Menu

29 April

Markaların Sürdürülebilirlik Mesajları Yanlış Kişileri mi Hedefliyor?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Markalar, sürdürülebilirlik reklamcılığında belli klişelere odaklanmış durumda ve bu klişelerden beslenen araştırmalara takılarak markalardaki bu önyargılar giderek büyümekte. Örneğin, First Insight be Wharton School tarafından yapılan çalışma, bir markada sürdürülebilirliğe öncelik verme olasılığı en yüksek neslin, Z kuşağı olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma olan Deloitte'un Küresel 2021 Binyıl ve Z Kuşağı Anketi’nde çevre, bir numaralı endişe konusu olarak öne çıkıyor.

Eğilimleri nedeniyle daha kolay bir hedef olsa da demografik olarak dar bir kitleye odaklanmak, esasında dahil edilmesi gereken çok sayıda insanı anlatının dışında tutuyor. Bu markalar için ticari açıdan mantıklı görünebilir, ancak toplum olarak sürdürülebilirliğe geçişimizin ihtiyaçlarına cevap veren bir yaklaşım içermiyor.

Kurumsal iletişim kampanyaları, belli bir profil dışındaki insanları tekrar tekrar ihmal ederse, toplumun sağlığını gözeten bu konunun toplumu kapsaması mümkün olmayacaktır. Bu da sürdürülebilirlik kavramına ters bir durum yaratıyor. Çünkü sürdürülebilirlik sorunları, yaş veya cinsiyetten bağımsız olarak bu gezegendeki her canlıyı etkiler. 

Yaş

İklim eylemi söz konusu olduğunda, genç kuşakların öncülük ettiği, ancak daha yaşlı kuşağın isteksiz olduğu doğru bir argüman değil. New Scientist ve King's College London'daki Politika Enstitüsü tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma, hem Birleşik Krallık'ta hem de ABD'de 18-34 yaşındakilerin aslında yenilgiyi kabullenmeye yatkın bir dünya görüşüne sahip olduğunu ve dolayısıyla davranışlarını değiştirme olasılığının da düşük olduğunu buldu.

Benzer olarak, WRAP ile yürütülen bir araştırmada da, “Boomer”ların dönüşüme en iyi adapte olan profil olduğu tespit edildi. Birleşik Krallık'ta yapılan bir anket, "55 yaş üstü kişilerin atıkları geri dönüştürme (%84), tek kullanımlık plastikten kaçınma ve yalnızca mevsimlik meyve ve sebzeleri (%47) diğer yaş gruplarına göre satın alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu" buldu.

Daha çok bireysel davranışlara sahip bu grup (Boomerlar), evde daha fazla zaman geçirir; daha fazla harcanabilir gelire sahiptir ve hayatlarının bu aşamasında farkındalıkları daha yüksektir. King's College London Politika Enstitüsü'nden Profesör Bobby Duffy ebeveynlerin, büyükanne ve büyükbabaların bir sonraki nesle bıraktıkları dünya için endişeli olduklarını, sadece evler veya mücevherler değil gezegenin durumunu da derinden önemsediklerini söylüyor. 

Dahası, “Boomer”lar hala ekonomide söz sahibi olduğunu unutmamak gerekir. ABD'de Y kuşağı servetin sadece %5’ine sahipken, boomer kuşağı %53 gibi büyük bir paya sahip. Özellikle son dönemde İngiltere'deki boomerlar, hane halkı gelirinde en büyük artışı yaşadı. Bu, reklamcılıktaki yaş ayrımcılığıyla birleştirildiğinde, sürdürülebilirlik söyleminde kategorik olarak göz ardı edilen zengin, güçlü, motive ve eylem odaklı vatandaşlardan oluşan büyük bir hedef kitleyi gözden kaçırmak demek.

Cinsiyet

Birçok anket bir “eko-cinsiyet boşluğuna” işaret ediyor. Ancak küresel bir araştırma, kadınların, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için, geri dönüşümden ve yerel satın almaktan daha az satın almaya ve et tüketimini azaltmaya kadar, alışkanlıklarını erkeklerden daha fazla değiştirdiğini buldu. Ev satın alma kararlarının çoğu hâlâ kadınlar tarafından verilirken, markaların sürdürülebilirlik mesajlarıyla kadınları hedeflemesi markalar için kolay bir kazanç.

Gezegeni “önemsemek”, “doğa ana” gibi mecazlar ve fedakarlığı önceleyen mesajlar hala çoğu reklamın merkezinde yer almaktadır. Sonuç olarak, bazı erkekler, kendi erkeksi imajlarıyla uyuşmadığı için bilinçsizce çevresel davranışlardan kaçınıyor. 2.000'den fazla ABD'li ve Çinli katılımcıların yer aldığı bir deneyde, erkeklerin geleneksel "yeşil" sürdürülebilirlik görsellerinden daha erkeksi bir logoya sahip ve çevresel kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa bağış yapma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldu.

Ayrıca yukarıda değinildiği gibi, kadınları hedef alan markaların daha fazla olması, erkeklerin dışlanmış hissetmesine neden olacak ve nüfusun yarısı, toplumsal cinsiyet açısından tarafsız olması gereken bir konudan giderek daha fazla uzaklaşacak. Dolayısıyla sürdürülebilirlik etrafındaki iletişim ve reklamların bu kapsayıcı vizyonu yansıtması gerekir.

Ek olarak; erkekler dünyanın zenginliğinin ve gücünün çoğunu kontrol ediyor. Fortune 500 CEO'larının yalnızca %8’i kadın, FTSE 350 CEO'larının yalnızca %5’i, en zengin 22 erkeğin serveti Afrika'daki tüm kadınların servetine eşit. Bu rakamlar değişiyor olsa da toplumun mevcut durumunda, sürdürülebilirlik etrafında sistemik eylemi harekete geçirmenin erkeklerin tam katılımını gerektirdiği göz ardı edilemez.

Kiminle konuşacağımızı tekrar düşünelim

Beğenilsin ya da beğenilmesin, markaların kültürü etkilediğini inkar edilemez bir gerçek. Bir markalama çalışması yapılırken veya tüketici verileri gözden geçirilirken, sürdürülebilirlik bilincine sahip tüketicinin kim olduğuna veya olabileceğine dair varsayımların yeniden düşünülmesi gerekir.

