Menu TR

S360Mag

22 March

Tarımda yüksek teknoloji

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yeni teknoloji kullanımına açık olan Avrupa tarım sektörü bu durumun karşılığını, dört çiftçi kuşağının bir önceki kuşaktan daha çok verim almasıyla gördü. Fakat gün geçtikçe düşen tarım ürünleri fiyatları, yüksek üretim miktarlarına sahip olan çiftçilerin artık tarımla geçinemeyecekleri bir dünya yaratıyor. Bu soruna çözüm olabilecek bazı uygulamalar dijitalleşmeden destek alıyor.

Dijital teknoloji
Tarımda besi hayvanı veya mahsul ihtiyaçlarının “doğru zamanda doğru miktarda” ölçülmesini sağlayan dijital yaklaşım “hassas tarım” olarak adlandırılıyor. Özellikle mahsul için değerli bir yöntem olduğu kanıtlanan yönteme GPS yönlendirmesi, makine kontrol arayüzleri ve gömülü veri işleme teknolojilerinin geliştirilmesiyle ulaşıldı. “Hassas tarım” yaklaşımı atık ve verimsizlikleri azaltmada da etkili bir yol olsa da böcek ilacı kullanımına bir çözüm getirmiyor. Yeni yollar araştırmak yerine halihazırdaki uygulamaları geliştirmeye yönelik olan yaklaşım, çiftçilerin böcek ilacına bağlı kalmalarına ve sürdürülebilir tarımın da ilerleyemeyecek noktada takılmasına yol açıyor. Bu sebeple, tarımda verimliliği artırabilecek olan dijital teknoloji, sürdürülebilirlik anlamında pozitif bir etki yaratamayıp, teknoloji bağımlılığında artış ve istihdam oranlarının azalması gibi riskleri beraberinde getirebilir.

Farklı bir dijital tarım
Dijital teknoloji, toplumun ve çiftçilerin ihtiyaçları çerçevesinde oluşturulacak ve tarım faaliyetlerini geliştirmeye, regülasyon değişikliklerine ve pazara ilham olacak bir iş birliğine önayak olacak şekilde de kullanılabilir. Ulusal ve uluslararası düzeyde sağlanacak iş birlikleri, dijital teknoloji sayesinde toplumun ve çiftçilerin tarım konusunda söz hakkına sahip olmasını sağlayabilir. Arz ve talebi orta yolda buluşturan dijital tarım ile hem üretici hem de tüketicilerin isteklerini karşılayabilecek bir sistem tasarlanması planlanıyor. Çiftçilerin dijital teknolojiye dahil oluşu ile ekipman paylaşımı, arazi kullanımı, tedarik ve üretim kanallarında alternatiflerin araştırılması konularında dayanışma mümkün olabiliyor. Ortak çalışmaya dayalı dijital teknolojiler ile günümüz pazarının finanse etmediği sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik elde edilebilir.

Teknoloji ne için kullanılmalı?
Performansı ölçmek için kullanılan araçlar ve süreç yönetimi değiştirilmediği sürece günümüzdeki sistem değişmeyeceğe benziyor ve toplumun tarımın işlevi konusunda daha net olması bekleniyor. Tarımla amaçlananların bir kısmının pazar değeri yokken (su ve hava gibi doğal kaynakların sürdürülmesi), bir kısmı sosyal değerden uzak (karbon depolanması) ve bazıları da çiftçi emeğinin karşılığını vermiyor. Örneğin; lavanta tarlalarının turizm sektörü ve bal üretimi sektörlerine açılmasıyla sağladığı kazanç çiftçilerin lavantayı kozmetik sektörüne satarak elde ettiği geliri aşsa da, çiftçiler bu sektörlere verdikleri katkıdan ek gelir bulamıyorlar. Tarımın gıda, lif ve yakıt üretiminin ötesinde önem kazandığının anlaşılması ve hayvan sağlığında olduğu gibi kapsamlı bir kaynak ve alan yönetimine dahil edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Süreçleri takip etmek önemli
Tarımda yürütülen dinamik süreçler mevsimlere ve alanlara göre değişkenlik gösterirken hayvanların ve bitkilerin çevreyle etkileşimine göre belirleniyor. Tarım sistemlerini değiştirebilmek ve takip edebilmek için dijital teknoloji, materyal ve enerji akışını değerlendirmekte kullanılabiliyor. Sensör teknolojilerinin ilerletilmesinin hayvan ve bitki sağlığı yönetiminde dönüştürücü bir güç olması bekleniyor. Birden fazla değişkeni ölçmek için birden fazla sensör kullanımı, böcek ilaçlarının insan sağlığına ve tarım alanlarına etkisini ölçmek de dahil olmak üzere oluşturacağı uygulamalarla tarım anlayışını değiştirebilir. Dijital teknolojilerden destek alan tarımda, böcek ilacı kullanılmayan yöntemlere önem verilmesi gerektiği belirtiliyor. Tarımdaki performansı ölçmek için sadece yüksek üretim odaklı ekonomik kriterlere odaklanmak, sürdürülebilirliğin tümünü yansıtmıyor. Bunun yerine sürdürülebilir tarım için dijital teknolojiler ile bütünsel bir tarım yaklaşımına geçiş sağlanması bekleniyor. Çiftçileri sürdürülebilir olmayan bitki ilacına bağlı tutmaktansa alternatif yolların araştırılmasıyla uygulanabilir sistemlerin performans ölçümlemeleri yapılabilir. Avrupa Birliği Tarım Politikasının ve diğer global anlaşmaların oluşturulduğu günümüzde, çevresel sürdürülebilirliği ve hem üreticiler hem de tüketiciler için toplumsal adaleti sağlamak adına performansın, daha fazla üretim adına ihmal edilmemesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

22 March

Tüketiciler sürdürülebilir şirketleri tercih ediyor

Nielsen, paketli ürünler sektörüne dair “Sürdürülebilirlik Tüketicilerde Neden ve Nasıl Önem Kazanıyor (How and Why Sustainability is Gaining Momentum with Customers)” raporunu yayımladı. Rapor, sürdürülebilirlik iddiasında olan ürünlerin büyüme oranının tüm ürünler arasında daha fazla olduğunu gösteriyor. Raporda işleyişleri farklı olan üç hızlı tüketim malı kahve, çikolata ve banyo ürünleri inceleniyor. İncelemenin yapıldığı bir yıllık dönemde üç ürün kategorisinde de sürdürülebilir olanlar diğerlerine kıyasla %3 daha fazla büyüme gösterdi. Kahve kategorisinde, yükselen talep nedeniyle pazarlama stratejilerine çevresel sürdürülebilirliği dahil eden şirketlerin raflarda daha çok alan alabildiği görüldü. Raf alanı yerleşiminin ve miktarının önemli olduğu perakende sektöründe bu sayede daha yüksek satışlar da sağlanabiliyor.

Nielsen’in Raporuna göre sürdürülebilirliği aksiyonlarıyla stratejik anlamda bağlayabilen şirketlerin artan tüketici beklentilerini ve taleplerini paraya dönüştürmekte daha avantajlı olduğu görülüyor. Tüketiciler sürdürülebilir ürünleri sürdürülebilir şirketlerden satın almak istiyor. Bu sebeple, paketleme konusunda yapılan sürdürülebilirlik beyanlarının çalışma koşullarından çevresel etkiye kadar şirketin iç ve dış ortamlarda işleyişini de yansıtması gerektiği söyleniyor. Sürdürülebilirlik konusunda çalışmaları olan E Squared Enerji Danışmanlığı kurucusu Tim Grosse, Nielsen Raporu’nun gezegenin karbon ayak izini düşürmek için uygulanan sürdürülebilir enerji programları ve teknolojileri hakkında savunduklarını destekleyici nitelikte olduğunu belirtiyor. Raporun, enerji ve sürdürülebilirlik birlikte ele alındığında şirketlerin karlılık oranlarının artmasına ve yüksek gelir getirmesine kanıt oluşturduğunu ekliyor.

Tüketicilerin satın alma kararlarıyla bir nevi oy kullandıkları söylemi, Nielsen’inki gibi prestijli satış araştırmaları ve analizi şirketlerinin raporlarıyla anlam kazanıyor. İklim odaklı haberlerin, hasarların ve sağlık tehditlerinin arttığı günümüzde sürdürülebilirlik trendi de yükselişe geçiyor. Tüketiciler, geçmişte yapılan satın alma kararlarının bedellerini ödemeye başladığından kendi sağlıkları ve çocuklarının geleceği için satın alma alışkanlıklarını değiştirmeleri gerektiğini fark etmiş durumda. Giderek daha da zarar gören bir çevrede yaşamak zorunda olan şimdiki ve gelecek kuşaklara mal ve hizmet götüren şirketler de büyümelerinin sürdürülebilirlik çalışmalarına bağlı olduğunu fark ediyor. Nielsen raporu pek çok sektörde karşılanamayan tüketici ihtiyaçları olduğunu ve stratejik ve pazarlama planlarını bu karşılanamayan ihtiyaçlarla paralel yürüten şirketlerin bir sonraki sürdürülebilirlik dalgasında kazançlı çıkacağını söylüyor.

SHARE: READ MORE

22 March

Plastik atıklarla mücadelede yeni adımlar

Ellen MacArthur Vakfı (Ellen MacArthur Foundation-EMF) Yeni Plastik Ekonomisi (New Plastics Economy) girişiminin Birleşmiş Milletler Çevre departmanıyla birlikte hazırladığı rapor, şirketlerin, devletlerin ve diğer organizasyonların plastik kirliliğini nasıl yönettiğini paylaştı. Barilla, Tetra Pak gibi şirketler ve Sao Paulo ve Ljubljana gibi şehirlerin de dahil olduğu Ekim 2018’de imzalanan Yeni Plastik Ekonomisi Global Taahhüt’ünün ardından yayımlanan rapor, önceden paylaşılmayan verileri ve katılımcıların plastik atıkları azaltma konusundaki planlarını paylaşarak günümüz plastik sistemine de şeffaflık getiriyor. Global Taahhüt, katılımcılara belirlediği aşağıdaki hedeflerle plastik paketleme sektöründe yeni normlar oluşturmayı planlıyor:

*Gereksiz veya sorun çıkaran plastik paketlemeyi durdurmak ve tek kullanımlık paketlemeden, tekrar kullanılabilir modellere geçiş yapmak
*2025’e kadar tüm plastik paketlerin kolay ve güvenli biçimde tekrar kullanımını, geri dönüştürülmesini veya kompost haline getirilmesini sağlamak
*Yeni paketleme için tekrar kullanılan veya geri dönüştürülen plastik miktarını artırarak üretilen plastiğin dönüşümünü sağlamak

EMF raporu, plastik paketlerdeki geri dönüştürülmüş materyal oranının arttığını belirterek 2025’e kadar 5 milyon tona kadar ulaşmasını bekliyor. Yapılan Global Taahhüt’ün plastik paketleme konusunda yapılan en büyük adımlardan biri olduğu söyleniyor ve bu adımla daha kaliteli geri dönüşüm yatırımları ve plastik üretiminin azaltılması konularında fayda sağlanması bekleniyor. Bununla birlikte geri dönüşüm ne kadar önemli olsa da sorunun çözümlenmesi yeniden tasarım, inovasyon ve modellemelerle mümkün olacak.

Global Taahhüt’ün ulusal boyuttaki yansımaları ise Plastik Paktları çalışmaları ile görülüyor. Hükümet, sivil toplum kuruluşları ve şirketlerin çalışmalarıyla ülke bazında plastik kirlilik için döngüsel ekonomi çözümleri oluşturuluyor. Birleşik Krallık ilk Plastik Paktını Nisan 2018’de, Fransa Şubat 2019’da yayımlarken Şili hükümeti de 2019 yılı içerisinde yayımlamayı planladığını açıkladı. Global Taahhüt’ün destekçilerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) ise Endonezya’da Global Plastik Aksiyon Ortaklığını uygulamaya koydu.

Ellen MacArthur’la benzer çabalarda olan Closed Loop Partners (CLP) organizasyonu da geçtiğimiz günlerde 2018 etki raporunu yayımladı. Raporda CLP’nin portföyündeki 36 yatırımın sera gazı salımlarını düşürmek, değerli materyalleri topraktan döngüsel tedarik zincirlerine geri kazandırmak ve istihdam sağlamak alanlarındaki etkileri sunuluyor. CLP’nin 2018’de oluşturduğu Döngüsel Ekonomi Merkezi (Center for the Circular Economy – CCE) danışmanlık servisi grubu, Starbucks, Coca-Cola Company ve McDonalds gibi şirketlerle yaptığı projede tek kullanımlık kahve bardak atıklarını sektörden kaldırmak için çalışıyor. Oluşturdukları başka bir projede ise Amazon’un 10 milyon dolarlık desteğini alarak Birleşik Devletler’deki geri dönüşüm altyapısını geliştirmeyi hedefliyorlar.

SHARE: READ MORE

22 March

Sürdürülebilirlik raporlamasında 5 yeni trend

Sürdürülebilirlik raporlamaları ve çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularındaki açıklamalar dünyada gün geçtikçe önem kazanıyor. Asya’da artan çevresel regülasyonlar, Birleşik Devletler’de yatırımcıların karar mekanizmalarının ÇSY ve sürdürülebilirlik etrafında şekillenmesi, Avrupa’da ise bu uygulamaların şirketlerden kesin bir şekilde bekleniyor oluşu sürdürülebilirlik kavramının içselleştirildiğini kanıtlar nitelikte. Önümüzdeki yıllarda ilerlemesi beklenen konu ise raporlama standartlarının belirginleşmesi ve bu sayede daha verimli, karşılaştırmaya açık sürdürülebilirlik raporlarının oluşması.
Raporlamalarda yükselen trendler ise aşağıdaki gibi listeleniyor:

1. Sürdürülebilirlik uzmanları raporlamanın geleceğini belirliyor
Sürdürülebilirlik raporlaması uzmanları, şirket raporlamalarının geleceği adına büyük önem teşkil ediyor. Raporlamayla en yakından ilgili olanlar olduklarından, raporlama standartlarının geliştirilmesi ve performansın artırılması adına uzmanlardan alınacak bilgiler değerli görülüyor. Çeşitli boyutlarda standardizasyona gidilmesinin raporlamanın odak noktası olması, şirketlerin bilgileri paydaşlarıyla paylaşmalarını ve verimliliklerini artırmalarını destekler nitelikte.

