakacak olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama ile henüz göreve gelen Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun bir arada bulunduğu ilk ve son Kuzey Amerika Liderler Zirvesi olma özelliğini taşıyan toplantı, kıta düzeyinde sürdürülebilir kalkınma, düşük karbon ekonomisine geçiş ve insanlar için yeni fırsatlar yaratma hedefleriyle gerçekleştirildi. 

Üç Amigolar Zirvesi (Three Amigos Summit) olarak da bilinen toplantının ana gündemi, ülkelerin iklim değişikliği ve enerji politikalarının birbiri ile uyumlu hale getirilmesi ve kıtasal bazda sürdürülebilir büyüme hedeflerine ulaşma için ortak hareket etme yönündeydi. Bu bağlamda 2025 yılına kadar elektrik ihtiyacının %50’sinin temiz enerji kaynaklarından elde edilmesi, petrol ve doğalgaz kaynaklı metan emisyonlarının %40 oranında azaltılması gibi ciddi hedefler kondu. Bu hedeflere ek olarak, temiz enerjinin ticarileşmesi adına ortak Ar-Ge faaliyetlerinin yürütülmesi, enerjinin depolanması ve karbon yakalama gibi alanlarda tanıtım projelerinin desteklenmesi için beraber çalışma konusunda anlaşıldı. Trudeau’nun Mart ayında Washington’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında ana hatları belirlenen anlaşmaya Meksika’nın da dahil olması ile üç ülke, Paris İklim Anlaşması’nı onaylar yönde bir adım atmış oldu.

Zirve sonrası açıklamalarda bulunan Obama, Kuzey Amerika’nın düşük karbonlu elektrik sistemine geçiş hedefinin cesur ama gerçekleştirilebilir olduğunu söyledi. Bunun için kıta boyunca yeni iletim hatlarının kurulmasının temiz enerjinin gerçek potansiyeline ulaşması adına şart olduğunu vurguladı.

Trudeau ise bu mutabakatın, artan rekabet ortamı ile Kuzey Amerika’nın sürdürülebilir büyüme ile mevcut ve  gelecek nesiller adına çevrenin korunması hedeflerine ulaşmak için atılmış büyük bir adım olduğunu söyledi.


SHARE: READ MORE

22 July

Okyanus Dosyası

Oksijen ihtiyacının yarısını karşılarken milyarlarca insana gıda ve geçim kaynağı sağlayan deniz ve okyanuslar küresel ekonomilere yılda 128 milyar dolar GDP (Gayrısafi Yurtiçi Hasıla) yaratarak katkı sağlıyor. Buna rağmen, deniz ve okyanusları atıklarımız için ayrılmış birer havuz gibi kullanmaya devam ediyoruz. Okyanusların mevcut durumundan sorumlu en büyük grubu G7 ülkelerindeki üreticiler ve tüketiciler ile orta sınıf oluşturuyor. Daha önce bizim de bir haberimizde yer verdiğimiz G7 Zirvesi’nde bir araya gelen bir grup bağımsız araştırmacı, okyanuslarda küresel ekonomiyi etkilemesi muhtemel olan sorunları ele alan bir rapor yayımladı. Okyanusları tehdit eden önemli başlıklar ise şöyle:

1. Plastik Üretimimiz Giderek Artıyor ve Atıkları Okyanuslara Gidiyor:

PlasticsEurope’un yakın yürüttüğü çalışmaya göre, son 50 yılda plastik üretiminin 20 kat artarak 350 milyon tona ulaştığı tahmin ediliyor. Mevcut düzen devam ettiği takdirde 2050 yılına gelindiğinde okyanuslara balıklardan daha fazla sayıda plastik şişe olacağı hesaplandı ancak bunların nasıl dağılım göstereceği veya etkileri hakkında yeterli bilgiye ulaşılamıyor. Bir plastik torbanın ortalama kullanım ömrü yalnızca beş dakika olmasına rağmen çözünmesi 1.000 yılı alıyor ve her yıl sekiz milyon ton plastik okyanuslara atılıyor. Küçük değişikliklerle bile büyük etkiler yaratabileceğimizi farkına etmemiz gerekiyor. Şirketleri ve tüketicileri tercihlerinin çevresel etkileri üzerinde düşünmeye ve fark yaratmaya çalışan birçok şirket, bu atık plastiklerden günlük kullanıma uygun ayakkabılar, koşu ayakkabıları, mayolar ve yoga pantolonları  üretmeye başladı.




2. Gürültü Kirliliği Okyanus Hayatı İçin Ciddi Bir Sorun

Plastik kirliliğinin yanında gürültü kirliliği de okyanuslardaki hayati sorunlardan bir tanesi. Bir yük gemisinin motoru ortalama 190 desibel ses çıkarıyor ki bu, patlayan bir bombanın ortasında kalınmışçasına büyük bir gürültü anlamına geliyor. Balina ve yunuslar gibi ses yolu ile haberleşen canlılar için herhangi bir zaman diliminde yaklaşık 60.000 geminin çıkardığı gürültü nedeniyle okyanusların onlar için ne kadar korkunç bir hale dönüştüğünü tahmin etmek hiç de zor değil. 

3. Madencilik Faaliyetlerinin Olası Etkileri Bilinmiyor:

Bilgisayarlarda, cep telefonlarında ve diğer elektronik cihazlarda kullanılan ve nadir bulunan elementler, yoğunlukla Çin’de mineral olarak çıkarılıp işlenmek üzere gemi yoluyla başka yerlere gönderiliyor. Madencilik şirketleri şimdi de bu elementlere ve diğer değerli kaynaklara ulaşmak amacıyla okyanus tabanında taramalar yapıyor. Derin deniz hakkında sahip olunan bilgi oldukça kısıtlı olsa da bu aktiviteler sonucunda okyanuslar üzerinde nasıl etkilerin yaratılabileceğini tahmin etmek çok da zor değil.  

4. Okyanuslardaki Sıcaklık ve Asidite Artışı Ciddi Bir Tehdit:

Artan sera gazı salımları sebebiyle günümüzde 10 kat fazla ısı okyanuslar tarafından emiliyor ve bu ısının olağanüstü hava koşulları ile iklim çeşitliliği gibi yansımaları olacağı biliniyor. Ek olarak, okyanuslardaki asit oranın artmasına sebep olan CO2 seviyesinin artışı da son 66 milyon yıldakinden kat be kat fazlayken, artan asitleşmeye son vermenin tek yolu ise karbon salımlarını durdurmaktan geçiyor. Yüksek asit oranı, artan okyanus sıcaklığı ile birleştiğinde özellikle mercanlar ile kabuklu deniz canlılarının arasında bulunduğu bazı okyanus ekosistemlerini yaşam mücadelesi vermek durumunda bırakacak. Örneğin gezegendeki en büyük mercan resifi olan Büyük Set Resifi, artan su sıcaklığı sebebiyle bir dizi tehlike ile karşı karşıya. Geçtiğimiz Nisan ayı itibariyle resifin %93’ü renklerini kaybederek beyazladı. 


 

SHARE: READ MORE

22 July

Avrupa Birliği’nde Zorunlu Sürdürülebilirlik Raporlaması

Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Kurumsal Sosyal Sorumluluk Stratejisi kapsamında 2013 yılı Nisan ayında büyük ölçekli şirketlerin sosyal ve çevresel konularda şeffaflığının artırılması adına öneride bulunmuştu. Bunu takiben 2014 Eylül ayında ilgili öneri Avrupa Birliği Konseyi tarafından “Bazı Büyük Ölçekli Şirket ve Grupların Finansal Olmayan Bilgilerini Paylaşması” (Disclosure of Non-financial and Diversity Information by Certain Large Undertakings and Groups) adıyla  direktif olarak benimsenmişti.

2016 yılı Aralık ayından itibaren yürürlüğe girecek yönetmelik, Avrupa Birliği’nde bulunan belirli şirketlerin açıkladığı bilgilerde uygunluk, tutarlılık ve karşılaştırılabilirliğin artırılması adına üye ülkelerin, iç hukuklarında gerekli şekilde düzenleme yapmaları şartını getiriyor. Buna göre iç hukuklarında ilgili düzenlemelerin yapılmasını takiben ülkelerdeki şirketler, 2017 yılından itibaren tüm faaliyetlerini yönetmeliğin esaslarına göre raporlamak zorunda. Bunun bir sonucu olarak da 2017-18 yıllarını kapsayacak raporların 2018 itibariyle yayınlanması bekleniyor.  Bu yolla yaklaşık 6000 şirketin raporlama yapması öngörülüyor.

Yönetmeliğe göre:

-500’ün üzerinde çalışana, 20 milyon Euro’luk bilançoya ya da 40 milyon Euro’luk toplam değere sahip, Avrupa Birliği ülkeleri piyasalarında işlem gören şirket ile,

-500’ün üzerinde çalışana, 20 milyon Euro’luk bilanço ya da 40 milyon Euro’luk net toplam gelire sahip, Avrupa Birliği ülkeleri piyasasında işlem görmese de üye ülkeler tarafından kamu yararına çalışan kuruluş olarak belirtilmiş organizasyonların bilgilerini açıklama zorunluluğu var.

Açıklanması istenen bu bilgiler ve alt başlıkları ise şöyle:

-Çevresel meselelerle ilgili,

Çevresel etkiler
Sağlığa ve güvenliğe etkileri
Yenilenebilir/fosil enerjilerin kullanımı
Sera gazı emisyonları
Su kullanımı
Hava kirliliği gibi verilerin verilmesi şartı varken,
-Çalışanlar ve sosyal boyut konusunda,

Cinsiyet eşitliği alanındaki faaliyetler
ILO gibi uluslararası kuruluşların sözleşmelerinin uygulanması
Çalışma koşulları
Sosyal diyalog
İş sağlığı ve güvenliği
Yerel topluluklarla iletişim
İlgili yerel toplulukların korunması ve kalkınması adına gerçekleştirilen faaliyetler verilerinin bir veya birkaçının olması yeterli olabiliyor.
-İnsan haklarına saygı konusunda insan hakları ihlallerine karşı gerçekleştirilen faaliyetlerle ilgili bilgileri içerebiliyor.

-Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele konusunda sahip olunan enstrümanlara ait bilgileri içerebiliyor.

Bu noktada, yönetmeliğin raporla veya açıkla prensibine dayandığını belirtmekte fayda var. Buna göre herhangi bir indikatörün şirkete/kuruma uygulanabilir olmaması ya da gizlilik ilkeleri sebebiyle uygulanamaması durumunda gerekli açıklamanın yapılması yeterli oluyor. Örneğin, çeşitlilik politikasına sahip olmayan bir şirket, buna bağlı konularda yükümlü olmasa da,  nedenini kurumsal açıklamasında net bir şekilde açıkladığı sürece herhangi bir problem teşkil etmiyor.

Avrupa Birliği Sürdürülebilirlik Raporlaması Yönetmeliği’nin, bu haliyle, sürdürülebilirlik risklerini daha iyi belirlemesi, yatırımcı ile müşteri güvenini artırması, uzun süre karlılık ile sosyal eşitlik ve çevresel koruma konularını daha iyi yönetmek için finansal olmayan verilerin paylaşımı faaliyetlerini şirketler için daha cazip hale getireceği anlaşılıyor.

SHARE: READ MORE

22 July

Gerçekten Gelişmiş Bir Ülke Misiniz?

Son 50 yıl içerisinde ekonomik kalkınma ile  toplumların refah düzeyinin arttığına tanık olduk. Günümüzde ise ekonomik kalkınma kavramına yaklaşım köklü bir değişiklikten geçiyor; artık, sadece ekonomik gelişmeyle ilişkilendirilen kalkınma modellerinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı daha da açıkça görülüyor. İnsanların temel ihtiyaçlarını gözetmeyen, hayat standartlarını iyileştirmeleri için bireylere insiyatif vermeyen ve çevreyi koruma bilinci ile hareket etmeyen ülkelerin başarısız olduklarını görüyoruz. Bu yüzden sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik ilerlemenin yanında sosyal gelişmeyi de kapsaması gerektiği vurgulanıyor.

Bu bağlamda 2012 yılından beri faaliyet gösteren Social Progress Imperative, sosyal gelişmenin, ekonomik büyüme ve gayrisafi yurtiçi hasıla gibi kavramlarla eş öneme sahip olduğunu vurgulamak için çalışıyor. Sosyal gelişmeyi, bir toplumun, temel ihtiyaçlarını karşılayabilme, bireylere ve topluluklara yaşam kalitelerini artırabilmeleri için inisiyatif verebilme ve herkese potansiyelini ortaya çıkarması için gerekli imkanları sağlayabilme kapasitesi olarak tanımlayan Social Progress Imperative, “Sosyal Gelişme Endeksi 2016’yı (Social Progress Index)” yayımladı. Rapor, sosyal gelişmenin tanımından hareketle 3 ana alanda yapılan değerlendirmelerden oluşuyor; Temel İnsani İhtiyaçlar, Refahın Temelleri  ve Fırsatlar (Opportunity) başlıkları altında toplamda 12 bileşene (ve bunların altında bulunan 53 indikatöre) sahip olan endeks, sosyal gelişmişliği gayrisafi yurtiçi hasıla kavramının ötesinde onu tamamlayıcı bir şekilde ölçmeyi amaçlayan ilk yapı olması ile de dikkat çekiyor.




Günümüz koşulları nedeniyle gayrisafi yurtiçi hasıla kavramının insani ve toplumsal gelişimi gözlemlemede yetersiz kalması sonucu ortaya çıkan endeks, büyümeyi bütüncül bir şekilde ele alabilmemize olanak sağlıyor.Sosyal gelişimi bu şekilde ölçümlemek ekonomik kazanımları daha anlamlı sosyal ve çevresel performansa dönüştürmek adına yol gösterici oluyor. 



2016 Sosyal Gelişme Endeksi, dünya nüfusunun %94’ünü barındıran 133 ülkeyi kapsıyor. Buna ek olarak bileşenlerden 9-11 tanesi hakkında veriye sahip 27 ülke de endekse dahil ediliyor ve böylelikle dünya nüfusunun %99’u endeks kapsamında değerlendiriliyor.



Sosyal gelişme endeksi ortalaması alınmış ve 62,9 olarak hesaplanmıştır. Bu ortalama Kırgizistan ve Moğolistan skoruna eşittir. 



Bu ortalama Temel İnsani İhtiyaçlar, Refahın Temelleri (Foundations of Wellbeing) ve Fırsatlar (Opportunity) ve onların altındaki bileşenler düzeyinde incelendiğinde ise ciddi farklılıklar gözlemleniyor .



Bu ortalamalara göre insan beslenme ve temel sağlık hizmetleri, temel bilgiye erişim, ve kişisel tercihler alanlarında pek de sorun yaşamıyorken, hoşgörü ve katılım ile kişisel haklar konularında sıkıntı yaşıyor.



Alt ve orta sosyal gelişmişlik skalasında olan 2 milyarın üzerinde nüfusa sahip Çin (ile düşük sosyal gelişmişliği olan Hindistan  dünya ortalamasını en çok etkileyen iki ülke konumundalar.. Yüksek sosyal gelişmişliğe sahip ülkelere baktığımızda hem nüfuslarının daha az, hem de yaş ortalamalarının daha yüksek olduğu görülüyor. Sosyal gelişme endeksinin alt sıralarında yer alan ülkelerde yaşam beklentisinin düşük olmasına rağmen doğum oranlarının yüksek olması dikkat çekiyor. Çalışmanın yapıldığı ülkelerdeki insanların %40’ı  55 yaşının üzerinde ve orta-üst sosyal gelişmişliğe sahipken yalnızca %22’si 25 yaşın altında; kısacası daha düşük sosyal gelişmeye sahip popülasyonun giderek gençleştiği görülüyor.

-Sosyal Gelişme Endeksi’nde ülkelerin genel durumuna bakıldığında ilgili boyutların ortalaması alınarak belirlenen en yüksek sosyal gelişmişliğe sahip 3 ülkenin sırasıyla Finlandiya, Kanada ve Danimarka olduğu, en kötü performansa sahip ülkelerin ise sırasıyla Orta Afrika Cumhuriyeti, Afganistan ve Chad olduğu görülüyor. Türkiye ise dünyada 67,82′lik skor ile 58. sırada bulunuyor. Bu noktada kimi indikatörlerde Türkiye’nin ciddi eksiklerinin olduğunu söylemekte fayda var.

-Sosyal Gelişme Endeksi’nin oldukça ilgi çekici sonuçlarından biri ise ülkelerin gayrisafi yurtiçi hasıla değerlerine göre gösterdikleri performansları sınıflandırması olmuş. Göreceli olarak daha düşük GYH’ya sahip olsalar da yüksek sosyal gelişmişliğe ulaşmış ülkelerover-performers, yüksek GYH’larına rağmen düşük sosyal gelişmişliğe sahip ülkeler ise under-performers kategorisine giriyor. Kosta Rika, Kırgızistan ve Moldova göreli performansları en iyi olan 3 ülke iken, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri ise yüksek GYH’na rağmen sosyal gelişme düzeyi düşük olan ülkeler kategorisinde bulunuyor. Daha fazlası için Sosyal Gelişme Endeksi’nin 2016 sonuçlarına ve interaktif data gezginine ayrıntılı göz gezdirebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

1 July

Brexit’in Çevre Politikaları Üzerindeki Potansiyel Etkileri

1973 yılında o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılan Birleşik Krallık, kısa bir süre sonra, 1975 yılında bugün olduğu gibi ayrılma konusunda referanduma gitti. %67 oranında kalma kararının çıktığı tarihten sonra Birleşik Krallık tarihinde ikinci kez geçtiğimiz hafta tekrar Avrupa Birliği’nden ayrılıp ayrılmama konusunda referanduma gitti ve Brexit olarak da anılan referandum sonucunda %48 oranında Birlik’te kalma, %52 oranında Birlik’ten ayrılma kararı çıktı.

Ayrılma kararı, Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyada kaygı yaratırken, bir takım ekonomik ve sosyal sonuçlar da doğurdu. 




Brexit sonrası Sterlin, Euro karşısında son iki yıldaki en büyük kaybını yaşarken, USD karşısında 1985 yılından bu yana en düşük değeri gördü. Brexit sonrası ırkçı paylaşımlar, saldırılar ve propagandaların sayısında da artış görüldü. Polis kayıtlarına göre Brexit sonrası yaşanan ırkçılık ve nefret kaynaklı suçlardan ötürü yapılan şikayet sayısı Brexit öncesine göre 5 kat artış gösterdi. Referandum sonrası Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması olasılığı, Paris Anlaşması’na bağlılıktan 2030 hedeflerine kadar pek çok çevresel konuda da endişe uyandırdı.

Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık ve Avrupa’daki diğer ülkelerde çevresel standartları yükselttiğini savunan birçok yeşil lider, katılımcıları ayrılmama kararı vermeye çağırmış; çevreyi ilgilendiren sorunların evrensel olduğuna ve bu problemin çözümü için de bölgesel ve uluslararası işbirliğinin gerekliliğine dikkat çekmişlerdi. Birleşmiş Milletler İklim Sekretaryası Başkanı Christiana Figueres, Birleşik Krallık’ın varlığının Paris İklim Görüşmeleri öncesinde ve sonrasında Avrupa’daki iklim temsilcilerinin tutkusunu artırdığını söyledi.

Enerji ve İklim Sekreteri ise enerji tedariki, tutarların düşük tutulması ve düşük karbonlu enerji altyapılarıyla bu konulara bağlılıkları adına bir şeyin değişmeyeceğini vurgulasa da Brexit karanının enerji piyasasını nasıl etkileyeceği belirsiz durumda; örneğin geçtiğimiz Cuma günü petrol fiyatlarında ciddi bir düşüş yaşanmıştı. Bunun yanı sıra iş adamları ve yatırımcılar enerji alanında planlanan ilerlemelere ertelenebilir gözüyle baksa da Birleşik Krallık, Avrupa Birliği üyesi olarak karbon emisyonlarının 2030 yılına kadar %40 azaltmasını taahhüt ettiği protokolünü uygulamaya koymak adına Beşinci Karbon Bütçesi’ni yürürlüğe koydu.

Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nin bir üyesi olarak Paris İklim Anlaşması doğrultusunda taahhütler vermişti; bu durumda Avrupa Birliği’nin, Birleşik Krallık olmadan ne yapacağı ile ilgili yeni bir süreç oluşturması gerektiği söyleniyor. Aynı zamanda kurulacak yeni İngiliz hükümetinin iklim aksiyonlarına bağlılığının daha az olacağı ve hükümette iklim değişikliğini reddeden güçlü bir grubun olacağı yönünde de endişeler mevcut fakat Birleşik Krallık’ın alınan karar doğrultusunda Avrupa Birliği’nden ayrılması elbette hemen gerçekleşmeyecek ve 2 senelik bir sürece yayılacak.

Öte yandan referandum verilerine göre 25 yaşın altındaki katılımcıların %73’ü Avrupa Birliği’nde kalma yönünde oy kullandı. 45 yaşın üzerindeki katılımcıların %58’i ise ayrılma taraftarı olduğunu beyan etti. Kuşaklar arasındaki bu görüş ayrılığı, Brexit ve iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi de ortaya koydu. Buna benzer bir şekilde 2014 yılında ABD’de yapılan kamuoyu yoklamasına göre 30 yaşın altındaki Amerikalıların %74’ü hükümetin karbon kirliliğini azaltmayı hedefleyen politikasını desteklerken, katılımcıların %58’i 40 yaşın üzerinde ve %52’si de 65 yaşın üzerindeydi. Gelecekleri hakkında daha fazla söz sahibi olması gereken genç kuşağın bugün alınan kararların sonuçları ile daha uzun süre yaşamak zorunda olduklarını da unutmamak gerekiyor.



SHARE: READ MORE

1 July

Sadece Ölçtüğünüzü Yönetebilirsiniz

Günümüzde üretilen gıdanın önemli kısmına hiç dokunmuyoruz. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre aynı yıl içerisinde üretilen gıdaların üçte biri (1.3 milyar ton) yok oluyor veya atığa dönüşüyor. Gıda zincirindeki verimsizlik ise ciddi boyutlarda ekonomik, çevresel ve sosyal etkilere sebep oluyor.

Öyle ki, bu verimsizlik yılda 940 milyar USD’lik bir kayba sebep oluyor. Aynı zamanda, tarım kaynaklı su tüketiminin 4’te 1’i tamamen atığa giden gıdalar için harcanıyor. Kaybolan gıdanın üretimi için her yıl Çin büyüklüğünde bir tarım alanı kullanılıyor ve bunu yaparken de küresel sera gazı salımlarının %8’ine neden olunuyor.

Sorunun köküne doğru bir inceleme yapıldığında ülkeler, şehirler, kurumlar ve benzeri oluşumların gıda tedarik zincirinin tam olarak hangi noktasında ne miktarda kayıpları neden yaşadıkları ile ilgili ciddi içgörü eksikliğine sahip olduğu görülüyor. Bu durum alınabilecek önlemleri saptayıp önceliklendirme yapılabilmesi ciddi anlamda zorlaştırıyor ve küresel olarak ölçümlemediğimiz bir kavramı yönetmeye çalışıyoruz.

Bu eksikliği gidermek amacı ile Kopenhag’da düzenlenen Küresel Yeşil Büyüme Forumu (3GF) 2016 toplantısında UNEP, WRI, FAO gibi önde gelen kuruluşların ortaklığı ile “Food Loss and Waste Accounting and Reporting Standard”ı (FLW Standard) açıklandı.

“FLW” standardı, gıda tedarik zincirinden herhangi bir nedenle ayrışan gıdaların ve/veya ilgili tüketilemeyen kısımlarının ağırlık olarak ölçümlenmesi ve raporlanmasına ilişkin gereklilikleri tanımlıyor. Bu protokole uyan ülkeler, kurumlar ya da benzeri oluşumlar ne miktarda gıda kaybı ve atığına sebep olduklarını ve bunların nereye gittiğini takip etme şansı yakalıyor. Bu sayede gıda kaybı ve atıklarını asgari seviyelere çekerek ekonomik kazanımlar elde etme, gıda güvenliğini arttırma, doğal kaynakları etkin kullanma konularında ciddi bir adım atmış oluyorlar.

İlgili protokolün gıda kaybı ve atıklarının ölçülebilmesi adına ana hatlarıyla:

-Gıda kaybı ile gıda atığı kavramlarının tedarik zincirinin farklı kısımlarına, ulaşacakları nihai hedefe, malzemeye göre tanımlanması,

-Ölçümlemenin sınır ve kapsamının belirlenmesi,

-Ölçümleme birimleri konusunda mütabakata varılması,

-Veri toplama, niceliklendirme ve ekstrapolasyon metodlarının saptanması,

-Veri kaynaklarının ayrıştırılması,

-Bu süreçlerde hedeflerin ortaya konması,

-Sonuçların raporlanması

konularında yazılı kılavuz görevi görmesi bekleniyor.

FLW standardı gönüllülük esasına dayanıyor ve herhangi bir büyüklükte, sektör ve ülkeden kullanıcıları (hükümetler arası komisyonlar, ülkeler (eyaletler ve şehirler), sektörel oluşumlar, şirketler, tarım üreticileri v.b.) kapsayabiliyor. Böylesine geniş yelpazeden kullanıcıları içerdiğinden FLW standartının uygulanış tarzı da tatbik edene göre farklılık gösteriyor. Bu noktada uygulayıcının, amacı ister gıda kayıp/atıklarını ilk elden engellemek, isterse de atıkların değerlendirilmesi ile değer yaratmak olsun, FLW envanterini oluşturmadan önce hedefini net bir şekilde ortaya koyması isteniyor. Net bir amaç ile yola çıkan kullanıcı, protokolü;

-Kuruluşunun karar verme süreçlerini bilgilendirmek amacı ile bir FLW envanteri oluşturmak için,

-Bir hükümet, sektörel kuruluş ya da 3. Şahıs atık azaltma çabalarının sonuçlarını görmek adına,

-Gıda kayıp ve atığı politikası, insiyatifi ya da programının gelişimini takip etmek için kullanabiliyor.

FLW protokolü 3 ana özellik etrafında şekillendirilmiş. Bunlardan ilki gıda atık ve kaybı tanımının modüler bir şekilde yapılabilmesine olanak sağlaması. Öyle ki gıda atık ve kaybının (FLW) tanımı, protokolü uygulamak isteyen kişinin amacına göre değişkenlik gösteriyor. Örneğin gıda güvenliğini arttırmayı amaçlayan bir kuruluş gıda atığı tanımını sadece tedarik zincirinden ayrılan gıdalar (tüketilemeyen kısımları göz önüne almayarak) bağlamında yapabiliyor.



İkinci olarak protokol kullanıcılara birden fazla ölçümleme seçeneğini aynı anda sunuyor. Bu sayede uygulayıcılar bir elde ölçümlemenin kesinliği ve verilerin tamlığı dururken diğer elde ölçümlemenin maliyeti gibi opsiyonlar olduğunda tek bir hesaplama metoduna bağlı kalmayarak özgürce seçim yapabiliyor. Bu sayede farklı ihtiyaç ve kaynakların (teknik, finansal) bulunduğu ortamlarda uygulama esnekliği artırılmış oluyor.

Üçüncü ve son olarak protokolü oluşturan ortaklar, uygulamanın 2014-15 yılları arasında çok paydaşlı katılımla gelişime açık bir modelde tasarlandığını, ölçümleme metodları, veriler ve kullanıcı ihtiyaçları değiştikçe güncelleneceğini belirtiyor.

SHARE: READ MORE

1 July

Video Oyunları ile Sosyal Etki Yaratan ‘Games for Change’

Oyunlar, yalnızca vakit geçirmek ve eğlenmek için değil hem çocukların hem de yetişkinlerin yeni şeyler deneyimlediği ve öğrendiği birer araç olabiliyor. Sosyal sorunlara dikkat çekmeyi ve bu sorunlara yaratıcı çözümler üretmeyi amaçlayan Games for Change kar amacı gütmeden 10 yıldan fazladır bu fikir üzerinde çalışan bir kuruluş. 2004 yılında kurulan Games for Change, video oyunları aracılığıyla sosyal etki yaratmayı ve insanlık, etik, eğitim gibi konularda sosyal fayda yaratmak üzere bir kaldıraç olmayı hedefliyor. Oyunların merak, iyimserlik ve problem çözme yeteneklerini artırdığına inanan Games for Change etki alanını genişletmek adına çeşitli paydaşlar ile çalışıyor, en iyi uygulamalara dikkat çekmenin yanında yeni projelere finansman yaratılmasına da yardım ediyor.

Derlediğimiz oyundan birkaçının incelemesini aşağıda bulabilir, oyunların tümü için buraya göz atabilirsiniz.

1.Quandary (2012):


2013 yılında Games for Change tarafından yılın oyunu seçilen Quandary, etik sorunlara eleştirel düşünme geliştirmeye çalışan, yeni bir gezegende geçen fütiristik bir oyun. Koloninin başındaki kişi olarak gelişen çeşitli sorunları çözmeniz ve etik açıdan en doğru kararları vermeniz gerekiyor. Ücretsiz oynamak için linki tıklayın.

2.Beyond Eyes (2015):


Oyun, geçirdiği bir kaza sonucunda görme yetisini kaybeden Rae’in hayal dünyasında geçiyor. Vaktinin çoğunu evde geçiren ve dışarı çıkmaya korkan Rae, kedisini kaybettikten sonra onu aramak için dışarı çıkmak için cesaretini toplar. Yabancısı olduğu ve korkutucu bulduğu dünyada ona rehberlik edip korkularını yenmesine ve dostunu bulmasına yardım etmeniz gerekiyor. Oyun körlerin karşılaştığı zorlukları anlamak ve empati kurmak için bir araç görevi görüyor. Birçok platformda bulunan oyunun tanıtım videosunu buradan izleyebilirsiniz.

3.Sweatshop (2011):


Deniz aşırı ülkelerdeki üretime dikkat çekmek isteyen bu strateji oyununda bir yandan patronun mantıksız isteklerine cevap vermeniz bir yandan da işçilerin ihtiyaçlarını gözetmeniz gerekiyor. Müşterilerin beklentileri ve çalışanların refahı arasında ikilemde kalacağınız oyun,  insanları moda endüstrisi hakkındaki gerçekleri görmeye ve özellikle gençleri moda tercihleri konusunda düşünmeye teşvik ediyor. Ücretsiz oynamak için linki tıklayın.

4.Wondermind (2011):



8-12 yaş aralığındaki çocuklar için bir dizi mini oyun ve interaktif filmden oluşan oyun, çocuğun gelişimi esnasında gelişen beynin nörobilimini basit ve eğlenceli bir şekilde gösterecek şekilde tasarlanmış. Wondermind çocukları alanında uzman bilim insanlarının yardımıyla nörobilim, hafıza ve dil gibi kavramlarla tanıştırmayı amaçlıyor.  

5.Syrian Journey (2015):


Syrian Joruney, Suriyeli mültecilerin hikâyesini anlatan dijital bir proje. İnteraktif ve yaratıcı bir yol kullanarak Suriyeli mültecilere dikkat çekmeyi amaçlayan bu oyun, yedi farklı dil seçeneği ile geniş bir kitleye ulaşmayı hedefliyor.

6.Climate Change (2007):


Climate Change, iklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla 25-35 yaş aralığındaki profesyonelleri hedef alan tek kişilik bir oyun. Gerçek iklim değişikliği verilerinin kullanıldığı oyunda sorunlara kendi bakış açınızla yeni yaklaşımlar getirmeniz ve çözüm üretmeniz bekleniyor. Oxford Üniversitesi Çevre Merkezi (OUCE) ve bu alanda uzman bilim insanlarının iş birliği ile geliştirilen oyundaki asıl göreviniz CO2 emisyonlarını azaltmak. Piyasaya çıktığı ilk hafta 82.000 kişi tarafından oynanan oyun ilk altı haftasında 500.000’den fazla kişiye ulaştı.

7.A Closed World (2011):


LGBTQ  bireylerin karşılaştığı zorluklara dikkat çekmek isteyen oyun, iyi bir Japon RPG (role playing game) örneği olarak karşımıza çıkıyor. Oyunun tasarımcıları oyun dünyasındaki homofobik tutuma dikkat çekmek ve karşılaşılan zorlukların gözlemlenip insanların empati yeteneğini geliştirmeyi amaçlıyor.  