Şimdi bu kategorilerden bazılarına meydan okuma ve olması gereken değişim yaratıcılarının daha ileriye dönük, kapsayıcı bir resmini canlandırmanın zamanı geldi. Sürdürülebilirlik kahramanları olan boomer’ları cesaretlendirmek ve her seferinde yeni bir kampanya ile klişeleri kırmak oldukça önemli.

SHARE: READ MORE

29 April

Hayalet uçuşlar: Neden her ay yolcusu olmayan binlerce uçuş gerçekleşiyor?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uçuşlar, sebep oldukları karbon salımı göz önüne alındığında çevreyi en çok kirleten ulaşım seçeneklerinden biri. Hayalet uçuşlar ise bu ulaşım seçeneğinin iklim krizini çok daha derinleştiren başka bir boyutu.
 
“Hayalet uçuşlar”, yolcusu olmayan veya yolcu kapasitesinin %10'undan az olan uçuşlar olarak tanımlanıyor. Guardian'ın paylaştığı bilgilere göre Ekim ve Aralık 2021 arasında Birleşik Krallık'tan ayda yaklaşık 500 "hayalet uçuş" yapıldı. Sivil Havacılık Otoritesi’nden alınan veriler, yalnızca Birleşik Krallık'tan ayrılan uluslararası uçuşları içeriyor ve varış yapan uçuşlar veya herhangi bir iç hat uçuşu bu verilerin kapsamı dışında kalıyor. Guardian'ın Şubat ayında paylaştığı bir diğer veriye göre ise, Mart 2020'de Covid-19 pandemisinin başlangıcı ile Eylül 2021 arasında İngiltere'den yaklaşık 15.000 hayalet uçuş ayrıldı. Alman havayolu Lufthansa, Ocak ayında yaptığı açıklamada, Mart ayına kadar 18.000 “gereksiz” uçuş yapması gerektiğini söyledi. Diğer havayolları hayalet uçuş sayısını bildirmiyor. Greenpeace’in Lufthansa’nın paylaştığı veriyi baz alarak yaptığı hesaplamaya göre eğer diğer havayolları, pazar paylarına göre Lufthansa ile benzer oranda hayalet uçuş gerçekleştiriyorsa (Lufthansa’nın Avrupa’daki hayalet uçuş oranı %17 civarında) Avrupa’daki toplam hayalet uçuş sayısı 100.000’in biraz üzerinde olabilir. Bu uçuş sayısı, 2,1 milyon ton karbondioksit (CO2) salımına veya 1,4 milyon benzinli otomobilin yıllık emisyonuna eşdeğer düzeyde.
 
Hayalet uçuşların yapılmasının temel sebebi, havayolu firmalarının yoğun havaalanlarındaki yerlerini korumak istemesi. Çoğu yoğun havaalanında, havaalanlarının kaldırabileceğinden çok daha fazla uçuş yapmak isteyen havayolu firması mevcut. Pek çok havaalanı, hangi havayolu firmalarının uçacağına karar vermek için bir “slot” sistemi kullanıyor. Havayolu firmaları, uçakların inmesine veya kalkmasına izin veren bu slotları elde etmek için rekabet ediyor. Slotlar genelde yılda iki kez atanıyor. Ancak tüm slotları altı ayda bir yeniden dağıtmak çok karmaşık olacağından, eğer havayolu firmaları kendilerine tahsis edilmiş slotları “yeterince sık kullanırlarsa”, elde ettikleri haklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Şirketlerin uçuşlarının %80'ini boş olsun veya olmasın çalıştırmasını gerektiren bu sistem, hayalet uçuşların yapılmasına sebep oluyor. Sistem, pandemi sırasında askıya alınmıştı ancak Ekim 2021'de %50 oranında yeniden uygulanmaya başlandı. Oranın düşürülmesi, aylık hayalet uçuşların sayısını ciddi ölçüde değiştirmedi.
 
Havacılık Çevre Federasyonu'ndan Tim Johnson’a göre "İngiltere havayollarının ortalama doluluk oranı 2021'in son altı ayında önemli ölçüde arttı, ancak Kasım ayında yaklaşık %70 oranıyla zirve yapsa da pandemi öncesinde elde edilen %86 doluluk oranının hala önemli ölçüde altında. Ancak bu, her ay gökyüzündeki ultra düşük dolulukta olan uçuşlarının sayısını değiştirmedi.” Piyasa bu sorunu çözemezse, o hükümetlerin çözmek için harekete geçmesi gerektiğini belirten Johnson’a göre “Piyasanın, yolcu sayısında 2018 seviyelerine göre %70'lik bir artışa ev sahipliği yapabileceği yönündeki iddiası, mevcut sistemde bu kadar açık verimsizlik örnekleri mevcutken havacılığın 2050 yılına kadar net sıfır karbon salımı hedefine olan inancı güçleştiriyor. Bunları düzeltmek bir öncelik olmalı.”
 
Hükümet havacılık sektöründe düzenleme yaptığı halde hayalet uçuşların sayısı hakkında hiçbir veriyi kamuya açıklamıyor. Yalnızca havayolları gerçek sayıyı biliyor, ancak Guardian tarafından istendiğinde hükümet bu verileri sağlamadı. Liberal Demokrat Partisi Milletvekili ve Ulaşım Sözcüsü Sarah Olney, “Halk şeffaflığı hak ediyor” dedi. “Bu korkunç uygulamayı sürdüren bir sektörün şeffaf bir şekilde veri paylaşmasını sağlamadıkları için bakanlar ciddi bir hesap verebilirlik boşluğunun sorumluluğunu almak zorunda. Hayalet uçuşlarla ilgili bir hükümet incelemesi gecikmiş durumda.” İşçi Partisi Milletvekili ve partiler arası net sıfır hedefi meclis grubu başkanı Alex Sobel şunları söyledi: “Uluslararası seyahat bir şekilde toparlanmış olsa ve bakım için boş uçakları uçurmaya gerek olmasa da havayolları, iklimi bozan hayalet uçuş uygulamalarından vazgeçmeye niyetli değilmiş gibi görünüyor”.
 