2. Etkiyi ölçümleyen şirketlerin ve yatırımcıların sayısı artıyor
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH’ler)yönelik raporlamalar da dahil olmak üzere şirketlerin ve yatırımcıların etkiyi ölçümleyebilme yönünde yaptıkları çalışmaların artması yükselen trendlerden. Şirketlerin SKH’lerden sadece bahsetmenin ötesinde halihazırdaki ve gelecekteki projelerine SKH öncelikli tasarımları dahil ederek bu katkının etkilerini ölçmekle ilgilenmesi gerektiği belirtiliyor. Yapılan ölçümlerin şirket performansı ve stratejileri konusunda da belirleyici olacağı düşünülüyor. Yatırımcılar ölçümler sonunda sağlanan bilgileri, bireysel kararlarında ve yeni fonların yaratılmasında da kullanabiliyor.

3. TCFD tavsiyelerinin uygulanması yükselişte
İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) şirket raporlamalarında yayımladığı senaryo analizi raporlamaları gibi tavsiyeleri uygulamak da şirketlere öneriliyor. Bu tavsiyeleri benimsemek bazı şirketler için zorlayıcı olacak olsa da tümünü eş zamanlı olarak uygulamaya geçirmeden önce halihazırdaki raporlamalarıyla uyumlu olanları seçmeleri işlerini kolaylaştıracak.

4. ÇSY açıklamaları giderek artıyor
ÇSY açıklamalarını yönetim seviyesine de dahil etmek, şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarındaki imajını artırmak ve toplum gözünde değerlerini genişletmek adına fayda sağlıyor. İnovatif şirketler yöneticilerini sürdürülebilirlik konularında donatmak için çabalıyor ve yönetim kurulları gündemlerinde ÇSY meseleleri gün geçtikçe sürdürülebilirlik çerçevesinde yükseliyor.

5. Finansal açıklamalarda sürdürülebilirlik vurgusu artıyor
Şirketlerin sürdürülebilirlik verilerini finansal açıklamalarına daha çok dahil etmesi beklenirken detaylı, konu odaklı ve spesifik bir kitleye hitap eden sürdürülebilirlik raporlamasının da yaygınlaşması isteniyor. Raporlamanın Geleceği (The Future of Reporting) grubu, bu konularla ilgili yürüttükleri çalışmada şirketlerin tüm açıklamaları bir rapora toparlamak yerine farklı beklentileri olan paydaşlara yönelik farklı raporlar yayımlayabileceklerini belirtti.

SHARE: READ MORE

8 March

İnsan hakları tehdit altında

Sivil toplum kuruluşlarının ortak bir çatı altında toplandığı Civicus Monitor’un yayımladığı rapora göre her 10 ülkeden 6’sı vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlıyor ve bu durum dünyada büyüyen baskının da habercisi. Rapora göre Eritrea ve Suriye gibi ülkelerde aktivizm için neredeyse hiç yer yokken Fransa, Birleşik Devletler, Hindistan ve Macaristan gibi demokrasinin yerleştiği düşünülen ülkelerde ise endişe verici gelişmeler yaşanmaya başladı. İfade özgürlüğü ve barışçı toplantı hakkı gibi temel haklar dahi 196 ülkenin 111’inde tehdit altında.

Ülkelerin bir kısmında ise toplumsal tartışmaları kontrol edebilmek adına baskıcı yasaların yürürlüğe girdiği ve yeni teknolojilerin de bu yolda kullanıldığı söyleniyor. Çin’de yeni teknolojiler aracılığıyla sansürlemenin Başkan Xi Jinping iktidara geldiğinden beri eşi benzeri görülmemiş bir noktaya geldiği belirtiliyor. Civicus, böyle uygulamaların ülkelerdeki baskının sadece görünen yüzü olduğunu ve ülkelerin şiddet ve taciz yollarına çok daha sık başvurduğunu söylüyor. Araştırmayı yürütenler, gazetecilere saldırmak ya da göstericilere şiddet uygulamak gibi aksiyonların da çoğu zaman görüldüğünü ve bu tip yöntemlerin diğer vatandaşların aktivizme yönelmeleri veya kendilerini ifade etmek istemelerini önlemek için sakinleştirici etki olarak tasarlandığını ekliyorlar.

Raporda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 2015 yaşanan politik krizin arkasından muhalif sesleri bastıran hükümeti sebebiyle kaygı veren ülkeler arasında. Rapor, şiddetin üst boyutları ulaştığı, 2018’de 21 insan hakları savunucusu öldürülen Guatemala ve baskıcı yasaları dolayısıyla Bangladeş ve Fransa’ya da dikkat çekiyor. 2015’te yaşanan terör saldırılarının arkasından uygulanan geçici acil durum güçlerinin kalıcı hale geldiği Fransa’da, polisin tutuklama, ceza ve gözetim yetkileri genişletiliyor. Rapor, polisin yetkilerini özellikle çevre aktivistleri ve Müslüman sivil toplum grupları üzerinde kullandığını söylüyor.Orta Doğu’da ise Suudi Arabistan, dinle bağlantılı figürlerin ve araba kullanma haklarını savunan kadınlar da dahil olmak üzere insan hakları aktivistlerinin tutuklanması sebebiyle endişe veren ülkeler arasında.

Civicus raporda dünya genelinde kadın aktivistlerin daha çok tehdit altında olduğunu belirtiyor. 9 ülkede Mart 2018’den beri sivil toplum gruplarının koşulları kötüleşmiş durumda. Fakat Etiyopya’nın içinde bulunduğu 7 ülkede ise sivil toplum alanı genişledi; Civicus bu gelişmenin politik irade var olduğunda gerçekleşebileceklerin bir işareti niteliğinde olduğunu söylüyor. Baskı uygulanan diğer ülkelerde değişim isteyenlerin de bu gelişmelerden cesaret bulması söyleniyor. Civicus, kısıtlamaların kaldırılması ve sivil alanın korunmasıyla ülkelerin sivil toplumun gerçek potansiyelini anlayarak geniş ölçekli bir ilerleme yaşayabilecekleri kanısında.

SHARE: READ MORE

8 March

Yükselen ÇSY Trendi: Endeksler ve Derecelendirmeler

Çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) alanlarda yapılan bütüncül değerlendirmeler gün geçtikçe sürdürülebilirlikte daha da önemli hale geliyor. SustainAbility, derecelendirme şirketlerinin performanslarını ve şeffaflık kalitesini değerlendirmek ve artırabilmek için geliştirdiği Rate the Raters programı kapsamında 2019 raporunu yayımladı. Özel sektör, kamu, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından (STK) 300’den fazla sürdürülebilirlik uzmanının katılımıyla oluşturulan rapor, çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim (environmental, social and governance - ESG) konularında derecelendirme yapılmasında yaşanan zorluklara, bu alanda en iyi olan endekslere ve bu sürecin gelişimine değiniyor.

SustainAbility’nin araştırmasının ilk ayağı GlobeScan ile gerçekleştirilen global ölçekli anket ve sürdürülebilirlik uzmanlarının görüşlerinden ve ÇSY’nin nasıl algılandığından oluşuyor. İkinci faz ise yatırımcı perspektifinden bu değerlendirmelere ışık tutuyor. Binlerce sürdürülebilirlik uzmanının katıldığı ankette iyi bir sürdürülebilirlik derecelendirmesinin nasıl olması gerektiği ve bunlardan en yüksek faydanın nasıl sağlanabileceği inceleniyor ve şirketler, yatırımcılar ve diğer paydaşlara nasıl daha çok katkı sağlanabileceği de araştırılıyor.

Raporun ön plana çıkanlarını sizin için özetliyoruz;

- ÇSY derecelendirmelerinin sayısı son yıllarda beş kat büyüyerek global düzeyde 600’e ulaştı.
- ÇSY’nin yatırım araçlarına dahil edilmesi sayesinde, 2018 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan yatırımların dörtte biri sürdürülebilir, sorumlu veya etki odaklı yatırım stratejileri çerçevesinde yapıldı.
- Yatırımcıların ÇSY odaklı ürün ve portföylere ilgisinin artmasıyla birlikte, varlık yöneticileri de yatırım karar mekanizmalarını geliştirebilmek adına ÇSY veri ve derecelendirme araçlarında arayışa girdi.
- Araştırmaya katılanlar 2012’de olduğu gibi 2018 yılında da lider olarak Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksiyle bilinen RobecoSAM’i ve İklim Değişikliği, Su Programı gibi programlarıyla bilinen Karbon Saydamlık Projesini (Carbon Disclosure Project – CDP) işaret etti.
- MSCI ve Sustainalytics de derecelendirme ve değerlendirmeler arasında öne çıktı. Kalite bakımından en çok listelenen derecelendirmeler
- Raporda katılımcıların ESG derecelendirmelerinde en çok önemsediği faktörlerin veri kaynaklarının güvenilirliği ve şeffaflığı ile metodolojinin sağlamlığı olduğu görüldü.
- Katılımcıların yaptığı değerlendirmelerde bu endekslerin kalite seviyesine dikkat çekildi ve bu yüksek puanlandı. Ancak şirketler ve yatırımcılar ÇSY çalışmalarına dahil olma ve bilgilendirilme için derecelendirme araçlarına yönelse de bu araçların kalitesi ve etkisi konularında henüz ikna olmuş değiller.
- Puanlamalar sektör ve coğrafya bazında ufak farklılıklar gösterse de genel olarak katılımcıların seçimleri benzerlik gösteriyor.
- Sürdürülebilirlik uzmanları endekslerin geliştirilmesinde önemli rol oynuyor ve değerlendirmeler konusunda çok fazla geri bildirim sağlıyorlar.

SustainAbility, 2019 yılında yayımlamayı planladığı ikinci Rate the Raters raporunu yatırımcıların ESG derecelendirmeleri hakkındaki görüşlerini, yatırımcı anketleri ve röportajları sonucunda oluşturmayı planlıyor. İkinci rapor, yatırımcıların yatırım kararları sürecinde ESG derecelendirme verilerini nasıl kullandığı hakkında içgörü sağlayacak. Raporla, yatırımcıların ÇSY derecelendirmelerini nasıl daha faydalı kullanabileceklerinin ve hangi derecelendirme araçlarını daha değerli gördüklerinin ortaya konması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

8 March

Kadın aktivizmi dünyayı şekillendirmeye devam ediyor

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde tarihteki kadın hakları direnişlerinden örneklerin yer aldığı bir haber yayımladı. UN Women haberi, dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi için çabalayan ve güçlüklere dayanan kadın aktivistleri hatırlama ve takdir etme niteliğinde.

Başlangıç: Oy hakkı, işçi hakları ve devrim
Dünya Kadınlar Günü, Birinci Dünya Savaşı kadar erken vakitlerden beri kadınların ortak bir amaçta birleşme günü oldu. 1911’de ilk Dünya Kadınlar Günü’nde Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de 1 milyonun üzerinde kadın oy hakkı ve işçi hakları için harekete geçti. Rusya’da ise “ekmek ve barış!” isteyen kadınların liderliğindeki hareketten dört gün sonra çarın tahttan çekilmesiyle 1917’deki baş kaldırma Rus Devrimi’yle birlikte anılmaya başladı.

Birleşik Devletler’de kadınların oy hakkı, 1920
19.yasa değişikliği (The 19th Amendment), Birleşik Devletler’de 1920 yılında kadınlara oy hakkını sağladı. Ülkede kadınların oy hakkı hareketi 1848’de ilk kadın hakları konferansında başlamıştı. Kölelik karşıtı konferansta konuşmaları engellenen Elizabeth Candy Staton ve Lucretia Mott’un çabalarıyla yüzlerce kişi Seneca Falls, New York’ta kadın hakları için bir araya geldi. Konferans, kadınlar için sivil, politik ve dini haklar isteyerek Birleşik Devletler’de kadınların oy verme yolculuğuna bir başlangıç niteliğinde oldu.

Dominik Cumhuriyeti’nde politik değişim, 1960
Patria, Minerve ve Maria Teresa Mirabal, Trujillo diktatörlüğü altındaki Dominik Cumhuriyeti’nde politik aktivist ve yönetim karşıtı hareket liderleriydi. Trujillo’nun işkencelerine rağmen Mirabal kardeşler değişim için çabalamayı ve insan hakları için savaşmayı sürdürdüler. 25 Kasım 1960’da suikasta uğramalarının ardından ülkede yaşanan şaşkınlık ve öfke, bir yıldan daha kısa sürede Trujillo diktatörlüğünü bitirecek Dominik Cumhuriyeti bağımsızlık hareketi başlatıcılarından biri oldu. Mirabal kardeşleri onurlandırmak adına 25 Kasım, Dünya Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak belirlendi.

Kenya topraklarını korumak
Kenya Marsabit bölgesindeki Rendille toplumu kadınları, topraklarını ellerinden almak için hak iddia eden yatırımcılara karşı korumak adına birlik oldu. Kadınlar, ortak bir çözüm için çalışmanın toplumu bir araya getirdiğini ve özellikle kadınların toplantılar yaparak topraklarını geri almak için tek ses olduklarını söylüyor. Kadın sesini merkeze alan Rendille insanları, topraklarını korumak için mücadelelerini mahkemeye de taşıdı. Dava henüz sonuçlanmış değil.

Hindistan’da çocuk evliliklerini bitirmek
Hindistan’ın beş kırsal bölgesinde Kadın Grupları (Women’s Peer Groups) çocuk evliliğine son vermek için çalışıyor. Bölge halkı toplantılarında, Kadın Grupları liderleri katılımcılardan kızları reşit olmadan evlendirmeyecekleri ya da bu tür düğünlere katılmayacaklarına dair teminat alıyor. Toplantılardan sonra ise katılımcıları köylerinde çocuk evliliğinin kötü etkilerini anlatmak için yönlendiriyorlar. Bazı durumlarda planlanan bir çocuk evliliği haberi aldıklarında, o eve giderek kızlarının eğitimi ve haklarını korumak adına müdahale ediyorlar.

Suriye’nin geleceğini korumak
Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilciliği (UN Special Envoy for Syria) tarafından oluşturulan Suriyeli Kadınlar Danışma Kurulu (The Syrian Women’s Advisory Board) barış sürecine kadınların bakış açılarını ve liderliklerini de dahil etmek için çalışıyor. Suriye sivil toplumundan farklı geçmişlere sahip 12 bağımsız kadının oluşturduğu Kurul, Suriyeli kadınlara kurban konumunda olmaktan ziyade barış sürecinde rol alması gereken liderler olduklarını hatırlatıyor. Kurul üyesi Rajaa Altalli, kadınların Suriye’de demokrasi sağlanması adına politik değişim için çabaladıklarını fakat bir yandan da doğruları söylemek adına hayatlarını riske attıklarını söylüyor.