 

SHARE: READ MORE

1 July

Harvard Business Review, B Corp’u Anlatıyor

Harvard Business Review’da Haziran ayında B Corp hareketini kapsamlı anlatan bir yazı yayımlandı. 70’lerde ekonomide finans sektörünün yükselişinden bu yana, kurumsal yönetim anlayışı, şirketlerin hedefleri ile hissedarların çıkarlarını  maksimize etme amacını hep önde tuttu. Fakat günümüzde sosyal ve çevresel kaygıları da içeren ve artan paydaş talepleriyle  yönetişime evrilen anlayışta değişen trendler sertifikalı B Corp hareketinin oluşumuna olanak sağladı.

Sertifikalı B Corp’lar kar amacı gütmeyen “B Lab” tarafından değerlendirilerek sertifikalandırılan şirketler. Hissedar olmayan paydaşların (çalışanlar ve yerel toplum gibi) görüşlerini ne kadar göz önünde bulundurdukları bağlamında ne değerlendirilen şirketler ne kadar değer yarattıkları incelenerek sertifikalandırılıyor. Bu süreçte, belirlenen performans değerlerini aşanlar, kurumsal olarak tüm paydaşların çıkarlarını gözeteceklerine dair kurucu metinlerinde değişiklikler yapıyor. Bu sayede geleneksel hissedar merkezli kurumlardan temel olarak farklı bir yönetim felsefesi benimsemiş ve bu anlayışı resmileştirmiş oluyorlar.

İlk nesil B Corp’ların 2007 yılında sertifikalandırılmasından günümüze dek hızla artan B Corp sayısı 50 ülkede 1700’ün üzerine ulaşmış durumda. Büyüklük, kurumsal ve hukuki yapı ile sektöre bakılmaksızın herhangi bir şirketin B Corp olabilmesi mümkünken, şu an B Corp’ların bir çoğunun küçük ve orta ölçekli şirketler olduğunu görüyoruz.

B Corp basitçe, hissedar ve paydaş başarısını aynı çatı altında toplayabilen şirketler olarak tanımlanıyor. Bu şekilde net bir kimlik tanımlaması yapabilmek, özellikle halihazırdaki sektör normlarından farklı bir tarz benimseyecek şirketlerin, değerlerini müşterilerine anlatabilmesi açısından oldukça kritik. Yapılan bir araştırmaya göre bu şekilde net bir biçimde tanımlanmış, yenilikçi kimliğe sahip şirketler yatırımcılar ve fonlar tarafından daha cazip bulunuyor.

Peki neden kimi şirketler B Corp olarak tanımlanmak istiyor? Bunun kısmen, amacını hissedar değerini artırmanın ötesine taşıyan organizasyonlarda bulunan liderlerden kaynaklandığını görüyoruz. Ben&Jerry ve Patagonia gibi markalar (her ikisi de B Corp) kısa vadeli karlılık yerine sosyal ve çevresel sorunları gündemine alan yöneticileri bakımından oldukça iyi örnekler. Bu gibi liderlerin sosyal değişimi hızlandırıcı etkileri olsa da B Corp’ların hızla artışını kurumsal trend ve değişimler de tetikliyor.

B Corp’ların hızla yükselişini ve şirketlerin neden B Corp olmak istediğini anlamak için Suntae Kim ve Todd Schifeling tarafından gerçekleştirilen çalışmada şirketlerin B Corp olma süreçlerini yöneten iç dinamikler niteliksel olarak araştırılırken, bu şirketlerin rakiplerinin hissedar ve paydaş odaklı davranışları da nicel olarak incelenmiş. Araştırmanın sonuçlarına göre şirketlerin B Corp olmayı arzulamalarının altında iki ana neden yatıyor.

Çalışmada ilk olarak, büyük şirketlerin kurumsal sosyal sorumluluk çabaları arttıkça, başından beri sosyal ve çevresel konularda daha duyarlı olan küçük işletmelerin, paydaş çıkarlarını daha özgün savunduklarını kanıtlama isteği duydukları görülüyor. Örneğin, sertifikalandırılan şirketler, B Corp sertifikasyonunun kendilerine, “yeşil badanayla” örtülmüş çalışmaların arasında, büyük şirketlere karşı ayakta durma şansı vereceğini düşünüyor. Bu sayede, müşterilerin sosyal ve çevresel anlamda gerçekten sorumlu seçimler yapabileceklerine inanıyorlar. Bu kapsamda B Corp’ların ortaya çıkmasının ana nedenlerinden birinin geleneksel, kar odaklı şirketlerin daha “yeşil” ve “iyi” görünme çabaları olduğu anlaşılıyor. Bu teoriyi test etmek amacıyla Kim ve Schifeling belirli sektörler için kurumsal sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk çabalarının ana akım haline geldiğini gözlemlemiş ve ilgili sektörde hakim olan çabaların, yeni doğacak B Corp sayısı ile örtüştüğünü görmüş.

Büyük ölçekli şirketlerin sıklıkla kar artışı sağlamak için uyguladığı hissedar merkezli eylemler (kitlesel işten çıkarmalar, çalışanlar arası maaş eşitsizlikleri vb.) ile iş dünyasında B Corp sayısı arasında da doğru orantı olduğu görülüyor.

Bunun yanı sıra B Corp başvurularından toplanan niteliksel verilere göre B Corp’ların ortaya çıkmasını sağlayan ana nedenlerden ikincisi ise şirketlerin yönetim modelleriyle ilgili. Yeni kurallar ile ekonomiyi baştan yaratma hareketine katılmak için şirketlerin B Corp olmak istediklerini gösteriyor.

B Corp hareketi gibi ekonomiyi ve şirketleri doğrudan etkileyen hareketler tüm iş modellerinin ve geleneksel normların sorgulanmasını sağlıyor. Yerel ve demokratik kurumsal yapılar şirketlerin karşılaştıkları yeni ihtiyaçların karşılanmasına da yarıyor. 

SHARE: READ MORE

17 June

Elektrikli Araçlara Geçiş Avrupa'nın Gündeminde

Avrupa ülkeleri uzun süredir, başta sanayide olmak üzere farklı sektörlerde karbon emisyonlarının azaltılması için iddialı hedefler koyuyor ve çalışmalar yapıyor. Norveç ve Hollanda’dan sonra Almanya’da da emisyonun en önemli faktörlerinden olan petrol kaynaklarının yerine yenilenebilir enerji kaynak ve teknolojilerine yatırım yapılması konusunda da önemli baskılar oluşmuş durumda. Otomotiv sektörünün dev üreticilerinden olan Almanya’dan, Norveç’in 2025 yılına kadar sadece elektrikli araçların kullanılması zorunluluğunu getirmesine; Hollanda’da petrol kaynaklı araçların yasaklanmasına yönelik yasa teklifinin verilmesine benzer kararlar bekleniyor.

Bu hafta, benzinli araçların Almanya’da 2030 yılına kadar yasaklanabileceğine dair Bloomberg’de yer alan haber ve sonrasında yazılanlar heyecan yarattı ve sektörde önemli tartışmaları gündeme getirdi. Ekonomi ve Enerji Bakanlığı Müsteşarı Rainer Baake’nin Almanya’nın emisyon azaltım hedeflerinin gerçekleştirilmesi için otomotiv sektörünün sıfır emisyona uygun olarak elektrikli araç satışını teşvik edeceğini ifade eden açıklaması, 2030 yılından itibaren benzinli otomobil üretimine izin verilmeyebileceği şeklinde algılandı. Bu algıya Almanya’nın en büyük otomotiv üreticisi Daimler’in temiz teknolojilere geçiş planlarını ve yatırımlarını artıracağını ve önümüzdeki iki yıl içerisinde araştırma konusuna yaklaşık 8 milyar Euro yatırım yapacağını açıklaması da etkili oldu. Fakat henüz Almanya, 2030 yılına kadar tüm otomobillerin sıfır emisyon değerine sahip olması yolunda benzinli araçların üretim ve satışının yasaklanacağı ve elektrikli araçların zorunlu tutulacağı yönünde bir açıklama yapmadı. Bunun yanı sıra ülkenin ve tüketicilerin bu değişiklik için alt yapısı hazır değil. Öyle ki 130 bin hibrit ve 25 bin tamamen elektrikli araç bulunurken, 30 milyon benzinli ve 14,5 milyon dizel araç bulunuyor. Ancak Almanya’nın 2020 yılına kadar karbon emisyon değerini yüzde 40’a kadar düşürmeyi planları, yenilenebilir enerjiye teşvikleri devam ediyor.

SHARE: READ MORE

17 June

Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi Yayımlandı

SustainAbility ve GlobeScan tarafından her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen “Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi” (Sustainability Leaders Survey) 2016 sonuçları geçtiğimiz günlerde paylaşıldı. Anket kapsamında 84 ülkeden iş dünyası, hükümet, sivil toplum kuruluşu ve akademik camiaya ait 900’ün üzerinde uzman paydaş, görüşlerini paylaştı. Anket,  Aralık 2015 Paris Sözleşmesi’nden sonra düzenlenen ilk “Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi” olma özelliğini taşıyor.  “Sustainable Brands” ile yapılan işbirliği sayesinde, anket kapsamı Asya ve Latin Amerika bölgelerine genişledi. Araştırmada B Corp sertifikalı şirketlerin başarısı dikkat çekti. Öyle ki Patagonia ve Natura liderler araştırmasına üst sıradan girdiler.

Detaylı araştırma sonucunda özetle, sürdürülebilir kalkınma bağlamında devlet dışı aktörler bu sene de zirvede yer alırken yerel hükümetler en kötü performans gösterenler arasında. Katılımcıların %57’si 1992 Rio Dünya Zirvesi’nden beri sivil toplum kuruluşlarının sürdürülebilir kalkınmaya pozitif etkisinin olduğunu düşünüyor. Buna ek olarak sosyal girişimciler, akademik kuruluşlar ve kitlesel değişim çabalarını da olumlu olarak gördüklerini söylemekte yarar var. Sürdürülebilir Kalkınma hedeflerine ulaşmada hükümetlerin ve özel sektörün eş sorumluluğa sahip olduğuna inanan uzmanlar, çok sektörlü ortaklıkların ilgili hedeflere ulaşmada kritik rolü olduğuna dikkat çekiyor. 

Ayrıca son yıllarda hükümetlerin bu süreçlere liderlik etmesi gerektiğine olan inanç azalırken özel sektörden beklentiler artmışa benziyor. 5 senedir üst üste olduğu gibi bu yıl da Unilever sürdürülebilirlik konusunda küresel kurumsal lider konumunda. Üstelik bunu, geçen senelere kıyasla oranını artırarak uzmanların %43’ünün onayını alarak başarmış görünüyor. Unilever haricinde Patagonia, Interface, IKEA VE Tesla gibi markalar ilgili değerlendirme sonucunda olumlu yönde dikkat çekiyorlar. Bölgesel liderlere göz gezdirdiğimizde tüketiciye dönük şirketlerin bayrağı çektiğini görüyoruz. Avrupa’da Unilever, Kuzey Amerika’da Patagonia, Afrika’da Woolworths, Latin Amerika’da Natura ve Asya’da Tata kurumsal lider konumunda. 

Katılımcıların %44’ü Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşmada en etkin yöntemlerin ortaklık oluşturma ve ürün-hizmet geliştirme olduğunu düşünüyor. Ayrıca uzmanlar, özel sektörün, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini, amaç belirleme ve risk analizi süreçlerine ışık tutacak şekilde kullanmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Anket sonuçlarına göre sivil toplum kuruluşları arasında %30 ile WWF ve %20 ile Greenpeace sürdürülebilir kalkınma konusunda liderliğe sahipken, hükümetler bazında baktığımızda ise İsveç (%27) ve Almanya (%25) başı çekiyor. 

Tüm bunların yanında, sürdürülebilir kalkınmaya geçiş konusunda sanayinin çabalarına eleştirel yaklaşan uzmanlar, tüm sektörlere karşı negatif değerlendirmelerde bulunmakta. Sanayii sektörleri arasında orman ürünleri, bioteknoloji ve ICT alanında faaliyet gösteren şirketler geçişi en sağlıklı şekilde gerçekleştirenler iken, petrol, gaz ve madencilik  endüstrileri uzmanların %75’i tarafından olumsuz değerlendirilmiş durumda.

SHARE: READ MORE

17 June

Gelecekte Bizi Bekleyen 10 Büyük Küresel Sorun

World Economic Forum, iklim değişikliğinden toplumsal cinsiyet eşitliğine, sorumlu ve sürdürülebilir üretimden bilinçli tüketime, uzun vadeli finansal yatırımlardan sağlık sisteminin ve internetin geleceğine dünyayı bekleyen 10 küresel sorun ile ilgili bir çalışma derledi. Çalışma ile Paris Anlaşması, Sürdürülebilir Kalkınma için Küresel Hedefler ve COP21 sonrası yeni bir döneme girilen dünyada, gelecek yüz yılın gündemini belirleyecek sorunlara değiniliyor.

Gıda Güvenliği

2050 yılına geldiğimizde dünyanın 9 milyar insana yetecek kadar gıda üretiyor olması gerekecek. Artan nüfusla doğru orantılı olarak gıdaya talep de %60 oranında artış gösterecek. Açlığa son vermek, gıda güvenliği  sağlamak, yeterli beslenme ve sürdürülebilir tarımın teşvik edilmesi Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Büyüme için Küresel Hedefler arasında 2. sırada yer alıyor. Bu hedeflere ulaşılması için, cinsiyet eşitliğinden yaşlanan nüfusa, yeteneklerin geliştirilmesinden iklim değişikliğine birden fazla sorunu aynı anda çözmemiz gerekiyor.



Kapsayıcı Büyüme

Son yarım asırda ekonomik büyümede yakalanan ivme her ne kadar resmin tamamına bakıldığında bir başarı olarak görünse de, sınıflar arasında giderek artan uçurum, ekonomik büyüme için göz ardı edilen çevre, insan hakları ihlalleri ve giderek artan eşitsizlikler gibi konular nedeniyle aslında büyük bir başarısızlığa işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan Sürdürülebilir Kalkınma için Küresel Hedefler arasında da yer bulan bu konular Hedef 5: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Hedef 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme, Hedef 10: Eşitsizliklerin Azaltılması ve Hedef 16: Barış ve Adalet ile destekleniyor.


  Çalışma Hayatı< Uluslarası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tahminlerine göre 2008’deki ekonomik krizden bugüne yaklaşık 61 milyon iş kolu kayboldu ve bu sebeple 200 milyon insan işsiz kaldı. Halihazırda işsiz insanları ve genç nesili istihdam etmek için 2020’ye kadar 500 milyon yeni iş fırsatının yaratılması gerekecek. 2015’te gerçekleştirilen bir araştırmaya göre ise küresel ölçekte pek çok sektörde kalifiye çalışan sıkıntısı çekiliyor ve işverenlerin %38’i kalifiye çalışan eksikliği nedeniyle pek çok poziysonun doldurulamadığını belirtiyor.



İklim Değişikliği

Dünya yüzeyi sıcaklığı, geçtiğimiz 50 yıl içerisinde insan kaynaklı nedenlerden ötürü 1°C artış gösterdi ve sera gazı salımları 1970’ten bugüne %80 arttı. Mevcut durumda atmosferdeki belli başlı sera gazları son 800.000 yılki en yük seviyelerine ulaştı. Gittikçe artan kuraklıklar ve diğer aşırı hava koşulları bir yandan iklim değişikliğinin etkilerini fiziksel olarak gösterirken, dünya sigorta şirketlerinin veri tabanlarından oluşturulan çalışmaya göre 1980’lerden bugüne hava olayları nedeniyle yaşanan ekonomik zarar 3 katı artış gösterdi.

Yalnızca 1°C’lik artışın sonucunda gerçekleşen zararın, bu artışın 2°C’nin üzerine çıkması sonucunda katlanarak artacağını belirten politik aktörler ve bilim insanları, küresel ölçekte farkındalık yaratmak ve bir eylem planı hazırlamak üzere 2015 yılında Paris Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşmaya göre imzacı her bir ülke İklim Değişikliği ile Mücadele Planları çerçevesinde üzerine düşenleri yapmayı taahhüt ediyor.


Küresel Ekonominin Geleceği

Küresel ekonomik krizin ardından dünya hala ekonomik açıdan toparlanmakta güçlük çekiyor. Dünyanın en büyük ekonomileri daha agresif ekonomi politikaları benimserken hükümetler bütçelerini  iklim değişikliği ve iklim değişikliği kaynaklı sosyal sorunlar etrafında yeniden tasarlamak zorunda kalıyor. Küresel ölçekte yoksulluğun önüne geçmek için gerekli olan finansal erişime dünya üzerinde hala 2 milyar insanın erişimi bulunmuyor. Buna ilaveten 200 milyon KOBİ’nin resmi finansal servislere erişimi bulunmuyor. Küresel aktörleri bekleyen en büyük zorluk, herkese eşit ve erişilebilir bir finansal sistemin kurulması olarak görülüyor.



İnternetin Geleceği

Dünya nüfusunun %43’ünün internete erişimi bulunurken kalan %57’sinin hala internete erişimi bulunmuyor. İnternete erişimi bulunan insanların büyük bir çoğunluğu ise gelişmiş ülkerde yaşıyor. Dördüncü Sanayi Devrimi ile birlikte, internetin daha fazla hayatımızda yer alması bekleniyor. 2025 yılına kadar dünya nüfusunun %10’unun internete bağlanabilen akıllı kıyafetler kullanacağını ve mobil telefonların artık vücuda eklenebilmesi bekleniyor. Her şeyin birbiri ile bağlı olduğu bir dünyada gizlilik, datanın güvenliği ve kişisel ilişkilerimiz her ne kadar tehdit altında görünse de Nesnelerin İnterneti’nin her bir sektörü dönüştürmesi ve kaynakların daha verimli ve sürdürülebilir kullanılmasını sağlaması öngörülüyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Sağlık hizmetlerine erişimden politik temsiliyete, ekonomik fırsatlardan eğitime toplumsal cinsiyet eşitliği ülkelerin gelişiminde önemli rol oynuyor. Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Global Gender Gap Report aracılığı ile dünya üzerinde cinsiyet eşitliğini takip ediyor ve şu anki haliyle kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin kapanması için 118 yıl daha geçmesi gerekiyor.


Küresel Ölçekli Ticaret ve Yatırımlar

Küresel ölçekli ticaret ve yatırımlar, ekonomik büyümenin en önemli faktörlerinden bir tanesi. Geçtiğimiz son yarım asırda iş yapış şeklimiz köklü bir değişime uğradı. Dijital ekonominin hızla büyümesi, hizmet sektörünün engellenemez yükselişi ve uluslararası üretim ağlarının sayısının artması küresel ölçekli ticaretin bugünkü haline evrilmesinde önemli rol oynadı.



Uzun Vadeli Yatırımlar

Uzun vadeli yatırımlar sürdürülebilir bir ekonomik ve toplumsal kalkınma sağlanmasında önemli rol oynuyor. Yeni altyapı yatırımlarından toplumsal projelere, yatırımların nasıl yapıldığı ne kadar yapıldığından daha önemli hale geldi. 2008 krizinin sonrasında hala toparlanmakta güçlük çeken küresel ekonomi ve hükümet bütçelerindeki kesintiler nedeniyle uzun vadeli yatırımların sayısı hala yeterince yüksek değil.


  Sağlık Sektörünün Geleceği Sağlık sektöründe gerçekleşen teknolojik ve bilimsel ilerlemeler, bir yandan insan ömrünü uzatırken diğer yandan daha sağlıklı bir yaşamı mümkün kılıyor. Öte yandan, küresel ölçekli salgınlar, antibiyotiklere karşı direncin artması, gelişmekte olan ülkelerde sağlık harcamalarının kapsamı gibi sorunlara sağlık sektörünün hala çözüm bulması gerekiyor.

SHARE: READ MORE

17 June

Küresel Gıda Problemine Çözüm: İnovasyon ve Girişimcilik

Dünya Gıda Programı’nın (World Food Programme, WFP) 2015 verilerine göre, günümüzde her dokuz insandan biri (toplamda 795 milyon kişi) açlık sınırının altında yaşıyor ve sağlıklı bir yaşam için gerekli yeterli miktarda gıdaya erişemiyor. Bu sayıya 2050 yılına dek 2,3 milyar kişinin daha eklenmesi bekleniyor. Hızla artan nüfusun ihtiyaçlarının beraberinde getirdiği verimsiz tarım uygulamaları ile toprakların kullanılamaz hale gelmesi, artan et tüketimine bağlı olarak ormanların hayvancılık ihtiyaçları için yok edilmesi gibi faktörler yalnızca yeterli miktarda gıdaya erişim sorununu değil aynı zamanda gıda sektörünün çevre üzerindeki olumsuz etkilerini tetikliyor.

İnsan kaynaklı sera gazı emisyonlarının %30’dan fazlasına sebep olan gıda ve tarım sektörünün sürdürülebilirliği günümüzde artık hiç olmadığı kadar önem ve aciliyet taşıyor. Daha önce hazırladığımız haberler ile gıda ve sürdürülebilirlik konusuna değinmiş, önlemler alınmadığı takdirde dünyayı ve insanlığı bekleyen zorluklardan bahsetmiştik.

Daha sürdürülebilir bir tarım sektörü ile insanlar ve dünya için daha iyi ve sürdürülebilir üretim pratikleri üretmek üzere çalışan girişimciler, bu soruna farklı disiplinlerin sınırında çözümler arıyor.

Bu çabaların yenilikçi çözüm önerileri eşliğinde girişimcilik kültürü ile birleşmesi sonucunda heyecan verici startupların filizlendiği bir döneme girdik. Bu haftaki gıda haberimizde daha sürdürülebilir bir dünya için çalışan startuplara değiniyoruz.

Gıda yaşam döngüsünde farklı farklı süreçlere eğilen girişimlerden kimisi mevcut koşullarda görsel olarak bozunmuş yiyeceklerin formunu değiştirerek raf ömrünü uzatmayı amaçlarken, kimisi ise mahsullerin daha etkin büyüyebilmesi için köklerine odaklanıyor.

İsrail’de bulunan Sensilize adlı girişimin kurucusu Robi Stark ve ekibi yakın geçmişte savunma sanayiinde edindikleri uzaktan algılama sistemleri konusundaki tecrübeyi, “toprak ve mahsuller her noktada homojen özellik gösteremeyeceğinden, farklı ihtiyaçları vardır” düşüncesinden hareketle tarım sektörüne uygulayarak Robin-Eye isimli bir ürün geliştirdiler.

Geliştirdikleri “Robin-Eye” adlı sensör yardımıyla mahsul bazında yansıyan ışığı dalga boyuna göre analiz ederek pigment, karoten ve klorofil gibi düzeyleri ölçüyorlar. Böylece değişken oran uygulamalarıyla (variable rate application) mahsul ve arazi koşullarına özgü ekim, gübreleme gibi faaliyetlerde etkin üretim ile birlikte zaman ve para tasarrufu hedefliyorlar.

Bir başka startup ise ise gıda israfı sorununa eğilerek besinlerin raf ömrünü uzatmak için çalışmalar yürütüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün güncel verilerine göre günümüzde üretilen besinlerin 1/3’ü çöpe gidiyor. Bremen, Almanya’da bulunan FoPo adlı girişim, atık olarak ayrılmış meyve ve sebzeleri özel bir yöntem ile kurutup toz haline getirerek raf ömürlerini arttırmayı ve bu sayede de açlık ve atık sorunlarına eş zamanlı çözüm bulmayı hedefliyor.

Halihazırda çifçilerin kullanageldiği seracılık ve diğer tarım uygulamalarını ele alıp sorunun köküne inme iddiası ile yola çıkan Roots SAT, toprak yüzeyi ile altı arasındaki sıcaklık farkının yüksek olduğu koşullarda bitkilerin gerekli besinleri verimli bir şekilde yapraklarına aktaramadığı için mahsul köklerini ortama göre optimal sıcaklık değerlerinde tutan sistemler geliştiriyor. Uygulamaları ile Roots SAT %25-80 arasında verim artışına ulaşmış durumda.

Londra merkezli kar amacı gütmeyen bir şirket olan Feedback, tarım sektöründeki sorunlara ve çiftçileri olumsuz etkileyen piyasa koşullarına dikkat çekmek üzere 2009 yılından bugüne “Feeding the 5000” adı altında etkinlikler düzenliyor.

Gelişmekte olan dünya ülkeleri de dahil pek çok ülkede piyasanın beklediği “mükemmel şekil ve büyüklükte” mahsüller üretemeyen çiftçilerin büyük bir kısmı, toplam hasatlarının %40’ına kadarına tarlalarında çürümeye bırakmak zorunda kalıyor. Ekonomik gıda israfı çalışması yürüten Rethink Food Waste Through Economics and Data isimli araştırma şirketi, yalnızca ABD’de yetiştirme, işleme ve taşımaya harcanan 218 milyar USD’nin bu gıdaların hiç tüketilmemesi nedeniyle boşa harcandığını belirtiyor.

Feedback, marketler tarafından ezik, çirkin ve yeterince büyük olmadığı için daha ucuza satılan veya atılan meyve ve sebzeler ile gerçekleştirdiği “Feeding the 5000” etkinlikleri ile tüketiciler arasında farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Etkinliğe isteyen herkes katılarak ücretsiz yemek yiyebiliyor. Yiyeceklerin tümü restoranların ve marketlerin kullanmadığı ve/ya atık olarak gördüğü gıdadan üretiliyor.

Yakın geçmişe dek diğer sektörlerle karşılaştırıldığında inovasyon ve yatırımlar açısından oldukça küçük adımlar ile hareket eden gıda ve tarım teknolojileri, yenilikçi fikirler ile filizlenen startuplar sayesinde 2012 yılından bu yana her sene bir önceki yıla göre 2 katı kadar yatırım almış olsa da halen ciddi desteklere ihtiyaç duyuyor. Öyle ki günümüzde tarım, küresel GYH’nın %10’unu oluşturmasına rağmen ilgili yatırımların sadece %3,5’ini  alabiliyor. Süreçlerin verimsizliği ve atık gibi konularda kat edeceği daha çok yolu olan sektöre, hızla artan nüfusu sürdürülebilir bir şekilde besleyebilmek adına büyük bir görev düşüyor.

SHARE: READ MORE

3 June

Bloomberg Finansal Hizmetler Cinsiyet Eşitliği Endeksi

Bloomberg finansal hizmetler sektöründeki şirketler için bir toplumsal cinsiyet eşitliği endeksi hesaplamaya başladı. Endeks, şirketlerin cinsiyet istatistikleri, çalışan politikaları, cinsiyete duyarlı ürünleri ile toplumsal destek ve katılım üzerinden veri sağlamayı amaçlıyor. Bloomberg Finansal Hizmetler Cinsiyet Eşitliği Endeksi - Bloomberg Financial Services Gender Equality Index (BFGEI) şirket istatistikleri, politikalar, ürünler ve toplumsal katılım gibi ölçütleri değerlendiriyor.

Bu girişimle, sektörde cinsiyet eşitliği çerçevesinde sosyal ve idari bilgilerin açıklık ve farkındalık seviyesine yeni bir boyut katarak veri şeffaflığı ve iş ortamında eşitlik gibi kavramları iyileştirme çabalarındaki kararlılık açıkça görülüyor.

Bloomberg Strateji ve Kurumsal Kalkınma direktörü Angela Sun’ın “Tecrübeler, cinsiyet eşitliği politika ve uygulamalarının bir şirketin finansal performansını, üretkenliğini ve kaliteli iş gücünü elinde tutabilme yeteneğini etkilediğini açıkça gösteriyor. Her geçen gün daha fazla şirketin, iş ortamında cinsiyet eşitliğine önem verdiği bir dönemde, elimizde şirketler, çalışanlar ve müşterilerin karşılaştığı zorluklarla ilgili bütüncül verilerin bulunmasını önemsiyoruz.” şeklinde açıklama yaptı.

Endeksin politikalar ve ürünler gibi ölçümü zor alanlarda yatırımcılara objektif, somut veriler sunmak kaydı ile yeni bir karar verme ve kıyaslama aracı oluşturduğunu söyleyebiliriz.

2016 BFGEI, ilk etapta sosyal şeffaflık (social disclosure) politikaları ve uygulamaları da dahil olmak üzere cinsiyet eşitliği kavramına güçlü bir bağlılığı olan 26 finansal hizmet şirketini içerdi. Endekse katılma amacında olan şirketler öncelikle “Women’s World Banking”, “Catalyst” ve “Working Mother Media” gibi uzman kuruluşlar ile Bloomberg tarafından hazırlanmış sosyal konuları içeren bir soru formunu cevaplandırdılar. Bunun sonucunda Bloomberg tarafından oluşturulmuş küresel 60 puan eşiğini geçen şirketlerin ilgili kriterleri sağladığı düşünülerek bu yılki endekse girmelerine karar verildi.

2016 Bloomberg Finansal Hizmetler Cinsiyet Eşitliği Endeksine giren firmalar: Allianz, American Express, Banco Santander, Bank of America, Bank of Montreal, Barclays, BNP Paribas, BNY Mellon, CIBC, Citigroup, Credit Suisse, Deutsche Bank, Franklin Templeton, HSBC, ING, JPMorgan Chase, MasterCard, MetLife, Old Mutual, Prudential Financial, Prudential PLC, Standard Chartered, State Street, The Hartford, UBS, Visa.

SHARE: READ MORE

3 June

Kadının Simgesi Topuklu Ayakkabı Mı?

Uluslararası vergi, denetim ve danışmanlık devi PwC’nin Londra ofisinde resepsiyon hizmetini veren Portico adlı firmada gerçekleşen cinsiyetçi uygulama, geçtiğimiz günlerde küresel ölçekte yankı buldu. 27 yaşındaki Nicola Thorp işe başladığı gün 5-10 cm yüksekliğinde topuklu ayakkabı giymeyi reddetmesi üzerine firma, kendisini mesai ücretini ödemeden eve göndermişti. Bunun üzerine Thorp, Birleşik Krallık Parlamentosu’na yazdığı “Make it illegal for a company to require women to wear high heels at work” yani “Şirketlerin işyerinde kadınları yüksek topuklu ayakkabı giymeye zorunlu kılmasının hukuksuz bir uygulama sayılmasını sağlayın” başlıklı dilekçe ile destek topladı. Önce hükümet cevabı için asgari limit olan 10 bin, ardından da konunun parlamento oturumunda görüşülmesi için gereken 100 bin imza sınırını birkaç gün içinde aştı. Kampanya sayesinde çağdışı ve cinsiyetçi kıyafet yönetmeliklerinin gözden geçirilmesi dünya genelinde birçok ülkede daha yüksek sesle gündeme getirildi ve Julia Roberts, Susan Sarandon gibi aktrisler de Cannes Film Festivali’nde protestolarıyla bu haklı başkaldırıya destek olmuşlardı.

Olayın ardından önce PwC’den sonrasında resepsiyon hizmetini veren Portico’dan açıklamalar geldi. PwC UK Yönetim Kurulu üyesi Gaenor Bagley tarafından PwC resmi blogu üzerinden yazılı ve görüntülü olarak yapılan açıklamanın içeriği gibi üslubu da umut vericiydi. Açıklamalarda dikkat çeken bazı noktalar şu şekilde oldu:

“Cinsiyet ayrımına karşı 1975 yılında imzalanan yasa ile iş ortamında eşitlik konusunda ciddi mesafeler kat edilmiş olsa da Nicola Thorp’un dilekçesi halen yapılması gereken çok şey olduğunun ciddi bir göstergesidir.”

“Bizzat kendim de dahil olmak üzere kurumumdaki birçok kişi, dilekçenin altında yatan hassasiyetlerin destekçisiyiz.”

“Basit bir şekilde açıklayacak olursak, bu tarz uygulamalar bizi yansıtmamaktadır. Hayatın herhangi alanında eşitsizlik kabul edilemez.”

“Tedarikçilerimizle, sürdürülebilirlik arzularımızla örtüşmeleri bağlamında beraber çalışıyoruz. Bu yüzden, tedarikçilerimizin işe alım politikaları ve değerlerinin bizimkileri yansıtmasının ne denli kritik olduğunun farkındayız.”