Bu tür uçuşlara son verilmesini isteyen meclis dilekçesi 14 bin kişi tarafından imzalandı. Ulaştırma Bakanlığı şunları söyledi: “Pandemi sırasında havayolu firmalarının havaalanlarındaki yerlerini korumak için zorunlu olarak hayalet uçuşlar yapmasını önlemek için hızlı davrandık, ancak bazı uçuşlar, kilit işçileri veya hayati kargoları taşımak da dahil olmak üzere bir dizi nedenden dolayı düşük yolcu sayılarıyla çalışabilir”.
Birleşik Krallık'a kayıtlı havayollarının ticaret organı Airlines UK, şunları söyledi: "Sivil Havacılık Otoritesi (Civil Aviation Authority) verileri iki şeyi yansıtıyor: Omicron varyantıyla mücadele etmek için yenilenen seyahat kısıtlamaları, Fas ve Uzak Doğu gibi destinasyonlardan Birleşik Krallık yolcularını eve getiren uçuşlara yol açıyor. Pandemi sırasında yolcu uçakları da yaygın olarak kargo uçağı olarak kullanıldı ve bu uçuşlar koruyucu maske, kıyafet veya kasket gibi Kişisel Koruyucu Ekipmanlar (Personal Protective Equipment) da dahil olmak üzere temel yük ve malzeme taşıyor olsa da bu analizde yanlış bir şekilde "hayalet uçuşlar" olarak sınıflandırılacaklar."
 
Çok sayıda uçuş yapmak isteyen havayolu firmalarının bolluğuna rağmen havaalanı kapasiteleri kısıtlı. Bu durum da yoğun havaalanlarındaki slotların değerinin fahiş fiyatlara satılması anlamına denk geliyor. Firmalar, kazanılan bu değerli hakkı kaybetmemek için boş uçakları uçururken ciddi bir çevresel zarara sebep oluyor. Sistemin kendisi değişmedikçe şirketlerin inisiyatif alıp hayalet uçuşlardan vazgeçmesi pek olası gözükmüyor.
 

SHARE: READ MORE

29 April

Aranıyor! Sürdürülebilirlik profesyonelleri önem kazanıyor

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilirlik uzmanlığının etki alanının günden güne büyümesi, ekonominin geleceği için önemli bir dönüm noktası. 2008’deki ekonomik durgunluk döneminde şirketler, maliyet tasarrufu sağlamak adına çalışan sayılarında yeniden ölçeklendirmeye gitmişti. Bu da şirketlerde, birçok departman gibi sürdürülebilirlik pozisyonlarının da zarar görmesine neden oldu. 2010 yılından itibaren her dört şirketten yalnızca bir tanesi sürdürülebilirliğe kaynak ayırmayı planladığını belirtti. Ancak sadece on yıl sonra, 2020’de bu sayı ikiye katlanarak her on şirketten yaklaşık altı şirkete ulaştı.

Greenbiz’de yayınlanan “Mesleğin Durumu (State of Profession)” raporuna göre, şirketlerin %76’sı, sürdürülebilirlik çalışanlarının sayısında son dönemde hızlı bir artış- 2019’dan beri 18 puan- olduğunu belirtti. Bu da büyük şirketlerdeki sürdürülebilirliğinin önemine dair güçlü bir gösterge.

Hem büyük hem de küçük şirketlerdeki sürdürülebilirlik uzmanları arasındaki eğilimleri takip etmesi açısından oldukça önemli olan bu rapor, 2010 yılından beri yedinci kez yayınlandı. Çeşitli ortaklıklarla beraber ortaya çıkarılan raporun sonuçları yaklaşık 1500 anonim anket yanıtına dayanıyor.

Araştırmanın yürütücüsü ve aynı zamanda kıdemli analist olan John Davies, önceki finansal krizlerden farklı olarak, sürdürülebilirlik yatırımlarının bu krizden çok daha güçlenerek çıktığını ifade etti. Artık şirket içi sürdürülebilirlik uzmanlığı ve bu alandaki insan kaynağı daha da artıyor, daha fazla departman ESG rollerini benimsiyor. Bu durum sürdürülebilirlik bağlamında “büyük genişleme” olarak adlandırılıyor.

Şirketlerde sadece artan çalışanlarının sayısı değil, sürdürülebilirliğe ayrılan bütçeler de 2019 yılına göre %24 oranında yükseldi. Ek olarak, sürdürülebilirlik liderliği rollerinde artan kadın sayısı sayesinde cinsiyet çeşitliliği de 2010 yılına kıyasla yaklaşık %20 arttı. Ancak Davies sürdürülebilirlik alanında çalışan profesyonellerin büyük bir çoğunluğunun beyaz olduğunu söyleyerek etnik çeşitliliğin sağlanmadığını ve bu alanda sektörün geri kaldığını belirtiyor. 

Bu “büyük genişleme”nin, özellikle üst düzey yöneticilerde, iklim ve diğer acil konular hakkındaki yükselen bilinçle ilişkili olduğu düşünülüyor. Raporda, katılımcıların CEO'larının şirketlerinin sürdürülebilirlik programına ne kadar dahil olduğunu 1'den 7'ye kadar bir ölçekte derecelendirmeleri yer alıyor. Önceki raporlarda, CEO'nun ilgisinde küçük artışlar görülse de, son yapılan ankette, katılımcıların %20’si bu soruya 7 puan, %40’ı ise 6 puan verdi. İki yıl önceki raporda bu oranlar sırasıyla %14 ve %29’du.

Bu yükselişin bir kısmı, şüphesiz yatırımcıların ESG konularında artan baskısından kaynaklanıyor. CEO'lar da çözüm için sürdürülebilirlik departmanlarına güveniyor. Sonuç olarak yıllık geliri 1 milyar doların üzerinde olan büyük şirketlerin tam yarısı artan baskı nedeniyle bünyesine sürdürülebilirlik personelleri veya danışmanları ekledi ve şirketlerin yüzde 35'i danışman sayısını arttırdığını bildirdi.