SHARE: READ MORE

7 March

Geçmişten geleceğe sağlık, bilim ve inovasyon alanındaki kadınlar

James Watson ve Francis Crick’in, DNA molekülünün yapısını 1953 yılında Cambridge’teki Eagle Bar’da keşfetmelerinin havalı hikayesi yıllardır konuşuluyor. 1962 yılında Tıp kategorisindeki Nobel Ödülünü Mauris Wilkins ile paylaşmalarını sağlayan bu keşif, şüphesiz yüzyılın en önemli buluşlarındandı. Ancak o dönemde ve sonrasında birçok insan ödülün gerçek sahibine gitmediğini düşündü: Rosalind Franklin. Üç bilim insanının ünlü Nature dergisinde art arda yayımlanan çalışmaları karşılaştırıldığında bilim çevresi Franklin’in çalışmalarını veri açısından çok daha zengin buldu. O dönemlerde erkek meslektaşları ile aynı yemekhanede yemek yeme izni bulunmayan Franklin, Nobel Ödülüne aday gösterilmedi ve çalışmaları uzun süre arka planda kaldı. Tarihe geçemeyen Rosalind Franklin, bugün tüm dünyadaki kadınlar için rol model oluyor. Genlerin siyahlar ve beyazlar arasında entelektüel kapasite ve zeka açısından farklılıklar yarattığını ve bunun zeka testlerinde ortaya çıktığını ileri süren, öncesinde yaptığı ırkçı söylemleriyle de bilinen James Watson, Ocak 2019’da, 90 yaşında iken tüm unvanlarını ve Nobel Ödülü’nü kaybetti.

60’lı yıllardan günümüze bilim ve iş dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu gelişmeler yaşanırken, kadınların geri planda kalmaya zorlandığı olaylara da şahit oluyoruz. 2018 yılında Japonya bir skandal ile çalkalandı. Tokyo Tıp Okulu, yoğun baskılar sonucunda daha çok sayıda erkeğin doktor olması için giriş sınavı sonuçlarını manipüle ettiğini kabul etti. Tarihten bugüne yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen başarılı kadınların hikayeleri kız çocuklarını güçlendiriyor ve gelecek için umut veriyor.

Pulsar(titreşen yıldız) keşiflerinde bulunan astrofizikçi Dame Jocelyn Bell Burnell, yakın zamanda yayınlanan TED konuşmasında Marie Curie, Rita Levi-Montalcini ve Julie Payette gibi cesur bilim kadınlarını hatırlattı. Çalışmalarıyla tabuları kıran bu kadınların, savaş, cinsiyet ve ırk ayrımına maruz kalmasına rağmen erkeklerden bağımsız ve bazı durumlarda erkeklere rakip olarak da çalıştıklarını söyledi. Nöroetik alanındaki çalışmalarının yanı sıra kadınların bilimdeki yerini kuvvetlendirmek için de çabaladığını söyleyen Burnell, 7000’den fazla kadın liderin dahil olduğu Uluslararası Kadın Forumu’nun (International Women’s Forum) da üyesi.

Başarılı bilim kadınlarının bıraktığı miras, dünya çapında bazı kadınlar tarafından sürdürülmeye çalışılıyor. Üniversite mezunlarının çoğunluğu kadın olsa da bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında kadınlar hala yeterince temsil edilemiyor. Araştırmalara göre, son yıllarda bu sayılar artsa da kadınlar erkeklere kıyasla bilim ve teknoloji alanlarında daha az kariyer seçimi yapıyor. 2014 yılındaki bir rapora göre, yapılan tüm bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarındaki kadınların üçte birinden azı yaptığı katkılar için tanınırken bilgi teknolojileri sektöründe yönetim kurullarındaki kadın oranı %12.

İş piyasası, aile ve iş dengesi, sosyal statü, kültürel birikim gibi faktörler kadınların hem kariyer seçimini hem de kariyer gelişimini ve tatminini etkiliyor. Motivasyon da kadınların bir iş alanında yer almasını etkileyen faktörlerden biri olarak görülse de, kariyer yollarından ayrılma sebepleri dışlanma, yetersiz geribildirim, duyarsız ilişkiler ve danışabilecek insan bulamamak gibi meseleler olarak belirtiliyor. Fakat sektörde bazı gelişmeler de var. 2016 yılında Avrupa Birliği ülkelerinde bilim insanları ve mühendisler arasındaki kadınların oranı 2007 yılına göre %20 artarak %40’lara ulaştı. Orta Asya, Latin Amerika, Orta ve Doğu Avrupa ve Arap ülkelerinde ise kadınlar inovatif işgücünün üçte birini oluşturuyor. Eşitlik ve çeşitlilik konularında dengenin ve adaletin sağlanabilmesi için çabaların arttığı iş ve akademi dünyasında, Athena Programı da kadınların liderliğini destekleyen şirketleri belirleyip ödüllendiriyor.

Kadın iş gücü ve uluslararası birliktelik ışığında Vancouver Kanada’da Dünya Kadınlar Günü ile bağlantılı olarak farklı ülkelerden kadın liderleri buluşturacak olan Bilim, Sağlık ve İnovasyonda Kadınlar: Geleceği gözleyen Liderlik (Woman in Science, Health and Innovation: Leadership Looking To The Future) etkinliği gerçekleştirilecek. Kanada, Birleşik Devletler, Fransa, Birleşik Krallık ve İsviçre gibi ülkelerden gelen araştırmacı ve konuşmacılar aşağıdaki konulara değinecek:

• Kuzey Amerika ve Avrupa’da sağlık, bilim ve inovasyon alanlarında çalışan kadınların yaşadığı en büyük zorluklar neler?
• Geçmişte kadınların mühendislik ve bilim alanlarına dahil olması önündeki engeller nelerdi?
• Cinsiyet, sağlık ve inovasyon araştırmalarında gelecek yıllarda nelere önem verilecek?
• Önceki yıllarda akademideki kadınlar kendilerinden sonra gelenler için sağlık ve girişimcilik alanlarını nasıl şekillendirdiler?

Organizasyon, Haziran ayında Vancouver’da toplumsal cinsiyet eşitliği teması ile gerçekleşecek 2019 Woman Deliver konferansına da hazırlık niteliği taşıyor.

SHARE: READ MORE

21 February

Kurumlarda sosyal faydanın geleceği

Son yıllarda şirketler toplumsal ve çevresel konulara giderek daha çok dahil oluyor. 2011 yılında şirketlerin %24’ü gönüllülük programlarına sahipken 2018 yılına gelindiğinde bu sayı %56’ya kadar çıkmış durumda. Dünyada bu gönüllülük faaliyetlerini düzenleyen büyük organizasyonlardan biri olan Points of Light’ın şirketlerin sosyal sorumluluk stratejilerini incelemek için bir araya gelen Kurumsal Servis Konseyi (Corporate Service Council-CSC) bu sene de Ocak ayında buluştu. Şirket temsilcileri iki gün boyunca şirketleri için nasıl sosyal fayda odaklı amaçlar edinebileceklerini ve hem çalışanlarını hem de müşterilerini nasıl dünyada yaşanan değişimlerin bir parçası haline getirebileceklerini tartıştılar. Buluşmada vurgulanan birkaç konu şu şekilde:

"Sosyal” faydanın yükselişi
Çevresel, sosyal ve denetimsel konular bir arada yürütülse de çevre ve denetim geçmiş yıllarda daha çok öne çıkıyordu. CSC toplantısında öne çıkan bir bulgu sosyal meselelerin de 2019 yılında geride kalmayacağı yönünde oldu. Sosyal fayda odaklı çalışmaların yükselişi ve etkilerinin ölçülmesi hem şirket içi hem de şirket dışı aktörlere bağlanabiliyor. Veraworks’ten Bea Boccalandro, ölçümü çalışanların dahil olduğu gönüllülük faaliyetlerinin çalışanların şirkete olan katılımına etkisi çerçevesinde yaparken, Mission Measurement’ın hazırladığı Impact Genome projesi BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne odaklanıyor.

Şirketlerin bakış açısında değişiklik
Sosyal fayda odaklı çalışmalara verilen önem artarken, şirketler de yeni iş ortakları fırsatları ve ortak değerde birleşecekleri kurum ilişkileri arayışına giriyorlar. Kar amacı gütmeyen ortaklıklarından giderek daha çok şeffaflık ve etki ölçümü bekleyen şirketler, bu ortaklarına destek olmaları gerektiğinin de önemini kavrıyorlar. Gönüllülük faaliyetlerine zaman ayırmak dışında, Booz Allen Hamilton’un oluşturduğu Data Science for Social Good gibi çalışmalar, tüm bu faaliyetleri organize etmek isteyen şirketler için bir altyapı ve veri tabanı oluşmasını sağlıyor. Çalışanlarına ek olarak müşterileri ve ticari partnerleri gibi tüm paydaşlarını da dahil etmeyi amaçlayan şirketler sosyal değişim meselelerindeki duruşlarının paydaşlarınınkiyle aynı doğrultuda olmasına özen gösteriyorlar.

Çalışanların dahil edilmesi
Şirket politikalarının sosyal fayda faaliyetleriyle ve sundukları ürün ve servisleriyle uyumlu olmasına çabalayan şirketler, çalışanlarının da önemsediği sosyal değerlere dikkat etmeye başlıyor. Z kuşağının da iş ortamına dahil olması ve sosyal faydaya olan ilgilerini beraberinde getirmeleriyle, şirketlerin toplumsal fayda stratejileri de değişiyor. Şirketler gelen yeni neslin bu ihtiyacını karşılayabilmek için yenilikçi gönüllülük faaliyetleri araştırmalarına başlamış durumda.

SHARE: READ MORE

21 February

IOSCO, iklim riski açıklamaları yapmaması nedeniyle eleştiriliyor

Çevre hukuku şirketi ClientEarth’un yayımladığı rapora göre, Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü (International Organization of Securities Comissions - IOSCO), ÇSY raporlamalarında yatırımcılar için ortak bir düzenleme çerçevesi sunamıyor. Yatırımcılar, ülkeden ülkeye değişen standartlar nedeniyle yatırımlarını iklim değişikliği riskleri açısından değerlendirmekte zorlanıyor. IOSCO’ya yapılan eleştiriler, raporlama düzenlemelerini yapmamalarının ötesinde bu düzenleme için Finansal İstikrar Kurulu’nun (FSB - Financial Stability Board) 2017 yılında yayımladığı önerileri benimsememesinden de kaynaklanıyor.

FSB’nin İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu (Task Force on Climated Related Financial Disclosures - TCFD) tarafından hazırlanan öneriler, yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken faydalanabileceği bir rehber niteliğindeydi. Bu öneriler, şirket kaynaklı bilgilerin iklim değişikliği etkisi çerçevesinde nasıl değerlendirileceğine yönelik bilgiler sunuyordu.. Fakat IOSCO’nun bu önerileri değerlendirmeyerek uluslararası yatırımcılar için ortak bir kaynak oluşturmaması, pek çok yatırımcı ve yöneticiyi IOSCO’ya baskı yapmaya yönlendirdi. Bu baskılar sonucunda ise IOSCO ÇSY konularında bir beyan yayımladı.

Beyanda IOSCO, yatırımcıların karar verme süreçlerinde önemli olan finansal sonuçlar, risk ve diğer bilgilendirmelerin halka arzda bulunanlar tarafından tam, doğru ve zamanında yapılması gerektiğini vurguluyor. Yatırımcıların ÇSY açıklamalarını yatırım ve oy verme kararlarında tamamlayıcı bilgi olarak gördüğünü ifade eden IOSCO, ÇSY konularının stratejik ve finansal riskler ile uzun dönem değer yaratımı etkilerini öne çıkardığını belirtiyor.

IOSCO şirketlerden ÇSY bilgi ve açıklamalarındaki mukayese edilebilirlik ve güvenilirliğin geliştirilmesini bekliyor ve bu gelişimin daha doğru risk değerlemesi ve dolayısıyla daha bilgiye dayalı yatırım kararını destekleyeceğini düşünüyor. Beyanda, ülkelerin ÇSY raporlamasını kendi hukuk ve düzenleme sistemleri ile bazı bilgilerin önemine ilişkin bakışları kapsamında ele aldığı ve bazı ülkelerin belirlenmiş ÇSY bilgilerinin açıklanmasını zorunluluk, uyumlu olma veya açıkla yapma yaklaşımı altında talep ettiği söyleniyor.

TCFD’nin önerilerine de değinen beyan, IOSCO’nun halihazırda süren çabalarından bahsederek sona eriyor. IOSCO, Sürdürülebilir Finans Ağı (Sustainable Finance Network) adıyla oluşturduğu yeni platformla piyasadaki gelişmelerin ve tartışmaların bir araya gelebileceğini söylese de henüz yatırımcılar için oluşturduğu resmi bir raporlama düzenlemesi bulunmuyor.

SHARE: READ MORE

21 February

Şirket içi çeşitlilik ticaret sırrı olabilir mi?

Harvard Business Review (HBR)’da yayımlanan bir araştırmada şirket içi çeşitlilik bilgilerinin ticaret sırrı olarak kabul edilip edilemeyeceği sorgulanıyor. IBM’in şirket içi çeşitlilik direktörünün Microsoft’ta benzer bir pozisyona geçmesi ve IBM’in ticaret sırlarını açık edebileceği kaygısıyla açtığı davayla başlayan tartışmalar pek çok yönden ele alınıyor. Coca Cola’nın gizli formülü, Google algoritması ya da McDonalds’ın özel BigMac sosu gibi saklamaları gerek somut bir veri içermeyen bilişim şirketleri, çalışanlarına dair bilgilerin “ticaret sırrı” olma meselesini yasal bir söyleme çevirmek istiyorlar.. Fakat HBR araştırması, bu taktiğin rekabet haklarını korumaktan çok, kötü itibar kaynaklarını engelleme çalışmaları olarak algılanması gerektiği kanısında. Araştırma, bu bilgilerin ticaret sırrı olarak korunmasının yetenek çeşitliliğine zarar verebileceğini, şeffaflığı ve izlenebilirliği zedeleyebileceğini ve şirket içi eşitliği sağlayabilecek çabaları kısıtlayabileceğini söylüyor.

Yetenek çeşitliliğini kısıtlanması
Araştırma, IBM-Microsoft davasında olduğu gibi bu meselenin çalışanların iş değiştirmesini ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını da engelleyebileceğini söylüyor. Şirketlerin ticaret sırlarını koruma yaklaşımının sadece onların finansal kazanımlarına zarar vermemek için geliştirildiği vurgulanıyor. Şirketlerin bu “sırları” rakiplerinden saklayarak bir yandan da çalışanlarını şirket dışına çıkmaktan alıkoydukları belirtiliyor. Araştırma, yaklaşımın özellikle en çok kadınları etkilediğini ve kariyerleri söz konusu olduğunda en kötü sonuçlarla onların karşılaşacağını gösteriyor.