“Herkesin iş ortamında “kendisi” olabilmesi gerektiğine yürekten inanıyoruz.”

“Tüm bu açıklamalarımız, insanları gündelik iş yaşamlarında etkileyen ince detaylara dikkat etmediğimiz takdirde anlamsızlaşmaktadır.”

PwC’den gelen açıklama üzerine Portico da kıyafet yönetmeliklerini gözden geçirmiş ve kadın çalışanlarının arzu ettikleri ayakkabıyı giyebileceğini açıkladı.

Toplumsal cinsiyet konusunda kalıplaşmış yargıların bir kenara bırakılıp,  günlük hayatta ayrımcılığa neden olan bu tip uygulamaların yerini eşitlikçi bir iş ortamına bırakmasını diliyoruz. S360 olarak gözlemlediğimiz, söz konusu ayrılıkçı yaklaşımlardan biri de sürdürülebilirlik raporlarında kadınların topuklu ayakkabı illüstrasyonlarıyla gösterilmesidir. Söz konusu uygulamaların günümüzün sürdürülebilir şirketlerinde de terk edilmesini umuyoruz.

SHARE: READ MORE

3 June

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri G7 Ajandasında

G7 (Group 7) olarak anılan, aralarında Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu grup, toplamda 263 trilyon dolar ile Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından dünyanın en güçlü ekonomileri arasında gösteriliyor. Söz konusu ekonomik gücü elinde bulunduran G7 ülke başkanları ve Avrupa Çevre yetkilileri bu yıl Japonya’nın Toyama şehrinde 15-16 Mayıs tarihlerinde düzenlenen zirvede bir araya gelerek bir bildiri yayımladılar. Zirvenin bu seneki gündeminde Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2030 ajandasına yönelik yürüttüğü çalışmalar, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, kaynakların verimli kullanımı, kimyasalların yönetimi, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik konuları vardı.



Geçtiğimiz yıl G7 liderleri, kaynakların verimli kullanımı ile oluşan etkilerin sera gazı emisyonlarına ve ülke ekonomilerine etkisini inceleyen bir rapor hazırlanması talep etmişti. Bu kapsamda hazırlanan ‘ResourceEfficiency: Potential and Economic Implications’ adlı çalışmanın verilerine göre, kaynakların daha verimli kullanımı ve uluslararası iklim aksiyonları ile kaynakların kullanımı ciddi oranda azaltılabileceği ve aynı zamanda ekonomilerin büyüyebileceğine dikkat çekildi. Zirveden önce paylaşılan değerlendirme ve planlara göre, ülkelerin mevcut durumu göz önüne alınarak Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SDG) yerel uygulamalarının teşvik edildiği, bazı ülkelerin ulusal stratejilerinde düzenlemelerin yapıldığı ve paydaşların da SDG uygulamalarına katılımını sağlayan mekanizmaların oluşturulduğu bilgisi verildi. G7 ülkeleri, diğer ülkelere teknik destek ve işbirliği fırsatlarının sunulması gerektiğinin farkında olduklarını belirtti ve çevresel konularda elde edilen kazanımların, deneyim ve bilgilerin paylaşılmasının önemini vurguladı.

Kaynakların verimli kullanımı konusunda imza attıkları işbirliklerine bağlılıklarını bir kez daha vurgulayan G7 ülkeleri, Paris Anlaşması ve SDG uygulamaları kapsamında doğal kaynakların bilinçsizce kullanımının ve çevresel bozulmanın önlenmesi için her türlü çabanın sarf edileceği sözünü verdi. Kaynakların doğru kullanımının, rekabeti ve ekonomik büyümeyi artıracağının, arz güvenliği ve yeni iş alanları sağlayacağının altı çizildi.

İnsan sağlığı ve çevre adına risk oluşturan kimyasalların yol açtığı mevcut ve yeni sorunların farkında olduğunu vurgulayan G7 ülkeleri, özellikle boyalardaki kurşuna ve gıdalarda kullanılan, endokrin sistemini ciddi şekilde etkileyen kimyasallara dikkat çekti. Bu kapsamda, kimyasal ve atık yönetimi politikalarının uzun vadede etkili olabilmesi adına hükümetler ve süreçlerin tümünde işbirliği yapılması bekleniyor. Çocuk sağlığına özellikle önem veren bu ülkeler, geçmişte imzacı oldukları protokol ve anlaşmalara bağlılıklarını bir kez daha dile getirdi. Uzun vadede çocuklar için güvenli ve emin bir çevre bırakmak adına çocukların sağlığı ve gelişimi için gerekli araştırmaların yapılacağı, bilgi ve risk değerlendirmesi paylaşımında bulunacağı ve çocukları koruyacak politikaların yaygınlaştırmayı teşvik edileceği söylendi.  

Zirvede ayrıca Japonya, Fukuşima Nükleer Enerji İstasyonu’nda gerçekleşen kazadan sonraki iyileştirme çalışmalarının mevcut durumu ve radyoaktif kirliliğin temizlenmesi hakkında bilgi verdi.

COP21’de düşük karbonlu toplumlara geçiş için belirlenen stratejiler, diğer ülkelere ve özel sektöre güçlü mesajlar ile hatırlatıldı; ciddi ulusal ölçümlemelerin yapılması ve paydaşlarla ortak çalışılması gerektiği vurgulandı. Çevresel sorunları önlemek adına tüm sektörler ve toplumun her seviyesinde kullanılmak üzere inovasyon ve bilgiye ihtiyaç olduğu, böylece daha sürdürülebilir ekonomik sistemlerin yaratılabileceği ortaya kondu. Ekonomik sistemlerin dönüşümü, çevresel ve sosyal konularda, hükümet bazında yapılacak yatırımların teşviki ile sağlanacak; finansal sistemlerin daha yeşil hale gelmesi ile kısa ve uzun vadeli sürdürülebilir yatırımlar garantilenmiş ve özel sektöre yön verilmiş olacak. Aynı zamanda karbon fiyatlandırması, inovasyonu ve düşük karbonlu yatırımları da teşvik edecek.

Biyoçeşitliliğin yok olması ve ekosistemin bozulması çevresel olduğu kadar sosyo-ekonomik problemleri de beraberinde getirecektir. Disiplinler arası bir değerlendirmenin gerekliliğini vurgulayan küresel bir girişim olan Economics of Ecosystems and Biodiversity (TEEB), biyoçeşitliliğin korunması, ekonomik ve ulusal/uluslararası yaklaşımların geliştirilmesi adına geniş tabanlı bir stratejinin oluşturulması gerektiğini belirtiyor. G7 ülkeleri, biyoçeşitliliğin korunması adına geliştirilebilecek bu yaklaşımların çeşitli ülkelerin yerel yönetimlerinde, özel sektör faaliyetlerinde, hatta bireylerin satın alma kararlarında etkili olabileceğine inanıyor.

SHARE: READ MORE

3 June

Küresel Rekabetin Belirleyicisi İnovasyon Olacak

    Dünya Ekonomik Forumu, dünya genelinde ülkelerin ekonomik rekabet karnelerini çıkardığı Küresel Rekabet Raporu’nu yayımladı. Her yıl yayımlanan raporun oluşturulmasını sağlayan Küresel Rekabetçilik Endeksi’nde, 140 ülkenin ekonomik gücünü ve küresel koşullara uyumu, 12 ana alanda belirlenen, inovasyon kapasitesi, alt yapı, sağlık hizmetleri gibi alanlardaki 114 indikatör üzerinden ülkelere dair analiz yapılıyor ve ülkelerin detaylı profilleri çıkarılıyor.

Günümüzde rekabetin güçlendirilmesi yalnızca piyasaların doğru işlemesiyle değil, bunun yanı sıra değişikliklere uyum sağlayabilen güçlü kurumların oluşturulması ve inovasyon kapasitesinin artırılmasıyla mümkün oluyor. 2004 yılından bugüne ülkelerin performanslarını değerlendirmeyi sağlayan Küresel Rekabetçilik Endeksi’ne, günümüzde değişen küresel ekonomik koşullarda rekabeti etkileyen tüm unsurları dahil edilerek ve indikatörler genişletilerek endeksin güvenilir bir ölçüm kaynağı olması sağlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu söz konusu çalışma ile ulusal verimliliğin ve refahın artırılmasına katkı koyan tüm faktörleri ele alan söz konusu indikatörlerle, ülkeler arasında interaktif bir harita ile küresel ve bölgesel kıyaslama aracı sunuyor. 2015-2016 yılı verilerini ele alan güncel raporun şu ana kadar küresel risklerin ve rekabete bağlı etmenlerin anlaşılabilmesini sağlayan en kapsamlı değerlendirme olarak belirtiliyor. Raporda sağlanan veriler küresel ekonomik trendler konusunda ekonomik politika yapıcılara ve tartışmalara önemli bir kaynak oluyor.                                                     

2015-2016 yılı sıralamasını etkileyen en önemli faktör toplum için inovasyon olarak belirlenmiş. Endeksin çıktılarına göre rekabet gücü sıralamasında bu yıl ilk sırada İsviçre, Singapur ve Amerika Birleşik Devletleri yer alıyor. Diğer ülkeler ise sırasıyla Almanya, Hollanda, Japonya, Hong Kong, Finlandiya, İsveç ve İngiltere.

Türkiye 2015-2016 Küresel Rekabetçilik Endeksi’nde, bir önceki döneme kıyasla 6 basamak gerileyerek 51. sırada yer aldı. Bunun sebebi olarak, 12 değerlendirme kriterinden 10’unda gerçekleşen performans düşüşü gösterildi. En çarpıcı gerileme ise kurumsal yapı kriterinde gerçekleşti.



Raporda Türkiye’nin rekabet gücünde gözlenen düşüşün, ülkenin politik anlamda özel bir dönemden geçişi (genel seçimlerin gerçekleşmesi) ve jeopolitik konum kaynaklı sorunların devam etmesinin etkisi olduğu belirtiliyor. Ülkenin belirsizliğin baskın olduğu bir dönemden geçmesinin, uluslararası özel sektör yatırımlarının durağanlaşmasına, bunun da rekabet gücünün düşüşüne sebep olduğunun altı çiziliyor. Enflasyonun hedeflerin oldukça üzerinde gerçekleşmesi, yerel finans sektöründeki verimliliğin düşüşü, dış finansmana aşırı bağlılık, piyasalardaki yapısal reformlarda yeterince ilerleme gösterilememesi gibi sorunların, ülkenin üretkenliğinde sorunlara sebep olduğu ve yapısal reformların hızla gerçekleştirilmemesinin Türkiye’nin uzun vadedeki rekabetçiliğini sürdürmesine ciddi anlamda etki edeceği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

20 May

Bir Sürdürülebilir Moda Hareketi: Green Carpet Challenge

Eco-Age’in 2013 yılında Londra Moda Haftası’nda başlattığı Green Carpet Capsule Collection hareketi Anna Wintour, Net-a’nın kurucusu Natalie Massenet, İngiliz Moda Kurulu Başkanı Livia Firth gibi küresel moda, tasarım, sanat akımlarının başrolleri ve hükümetler ile uluslararası kuruluşların desteğini alarak yola çıktı. Moda dünyasında oldukça önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen bu hareket, tasarımcıların ve markaların koleksiyonlarına sürdürülebilir bir vizyon kazandırmış oldu. Aynı zamanda markaların politikalarına, çevreye verilen zarara, çalışan haklarının korunmasına, suyun dikkatli şekilde kullanılmasına, kimyasallara ve hayvan haklarına dikkat çekmek isteniyor.

GCC ile işbirliği içerisinde olan Gucci el çantaları, Sergio Rossi lüks aksesuarlar koleksiyonu hazırladı, Livia Firth Marks&Spencer çalıştı. İkonik markalardan Calvin Klein, Green Carpet Challenge’ı (GCC) sahiplendi ve 2016 Met Gala için üç adet göz alıcı koleksiyon hazırladı. Emma Watson, Lupita Nyong’o ve Margot Robbie harekete dikkat çekmek için bu koleksiyondan parçalar seçtiler. Hareketin kurucusu Livia Firth, desteğini bir kez daha göstermek ve yeni işbirlikleri kurmak adına daha önce de giymiş olduğu GCC kıyafetlerinden birisini ile geceye katıldı.

Emma Watson, Newlife kumaşının, plastik şişelerin geri dönüşümüyle elde edilen mühendislik harikası ipliklerin kullanıldığı bir elbise giydi. Watson’ın gece için yaptığı seçimlerden estetik ve etik detaylara oldukça dikkat ettiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında Watson, Calvin Klein’e meydan okuyarak, bu etkinlik için hazırlanan koleksiyonun çalışmalarına Eco-Age’in katılmasını sağlayarak Met Gala’da mümkün olduğunca sürdürülebilir ve GCC’in değer sistemini yansıtan ürünlerin ortaya çıkmasını sağladı.

SHARE: READ MORE

20 May

Popüler Kültür ve Sürdürülebilirlik

Kopenhag Sürdürülebilir Moda Zirvesi, 52 ülkeden 1.200’den fazla katılımcıyı moda endüstrisinde sürdürülebilirliği tartışmak ve endüstriyi dönüştürme yolunda birlikte yeni iş modelleri ve çözümler üretmek üzere bir araya getirdi. Halihazırda bu ekosistemin içinde yer alan, bu konu hakkında konuşan ve aksiyon alan insanların bir araya geldiği zirve endüstri liderlerini ve fikir önderleri arasında iş birliklerine zemin hazırlıyor. Buna rağmen, çözümün en büyük taraflarından birisi olan nihai tüketiciler henüz resmin bir parçası değiller. Katılımcılar arasında yer alan New York Times baş moda editörü ve eleştirmeni Vanessa Friedman’ın konuşmasında dikkat çektiği konu, sürdürülebilir bir moda endüstrisi yaratılmasında büyük rol oynuyor.



Kıyafetlerin, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp insanların kendilerini ifade etmek için kullandıkları bir araca dönüşmesi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Tüketiciler kıyafetlerini, karakterlerinin öne çıkarmak istedikleri yönlerine göre seçiyor ve sokakta, evde, okulda, işte kıyafetleri aracılığı ile etraflarına kendilerine dair bir mesaj gönderiyorlar. Günümüzde moda, bir yandan popüler kültürün ayrılmaz bir parçası haline gelirken diğer yandan popüler kültürü şekillendiren en büyük aktörlerden birisi konumunda. Dolayısıyla moda yalnızca bireyler için değil, toplum genelinde de nelerin arzu edilebilir olduğunun belirlenmesinde rol oynuyor. Bu çerçevede moda yalnızca bir ”görüntü”den ziyade aslında bir tercih, bir bilinç ve duruş pazarlıyor.

Durum böyle olunca, sürdürülebilir bir moda arzusu ile bir araya gelen endüstri liderlerinin ve fikir önderlerinin, finansal, ekonomik ve çevresel veriler içeren tasarım harikası sürdürülebilirlik raporlarından fazlasını yapmaları ve nihai tüketicilere sürdürülebilirliği de ”pazarlaması” gerekiyor. Yıllık kıyafet harcamalarının genç tüketicilerde dahi 200 milyar dolar seviyesine ulaşması, nihai tüketicilerin moda endüstrisindeki uygulamaların değiştirilmesinde etkilerinin büyüklüğünü gösteriyor. Daha bilinçli tüketim alışkanlıklarının, daha az tüketim, tekrar kullanmak ve satmak, takas, geri dönüştürmek gibi kavramların her birisinin markalar tarafından tüketicilerine pazarlanması gerekiyor. Bu ”bilinci” pazarlarken ise Vanessa Friedman popüler kültürün kullanılması gerektiğini; büyük ölçekli bir değişimin ancak sosyal medya, sinema, müzik, sanat gibi popüler kültür ile iç içe geçmiş bütün mecralardan daha fazla insana ulaşılması ile gerçekleşebileceğini savunuyor. Markaların kitleleri harekete geçirmek ve bilinçlendirmek üzere gerçekleştirdiği kampanyaların bir kısmını Kopenhag Sürdürülebilir Moda Zirvesi haberimizden okuyabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

20 May

Kopenhag Sürdürülebilir Moda Zirvesi’ndeydik

12 Mayıs’ta 52 ülkeden 1200’den fazla katılımcı ile gerçekleşen “Copenhagen Fashion Summit” modada sürdürülebilirliği ele alan dünyadaki en büyük etkinlik. Bu sene “Sorumlu İnovasyon” teması ile gerçekleşen zirveye “daha iyi bir moda” ya yönelik değişimin ve çözümün bir parçası olmak için S360 olarak biz de katıldık. H&M, Patagonia, Nike gibi şirketlerden, Livia Firth, Burak Çakmak, Vanessa Friedman’a moda endüstrisinin ana oyuncularını zirvede toplayan etkinlik, küresel ölçekte hem sosyal hem çevresel çok büyük etkileri bulunan endüstriyi dönüştürme yolunda beraber yeni iş modelleri ve yeni çözümler üretmeyi hedefliyor. Zirvede gözümüze çarpan uygulamalardan bazıları:

·Patagonia tüketim çılgınlığına eleştiri olarak ABD’de “Don’t Buy This Jacket” (Bu Ceketi Almayın) kampanyası yaptı. “4R” (Reduced consumption, Repair, Resale, and Recycling - daha az tüketim, tamir et, tekrar sat, geri dönüştür) mottolarıyla ise ürünlerinin daha uzun süre kullanılabilmesi için çözümler geliştiriyorlar.

·H&M gelecekte tamamen closed-loop (kapalı-döngü) bir üretim sistemi hedefliyor. Bu hedefe nasıl ulaşabileceklerini henüz tam olarak bilmeseler de yenilikçi start-up şirketlere yaptıkları yatırımlar, kıyafet geri dönüşüm kampanyaları ile bu hedefe adım adım ilerliyorlar.

·Nike malzeme ve inovasyon üstüne kurulu bir strateji benimsiyor. %70 geri dönüştürülmüş malzeme kullanırken daha az çevresel etki ve daha iyi malzemeler için inonovatif süreç ve ürünler geliştiriyorlar. Sektörde yapılan ufak değişikliklerle ulaşılan “ehven-i şer” anlayışının yeterli olmadığına inanıyorlar. (“Less bad is not enough”)

·The New York Times moda eleştirmeni Vanessa Friedman moda endüstrisinin sürdürülebilir olması için herkesin sürece dahil olması ve daha çok insana ulaşılması gerektiğini inanıyor. Bunun için pop kültürü kullanarak her yoldan tüketiciye ulaşılması gerekiyor, örneğin “the Big Short” filminde yönetmenin Margot Robbie’yi köpük banyosunda karışık finans terimlerini anlatmak için kullanması gibi.

·Parson’s School of Design dekanı Burak Çakmak tasarım aşamasından başlayarak sürdürülebilirliğin tüm sürece entegre edilmesi gerektiğini söylüyor.

SHARE: READ MORE

20 May

Gençlik Moda Zirvesi ve Moda Sektörünün Değişimi

40 farklı ülkeden 116 öğrenci genç, gelecek neslin tasarımcı ve iş dünyası liderlerinin aşırı tüketim sorunuyla nasıl mücadele edebileceklerini ve sektörün sürdürülebilir olmayan iş modellerinden nasıl kurtulabileceğini, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ekseninde tartışmak üzere 9-11 Mayıs tarihlerinde Kopenhag’da gerçekleşen Gençlik Moda Zirvesi’nde bir araya geldi. Zirve sonunda Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri‘nin moda sektörünün değer zincirinde nasıl hayata geçirilebileceğine dair bir çerçeve oluşturan grup, çalışmaları ekseninde hazırladıkları manifestoyu daha fazla insana ulaştırmak amacıyla 12 Mayıs tarihinde gerçekleşen Kopenhag Moda Zirvesi’nde okudu.



Moda sektörü üretime bağlı çevresel konular, olumsuz çalışma koşulları ve çalışan haklarıyla ilgili tartışmalı olayların yaşanması nedeniyle sürdürülebilirlik ile ilgili konularda sık sık gündeme gelen sektörlerden biri olarak köklü bir değişime ihtiyaç duyuyor. Moda sektörünün günümüzdeki sürdürülebilir olmayan, kaynak yoğun ve kirleten iş modelleriyle değişemeyeceğini, ancak bilinçli bir neslin bunu değiştirebileceğinden hareketle yola çıkan gençler modada yeni bir ses oluşturmayı planlıyorlar.

Moda Sektöründen Gençlik Moda Zirvesinde Dile Getirilen Talepler

Cümlelerine “sahip olduğunuz unvan ve rollerin mirasçıları olarak…” şeklinde başlayan gençler, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni moda sektörü sorunlarıyla bağlayan aşağıdaki manifesto ile moda dünyasına seslendiler. Biz de sizler için, okunan manifestoyu derledik.

1. Sahip olduğunuz unvan ve rollerin mirasçıları olarak, çalışanların ve tüketicilerin güçlendirilmesi ve eğitilmelerini talep ediyoruz. [Küresel Hedef 4: Nitelikli Eğitim, Küresel Hedef 17: Hedefler için Ortaklıklar, Küresel Hedef 12: Sorumlu Tüketim ve Üretim]

2030 itibarıyla moda sektörü kamu, şirketler ve medya ile dokundukları paydaşlarının refahını sağlayacak bir ortaklık oluşturmuş olmalı. Online öğrenme platformları kurulmalı ve sektörde faaliyet gösteren herkese teknik ve kişisel becerilerin geliştirilmesini sağlayacak eğitimler verilmeli. Bu yolla, çalışanların memnuniyeti ve verimlilikleri artırılmalı. Ayrıca, eğitimlerin sadece üretim için çalışan işçileri değil, aynı zamanda tüketicileri de kapsaması gerektiğine inanıyoruz. Etki ve yaygınlıklarıyla hükümetler ve iş dünyası, medya ile el ele vererek tüketiciler arasında davranış değişikliğini sağlayabilirler.

2. Moda sektörünün bir kaynak olarak suya bağımlılığını azaltacak kapalı devre su yönetim sistemlerinin uygulanmasına yönelik derhal ve etkin aksiyonlar alınmasını talep ediyoruz. [Küresel Hedef 6: Temiz Su ve Sıhhi Koşullar]

BM'ye göre, moda endüstrisinin derhal aksiyon almaması durumunda, 2030 yılına kadar temiz su artık dünya nüfusunun yarısı için erişilebilir bir kaynak olmayacak. Biz, moda sektörünün artık dünyanın ikinci büyük su tüketen sektör olmadığı bir gelecek hayal ediyoruz. 9 milyar insanı ve tatlı su kaynaklarımızı etkileyen kimyasallar konusunda farkındalığın olduğu bir dünya hayal ediyoruz. Kaynaklarımızın değerine saygı duyan bir kültürle suyun geri dönüştürülmesini sağlayan teknolojilerin kullanılmasını istiyoruz.

3. Adil ücret, altyapıların iyileştirilmesi, gıda güvenliğinin sağlayarak tüm toplumun refahına uzun vadeli yatırımlar yapmanızı talep ediyoruz. [*Küresel Hedef 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme]

Yerel toplumların gelişmesini kapsayan bir kurum kültürü yaratmak mümkün. Şimdi, el ele çalışarak ve karşılıklı kazanarak toplumu sektörün ve moda sanayinin bir parçası, sanayiyi de toplumunun bir parçası yapmak mümkün. Bu çalışmalar sadece nihai ürünün kalitesini artırmayacak, aynı zamanda toplumun yaşam kalitelerini de artıracak. Topluluklar ve sektör ancak bu yeni modelde, giysinin yaşam döngüsünde emeği olan ellere ve kalplere saygı duyarak birlikte gelişebilir.

4. Sermaye, kâr ve başarının yeniden tanımlandığı ve parasal değerden daha fazlasıyla ölçüldüğü bambaşka bir moda sektörü için işbirliği yapmanızı talep ediyoruz. [Küresel Hedef 17: Hedefler için Ortaklıklar]

2030 yılından itibaren, bu kavramlar, refah, sosyal güvenlik ve küresel sağlık bütünsel bir bakış ile yan yana ölçülmeli. Öncelik, kalkınma ve refahın eşit dağılması önündeki engellerin, iş birliği ve bilgi paylaşılmasıyla azaltılmasında olmalı. Biz, başarının yalnızca finansal kazançlar yoluyla değil, bilginin paylaşılması ve artırılması, teknolojik yenilikler, sosyal ve çevresel ilerlemeyle ölçüldüğü bir düzen hayal etmenizi istiyoruz.

5. 2030 yılında artık, moda sektörünün dünyanın ikinci en büyük kirletici sanayi olarak anılmamasını istiyoruz.  [Küresel Hedef 15: Karasal Yaşam]

Siz, dünyanın farklı yerlerinden gelen politika yapıcılar, daha fazla arazi suistimalinin gerçekleşmemesi için yasalar oluşturmak ve uygulamak için sivil toplum kuruluşları, markalar ve şirketler ile birlikte çalışmalısınız. Ayrıca, yaşam için daha fazla fırsat yaratmalıyız. Bu dünya gelişmeye izin vermek için, geri getiremeyeceklerimizi doğadan almaktan vazgeçmeli, bunu durdurmalıyız.

6. Tasarımcılar, markalar ve hükümetlerden işbirliği içerisinde, döngüsel bir sistemi sağlamak için gerekli olan teknoloji ve altyapıya yatırım yapmalarını talep ediyoruz. [Küresel Hedef 9: Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı, Küresel Hedef 12: Sorumlu Tüketim ve Üretim]

Bugünün tekstil sektörü kaynakları tüketiyor ve atık yönetimi yapmıyor. Bu konuda çalışmalar, ürünün başka ürünün kaynağı olmak üzere dönüştürülecek içerikte olması ve kullanılan ürünlerin toplanmasıyla mümkün olabilir. Sıfır atık uygulamalarıyla, çevreye zarar vermeyen bir moda sektörü hayal ediyoruz. Bu, üretim öncesi, tüketim sırasında ve tüketim sonrasında ortaya çıkan atıkların ortadan kaldırılması için sektörler arası stratejik yol haritaları hazırlanmasını gerektiriyor. Markalar proaktif olarak döngüsel iş modelleri, tasarımlar ve sistemler üzerine çalışmalıdırlar. Hedefimiz 2030 yılında döngüsel iş modellerinin olduğu bir moda dünyasıdır.

7. Sürdürülebilirliğin bir norm olarak kabul edildiği yepyeni iş modelleri talep ediyoruz. [Küresel Hedef 12: Sorumlu Tüketim ve Üretim]

Sürdürülebilirliğin ödüllendirilmesi gerekiyor. Dünya Mutluluk Raporu, mutluluğun katlanarak artan finansal büyüme ile artmadığını doğruluyor. Bu nedenle, bizim sektörümüzün başarının diğer ölçütlerine bakması gerekiyor. Sürdürülebilirlik prensibiyle hareket etmeyen tüm aktörlerin cezalandırılmasını ve bu yolla elde edilen gelirleri sürdürülebilir moda girişimlerine yatırılmasını talep ediyoruz. Biz gelecekte, çevresel ve sosyal anlamda olumsuz etkisi olanları ortaya çıkaracağız ve teşhir edeceğiz. Bizim sektörümüz, değişim için çalışan herkesi ödüllendirmelidir.

SHARE: READ MORE

6 May

Sürdürülebilir Gıda Dosyası

Dünya çapında 50’den fazla ülkede araştırma faaliyetleri yürüten Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), doğal kaynakların sürdürülebilirliği, insanlığın refahı ve ekonomik fırsatlar yaratılması adına uzmanlar ve liderlerle çalışıyor. Çoğunlukla çevre ve kalkınma konularına iklim, enerji, gıda, ormanlar, su, şehirler ve ulaşım gibi alanlarda araştırma yaparak odaklanan WRI, ‘Sürdürülebilir Gıdanın Geleceği’ adlı çalışmasını yayımladı. Gıda ve sürdürülebilirlik düşünüldüğünde akla ilk gelen gıdanın nasıl üretildiği sorusu oluyor; örneğin satın alınan ürünün GDO’lu, yerli üretim, organik veya sertifikalı olup olmadığı üzerinde duruluyor. Dünya genelinde insanlar diyetlerindeki kaloriyi, protein miktarını ve hayvansal gıdaların oranını arttırdıkça ne yediğimiz hızla değişim gösteriyor. WRI, raporunda bu değişimleri, gıda güvenliği konusunda ortaya çıkan sorunları ve gıdanın geleceğini ele alıyor.

Çalışma, tüketicilerin beslenme düzenlerinde yapacağı ufak değişiklilerle bile tarımsal kaynakların kullanımının ciddi oranda azaltılması ve çevresel sorunların yatıştırılması hususunda önemli ölçüde yol alınacağını ortaya koyuyor; örneğin ortalama bir Amerikalının daha az et ve süt ürünleri tüketerek çevresel ayak izini yarıya indirebileceği vurgulanıyor. Bu değişimin daha geniş yelpazeye yayılabilmesi, mevcut pazarlama stratejilerinin ve tüketici alışkanlıklarının değiştirilmesi adına da öneriler bulunuyor. Çalışmadan genel başlıklar ise şöyle:

Gıdaya Erişim Konusundaki Uçurumunun Daraltılması Gerekli:

Dünya, 2006 yılındaki mahsullerden elde edilen kalori miktarı ile 2050 yılında üçte ikisinin kentsel alanlarda yaşaması beklenen 10 milyar insanın kalori ihtiyacı arasındaki %70’lik uçurumu azaltmak durumunda. Bu büyük farkın sebebi başta artan nüfus ve değişen beslenme şekilleri olarak belirtiliyor.

Küresel Diyet Alışkanlıkları Aşırı Tüketime Doğru Gidiyor:

Kentleşme ve gelir oranı arttıkça insanların diyetlerini çeşitlendirdiği, daha fazla kalori, et, tavuk, süt ve ürünleri, balık ve yumurta gibi hayvansal gıdaları tükettiği dikkat çekiyor. Hayvansal ürünlere olan talebin 2006 ve 2050 yılları arasında %80 artacağı, özellikle etin %95’lere çıkacağı tahmin ediliyor.

Ortalama Bir Diyette Alınması Gerekenden Çok Daha Fazla Protein Tüketiliyor:

2009 yılı itibariyle dünya genelinde kişi başına düşen protein tüketimi, sağlıklı bir beslenme düzeninde olması gereken miktar olan günlük ortalama 68 gramı çoktan aşmış durumda. Gelişmiş ülkelerdeki protein tüketim miktarı diğerlerine oranla hala yüksek; örneğin Amerikalılar günlük yaklaşık 100 gr. protein tüketiyorlar.

Hayvansal Gıdaların Üretimi İçin Daha Çok Kaynak Kullanılıyor ve Çevreye  Olan Etkileri Daha Fazla:

Et üretimi için gerekli arazi ve sera gazı salımları, aynı miktarda bitkisel kaynaklı protein üretimi için gerekli olandan 20 kat daha fazla! Tavuk ve domuz üretimi yapmak kırmızı et üretiminden daha az kaynak kullanıyor olsa da yine de bitkisel proteinlere oranla 3 kat daha fazla araziye gerek duyuluyor ve sera gazı salımı yapılıyor. Söz konusu kullanılan kaynaklar ve çevresel etkiler olduğunda gıdanın nasıl üretildiğinden çok  yenilen gıdanın ne olduğu da önem taşıyor.

Kırmızı Et:

Kırmızı et üretimi için ciddi miktarda arazi ve su kullanımı gerekiyor. Aynı zamanda harcanan ve elde edilen birim kalori veya protein miktarına bakıldığında verimin de oldukça az olduğu görülüyor. Şu anda Antartika dahil dünyadaki toprakların dörtte biri mera olarak kullanıyor ve dünyadaki su ayakizinin dörtte biri çiftlik hayvanlarının üretimi sonucu ortaya çıkıyor.



Fark Yaratmak için Vejetaryen veya Vegan Olmanıza Gerek Yok:

Ortalama bir Amerikalı yalnızca daha az et ve süt/ürünleri tüketerek beslenme temelli oluşturduğu çevresel etkisini neredeyse yarı yarıya azaltabilir. Fransız tarımsal araştırma kuruşları CIRAD ve INRA ile yürütülen ortak çalışma sonucunda değişik beslenme senaryoları oluşturuldu ve etkileri değerlendirildi.