Bu istatistikler bir yana, profesyonellerinin maaş artış oranlarının kıyaslanmasına olanak sağlayan ücret verileri de şirketlerin sürdürülebilirliğe verdiği önemi anlamak için önemli bir referans noktasıdır. Bu bağlamda “Mesleğin Durumu” raporu, maaşları değerlendirerek önemli bir sonuç sunmaktadır. Özetle, sürdürülebilirlik yöneticileri için ortalama toplam ücret 146.900 Amerikan doları, yöneticiler için 227,158 dolar ve başkan yardımcıları için 404.972 dolar. Öte yandan, maaş oranlarında ülke de önemli rol oynuyor. Katılımcılarının %81’i Amerika Birleşik Devletleri’nde ve taban maaşları diğer ülkelere oranla daha yüksek. Daha küçük ölçekte ise, Amerika içinde bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Burada önemli nokta ise, maaşların yönetici düzeyinde cinsiyete göre gösterdiği farklılık. Maalesef sürdürülebilirlik bağlamında kadın yöneticiler, erkek yöneticilere göre yılda ortalama 3000 dolar daha az kazanıyor.

Son olarak, sürdürülebilirlik uzmanlığı ve bu meslek alanı tarihteki en önemli günlerini yaşıyor. Şirketler, sadece sürdürülebilirlik departmanları kurmuyor, sürdürülebilirlik uygulamalarını tüm şirket organizasyonlarına da entegre ediyor. O nedenle üst yönetimlerin, daha büyük adımlar için sürdürülebilirlik profesyonellerine daha fazla destek ve bütçe ayırmaları bekleniyor.

SHARE: READ MORE

29 April

İklim Krizinin Pençesindeki Tarım Arazilerinde Böcek Sayısı %63 Azalıyor!

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya, iklim değişikliği ve habitat kaybı tehdidi nedeniyle böcek türlerinde yıkıcı bir “gizli” çöküşle karşı karşıya olabilir. Böcekler, gezegenimizin geleceği için kritik öneme sahip. Böcekler, haşere türlerini kontrol altında tutmaya ve besin maddelerini toprağa salmak için ölü maddeleri parçalamaya yardımcı olurlar. Uçan böcekler aynı zamanda meyveler, baharatlar ve – en önemlisi çikolata severler için – kakao da dahil olmak üzere birçok temel gıda ürününün temel tozlayıcılarıdır. Böcek sayılarının keskin bir düşüşte olduğunu gösteren artan sayıda rapor bu nedenle acil bir endişe teşkil ediyor. Böcek biyoçeşitliliğinin kaybı, bu hayati ekolojik işlevleri riske atabilir ve bu süreçte insanların geçimini ve gıda güvenliğini tehdit edebilir. Bu kadar önem teşkil etmesine rağmen, dünyanın büyük bir bölümünde, böceklerin azalmasının gerçek boyutu ve doğası hakkındaki bilgilerimizde büyük boşluklar var.
           
Bildiklerimizin çoğu, gezegenin daha ılıman bölgelerinden, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika'da toplanan verilerden geliyor. Örneğin, Büyük Britanya'da yaygın tozlayıcı kayıpları yaşandığı, Avrupa genelinde kelebeklerin sayısında %30 ile %50 arasında düşüşler yaşandığı ve Almanya'da uçan böceklerin biyokütlesinde %76'lık bir azalma olduğu rapor edildi. Tropiklerde (Amazon yağmur ormanları dahil Ekvator'un her iki tarafındaki bölgeler, Brezilya'nın tamamı ve Afrika'nın çoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya) böcek türlerinin sayıları ve bollukları hakkında bilgi çok daha az. Yine de dünyadaki tahmini 5,5 milyon böcek türünün çoğunluğunun bu tropik bölgelerde yaşadığı düşünülüyor - yani gezegenin sahip olduğu böcek yaşam bolluğu, biz farkına bile varmadan vahim bir şekilde azalıyor olabilir.
           
Bu bilgi boşluklarına yanıt olarak, UCL'nin Biyoçeşitlilik ve Çevre Araştırmaları Merkezi'ndeki araştırmacılar, böcek biyoçeşitliliği değişikliğinin şimdiye kadarki en büyük değerlendirmelerinden birini gerçekleştirdiler. Dünya çapında yaklaşık 6.000 bölgeden toplamda yaklaşık 20.000 farklı tür, çalışmada analiz edildi. Böcekler; iklim krizi ve habitat kaybı nedeniyle benzeri görülmemiş bir tehditle karşı karşıya olduğundan bu çalışma, her iki zorluğu da en şiddetli şekilde yaşayan bölgelerde böcek biyoçeşitliliğinin nasıl etkilendiğini açıklamayı amaçladı.
 
 
Habitat kaybının böcek azalmalarındaki yıkıcı etkisi
           
Nature'da yayınlanan bu bulgular, iklim krizinin ve habitat kaybının birleşik etkilerinin en derinden yaşandığı tropikal ülkelerdeki tarım arazilerinde böcek azalmalarının en fazla olduğunu ortaya koyuyor. Araştırma, küresel ısınmadan etkilenen tarım arazilerinin, ortalama olarak iklim krizinden az etkilenen doğal yaşam alanlarına kıyasla böcek sayısının yalnızca yarısına ve en az %25 daha az böcek türüne ev sahipliği yaptığını gösteriyor. Aynı zamanda dünya çapında, iklim krizi etkisi altında olan ve en yakınındaki doğal habitatını kaybeden tarım arazilerinde bulunan böceklerin ortalama olarak %63'ünü kaybederken, yakınındaki doğal habitatın büyük ölçüde koruyan tarım arazilerinde bu oranın %7 olduğunu ortaya koyuyor. Çalışmanın özellikle risk altında olduğunu vurguladığı alanlar arasında, birçok mahsulün tozlaşma ve diğer hayati ekosistem hizmetleri için böceklere bağlı olduğu Endonezya ve Brezilya yer alıyor. Bunun, iklimsel ve ekonomik açıdan hassas bu bölgelerdeki yerel çiftçiler ve daha geniş gıda zinciri için ciddi sonuçları olduğu vurgulanıyor. Gerçekten de böcek biyoçeşitliliğinin kaybı nedeniyle gıda güvenliğine yönelik tehditler hem ılıman hem de tropikal bölgelerde zaten görülüyor: örneğin, ABD'de kiraz, elma ve yaban mersini üretimi için tozlayıcı eksikliği nedeniyle verimin düştüğüne dair kanıtlar rapor edildi.
 