Şeffaflığın zedelenmesi
Araştırma, CNN’in 2011’de bilişim şirketlerine yaptığı ilgili verilerin açıklanması yönündeki çağrısına da değiniyor. Apple, Google, HP, IBM ve Microsoft gibi sektör öncülerinin reddettiği bu çağrıya 20 şirketten sadece 3 tanesi bilgilerini paylaşma kabulüyle karşılık vermişti. Bu üç şirketten hala şeffaflık faaliyetlerini sürdürmekte olan Intel, bu bilgiler istenmeden önce de veri paylaşımında bulunuyordu. Intel yetkilileri, veri şeffaflığının müşterileriyle kurulabilecek en iyi iletişim yolu olduğu kanısında ve bilişim sektöründeki diğer şirketlerin de ekonomik kaygıların ötesine geçerek veri paylaşımında ortak hareket etmesini umuyor.

İzlenebilirliği engellemek
Şirketler ticaret sırrı söylemini şirket içi çeşitlilik bilgisi talep edilen eski çalışanlarının açtığı ayrımcılık davalarında da kullanarak izlenebilirliklerini kısıtlıyorlar. Microsoft, bir cinsiyet ayrımcılığı davasında bilgi paylaşımı yapılmasının, rakiplerinin Microsoft şirket içi çeşitlilik politikalarına erişimine sebep olacağı ve bunu Microsoft aleyhinde kullanacakları gerekçesiyle ilgili tüm belgeleri ve veriyi paylaşmamak için uğraş verdi. Şirket hakkındaki bilgilerin yanlış yorumlanabileceğini ve şirket faaliyetlerini kötü etkileyecek şekilde kullanılabileceğini belirtti.

Araştırmada bu gibi davalarda şirketlerin çalışan sayıları ve çeşitliliğinin şirketin rekabet durumunu nasıl etkileyebileceği tartışma konusu olsa da şirketlerin şirket içi çeşitlilik bilgilerini saklamasının itibarlarını kötü etkileyebileceği belirtiliyor. Şirketlerin ticari sır yasaları ile bu bilgileri koruma çabalarına kalkışmaları yerine şirket içi çeşitlilik bilgilerinde şeffaflık politikasına gitmeleri tavsiye ediliyor. Bu sayede şirketlerin cinsiyet eşitliği ve şirket içi çeşitlilik konularında daha etkili programlara yatırım yapmaya da motive olabileceği düşünülüyor.

SHARE: READ MORE

21 February

Yatırımcıların Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkıları

Şirketler ve yatırımcılar, SKH'ni gerçekleştirebilmek için desteğe çağrılıyor. Kamu sektörünün tek başına yeterli olmadığı olmadığı günümüzde, özel sektörün katkısının dünyanın iyiliği için ortak bir strateji geliştirmek üzere önemli olabileceği düşünülüyor. Fakat yatırımcıların bu süreçteki rolü, sahip oldukları büyük ölçekli portföylerdeki tüm şirketler hakkındaki bilgileri toparlamaları gerektiğinden zorlaşabiliyor. Ek olarak, varlık yönetimi sürecinde yatırımlarının yarattığı finansal, çevresel ve sosyal etkilerin pozitif mi yoksa negatif yönlü mü olduğunu da kontrol etmeleri gerekiyor.

Yatırımcılara bu büyük ölçekli etkilerini ölçmekte danışmanlık yapan bir araştırma şirketi de The Investment Integration Project (TIIP). Şirketin misyonu, yatırımcıların yatırımları ile gezegendeki önemli sistemler arasındaki geribildirim mekanizmalarını anlayarak karlı yatırımlar yapmalarını sağlamak. TIIP, yatırımcıların bu sayede portföy analizlerinin ötesinde portföylerinin içinde bulunduğu bağlamı da anlamalarına yardımcı oluyor. Yatırımcı Sorumluluğu Araştırma Merkezi Enstitüsü (Investor Responsibility Research Center Institute – IRRCi) ile birlikte hazırladıkları rapor ile TIIP, son üç senede oluşturdukları araştırma ve danışmanlık veri tabanları ile sistem odaklı bir yatırımcılık anlayışını kapsıyor ve yatırımcıların çevresel etki konusunda iyi iş çıkarıp çıkarmadıklarını ölçmelerine olanak veriyor.

Rapor, yatırımcılara çevresel, sosyal ve finansal sistemlerin dört temel karakteri üzerindeki etkilerini ölçmeleri için bir süreç tasarımı sunuyor. Bahsedilen dört temel karakter uyum yeteneği, açıklık, bağlantı sağlayabilme ve yönlülük olarak listeleniyor. Uyum yeteneği; çevresel, sosyal ve finansal sistemlerin büyük ölçekli aksamalara ve ani gelişmelere tepki mekanizması olarak tanımlanabilir.Yatırımcılar yüksek uyum yeteneğine sahip yatırımlara odaklanmalı. Açıklık; sistem içindeki parçaların birbirine uyumu, aralarındaki akış ve erişilebilirlik durumu, şeffaflık olarak açıklanıyor. Sistemin ve sistem parçalarının anlaşılabilir oluşu yatırımcıların etkilerini daha iyi anlamalarına ve tepki vermelerine olanak sağlıyor. Bağlantı sağlayabilmek; bir ürün veya servisin ne kadar fazla insana ulaşabildiği ve ne kadar çok insana ulaşırsaa sisteme de o kadar büyük etkisi olması durumuyla açıklanıyor. Yönlülük ise paydaş davranışlarında etkisi olan piyasa teşviklerinin yönü ve pozitif davranışlara teşvik eden sağlıklı sistemler, aksiyonlarla amaçların hizalanması olarak açıklanıyor.

Bu süreçteki yol haritası ise TIIP tarafından belirlenmiş durumda:
*Sistem seviyesindeki konuları değerlendirerek gelişim ölçümü yapabilmek için uygun etki hedeflerini belirlemek
*Yatırımcıların sistem seviyesinde etki yapmalarına faydalı olabilecek olası araçları değerlendirmek
*Sistem özellikleri üzerindeki etkiyi ölçmek

Sistem odaklı olmaya yönlendiren adımlarıyla rapor, kolektif çalışmaların önemini vurguluyor. Düşük sayıda yatırımcının, büyük portföylere sahip olsalar da, istenilen sonuçları elde etmek için yeterli olmadığı belirtiliyor. Sistem düzeyinde pozitif etkilerin sağlanabilmesi için tüm sektörlerden birçok yatırımcının bu süreçte aktif rol alması gerekiyor.

SHARE: READ MORE

12 February

Sürdürülebilir getiriler sağlayan etik yatırımlara ilgi artıyor

Yatırımcıların finansal getiri ile olumlu sosyal etkiyi bir araya getiren fonlara olan talebi giderek artıyor. Birleşik Krallık'ın TKYD'si olarak tanımlanabilecek The Investment Association’ın geçtiğimiz temmuz yayımladığı rakamlara göre, etik fonlar altında yönetilen para miktarı son 10 yılda üç kat artarak 16,7 milyar Euro’yu buldu. Bu miktar, yönetilen toplam paranın hala çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Fakat etik fonlar dışında da birçok yatırımcı karar alma süreçlerinde çevresel, sosyal, yönetimsel (ÇSY) faktörleri göz önünde bulundurmaya başladı. Bunun yanında fon yöneticilerinin emeklilik fonları gibi uzun vadeli yatırımlarda iklim değişikliği gibi risk faktörlerini göz önünde bulundurmalarını zorunlu kılan yasal düzenlemeler ve uzun vadeli risklerin yönetimiyle ilgili danışmanlık veren kurumlar da yaygınlaşıyor.
Sorumlu yatırım yaklaşımını benimseyenler, karar alma süreçlerinde çevresel ve sosyal etkileri de önemsemenin yalnızca etik ve doğru olmakla kalmadığını, aynı zamanda uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmeyi ve sürdürülebilir getiriler yaratmayı sağladığını savunuyor. Örneğin, bazı hisse senetleri uzun vadede iklim değişikliği, olumsuz sağlık şartları, güvenlik sorunları gibi faktörlere karşı savunmasız kalarak değer kaybına uğrayabiliyor. Bu ve benzeri risklerin doğru yönetimi ise karar alma süreçlerine ÇSY faktörlerini de dahil etmekten geçiyor.
Etik fon piyasalarında, uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmek ve hem çevre hem de toplum için daha prensipli bir yaklaşım sergilemek isteyen yatırımcıların emeklilik ya da bireysel tasarruflarıyla ilgili karar alırken faydalanabileceği, geleneksel piyasalar için yeni sayılabilecek terimler ve yaklaşımlar kullanılıyor. Örneğin “Koyu Yeşil Tahviller” (Dark Green Funds); etik prensipleri katı bir şekilde uygulayan, dolayısıyla silah, fosil yakıt, tütün ve kumar gibi sektörlerde faaliyet göstermeyen fonlar anlamına geliyor. “Açık Yeşil Tahviller” (Light Green Funds) ise faaliyet alanlarının biraz daha esnek olmasıyla koyu yeşil tahvillerden ayrılıyor. Örneğin açık yeşil tahviller, tüm petrol şirketlerini elemek yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttırma konusunda sorumlu davranan petrol şirketlerini faaliyet alanlarına dahil edebiliyorlar. Etik piyasalarda sıkça kullanılan bir başka terim de “Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) Faktörleri” (ESG Factors). Bu faktörler fon yöneticilerinin hisse senedi seçerken göz önünde bulundurabileceği; bir şirketin iklim değişikliği, israf, kirlilik, ormansızlaşma, çalışanlar için sağlanan koşullar, çalışanların arka planları bakımından çeşitliliği, sağlık ve güvenlik koşulları, yönetim yapısı ve vergi stratejisi gibi konulara yaklaşımlarını içeriyor. ÇSY faktörlerine odaklanan tahviller için de herhangi bir sektör sınırlaması bulunmuyor. “Etki Yatırımları” (Impact Investing) ise yatırımcıların olumlu sosyal veya çevresel sonuçlar yaratma potansiyeli olan şirketlere ve projelere yönelmesi anlamına geliyor. Son olarakSürdürülebilir, Sorumlu ve Etki Odaklı Yatırımlar” (Sustainable, responsible and impact investing); bahsedilen tüm terimleri kapsayan, yani hem ÇSY faktörlerini hem de olumlu sosyal etkiyi amaçlayan bir yatırım stratejisini ifade ediyor.
Finansal piyasalarda her geçen gün biraz daha önemli bir yer edinen etki fonları, sürdürülebilir çevre ve toplumlar için umut vadediyor. Daha sürdürülebilir bir gelecek yaratmaya katkı sağlamak isteyen yatırımcıların, yatırım kararları alırken bu terimlerin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığını da unutmaması gerekiyor. Örneğin, bazı sektörleri tamamen eleyen koyu yeşil tahviller, diğer şirketlerin yatırım kararlarına yardım etmek için ÇSY faktörlerini de göz önünde bulundurabiliyor.

SHARE: READ MORE

12 February

Sorumlu yatırımlarla gelecek neslin iş dünyasına hazırlanması

Farklı kuşakların iş dünyası ile ilgili konularda sağlıklı bir iletişim kurması ve gençlerin iş hayatında gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlıklı olması, aile içinde varlıkların başarılı bir şekilde devredilebilmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanması için oldukça önemli. Sorumlu yatırımlar hem bu iletişimi sağlamak hem de gençleri iş hayatına hazırlamak için kullanılabilecek araçlardan biri olabilir. Kişisel değerler hakkındaki tartışmalar nesilleri birbirine bağlayan bir köprü olurken temel yatırım bilgilerinin ve tecrübelerinin aktarılması da gençleri iş hayatına hazırlayabilir. Üstelik gençleri sorumlu yatırımlar aracılığıyla iş süreçlerine dahil etmek, aile üyelerinin danışmanlığı ışığında çalışmanın anlamını ve değerini öğrenmeleri açısından da faydalı olabilir.
Sorumlu yatırımların hayata geçirilmesi için birçok farklı strateji izlenebilir. Örneğin geleneksel finansal analize dahil edilmeyen, şirketlerin karşılaştığı finansal olmayan konuları ifade eden Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) faktörler, yatırım süreçlerinde ÇSY faktörlerinin de göz önünde bulundurulduğu “Sosyal Sorumlu Yatırımlar” veya toplumda somut bir pozitif etki yaratmayı hedefleyen “Etki Yatırımları" gibi kavramlar; yatırımcıların kişisel değerlerini iş hayatına yansıtabilecekleri yatırım stratejilerinden yalnızca bazıları. Bunun yanında her varlık seviyesine uygun sorumlu yatırım çözümleri üretmek de mümkün. Bu çeşitlilik sayesinde genç nesillerle, kendi tutku ve değerlerine uygun yatırım planları hakkında iletişim kurmak kolaylaşıyor.
Sorumlu yatırımlar aracılığıyla elde edilecek gelirler ve topluma veya çevreye sağlanacak katkılarla ilgili diyaloglar; varlık sahiplerinin ve mirasçılarının kişisel değerlerini keşfetmeleri, bu değerleri halihazırda uyguladıkları alanlarda geliştirmeleri ve yeni alanlara adapte etmeleri için fırsatlar yaratabilir. Varlıklı ailelerin büyük bir kısmı, ellerindeki varlığın ailenin gelecek nesillerini nasıl etkileyeceği konusunda endişe duyarlar. Aileler gelecek nesle fırsatlar yaratmayı, onları güvence altına alırken güçlendirmeyi, kariyerlerini anlamlı bir şekilde geliştirmelerini ve topluma olumlu bir katkı sağlamalarını isterken, çocuklarının işlerle ilgisiz olmalarından endişe ederler. Gençlerin aile işleri ve varlıklarıyla ilgili rolleri hakkında bilgi ve sorumluluk sahibi olmaları için işle ilgili diyalogların kurulması gerekir; fakat sahip olunan varlıkların değeri, elde edilen gelirler gibi detayların paylaşılması konusu iki nesil arasında bir gerilim yaratabilir. Bu gerilimin çözülmesi için sorumlu yatırımlar; para ve gelirlerle ilgili detaylı bilgileri sohbetin dışında bırakarak değerler ve hedefler etrafında şekillenen, sağlıklı diyalogların kurulmasını sağlayabilir.
Genç nesillerin aile varlıklarının yönetimiyle ilgili konulara dahil olmak istememeleri, varlıkların başarılı bir şekilde devredilememesinin en yaygın sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun gençlerin okul, aile, özel hayatları gibi konularla meşgul olmalarından finans diline yabancı olmalarına kadar birçok sebebi olabilir. Fakat özellikle Y Jenerasyonunda yaygın görülen özelliklerden biri filantropi ve sosyal sorumluluğa önem vermeleri: Birçok genç bu konulardaki fikirlerini hem iş hayatına hem de topluma yansıtmak ve eylemlerinin yarattığı etkilerle olumlu değişimin parçası olmak istiyor. Bu yüzden gençlerin ailelerinden gelen sorumlu yatırımlarla ilgili süreçlere dahil olmaları yönündeki çağrıya olumlu yanıt vermeleri muhtemel görünüyor. Dolayısıyla, sorumlu yatırımlar yoluyla gençlerin iş dünyasına adım atmalarını sağlamak, ilgilerini çekmek ve böylece onları gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlamak, ailelerin başarılı bir varlık transferi için atabilecekleri en uygun adımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda sorumlu yatırımlar bir tür eğitim biçimi haline gelebilir ve gençlerin aile değerlerini anlamasına yardımcı olurken varlık yönetimiyle ilgili temel bilgilerin aktarılmasını da sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

7 February

Sürdürülebilirlik iletişiminde sosyal medyayı en iyi kullanan şirketler

Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirliği iş süreçlerine dahil eden ve sürdürülebilirlik raporlaması yapan şirketlerin sayısı giderek artıyor. Hedefler belirlemek ve bu hedeflere paralel olarak gelişme performansını klasik yöntemlerle paylaşmak oldukça önemli ancak sosyal medyanın önemli bir iletişim aracı haline gelmesiyle birlikte, sürdürülebilirlik performansı bu popüler kanal aracılığıyla da paylaşılıyor.