Ortalama bir Amerikalı et, süt ve ürünleri, balık ve yumurta tüketimini yarı yarıya azalttığı veya vejetaryen beslenme düzenine geçtiği takdirde kişi başına düşen arazi kullanımı ve tarımsal sera gazı salımları neredeyse yarıya inecek. Et tüketiminin üçte bir oranında azaltılması sonucunda  ise ortaya çıkan etkilerin %15 ile %35 arasında azaltılması mümkün.

Beslenme Düzeninde Yapılacak Küçük Değişikliklerin Küresel Etkisi Oldukça Yüksek Olabilir:

Hayvansal proteinin üretimi için kullanılan arazi yaklaşık olarak Hindistan’ın iki katı kadar bir alanı kaplıyor.

Tüketiciler Diyetlerinde Nasıl Değişiklikler Yapabilir?:

Tüketiciler içi sürdürülebilir diyet seçenekleri oluşturmak oldukça kolay; WRI gıdaların birim protein başına sebep oldukları sera gazı salımlarını gösteren bir puan çizelgesi hazırladı.



Büyük ve Sistematik Bir Değişim için Milyarlarca İnsanın Diyetini Değiştirmesi Gerekiyor:

Geçmişten beri insanların mevcut diyetlerini değiştirmesi (vejetaryenlik veya veganlık da dahil) bilgi ve eğitim birikimine dayanıyor. Değişim için harcanan çabalar yetersiz kalıyor; çünkü insanların satın alma ve tüketim alışkanlıklarını yeterince kapsayıcı olamıyor. Gıda sektöründeki liderler, tüketicilerin bitkisel kaynaklı proteinlerin tüketimi konusunda farkındalık yaratmak ve yeni yaklaşımlar geliştirmek adına bir araya getirilmeli.

SHARE: READ MORE

6 May

Fashion Revolution-Modada Şeffaflık Endeksi Yayımlandı

Fashion Revolution, moda değer zincirindeki herkesi bir araya getirmeyi, modanın gerçek bedeli hakkındaki farkındalığı arttırmayı, değişimin mümkün olduğunu göstermeyi ve sürdürülebilir bir gelecek yaratmayı hedefleyen küresel bir girişim. 24 Nisan 2013’de Bangladeş Rana Plaza’da meydana gelen çökme sonucu 1134 insanın öldüğü, 2500’den fazla insanın yaralandığı iş kazasının(!) ardından doğan hareket, modanın yaratıcılığın, kalitenin, çevrenin ve insanların eşit olarak gözetildiği daha güvenli, temiz ve iyi yollarla yapılabileceğine inanıyor. Her yıl 18-24 Nisan tarihleri arasında çeşitli etkinlikler düzenleyen hareket, geçtiğimiz yıl 70’ten fazla ülkede Fashion Revolution Günü boyunca markalara #whomademyclothes hashtag’i ile kıyafetlerimizi üreten insanlara dikkat çekerek, onların çalışma koşullarının iyileştirilmesi vurgusunda bulundu.

Rana Plaza, dünya çapında bilinen birçok uluslararası marka için üretim yapıyordu. Yaşanan kazanın ardından enkazda bazı markaların etiketleri bulunsa da fabrikayla ilişkilerinin olup olmadığının tespit edilmesi haftalar almıştı. Moda endüstrisinde tedarik zincirlerinin oldukça karmaşık ve dolambaçlı bir yapısı bulunuyor. Bazı markalar aynı anda binlerce fabrika ile aynı anda çalışabiliyor. Birçok marka kıyafetlerinin nerede üretildiğini dahi bilmiyor. Günümüzdeki moda markalarının büyük çoğunluğunun kendi üretim tesisleri bulunmuyor; bu da tedarik zincirindeki çalışma koşullarının takibini ve kontrolünü oldukça zorlaştırıyor. 40 büyük dünya markasının tedarik zinciri değerlendirmesine yer veren,  Fashion Revolution ve Ethical Consumer işbirliği ile yayımlanan Modada Şeffaflık Endeksi  Rana Plaza gibi trajedilerin tekrar yaşanmamasını umut ediyor. Çalışma, tedarik zincirinde artacak şeffaflık ilkesi ile yasal yaptırımlara olan sorumluluğun artacağını ve daha çok müşteriye ulaşma imkânın doğacağını söylüyor.

Endeks, markaların tedarik zincirleriyle alakalı ne kadar bilgiye sahip olduklarını, ne tür politikalar izlediklerini, ürünleri ve uygulamaları hakkında kamuoyu ile ne kadar bilgi paylaştıklarına yer verecek şekilde tasarlanmış. Markaların derecelendirmesi, markaların politikaları ve bu politikalara bağlılığı, takip ve izlenebilirlik, iyileştirme, işbirliği ve hükümet ile ilişkilerine göre yapılıyor. 40 markanın yer aldığı sonuçlarda ortalama skor %42 çıkarken en yüksek puanı elde eden %77 ile Levi Strauss & Co oldu. Onu H&M, Inditex (Zara, Pull & Bear, Bershka vs.), Adidas ve Primark izledi. Chanel ise sadece %10 puan alarak listenin en altında yer aldı. Yakın skorlarla takip eden Forever 21, Claire’s Accessories, Hermes, Louis Vuitton ve Prada lüks markaların kat etmesi gereken çok yol olduğunu vurgulamış oldu. Birçok markanın izlediği çevresel ve işgücü standartları politikaları olsa da uzun vadeli sürdürülebilir stratejilerin eksikliği ortada. Ayrıca şirketlerden yalnızca Adidas ve H&M ikinci kademe tedarikçileri ile ilgili detayları yayımlıyor.



Şirketlerin %40’ı yerine getirmekle yükümlü oldukları işgücü standartlarını kontrol etmek adına bir sistem oluşturmuyor;  yönetim kademelerinin sorumluluğunda olan daimi iyileştirmeler yapılmıyor. %30’u ise tedarik zincirinde meydana gelen örneğin gündelik işçilerin çalışma koşulları, zorla çalıştırılma, çocuk işçiliği gibi sorunların takibini yapmıyor. Şirketlerden yalnızca 11 tanesi işçi sendikaları ile çalışıyor, sivil halkın sesine kulak veriyor ve sivil toplum kuruluşları ve paydaşları ile işbirliği yapıyor. Dikkat çeken önemli noktalardan bir tanesi de ham maddelerinin nereden temin edildiği hakkında hiçbir bilgisi olmayan veya kamuoyu ile paylaşmayan şirketlerin %53’lük bir paya sahip olması. 



Şirketlerin %40’ı yerine getirmekle yükümlü oldukları işgücü standartlarını kontrol etmek adına bir sistem oluşturmuyor;  yönetim kademelerinin sorumluluğunda olan daimi iyileştirmeler yapılmıyor. %30’u ise tedarik zincirinde meydana gelen örneğin gündelik işçilerin çalışma koşulları, zorla çalıştırılma, çocuk işçiliği gibi sorunların takibini yapmıyor. Şirketlerden yalnızca 11 tanesi işçi sendikaları ile çalışıyor, sivil halkın sesine kulak veriyor ve sivil toplum kuruluşları ve paydaşları ile işbirliği yapıyor. Dikkat çeken önemli noktalardan bir tanesi de ham maddelerinin nereden temin edildiği hakkında hiçbir bilgisi olmayan veya kamuoyu ile paylaşmayan şirketlerin %53’lük bir paya sahip olması. 

SHARE: READ MORE

6 May

Sporda Yoksullukla Mücadele Adına UNDP ile Ortaklık Kuruluyor

Geçtiğimiz günlerde Galatasaray Spor Kulübü ve BM Kalkınma Programı (UNDP) arasında 2030 yılına kadar dünyadaki eşitsizliklere son vermeyi hedefleyen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkı sunacak bir anlaşma imzalandı. Geçtiğimiz yıl dünya liderleri tarafından yoksulluk ve açlığa son vermek, kadınları ve kız çocuklarını güçlendirmek, çevresel etkilere karşı dünyayı korumak adına önümüzdeki 15 yıl içerisinde tamamlanmayı bekleyen 17 hedeften oluşan bir küresel kalkınma programını kabul etmişti. İmza töreninde konuşan BM Genel Sekreter Yardımcısı ve UNDP Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu Bölge Direktörü, sporun büyük gayelerin başarılmasında katkı sağlayacak ciddi bir pozitif enerji oluşturabileceğini, Galatasaray’ın bu desteği ile yoksullukla mücadele çabalarına önemli katkı sağlayacağını vurguladı. Galatasaray Kulübü Başkanı Dursun Özbek ise dünya çapında bir futbol takımı, eğitim kurumu ve uluslararası bir spor markası olarak kulübün yoksulluğun sona erdirilmesinin bir hayal olmadığını anlatma konusunda aracı olacağından memnuniyet duyacaklarını, bireyleri bu çabaya davet ederek küresel etkiyi arttırma şansı olduğunu söyledi.

Galatasaray, 2000 yılında kazandığı UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası’nı alarak Avrupa şampiyonasını kazanan il ve tek Türk takımı olmuştu. Kulübün logosunda bulunan dört yıldız, Süper Lig’de elde edilen 20 şampiyonluğu temsil ediyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde basketbol takımı da Eurocup Şampiyonu olmuştu.

UNDP önemli küresel konulara dikkat çekmek amacıyla futbolu etkili bir araç olarak kullanıyor. Bu bağlamda İyi Niyet Elçileri arasında yer alan futbol efsaneleri Zinédine Zidane (Fransa) ve Ronaldo (Brezilya) önderliğinde 2003’ten beri her sene düzenlenen Yoksullukla Mücadele Maçı düzenleniyor. UNDP ve Galatasaray, çeşitli kampanyalar ve futbol maçları düzenleyerek yoksulluk, eşitsizlik, dışlanma ile mücadele adına çeşitli projelere finansman sağlanması planlanıyor. Basına tanıtılan kamu spotunda Galatasaraylı dört futbolcunun ‘kimseyi geride bırakma’ çağrısı ise dikkat çekti.

SHARE: READ MORE

6 May

Sorumlu Yatırım Nasıl Olmalı?

Günümüzde birçok yatırımcı iklim değişikliğinin yatırımlarına olan etkisini anlamaya çalışıyor. Bir yandan yatırımcılar, sürekli değişen piyasa koşullarında yatırımlarını nasıl değerlendireceklerini çözmeye çalışırken, diğer yandan paydaşlar, şirketlere şeffaflık, etik, misyon ve vizyon, riskler, şirket kârı ve sürdürülebilirlik konularında daha çok soru yöneltiyor ve varlık sahipleri üzerindeki baskıyı artırıyorlar.

Artan baskılar ile değişen enerji ve finans piyasası koşulları nedeniyle, son zamanlarda yatırımcıların fosil yakıtlara, özellikle de kömüre yaptıkları yatırımları tasfiye ettiklerine şahitlik ediyoruz. Blogumuzda yayımladığımız önceki haberlerimizden de hatırlayacağınız gibi Stanford Üniversitesi, California Çalışan Emekli Fonu ve Norveç Hükümet Fonu gibi büyük yatırımcılar fosil yakıtlardan (özellikle etkisinin büyüklüğü sebebiyle kömürden) yatırımlarını çektiklerini açıklamışlardı. Yılın sonuna doğru bu kervana AXA ve Allianz da katılmıştı. Yatırımcıların bir kısmı fosil yakıt yatırımlarına son verse de, büyük bir çoğunluğu bu kadar aceleci davranmaktan çekiniyor. Harvard Üniversitesi rektörü Drew Faust yakın zamanda kendisi de dahil olmak üzere Hissedar Sorumlulukları Komitesi’nin fosil yakıtlardan yatırımlarını çekmenin akıllıca bir hareket olmadığını düşündüklerini açıkladı.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), geçtiğimiz senelerde bu soruna işaret etmeye başlamış; çözüm olaraksa tüm fosil yakıtların tasfiye edilmesindense değeri azalan yatırım araçlarının değerlerini risklere karşı koruma altına almayı önermişti. 2014 Ocak ayından itibarense WWF Stranded Assets Total Return Swap adında bir yatırım aracı oluşturmuş ve yatırımcıların dikkatine sunmuştu. WWF’nin geliştirdiği yatırım aracı başlarda bir koruma fonu (hedge fund) olarak algılansa da, değeri azalan yatırım araçları (fosil yakıtlar) piyasalarda beklentilerin altında bir performans göstererek WWF’nin yatırım aracının %84’lere kadar vadeli takas getirisi sağlamasıyla cazip bir yatırım aracı haline geldi.

İklimin değiştiği, sera gazı salımlarının arttığı ve iklim değişikliği konusundaki risklerin tespit edilmesi gerektiği gerçeğinin herkes tarafından kabul görmeye başladığı günümüzde, piyasayı domine eden gruplara rağmen düşük karbonlu bir ekonomiye geçişin ayak seslerini duyuyoruz. Henüz her ne kadar piyasaya yansımasını göremesek de bu değişimin arka planda gerçekleştiğine dair kuvvetli bulgular mevcut. Şu an içinse soru, olup olmayacağı değil ne zaman ve nasıl olacağına dair.

Öte yanda iklim değişikliği konusunda şimdiye kadar gösterilen toplumsal tepkilerin oldukça yavaş ve etkisiz olduğunu söylemek mümkün. Zira küresel emisyonların yalnızca %12’si karbon fiyatlandırmasına dahil ediliyor fakat bu oran bir fark yaratmak için oldukça düşük kalıyor. Düşük karbonlu ekonominin hükümetler, politika yapıcı ve uygulayıcılar, şirketler ve kamuoyu tarafından sahiplenilmediği bir ortamda Exxon, paydaşlarıyla ortak çalışması sonucu oluşturduğu raporunda rezervlerinin değerinin güvende olduğunu, hükümetlerin düşük karbon senaryosu için asla fon ayırmayacaklarını açıkça dile getirebiliyor.

PayPal, SpaceX, Tesla Motors, OpenAI ve SolarCity gibi dev ve ileri görüşlü teknoloji şirketlerinin kurucusu Elon Musk, bu konuda hükümetlere geçtiğimiz günlerde çağrıda bulundu. Fosil yakıt endüstrisinin yılmayan ve bir türlü bitmeyen “lobicilik” faaliyetleri nedeniyle hükümetlerin düşük karbonlu bir ekonomi için politikalar üretmekte zorlandığını belirtti. Musk, Dünya Enerji İnovasyonu Forumu’nda (World Energy Innovation Forum) yenilenebilir enerji alternatiflerinin ve eko araçların, uzun süreler daha fosil yakıtlı alternatiflerine tanınan vergi vb. indirimler sebebiyle tercih edilmeyeceğini vurguladı. Hükümetleri fosil yakıtlara “karbon vergisi” getirmeye davet eden Musk, şeffaf ve adil bir rekabetin ancak bu koşullarda sağlanabileceğini söyledi. Musk ayrıca kamuoyunun sürdürülebilir bir gelecek konusunda eğitilmesi gerektiğini ve daha iyi bir dünyanın daha iyi insanlar ile ancak mümkün olabileceğini belirtti.

Teknolojik gelişmelerin fosil yakıtlı benzerlerinden daha iyi alternatifler ürettiği günümüzde, fosil yakıt yatırımlarından vazgeçilmesi ve sürdürülebilir alternatiflerine yönelinmesi an meselesi. Fakat bu farkındalığın oluşması için karbon emisyonu fiyatlarında çok büyük bir artışın olması ve bunu takiben insanların sürdürülebilir olmayan bu yatırımlar ile dünyanın geleceğini tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu anlaması gerekecek. Toplumun bu konuda ne zaman tam anlamıyla bir reaksiyon göstereceği henüz belli olmasa da, fosil yakıtların beraberinde getirdiği riskler ve değer kayıpları bu reaksiyonun sebebi olacak gibi.

SHARE: READ MORE

22 April

Paris Anlaşması 22 Nisan’da İmzalanarak Resmileşiyor

Paris İklim Anlaşması, ülkelere uluslararası düzeyde gerekli yaptırımların zamanında uygulanabilmesi ve ülkeler tarafından anlaşma maddelerinin etkin şekilde hayata geçirilebilmesi adına 22 Nisan’da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un katılımıyla New York’ta düzenlenecek bir tören ile imzalanacak. 155 ülkenin katılımını beyan ettiği ve 60 dünya liderinin bizzat katılacağı tören, 22 Nisan Dünya Günü’nde gerçekleşecek. İmzacılara uluslararası düzeyde yaptırımlar uygulanmasının yolunu açacak olan anlaşma, aynı zamanda katılım oranın yüksekliği ile de bir ilk olma özelliğini taşıyor. Bundan önceki en yüksek katılım, 1982 yılındaki 119 imzacı ile Deniz Hukuku Sözleşmesi’ydi.

İklim değişikliği ile mücadele adına oldukça önem taşıyan bu seremoniye dikkat çekmek amacıyla sosyal medyada #ParisAgreement ve #Trees4Earth hashtagleri ile birlikte bir de ağaç dikme kampanyası başlatıldı.

Zirveye katılacak olan ülkeler, ulusal anlamda belirledikleri hedeflerini gerçekleştirmeleri için gerekli olan kritik adımlara başlama yönünde önemli bir adım atmış olacaklar. Türkiye de, Paris Anlaşması’nı imzalama niyetinde olduğunu beyan eden ülkeler arasında yer alıyor.

Her ülkenin anlaşma kapsamındaki sorumluluklarını yerine getirmesi farklı zaman alacağı için, ortaya çıkacak sonuçlar ülkelerin bu süreci nasıl değerlendirdiği, planlarını neye göre yürürlüğe koyduğu ve sürece hangi oranda dahil olduğu ile orantılı olacak. Bütün ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele konusunda kararlı olması ve her beş yılda bir mevcut planların gözden geçirerek revize etmeleri gerekiyor.

SHARE: READ MORE

22 April

Panama Belgeleri: Ulusların Gizli Zenginliği

Alman anonim bir kaynak tarafından, Mossack Fonseca hukuk firmasından sızdırılan yaklaşık 11 milyon gizli belgeyi kapsayan “Panama Belgeleri”, onlarca farklı ülkede elde edilen gelirlerin offshore (denizaşırı) şirketler aracılığıyla vergilendirilmeden nasıl gizlendiğini ve ne denli büyük bir yolsuzluk gerçekleştirildiğini ortaya koydu. Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) yürüttüğü ve artık kamuoyunun da detaylarını bildiği Panama Belgeleri skandalı, dünya genelinde aralarında 12 ülke liderinin de bulunduğu toplamda 143 politikacının, ailelerinin ve yakın olduğu kuruluşların vergi cennetlerindeki offshore şirketler aracılığıyla nasıl yolsuzluk yaptığını gösteriyor.



Dünyanın dördüncü büyük offshore hizmet sağlayıcısı olan Mossack Fonseca bünyesinde birçoğu İngiltere bağlantılı 300.000’den fazla şirket mevcut. Panama Belgeleri 11,5 milyon belge ve 2,6 terabayt bilgi ile tüm zamanların en büyük sızıntısı olarak kayıtlara geçti.



Her ülke vergilendirme ile ilgili kanun ve mevzuatları nasıl düzenleyeceği konusunda kendi kurallarını koyma ve karar verme özgürlüğüne sahip. Fakat “vergi cenneti” olarak ifade edilen ülkelerdeki durum, özgürlüğün de ötesinde olarak tanımlanıyor. Söz konusu ülkeler, varlıklı kişilerin kendi ülkelerindeki vergilendirme kanun ve mevzuatlarından dışında kalmalarına aracı olarak vergi gelirlerini kaçırmalarına aracı oluyorlar. Mevcut zenginliğin gizlenmesi adına küçük vergi daireleri ile işbirliği yapmak, çok uluslu şirketlere varlıklarının büyük bir kısmının aktarılarak suni olarak el değiştirmesini sağlamak, para aklama faaliyetlerini kolaylaştırmak için uygulanan yöntemlerden birkaçını oluşturuyor. Tahminlere göre denizaşırı ülkelerin bankalarında, dünyada genelindeki hane halkları refahının yaklaşık %8‘inedenk gelen 7,6 trilyon dolarlık hesaplar mevcut. Latin Amerika için bu oran %20’den fazla iken Afrika’da %30, Rusya’da ise neredeyse %50’lere kadar çıkıyor. Bu ülkelerin gelişimi, ekonomik ve sosyal eşitsizlik konuları ele alındığında yapılabilecek çıkarım oldukça ciddi; tahminlere göre vergi cennetlerine kaçırılan miktarlarla devletlerin gelirlerinde yılda yaklaşık 200 milyar dolarlık bir kayıp söz konusu.

Uzmanlık alanı vergi cennetleri olan ve bu konuda çok sayıda yayını olan ekonomist Gabriel Zucman, dünyada genelindeki toplam finansal borçların, yatırımcıların tespit ettiği miktarların çok üzerinde olarak trilyon dolarları bulduğunu ifade ediyor ve söz konusu miktarların vergi cennetlerindeki yatırım fonlarında işlem gördüğünü vurguluyor. Dünyada vergi kaçırmakta kullanılan offshore şirketlerin bir haritasını çıkarmaya başlayan Zucman, vergi cennetlerine ve vergi kaçırmaya bağlı olarak gelir dağılımındaki artan eşitsizliğe de dikkat çekiyor.

Son yıllarda vergi kaçakçılığını önleme konusunda alınan önlemlerin sayısı artsa da gerekli denetimlerin sıkılaştırılması gerektiği Panama Belgeleri ile bir daha ön plana çıkıyor. Vergi kaçakçılığı ile mücadele için finansal varlıkların kapsamlı olarak kayda geçirilmesi gerekiyor. Birçok ülke bu kayıtları hali hazırda uzun yıllardır tutuyor ancak çoğunlukla mülkiyetin edinildiğine dair bilgiler içeren kayıtlarda mülkiyeti kimin edindiği, yatırım ortaklığının olup olmadığı gibi bilgilere yer almıyor. Buna ek olarak, tutulan finansal kayıtlar birçok ülkede özel kuruluşlar tarafından yönetiliyor ve kullanılıyor. Bu şirketlerin amacı vergi alımını icra etmek veya istatistik oluşturmak yerine yalnızca güvenlik önlemleri almak olduğunun farkına varmak da önem teşkil ediyor.

 *Başlık, ekonomist Gabriel Zucman’ın aynı isimdeki kitabından alınmıştır.

SHARE: READ MORE

22 April

Türkiye’nin Kadın Hakları, İklim ve Ekonomi Performansı

Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Hollandalı parlamenter Kati Piri tarafından hazırlanan 2015 AP Türkiye Raporu 14 Nisan 2016’da kabul edildi. Raporda, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerindeki güncel durum, ifade ve medya özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve temel haklar gibi geleneksel bölümlerin yanında çözüm süreci, göçmen krizi ve Kıbrıs görüşmeleri gibi güncel konulara da yer veriliyor. Türkiye’nin kadın hakları ve istihdamı, çevre ve iklim değişikliği ile ekonomi ve iş dünyası performansını sizin için derledik:

1. Kadın Hakları ve Kadının İstihdamı:

Raporda, Türkiye’de istihdam artışının, üretim artışına paralel gerçekleştiği fakat iş gücü büyümesinin hissedilir düzeyde altında kaldığı gözlemleniyor. İşsizlik oranı toplamda %8,8 iken, kadınlarda bu oran %10,6 ve erkeklerde ise  %8 olarak veriliyor. 2014’te çalışma çağındaki nüfus ve ekonomik faaliyet oranındaki artışın etkisi ile iş gücündeki büyümenin, mevcut iş sayısını geçmesi sebebiyle işsizlik oranı artmıştı. Kadın istihdam oranı ise oldukça düşük seviyelerde kalmaya devam etmiş, 2014’te aktif iş arayan kadın sayısının erkek sayısından az olmasına rağmen kadın istihdam oranı (%31,6) ile erkek istihdam oranı (% 75) arasındaki fark açılmaya devam etmişti. Raporda dikkat çeken önemli noktalardan birisi ise çalışan kadınların yaklaşık üçte birinin tarım sektöründe ücretsiz çalışan aile işçisi konumunda olması.

Türkiye’de, 20-64 yaş aralığındaki nüfusun ekonomik faaliyet oranı toplamda %58,4 iken bu oran kadınlarda %35,6, erkeklerde ise %81,6 olarak belirlendi. Öte yandan Türkiye, Ekonomik Reform Programı (ERP) tavsiyelerini göz önünde bulundurup, aynı zamanda uzun vadeli büyümeyi desteklemek için hizmet ve iş gücü piyasalarının iyileştirilmesi, mesleki eğitimle işçilere nitelik kazandırılması ve esnek çalışma saatleri ile kadınların iş gücüne katılımının arttırılmasını planlıyor.

Fırsat eşitliği sağlamak ve kadınların iş gücündeki katılımını artırmak adına önemli bir ilerleme kaydedilemediğinin dikkat çekildiği raporda ayrıca çocuk, yaşlı ve hasta bakımı yapan kurumların eksikliği, esnek çalışma saatlerinin olmayışı, ev işlerinde çalışanların sosyal güvenlik kapsamında olmaması, toplumsal cinsiyet eşitliği ve ücret farklılıkları önemli sorunlar arasında gösteriliyor.

Rapora göre, kadın-erkek eşitliğine ilişkin hukuki ve kurumsal düzenlemelerin mevcut olmasına rağmen kadınların geleneksel rolünün cinsiyetçi söylemler ile desteklenmesi, yasal mevzuatların etkin bir şekilde uygulanmaması, kadına karşı ayrımcılığın ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin önlenememesi gibi sorunlar varlığını sürdürmeye devam ediyor.. Aynı zamanda kadınların şiddetten korunması ve gerektiğinde adli yollara başvuru konularında kolaylıkların yetersiz olduğuna dikkat çekiliyor.  Bu çerçevede, yürürlükteki kanunların kadınlara yönelik şiddet ile aile içi şiddetin önlenmesi ve şiddet ile mücadele edilmesi adına Avrupa Konseyi Sözleşmesi ile uyumlu hale getirilmesi gerektiği belirtiliyor.

Rapor, özellikle Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan kadın mülteciler ile birlikte kadın ticareti, alıkonarak fuhuşa zorlanma ve cinsel sömürünün arttığı ve kötüleştiğine dikkat çekiyor. Öte yandan, yardım talebinde bulunan kadınların sayısının gittikçe arttığı fakat genele oranla hala oldukça düşük kaldığı belirtiliyor.

Rapor, Haziran’da gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından TBMM’deki kadın milletvekillerinin sayısının 79’dan 98’e yükselmesine ve 1 Kasım’da tekrarlanan seçimler ile bu sayının 82’ye düşmesine de değiniyor.. Şu anda meclisteki kadın milletvekilleri tüm milletvekillerinin %15’ini oluşturuyor. Yerel yönetimlere bakıldığında ise 81 validen ve 30 Büyükşehir Belediyesi başkanından yalnızca 3’ünün kadın olduğu görülüyor.Yine benzer bir şekilde kadınların özel sektörde ve kamu sektörlerinde üst düzey yönetimlerdeki temsiliyet oranlarının da oldukça düşük olduğuna dikkat çekiliyor. 

2. Çevre ve İklim Değişikliği:

Avrupa Birliği’nin iklim değişikliğiyle mücadele ile ilgili hedef ve uygulamaları sürdürülebilir kalkınmayı ve çevrenin korunmasını teşvik ederken,su ve hava kalitesi, atık yönetimi, doğa koruma, endüstriyel kirlenme, kimyasallar, gürültü ve sivil koruma konularına ilişkin hükümler de içeriyor. Türkiye’nin çevre ve iklim değişikliği konusunda kısmen hazırlıklı olduğu, özellikle geçtiğimiz yıl yapılan düzenlemeler ile ilerlemeler kaydedildiği vurgulanıyor. Ancak atık yönetimi ve endüstriyel kirlenme konusundaki yaptırımların oldukça yetersiz kaldığına dikkat çekiliyor. Aynı zamanda çevre ile ilgili konularda mahkemelerin kararlarının  bu kararlara uygun bir şekilde uygulanmamasının kamuoyunda kaygı yarattığına değiniliyor.

Rapora göre, stratejik planlama, büyük ve sorumlu yatırımlar ve daha güçlü bir idari kapasite ile Türkiye’nin izleyen yıllarda 2015 Paris İklim Anlaşması’na katkısını artırması,çevresel etki değerlendirmesi mevzuatlarını doğru bir şekilde uygulamaya başlaması, sera gazı emisyonlarının izlenmesi ve raporlanmasına ilişkin AB mevzuatı ile uyum sağlaması gerekiyor. Türkiye’nin, AB'nin 2030 iklim ve enerji politikaları ile tutarlı, kapsamlı bir politika ve strateji geliştirmesi gerektiğine değiniliyor.

Türkiye, Şubat 2015’de alınan bir karara göre çoğunluğunu hidroelektrik, rüzgâr ve güneş enerjilerinin oluşturduğu yenilenebilir enerji üretim kapasitesini 2023 yılına kadar 64 GW’a çıkarmayı hedefliyor. Öte yandan rapor,Türkiye’nin ikinci nükleer santralinin Sinop’ta kurulmasına karar verilmesi, Akkuyu’da bulunan ilk nükleer santralin inşaatına başlanması ve nükleer enerji ve radyasyon alanında bağımsız düzenleyici bir kurum kurulmasına ilişkin çerçeve kanun taslağının  henüz kabul edilmemesine dikkatleri çekiyor.

Doğa koruma ile ilgili, ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planının henüz kabul edilmediğini vurgulayan rapor,. sulak alanlar, ormanlar ve doğal sit alanlarının imara açık durumda olmaları sebebiyle tehdit altında olduğuna dikkat çekiyor.

3. Ekonomi ve İş Dünyası:

Raporda, 2014’te ılımlı bir ekonomik büyüme sağlayan Türkiye’nin,arka plandaki makroekonomik dengesizliklerin azaltılmaması sebebiyle beklenenin altında bir performans sergilediği saptanıyor.Rapor, okullaşma oranının artması, enerji sektörünün daha serbestleştirilmesi gibi reformlar açısından ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen mal, hizmet ve iş gücü piyasalarının daha etkin şekilde kullanılması adına bu tür reformların hızlandırılması gerektiği tavsiyesinde bulunuyor. Raporda, Türkiye’nin AB piyasaları ile rekabet edebilecek kapasiteye sahip olduğuna ancak özellikle eğitimin niteliğine ve eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğine ayrıca özen gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Sanayi politikaları kapsamında, Türkiye’ye yeni bir sanayi işbirliği ile yenilik, teknoloji transferi ve yerlileştirmeyi içeren 7,5 milyon avroyu aşan kamu alımlarında bir offset imkânı sunuluyor. Bu sayede yabancı teklif sahiplerinin ortak üretim ve yatırımda Türk şirketleri arasında iş birliği kurulması ve/veya Türk şirketlerinin tedarik zincirlerine entegrasyonu zorunlu kılınmış olunuyor.. KOBİ’ler mevcut iş kredilerinin %39’unu kullandıkları biliniyor  ki bu oran hala ekonomideki paylarının altında yer alıyor.. Ayrıca girişim sermayesine olan bağımlılık düşük düzeyde de olsa artış göstermeye devam ediyor.

Endüstriyel tasarım, fikri mülkiyet hakları, biyoteknoloji, tekstil, hazır giyim ve deri ürünleri, tıbbi ilaçlar, bilgi toplumu ve geri dönüşüme ilişkin stratejilerin kabul edilmesi ve uygulamaya konmasıyla birlikte Türkiye’de sanayide bir ivme yaşanması beklendiğine yer verilmektedir.

SHARE: READ MORE

22 April

Kömür Endüstrisi Parlak Günlerini Geride Bırakıyor

Daha ucuz ve çevreyi daha az kirleten seçeneklerin artması, küresel kömür fiyatlarının düşmesi, ekonomik belirsizlikler ve çevresel yasal düzenlemelerin artması sebebiyle kömür endüstrisinin çöküşü başlamış bulunuyor. Dünyanın kömür madenciliği yapan en büyük özel şirketi olan Peabody geçtiğimiz günlerde iflasını duyurdu. 1880 yılında Chicago’da faaliyete başlayıp on yıllık süre zarfında Amerika’nın elektrik ihtiyacının yarısını karşılayan, 2008’de yakaladığı ivme ile piyasa hacmi 20 milyar dolara ulaşan ve dünya genelinde 26 ülkede faaliyet gösteren şirket, ciddi miktarda borcu olduğunu ve iflas süreci boyunca ofislerin ve madenlerin çalışmaya devam edeceğini açıkladı.