Dünyanın başlıca mahsullerinin seksen yedisinin, çoğu tropik bölgelerde yetiştirilme eğiliminde olan böcek tozlaştırıcılarına tamamen veya kısmen bağımlı olduğu düşünülmektedir. Örneğin kakao, esas olarak tatarcıklar tarafından tozlaştırılır. Kakao üretiminin çoğunluğu Endonezya, Fildişi Sahili ve Gana'da gerçekleşmektedir. Yalnızca Endonezya'da, kakao çekirdeklerinin ihracatı yılda yaklaşık 75 milyon ABD doları değerinde. Bölgedeki kakao üretimi, iklim değişikliğiyle bağlantılı olabilecek olumsuz hava olayları nedeniyle zaten stres altında. Artan sıcaklıklar ve değişen yağış düzenleri, kakao bitkilerinin büyümesinde, tozlaşmasında ve tohum üretiminde meydana gelen değişikliklerde kendini belli ediyor. Dünyanın bazı bölgelerinde çiftçiler, mahsullerin çiçeklerinin bir fırça kullanılarak tozlaştırıldığı elle tozlaşma tekniklerine başvuruyor. Gana ve Endonezya da dahil olmak üzere birçok ülkede kakao için elle tozlaşma kullanılmakta. Bu teknikler verimi korumaya veya artırmaya yardımcı olabilir, ancak yüksek bir işçilik maliyeti mevcut.
 
Habitat kaybının biyoçeşitlilik için önemli bir tehdit olduğu bilinmesine rağmen böcekler üzerindeki etkisi hala yeterince incelenmiyor ve tropikal türlerin değerlendirilmesi çok nadir olma eğiliminde. Bir çalışma, Brezilya'daki ormana bağımlı orkide arı bolluğunun yaklaşık %50 oranında azaldığını buldu. Sadece Amerika'da bulunan orkide arıları, orkide çiçeklerinin önemli tozlayıcılarıdır ve bazı bitkiler tozlaşmaları için tamamen bu böceğe bağlı haldedir. Ormansızlaşma ve diğer uzun vadeli habitat değişikliklerinin getirdiği zorluklara iklim değişikliği de ekleniyor. Böcek biyoçeşitliliğine yönelik bu hızla ortaya çıkan tehdit, Kosta Rika'daki güvelerin ve Avrupa ve Kuzey Amerika'daki yabanarılarının azalmasıyla zaten ilişkilendirildi. Artan sıcaklıklar ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarının sıklığı, birçok böcek türü üzerinde zararlı bir etkiye sahip olduğu bilinen belirtilerden sadece ikisi.
 
 
Böcek azalmasını düşürmek için öneriler
 
Biyoçeşitlilik ve Çevre Araştırmaları Merkezi tarafından gerçekleştirilen çalışma böcek çeşitliliğindeki ve sayısındaki düşüşü azaltmaya yardımcı olabilecek değişiklikleri de vurguluyor. Örneğin, daha az kimyasal kullanmak ve daha fazla ürün çeşitliliğine imkân tanımak, habitat kaybının ve iklim değişikliğinin bazı olumsuz etkilerini hafifletebilir. Araştırma özellikle, çiftlik arazilerinde doğal yaşam alanlarını korumanın böceklere yardımcı olduğunu gösteriyor. Tarım arazilerinde yaşayan böcekler için doğal habitat alanları, alternatif bir besin kaynağı, yuvalama alanları ve yüksek sıcaklıklardan korunacak yerler olarak işlev görür. Bu, dünya ısınmaya devam ederken bile, böceklerin biyolojik çeşitliliği üzerindeki etkilerin bir kısmını azaltacak seçenekler olduğuna dair umut veriyor.
 
Peki insanlar kendi başlarına nasıl bir fark yaratabilir? Yerel çevremizde daha fazla böcek biyolojik çeşitliliğini desteklemek için böcekleri çekmek için bahçeler yaratabilir, bahçelerde ve arazilerde kullanılan pestisit miktarını azaltabilir ve çimlerimizi biçme sıklığımızı azaltabiliriz. Bununla birlikte, bir fark yaratabilmemiz yalnızca yerel düzeyde değildir. Tüketiciler olarak yaptığımız seçimleri göz önünde bulundurabiliriz. Örneğin, gölgede yetiştirilen kahve veya kakao satın almak, biyoçeşitlilik üzerinde açıkta yetiştirilen mahsullerden daha az etki sağlayacaktır. Bu tarz seçimler, tropik bölgelerdeki böceklerin ve diğer canlıların korunmasına yardımcı olabilir.

SHARE: READ MORE

15 April

Rusya'ya karşı kurumsal yaptırımlar, yeni bir sosyal sorumluluk anlayışını mı işaret ediyor?

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Ukrayna'daki savaş sebebiyle dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu Rusya ile iş yapmayı bırakmaya karar verdi. McDonald's, IKEA, Apple, duruş sergileyen tanınmış şirketlerden sadece birkaçı. Ancak, geleneksel ekonomi kuralları, işletmenin sosyal sorumluluğunun “kârını artırmak” olduğunu belirtirken şirketler bu kadar büyük bir ülkeden çekilerek finansal bir darbe almayacaklar mı?

Belki de iş dünyasının sosyal rolü değişti ve hissedarların çıkarlarını en üst düzeye taşımak ve işletmelerin büyümesini sağlamak olan mesleki görev artık herkesi kapsamıyor. Ne de olsa bu büyük kuruluşların liderleri de bu dünyada yaşayan, doğru olanı yapmak isteyen ahlaki varlıklar. Ukrayna'dan gelen görüntüler yüzünden acı duyan çalışanlar da patronlarının duruma uygun şekilde yanıt vermesini bekliyorlar.