Reuters Enstitüsü’ne göre 2018’de sosyal medya, internet aramalarını dahi geride bırakarak, 18-34 yaş grubu kullanıcılar için ana haber kaynağı oldu. Dolayısıyla bu yaş grubunun dikkatini çekmenin tek yolu sosyal medya gibi görünüyor. Çünkü bu yaş grubu özenle hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarına göz atmak için internet sitelerini ziyaret etmeye pek istekli değil.

Sosyal medya ise genellikle kısa, mizahi ve görselliğe dayalı paylaşımlar yapıldığı için sürdürülebilirlik mesajları için çok uygun bir mecra gibi görünmeyebilir. Bu sebeple sosyal platformlarda en iyi etkiyi yaratmak için sürdürülebilirlik ekiplerine büyük iş düşüyor. Peki sürdürülebilirlik paylaşımlarını büyük kitlelere ulaştıracak en popüler platformlar hangileri? Şirketler bu platformlarda sürdürülebilirlik paylaşımları için özel bir hesap açmalılar mı? En fazla etkileşimi nasıl elde edebilirler? Sürdürülebilirlik için sosyal medya kullanımında en başarılı şirketler hangileri? Context America’nın oluşturduğu ilk Sürdürülebilir Sosyal Medya sıralaması bütün bu sorulara cevap arıyor.

Facebook, Instagram ve LinkedIn gibi platformlar her ne kadar yaygın olarak kullanılsalar da sürdürülebilirlik ekiplerinin en aktif oldukları mecralar değil. Sıralama oluşturulurken Twitter paylaşımları ön plana çıkıyor. Analizin tek bir sosyal mecrayla sınırlandırılması ise seçilen 100 şirket arasında doğrudan karşılaştırma yapma imkânı sağlıyor. Analizde yapılan sürdürülebilirlik tanımı, gönüllü etkinliklerle ilgili bilgilendirme paylaşımlarından yorumlara, iklim değişikliğiyle mücadele için koyulan hedeflerin açıklanmasına kadar birçok konuyu kapsıyor.

Değerlendirme süreci ise belirlenen üç kritere göre yürütüldü:

• Sürdürülebilirlik paylaşımlarının sıklığı
Takipçi kitlesi oluşturmak ve daha fazla insana ulaşabilmek için düzenli olarak paylaşım yapmak önemli.

• Etkileşim sayısı
Beğeniler, “retweet”ler, yanıtlar… Etkileşimler sayesinde daha fazla insana ulaşmak mümkün.

• Geniş kitleler üzerinde sürdürülebilirlikle ilgili etki sahibi olan takipçilerin sayısı
Paylaşımların güvenilir ve sürdürülebilirlik konularına uygun olduğunun kanıtı.

Paylaşım yapan şirketlerin metotları üçe ayrılıyor; şirketin ana hesabın kullananlar, sürdürülebilirlik paylaşımlarına özel bir hesap açanlar ve şirketin sürdürülebilirlikten sorumlu liderinin kişisel hesabını kullananlar. Her hesap tipinin kendine özgü avantajları ve dezavantajları var. Örneğin sürdürülebilirlik paylaşımlarını şirketin ana hesabı üzerinden yürüten şirketler genellikle en fazla takipçiye ulaşanlar ancak özel olarak sürdürülebilirlik paylaşımları için açılmış olan hesapların takipçileri arasında konuyla ilgili insanların daha yoğunlukta olduğu görülüyor. Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları ise etki sahibi takipçiler için en çekici hesaplar olarak karşımıza çıkıyor. En sık paylaşım yapanlar, ayda ortalama 29 paylaşımla sürdürülebilirliğe özel olarak açılan hesaplar iken şirketin ana hesabını kullanan şirketler ayda ortalama 19 paylaşımla bu konuda ikinci sırada yer alıyor.

Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları üzerinden ise ayda ortalama beş sürdürülebilirlik paylaşımı yapılıyor. Fakat oldukça aktif olan liderler de var. Örneğin Marks&Spencer’ın sürdürülebilirlik faaliyetlerinden sorumlu yöneticisi Mike Barry’nin günlük sürdürülebilirlik paylaşımı ortalaması 2’nin üzerinde. Şirketler aldıkları etkileşim sayısına göre sıralandığında Microsoft’un 18 bin etkileşimle zirvede olduğu görülüyor. Üç kriterin harmanlanmasıyla ortaya çıkan genel sıralamanın en üstünde ise Cisco bulunuyor. Sıralamayla ilgili detaylı bilgilere ve diğer analizlere raporun tamamından erişilebiliyor.

SHARE: READ MORE

6 February

Birleşik Krallık'ta hızlı modanın etkileri parlamentoya taşındı

Birleşik Krallık Parlamento üyeleri, pek çok giyim markasını yüksek çevre standartlarına uymamak ve çalışanlarını koruyamamak ile suçluyor. Çevresel Denetim Komitesi’nin (EAC – Environmental Audit Committee) soruşturması hızlı moda endüstrisinin aşırı tüketime teşvik ettiğini ve fazla miktarda atık oluşumuna neden olduğunu ortaya koydu. EAC, ülkenin giyim sektöründeki iş modelinin sürdürülebilir olmadığını söyleyerek markaları sömürücü uygulamalarını durdurmaya çağırdı. Birleşik Krallık’tan JD Sports, Sports Direct, TK Maxx, Amazon UK, Boohoo ve Misguided markaları sektördeki karbon salımı, su kullanımı veya atık yönetimi aksiyon planlarının hiçbirine katılmadıklarından en az ilgili markalar olarak gösterildi. Aynı zamanda bu şirketlerin, organik veya sürdürülebilir pamuk da kullanmadıkları belirtildi.

Next, Debenhams, Arcadia Group ve Asda Stores orta derecede ilgili markalar olarak gruplanırken, organik ve sürdürülebilir pamuk ile geri dönüştürülmüş materyal kullanan Asos, Marks&Spencer, Tesco, Primark ve Burberry en çok ilgili markalar kategorisinde yer aldı. Parlamento üyesi Mary Creagh, Komitenin yürüttüğü çalışma sonucu yayımlanan bu bilgilerle tüketicilerin çevreyi korumak için çok az çabalayan ya da çalışanlarına yeterince maaş sağlamayan markaları sorgulamaları gerektiğini söyledi. Markaların eğer çevresel sürdürülebilirlik performansları düşük ise ortaya çıkan bu bilgilerin, onları çalışan hakları ve çevresel etki konusunda harekete geçmeye motive edeceğini umduğunu ekledi.

Listede ilgisiz veya orta ilgili düzeyinde değerlendirilen şirketlerden birçoğu henüz duruma bir yorum yapmaazken, Boohoo soruşturmanın marka politikalarını ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalarını tamamen yansıtmadığını, JD Sports'un, ürünlerinin %90’ının üçüncü parti şirketler tarafından tedarik edildiğini belirtmesi ise moda sektörünün karmaşık ve çok katmanlı tedarik zinciri ağını gündeme taşıyor.

Komite ilerleyen haftalarda markalarla yaptığı görüşmeler sonrasında tamamlayacağı raporu yayımlayacak. Raporun, devletin daha sürdürülebilir ve adaletli bir endüstri için uygulayabileceği politikalar için öneriler içermesi bekleniyor.

SHARE: READ MORE

6 February

2019 Küresel Risk Raporu yayımlandı

Küresel Risk Algısı Anketi’nin ortaya çıkardığı sonuçlarla hazırlanan Küresel Risk Raporu, arka planda dünyanın birçok bölgesinde ve çeşitli konular hakkında yaşanan politik gerilimlerin eşliğinde yayımlandı. Ankette; kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 1000 katılımcı dünyanın karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi.

“Dünya bilinçsizce bir krize doğru mu yürüyor?” sorusundan yola çıkarak küresel risklerin büyüdüğünü ve çeşitlendiğini ortaya koyan raporda, kolektif bir şekilde alınması gereken önlemlerin yetersiz kaldığı belirtiliyor. 2018 raporunda bahsedilen “devlet merkezli politikalara geçiş”in hızlı ve güçlü bir şekilde devam ettiği dünya sahnesinde; bu temelin üzerinde makroekonomik riskler, jeopolitik ve jeoekonomik gerilimler, teknolojiden kaynaklanan sorunlar ve katılımcılar tarafından en endişe verici risk olarak görülen iklim değişikliğine bağlı çevresel yıkımlar şekillendi.

Raporda uluslararası ekonomik ortamda yaşanan olumsuz gelişmeler kısa vadede büyümesi beklenen tehlikelerden biri olarak gösteriliyor. Katılımcıların %91’i dünya devleri arasındaki anlaşmazlıkların, %88’i de ticaret anlaşmalarının ve kurallarının ihlal edilmesinin 2019’da ekonomik sorunların artışına sebep olacağını düşünüyor. Bunun yanında finansal piyasalardaki dalgalanmalar ve gelir eşitsizliği de en büyük ekonomik sorunlar arasında gösteriliyor.

Ekonomik sorunların temel sebebi olarak gösterilen jeopolitik gerilimler, başlı başına bir risk olarak raporda inceleniyor ve bu gerilimlerin ekonomik alanın dışında başka alanlara yayılması da muhtemel görülüyor. Uluslararası arena büyük güçler arasındaki sürtüşmelerin yanı sıra ulusal çaptaki politik gelirimler de toplumsal kutuplaşmalara ve yönetim zafiyetlerine sebep olduğu için birçok ülkenin politik ortamının işlevselliği hakkında soru işaretleri yaratıyor. Kuzey Kore ile ABD ve Güney Kore arasındaki diplomatik ilişkilerin artması ve Kuzey Kore’nin nükleer programı hakkındaki gerilimin ve belirsizliğin azalması ise geçtiğimiz yılın olumlu olarak yorumlanabilecek tek politik gelişmesi olarak gösteriliyor. Teknolojik gelişmelerin ise bu gerilimleri daha da kızıştırabileceği düşünülüyor. Geçen yılın raporunda vurgulanan siber saldırılar ve veri hırsızlığına ek olarak yalan haberler ve kimlik bilgilerinin şirketlere ve hükümetlere sızdırılması da teknolojik riskler arasında sıralanıyor. Yapay zeka ve nesnelerin interneti gibi gelişmiş teknolojiler de dijitalleşmeyi hayatın her alanına yaymaları sebebiyle bu endişeleri büyütüyor.

Raporda çevresel riskler ise en büyük sorun olarak değerlendiriliyor.Katılımcılar, en büyük etkiye sahip tehlikelerden biri olan iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyulan anlaşma ve eylem planlarının uygulamada başarısız olmasından endişe duyuyor. Çevre sorunlarının altında incelenen bir başka gelişme de biyoçeşitliliğin hızla azalması olarak karşımıza çıkıyor: 1970’ten günümüze biyoçeşitlilikte %60 oranında azalma yaşanması gıda zincirini olumsuz etkiliyor. Bu etkilere bağlı sosyoekonomik sorunların artması bekleniyor.

Raporun Gelecek Şokları adlı bölümünde ise gittikçe daha da karmaşık ve iç içe geçmiş hale gelen dünyada meydana gelebilecek, ani ve ciddi çöküntülere yer veriliyor. Örneğin Hava Durumu Savaşları başlığı altında hava koşullarının belli bölgelerde olumsuz yönde manipüle edilebileceğinden bahsediliyor. Kırsal ve kentsel alanlar arasında; değer yargıları, yaş ortalamaları, eğitim seviyesi, refah gibi konulardaki uçurumun daha da artacağını öngören Kent Limitleri senaryosu, bu farkların daha büyük sorunların başlangıcı olabileceğini ortaya koyuyor. Dijital Hapishane kavramı ise biyometrik gözetlemeyle sağlanan yeni kontrol biçimlerinin kullanılması olarak tanımlanıyor. Duyguları algılayabilen ve bunlara cevap verebilen yapay zeka teknolojileri de Duygusal Bozulma başlığı altında inceleniyor. Gıda ve su tedarikinin günlük hayatın en önemli sorunlarından biri haline gelmesi de gelecek şokları arasında gösteriliyor.

Raporun sonunda ise risklere karşı alınması gereken önlemlere ve risk yönetimiyle ilgili önerilere yer veriliyor. András Tilcsik ve Chris Clearfield yalnızca raporda belirtilen küresel risklerin değil günlük hayatta ve iş hayatında karşılaşılabileceğimiz risklerin de yönetimiyle ilgili tavsiyelerde bulunuyorlar. Bunlardan bazıları; küçük başarısızlıklardan büyük dersler çıkarmak, olaylara ve durumlara karşı şüpheci yaklaşımı arttırmak; gerektiği zaman bir işten vaz geçmeyi bilmek ve başarısızlık senaryolarını da planlara dahil etmek olarak karşımıza çıkıyor.