Dünya genelinde madencilik faaliyetleri yürüten, çelik üretimi yapan ve şirketlere elektrik üretiminde kullanılmak üzere kömür satışı yapan Peabody’nin kömür üretimi 2008 yılında 1,17 milyar ton iken 2016 yılında 752,5 milyona geriledi. Geçtiğimiz yıllarda Amerika’da artan çevresel düzenlemeler sebebiyle kömür kullanan yüzlerce elektrik santrali kapatıldı. Buna ek olarak bir diğer önemli pazar olan Çin’de çelik tüketiminin azalmasıyla kömüre olan talep de ciddi oranda azaldı. Bu sebepler nedeniyle Peabody, 2012-2015 yılları arasında Amerika’daki bazı madenlerini kapatmış ve küresel işgücünün %20’sini devre dışı bırakmıştı. Bugün ise 10,1 milyar dolar borcu olan şirket mevcut durumda geleceğini pek de parlak görmediği için iflasını resmen duyurdu.

Benzer iflaslarda akla gelen önemli bir diğer soru da, çalışanlara emeklilik ve sağlık hizmetleri gibi konularda verilen taahhütlerin nasıl gerçekleştirileceği oluyor. Peabody hali hazırda milyonlarca dolar harcama yapması gereken yüzlerce çalışana sahip. Şirketin yaptığı açıklamalara göre emeklilik konusunda önemli bir değişiklik yapılmayacak ancak geçtiğimiz on sene içerisinde şirket bazı emekli madencilerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmediği belirtiliyor..

ABD Enerji Bilgi Dairesi (US Energy Information Administration - EIA) verilerine göre geçtiğimiz yılki kömür üretimi son 30 yılın en düşük seviyesinde, aynı zamanda kömür kullanarak gerçekleştirilen elektrik üretimi de %13 azaldı. Mevcut durumda ABD’de iflasını açıklamış beşinci büyük kömür üretim şirketi olan Peabody, Alpha Natural Resources, Arch Coal gibi devler arasında yerini aldı. ABD Başkanı Obama’nın karbondioksit salımlarını azaltmak adına yürürlüğe koyduğu Temiz Enerji Planı’na da bağlı olarak iflasını açıklayacak şirket sayısının giderek artması bekleniyor.

Çin’de ise, ekonominin beklenen düzeyde büyümemesi sebebiyle enerji talebinin büyümesi de benzer şekilde yavaşladı. Buna bağlı olarak, kömüre olan talebin azalması ve hava kirliliğinin etkilerini sınırlandırma amacıyla Çin Ulusal Enerji Dairesi, 2016 yılında yaklaşık 1.000 kömür madeninin kapatılmasını hedeflediğini açıkladı.

Türkiye’de, enerji üretiminde kömür kullanımının artışı sürüyor. Bunun sonucunda sera gazı salımlarında da artış devam ediyor. TÜİK’in 18 Nisan’da açıkladığı 2014 Seragazı Emisyon Envanteri’ne göre, 2014 yılı emisyonlarında CO2 eşdeğeri olarak en büyük payı %72,5 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken toplam CO2 salımlarının %85,2’si enerji kaynaklı gerçekleşti. Türkiye’de durum biraz daha farklı olsa da, yasal yaptırımlar ve karlı olmayan yatırımlar arasında sıkışıp kalan kömür üretim şirketlerinin gelecekteki konumu ise merak konusu.

SHARE: READ MORE

8 April

Halıdan ve Çikolatadan Daha Fazlası: Celebrate the Changemakers, Değişim Liderlerini Amsterdam’da Bir Araya Getirdi

Parçası olduğumuz B Corp topluluğunun üyesi çok sayıda şirket 6 Nisan günü Amsterdam’da ‘Celebrate the Chagemakers’ etkinliğinde bir araya geldi. Hem sertifikalı bir B Corp, hem de B Lab Avrupa’nın Türkiye partneri olarak, biz de Amsterdam’daydık. Birçok değişim lideri markayı, sosyal girişimciyi ve etki yatırımcısını buluşturan etkinlikte, uluslararası konuşmacılar ilham veren sunumlarıyla şirketlerin en iyi şirket olmak için değil, en iyisini yapmak için çalışmaları gerektiğini vurguladılar. Öne çıkan bazı konuşmalardan notlar ise şöyle;

Hammaddeden tasarıma, değer zincirinden üretim ve satışa dünya çapında inovatif uygulamalarıyla çevresel ve sosyal sorumluluklarını yerine getiren ve iş modeliyle sürdürülebilirlik konusunda öne çıkan döşeme halı üreticisi Interface’in CEO’su Rob Boogaard konuşmasında dünyada ve Avrupa’da sürdürülebilirliğin geleceğinden bahsetti. Sürdürülebilirliğin, bugünün iş model ve ilkelerini kökünden değiştirmek, yeniden canlandırmak, dünya genelindeki trendleri alt üst etmek, kapsayıcı olmak, konuya ilgi göstermek ve bir amaca yönelik iş yapmak ile mümkün olabileceğini ifade etti. Zero mission iş modeliyle ön plana çıkan Interface, üretim için kullanılan materyallerin çeşitliliğini artırabilmek için inovasyon konusuna yatırım yapıyor. Geliştirdiği Net-Works programıyla, bugün Filipinler’deki işlevsiz hale geldikten sonra denizde atık haline gelen balıkçı ağlarını toplayarak üretilen halıların hammaddesi olarak kullanıyor, böylece denizlerdeki biyoçeşitliliğin korunmasını ve yerel halka istihdam sağlayarak halı üretiminde çığır açan uygulamalar gerçekleştiriliyor. Interface Avrupa’nın karbon salımlarını %90 oranında azaltmayı başardığını paylaşan Boogaard, iş dünyasını sadece kar getiren değil, aynı zamanda bir amaca hizmet eden işler yapmaya davet ediyor. 



Hollanda’nın sevilen markalarından Tony’s Chocoloney ise çikolata sektöründe kakao yetiştiriciliğinde görülen çocuk işçi konusunu iş modelinin merkezine oturtmuş bir marka. Ürünleri ile insanları tükettikleri ürünün nasıl sorunlar getirebileceğine dikkat çeken markanın, ürünleri alışılanın aksine eşit parçalara bölünmüş barlardan oluşmuyor. Çikolata barı, kakao işçiliğindeki kölelik uygulamalarına dikkat çekmek amacıyla eşit olmayan parçalara ayrılmış şekilde ve üzerinde kakao üretiminin gerçekleştiği Fildişi Sahili, Gana, Togo, Benin Nijerya ve Kamerun’un harita görüntülerine sembolik bir şekilde gösterilecek şekilde üretiliyor. Kakao sektöründeki başta sosyal anlamda olmak üzere kötü koşulların ciddiyetine dikkat çekmek için kırmızı ambalajıyla üretilen Tony’s Chocoloney, zengin çikolata sektörü üreticilerine eşitsiz gelir dağılımına sebep olmadan üretim yapma çağrısında bulunuyor.



Celebrate the Changemakers’ın öne çıkan diğer bir diğer etkinlik ise Amerika Birleşik Devletleri’nde Black Friday (Kara Cuma) etkinlikleri sırasında “Don’t Buy This Jacket” (Bu Ceketi Almayın) sloganıyla tüketim çılgınlığına eleştiri getiren, özellikle de Y Jenerasyonunun çevresel ve sosyal duyarlılığı olan ürünlerini kullanmayı sevdiği Patagonia tarafından gerçekleştirildi. Girişimcilerin yenilikçi ürünlerini tanıttıkları proje pazarında Patagonia, katılımcıların yanlarında getirdikleri kıyafetleri bağışlamalarını sağlayarak, karşılığında yine ikinci el ve iyi durumdaki Patagonia ürünlerini alış değiş etkinliği ile katılımcılara verdi.

Bu ve benzeri birçok yaratıcı ve ilham veren konuşma ve uygulama ile ön plana çıkan Celebrate the Changemakers’a olan ilgi artık dünya için iyi olanı yapmanın öneminin farkında olunduğunu gösteriyor. Sadece çevresel sorumluluk çerçevesinde düşünmekle yetinmeyip sosyal sorumluluk anlayışını da benimseyerek bulundukları topluluk ve çalışanları için de en iyisini yapmayı ilke edinmiş şirketlerin sayısı sürekli artıyor. Bu düşünceleri eyleme döken şirketlerin gelecekte liderlik ve rekabet avantajına da sahip olacakları aşikar.
 

SHARE: READ MORE

8 April

Taze Kuru Sertifikalı Bir B Corp Oldu

Bu haftaki B Corp özel sayımızda, B Corp Topluluğu’na Türkiye’den yeni katılan Taze & Kuru  A.Ş.’nin İcra Kurulu Başkanı N. Erinç Yurter ile bir röportaj gerçekleştirdik. Sertifikalı B Corp Taze Kuru’yu onu en yakından tanıyan Erinç Hanım’dan dinlemek için sizi aşağıdaki röportajı okumaya davet ediyoruz.

- Taze Kuru’nun hikayesinden bahseder misiniz? Yola çıkış noktanız neydi?

Bizi diğer şirketlerden ayıran en önemli konu, yolculuğumuza bir amaç ile çıkmamız. Bir hikayemizin olması. Biz yalnızca iyi ürünler satmak istemiyoruz, aynı zamanda herkesin iyi bir yaşam tarzı benimsemesini, bilinçli üreticiler ve tüketiciler olmasını istiyoruz.

Türkiye bir meyve sebze ülkesi; fazlasıyla üretiyoruz ve ihraç ediyoruz. Fakat bildiğiniz üzere bu fazlaca üretimin bir de diğer yüzü var. Satılamayan, tarlada kalan  mahsuller var. Sadece çiftçinin emeği değil tarlada kalan ve israf olan, aynı zamanda o ürünün üretilmesi için harcanan su, enerji ve yapılan maliyetler de.

Faaliyet gösterdiğimiz bölge olan Kızılcahamam bildiğiniz üzere jeotermal kaynaklar açısından da zengin bir bölge. Taze Kuru olarak, karşımıza çıkan iki büyük soruna karşı kurulduk bir bakıma. Türkiye jeotermal kaynaklar açısından çok zengin bir ülke ama maalesef jeotermal enerjiyi de israf ediyoruz. Jeotermal enerji evlerin ve seraların ısıtılmasında kullanılıyor fakat bu kullanımlarda yüksek dereceli sular depolarda bekletilip soğutuluyor ve bu durumda enerji kaybı çok yüksek olduğu için sistem kendini sürdüremiyor. Enerji kaybı yaşayan suyu, tekrar kaynağına veremiyorsunuz; bu sefer hem enerjiyi değerlendiremeyip israf etmiş oluyorsunuz hem de içerisinde ağır metaller bulunan kullanılmış jeotermal suyu derelere, denizlere aktararak başka ekosistemleri bozuyorsunuz.

Taze Kuru olarak hedefimiz, kurduğumuz fabrikalar ile satılamayan ürünlerin, enerjinin ve suyun israfının önüne orada ve hemen geçilmesi ve harcanan tüm bu kaynakların ekonomiye kazandırılması. Fabrikalarımızda biz jeotermal suyu alıyor, kullanıyor, kaynağa geri veriyoruz. Kaynak ise bu suyu tekrar kullanabiliyor. Enerji kaybı ise minimum düzeyde oluyor. Suyun taşıdığı enerjiden faydalanıyoruz ve suyun kendisini kaynağına geri veriyoruz.

Gerçekleştirdiğimiz Ar-Ge çalışmalarından sonra gördük ki, kurduğumuz bu sistem ile kuruttuğumuz meyve ve sebzelerin tadı, rengi, kokusu ve besin değerleri azami düzeyde korunuyor. Üretim süreçlerinde yalnızca jeotermal enerjiden faydalanıyoruz ve ürünlerin hava ile temas etmediği ortamlarda herhangi bir koruyucu madde, kimyasal eklemeden üretim yapıyoruz. Üretimde fosil yakıt kullanmadığımız için çıkan ürünlerde fosil yakıt artıkları, kükürt vb. maddeler de olmuyor. Daha önce de bahsettiğim gibi, biz yalnızca ürünlerimizin iyi olmasını değil aynı zamanda tüm bu faktörlere dikkat eden bilinçli tüketicilerin ve üreticilerin artmasını istiyoruz.

- Meyve ve sebzelerin seçimini nasıl/neye göre yapıyorsunuz? Meyve ve sebzeleri nasıl tedarik ediyorsunuz, yerel üreticilerle çalışıyor ve onları destekliyor musunuz?

Meyve bize ne kadar temiz ve kalıntısız gelirse, bizim ürünümüz de o kadar saf oluyor. İlaçlar ve gübreler son ürünün kalitesini etkilemenin yanı sıra aynı zamanda yerel ekosistemi de bozuyor;  bu durumda toprak bir sonraki sezonda aynı kalitede ürün veremiyor. Dolayısıyla sürdürülebilir bir sistem değil. Biz aynı kaynaktan, aynı yöreden meyve ve sebze alabilmeyi ve kalitemizi koruyabilmeyi istiyoruz. Ürünlerimizin dalından gelmesine ve buzhaneye girmemesine özellikle dikkat ediyoruz. Tarım ve zirai ilaçların azaltılması için tedarikçilerimiz ile bilgi paylaşıyoruz. Bu yalnızca bizim ürünlerimizi değil, kendi çiftliklerini ve etraftaki çiftlikleri de olumlu etkiliyor. Bir çiftlik değil bölgenin tamamı iyi tarım uygulamaları yapsın istiyoruz. Öte yandan, fabrikalarda işlenemeyen meyve ve sebze parçalarını (örneğin elmaların ortası), faaliyette bulunduğumuz bölgelerdeki küçük ölçekli hayvancılıkla uğraşan çiftliklere gönderiyoruz. Böylece yerel kalkınmaya da katkıda bulunmaya gayret ediyoruz.

- Organik ürünler kullanıyor veya kullanmayı düşünüyor musunuz?

Organik daha uzun soluklu bir süreç. Yurt dışında son ürünün organik olması konusundaki talep yüksek fakat Türkiye’de üretilen ürünler yurt dışındaki standartları karşılamakta güçlük çekiyor. Öte yandan Türkiye’de son ürünün organik olması konusunda talep bu kadar yüksek değil. Taze Kuru olarak organik tarım yapan tedarikçilerimizi, yurt dışında kabul gören standartlarda üretim yapmaları için teşvik ediyoruz.

- Kadın çalışanların istihdamına önem veriyor musunuz, kadın-erkek çalışan oranınız nedir?

Taze & Kuru’da kadın-erkek eşitsizliği var: kadın çalışanlarımız daha fazla. Kadın çalışanlarımıza pozitif ayrımcılık yapıyoruz ve kadın istihdamını destekliyoruz. Kadın bir yönetici olarak, kişisel tecrübeme dayanarak şuna inanıyorum: kadınlar çalışanlarımız kazandıkları parayı çocuklarının eğitimine harcıyorlar. Bu yüzden kadınların desteklenmesinin gelecek nesillerin desteklenmesi demek olduğuna inanıyorum. Ayrıca kadın çalışanlarımız meyve ve sebzelerimize kendi çocukları gibi muamele yapıyorlar. Kadın çalışanların eğitimine ayrıca önem veriyoruz. Taze Kuru bünyesinde yetişen kadın çalışanlarımızın uzun yıllar bizimle çalışması bizim için çok önemli.

- B Corp olma motivasyonunuzun kaynağı neydi?

Tüm bu konuştuklarımızın, uluslararası bir çatı altında dillendiriliyor olması çok önemli bir şey. Bunların halihazırda konuşuluyor olması, bu yapının var olması bizi çok heyecanlandırdı. Şirketlerin çevreye, topluma, çalışanlarına karşı sorumluluklarını tanımlayan ve bu konuda şirketlerden iyi uygulamalar bekleyen bir çatı B Corp Topluluğu. Tüm çabalarımız bizim de sertifikalı bir B Corp olmamız ve bu topluluğun bir parçası olmamızla daha çok ses getirecek diye ümit ediyoruz. “Dünyanın en iyi şirketi değil dünya için en iyisi olmak” en büyük motivasyon kaynağımız.

- B Corp sertifikası almanın Taze & Kuru’ya katkıları nasıl olacak, bu süreçte hangi gelişmeler yaşandı?

Bu zamana kadar savunduğumuz değerleri, bir topluluk içinde paylaşabileceğiz. Daha bilinçli bir tüketim ve üretim şeklinin mümkün olduğu konusunda farkındalık yaratabileceğiz. Bizim sertifikalı bir B Corp olmamız kadar önemli bir başka konu daha varsa o da diğer şirketlerin bizi görüp, merak edip, sorup bu harekete katılmaları. Başkaları, “Biz de yapmalıyız” desinler istiyoruz. Gıda sektörü gittikçe daha az sürdürülebilir bir hal aldı. Yüzlerce kimyasalın kullanıldığı, katkılı gıda ürünleri üretiyor, hastalıklara sebep oluyoruz. Sonra insanlara ilaçlar aracılığıyla kimyasallar verip tedavi etmeye çalışıyoruz. Bu sistem sürdürülebilir değil. Ne yediğini sorgulayan, sorumlu üreten ve tüketen bireyler oluşturmak istiyoruz.

- Gelecekte nerede olmak istiyorsunuz, uzun vadeli hedefleriniz arasında neler var?

Dünya markası olmak istiyoruz. İyi ve temiz gıda üretiyoruz. Bilinçli tüketimin artmasını, bunun bir yaşam tarzına dönüşmesini istiyoruz. Kaygımız yalnızca ürünlerimizin satılması değil, toplum sağlığına katkı sağlayan, insanların tüketim alışkanlıklarını değiştiren ürünler üretmek ve sürdürülebilir yaşam sağlanmasına katkı sunmak istiyoruz. Herkes için iyi olanı yapmaya gayretimizi sürdürmeye devam edeceğiz.

SHARE: READ MORE

8 April

İş Dünyası Liderleri ve Girişimciler için Hazırlanan ‘Born B’ Hayata Geçti

Şirketlerin sosyal ve çevresel sorumluluklarla iş modellerini değiştirmesine öncülük eden liderlerden oluşan The B Team ve etki ölçümlemesinde kapsamlı araçlar sunarak dönüşümü hedefleyen B Corp, başta B Team’in parçası olan büyük şirketler olmak üzere, küçük ve orta büyüklükteki sosyal girişimler için özelleştirilmiş bir etki ölçüm aracı geliştirerek çalışmalar yapacağını Davos’ta açıklamıştı.

B Lab Avrupa kurucularından Marcello Palazzi, Davos’ta işbirliği sözü veren The B Team ve B Corp ortaklığının uzun zamandır üzerinde çalışarak finalize ettiği ‘Born B Etki Değerlendirmesi’ konusundaki gelişmeleri ‘Celebrate the Changemakers’ etkinliğinde paylaştı. Söz konusu araç ile şirketlerin kuruldukları andan itibaren sorumlu birer şirket olma taahhüdünü vermelerinin hedeflendiğini ifade eden Palazzi, etki ölçümlemesinin bugünün iş dünyasında var olmak için olmazsa olmaz bir araç olduğunu belirtti.

The B Team’in kurucularından Sir Richard Branson da geçtiğimiz haftalarda verdiği röportajda, , Born B Etki Değerlendirmesini kullanan şirketlerden kurulacak Born B topluluğunun, şeffaflık, çeşitlilik, işbirliği ve çevresel sorunlar gibi zorluklara çözüm olmak için yenilikçi kişilerle birlikte çalışmasını sağlayacağını ifade etmişti. Amacı olan şirketler kurmanın önemine dikkat çeken Branson, Born B Etki Değerlendirmesi ile topluluğun parçası olan şirketlere çevrimiçi uygulamaları ve eğitimleri de içerecek imkanlar sağlanacağını belirtiyor. Söz konusu topluluğun çalışmalarıyla, yatırım sermayelerinin kar getiren işlerin yanında aynı zamanda pozitif sosyal etki yaratan iş ve girişimlerin kanalize edilebilmesine de yarayacağı ön görülüyor.

Net-sıfır karbon emisyonu gibi benzer hedefler koymaları ve yönetişim modellerini B Corp’ların modelleri ile uyumlu ve eş hale getirmeleri beklenen Born B şirketleri aşağıdaki başlangıç adımlarıyla değişimin bir parçası olabiliyorlar;

*Değişim yaratma konusunda nasıl taahhütler vermeleri gerektiğini öğrenmek için Born B iletişim listesine kaydolmak,

*Kısa süren Born B Etki Değerlendirmesini yanıtlayarak, şirketlerinin çevresel ve sosyal etkilerini ölçmeye başlamak ve kıyaslama yoluyla benzerleri arasında nerede olduklarını incelemek,

*Kişisel varlıklarının, şirket varlıklarının, çalışanların zamanlarının %1’ini yerel bir derneğin, vakfın ya da kar amacı gütmeyen bir kuruluşun faaliyetlerine destek olmak üzere ayırmak.

Mevcut sosyal ve çevresel etkilerini değerlendiren şirketler, operasyonel faaliyetleri ve değer zincirleri doğrultusunda yaratacakları pozitif ilerlemenin planını oluşturabilecek ve sektörlerindeki diğer şirketlere nazaran ne ölçüde ilerleme kaydettiklerini görebilecekler.

SHARE: READ MORE

8 April

B Corp ve Sürdürülebilir Şirket Olmak: Dünyanın En İyisi Değil Dünya için En İyisi

Günümüzde şirketlerin sadece iyi ürünler üretmeleri, yasal yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve kârlarını artırmaları, en iyi şirketler arasında yer almaları için yeterli olmuyor. Şirketlerden beklentileri fazlasıyla artan paydaşlar, onlardan iyi birer kurumsal vatandaş olmalarını, olumsuz sosyal ve çevresel etkilerini azaltarak artı değer yaratmalarını ve çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim performanslarını şeffaf bir şekilde raporlamalarını bekliyor.



Bugüne kadar hayırseverlik, kurumsal sorumluluk ve artı değer yaratmak gibi pek çok aşamadan geçen iş dünyası ve toplum arasındaki etkileşim, bugün iyi bir kurumsal vatandaşlık olgusuna evrildi. Şirketler, iş modellerini baştan kurgulayarak, gerçek çözümler üzerine yoğunlaşıp toplumun karşılanmayan ihtiyaçlarına yönelerek artı değer yaratmaya başladılar. Fakat gerçek anlamda bir değişim için günümüzde artık şirketlerin “iyi şeyler yapıp yapmadıklarına” odaklanmaktan ziyade “iyi olup olmadıklarına” bakmak gerekiyor. Gelecekte, şirketlerden kâr ederken artı değer yaratarak iyi şeyler yapmalarının yanı sıra, toplumsal ve çevresel etkilerini minimuma indirmeleri, paydaşları ve pay sahipleri ile ilişkilerini yeniden şekillendirmeleri ve faaliyette bulundukları toplumlardaki konumlarını yeniden kurgulamaları bekleniyor.

B Corp’ların Yükselişi

Yeni ve yükselen bir değer olan B Corp’lar, kâr odaklı şirketleri, finansal hedeflere ulaşırken iyi olanı yapmayı ve paydaşlara yarar sağlamayı teşvik eden bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor. Aralarında Etsy, Patagonia, Kickstarter, Ben & Jerry’s ve Seventh Generation gibi dünyaca ünlü şirketlerin yer aldığı 1.600′den fazla B Corp, toplum, çevre, çalışanları, tedarikçileri, tüketicileri, pay sahipleri ve faaliyette bulundukları bölgelerdeki toplulukların çıkarları arasındaki dengeyi koruyarak herkes için iyi şeyler yapmayı taahhüt ediyor. B Corp’lar dezavantajlı gruplara ürün ve hizmetlerini ileterek, faaliyette bulundukları bölgelerde çevrenin korunmasına destek olarak, insan sağlığının geliştirerek, sanat ve bilimde ilerlemeyi destekleyerek iyi uygulamalara imza atıyor. Böylece B Corp’lar, yalnızca iyi şeyler yapmak yerine “iyi bir şirket” olmayı hedefleyerek diğer şirketlerden ayrılıyorlar.

B Corp sertifikasına sahip olmak isteyen şirketler, faaliyetlerinin sosyal ve çevresel sonuçları hakkında bazı sorumlulukları yerine getirmekte paydaşlarına karşı yükümlü olduklarını belirtiyorlar. Şirketler, çalışanlardan tedarikçilerine, müşterilerden toplum geneline ihtiyaç duyduğu toplamda beş alanda detaylı bir değerlendirmeden geçiyorlar. Bu değerlendirme, şirketlerin performansını göstermekle kalmayıp aynı zamanda mevcut stratejilerini daha iyi olanı yapma konusunda ve daha sürdürülebilir olabilmeleri için şirketlerin neler yapabileceğine dair ipuçları veriyor. B Corp’lar sertifikalarını aldıktan sonra B Lab tarafından ilerleme bildirimleri ile takip ediliyor ve B Corp’lardan karşıladıkları kriterleri sağlamaya devam etmeleri veya daha iyisini yapmaları bekleniyor.

ABD’de son 4 yılda 27 eyalet şirketlerin yasal statülerini “benefit corporation” olarak değiştirmelerine olanak sağlayan yasalar çıkardı. B Corp’lara benzeyen bu şirketler, taahhütlerini yasal güvence altına almış oluyorlar. Benefit corporation’lar şartlar ne olursa olsun, paydaşlarına karşı verdikleri taahhütlerden vazgeçemiyorlar ve geçtikleri takdirde pay sahipleri şirketin CEO’sunu görevlerini yerine getirmediği için dava edebiliyor. B Corp’lar kendilerini yasalarla bağlamanın, her ne kadar iş açısından olumsuz görünme riski olsa da, aslında daha büyük bir amaca hizmet ettiğini düşünüyorlar. Daha iyi bir dünya için bir amaç etrafında şekillenen şirketler.
 

SHARE: READ MORE

25 March

Ülkelerin Gündeminde COP21

2015 Aralık ayında gerçekleşen ve Paris İklim Anlaşması’nın kabul edilmesiyle sonuçlanan COP21’de iklim değişikliği ile mücadele konusunda önemli aksiyonlar alınmış, yasal açıdan da bağlayıcılığı olan ve sıcaklık artışının sanayi devriminden önceki ortalama sıcaklık olan 2°C’nin, hatta mümkünse 1.5°C’nin altında tutulması konusunda evrensel hedef konmuştu. Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre 2015 yılında 35 milyar ton CO2 salımı gerçekleşirken, bu değerlerin 2013 ve 2014 yılları ile hemen hemen aynı seviyede olduğu ortaya konuyor. 2015 yılının kayıtlara geçmiş en sıcak yıl olmasının ardından, geçtiğimiz Aralık’tan bu yana sera gazı salımları sebebiyle rekor kıran sıcaklık değerlerinin kaydedilmesi, okyanuslardaki sıcaklık artışı ve 2016 Ocak ayının o güne kadarki en sıcak Ocak ayı olması dikkat çekiyor.

190 ülkenin imzacısı olduğu Paris Anlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana bazı ülkelerde neler olup bittiği şöyle özetleniyor;

·Amerika Birleşik Devletleri:

Geçtiğimiz 3 ay, iklim değişikliğini durdurmak adına ABD’nin vermiş olduğu taahhütleri hayata geçirme konusunda Başkan Obama için oldukça zorlu geçti. Sera gazı salımını kısıtlayacak olan Temiz Enerji Planı’nın senatodan geçmesi konusunda da sıkıntılar yaşanıyor. Gelecek seçim sonuçlarının iklim politikalarını nasıl etkileyeceği ise merak konusu.

·Çin:

2030 yılına kadar kirlilik artışını durdurma hedefi koyan Çin’deki çalışmalar neticesinde kömür tüketiminin 2014 yılında önemli oranda düşmesi ve Çin’in Paris Anlaşması’ndan önce taahhütlerini gerçekleştirmeye yaklaşmış olması ile Çin’e daha iddialı hedefler koyması konusunda baskı yapılıyor. Aynı zamanda hayati tehlike oluşturacak seviyelerde olan hava kirliliğini de önlemek adına yenilenebilir enerjiye geçişin iklim değişikliğine etkisinin önemli olacağı savunuluyor.

·Hindistan:

1.2 milyarlık nüfusu ve gelişmekte olan ekonomisiyle Hindistan, sera gazlarından kaynaklanan kirliliğin en büyük sorumlusu olan ülkelerden biri. Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin iklime olan olumsuz etkilerini azaltma konusunda bazı gelişmiş ülkelerin gönüllü olmayı istemesi, Paris Anlaşması’nın bir diğer önemli gelişmesiydi. Fakat bu zamana kadar aradığı finansal desteği bulamayan Hindistan taahhüt ettiği enerji verimliliği ve güneş enerjisi panelleri projelerini henüz hayata geçiremedi.

·Japonya:

5 yıl önce yaşanan Fukushima felaketinin ardından nükleer enerjiden elektrik enerjisine geçişin sancılarının yaşanmasına rağmen geçtiğimiz ay Japon hükümet yeni kömür santrallerinin inşasına karşı sergilediği olumsuz tutumdan vazgeçti. Özellikle de kömür enerjisinin çevreye zararları düşünüldüğünde Japonya’nın vermiş olduğu taahhütleri nasıl yerine getirileceği merak ediliyor.

·Avrupa:

Sera gazı salımlarının %70’inin şehirlerden kaynaklandığı gerçeği ile birlikte C40 Şehirler İklim Liderlik Grubu ağında bulunan şehirler 2009’dan bu yana 10.000’den fazla aksiyon almış bulunuyor.

Avrupa’nın önde gelen şehirleri vatandaşlarına ve gelecek nesillere sağlıklı bir ortamda yaşama hakkı sağlamak ve onların hayat kalitelerini arttırmak adına özellikle otomobil sektöründeki üreticilere bazı kısıtlamalar getirdi. Ekim 2015’den bu yana otomobil sektörünün yasalarla belirlenmiş olan emisyon oranlarını aşmasını engelleyecek bir dizi karar alınmış bulunuyor.

SHARE: READ MORE

25 March

22 Mart Dünya Su Günü

22 Mart Dünya Su Günü’nün ardından, su konusunda yapılmış birçok çalışma ve veri ortaya kondu. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılından bu yana su konusunda uluslararası gözetim yapmak ve farkındalık yaratmak adına ilan edilen Dünya Su Günü’nde, bugünkü ve gelecek nesiller adına çeşitli çalışmalar yapılıyor. Araştırmalara göre su stresinin yaşandığı yerlerin %44’ünde enerji santralleri mevcut iken, %45’inde enerji santrallerinin yapılması planlanıyor. Hali hazırda aktif olan kömür santrallerindeki su tüketimi, toplamda 1 milyar insanın su ihtiyacını karşılayabilecek büyüklükte iken, bütün santrallerin aktif hale gelmesi durumunda da bu sayının iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Greenpeace’in dünya üzerindeki 8.359 adet kömür ve enerji santrallerinin su kullanımları hakkında gerçekleştirdiği araştırması, enerji santrallerinin yalnız havayı kirletmekle kalmayıp aynı zamanda iklim değişikliğine sebep olduğunu ve zaten kısıtlı olan su kaynaklarımızı ne kadar kötü kullandığımızı gözler önüne seriyor. 