Elbette böyle bir “ahlaki duruşu” hiçbir özgecil motivasyona sahip olmadığı şeklinde de yorumlayabiliriz. Rusya pazarından çekilmek, -özellikle de bir rakibe ayak uyduramadıkları görülüyorsa- bir şirketin küresel itibarına ve markasına gelebilecek olası zararı en aza indirme girişiminden başka bir şey olmayabilir. İskoç iktisatçı ve filozof Adam Smith'in söylediği gibi "Akşam yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının yardımseverliğinden değil, kendi çıkarlarını gözetmelerinden bekliyoruz." Buna göre, bir müşterinin ihtiyaç duyduğu şeyi sağlamanın amacı, kâr elde etmek için tasarlanmış bir değişim sürecinden daha fazla (veya daha az) değildir.

Ancak bu şirketlerin Rusya pazarından çekilmesinin alternatif bir açıklaması da var. “Aydınlanmış kişisel çıkar” olarak adlandırılan bu yaklaşım, başkalarının çıkarlarını geliştirmek için hareket etmenin sonunda kendi çıkarlarınıza fayda sağlanması olarak açıklanabilir. Basitçe söylemek gerekirse, iyilik yaparak iyi iş yapmak anlamına geliyor.

Bu doğrultuda, sorumluluk ve amaç duygusunun hem finansal olarak karlı olabileceğini hem de "iyi temettüler" olarak adlandırılan şeyi nasıl üretebileceğini göstermek amacıyla bu yaklaşımı inceleyen, kârı, insanları ve dünyayı bütünleştiren yeni bir iş teorisi geliştiren bir araştırma grubu kuruldu.

Bu yaklaşım, yalnızca hissedarların çıkarına göre hareket etme fikrinin öldüğü anlamına gelmiyor. Ancak dünya şu anda çok farklı bir noktada. Şirketler, COP26 gibi iklim değişikliği konferanslarına katılıyor; Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen sürdürülebilir kalkınma hedeflerine karşılık veriyor; çevresel ve sosyal sorumluluklarına yatırım yapıyor ve bunlar hakkında rapor veriyorlar.

Kurumsal karar vericilerde gelişen ahlaki farkındalığın, geleneksel “biz ve onlar” liderlik biçiminin yerine “onlarla birlikte biz” duygusuyla değiştirilen bir liderlik biçiminin geri alınmasına yardımcı olduğu ortaya çıktı. Kahve satışı, metal üretimi, ev inşaatı, halkla ilişkiler gibi her büyüklükteki ve tüm sektörlerdeki işletmeler, aynı zamanda olumlu bir sosyal etki yaratırken işlerinin değerini yükseltiyor.

Kâr ve güç
Rusya'da iş yapmayla ilgili kararlar, birçok şirketin ülkeler kadar büyük olduğu küresel düzeyde bunun nasıl çalıştığını gösteriyor. Gerçekten de en büyük şirketlerin (gelir) değerini ülkelerle (GSYH) karşılaştırdığımızda, en zengin 200 küresel varlıktan 150'sini işletmeler oluşturuyor. Dolayısıyla, bir ülkenin siyasi yaptırımlarının yanında, birçok büyük şirket dünyada etki yaratacak mali güce sahip. Bu sebeple, bir ülkeyle iş yapmayı bıraktıklarında, o ülkenin vatandaşlarının (ve politikacılarının) bunu fark etmemesi mümkün değil.

Bu yüzden Rusya'ya karşı kurumsal eylemleri sadece iyi bir halkla ilişkilerden daha fazlası olarak görmek mümkün. Ukrayna'nın dehşetinden uzakta, iş dünyasının acilen ilgilenmesi gereken iklim değişikliği, yoksulluk, baskı gibi birçok konu var. İş liderleri toplumun endişelerinden muaf değiller ve birçoğu da olmak istemiyor. Belki de iş dünyası önemli bir sayfa açtı ve aldığı duruş, amacını ve toplumdaki rolünü anlamanın yeni bir yolunun kanıtı. Belki de gelecek nesiller, 2020'lerin başlarına iş ve toplum arasındaki ilişkinin kökten değiştiği bir dönem olarak işaret edecekler.

SHARE: READ MORE

15 April

IPCC: Salım azaltımı için bugüne kadarki en büyük fırsat

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Sera gazı salımlarını hızla azaltmak için dünyamız bugüne kadarki en iyi şansına sahip, ancak ısınmayı güvenli seviyelerde tutmak için tüm sektörler ve ülkelerde sert ve hızlı azaltımlara ihtiyaç var. 4 Nisan’da yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporu, 2014'te bu konuda gerçekleştirilen son değerlendirmeden bu yana küresel salımları azaltma fırsatlarının keskin bir şekilde arttığını söylüyor. Ancak harekete geçme ihtiyacı da çok daha acil hale geldi. Rapor, dünyanın yükselen sıcaklıklara çözüm bulma konusunda ne kadar başarılı olduğunun kesin bir değerlendirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Raporun önemli bulguları şu şekilde:

Dünya kırmızı alarm veriyor
Rapor, dünyada son on yılda sera gazı salımlarının düştüğünü tespit ediyor. Ancak dünyanın mevcut politikalarının 80 yıl içinde 2,2°C ile 3,5°C arasında küresel ısınmaya yol açacağı öngörülüyor. Bu durum, on yıl önce korkulan 4°C veya daha fazlasından çok daha iyi, ancak yine de Paris Anlaşması ile tutarlı olmaktan uzak. Yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmayı 1,5°C'de tutma şansının %50 olması için, küresel karbon salımlarının önümüzdeki on yılda yarıya inmesi, 2050'lerde net sıfıra ulaşması ve sonrasında net negatif olması gerekiyor. Bu senaryolarda metan salımlarının da 2050 yılına kadar yarıya indirilmesi gerekecek. IPCC, 2030 yılına kadar küresel salımların yarıya indirilmesinin uygulanabilir ve ulaşılabilir olduğunu söylüyor. Ancak tüm sektörler, ülkeler ve hükümet seviyelerinde iklim politikasında acil bir değişikliği gerektiriyor.