SHARE: READ MORE

6 February

Etkili bir strateji: Kurumsal sorumluluğa çalışanları dahil etmek

Etik ve sosyal sorumluluk odaklı uygulamaların politik fayda ve müşterilerini etkilemek dışında kârlılıklarını da iyi etkilediğini gören şirketler bu uygulamalara ağırlık vermeye başladı. Walmart, otopark alanında LED ışıklar kullanarak çevresel fayda sağlamanın yanında şirkete enerji maliyetlerindeki düşüş ile yılda milyonlarca dolar kazandırabileceğini gösterdi. Çevre bilincinin şirketlere kazanç sağlayabileceği bu örnekte görülse de önemli olan noktanın şirketteki herkesi aynı bakış açısı etrafında toplamak olduğu belirtiliyor.

Yönetim kurulu, yöneticiler ve çalışanları sosyal fayda ve sorumluluk etrafında bir araya getirmek, farklı politik görüşler ya da kişilik yapılarından dolayı zaman zaman zor olsa da stratejik olarak fayda sağlıyor. Benevity tarafından yapılan araştırmaya göre gönüllülük ve bağış uygulamaları şirket misyonunun bir parçası haline geldiğinde, çalışan devir oranlarında %57’lik bir azalma yaşanıyor.

İş gücünüzle birlikte etik yaklaşımlar geliştirmek için aşağıdaki uygulamalar yol gösterici olabilir:

1. En kolay yoldan başlamak
Her çalışan grubunun ortak noktasını bularak başlamak şirketlerin yapmak istediklerini daha hızlı ve daha az zorlukla yapmalarını sağlıyor. Özellikle şirketin sosyal değişim sağlamaya çalıştığı konu hassas denilebilecek bir konuysa, yapılmak istenenleri tartışmaya yol açmayacak bir şekilde ifade etmek iyi bir seçenek olabilir.

2. Sadece satışları değil, sürdürülebilirliği de hedef haline getirmek
Kârlılık arayışı şirketler için önemli olsa da, şirketin sosyal fayda sağlayan uygulamalar içinde olması da müşterilerin şirketle ilgili algılarına anlam katıyor. 2920 Sleep şirketi, test için kullandığı yatakları atık alanlarına yollamak yerine sığınaklara yollayarak hem toplumda iyi bir algı inşa ediyor hem de atıklarını azaltıyor. Kârının %1’ini çevresel fayda için bağışlayan şirket, asıl meselenin bu bağlılığı hem çalışanlar hem de müşteriler için anlamlı kılmak olduğu kanısında.

3. Kapsamlı bir liderlik anlayışı için çalışanları katılıma cesaretlendirmek
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla beraber çalışmak şirketlerin sosyal fayda konularına dahil olma isteklerinin bir göstergesi olmakla birlikte çalışanlarına farklı bakış açılarına sahip insanlarla tanışarak liderlik becerilerini geliştirme fırsatı da sunuyor. Bir danışmanlık şirketinin yaptığı bir ankete göre gönüllülük faaliyetlerine katılan çalışanların empati yetenekleri %76 oranında artarken farklı bakış açılarına saygıları da artıyor.

SHARE: READ MORE

25 January

Dünya Ekonomik Forumu Başladı

Her yıl ocak ayında İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan toplantılar bu yıl 22 Ocak’ta başladı. Aralarında küresel liderlerin, kurumsal devlerin, akademisyenlerin ve düşünürlerin bulunduğu yaklaşık 3000 katılımcı; küresel iş birliğini arttırmak, dijital devrime uyum sağlamak ve iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele yürütmek amaçlarıyla tartışma oturumları gerçekleştiriyor.

Bu yıl toplantılara katılım göstermeyen dünya liderleri de var. Ülkelerindeki güncel sorunları sebep göstererek Davos’taki toplantılara katılmayan liderler arasında ABD Başkanı Donald Trump, İngiltere Başbakanı Theresa May ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bulunuyor. Meksika sınırına yapılması istenen duvarın maliyetini de içeren bütçe isteği muhalefetle karşılanan Donald Trump’ın ABD Hükümeti’ni kısmî olarak kapatması, Davos ziyaretini iptal etmesine gerekçe olarak gösterildi. Bunun yanında Davos’ta ABD’nin dünyanın ekonomik sistemlerindeki rolü hakkındaki oturum da dahil olmak üzere birçok panelde söz alması beklenen ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Dış işleri Bakanı Mike Pompeo gibi Amerikalı temsilcilerin toplantılara katılımı da Başkan Donald Trump’ın isteği üzerine iptal edildi.

Ülkedeki ekonomik durgunlukla mücadele içinde olan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve seçim kampanyası sürecinde olan Hindistan Başbakanı Narenda Modi de Davos’ta göremediğimiz liderler arasında. Yine de Almanya’dan Angela Merkel, İtalya’dan Giuseppe Conte ve Brezilya’nın çiçeği burnunda Devlet Başkanı Jair Bolsonaro gibi onlarca ülkeden onlarca lider Dünya Ekonomik Forumu’nun toplantılarına katılıyor. Suçlarla mücadele konusundaki sert politikalarıyla ve ekonomik liberalizmle geleneksel aile değerlerini bir araya getirme vaadiyle Brezilya’da seçimin galibi olan ve eşcinseller, kadınlar ve siyasilerle ilgili ayrıştırıcı açıklamalarından dolayı Tropiklerin Trump’ı olarak adlandırılan Bolsonaro’nun Davos’ta da eleştiri oklarının hedefi olması bekleniyor. Bolsonaro’nun Amazon yağmur ormanlarındaki ormansızlaşmaya engel olmak için alınan önlemleri hafifletmesinden korkuluyor. Fakat yabancı yatırımcıları ülkesine çekmek isteyen Bolsonaro’nun toplantılar boyunca iyi bir izlenim bırakmak için elinden geleni yapması bekleniyor.

İklim değişikliği, Dünya Ekonomik Forumu üyeleri tarafından bu yılın en büyük sorunu olarak belirlendi. Üyeler, ekstrem hava koşullarının her geçen gün yaygınlaşmasından ve dünyanın bu duruma karşı etkili önlemler almamasından dolayı endişeli. İklim değişikliği ve diğer çevre sorunları, kitle imha silahları ve siber saldırılarla beraber 2019’da en büyük zarara sebep olacak sorunlar olarak gösteriliyor. Daha da endişe verici olan ise Donald Trump’ın 2015 Paris Anlaşması’ndan çekilmesi örneğinde görüldüğü gibi, artan milliyetçilik ve ekonomide korumacı politikalar sebebiyle dünya liderlerinin iklim değişikliğiyle mücadelede yapılması gereken iş birliklerine sırt çevirdiği muhtemel senaryolar.

Bu yılki toplantılara geçen yılın aksine karamsar bir havanın hakim olduğu açıkça hissediliyor. Geçen yıl hem Avrupa’da hem de Asya’da görülen ekonomik büyüme oranları ve ABD’nin yeni vergi düzenlemesi Davos’ta da olumlu bir iletişim ortamı yaratmıştı. Ancak ekonomik ortam dünya genelinde geçen yıldan beri oldukça değişti. ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı, İngiltere’deki Brexit belirsizliği, ABD hükümetinin kısmî olarak kapatılması ve dünya genelinde finansal piyasaların istikrarsızlığı gibi ekonomik sorunlar Davos’taki gergin havanın sebepleri olarak görülüyor.

Davos’taki en ilgi çekici oturumlardan biri de ünlü biyolog ve çevre aktivisti, bir çok doğa belgeselinin sesi David Attenborough ile Cambridge Dükü Prens William’ın bir araya geldiği, Salı günü yapılan David Attenborough ve Cambridge Dükü ile sohbet başlığı ile verilen panel oldu. Oturum Prens William’ın Attenborough’yu Dünya Ekonomik Forumu tarafından verilen Kristal Ödüle layık görülmesinden dolayı tebrik etmesiyle başladı. David Attenborough dünya liderlerini iklim değişikliğiyle ilgili daha etkili mücadeleye davet ettiği konuşması sırasında insan türünün dünya üzerindeki tüm türleri her an -hatta belki farkında bile olmadan- yok etmeye yetecek güce ulaştığını vurguladı.

SHARE: READ MORE

24 January

2019’da iklim değişikliğiyle mücadelede etkili olabilecek 10 grup

2018 yılında çevresel değerlendirmelerin neredeyse tamamı can sıkıcı sonuçlar ortaya koydu: Tropik yağmur ormanları gibi önemli habitatlar yok olmaya devam etti, son 40 yılda vahşi yaşam popülasyonları %60 oranında daraldı ve belki de en endişe vericisi iklim değişikliğini güvenli sınırlarda tutmak için gerekli önlemleri almada başarısız olduk. Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın gezegenimizde insanlara ve doğaya sürdürülebilir bir gelecek sağlamak hala mümkün. Bunun yolu ise önümüzdeki on yıl boyunca etkili ve kesin adımlar atmaktan geçiyor. Üstelik bu adımların yalnızca iklim değişikliğiyle ilgili akla ilk gelen kurumlar ve kişiler tarafından atılması yeterli olmayacak. Her kesimden her grubun elini taşın altına sokması gerekiyor. İklim değişikliği ile mücadelede etkili olabilecek 10 grubu ve bu mücadelede nasıl konumlanabileceklerini paylaşıyoruz:

1. Gençler: Devrim sosyal medyada yayınlanacak!
Günümüzde gençler yaşadıkları ortamlarla ve toplumlarla yakından ilgileniyorlar, küresel bir bilince sahipler ve iklim değişikliğiyle mücadelenin de daha fazla çabaya ihtiyaç duyduğu konusunda hemfikirler. Son araştırmalara göre, 186 ülkeden 31 bin genç, iklim değişikliğini dünyadaki en büyük ve önemli sorun olarak görüyor, %90’ından fazlası iklim değişikliğilinin sebebinin insanlar olduğunu düşünüyor ve %60’ı sürdürülebilir çözümler aramak üzere çalışmayı planlıyor.

2. Meteoroloji uzmanları: Hava bugün bulutlu, iklim değişikliği ihtimali de var!
Birçok insan her sabah kahvaltı sırasında hava durumu tahminlerini izliyor. Bu yüzden televizyon meteorologlarının en kolay ulaşabildiğimiz ve güvendiğimiz bilim insanları olmasına şaşırmamalı. ABD’de, 2012 yılı boyunca yalnızca 55 hava durumu yayınında iklim değişikliğinden bahsedilmişti. Bugün ise 500’den fazla televizyon meteorologu günlük hava durumu tahminlerinin yanı sıra iklim değişikliğinin etkilerini inceliyor. Böylece izleyicilerin iklim bilinci her geçen gün artıyor.

3. Belediye başkanları: Yerel liderler, küresel kazançlar!
Küçük kasabalardan metropollere kadar her düzeyde pek çok yerel lider çevre bilinciyle çalışıyor. Örneğin ABD hükümetinin Paris Anlaşması’ndan geri çekilme ihtimali konuşulurken Amerikalıların %70’ini temsil eden 450 belediye başkanı iklim değişikliğiyle mücadele etmeye devam edeceğini açıkça belirtti. Çin’den Brezilya’ya kadar dünyanın birçok yerinde belediye başkanları benzer şekilde eylemlerini sürdürüyor ve yeni girişimlerde bulunuyor.

4. Kadınlar: Komuta kadınlarda!
Yerel belediyelerden ulusal hükümete kadar her yönetim kademesinde kadınlar süreçlere daha fazla dahil olduğunda, elde edilen iyi sonuçlar artıyor. Küresel çapta yürütülen bir araştırmaya göre mülk sahibinin kadın olduğu bölgelerde toprağın daha iyi korunduğu, tarımsal verimliliğin daha yüksek ve ormansızlaşmanın daha az olduğu görülüyor. Bu da çok açık bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Cinsiyet eşitliği iklimle mücadeleyi güçlendiriyor.

5. Yatırımcılar: Her yatırım, bir tür etki yatırımı!
Daha yüksek maddi getiri mi yoksa çevre üzerinde daha fazla olumlu etki mi? Kurumsal yatırımcıların %70’inden fazlası her ikisini de istiyor. Belki de bu yüzden yatırım devi BlackRock, yatırımların sürdürülebilirlikle ilgili sonuçlarının takip edilmesi için çeşitli araçlar ortaya koyuyor. İş dünyası üzerinde geniş bir etkiye sahip olan yatırımcılar iklim değişikliğiyle mücadelede de etkili, önemli gruplar arasında.

6. Sağlık uzmanları: Doktorlar ne tavsiye ediyor?
Araştırmalar, kalp-damar ve solunum hastalıkları nedeniyle ölenlerin sayısıyla ormansızlaşmanın bağlantılı olduğunu gösteriyor. Birçok kentsel alanda yeşil alanların azlığı insanların ruh sağlığını da olumsuz etkiliyor. The Lancet Medical School’dan 150 doktor, iklim değişikliğinin yüzyılın en büyük küresel tehdidi olduğunu belirtiyor.

7. Yerel halklar: Toprağın gözü-kulağı
Moğolistan’dan Kanada’ya kadar dünyanın pek çok yerinde, yerel topluluklar doğal sistemlerle ilgili derin bilgileriyle doğanın en yakın dostu. Bununla beraber biyoçeşitliliğin korunmasında da yerel topluluklar oldukça etkili. Biyoçeşitlilikle insan sağlığı arasındaki bağlantı da göz önünde bulundurulursa yerel toplulukların hem gezegenimizin geleceği hem de insan sağlığı için vazgeçilmez olduğu sonucuna varılabilir.

8. Risk Yöneticileri: Mercan Resifleri!
Sigortacılık, altyapı gibi hizmetlere herkes ihtiyaç duyar ama bunlar kimseye heyecan verici gelmez. Sahiller ve mercan resifleri için ise tam tersi geçerli; herkes için heyecan vericidir ama kimse onlara ihtiyacımız olduğunu düşünmez. Tabii mercan resiflerinin de bir tür altyapı hizmeti olduğunu bilmiyorlarsa. Mercan resifleri 200 milyon insanı fırtınalara karşı koruyor ve böylece 4 milyar dolarlık bir zararı da önlemiş oluyorlar. Yani mercan resifleri ve benzer çevre risklerinin doğru yönetilmesi iklim değişikliğiyle mücadelede oldukça önemli.