Haritadan görüldüğü gibi kömürün en çok kullanıldığı ülke olarak Çin göze çarparken, Hindistan ve Türkiye su stresinin mevcut olduğu kırmızı alanların %13’üne kurmayı planladığı yeni santraller ile Çin’i takip ediyor. Bunun yanı sıra, Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2012 yılında yayımladığı veriler de temiz enerji kaynaklarına yatırım yapılmaya başlansa da su konusunda krizin derinleşeceğini ön görüyor. Buna göre 2010 ile 2035 yılları arasında elektrik üretimi amacıyla kullanılacak su miktarının %85 artacağı ve santrallerin sayısını azaltmak amacıyla kullanılacak düşük karbonlu teknolojilere geçişin, hal böyleyken, su krizini daha da artıracağı belirtiliyor. Günümüzde elde edilen veriler ise kömür madenciliğinin büyük miktarda su kullanmasına rağmen asıl tüketimin enerji üretiminden kaynaklandığını gösteriyor. Greenpeace’e göre su krizinin yavaşlatılabilmesi için, kırmızı listede yer alan bölgelerde kurulması planlanan santrallerin kesinlikle kurulmaması gerekiyor. Bunun yanı sıra Greenpeace, kömür santrallerinin rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir enerji alternatifleri ile değiştirilmesinin hükümetlere, kabul ettikleri iklim anlaşmalarının şartlarını yerine getirmede ve aynı zamanda önemli miktarda su tasarrufu sağlamada yarayacağını belirtiyor.

SHARE: READ MORE

25 March

Sürdürülebilir Altyapı Yatırımlarında Özel Sektörün Rolü

Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin kabul edilmesinin ve Paris’te gerçekleştirilen COP21 ardından, sera gazı emisyonlarının %98’inden sorumlu 198 ülke, küresel bir iklim değişikliği stratejisi belirlenmesi gerektiği konusunda hem fikir olmuşlardı. Bu çerçevede imzacı ülkeler 2018 yılına kadar ekonomik büyümede düşük karbonlu stratejiler izlenmesi adına değişikliğe gideceklerini taahhüt etmişlerdi.  Bu noktada gerekli aksiyonların nasıl alınacağı ve nasıl finanse edileceği akla gelirken, McKinsey Center for Business and Environment özel sektörün sürdürülebilir yatırımların, özellikle de altyapı konusunda nasıl finanse edileceği hakkında bir rapor yayımladı.  

Raporda ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele konusundaki taahhütleri ile bu amaç için gerekli alt yapılar arasındaki bağlantının kurulmasının gerekliliği vurgulanırken, halihazırda 50 trilyon doları bulan altyapı harcamalarının, 2030 yılına kadar küresel ölçekte 90 trilyon dolar daha artmasının beklendiği belirtiliyor. Yıllık yaklaşık olarak 3 ila 6 trilyon dolar arasında değişebilecek olan harcamaların %60’ından fazlasının Çin, Brezilya, Hindistan ve Meksika gibi gelişmekte olan pazarlarda kullanılması öngörülüyor. Raporda, kamu sektörünün altyapı çalışmalarının ve yatırımlarının yetersiz kalacağı ve özel sektörün de harekete geçirilmesi gerektiğine değiniliyor.

Özel sektörü sürdürülebilir altyapı yatırımları yapmaya teşvik etmek amacıyla bazı engellerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu engeller ve getirilen çözüm önerilerinden bazıları ise şöyle:



Daha fazla şeffaflık ve yatırım yapılabilir altyapılar

Özel sektör, altyapı planları hükümetlerce uzun vadeli senaryolara göre hazırlanmadığı ve bu durumda elde edilecek karın düşük olması sebebiyle altyapı yatırımlarından uzak duruyor. Hükümetler ve kalkınma ajansları, sürdürülebilir ve dolayısıyla uzun vadede yatırım yapılabilir altyapı projelerinin önünü açtığı takdirde, özel sektörün altyapı yatırımlarına teşviği de kolaylaşabilir.

 ·Planlama ve işlem maliyetlerinin yüksekliği

Özel sektör, adil ve şeffaf olmayan ihale süreçleri ile yüksek maliyetli satın alma süreçleri nedeniyle altyapı projelerine girmekten kaçınıyor. Başta kalkınma bankalarının desteğiyle çeşitli banka ve yatırımcıların bir araya gelerek yüksek miktarda kaynak sağlamaları şeklinde oluşturulan sendikasyon kredileri ve yeni piyasa araçlarının oluşturulması yatırımların sürdürülebilir alt yapı projelerine daha fazla yapılmasını ve likiditenin artmasını sağlayabilir.

 ·Güvenilir finansman modellerinin eksikliği

Kalkınma bankaları, genel anlamda projeleri finanse etmede teminatları yüksek oranda kullanmasına rağmen, sürdürülebilir altyapı projelerinde çok az sayıda teminat kullanılıyor. Bu da finansman modellerinin uzun vadede güvenilir olmamasına yol açıyor. Kalkınma bankaları, kalkınma fonları ile sürdürülebilirlikle ilgili projelerin oluşturulmasını sağlayabilir.

 ·Satın Almada Sürdürülebilirliğin Bir Kriter Olması

Proje tekliflerinin değerlendirilmesi, sadece düşük maliyete odaklı olarak değerlendiriliyor. Finansal kuruluşlar, özel sektörün sürdürülebilir değişimini teşvik etmede satın almalarda düşük maliyetin ötesinde, uzun vadeli başarı için sürdürülebilirlik kriterlerinin getirilmesinin öneminin altını çiziyor. Özel sektörün altyapı yatırımlarının finansmanında sürdürülebilirliğin bir kriter olarak getirilmesi hem kamunun hem de özel sektörün daha fazla sürdürülebilir altyapı projeleri oluşturmaya yönelmesini sağlıyor.

Altyapı yatırımlarının planlaması, finansmanı, inşası ve işletmesi her ne kadar kolay olmasa da hükümetlerin ve özel sektörün acilen üzerine eğilmesi gereken bir konu. Takip eden 15 sene içerisinde dünya, daha iyi bir gelecek adına atacağı adımlarla bugünkünden çok daha farklı yatırımlarına yön vermiş olacak.

SHARE: READ MORE

25 March

Dünya Mutluluk Raporu

2012 yılından bu yana Birleşmiş Milletler’in (BM) de desteği ile yayımlanan Dünya Mutluluk Raporu’nun dördüncüsü Mart ayında yayımlandı. 20 Mart Dünya Mutluluk günü yayımlanan ve 2015 yılı raporunun güncellenmesiyle hazırlanan bir ara rapor olma özelliği taşıyan Dünya Mutluluk Raporu 2016, sosyal ilerlemenin ve kamu düzeni ile alakalı hedeflerin ölçülmesini, toplumlardaki yaşam kalitesini ve eşitsizlikleri, mutluluk ve seküler etik değerlerin arasındaki ilişkiyi değerlendiriyor. Raporda BM 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile mutluluk arasındaki yakın ilişki de ele anılıyor.

150’den fazla ülkeden yaklaşık 3.000 katılımcı ile gerçekleştirilen çalışmada, bireylerin mutluluk seviyelerindeki eşitsizliklere dikkat çekiliyor. Hem küresel hem de yerel olarak oluşturulan tablolar, dünya genelinde mutluluk dağılımının hemen hemen eşit olduğunu ortaya koyarken özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika, Latin Amerika ve Karayipler gibi farklı coğrafi bölgelerde dünya genelinin aksine dengesiz bir dağılım olduğu görülüyor. Ortaya çıkan bu farkın sebepleri arasında kişi başına düşen gelir, ülke genelindeki güven ortamı, sosyal güvence, ortalama sağlıklı yaşam süresi, yapılan bağışların belirleyici olduğu cömertlik gibi 6 temel indikatör ile ölçülüyor.



2005-2015 yılları arasındaki verilerin analiz edildiği değerlendirme, mutluluğun bölgeden bölgeye oldukça değişiklik gösterdiğini ve ülkelerin yarısından fazlasında mutluluk dağılımındaki eşitsizliğin arttığını ve sadece yaklaşık 10 ülkede mutluluk dağılımındaki eşitsizliğin azaldığını ortaya koyuyor. Rapor, kendi mutluluğunun yanı sıra başkalarının da mutluluğunu önemseyen bireylerin sayısının artmasıyla ve eşitsizliklerin ortadan kalkmasıyla insanların daha da mutlu olduklarına dikkat çekiyor.



Dünyanın insanlara daha fazla güven veren bir etik düzene ihtiyaç duyduğunun altını çizen rapor, asıl ve en önemli mutluluğun insanların birbirine ilham vermesinden ve hangi kültürden veya sosyal çevreden olursa olsun bir araya gelebilmeleri ile mümkün olabildiğinin altını çiziyor. ‘Action for Happiness’ hareketi de daha iyi yaşamlar inşa etmek adına işbirlikçi aksiyonların gücüne ve önemine dikkat çekecek bir örnek olarak raporda anlatılıyor.

Raporun en ilgi çekici bölümlerinden birini Jeffrey Sachs’ın 2015 yılında kabul edilen BM 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin toplumların mutluluğuna etkisi konusunda yazdığı bölüm oluşturuyor. Sachs, sürdürülebilir kalkınmayı ölçmeye yönelik oluşturulan BM 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Endeksi gibi endekslerin, mutluluk indikatörlerinin ötesinde, sürdürülebilirliğin, ekonomik, sosyal ve çevresel olmak üzere bütüncül bir yaklaşım olmasıyla ülkeler arası mutluluk değişimlerini daha kapsamlı analiz etmede ön plana çıktığını ifade ediyor. Son yıllarda bazı ülkeler, eşitsizliğin ve olumsuz çevresel etkilerin artması, sosyal dışlanmanın derinleşmesi pahasına da olsa ekonomik büyüme gerçekleştirmeye ve daha çok bireysel çıkarları kovalayarak, tek yönlü hedeflerden oluşan ekonomik gelişim stratejileri izlemeye devam ediyorlar. Önemli sayıda ülke ve paydaş ise bu gidişatı kabul edilebilir bulmuyor. Bu bağlamda, geliştirilen SDG Endeksi, ülkelerdeki mutluluk seviyelerinin artması adına memnuniyet modelleri oluşturarak kişi başına düşen gelir, işsizlik gibi konularda yapılacak iyileştirmelere destek olmayı hedefliyor.

SHARE: READ MORE

11 March

Düşük Karbonlu Şehirlerin Sayısı Giderek Artıyor!

Günümüzde küresel nüfusun %50’den fazlası şehirlerde yaşıyor ve bu oranın gün geçtikçe artarak 2050’ye gelindiğinde %70’le ulaşacağı tahmin ediliyor. Şehirler, günümüzdeki küresel enerji tüketiminin üçte ikisinden ve sera gazı salımının da %70’inden sorumlu. Şehirlerin düşük karbonlu kalkınma planları uygulamaları durumunda toplam sera gazı salımı %30 azaltılabilir. Bu da yaklaşık olarak Avrupa Birliği’nin karbon ayak izinin 2 katı kadar sera gazına denk geliyor.

Daha yaşanılabilir, düşük karbon ayak izine sahip ve iklim değişikliğine daha dirençli şehirlerin yaratılması için birçok çözüm bulunuyor. Çözümlerin arasında, daha düşük karbonlu kalkınma için gerekli planlamaların yapılması, sera gazı salımı seviyesinin tespiti, salımların azaltılması için gerekli yatırım ve aksiyonların planlanması gibi adımlar yer alıyor. Finansman ise çözümlerin arasında önemli bir adım olarak dikkat çekiyor. Düşük ve orta gelirli ülkelerde gerekli altyapı düzenlemelerinin yapılması için yılda 1 trilyon dolardan fazla yatırım gerekiyor ancak bu ülkelerin kredi notları düşük olduğundan yalnızca %4’ü uluslararası piyasalarda ve %20’si yerel piyasalarda ihtiyaç duydukları finansmanı sağlayabiliyor.

Dünya genelindeki gelişmelere bakıldığında şehirlerle ilgili birçok iyi örnek ve uygulama görmek mümkün:

1.Milan Hava Kirliliği ile Mücadele için Bisiklet ve Toplu Taşımayı Teşvik Ediyor

2008 yılında Avrupa’nın havası en kirli başkenti seçildiğinden beri, hava kirliliği ile mücadele eden Milan, 2014 yılında Fransa’da da denenen bir uygulamayı hayata geçirdi. Buna göre, işyerine bisikletle giden vatandaşlara kilometre başına 0,25 € ödenecek. Ayrıca, geçtiğimiz aralık ayından bu yana yoğun kirli hava nedeniyle özel araçların kullanımına 3 günlük bir kısıtlama getirildi ve bu belirli günlerde toplu taşıma araçlarında indirim uygulamasına gidildi.

2.İsveç 2045 Yılına Gelindiğine Karbon Nötr Olacak

İsveç, sahip olduğu etkileyici bisiklet yollarıyla sağladığı azaltımın ardından şimdi de şehirlerden, özellikle de evlerdeki tüketimden kaynaklanan salımların %85 azaltılmasıyla birlikte, 2045 yılında tamamıyla karbon nötr olmayı hedefliyor.

3.Fransa’nın Gıda İsrafı ile Mücadelesi

Fransa, özellikle büyük şehirlerindeki süpermarket zincirlerinde gıda israfının önüne geçmek amacıyla bazı yasal yaptırımlar getirdi. Süpermarketlerde daha önce ”atık” olarak görülen gıdaların, aşevlerine, hayvan barınaklarına veya gübre yapımı için gerekli yerlere gönderilme zorunluluğu getirildi.

4.Kopenhag’da Benzer Bir İlk

ABD’de gıda israfının yarı yarıya azaltılması için atılan adımlar ve Fransa’da başlatılan uygulamayla beraber, Kopenhag’da da yalnızca atık olarak görülen ve üretim fazlası yiyeceklerin satıldığı bir süpermarket açıldı. Bir yardım kuruluşunun desteği ile hayata geçirilen market, fiyatların normal marketlere göre %30-50 oranında daha düşük olmasıyla hem düşük gelir grubundan insanlara gıda sağlanmasına, hem de senede tahmini olarak 700.000 ton gıda israfının önüne geçilmesine yardımcı oluyor.

SHARE: READ MORE

11 March

Küresel Trendler ve Fırsatlar Değerlendirmesi

SustainAbility, 2016 ve sonrasında dünyayı bekleyen sorunları ve fırsatları değerlendirdiği Küresel Trendler & Fırsatlar: 2016 ve Sonrası değerlendirmesi raporunu yayımladı. SustainAbility, World Resources Institute, UN ESCAP, WWF ve Arizona Üniversitesi gibi dünyanın dört bir yanındaki kurum ve kuruluşlardan uzmanlar ile bir araya gelerek yapılan değerlendirmede, şirketlere risk ve fırsatlar konusunda ipuçları veriliyor.

Bölgesel çatışmalar, ekonomik dalgalanmalar ve küresel belirsizliklerle başlayan 2015 yılı, Paris Anlaşması ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin kabul edilmesi gibi sürdürülebilir ve uzun vadeli bir büyüme sağlanması konusunda umut vadeden gelişmeler ile sonlandı. Uluslararası kamuoyunun günümüz sorunlarına çözüm bulmak üzere ilk defa bu derece kararlı bir şekilde ortak hareket ettiğini belirten değerlendirme, iş dünyası, hükümetler ve sivil toplumun, yoksulluk, eşitsizlik, doğal kaynak kıtlığı gibi küresel sorunlara çözüm üretilmesinde ve iklim değişikliği ile mücadelede daha sistematik yöntemler izlemeye başladığını belirtiyor.

Küresel ölçekte, hükümetler, iş dünyası ve sivil toplum arasında sağlanan görüş birliği her ne kadar önemli bir fırsat olarak karşımıza çıksa da, petrol fiyatlarının düşmesi, terör tehdidi, jeopolitik istikrarsızlık, artan eşitsizlikler, yolsuzluk, mülteci krizi gibi riskler de bir o kadar hızlı bir şekilde çoğalıyor.

Bir diğer yandan, değerlendirmeye göre artan riskler karşısında şirketlerin üzerine daha çok sorumluluk düşüyor ve şirketler üzerindeki baskı artıyor. Kapitalizm, toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tekrar tanımlanıyor ve artık şirketlerin gündeminde hedef olarak yalnızca büyüyen ekonomik performans sağlamak değil aynı zamanda bir amaca hizmet etmek de bulunuyor.

2016 Yılı için Şirketlere İpuçları

Belirsizlikler

Değerlendirmeye göre, küresel ölçekte yaşanan ekonomik durgunluk riski, terör tehdidi, mülteci krizi, yolsuzluk olayları, toplumda ve gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasında derinleşen eşitsizlik, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, önümüzdeki dönemde küresel ölçekte politik ve ekonomik sorunlara yol açmaya ve şirketlerin performansı ile sürdürülebilir kalkınma performansını etkilemeye devam edecek.

Enerji ve İklim

Rapora göre, iklim değişikliğinin dünya liderleri tarafından bu zamana kadar bir risk olarak görülmemesi, iklim değişikliği ile mücadeleyi sekteye uğratmış durumda. Önümüzdeki dönemde iklim değişikliği ile mücadele konusunda yenilenebilir enerji, düşük karbon girişimlerine fon sağlanması ve yeni karbon politikaları belirlenmesi sıkça gündemde olacak.

BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve Eşitsizlikler

Çevresel sürdürülebilirliğin yanı sıra, sosyal sürdürülebilirlik de hükümetlerin, şirketlerin ve sivil toplumun gündeminde olacak. Mülteci krizi, eşitsizlikler ve iklim değişikliğinin toplumlar üzerindeki etkileri gibi konular bunlardan yalnızca bir kısmı.

Yerel Yönetimler

Fosil yakıttan vazgeçilmesinden, daha ekolojik altyapı yatırımlarına, modern ve çevreye minimum zarar veren toplu taşıma seçeneklerinden toplumsal sorumluluk projeleri ve yolsuzluk karşıtı politikalar oluşturulmasına yerel yönetimlere gelecek dönemde büyük sorumluluk düşüyor. BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin uygulanmasında yerel yönetimlerin ve yerel yönetim-iş dünyası işbirliklerinin önemli rol oynaması bekleniyor.

Finans

Düşük-karbonlu ve daha katılımcı bir ekonomiye geçiş için finansman gelecek dönemde büyük önem taşımaya devam ediyor.

Şeffaflık

Şeffaflık, son yıllarda yaşanan yolsuzluk olayları nedeni ile hem şirketler hem de hükümetler nezdinde gittikçe daha da önem kazanıyor. Değerlendirmeye göre, şirketlerin sürdürülebilir bir performans sergilemelerinde şeffaflık önemli rol oynuyor.

İnsan Hakları

Değerlendirmeye göre, insan hakları düzenlemeleri ve politikaları şirketleri  bu hususta raporlama yapmaya, iyi uygulamalar geliştirmeye ve ilerleme göstermeye teşvik ediyor.

Yenilenebilir Enerji

COP21 hedeflerinin karşılanması ve küresel sıcaklık artışının 2oC’nin altında tutulabilmesi için 2015 yılında yenilenebilir enerji konusunda gösterilen performansın artarak 2016 yılında da devam etmesi gerekiyor. 2015 yılında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar 329 milyar USD ile tarihinin en yüksek noktasına geldiyse de bu esnada fosil yakıtlara yapılan yatırımlar 5,3 trilyon USD civarında olmuştu.

İnsan Sağlığı

Değerlendirmeye göre, büyük şirketleri küresel ölçekli sağlık sorunları ile mücadeleye dahil etmede hükümetlere ve sivil toplum örgütlerine büyük rol düşüyor.

Sürdürülebilirlik

Kuzey Amerika ve Avrupa’da faaliyet gösteren şirketlerin çoğunun gündeminde sürdürülebilirlik çerçevesinde çoğunlukla çevresel ve iklim değişikliği kaynaklı sorunlar bulunsa da, değerlendirmeye göre Latin Amerika, Ortadoğu, Afrika ve Asya’da faaliyet gösteren şirketlerin gündeminde çevresel sürdürülebilirliğin yanı sıra sosyal sürdürülebilirlik de bulunuyor. Pek çok şirket, sürdürülebilirlik stratejilerini yerelleştirip, bölgelerinin çevresel ve sosyal ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kurguluyor.

Yıkıcı İnovasyon (Disruptive Innovation)

Değerlendirmeye göre, 2016 yılı trendlerinden bir tanesi de yıkıcı inovasyon olmaya devam edecek. Peer-to-peer iletişim hizmetleri, yenilenebilir teknoloji ve akıllı üretim çözümlerinin (smart factory) gündemi belirleyen konular olması bekleniyor.

Su

Şirketler gün geçtikçe, su kullanımlarını yönetmek ve azaltmak üzere verilerini ölçmeye, akıllı çözümler ve teknolojiler edinmeye ve tedarik zincirlerindeki riskleri azaltmaya daha çok bütçe ayırıyor. Değerlendirmeye göre, hükümetler de standart ve daha ucuz altyapı çözümlerinden ziyade, daha pahalı fakat daha sürdürülebilir çözümlere yöneliyor.

SHARE: READ MORE

11 March

İklim Değişikliğine Dikkat Çekmek İçin Dünya Saati ile Işıklar Kapanıyor!

Dünya Saati (Earth Hour), 2007 yılında WWF’in girişimiyle, iklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla başlayan bir hareket. Avusturalya’da 2 milyondan fazla insan ve 2.000’den fazla kurumun katılımıyla başlayarak kısa sürede 7 kıtadan 172 ülkeye yayılan hareket, dünyanın dört bir yanındaki simgesel yapıların ışıklarının bir saatliğine kapatılmasıyla, iklim değişikliği için önlem almanın önemine dikkat çekmek istiyor. Türkiye’nin de 2010 yılından bu yana destek verdiği Dünya Saati, bu sene 19 Mart’ta Türkiye saati ile 20.30’da gerçekleşecek.



2015 yılında gerçekleşen Dünya Saati’nin ardından yayımlanan rapora göre, 2015 yılında 10.400’den fazla kentin simge yapısı karartılırken, 200’den fazla elçi iklim değişikliği ile mücadele konusunda aksiyon aldı ve 6 ülkede iklim değişikliği ile ilgili olarak yasalarda düzenlemelere başlandı.

Hareketi başlatan WWF büyük kuruluşlar, şirketler ve hükümetler kadar insanların da iklim değişikliği ile ilgili tartışmalara katılması ve çözümde rol alması gerektiğini savunuyor ve Dünya Saati gibi kitlesel anlamda desteklenen kampanyaların, iklim değişikliği konusuna kamuoyunun katılımını kolaylaştırdığını belirtiyor. Dünya Saati ile ışıkların kapatıldığı bir saatlik süre zarfında insanlar, kaç yaşında veya hangi kültürden olursa olsun, ortak bir hedefte buluşuyor.

Dünya Saati ekibi, iklim ve iklimle ilgili yerel projelerin devamlılığı adına çeşitli kitle fonlama kampanyaları düzenliyor ve toplumsal farkındalığı artırılmasına önderlik ediyor. Domino taşı etkisi yaratan ilk Dünya Saati’nden bu yana farklı ülkelerdeki gelişmelere; Rusya, Arjantin ve Ekvador gibi ülkelerde iklim değişikliği konusunda daha somut adım atılarak ormanların ve denizlerin korunması için iklim dostu yasalar çıkarılması ve Galapagos Adaları gibi UNESCO Dünya Miras Alanları’nda plastik kullanımının yasaklanması gösterilebilir.

En büyük çevresel hareketlerden biri olarak görülen Dünya Saati’ne bu yıl Türkiye de önemli tarihi mekânları ve anıtsal yapıları ile destek verecek. bu sene şu ana dek, 38 valilik ve belediye ile 188 kurum olmak üzere toplamda 2 bine yakın bina ışıklarını kapatarak harekete katılacağını belirtti. Etkinliğe katılmak isteyen kurum ve bireylerin www.dunyasaati.org adresine girerek kayıt olmaları ve 19 Mart günü de ışıklarını bir saatliğine kapatmaları gerekiyor. Tüm dünyada 10 binden fazla kentsel simge ve anıtsal yapının bir saatliğine karanlıkta kaldığı Dünya Saati’ne Türkiye’de Truva Atı, Efes Antik Kenti, Peri Bacaları, Boğaziçi Köprüsü, Sultanahmet Cami, Aya Sofya Müzesi ve Selimiye Cami gibi önemli yapılar ile destek verecek.

SHARE: READ MORE

11 March

‘State of Green Business’ Raporu Yayımlandı

GreenBiz ve Trucost ortaklığında, iş dünyasına yeşil bir bakış kazandırmayı hedefleyen “2016 State of Green Business” raporu yayımlandı. Raporda, doğal sermaye ve çevresel etkileri bir araya getirildiğinde ürün ve hizmet yaratmak için kullanılan kaynakların ve sonucunda oluşan kirliliğin ve atığın etkileri yüzlerce çevresel indikatör çerçevesinde inceleniyor.

Özel sektöre sürdürülebilirlik konusunda yol gösteren raporda, enerji, atık ve karbon konularında yaygın ölçümler kullanılıyor. Bu seneki raporda detaylı bir şekilde incelenen konular arasında döngüsel ekonomi, teknoloji ve tedarik zincirleri, yeşil altyapı yatırımları, madencilik, tarım, karbon döngüsü, sürdürülebilirliğin sağladığı imkanlar, B2B (Business to Business) paylaşım ekonomisi ve mavi ekonomi (Blue Economy) bulunuyor.

Raporda ele alınan bazı önemli başlıklar ve detayları şöyle:

1. Döngüsel Ekonomi:

Tüm kaynakların ve malzemelerin ömürleri tamamlandığında geri dönüştürüldüğü, kirlilik ve atığın oluşmadığı bir döngü kurma fikri günümüzde daha mümkün olmaktadır.

2. Tedarik Zincirleri:

Tedarik zinciri ile alakalı sorunlar sektörden sektöre değişkenlik gösterebiliyor; genel olarak şeffaflık ilkesinin yokluğu ve merkezileşmiş yönetim anlayışları tedarik zincirine ilişkin sorunların başlıca sebepleri arasında gösteriliyor.

Üretim teknolojilerinde ve piyasa trendlerinde, robotik ve tarımsal uygulamalarda yaşanan gelişmeler tedarik zincirlerinin iyileştirilmesinde kullanılabilecek inovasyon tipleri olarak görülürken, bununla birlikte modern dünyayı yakalamak adına bulut yazılımlarının kullanılması gerektiği vurgulanıyor.

3. Yeşil Altyapı Yatırımları:

Paris Anlaşması’nın ardından birtakım eylemler alınmış olsa da, bu eylemlerin sonuçlarını ve etkilerini takip eden birkaç sene içerisinde hemen gözlemlemek mümkün olmayacak. Bununla birlikte, özel sektörün enerji, su ve ulaşım gibi alanlarda daha düşük karbonlu alternatiflere yapacağı yatırımların etkilerinin çok daha çabuk hissedileceği öngörülüyor.

4. Sürdürülebilirlik İlkelerinin Etkileri:

Giderek artan sayıda şirket, sürdürülebilirlik ilkelerine ve hedeflerine şirket politikası ve kültüründe yer veriyor; bununla kalmayıp çalışanlarını harekete geçmeye teşvik ediyor. Örneğin Bank of America, çalışanlarına elektrikli, hibrit araçlar veya doğal gazla çalışan araçlar satın aldıkları takdirde 3.000 dolarlık bir teşvik sağlıyor.

5. B2B Paylaşım Ekonomisi:

İşbirliğine dayalı ekonomi düzeni, devrim niteliğinde değişiklik olarak görülüyor ve buna bağlı olarak ekonomideki rollerin tümüyle değişeceği tahmin ediliyor. Paylaşım ekonomisi konusunda B2C (Business to Consumer) ve B2B arasında bazı farklar mevcut. İlkinde güvene ve tecrübeye daha çok önem verilirken, B2B’de kalite ve “etki gücü” daha fazla dikkate alınıyor.

SHARE: READ MORE

26 February

Y Jenerasyonu Aslında Ne İstiyor?

Deloitte’un ‘Y Jenerasyonu’ üzerinde yaptığı araştırma ilginç gerçekleri ortaya çıkardı. Dünya genelinde 29 ülkeden 7.700 katılımcının görüşleri doğrultusunda hazırlanan rapor, 1982 yılından sonra doğan, üniversite eğitimi almış ve özel sektörde büyük şirketlerde tam zamanlı işlerde çalışan Y Jenerasyonu üyelerinin üçte ikisinin 2020’ye kadar halihazırda çalıştıkları şirketlerden ayrılmayı planladıklarını, üçte birinin ise gelecek bir yıl içerisinde çalıştıkları şirketi değiştirmeyi planladığını ortaya çıkardı. Gelecek iki sene içerisinde işini değiştirmeyi düşünen çalışanların oranı ise %44 oldu. Rapora göre, 2020 yılının sonuna gelindiğinde her üç katılımcıdan ikisi kariyer planlarını gerçekleştirmiş olmayı umut ederken, katılımcıların yalnızca %16’sı kendisini gelecekte mevcut pozisyonlarında da çalışırken görebildiklerini belirtiyor.



Araştırmaya dahil olan 29 ülkenin tamamında, 2020 yılına kadar şimdiki işinden ayrılmış olmayı düşünen Y Jenerasyonu çalışanı oranının yüksek olduğu görülürken, bu oran Belçika ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde %50’lerde; Peru, Güney Afrika ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde ise %80’ler civarında dolaşıyor. Yükselen ekonomilerde bu oranın %69 ile gelişmiş ekonomilerdeki orandan (%61) biraz daha yüksek olduğu görülüyor.



Demografik alt gruplara bakıldığında çocuk sahibi olan çalışanların olmayanlara göre %32’lik bir oranla şirketlerine daha bağlı oldukları gözlemlenirken, bu çalışanların da 2021 yılına kadar mevcut işlerini değiştirmeyi planladıkları görülüyor. Ayrıca rapora göre kadın çalışanlar (%67), erkek çalışanlara (%64) nazaran takip eden 5 yılda işlerinden ayrılmaya daha istekliler.

Rapora göre, Y Jenerasyonu üst düzeylerde çalışıyor olsa dahi kuruluşlarını yakında bırakma niyetlerini ifade ediyor. Bu durum yerlerini alacak çalışanlar için olumlu olsa da şirketler için yatırım yaptıkları yeteneklerin kaybı anlamına geliyor. Y Jenerasyonu’nun işinden neden memnun olmadığı araştırıldığındaysa, problemin çalışanların beklentileri ve şirketlerin onlara sunabildikleri arasında oluşan ‘uçurum’ olduğu ortaya çıkıyor. Profesyonellerin yaklaşık %63’ü liderlik yeteneklerini tam olarak ortaya çıkaracak koşulların var olmadığını ifade ederken, kaydedilen aşamanın yeterince hızlı olmadığını belirtiyor. Şirketinin uygulamalarından memnun ve bağlılığı yüksek çalışanların değindikleri konular ise şöyle:

- Lider pozisyonlarda çalışmak isteyen çalışanlara yönelik yeterli sayıda ve çeşitlilikte eğitim programlarının varlığı

-Genç çalışanların liderlik etmek için sürekli cesaretlendirilmesi.

Önüne geçilmesi görece daha kolay olan bu engellerin yanı sıra, Deloitte’un raporuna göre Y Jenerasyonu’nun çalışırken göz önünde bulundurduğu en önemli faktörlerden birisi ise “amaç”. Araştırmaya katılan Y Jenerasyonu çalışanlarının %87’si, şirketlerin çevresel ve sosya performans ve hedeflerinin, ekonomik performansları kadar önemli olduğunu vurguluyor. Şirketlerinin daha büyük bir amaca hizmet ettiğini düşünen çalışanların gelecek 5 yılda şirkette kalması daha olası görünüyor. Kısa vadeli ekonomik getiri yerine uzun vadeli ve sorumlu yatırımlar yapan şirketlerde çalışan bağlılığı oranlarının daha yüksek olduğu görülüyor. Rapor, Y Jenerasyonu’nun sanılanın aksine yalnızca kendilerini değil aynı zamanda çalışma arkadaşlarını, toplumu ve dünyayı da önemsedikleri gösteriyor.