Teknolojiden fazlası gerekiyor
Rapora göre, salımları ekonomik ve ucuz bir şekilde azaltma fırsatları 2014'ten bu yana muazzam bir şekilde çoğaldı. Bu, büyük ölçüde, enerji sektörünün ötesinde üretim ve ağır nakliyat gibi alanlarda salım azaltımı vaat eden yenilenebilir kaynakların düşen maliyetlerinden kaynaklanıyor. Ancak  son on yılda elde edilen tüm enerji verimliliği kazanımları, ekonomik büyümenin ve nüfus artışının fazlasıyla gerisinde kalıyor. Teknoloji de bu duruma tek başına bir çözüm getirmiyor. 2030 yılına kadar küresel salımları yarıya indirme şansına sahip olmak için daha az yüksek karbonlu ürün kullanmalı ve daha az salım yoğun yaşam tarzları benimsemeliyiz.

Kimse geride bırakılmamalı
Rapor ayrıca, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın etkili iklim eylemi olmadan başarılamayacağını vurguluyor. İklim eylemi, enerji, şehirler, sanayi, toprak, su ve insanlarla ilgili olanlar da dahil olmak üzere diğer tüm hedeflerle bağlantılı. Bu nedenle salım azaltım politikaları kapsayıcı olmalı ve mevcut yoksulluğu ve açlığı daha da kötüleştirmek gibi istenmeyen sonuçlardan kaçınmalı. Düşük karbonlu bir dünyaya geçiş adil olmalı ve kimseyi geride bırakmamalı. IPCC raporu bu kapsamda hem hızlandırılmış iklim eylemi hem de adil bir geçiş çağrısında bulunuyor. Bu, hükümetin tüm seviyelerinde ve tüm sektörlerde iyi tasarlanmış politikalar oluşturmasını gerektiriyor ve uluslararası iş birliğini savunuyor.

Paris Anlaşması işliyor mu?
Bu rapor, 2020'den itibaren yürürlüğe giren Paris Anlaşması'nı değerlendiren ilk rapor. Anlaşma kapsamında ülkeler, salım azaltım ve değişen iklime uyum sağlama taahhütlerini sunuyor ve güncelliyor. Bu taahhütlerin küresel olarak gerçekleştirilebilmesi için, yüksek gelirli ülkeler finansman, temiz enerji teknolojilerine erişim ve diğer yardım ve bilgi birikimi sağlayarak gelişmekte olan ülkelere yardım etmeli.

Ancak IPCC, küresel iklim finansmanında bir eksiklik olduğunu dile getiriyor. Yüksek gelirli ülkeler, diğer ülkelere yardım amaçlı yılda 100 milyar ABD dolarını harekete geçirmeye yönelik 2020 hedeflerini kaçırdı. Çünkü bu taahhütlerin yasal bir bağlayıcılığı yok. IPCC raporu yine de anlaşmanın yavaş da olsa işe yaradığını tespit ediyor. Anlaşma sayesinde ülkeler daha iddialı taahhütlerde bulunurken, ayrıca şeffaflık artıyor. Sivil toplum kuruluşlarının sürece dahil olması ve genç iklim hareketleri, anlaşmanın işlemesine destek olsa da süreç yavaş ilerliyor.

Şehirler büyük önem taşıyor
IPCC raporu, dünyadaki sera gazı salımlarının yaklaşık %70'inin şehirlerde ve kentsel alanlarda meydana geldiğini tespit etti. Bu durum, salımların azaltılması için hem zorluklar hem de fırsatlar sunuyor. Bugüne kadar dünya çapında 1.000'den fazla şehir, birçoğu Avustralya'da olmak üzere net sıfır salım hedeflerine imza attı. Ancak Paris Anlaşması’nı yerine getirmek için daha fazla şehir, %100 yenilenebilir enerji, sıfır karbonlu ulaşım, inşaatın karbondan arındırılması ve atık yönetiminin iyileştirilmesi gibi hedeflere doğru adım atmalı ve çalışmalı. Gelişmekte olan ülkeler hızla kentleşiyor ve bu da yeni konut ve altyapı gerektiriyor. IPCC, bunun için her zamanki yöntemlerin kullanılmasının yeni salımlara yol açabileceği konusunda uyarıyor. Şehir liderleri, iklim sorununun üstesinden gelmek için entegre planlama ve yönetimi benimsemeli.

IPCC’nin son raporu, şimdi yaptığımız seçimlerin gelecek nesillerin ve bu gezegendeki tüm yaşamın kaderini nasıl belirleyeceğini gösteriyor. İnsanlık, iklimi dengelemek için birçok fırsatı çoktan kaçırsa da geçmişteki bazı yanlışları düzeltme şansı hala var. Bugünden başlayarak tüm sektörler ve uluslar arasında acil ve uyumlu bir çalışma, ihtiyaç duyulan değişimi sağlayabilir.

SHARE: READ MORE

15 April

B Corp’ların Perde Arkasını Türkiye’deki B Corp’lardan Dinledik

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 77 ülkeden, 153 farklı sektörden 4.800’ün üzerinde şirketin parçası olduğu B Corp hareketi, kâr ve amaç arasında bir denge kurmayı hedefleyen ve dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketleri bünyesine katıyor. B Corp topluluğuna katılmak için şirketlerin, kurumsal yönetim, çalışanlar, müşteriler, toplum ve çevre gibi alanlarda değer yarattıklarını gösteren B Etki Değerlendirmesi (BIA) adlı kapsamlı bir değerlendirmeyi tamamlamaları gerekiyor. Şirketler, yapılan değerlendirmeler sonucunda belirli bir performans standardını sağladığı zaman B Corp olma hakkı kazanıyor. B Corp sertifikası alınmasından sonra oluşturulan etki raporları şirketlerin performansını şeffafça açıklamalarına aracı oluyor.

Amerika’da başlayan bu hareket dünya çapında hızla yayılırken B Corp Türkiye topluluğu da büyümeye devam ediyor. 2022 itibarıyla 6’sı Türkiye’de faaliyet gösteren, biri de uluslararası operasyonları kapsamında B Corp olan 7 şirket bulunuyor. 