9. Çiftçiler ve balıkçılar: Korkusuz liderler!
Dünya nüfusunu beslemenin bir maliyeti var: Gıda sistemleri, sera gazı salımlarının %29’unun kaynağı ve biyoçeşitlilik kaybının da ana sebeplerinden biri. Bu yüzden toprağın karbon depolama potansiyelinin keşfedilmesi ve bu potansiyelden faydalanarak üretimde verimin artırılması çiftçilerin iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir konuma gelmesini sağladı. Denizlerde ise Micronesia gibi şirketler balıkçılık sektöründe şeffaflığı sağlamayı ve böylece daha sağlıklı denizlere, daha dayanıklı toplumlara ve avlanmada daha yüksek verime ulaşmayı amaçlıyor.

10. Silikon Vadisi: Büyük dehalar toplantısı!
Büyük değişimler yaratmak için çok az vaktimizin kaldığını kabul etmeliyiz. Bu yüzden az zamanda geniş çaplı ve büyük etkili çözümler bulmamız gerekiyor. Bu konuda çalışacak bağımsız girişimleri desteklemek amaca ulaşmak için önemli olabilir. Techstars ve TNC Sustainability Accelerator gibi ortaklıklar; su yönetimi, balıkçılık uygulamalarını gözlemlemek gibi faaliyetlere yönelik teknolojiler üreten girişimlere destek oluyor.

SHARE: READ MORE

24 January

Beslenme alışkanlıklarımızın çevresel etkileri

Bir büyükbaş hayvan yılda ortalama 100 kg Metan gazı salımı yapıyor. Sera gazı olan Metan’ın iklim üzerindeki olumsuz etkisi CO2’nin 23 katı. Bu miktar, 1000 litre petrolün yanmasıyla ortaya çıkan CO2’ye karşılık geliyor. Etobur beslenmenin taleplerini karşılamak üzere dünyada yaklaşık 1.5 trilyon inek ve boğa bulunuyor ve bu nüfusun otlanması sonucu yok olan yeşil alanlar yılda fazladan 2.8 trilyon metrik ton CO2 emisyonu anlamına geliyor.

Et ve süt ürünleri tüketimini azaltmak çevre üzerindeki olumsuz etkimizi azaltmada etkili bir yol olabilir. Fakat dana eti tüketmekle tavuk eti tüketmenin çevresel etkileri aynı mı? Bir tabak pilav ve bir tabak patates kızartması, hangisi çevreyi daha çok etkiliyor? Şarap biradan daha mı çevre dostu?

Oxford Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre atmosfere salınan toplam sera gazının çeyreği gıda üretimi sırasında ortaya çıkıyor. Fakat besinlerin çevresel etkileri büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin gıdalardan kaynaklanan sera gazı salımının yarısını hayvansal ürünler oluşturuyor. Bu ürünlerin arasında da en büyük olumsuz etkiyi yaratan besinlerin dana ve kuzu eti olduğu belirtiliyor. Üstelik hayvansal ürünler, günlük besin tüketimimizin yalnızca %15’ini oluşturuyor. Araştırmada dünya çapında tüketimi en yaygın olan 40 gıdaya odaklanıldı ve bu gıdaların üretim sürecinde kullanılan arazi alanı, su miktarı ve sebep oldukları sera gazı değerlendirilerek karbon ayak izleri belirlendi.

Araştırmanın sonuçları Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovermental Panel on Climate Change-IPCC) iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyduğu önerilere de yön veriyor: Hayvansal ürünleri azaltmanın yanı sıra önerilenler arasında; yaşadığımız bölgede üretilen gıdaların günlük tüketimimizdeki payını arttırmak, bu gıdaları mevsiminde tüketmek ve gıda israfını mümkün olan en düşük seviyeye getirmek de bulunuyor.

Oxford Üniversitesi’nin araştırmasında, et ve süt ürünleri tüketimini azaltmanın bir bireyin karbon ayak izini -su tasarrufundan kirliliğin azaltılmasına kadar birçok yolla- üçte birine kadar düşürebileceği belirtiliyor. Bunun yanında gıdaların çevre üzerindeki etkisi nerede ve nasıl üretildiklerine göre de büyük değişiklikler gösterebiliyor. Örneğin ormansızlaştırılmış bir arazide yetiştirilen bir dana, doğal koşullarda yetiştirilmiş bir ineğin 12 katı, Güney Amerika’da yetiştirilen bir dana ise, Avrupa’da yetiştirilmiş bir dananın 3 katı kadar sera gazı salımı yapıyor. Ayrıca çalışmada, en uygun çevresel koşullarda yetiştirilen danaların dahi çevre üzerindeki olumsuz etkisinin, fasulye ve fındık gibi vejetaryen protein kaynaklarından daha fazla olduğu belirtiliyor. Çikolata ve kahve ise, hayvansal ürünler kadar olmasa da, iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkisi oldukça yüksek olan gıdalara örnek olarak veriliyor. Çünkü ormansızlaştırılmış arazilerde yetişen kakao ve kahvenin toplam sera gazı salımında önemli bir payı var.

Hayvansal proteinin muadili olup olmadığına dair tartışmalar devam ederken, Birleşmiş Milletler beslenmeye yönelik yeni bir öneri sunuyor: yarı zamanlı vejetaryan beslenme (Flexitarianism). Artan et üretimi ve tüketimi iyi halimizin devamlılığını sağlayan sistemlerin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Bu nedenle haftada en fazla 500 gram et tüketilen bitkisel gıda ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı çevresel etkiyi azaltma ve insan sağlığı açısından ideal olabilir.

SHARE: READ MORE

24 January

Amaç odaklı çalışma itibarı arttırıyor

Halkla ilişkiler ve iletişim şirketi Porter Novelli’nin yayımladığı 2018 Amaç Primi Endeksi, ABD’nin en başarılı 200 şirketini derinlemesine inceleyerek, faaliyetlerini iyi bir amaca odaklanarak yürüten şirketlerin kazandığı Amaç Primi’ni açıklıyor: İtibar her şeydir. Tüketicilerin satın alma kararlarında, çalışanların işe yaklaşımlarında, şirketlerin ortaklık kurma süreçlerinde ve belki de en önemlisi yatırımcıların yatırım kararlarında şirketlerin itibarı büyük önem taşır. İtibar zor, emek gerektiren ve uzun bir sürecin sonunda kazanılır ve onu korumak büyük bir dikkat ve ihtiyat gerektirir. Fakat kaybetmek için bir an yeterlidir ve bir kez kaybedildiğinde tekrar kazanmak yıllar alır. Bu yüzden itibarınızı inşa ederken koyacağınız her tuğla çok önemli.

Porter Novelli, Amaç Primi raporunda şirketlerin itibarlarını güçlendirmeleri ve rakipleri arasından sıyrılmaları için ipuçları veriyor. Birçok açıdan benzer yetkinliklere sahip iki şirket arasında seçim yapılması gerektiğinde belirleyici unsur haline gelen itibar, birçok katmanın birleşiminden oluşuyor. Bu katmanlar arasında en büyük bölümü oluşturan üç ana kategori; kalite, vizyon ve amaç odaklılık olarak karşımıza çıkıyor. Raporda değerlere önem vermek ve sorumlu bir iş planı oluşturmak olarak tanımlanan amaç odaklı çalışma, şirketlerin kendilerine özgü rollerini ve topluma kattıkları değeri belirliyor. Bu yüzden de şirketlerin itibarının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Raporun ortaya koyduğu diğer önemli sonuçlar ise şöyle;

• Amaç odaklı olmanın şirketlerin genel itibarındaki payı %13 olarak hesaplanıyor. Bunun yanında amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerin genel itibarlarının da yüksek olduğu görülüyor. En itibarlı 10 şirketten dördünün (Amazon, UPS, Colgate-Palmolive ve Alphabet) aynı zamanda amaç odaklı çalışma skoru en yüksek 10 şirket arasında da olduğu görülüyor.

• Amerikalı tüketicilere göre amaç odaklı çalışmanın şirketlerin itibarına katkı sağladığı noktalar; faaliyetlerini sorumlu şekilde yürütmek, toplumsal sorunlarla ilgilenmek ve bu sorunlarda toplumun savunucusu pozisyonunda olmak.

• Amaç odaklı çalışma, tüketici davranışlarına da yön veriyor. Tüketiciler, amaç odaklı çalışan şirketleri satın alma kararları ve diğer destekleriyle ödüllendirmeye daha istekliler. Bu durum amaç odaklı çalışmanın genel itibara katkısının yanı sıra somut getirileri de olduğunu gösteriyor. Örneğin Amerikalı tüketicilerin, amaç odaklı çalışan bir şirketin ürününü ilk defa denemeye diğer şirketlerin ürünlerinden %33 daha istekli olduğu görülüyor.

• Amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerle tüketici kitleleri arasında daha güçlü bağlar kuruluyor. Hem sosyal medya üzerinde hem de geleneksel iletişim kanallarında bu şirketlerin içerikleri daha fazla ilgi görüyor.

• Amaç odaklı tüketimi önemseyen tüketici kitleleri bölgelere göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu durum amaç odaklı çalışan şirketler için bazı bölgelerde daha büyük fırsatlar elde etmesini sağlayabiliyor.

SHARE: READ MORE

10 January

2019’da yeşil finans trendleri

Lüksemburg borsası yönetim kurulu üyesi ve Lüksemburg Yeşil Borsası’nın başındaki isim olan Julie Becker, 2019’un yeşil finans trendleriyle ilgili açıklamalar yaptı.

COP24’ün ardından…
Cop24’te Paris Anlaşması’nın hedeflerini hayata geçirmek için bazı kurallar üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu kurallar arasında hükümetlerin gaz salımını azaltma girişimlerinin sonuçlarını ölçmeleri, raporlamaları ve doğrulamaları da bulunuyor. Bu da gaz salımının ölçülmesiyle ilgili ortak bir çerçeve ortaya koyarak ülkelerin bu konuda aynı dili konuşmalarını sağlıyor. Böylece finans sektörünün, düşük karbonlu ekonomiye geçişe öncülük etme rolüyle, önemi artıyor.

Kahverenginin düşüşü, yeşilin yükselişi
2019’da yatırımcıların karar alma süreçlerinde yeşil tahvil finansının etkilerini de göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor. Kurumların çevre sorunları ve bu sorunların faaliyetleri üzerindeki etkileriyle ilgili bilinç düzeyinin yükselmesiyle de piyasalarda çevresel, sosyal ve yönetimsel riskleri temel alan kararlar veren oyuncuların sayısı artıyor. Yatırımcıların odak noktaları bir gecede değişmeyecek olsa da bilinç düzeylerinin ve şeffaflık taleplerinin artmasının ekonominin dönüşmesini sağlaması bekleniyor.

İş modellerinin dönüşümü
Şirketlerin yeşil ekonomiye geçişi benimsemesinden sonra yatırımcıların, bu değişimi iş modellerinde de görmek isteyeceği öngörülüyor. Bu yüzden yatırımcıların odaklandığı konulardan biri de kurumların faaliyetlerinin Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflerle uyumlu olup olmadığı olacak.

Sınıflandırma
Avrupa Komisyonu’nun Teknik Bilirkişi Grubunun oluşturduğu Avrupa Sürdürülebilirlik Sınıflandırması’nın, çevresel sürdürülebilirliği sağlayacak ekonomik faaliyetlerin kullanışlı bir listesini sunması bekleniyor. Bu sayede araçların çeşitlenmesine paralel olarak uluslararası düzeyde sınıflandırmaya olan ilgi de artacak.

Yeşil ekonomiden Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine: Tahvillerin farklı tonları
2018’in ikinci yarısında piyasadaki gelişmeler tahvillerin yeşilde kalmayarak gökkuşağına dönüşeceğini gösteriyor. Dünyanın ilk mavi tahvilinin ihraç edilmiş olması 2019’da da büyümeye açık bir trendin ilk adımı olarak görülüyor. Yeşil tahviller sürdürülebilir finansın ana aracı olmaya devam edecek olsa da bu trendin, yeşil tahvillerin ihracı üzerinde de etkili olması bekleniyor.

Mahallenin yeni çocukları: Yeşil krediler
Bankaların sürdürülebilir finans arenasına hızlı girişiyle yeşil kredilerin daha fazla dikkat çekeceği tahmin ediliyor. Her meslek örgütünden katılımcının -özellikle enerji verimliliği yüksek ev kredilerinde- yeşil borçlanmaya yönelmesi bekleniyor.

SHARE: READ MORE

4 January

Dünyadaki en değerli doğal varlık: Mercan resifleri

Kıyı ormanları, artan sıcaklık sebebiyle beyazlama riski altında kalan mercan yataklarına sığınacak bir yuva sağlıyor. National Geographic’in haberinde, Amerikalı Jeologların mercan resiflerini kurtarmak için yeni bir stratejiden bahsettikleri duyuruluyor: Mangrove’ların gölgeleri.

Yoğun kök yapısıyla mangrovelar, erozyonu önlemeye, tsunami ve fırtınaların verdiği zararı azaltmaya yardımcı oluyor. Araştırmalara göre bu ağaçlar gölgeleri sayesinde okyanuslardaki ısınmanın etkisini azaltarak mercanların beyazlamasının önüne de geçebiliyor.


Mangrove ağaçları

Küresel ısınmayla artan okyanus sıcaklıklarından en çok etkilenen canlı türlerinden biri deniz mercanları. Beyazlama, mercanların hayati aktivitelerini sürdürmelerinde büyük önemi olan foto-sentetik alglerin, mercan hücrelerinden dışarı çıkmasıyla oluşan ölümcül bir olay. Denizlerdeki ısınma ise bu olayın arkasında yatan sebep. Beyazlamanın en yoğun gözlemlendiği alanlardan olan Karayipler’deki mercan resifleri 1970’lere kıyasla %50 oranında azaldı. Deniz canlıları için barınak görevi gören mercan resifleri deniz eko-sistemleri için hayati bir öneme sahip. Ayrıca denizel doğal afetlerde doğal dalga kıran göreviyle felaketlerin mali kayıplarını düşürüyor. Turizme olan ekonomik katkısı da düşünüldüğünde, mercan resifleri hektar başına yaklaşık 353.000 dolar mali değerle dünyanın en değerli doğal varlığı olarak gösteriliyor.

Meksika kıyılarında yapılan son çalışmalarda dördü nesli tükenen olmak üzere otuz çeşit mercan resifinin su altındaki ağaç gövdelerinde büyümeye devam ettiği bulundu. Araştırmacılara buradan hareketle, mangrove köklerinin bu mercan türlerini koruduğunu düşündüler.