SHARE: READ MORE

26 February

İş Dünyası ve Sosyal İnovasyon

Sosyal eşitsizliğin azaltılması ve sürdürülebilir ve kapsayıcı büyümenin sağlanması bugünün ekonomilerinin en önemli sorunları arasında yer alıyor. Dünya Ekonomik Forum hükümetleri, özel sektör temsilcilerini, uzmanları, sivil toplum liderleri ve sosyal girişimcileri içeren paydaşları sürece katmak ve söz konusu zorlukların ortadan kaldırılmasını destekleyecek çalışmalar yapmak üzere “Ekonomik Büyüme ve Sosyal Kapsayıcılık üzerine Küresel Zorluklar Girişimi”ni oluşturdu. Söz konusu girişim Şubat ayında, iş dünyasının, sosyal fayda ve iş değeri yaratmada sosyal inovasyon fırsatlarını nasıl değerlendirebilecekleri konusuna rehberlik etmek üzere, sosyal girişimcilik üzerine çalışmalar yapan Schwab Vakfı işbirliğinde Sosyal İnovasyon: Kurumsal ve Toplumsal Değerin Sağlanması Rehberi isimli raporu yayımladı.

Rapor, lider uzmanlar, düşünce liderleri ve akademisyenlerden oluşan bir danışma kurulu olan “Dünya Ekonomik Forumu Sosyal İnovasyon üzerine Küresel Gündem Konseyi” koordinasyonunda, dünya genelinden lider şirketlerin 30’dan fazla yöneticisiyle yapılan workshop ve röportajların çıktıları ile oluşturuldu.

Sosyal inovasyon, genel anlamda tüm toplum başta olmak üzere, düşük gelirli ve yetersiz hizmet alan kesimler için fayda yaratmayı sağlayacak inovatif, uygulanabilir, sürdürülebilir piyasa merkezli yaklaşımlar olarak tanımlanıyor. Düşük gelirli toplumların küresel ekonomiye katılmalarında fırsat yaratmada sosyal inovasyon, daha stratejik, daha tutkulu ve daha işbirliğine dayalı modeller sunmasıyla ön plana çıkıyor.

Rapor, sosyal inovasyonun neden gün geçtikçe bugünün iş dünyası için daha anlamlı bir strateji haline gelmesi gerektiğinin altını çiziyor. Raporda, sosyal inovasyonun şirketlere finansal getiriler sağlamanın ötesinde itibar ve güven artışı gibi fırsatlar da sunduğunu vurguluyor. Örneğin, Edelman Güven Barometresi 2015 verilerine göre, kamunun iş dünyasına güveni 2008 yılından bu yana en düşük seviyede kaydedildi. Bunun yanı sıra PWC yıllık CEO anketinde de, CEO’ların yarısından fazlası (%55’i) iş dünyasına azalan güven konusundaki endişelerini belirtiyorlar.

Rapor, aşağıdaki görselde yer alan adımlar ekseninde geliştirilecek sosyal inovasyon stratejilerinin nasıl fırsatlar ve faydalar sağlanacağının altı çiziliyor ve şirketlerin sosyal inovasyon gerçekleştirme isteklerini nasıl aksiyona çevirebileceklerine odaklanıyor. 



Şirketler kurumsal vatandaşlıklarını uzun yıllardır, hayırseverlik ve kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında ele alıyorlar. Ancak sosyal inovasyon, daha ölçülebilir ve somut iş faydaları sağlaması itibariyle söz konusu geleneksel yaklaşımlardan ayrılıyor. Sosyal inovasyon stratejileri;

Şirketin inovasyon ajandası ve iş stratejisinde doğrudan içerisinde yer alan,
İnsan kaynağı, değer zinciri, teknoloji ve dağıtım sistemleri gibi şirketlerin karlılığına etki eden varlıklarını güçlendiriyor.  
Gitgide artarak, bir şirketin temel operasyonları ve iş bölümleri tarafından yönetiliyor.

Özetle, sosyal inovasyon, şirketlere, uzun vadede rekabet sağlıyor, yeni piyasa ve tüketiciler, daha güçlü bir tedarik zinciri ve yeteneklerin şirket bünyesinde tutulmasını sağlıyor.

SHARE: READ MORE

26 February

2016 HeForShe Kurumsal Eşitlik Raporu

Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) tarafından geliştirilen HeForShe, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarını savunan; bu konuda erkekleri de harekete geçmeye davet eden bir hareket. Dünya çapında bir milyarı geçen destekçisi olan hareket için UN Women, Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu sonrasında HeForShe Eşitlik raporunu yayımladı. Rapor, Fortune 500 şirketlerinden aralarında Koç Holding, Unilever, Schneider  Electric, Twitter ve Vodafone’un da yer aldığı, cinsiyet eşitliğini savunan, kadınlara liderlik fırsatı tanıyan ve yönetim kurullarında kadın yönetici oranı yüksek 10 şirketin hikâyesini temel alıyor. Raporda ilerlemeleri incelenen Kurumsal ETKİ Şampiyonları’nın (Corporate IMPACT Champions) toplamda 1 milyonu aşkın çalışanı bulunuyor.



Eylül 2014’de başlatılan proje, erkekleri de işbirliğine çağırarak, 2030 yılına gelindiğinde Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusunda her platformda toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamayı ve kadın hakları savunuculuğunu yaymayı amaçlıyor. Geçtiğimiz yıl düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda başlatılan HeForShe 10x10x10 ETKİ girişimi ile hükümet yetkilileri, üniversiteler ve şirketler bir araya getirilmiş ve bir yıllık süre içerisinde toplumsal cinsiyet eşitliğine giden süreci hızlandırmak, gerekli yapısal ve kültürel değişimleri gerçekleştirebilmek adına 10x10x10 ETKİ girişiminin ilk gönüllülerinin ülkelerinde, şirketlerinde ve kurumlarında değişimi tetiklemesi ve diğer şirketleri kadın-erkek eşitliğini savunmaya teşvik etmesi amaçlanmıştı.

Ocak ayında yayımlanan raporda dünya genelinde 190 ülkede 10 farklı sektörü kapsayacak şekilde 10 farklı şirket incelenirken; ortaya çıkan tabloya bakıldığında küresel iş gücünün %60’ını erkeklerin oluşturduğu, kadınların %23’ünün liderlik pozisyonlarında ve %29’unun yönetim kurullarında yer alabildiği görülüyor. 10 şirketin yeni işe alımlarda kadın oranının ise %39.9 olduğu görülüyor. Bu şirketler, tüm kademelerdeki kadın çalışanlarının güçlendirilmesi konusundaki programları ve uygulamaları ile diğer şirketlerden farklılaşıyorlar. Sektöründe lider her bir şirket güçlü etik değerlere sahip olmasıyla ve eşitlikçi, şeffaf politikalar izlemesiyle ün kazanmış durumda.

Dünya geneline bakıldığında ise, dünyanın en büyük şirketlerinin CEO’larının %95’ini hala erkeklerin oluşturduğu görülüyor. Kadınların yönetim kurullarındaki temsiliyet oranı Japonya’da %2 iken, Birleşik Krallık’ta bu oranın %17 ile dünya ortalaması ile aynı olduğu görülüyor. Norveç ise %34’lük oran ile UN Women’ın 50/50 paritesi hedefine en çok yaklaşan ülkelerden birisi konumunda.

UN Kadın Birimi tarafından başlatılan ve ivme kazanan bu hareket, iş dünyasını, özellikle erkeklerin desteğini alarak, aksiyon almaya; toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya, kadın çalışan sayısının arttırmaya ve yönetim kademelerinde daha çok kadına yer vermeye çağırıyor.

SHARE: READ MORE

26 February

Küresel İstihdam ve Toplumsal İlerleme Raporu

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) dünya çapında uygulanan makroekonomik politikaları, istihdam politikalarını, toplumsal gelişmeleri ve bu faktörler arasındaki ilişkileri inceleyerek daha fazla istihdam ve dengeli gelir yaratacak politikaları tartıştığı Küresel İstihdam ve Toplumsal İlerleme (World Employment and Social Outlook) raporunun 2016 yılındaki trendleri inceleyen sayısı yayımlandı. Raporda küresel çapta işsizlik oranları hakkında tahminlerde bulunulurken, gelişmekte olan ekonomilerin durumlarını inceliyor. Aynı zamanda dünya çapında iş fırsatlarının artırılması için çeşitli politika önerilerinde de bulunuluyor.

Raporda yer alan verilere göre Dünya ekonomisi geçtiğimiz yıl %3.1 büyüme gösterirken, ilerleyen yıllarda bu büyümenin azalacağı tahmin ediliyor. Bu azalmanın sebebininse, yükselen ve gelişmekte olan ekonomilerde yaşanması beklenen daralmalar olarak düşünülüyor. Küresel ekonomideki bu yavaşlamanın etkilerinin 2016’da hissedileceği, işsizlik oranlarının özellikle gelişmekte olan ülkelerde artacağı ön görülüyor. Geçtiğimiz yıl, çoğu gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 197.1 milyon insanın işsiz olduğu göz önüne alındığında, 2016 yılında yaşanacak olumsuz gelişmelerin özellikle Asya, Latin Amerika ve Afrika ekonomilerini olumsuz etkilemesi bekleniyor.

Küresel ekonominin büyüme hızının azalması gelişmekte olan ekonomilerde yaşanan durgunlukla açıklanırken özellikle Brezilya ve Rusya gibi büyük ekonomilerin düşüş dönemine girmesi ve Çin gibi hızla gelişen ekonomilerin de büyüme ivmelerinin azalması  bu yavaşlamaya sebep olarak gösteriliyor. Yavaşlamanın bir diğer sebebi ise bu zamana kadar küresel ekonominin iki katı hızla seyreden küresel ölçekli ticaretin, küresel ekonomi ile aynı, hatta küresel ekonomiden daha yavaş seyretmesi olarak görülüyor. Bu ekonomik gelişmelerin iş piyasasına etkileri de yadsınamayacak ölçüde: küresel çapta 197 milyon olan işsiz sayısı, küresel ekonomik kriz öncesine göre 27 milyon artmışken, bu rakama önümüzdeki iki yılda 3.4 milyon insanın daha ekleneceği tahmin ediliyor. Brezilya ve Çin gibi gelişmekte olan ülkeler ile petrol ticaretinin ana gelir kaynağı olduğu Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde işsizlik oranlarının çok daha yüksek seviyelere çıkması bekleniyor.



Küresel ölçekte güvencesiz istihdam sorunundan etkilenen insan sayısı 1.5 milyar (toplam istihdamın %46’sı) olurken, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika’nda bu oran %70’i buluyor. Güvencesiz istihdam altında çalışanlar yan haklardan faydalanamazken, düşük ve dengesiz gelir elde ediyorlar. Güvencesiz istihdamdan en çok etkilenenin ise kadınlar olduğu görülüyor. Kadın çalışanlar Kuzey Afrika, Sahra Altı Afrika ve Arap ülkelerinde %25-35 oranında daha fazla güvencesiz istihdama maruz kalıyorlar. 2015 yılında, bir işte çalışmalarına rağmen yoksulluk sınırında veya yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısının ise 327 milyon olduğu görülüyor. Çalışma çağında olup işgücüne katıl(a)mayan insanların sayısı ise 2 milyarı buluyor.

Bölgesel olarak bakıldığında ise, Türkiye ile benzerlik gösteren gelişmekte olan ülkeleri barındıran Latin Amerika ve Karayipler (LAC) ekonomik anlamda özellikle 2011 yılının ortalarından bu yana ivme kaybetmeye devam ediyor. Bölge her ne kadar 2015 yılında Doğu Avrupa’dan sonra en küçük büyüme oranına sahip olsa da, Orta Amerika ülkeleri, ABD ile olan ekonomik bağlantıları sayesinde ekonomik olarak görece büyüme gösteriyor. Doğu Avrupa hariç Avrupa’nın geriye kalan kısımlarında küresel krizlerin etkilerinin azalmaya başladığı dikkat çekiyor. Öte yandan beklenenin aksine geçtiğimiz yıllarda birçok ülkenin ekonomisi neredeyse hiç gelişme gösteremedi veya gerileme yaşadı. Kıbrıs %1.2’lik bir büyüme gösterirken İtalya %0.9, Portekiz %1.6, Slovenya %2.6 ve İspanya %3.1’lik büyüme gösterebildi.

SHARE: READ MORE

12 February

Küresel Fırsatlar Raporu Yayımlandı!

Global Opportunity Network tarafından DNV GL ve UNGC işbirliği ile hazırlanan 2016 Küresel Fırsatlar Raporu, okyanuslarda biyoçeşitliliğin azalmasından tarımda kullanılan antibiyotiklere kadar, karşı karşıya olduğumuz küresel ölçekli risklere ve bu risklerle nasıl mücadele edilebileceğine odaklanıyor. Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin açıklanması ve COP21 sonrası 197 ülke tarafından imzalanan Paris Anlaşması gibi, 2015 yılında gerçekleşen önemli gelişmelerden sonra yayımlanan raporda, dünyanın dört bir yanından uzmanların ve 5.500′den fazla kamu ve özel sektör liderinin görüşlerine ve çalışmalarına yer veriliyor. 

Küresel düzeyde kritik öneme sahip beş sorun tanımlanan ve bunların çözmek amacıyla kullanılabilecek fırsatlara yer verilen raporda iş dünyası, kamu sektörü ve sivil toplum harekete davet ediliyor. Tespit edilen riskler ve bu risklere karşı alınabilecek önlemler ve fırsatları aşağıda bulabilirsiniz: 

1.Okyanuslardaki Biyoçeşitliliğin Azalması

Başta açık denizler olmak üzere, kontrol edilmeyen denizler, biyoçeşitliliğin ciddi olarak azaldığı bölgeler olarak göze çarpıyor. Yaklaşık 3 milyar insan protein ihtiyacını deniz canlılarından karşılarken; denizlerdeki biyoçeşitlilik, kirlilik ve okyanuslardaki insan faaliyetleri sebebiyle giderek azalıyor. 

Fırsatlar ve Çözümler:

Denizlerin zamanla yaşamdan yoksun alanlara dönüşmesine sebep olan kirletici maddelerin sulara karışmasını engelleyerek denizlere akıtılan değerli kaynakların tekrar kullanılması veya geri dönüştürülmesin sağlanması
Deniz ve okyanus ekosistemleri insan sağlığını, toplumları ve ekonomiyi destekleyen çok büyük sistemler. Okyanus ekosistemlerinin ve biyoçeşitliliğin korunması aracılığıyla uzun vadede ekonomik ve çevresel değer yaratılması
Akıllı gözlem ve kontrol yöntemleriyle okyanuslarda gerçekleştirilen faaliyetlerin izlenmesi ve elde edilen datanın sistematik bir şekilde incelenmesiyle okyanusların yaratabileceği fırsatların keşfedilmesi
2. Antibiyotiklere Karşı Direnç

Günümüzde yaygın virüs ve bakterilerin antibiyotiklere karşı kazandığı direnç insan sağlığını tehdit ediyor. Tükettiğimiz besinlerden içtiğimiz suya kadar antibiyotikler sistemimize istemsiz bir şekilde girebiliyor. 

Fırsatlar ve Çözümler:

Tarım tüm dünyada antibiyotiğin en çok kullanıldığı alan. Tüketici farkındalığının ve iyi tarım uygulamaları konusundaki baskıların artırılması
İnovatif Ar-Ge çalışmaları ve işbirlikleri ile yeni nesil antibiyotiklerin geliştirilmesi
Yeni teşhis ve tanı uygulamaları ile hastalığa sebep olan bakteri/virüsün tespit edilmesi ve yalnızca bu bakterileri/virüsleri hedef alan antibiyotiklerin kullanılması 
3. Artan Ulaşım Salımları

Şehirlerde yaşayan her sekiz insandan yedisi, Dünya Sağlık Örgütü’nün güvenli olarak belirlediği düzeyden daha kötü bir hava soluyor. Yetersiz toplu taşıma altyapısının sebep olduğu bu sorunun çözümü için insanların hareket alanlarının ve kabiliyetinin artırılması gerekiyor.

Fırsatlar ve Çözümler:

Kişisel araçlardan ziyade toplu taşıma kullanımının teşvik edilmesi ve toplu taşıma seçeneklerinin geliştirilmesi
Araç paylaşımına dayalı bir sistem ile karbon salımlarının ve hava kirliliğinin azaltılması
Ulaşıma gerek duyulmayan, insanların her türlü ihtiyacını herhangi bir araç kullanmadan giderebileceği şehirler inşa ederek arabasız ve temiz havalı alanlar yaratılması
4. “Harcanan” Bir Nesil

Genç nüfusun çoğunluğu iş bulmakta güçlük çekerken, dörtte biri çalışmıyor ve eğitimine devam etmiyor. Artan işsizlik oranları yeni neslin en büyük sorunu olarak görülüyor. 

Fırsatlar ve Çözümler:

Genç insanlara kendi iş imkanlarını yaratacak girişimlerde bulunmaları için olanakların sağlanması ve kuluçka merkezleri aracılığıyla istihdam olanaklarının artırılması
Dijital teknolojiyi kullanarak eşit istihdam fırsatlarının yaratılması ve etkin yetenek yönetimi programlarının geliştirilmesi
Genç nüfusun sürekli değişen günümüz iş piyasasının ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için eğitim olanaklarının geliştirilmesi
5. Küresel Gıda Krizi

Dünyada herkese yetecek kadar gıda olmasına rağmen, 795 milyon insan hala açlıkla mücadele ediyor. Üretilen gıdanın %30-50 gibi bir oranı hiç tüketilmeden çöpe gidiyor. Yaklaşık 9 milyar insan, 2050 yılına gelindiğinde daha verimsiz topraklarda ve daha sıcak bir iklimde yaşıyor ve besleniyor olacak.

Fırsatlar ve Çözümler:

Yerel üreticilerden satın alma odaklı, yüksek protein içeren bitkilerin artırıldığı yeni bir beslenme tarzına geçişin küresel ölçekte sağlanması
Yaşanan teknolojik ilerleme sayesinde geliştirilen düşük bütçeli ve etkili tarım araçları sayesinde küçük ve büyük ölçekli çiftçilerin daha az kaynakla daha çok üretim yapmalarının sağlanması
Gıda israfının önüne geçilerek, besin değeri yüksek gıdaya erişimin herkes için mümkün kılınması ve gıda israfi ile kaybedilen ekonomik değerin tekrar ekonomiye kazandırılması

SHARE: READ MORE

12 February

İstanbul World Humanitarian Summit

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un çağrısı ve UN OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi) liderliğinde ilk kez 23-24 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek, dünyanın dört bir yanından hükümetlerin, insani yardım organizasyonlarının, insani krizlerden etkilenmiş insanların ve işbirliği kurulabilecek özel sektör yetkililerinin bir araya getirilmesi ve insanlığı tehdit eden güncel sorunlara çözümler aranması amaçlanıyor.

Zirvenin hemen öncesinde yayımlanan ön rapora göre, 2015 yılında dünyada 125 milyon kişi insani yardıma ihtiyaç duyarken, 60 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yaşanan krizlerden 37 ülke etkilenirken, toplamda 20 milyar dolarlık insani yardıma ihtiyaç duyulmuş. İnsanlığın karşılaştığı bu krizlerin çözümü için üç amaç etrafında toplanan zirvede, insanlığa ve insani değerlere olan bağlılığın yeniden canlandırılması, yaşanabilecek krizlere karşı ülkelerin ve toplumların daha hazırlıklı ve dayanıklı olmalarını sağlayacak aksiyonların alınması ve krizlerden etkilenmiş insanların sorunlarına çözüm bulmak üzere yenilikçi fikirlerin ve iyi uygulamaların paylaşılması planlanıyor.

İstanbul’da gerçekleşecek zirvenin ve dünyada gerekli görülen değişimin temelini oluşturan ve zirveden önce yayımlanan raporda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından hazırlanan “Agenda for Humanity” altında tüm paydaşlar tarafından atılması gereken beş adıma yer verildi:

Var olan anlaşmazlıklara son vermek ve yenilerini önlemek adına politik önderlik etmek
İnsanlığın korunması adına insani değerlerin muhafaza edilmesi
Krizlerden etkilenen herkesin kucaklanması
İnsani yardımlar ile insanların hayatlarının değiştirilmesi
İnsanlığa yatırım yapılması
“Tek Sorun, Ortak Sorumluluk” teması ile gerçekleştirilecek zirvede, küresel liderlerin değişim odaklı taahhütler vermeleri ve aksiyon planları açıklamaları bekleniyor. Zirve sonrasında online bir platfor aracılığı ile zirvede alınan kararlara ve zirvenin sonuçlarına yer verilecek.

23-24 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleşecek olan zirvede, ana programın dışında çeşitli seminerlere, workshoplara ve panellere de yer verilecek. Bunun yanında katılımcılar arasındaki etkileşimi ve etkiyi artırmak adına inovasyon noktaları, sergi ve fuar alanları da yer alacak. Başvuruları 12 Şubat’ta sona eren zirveye yerel kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve ilgili kişiler davetli. Başvuru linkine buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

12 February

İklim Değişikliğinin Etkileri On Binlerce Yıl Hissedilebilir

İklim üzerine çalışan bir grup bilim insanının Nature Climate Change’de yayımlanan çalışması, iklim değişikliğinin yalnız önümüzdeki yüzyılın sorunu olarak düşünülmesinin büyük bir yanılgı olduğunu ortaya koyuyor. Oregon State Üniversitesi önderliğinde 22 iklim bilimcinin yaptığı çalışma, önümüzdeki yılları iklim değişikliğinin etkilerini azaltma ve insanlığın bundan sonraki geleceğini değiştirebilme konusunda bulunmaz bir fırsat olduğunu vurguladı.

Çalışma, önümüzdeki 100 sene içerisinde salınacak karbondioksitin önemli kısmının yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca atmosferde kalabileceğini gösteriyor. İnsan faaliyetlerinin sebep olduğu iklim değişikliğinin etkileri, insanların gezegende varlıklarını şimdiye kadar sürdürdüklerinden daha uzun süre boyunca hissedilmeye devam edecek. Bu süre zarfında da sera gazı etkisi sürerek, küresel ortalama sıcaklık artışı sürecek. Buna bağlı olarak, deniz seviyeleri ve su sıcaklığı artmaya devam edecek.

Peki önümüzdeki 10.000 yıl içerisinde dünyanın durumu nasıl değişecek? Bu sorunun cevabı, insanlığın takip eden yüzyıllar içerisinde aldığı aksiyonlara bağlı. Fosil yakıtların kullanım oranı, çok büyük miktarlarda karbondioksit gazını atmosferden emebilecek teknolojiler geliştirmek gibi pek çok faktör durumu belirleyecek. 1750 yılından bu yana insan faaliyetleri sebebiyle 2.000 gigaton karbondioksit salımı gerçekleşmişken, şu anda yıllık olarak artış bir oranla 10 gigaton salım yapılıyor.

Hiçbir önlem alınmazsa ortalama küresel sıcaklığının 7 derece artacağı, deniz seviyelerinin ise yaklaşık 52 metreye kadar yükselebileceği tahmin ediliyor. Bu senaryoya göre Grönland ve Antartika buzullarının %70′ini kaybedebilir, özellikle küçük ada ülkeleri tamamen yeryüzünden silinebilir ve binlerce şehir ciddi su baskınlarıyla karşı karşıya kalabilir.

SHARE: READ MORE

12 February

Gıda İsrafı ile Mücadele Taahhüdünde İlerlemeler

Küresel ölçekte çevresel, sosyal ve ekonomik risk ve sorunlara yol açan “gıda israfı” konusuna daha önceki haberlerimizde de yer vermiştik. 2015 yılında Consumer Goods Forum (CGF), Banking Environment Initiative ile birlikte 2020’ye kadar sürdürülebilir tarım ürünleri finanse etme taahhüdü vermiş; CGF üyesi 400 şirket ise faaliyetlerinin sebep olduğu gıda atıklarını, 2025 yılında 2016 düzeyine kıyasla %50 azaltmayı taahhüt etmişti.

Consumer Goods Forum, Health & Wellness Resolutions and Commitments çıktılarını geçtiğimiz haftalarda bir rapor olarak yayımladı. Bu yıl üçüncüsü yayımlanan raporda,  CGF üyesi 78 şirketin bu konuda gerçekleştirdiği iyi uygulamalar ve verdikleri taahhütlerle ilgili ilerlemelerine yer veriliyor.



CGF Health & Wellness programı, dünyanın dört bir yanındaki perakendeci ve tüketim malları üreticileriyle beraber, tüketicilerini, müşterilerini ve çalışanlarını daha sağlıklı ve bilinçli tercihler yapmaya ve gıda israfını azaltmaya teşvik etmeyi amaçlıyor.

Raporun çıktılarına göre 78 şirketin %49’u ürünlerin besin değerleri ve bileşenleri ile ilgili politikalarını halka açık hale getirdi. 12 yaş ve altındaki çocukları hedefleyen reklam yapmama taahhüdünü yerine getiren şirket oranı da yine %49 oldu. Kaydettiği ilerlemeyi paylaşan 78 şirketin tümü, tüketicilere daha sağlıklı yeme-içme alışkanlıkları edindirme ve daha sağlıklı bir yaşam sunma taahhüdü kapsamında 2015 yılında tüketicilerine daha sağlıklı ürünler içeren bir ürün gamı sunarken; %81’i şirket politikalarını bu hedef doğrultusunda güncelleyerek taahhüdünü yineledi.  Güncellenen politikalar çerçevesinde şirketler, toplamda 84.000 ürününü daha sağlıklı ve besin değeri daha yüksek olacak şekilde formüle etti. Rapora katkıda bulunan perakendecilerin %96’sı tüketicilerini daha sağlıklı besin tercihleri yapmaya ve gıda israfını önlemeye yönlendirirken, rapora katkıda bulunan üreticilerde bu oran %86 oldu.

Raporda ilerlemelerini paylaşan CGF üyesi 78 şirketin 2015 yılında ulaştığı toplam tüketici sayısı 1.8 milyarı buluyor. Müşterilerinin, çalışanlarının ve tüketicilerin tüketim alışkanlıklarını belirlemede payı hayli yüksek olan şirketlerin, tüketicileri daha sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmeye ve gıda israfını önlemeye teşvik edecek politikalar ve uygulamalar geliştirmeleri büyük önem taşıyor.

Bir diğer tarafran, bu konularda şirketlere düşen sorumluluğun farkında olan hükümetler, gıda israfını önlemeye yönelik, şirketlerin gıda politikalarını düzenleyecek yeni yasalar çıkarıyor. Avrupa’da Fransa, İngiltere ve İsveç gibi ülkelerde marketlerde satılmayan yiyeceklerin doğrudan atık olarak gömülmesini yasaklayan uygulamaların başlatılması konusunda ciddi baskılar mevcut.

Geçtiğimiz hafta Fransa, marketlerde satılamamış yiyeceklerin atık olarak atılmasını yasaklayan bir yasa çıkardı; bunun yerine bu yiyeceklerin yardım kuruluşlarına veya aşevlerine bağışlanması konusunda şirketler teşvik ediliyor.

Benzer şekilde İngiltere’de de şirketlerin atık yiyecekler konusunda izlediği politikalar gözden geçiriliyor. Gıda israfı konusunda notu Avrupa ortalamasına göre oldukça düşük olan İngiltere’de senede yaklaşık 14 milyon ton gıda israf ediliyor. (Avrupa ortalamasının iki katı). Dikkat çeken en önemli nokta ise bu israfın yarısı kadarının aileler tarafından yapıldığı. Bu yüzden İngiltere’de şirketler satılmayan ve tüketilmeyen gıdaların geri dönüşümü ile ilgili kampanyalar düzenliyorlar. Sağlıklı beslenme ve gıda israfını önleme kampanyaları ile tüketilmeyen/satılmayan gıdanın yardım kuruluşlarına bağışlanması; elektrik veya hayvan yemi üretilmek üzere enerji ve tarım şirketlerine gönderilmesi teşvik ediliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

29 January

Oxfam “An Economy For the 1%” Raporunu Yayımladı

Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam 18 Ocak’ta dünya nüfusunun sosyo-ekonomik durumunu yansıtan “An Economy for the 1%” başlıklı raporunu yayımladı. Raporda, dünyanın en zengin insanları ile yoksulluk içerisinde yaşayan insanların arasındaki uçurumun daha da genişlemesine odaklanılıyor. Giderek artan gelir eşitsizliğine bağlı olarak, oldukça küçük bir grubun dünya ekonomisinden aldıkları pay gün geçtikçe arttırıyor.

Rapora göre, dünya nüfusunun %1’lik bir kısmı artık geri kalan tüm insanlardan daha varlıklı ve 62 “milyarder” insanın toplam serveti, dünya nüfusunun yarısının sahip olduğu servete eşit. 2010 yılında aynı denkliği sağlayan milyarder insan sayısı 388 kişi iken, geçtiğimiz yıl bu sayı 62’ye kadar daralmakla kalmazken, servetlerinin toplamı da yaklaşık yarım trilyon dolar arttı. Madalyonun diğer yüzünde ise genişlemeye devam eden, ancak dünya gelirlerinden aldıkları pay her geçen gün azalan yaklaşık 4 milyarlık bir kesim bulunuyor. Bu kesimin aldığı pay, 2010 yılından bu yana toplamda 1 trilyon dolar azaldı. Geçtiğimiz yıl Davos Zirvesi’nin hemen öncesinde yayımlanan bir önceki raporda, 2016 itibariyle %1’lik bir nüfusun geri kalan herkesten daha fazla servete sahip olacağı öngörüyordu ancak 2015 bitmeden bu tahmin gerçekleşti.



Raporda bir diğer dikkat çekilen nokta ise çalışanların hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ulusal gelirlerden aldığı payın giderek azalması oldu. Bu durum, düşük gelirli çalışanların çoğunluğunu oluşturan kadınları daha da kötü şekilde etkiliyor. Gelir konusundaki cinsiyet eşitsizliği, milyarderler grubunda dahil görülüyor. Öyle ki, bahsi geçen 62 milyarder arasından yalnızca dokuzu kadın.    

Adaletsiz gelir dağılımı krizinin en önemli sebeplerinden biri sistemin vergi ödemekten kaçınabilmeye açık olması. Denizaşırı vergilerin çok düşük olduğu veya hiç olmadığı “vergi cennetleri”ndeki hesaplarda tutulan varlıklar topluma hiçbir pay ayrılmadan, tümüyle birkaç kişi veya şirketin elinde toplanıyor. Böylece tüm insanlığın sahip olduğu refahın çok büyük bir kısmı yalnızca bir grup insanda toplanmış oluyor. Raporda, bu durumla mücadele amacıyla ülke liderlerini vergilendirmeyle ilgili sorunları gidererek elde edilecek potansiyel gelirler ile toplumun sosyo-ekonomik durumlarını iyileştirmeye yönelik olarak eğitim, sağlık gibi alanlarda kamu yatırımlarını arttırmaya ve düşük ücret politikası izleyen şirketlerin yüksek vergilere tabi tutulması çağırısında bulundu.

SHARE: READ MORE

29 January

Çevresel Performans Endeksi (EPI)

Çevresel Performans Endeksi (EPI), yüksek öncelikli çevresel sorunlar olan insan sağlığı ve ekosistemin korunması konularında ülkelerin performanslarının değerlendirildiği, Yale Üniversitesi Çevre Hukuku ve Politikaları Merkezi (Yale Center for Environmental Law & Policy, YCELP) liderliğinde hazırlanan küresel ölçekli bir rapor. Endeks, ülke bazında sağlanan çevresel performans ölçümleri ile küresel ölçekte karar vericilere ve politika belirleyicilere rehberlik etmeyi amaçlıyor. Ülkelerin performanslarının ölçümlenmesi, iki temel başlık altında yer alan toplamda 9 sorun hakkında 20’den fazla indikatör çerçevesinde yapılıyor. İndikatörler, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve Paris Anlaşması gibi küresel ölçekli ilerleme hedeflerinin, ülkeler tarafından ne kadar karşılandığını da hesaba katıyor.