Kök gölgelerde yaşamaya devam eden bu mercanların, beyazlamaya karşı daha dirençli olma ihtimalleri de soyu hızla tükenmekte olan resifler için bir umut oluşturuyor. Önceki araştırmalarda gözlendiği üzere, çevresel dalgalanmalara alışmış resifler, aşırı sıcaklarda da hayatta kalabiliyorlar. Daha dirençli bu mercanların, ölü resiflerin yerini alması umuluyor.


Mercan resiflerinde beyazlama

2030’a kadar küresel ısınma, artan karbondioksit miktarıyla beraber denizlerdeki asitlenmenin artması ve turizm gibi sebeplerle soylarının %90 oranında tükeneceği öngörülen mercan resifleri için araştırmacılar barınacak yeni yerler aramaya devam ediyor. Bu son gelişme doğrultusunda da yapılacak ilk iş mangroveların korunmaya başlanması olacak. Mercan resiflerinin çeşitliliği tahminleri güçleştirse bile, en azından bazı türlerin yaklaşmakta olan değişimlere uyum sağlayabileceği düşüncesi bu koşullar altında bile bir umut ışığı yakabiliyor.

SHARE: READ MORE

4 January

2018’in en etkili sürdürülebilirlik iletişimine sahip şirketleri

Sürdürülebilirlik stratejisi için 2019’da odak noktası olacak alanlardan biri de etkili iletişim olarak gösteriliyor. Şirketlerin sadece aksiyon almasının yeterli olmadığı, bu aksiyonların paydaşlarla anlamlı ve samimi olarak paylaşılmasının da giderek önemli hale geldiği belirtiliyor.

2018’de sürdürülebilirlik iletişimleri ile öne çıkan markalar, sadece etkili bir stratejiyle yarını planlamadıklarını, stratejilerini de etkili bir şekilde paylaştıklarını ortaya koydular. Starbucks’ın tek kullanımlık plastik pipet kullanımını yasaklaması, Walmart’ın silah satış politikalarını değiştirmesi, Nike’nin, eski Amerikan futbolu oyuncusu ve aktivist Colin Kaepernick’in yanında olduğunu gösteren bir reklam filmi yayınlaması gibi örneklerle markalar, tüm paydaşlarına değerleri doğrultusunda davrandıklarının gösteriyorlar. Bu durum, şirketlere akılda kalıcılıktan tüketici seçimlerindeki değişimle paralel yükselen satışlara birçok fayda da sağlıyor.

Şirketlerin etki alanlarını büyütmeleri iki katmanlı bir süreçten oluşuyor. İlki bir firmanın etkisini kitleyle paylaşmasını oluştururken ikincisi de kitleden alınan destekle bu etkinin artırılmasını kapsıyor. Bu doğrultuda, hitap ettikleri hedef gruplarına göre 2018’de gündeme gelmiş markaları sıralıyoruz:

Müşteriler (B2B) : SAP
SAP, sene başında yayınladığı “İyi iş dünyayı iyileştirir - The Best-Run Businesses Make the World Run Better” kampanya videosuyla, mevcut müşterilerini çağın büyük sorunlarına karşı çözümler üretmeye çağırırken, onların yanında olduğunun altını çizdi.

Topluluklar: Patagonia
Patagonia CEO’su Rose Marcario, paylaştığı açık mektupta vergilerden biriktirdikleri 10 milyon doları havayı, toprağı ve suyu koruyan, iklim değişikliğine çözüm bulmaya çalışan STK’lara bağışladıklarını duyurdu. Bu davranışıyla markanın bağlı olduğu değerleri tekrar gösteren Patagonia, marka imajını daha da güçlendirdi.

Çalışanlar: Salesforce
Salesforce CEO’su Marc Benioff, yeni işe başlayan çalışanların ilk günlerini yerel topluluklarla ilgili gönüllü aktivitelerde geçirmelerini sağladıklarını söyledi. Bu durumun çalışanlara kendilerini iyi hissettirdiğini söyleyen CEO, çalışanların potansiyelinin sadece şirketin iyiliği için değil başkalarının iyiliği için de önemli olduğunu vurguladıklarını belirtti.

Yatırımcılar: SAP
SAP, 2017 Entegre Raporu ile etkili sürdürülebilirlik iletişimi yapan şirketler listesine iki kez giriyor. Şirketin iş ve sürdürülebilirlik stratejilerinin birbirine bağımlılığını, hedefler ve girişimler doğrultusunda geçirdikleri gelişimi ve gelecek planlarını etkili bir biçimde paylaştıkları bu rapor, çevresel, sosyal ve yönetişimsel sürdürülebilirlik boyutlarındaki etkilerin yatırımcıları nasıl kapsadığını gösteriyor.

STK’lar: Unilever
Bu sene hayata geçirdiği “Harekete Geç-Take Action” kampanyası dahilinde oluşturduğu web sitesinde Unilever, yenilikçilikten eşitliğe dokuz anahtar konu ile ilgilenen elliden fazla girişime ve STK’ya yer veriyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile ilgili farkındalığı artırmayı amaçlayan site konu ile ilgilenen kişileri de bu organizasyonlarla buluşturabilmeyi hedefliyor.

SHARE: READ MORE

4 January

2018'i şekillendiren 10 ulaşım teknolojisi trendi

Ulaşım, doğrudan hayatın içinde bir kavram; her gün okula, işe, alışverişe nasıl gittiğimizi, yolculuğumuzu ne koşullarda ve ne kadar sürede yaptığımızı belirliyor. Teknoloji ise programlama biçimleriyle, kablosuz ağlarla, yapay zekayla ve düşük maliyetli bataryalarla ulaşım trendlerini temelden değiştiriyor. Bir yandan da insanlar ilgi alanlarının yansımalarını yeni ulaşım teknolojilerinde bulabiliyor: Scooter-severlerin e-scooterlar hakkındaki toplantıları, “Model 3”e hemen sahip olmak isteyen Tesla hayranlarının kampları, sürücüsüz arabada yolculuk deneyimi… Bunlara paralel olarak 2018 boyunca, ulaşım teknolojisinde dönüm noktalarına ve altyapının elektrikli, otonom ve paylaşımlı trendlere doğru yönlendiğine şahit olduk. Bu gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

Elektrikli otobüslerin yükselişi
İklim değişikliğiyle mücadelenin unsuru olan elektrikli otobüsler yıl boyunca dünyanın pek çok şehrinde yükselişteydi. Otobüslerin elektrik bataryalarının maliyetleri düşse de elektrikli otobüsler, hâlâ dizel motorlu benzerlerine göre daha pahalı. Aradaki farkı kapatmak amacıyla hükümetler çeşitli teşvikler ve zorunluluklar koyuyor. Örneğin Kaliforniya’da 2029’dan sonra devlet şirketlerinin fosil yakıtla çalışan otobüsler alması yasaklandı. Bunun gibi uygulamalar, otomobil üreticilerinin daha fazla elektrikli araç üretmesini teşvik edebilir. Bloomberg Yeni Enerji Finansmanı’nın öngörüsü de bu tahmini destekliyor: 2040’ta şehir içi ulaşımda kullanılan otobüslerin %80’i elektrikli olacak.

“Micro-mobility” heyecanı
Mümkün olduğunca küçük araçlarla, en fazla iki kişinin yolculuk yaptığı ulaşım çözümleri olarak tanımlanan “micro-mobility”, 2018’de kendini scooterlarla gösterdi. Mobil uygulamalar üzerinden hizmet veren şirketler ve otomobil imalatçıları da bağımsız girişimlerle bu sektördeki heyecanı karşılamaya talip oldu. Toplu taşımanın yetersiz olduğu bölgelerde de scooterlar, alternatif bir ulaşım aracı olarak görülüyor.

Elektrikli araç şarj sistemleri
2018’de elektrikli araç şarj sistemlerinin geliştirilmesi için ciddi miktarda yatırım yapıldı. Edison Elektrik Enstitüsü raporuna göre 2025’te, elektrikli araç kullanımının artışıyla beraber 4.5 milyondan fazla şarj istasyonuna ihtiyaç duyulacak. Bu talebi karşılamak için ChargePoint gibi şirketler ağlarını hızla büyütmeye çalışıyor. ChargePoint; Chevron Technology Services, BMW i Ventures ve Simens’in de aralarında bulunduğu kurumlardan 240 milyon dolarlık yatırım aldı. Petrol şirketleri ise bu sektörde nispeten yeni. Örneğin BP, elektrikli araçların şarj sistemleri üzerine çalışan Chargemaster’ı 170 milyon dolara devraldı.

• Sürücüsüz araçlar
May Mobility, EasyMile ve Local Motors gibi şirketler, okul kampüsü gibi alanlarda sürücüsüz servisleri kullanıma açtı. Birçok Amerikalıyı sürücüsüz bir otomobilde yolculuk yapma fikri geriyor. Ancak servisler, arabalara göre daha güvenli bir deneyim sunuyor. Bu yüzden üretici şirketler, kullanıcıların sürücüsüz araçlarla ilk deneyimlerinden olumlu ayrılmalarını önemsiyor.

• Otomobil endüstrisinin ulaşımın dönüşümü üzerindeki etkisi
Otomobil imalatçıları, ulaşımdaki teknolojik dönüşümden hem en büyük yararı sağlamaya hem de en büyük zararı görmeye açıklar. Bu yüzden elektrikleşme, mobilizasyon ve yakıt verimliliği çalışmaları artarken bu dönüşümün karşısında duran imalatçılar da var. General Motors, fabrikalarının yedisini kapatacağını, dolayısıyla 14 bin çalışanı ile ilişiğini keseceğini duyurdu. Ford da çalışan sayısında daralmayı planlıyor.

• Ulaşım teknolojileriyle dönüşen şehirler
Dünyanın her yerinde şehirler; insanların bir yerden bir yere ulaşma biçimlerine müdahale eden teknolojilerle karşı karşıya kaldı. Bu süreç kent sakinlerine mobil uygulamalardan scooterlara kadar birçok ulaşım seçeneği sunmaya kadar vardı. Bu yüzden bu hizmetlerin şehirler üzerinde olumlu ve olumsuz birçok etkisi var. Örneğin Uber ve Lyft, bazı kentlerde ciddi trafik sıkışıklıklarına sebep oluyor. Kaldırımları işgal eden scooter kullanıcıları ise yayaları rahatsız ediyor.

Robot-arabalar nihayet hayatımızda
Waymo, Phoenix’te robot-taksi hizmeti vermeye başladı. Sürücüsüz araç teknolojilerinin öncülerinden biri olan şirket, zaten yıllardır deneme sürüşleri yapıyordu. Hayata geçirilen sürücüsüz minivanlar ilk aşamada yüzlerce gönüllüye hizmet verecek. Aracın içinde acil durumlarda müdahale edebilmesi için bir sürücü bulunacak.

Elektrikli araçlarda rekor
15 yıl boyunca birçok ilke imza atan Tesla’nın halkın büyük bir kesimine hitap eden, düşük maliyetli Model 3’ünün performansı 2018’in etkileyici olaylarından biriydi.

• Ulaşıma bağlı gaz salımında artış
Birçok bölgede elektrik enerjisi, yenilenebilir kaynakların kullanımının artmasına katkı sağlıyor. Yine de ulaşım sebebiyle ortaya çıkan karbon salımı trendi çok parlak görünmüyor. Bu yüzden ulaşımın elektrikleşmesi iklim değişikliğiyle mücadelenin önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

• Elektrikli araç sektöründe Çin’in büyük payı
Çin, elektrikli araç sektörüne, rakiplerine göre çok daha iyi bir giriş yaptı. Hükümet, bu konuda birçok zorunluluk ve teşvik ortaya koydu. Yüksek nifusuyla Çin, elektrikli araç sektörünün en büyük üreticisi haline geldi.

SHARE: READ MORE

4 January

Mevcut ekonomi, enerji sistemindeki değişimlere hazırlıklı değil

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2019’da yayımlanacak olan Global Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nun ekonomik tarafının oluşturulmasında rol oynayacak ve bağımsız bir grup bilim insanı tarafından gerçekleştirilen çalışmaya göre, alışmış olduğumuz hızlı ekonomik büyüme, ucuz enerji seçeneğinin bitmesiyle sona erecek.

Araştırma, tarihte ilk kez kapitalist ekonomilerin daha az verimli enerji kaynaklarına dönüş yapacağını öne sürüyor. Buradaki verim, Enerji Yatırımlarının Geri Ödeme Süresi’ne (Energy Return on Investment-EROI) göre tanımlanıyor, yani endüstriyel toplumun enerji ihtiyacını karşılamak için ilk kez daha fazla efor ve kaynak gerekecek.

Endüstriyel aşırı kullanım sonucunda ödediğimiz ekolojik ve ekonomik bedeller, kapitalizmin alıştığı ekonomik büyüme hızını tehlikeye sokuyor, dolayısıyla alışılmış politikaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Aşırı tüketim nedeniyle ortaya çıkan atıkların çevresel maliyetleri düşünülmüyor, ancak bu atıkların yarattıkları sonuçlardan kaçmak imkansız. Şu anda yaşadığımız iklim değişikliği sorunu bunun en belirgin örneklerinden.

Mevcut modellerin ekonominin bu gibi enerji maliyetlerini kapsamadığını söyleyen araştırmacılar, bu modeller ile enerji fiyatlarındaki artışların anlamlandırılamayacağını savunuyorlar.

Yatırımcı Jeremy Grantham, kapitalizm ve alışılageldik ekonomik modellerin ekosistemlerin ve kaynakların sistematik tüketimini dikkate almadığını söylüyor. Bu kaynakların tekrar yerine konulması için gereken masraflar düşünüldüğünde, geçen on ila yirmi yılda kar elde etmiş sayılmadığımızı, aksine zararda olduğumuzu ekleyen Grantham, sistemin mevcut formunda sosyal faydaya itibar etmeden kısa zamanlı kar maksimizasyonuna odaklandığını söyleyerek durumu özetliyor.

Artık doğal gaz veya kömür gibi konvansiyonel kaynakların madenciliği bile çok daha yüksek maliyetlere tekabül ediyor. Bu durum, ucuz enerji çağının bitmesi olarak yorumlanıyor, üstelik henüz bunu algılayacak ekonomik bir modele sahip değiliz.

Bilim insanları, son yıllarda alıştığımız gibi bir ekonomik gelişmenin devam etmeyeceğiyle yüzleşmemiz gerektiğini, mevcut tüketim alışkanlıklarımızı devam ettirmemizin mümkün gözükmediğini vurguluyor. Ancak, toplam enerji tüketimini düşürmek için hep birlikte çalışırsak ve hükümetler de bu doğrultuda teşvik sağlarsa yeni bir sistem oluşturabileceğimizi de ekliyorlar.

SHARE: READ MORE