Türkiye gerilediği ve 99. sırada yer aldığı 2016 yılı raporunda, Türkiye ile beraber yaklaşık 180 ülkenin performansı değerlendiriliyor. Rapordaki bulgulardan bir kısmı şöyle: Finlandiya, karbon-nötr bir ülke olma hedefi ve 2050 yılına gelindiğinde doğanın taşıyabileceğinden fazlasını aşmayacağını garanti ederek derecelendirmede ilk sırada yer alıyor. Finlandiya şu anda enerji ihtiyacının yaklaşık üçte ikisini yenilenebilir kaynaklarından veya nükleer enerjiden karşılarken, 2020 yılına gelindiğinde enerji ihtiyacının %38’inin yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı hedefliyor. Onu sırasıyla İzlanda, İsveç, Danimarka ve Slovenya izliyor. Somali yine geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi son sırada yer alırken, onu sırasıyla Eritre, Madagaskar, Nijer ve Afganistan izliyor. Bu ülkelerde yıllardır devam eden büyük çaplı yönetimsel sorunlar ve istikrarsızlık, sürdürülebilir bir çevresel performans ve insan sağlığı konularının bu ülkelerin öncelikli gündem maddeleri arasında yer almasının önüne geçiyor. Raporda öne çıkan diğer sonuçlar ise şöyle:

1.       Sağlık

Dünya çapında, güvenilir olmayan sulardan ziyade kalitesiz hava sebebiyle daha çok insan hayatını kaybetti.

Kirli ve güvenilir olmayan sular, 2013 yılında küresel ölçekte yaşanan ölümlerin %2’sinden (1.24 milyon) sorumluydu. Öte yandan, hava kirliliğinden kaynaklı ölümlerin oranı ise %10 (5.52 milyon) olarak kaydedildi. Ekonomik gelişmeler bazı çevresel iyileştirmelerin yapılmasını sağlasa da artan sağlık tehditlerinin de sorumlusu. Ülkeler kalkındıkça kanalizasyon altyapısı yatırımlarını artırıyorlar ve böylece daha az insan güvenli olmayan suya maruz kalıyor. Fakat endüstriyel faaliyetler ile kentleşmenin artması ve motorlu ulaşımın yaygınlaşmasıyla birlikte havadaki tehlikeli kimyasallara maruz kalma oranı artıyor. Bundan ötürü geçtiğimiz son on yılda hava kirliliğinden kaynaklı ölümlerin oranı sürekli olarak artış gösterdi.

2.       Havanın Kalitesi

3.5 milyardan fazla insan (neredeyse dünya nüfusunun yarısı) hava kalitesinin oldukça düşük hatta tehlikeli seviyelerde olduğu ülkelerde yaşıyor.

Tehlikeli boyuttaki hava kirliliği yalnızca bir veya birkaç ülkede kaydedilmiyor; hava kirliliği küresel ölçekli bir sorun. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ince parçacıklı madde oranı 10 microgram/m3’ün üstünde olan havayı düşük kaliteli ve güvenilir olmayan hava olarak nitelendiriyor. Doğu Asya ve Pasifik’te yaşayan dünya nüfusunun üçte biri sayıda insan (1.3 milyar) düşük hava kalitesine maruz kalırken, Çin ve Kuzey Kore’de havadaki tehklikeli oranda ince parçacıklı maddeye maruz kalan insan oranı %50’ye, Hindistan ve Nepal’de ise %75’lere kadar çıkıyor. 

3.       Halk Sağlığı Hizmetleri

2000 yılından bu yana temiz ve güvenilir suya erişimi kısıtlı olan insan sayısı 960 milyondan 550 milyona yani dünya toplam nüfusunun yaklaşık %8’ine kadar düşürüldü. 2.4 milyar insan ise kanalizasyon altyapısı vb. sağlık hizmetlerine erişim zorluğu yaşıyor.

4.       Su Kaynakları

Dünya çapında balık stoklarının %34’ü sömürülmüş ve tüketilmiş durumda.

Balık stoklarındaki bu sert düşüş gösteriyor ki, balık avı denetimleri zayıf kaldığında veya süreç iyi yönetilmediğinde hem insan sağlığı hem de çevre zarar görüyor. Dünya çapında yetersiz balıkçılık faaliyetleri denetimleri, balıkçıların avladıkları balık miktarını yanlış raporlaması veya hiç raporlamamasına yol açıyor. Uluslararası ölçekte konulması planlanan politika hedefleri ise yetersiz kalıyor.

5.       Tarım

2014 yılı içerisinde karasal habitatın %15.4’ü ile deniz habitatının %8.4’  korunmayı başardı.

Biyoçeşitliliğin ve doğal yaşam alanlarının korunmasına yönelik alınan küresel ölçekli sürdürülebilirlik hedeflerine erişilmesine çok az kaldı. Fakat çıkan bulgulara göre ülkeler koruma alanlarını belirlerken türlerin korunmasından çok bölgelerin ekonomik değerini göz önünde bulunduruyor.

6.       Ormanlar

2014 yılı içerisinde 2.52 milyon km2 büyüklüğünde ağaç örtüsü yok edildi. Yok edilen alan Peru’nun iki katı büyüklüğüne denk geliyor.

7.       Balıkçılık

Ülkelerin yüzde 23’ünde atık su yönetimi yapılmıyor.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden birisi de 2030 yılına gelindiğinde arıtılmayan atık suların oranını yarı yarıya azaltması. Dünyadaki atık suların %80’inden fazlası arıtılmadan doğrudan doğaya karışıyor. Ülkelerin bu hedefe ulaşabilmesi için atık suların arıtılması ile ilgili daha çok yatırım yapması gerekiyor.

8.       Biyoçeşitlilik

Ülkelerin yalnızca %20’si ‘Nitrojen Kullanımı Verimliliği’ konusundaki hedefleri karşılıyor.

Nitrojen kullanımı ekinlerin verimliliğini doğrudan etkiliyor. Fazlası ekinler tarafından alınmayıp toprağa sızabiliyor, amonyak olarak havaya karışabiliyor veya nitrojen gazı olarak salınıyor. Nitrojen kirliliği, su ve hava kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra, ozon tabakasının incelmesine ve iklim değişikliğinin daha da kötüleşmesine sebep oluyor.

9.       İklim ve Enerji

İklim ve enerji bazında değerlendirilen ülkelerin yaklaşık olarak üçte biri karbon yoğunluklarını azaltıyor.

Dünya çapında karbon yoğunluğunun nispeten azalmaya başladığı görülüyor. 2015 Paris İklim Anlaşması’nın tüm ülkelerin harekete katılmasını teşvik etmesine rağmen, ülkelerin performanslarının nasıl değerlendirileceği kesinleşmiş değil. Bu yüzden, ülkelerin iklim değişikliği performanslarının değerlendirilmesi oldukça acil ve önemli bir konu.

SHARE: READ MORE

29 January

2016 Dünya Ekonomik Forumu

20-23 Ocak’ta Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomi Forumu’nda (WEF) bir araya gelen siyasiler ve iş dünyasının temsilcileri küresel ölçekte yaşanan mülteci krizi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, teknolojinin istihdama etkisi, iklim değişikliği gibi pek çok acil konuyu ele aldı.

Bu yılki teması “Dördüncü Sanayi Devrimi” olan zirvede, bu yeni devrimin sanayi ve toplumlar üzerindeki olası etkileri gündeme geldi. World Economic Forum (WEF), zirve öncesinde teknolojik ve sosyolojik gelişmelerin istihdam üzerindeki etkileriyle ilgili bir analiz yayımladı. WEF tarafından bu çerçevede hazırlanan “Mesleklerin Geleceği (Future of Jobs)” raporu, teknolojinin küresel ölçekte istihdam trendlerine etkisinin ve farklı sektörlerde görülen büyüme ve küçülme hızları arasındaki dengesizliğin bir kez daha altını çizmiş oldu. 

Dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan15 ekonomisinde faaliyet gösteren başlıca 9 endüstri alanından 13 milyon çalışanı temsilen üst düzey yöneticiler ve insan kaynakları çalışanları ile yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan raporda, “ilk başlarda birbirinden bağımsız alanlar olarak görülen yapay zeka ve makinelerin öğrenmesi, robot teknolojisi, nanoteknoloji, 3D printing, genetik ve biyoteknoloji alanlarında yaşanan gelişmelerin artık birbirini tamamlar nitelikte” olduğu; bu teknolojik devriminse “tedarik zinciri yönetiminden iklim değişikliği ile mücadeleye pek çok sorunun çözümlenmesinde” öncü rol oynayacağı belirtiliyor. 

Yaşanan teknolojik gelişmelerin tüm endüstrilerdeki üretkenliği artıracağı veya zorlu problemlerin üstesinden gelmeyi kolaylaştıracağı söylense de, 2015-2020 yılları arasındaki dönemde 5.1 milyon insanın iş piyasasında gerçekleşen olumsuz değişikliklerden ötürü işini kaybetmesi bekleniyor.  Yaklaşık 5 milyonu “Ofis ve Yönetimsel” iş kolunda olmak üzere toplamda 7.1 milyon iş olanağının ortadan kalkması beklenirken, 2 milyon yeni iş olanağınınsa ortaya çıkması öngörülüyor. WFE raporunda, hükümetleri ve işverenleri birçok insanı işsiz bırakabilecek ani bir değişime hazırlıklı olmaları konusunda uyarıyor.

Dünya Ekonomi Forumu başlamadan hemen önce uluslararası yardım kuruluşu Oxfam da, gelir dağılımındaki eşitsizliğe vurgu yapan raporunu yayımlayarak bu konuya dikkat çekmeyi ve konunun zirvede yer almasını sağladı. Rapor, giderek küçülen bir azınlığın kaynakların çoğunu elinde bulundurduğunu ve yaşanan dördüncü sanayi devriminin bu farkı daha da arttıracağını söylüyor.

SHARE: READ MORE

29 January

Türkiye’de Yeşil Tahvil Piyasasının Bilinirliğinin Artırılması Projesi - Bilgilendirme Toplantısını Düzenledik!

S360 | THINK360 olarak, Refah Fonu (UK Prosperity Fund) desteğiyle gerçekleştirdiğimiz “Türkiye’de Yeşil Tahvil Piyasasının Bilinirliğinin Arttırılması Projesi” kapsamında 26 Ocak’ta iş dünyasının önde gelen şirketlerinin finans, yatırımcı ilişkileri, sürdürülebilirlik ve enerji yöneticilerinin yanı sıra kar amacı gütmeyen kuruluşların ve akademisyenlerin katılımıyla iklim tahvili/yeşil tahvil piyasasına yönelik görüşlerin paylaşılması ve Türkiye için seçeneklerin tartışılması için bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirdik. Toplantıda, proje ortağımız Climate Bonds Initiative (CBI) Direktörü Manuel Adamini, uluslararası iklim tahvili/yeşil tahvil piyasasına yönelik mevcut durumu ve öngörülerini aktarırken, Kadir Has Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Eray Yücel iklim tahvilleri/yeşil tahvillerin Türkiye piyasalarına başarılı olması için nelerin yapılması gerektiğine dair düşüncelerini paylaştı.

İklim tahvili/yeşil tahvil, en genel tanımıyla, “yeşil” projelerin finansmanında kullanılan tahvillere verilen isim. Temiz enerji, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğinin yanı sıra, su ve atık yönetimi ve sürdürülebilir taşımacılık alanlarında hayata geçirilen altyapı projelerini de bu projeler arasında saymak mümkün. Özellikle son yıllarda iklim tahvili/yeşil tahvil piyasalarının dünya genelinde oldukça hızlı bir şekilde geliştiğini söyleyebiliriz. Buna bağlı olarak, Manuel Adamini, küresel yeşil/iklim tahvili piyasasının 2012 yılında yaklaşık 4 milyar dolar seviyesindeyken, 2015 sonu itibarıyla 600 milyar dolar seviyesine ulaştığını belirtti. Yine de, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve iklim değişikliğine adaptasyon amacıyla küresel olarak yapılması gereken yatırım miktarının trilyonlarca dolar olduğu öngörülüyor.

S360 | THINK360’ın proje ortağı CBI, tüm dünyada iklim değişikliği çözümleri için tahvil piyasalarını harekete geçiren bir kuruluş. Küresel düzeyde alanındaki en deneyimli kuruluş olan CBI hali hazırda Çin, Hindistan, Brezilya ve Kanada’da, yeşil tahvil piyasalarının gelişimi için projeler yapıyor ve bu ülkelerde süreci yürütecek olan Yeşil Tahvil Komiteleri kurmuş durumda. Bu kapsamda projenin hedeflerinden birisi de Türkiye’de bir Yeşil Tahvil Komitesi kurulması ve bu komitenin dünya genelindeki diğer komiteler ile eşgüdümlü çalışmasına ortam sağlanması için gereken adımların atılması.

Dünyada, yeni gelişen yeşil tahvil piyasasının Türkiye'deki bilinirlik seviyesi de oldukça düşük seviyede. Fosil yakıt kullanımı sebebiyle enerjide neredeyse tamamen dışa bağımlı olan Türkiye’nin ise özellikle yenilenebilir enerji alanındaki potansiyeliyle beraber, gerçekleştirilmesi hedeflenen pek çok yenilenebilir enerji yatırım ve altyapı projesi bulunuyor. Yeşil tahvil piyasasının geliştirilmesi, bu projelerin finansmanında kaldıraç etkisi yaratma potansiyeli olduğu için son derece önemli. Öyle ki, Doç. Dr. Mustafa Eray Yücel’e göre, yeşil tahviller artık Türkiye için bir lüks değil, gereklilik. Hava, su yönetimi, atık, toprak konularında Türkiye’nin problemleri, küresel iklim değişikliğine bağlı olan problemler ve Türkiye’nin tahvil piyasaları konusunda büyük potansiyele sahip olduğu gerçeği dikkate alındığında, Türkiye’deki iklim tahvili/yeşil tahvil piyasasının pek çok problemin çözümüne ne kadar önemli katkıda bulunabileceği daha iyi anlaşılıyor.

Konu hakkında daha detaylı bilgiye www.climatebonds.net adresinden ulaşabilir, yesiltahvil@s360.com.tr adresinden bize sorularınızı iletebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

15 January

2015 Yılının İklimle İlgili En Önemli Anları

Hiç kuşkusuz 2015 iklim değişikliği için oldukça önemli bir yıl oldu. Kayıtlardaki en sıcak ayların yaşandığı, küresel karbon dioksit seviyesinin son milyon yıldaki en yüksek değerlere ulaştığı kısacası iklim açısından oldukça hareketli bir sene yaşanırken küresel ısınmayı azaltmak için yaklaşık 200 ülkenin imzasının olduğu bir anlaşma imzalandı. The Guardian’ın derlediği haberde, iklim değişikliğine bakış açımızı ve ele alış biçimimizi değiştirecek politik, ekonomik ve bilimsel dönüm noktalarını içeren önemli anlar mevcut.

1.      Paris İklim Anlaşması: Fosil Yakıtların Devrinin Sonu

Birleşmiş Millet Çevre Programı iklimsel felaketlerin önüne geçebilmek için 2070 yılına gelindiğinde karbon emisyonlarının sıfır olması gerektiğini söyledi. Endişe verici iklim konuşmaları ile geçen 20 yılın ardından, geçtiğimiz Aralık ayında yaklaşık 200 temsilci hedefe ulaşmak adına oldukça önemli bir aşama kaydetti.

Paris Anlaşması hükümetleri sera gazı salınımları azaltmaları konusunda sorumlu tutarak fosil yakıtlardan ziyade daha yenilebilir enerji kaynaklarını kullanmaya teşvik ediyor. Bu sebeple anlaşma, yüzyılın ikinci yarısında sıfır karbon salımını uzun vadede gerçekleştirmeyi hedeflediği için oldukça takdir topluyor.

2.      Papa İklim Değişikliği Konusunda Acil Eylem Çağrısında Bulunuyor

Eylül ayında Beyaz Saray’da yaptığı iklim değişikliği konusundaki destekleyici konuşmasında Papa Francis “Artık bir sonraki kuşağa bırakılmaması gereken bir sorun’ diye bahsetti.

Konuşma sonrasında Papa'nın piskoposlara gönderdiği genelgede yer verdiği zengin ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelede lider olması gerektiği açıklaması takip etti. Genelge, iklim değişikliğini çevresel, sosyal, ekonomik ve politik intihar anlamına gelen küresel bir problem olarak nitelendiriyor.

Papa’nın sözleri iklim değişikliğinin etkileri konusunda şüphe içerisinde olan milyonlarca Amerikalı için şimdiden etkili olmuşa benziyor. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre geçtiğimiz altı ayda giderek artan sayıda Amerikalı özellikle de Amerikan Katolikler iklim değişikliğinin var olduğuna inanmaya ve etkileri hakkında endişelenmeye başladı.

3.      Obama Keystone XL Boru Hattına İzin Vermedi

Barack Obama yedi yıldır süren değerlendirmenin ardından Keystone petrol boru hattının kurulmasını reddetti ve boru hattına izin vermenin Amerika’nın iklim değişikliği konusundaki liderlik rolünü sarsacağını söyledi. Bu hareketiyle birlikte Obama, dünyada bir altyapı projesini iklim değişikliği sebebiyle reddeden ilk lider oldu.

4.      Amerikalı Bilim İnsanları 2015 Yılının %97 Olasılıkla En Sıcak Yıl Olarak Kayıtlara Geçeceğini Söylüyor

Şu ana kadar 2015’ in her ayı tarihin en sıcak ayları olarak 130 yıldır tutulan kayıtlara geçti. Bilim insanları tarihin en sıcak yıllarının 2015, 2014 ve 2010 olduğuna ve bu üçünün de bu yüzyılda olmasına dikkat çekti. Bu da bizlere küresel ısınmanın giderek arttığını ve bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini gösteriyor.

5.      Karbondioksit Seviyesi Kritik Ölçüde

Mart ayında toplanan verilere göre karbondioksit oranı küresel ortalamanın oldukça üstüne, son bir milyon yıldan fazladır görülmemiş bir seviyeye çıktı. Uzmanlara göre iklim yeni bir hal alıyor olabilir; önümüzdeki sene çok daha yüksek sıcaklıklar görebilir, kuraklık ve sel gibi olağan dışı olaylar yaşanabilir, denizlerin seviyesi yükselebilir ve okyanusların asitliği artabilir.

SHARE: READ MORE

15 January

Danone ve İtalya’dan B Corp Hareketine Destek

2015 yılı son çeyreği B Corp hareketi bakımından heyecan verici gelişmelere sahne oldu. Bu gelişmelerden ilki Danone ile B Lab arasında, çok uluslu şirketlerin B Corp sertifikasına sahip olma sürecinin önünü açacak bir işbirliği gerçekleştirilmesiydi. Anlaşma, süreçte öğrenileceklerin B Corp topluluğuna katılma planları olan diğer halka açık çok uluslu şirketler tarafından da kullanılabilir olmasını ve daha geniş bir tabana ulaştırılmasını hedefliyor. Alanında ilk olan Danone ve B Corp işbirliği kapsamında beş madde yer alıyor:

Danone’nin 2001 yılında başlayan ve “Danone Way” olarak adlandırılan sürdürülebilirlik performansını ölçen programından öğrenilenler, B Lab ve B Lab Çok Uluslu Şirketler ve Halka Açık Piyasalar Danışma Konseyi üyesi diğer büyük şirketlerle de paylaşılacak.
Danone kendi sürdürülebilir iş modelini ve uygulamalarını geliştirmek için B Etki Değerlendirmesini (BIA) doldurarak mevcut durum performansını öğrenecek ve BIA’nın gözden geçirilmesi için farklı boyutta 10 Danone marka ve ürününe B Lab belgelendirme testleri uygulayacak.
Çok uluslu şirketler için geliştirilecek yeni kuralların beta testlerinde Danone proaktif bir ortak olacak.
Danone, B Lab sertifikasyonunun etkin kullanımı için B Lab’in Avrupa yetkisi içerisindeki hukuksal çalışmalarına destek verecek.
Avrupa B Lab Yönetim Kurulu’na Danone temsilcisi aday gösterilecek.
Toplum ve çevreye karşı sorumlu davranan şirketleri sertifikalandıran B Corp hareketi, kapsamlı ve şeffaf performans standartlarını karşılamayı gerektiren bir sertifikasyon sistemi olmasının yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere tüm dünyada şirket yapısını ifade eden hukuki bir statü olarak kabul görüyor. B Lab aynı zamanda, sadece hissedarlarına değil, bulunduğu bölgedeki yerel topluma, çalışanlarına ve tüketicilerine de hizmet eden, karar alırken paydaşlarının görüşleri ışığında hareket eden Benefit Corporation kavramının hukuki anlamda tanımlanması ve sürecin önündeki her türlü engelin ortadan kaldırılması için de çalışmalarına devam ediyor. Yılın ikinci çeyreğinde İtalya’da yaşanan gelişmeler, hareketin geleceği bakımından oldukça önemli. İtalya parlamentosu B Lab ülke partneri İtalyan şirket Nativa’nın da çalışmalarıyla, B Corp mevzuatını onayladı. Bu gelişme ile Amerika Birleşik Devletleri dışında bir ülkede Sosyal fayda şirket statüsünü tanınmış oldu.

The Guardian Sustainable Business, “B Corp sertifikası sosyal sorunlara duyarlı, fayda sağlamayı hedefleyen şirketlerin Fair Trade sertifikası olabilir mi?” isimli son yazısında kârlı ve sosyal fayda sağlayan şirketlerin dâhil olduğu B Corp hareketinin geleceğini ve B Lab’in 2016 yılı itibariyle hayata geçirmeyi planladığı çalışmalarını değerlendirdi. Girişimler ile küçük ve orta ölçekli şirketlerin yanı sıra Laureate Education, Etsy, Patagonia gibi büyük ölçekli ve yüksek cirolu şirketlerin de sertifika alarak topluluğa katılmasıyla hareketin büyüyerek ivme kazandığının ifade edildiği B Corp dosyasında, B Corp sertifikasının şirketlerin başarılarını yeniden tanımlamalarına sağlayarak iş kültürünü değiştirmeyi amaçladığını vurguluyor. Harekete dahil olan şirketler, B Corp topluluğunun bir parçası olmanın, iş geliştirme, satış ve pazarlama başarılarına ve buna bağlı olarak kârlılıklarına olumlu yönde etki ettiğini açıkça ifade ediyorlar. B Corp sertifikalı şirketlerin şeffaflık konusundaki çalışmalarının hisse değerlerine olumlu yönde etki yaptığını gösteren somut çalışmaların hareketin geleceğini önemli yönde etkileyeceğe benziyor. B Lab tüm şirketlerin etkilerini ölçmelerini ve yönetmelerini istiyor ve 2016’da yerel üreticilerin yanı sıra Fortune 500 şirketleriyle çalışmak için heyecan duyduğunu belirtiyor.

B Corp Hakkında

Sadece dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketlerin gönüllü saydamlık, şeffaflık ve hesap verilebilirlik prensipleri ve belirli ölçümleme standartlarıyla hareket etmelerine bir teşvik ve aynı zamanda araç olan B Corp sertifikası, çevre, toplum ve ekonomi için değer yaratan şirketlere kâr amacı gütmeyen kuruluş olan B Lab tarafından verilen bir sertifikadır.

Faaliyet gösterdikleri sektör ve şirket büyüklüklerine göre özelleştirilerek oluşturulan sorulardan oluşan değerlendirme formu ile değerlendirilen şirketler; yönetişim, çalışan hakları, topluluk, çevresel yönetim gibi farklı alanlardaki sorulara öz değerlendirme ile yanıt vererek, 200 üzerinden en az 80 puan alma koşuluyla B Corp sertifikasına sahip oluyorlar. Sertifika, şirketlere benzerlerinden ayrışma fırsatı ve rekabet avantajı sunmasının yanı sıra şirketleri ve iş yapış modellerine ilişkin geliştirme alanlarını görme, bütüncül bir yaklaşım ile uzun vadeli stratejilerini gözden geçirme ve iyileştirme imkânını veriyor.

B Corp hareketine katılmak isterseniz, bize ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

15 January

Döngüsel Ekonomi Nedir?

Döngüsel ekonomi hem kavram, hem de uygulanabilir bir model olarak giderek daha fazla ilgi çekiyor. Döngüsel ekonomi, temelde işletmeleri, tedarik zincirlerini ve pazarları yeniden uyarlayarak büyümeyi kaynak kısıtlamasından kurtarmayı, ‘değer’ kavramına verilen önemi artırmayı ve ‘çöp’ kavramını tarihe karıştırmayı hedefliyor.  

Peki, döngüsel ekonomi nasıl işliyor?

Ethical Corporation tarafından hazırlanan 2015 Döngüsel Ekonomi Raporu’na göre, döngüsel ekonomi şu anda hâkim olan, ürünlerin tekrar kullanım, tekrar üretim gibi endişeler gözardı edilerek üretildiği lineer ekonomik düzenin yerini alıyor. Eski “al, yap, at” modeli yerine döngüsel ekonomi, sınırlı doğal kaynakları korumakla kalmayıp yeni fırsatları ve büyümeyi beraberinde getiren sürdürülebilir bir model sunuyor.

Döngüsel ekonomi stratejilerinde ürünler, kullanım ömrü uzatılarak, dayanıklı, atık üretimi en düşük seviyeye indirilerek ve yenilenebilir ya da düşük karbonlu enerji ile üretiliyor.

Şirketlerin döngüsel ekonomiden kazanabilecekleri birden fazla alan var. Bunlardan bazıları, arz ve malzemelerin fiyatları üzerindeki belirsizliğin azalması ile şirket itibarının iyileştirilmesi. Fakat bu faydaların çoğunlukla uzun vadede gerçekleşeceği ve ölçümünün zaman zaman zor olabileceği unutulmamalı.

Dr. Daan Elffers, Hollanda merkezli EMG danışmanlık şirketinin CEO’su, lineer endüstriyel model egemenliğine devam ettikçe materyallerin maliyetinin ve yetersizliğinin artmaya devam edeceğini söylüyor. Dr. Elffers’a göre; “Döngüsel modele geçerek işletmeler tedarik zincirlerini bu riskten ayırabilirler ve ileride işletmelerini hammadde fiyatlarındaki hızlı artıştan koruyabilirler. Bu geçişi ne kadar hızlı yaparlarsa, şirket bu getirileri görmeye o kadar erken başlar. Zamanla, bu getiriler büyümeye devam edecektir, üstelik daha hesaba katılmamış olan rekabet avantajı gibi başka yararlar da olacaktır.”

Maersk Line’a göre ise bu yolda bilgi paylaşımı ve aynı görüşlerde olan şirketler ve organizasyonlar arasında işbirliği yapılması en iyi yöntem. “Bazen bu bizim daha önce yabancı olduğumuz bir alanda varlık göstermemiz anlamına geliyor, bazen ise karşılıklı fikir paylaşımı. “

New York Times’da yayınlanan son ekonomik kriz sırasında yapılan araştırmaya göre, tüketiciler genel olarak anlık, düşünmeden yapılan alışveriş yerine daha dayanıklı ve değeri yüksek ürünlere daha fazla harcamayı tercih etmeye başladılar. Patagonia, bu hedef kitleye hitap etmek amacıyla Common Threads anlaşmasını ortaya çıkardı. İki yıl içerisinde 75,000 imzacıya ulaşan anlaşma ile Patagonia müşterileri sadece ihtiyaç duydukları ürünleri satın almaya, bozulduğunda ürünlerini tamir etmeye, satmaya ya da tekrar kullanım veya geri dönüşüm için vermeye söz verdiler.

1996 yılından beri Patagonia pamuklu ürünlerinde sadece organik pamuk kullanıyor. Buna rağmen, asıl endişe ürünün satışından sonra ortaya çıkıyor. Bu nedenle şirket, müşterilerini de bu sürece dâhil etmek için çıktığı arayışta Common Threads Pledge’i, ve Worn Wear kampanyasını yarattı.  

Kar amacı gütmeyen Waste and Resources Action Programme (WRAP) adlı organizasyonun yaptığı araştırmaya göre bir şirketin çevreye olan olumsuz etkisini azaltmasının en iyi yolu, mümkün olduğunca dayanıklı ürün üretmekten geçiyor, bu da Patagonia’nın doğru yolda olduğuna bir işaret.
 
 

SHARE: READ MORE

15 January

Dünya Enerji Görünümü Raporu Türkçe Yönetici Özeti Yayımlandı

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) her yıl yayımladığı Dünya Enerji Görünümü Raporu enerji piyasaları, değişen arz ve talep dengeleri, bunların enerji güvenliği ve çevrenin korunması üzerindeki potansiyel etkilerine ilişkin analizleri içeriyor ve aynı zamanda siyasi ve sivil aktörlerin politikalarını yaparken referans aldığı önemli bir kaynağı teşkil ediyor. Haziran 2015’te yayımlanan raporun Türkiye tanıtımı, IEA İcra Direktörü Dr. Fatih Birol’un da katılımıyla 11 Ocak’ta yapıldı. 

Türkçe yönetici özeti yayımlanan raporda ABD, Çin ve Hindistan dünya enerji piyasasına yön veren en önemli aktörler olarak göze çarpıyor.

Gelecek 25 yıl için öngörülen senaryoda Hindistan, Çin, Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya yaklaşık üçte birlik bir enerji talebiyle ortaya çıkarken, Avrupa Birliği %15, Japonya %12 ve ABD %3’lük azalan bir oranla enerji talep edecekler. COP21 öncesinde verilen taahhütler daha düşük karbonlu ve daha verimli bir enerji sistemine yönelmede itici bir güç sağlasa da enerji konusunda artan küresel ihtiyaç resmini değiştirmiyor.

Peki, gelecek 20-25 yıl içinde enerji kullanımı, enerji kaynaklarının türü gibi konularda genel olarak nasıl bir tablo bekleniyor?



Çin hem yenilenebilir hem de konvansiyonel enerji açısından en yakın rakibi olan ABD’den açık ara farkla dünyadaki en büyük enerji üreticisi ve tüketicisi. Üretilen ve tüketilen kömür açısından da en büyük pay Çin’e ait. CO2 salımlarında 2030’a doğru bir artış beklenen Çin’de bir yandan da üretilen enerjinin yarısı zorunlu düzenlemeler kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanıyor. Bununla birlikte, ağır endüstriyel üretimde zirveye ulaşmış ve aşağı yönde harekete geçmiş olan Çin hizmet sektörüne doğru bir kayma ile daha az enerjiye ihtiyaç duyan bir ekonomik büyüme yolunu izleyeceğinin işaretini veriyor.

Dünya nüfusunda %17’lik bir paya sahip olan Hindistan ise önemli ölçüde bir artışla enerji talep etmesine rağmen üretilen toplam küresel enerjinin toplamda %6’sını kullanıyor. Dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olan Hindistan’da nüfusun beşte birinin elektrik erişimi yok. Artan enerji talebiyle birlikte Hindistan dünyanın en büyük kömür ithalatçısı haline geleceği tahmin ediliyor.

Enerji üretimi içerisinde 2000’den beri artan bir paya sahip olmasına rağmen 2040 yılına gelindiğinde kömürün %30’luk bir paya gerilemesi bekleniyor. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerji ise toplam üretimdeki artışın yarısından daha fazla bir artışla yaklaşık kömürle aynı paya ulaşacak, hidrolik ve nükleer kaynaklı enerji üretimin payı ise toplam üretim içerisinde mevcut durumunu koruyacağı öngörülüyor.



Yaklaşık 10 yıldır sürekli bir düşüş halinde olan petrol fiyatlarına da değinen raporda, 2020 yılında varil başına 80 dolar olarak dengeye ulaşılacağını tahmin ediliyor. Bu noktadan sonra yine fiyatlardaki artışla birlikte, 2020 yılına kadar artan bir talep olması bekliyor. Talebin bu biçimdeki seyrine karşılık olarak azalan arama ve üretim maliyetleriyle birlikte petrol arzı da artış gösteriyor. Ancak Irak’taki istikrarsızlık ve İran’da büyük ölçekli yatırımlara olan gereksinmenin varlığı artan üretime rağmen arz güvenliği konusundaki sıkıntıların tamamen giderilmesine engel oluyor.

CO2 salımlarının artış hızındaki azalmayı destekleyecek ölçüde düşük karbonlu enerji üretim teknolojilerine yatırım artmakta, ancak kalıcı olarak CO2 salımlarını tersine çevirmede yetersiz. Kömür, doğal gaz veya petrolü düşük karbonlu başka kaynaklarla değiştirmek son kullanım sektörleri açısından yüksek bir maliyet yaratacak. Küresel ekonomideki büyümeye rağmen, günümüzdeki ekonomik düzende hızlı bir değişimin gerçekleştirilmesinin oldukça güç olduğu düşünülüyor. Bu nedenle başta enerji sektörü olmak üzere, küresel çapta bir değişimin gerçekleştirilmesi şart.

SHARE: READ MORE