Her yıl, B Corp ayı olarak seçilen mart ayında B Corp topluluğunun parçası olmak ve yaratılan etki kutlanıyor, hareketin anlatılması ve yaygınlaşması için etkinlikler düzenleniyor. Bu yılki kutlamalar kapsamında “B Corp’ların perde arkası – Behind the B” teması altında dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.  Bu kapsamda Türkiye’de bulunan B Corp şirketleri 29 Mart’ta bir araya gelerek B Corp hareketini daha iyi anlamak için B Corp’ları diğer şirketlerden farklılaştıran unsurlar üzerine konuştu.

S360’ın düzenlediği panel, B Corp sertifikasını veren kuruluş olan B Lab Avrupa’nın Etki Yönetimi ekibinden Zulia Oomen-Lochtefeld’in B Corp topluluğunu ve hareketin arkasındaki nedenleri anlattığı sunum ile başladı. Sunumda, tüm insanlar ve dünya için kapsayıcı, adil ve yenileyici bir ekonomik sistem inşa etmek için değişim yaratmayı amaçlayan B Corp hareketinin yarattığı farklar anlatıldı. B Corp’ların olumlu etkisine baktığımızda; B Corp’lar 2020 yılında 200 bin hektarlık araziyi korudu, 16 milyon tonluk karbon dengelemesi yaptı, 225 milyon su tasarrufu sağladı, 207 bin metrik ton atığın oluşmasını engelledi. Çevreye olan etkisinin yanı sıra B Corp’lar, çeşitli, adil ve kapsayıcı iş modellerini öne çıkarıyor ve çalışanlarına daha adil ödeme yapıyor. B Lab’ın SDG Action Manager gibi çeşitli araç ve programlarıyla topluluğa katıldıktan sonra da gelişmeye devam eden B Corp’lar, hareketin Interdependence Coalition gibi çeşitli platformları üzerinden de diğer B Corp’larla birlikte çalışma imkânı da buluyor.

B Lab Avrupa’nın sunumunun ardından etkinlik, Türkiye’nin eski B Corp’larının katıldığı “Değişimin Arka Planı: B Corp Olmak İşinizi Nasıl Daha Etki Odaklı Hale Getirdi?” paneliyle devam etti. Panelde S360 Sürdürülebilirlik Danışmanı Simge Aydın, Türkiye’nin ilk B Corp sertifikasına sahip şirketi Mikado Danışmanlık’ın kurucusu ve sosyal girişimci Serra Titiz, ilaç ve dermakozmetik sektöründe küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience Laboratuvarları’nın Türkiye Genel Müdürü Fikret Baltaoğlu ve tekstil sektöründe sürdürülebilirliğe odaklanan Reflect Studio Sürdürülebilirlik Lideri Serra Türkün konuşmacı olarak yer aldı.

Şirketlerin B Corp olduktan sonra işlerini daha etki odaklı yapmak için en çok hangi alanlarda farklılaştığı üzerine konuşulan panelde, Serra Titiz, yıllar içinde gelişen ve kapsamlı hale gelen BIA’nin hem şirket içi gelişim açısından hem de danışmanlık yaptıkları projelerde negatif etkiyi azaltıp pozitif etkiyi artırma noktasında çok yönlendirici olduğunu söyledi. Titiz ayrıca, BIA’nin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ile birebir ilişkili olduğunu, yapılan işin SKA’lara nasıl katkı sağladığını gösterdiğini belirtti.

2018’den beri iyi iş tanımını ve B Corp hareketinin ilkelerini benimsediklerini paylaşan Fikret Baltaoğlu, önceliklerinin ekibi sürdürülebilirlik konusunda eğitmek ve sahadaki operasyonlarda paydaşlara aktarmalarını sağlamak olduğunu belirtti. Baltaoğlu, ekipteki herkesin kendi en iyi versiyonlarını yaratmaya çalışıp bunu paydaşlarla paylaşmak için teşvik edildiklerini söyledi. İnsan kaynakları dışında tedarik zincirinde de sürdürülebilir yöntemleri belirlediklerini ifade eden Baltaoğlu, geri dönüştürülmüş materyal kullanımı ve süreçlerin elektronikleşmesinin öneminden bahsetti, sosyal etki için çalışan bir ekip kurduklarını paylaştı.

Türkiye’de tekstil odaklı tek B Corp olan ve aslında B Corp olmak için kurulan Reflect Studio, tamamen şeffaf raporlama anlayışıyla, sürdürülebilir ve yavaş moda anlayışını yaygınlaştırmayı hedefliyor. B Corp olmalarının sebeplerinden birinin şirketin hangi kısımlarda gelişebileceğini sorgulatması olduğunu söyleyen Serra Türkün çalışanlara sunulan imkanların motivasyonu artırdığını belirtirken, en büyük etki yarattıkları süreç olan üretim kısmında ise birlikte çalışılan üreticileri de hareketin bir parçası olmaya teşvik ettiklerini söyledi. Yapılanlar dışında yapılabileceklere de değinen Türkün, çevresel ve sosyal etkiyi daha veriye dayalı sistemlerle ölçmek gibi konularda yapılabilecekler olduğunu belirtti.

Topluluğun bir parçası olmanın S360’a etkisinden bahseden Simge Aydın, etki odaklı kurumsal dönüşüm için B Corp sertifikasının önemli bir araç olduğundan ve S360’ın uzun yıllardır B Corp’ları yaygınlaştırmak için çalışmalar yapıldığını belirtti. Aydın, B Corp olduktan sonra danışmanlık sektöründe çevresel etkiler her ne kadar düşük olsa da operasyonel anlamda etkilerini azaltmak adına net sıfır hareketine katılmak için karbon salımını dengeleyecek araçlar araştırmaya başladıklarını, çalışanlar tarafında kâr paylaşımı modelini benimsediklerini, iş modelini sosyal ve çevresel etki odaklı kuran şirketlere destek olduklarını söyledi. Ayrıca, Türkiye’de sosyal fayda şirketi kurmanın mümkün olmadığına dikkat çekerek bu konuda hukuki anlamda yapılabilecek çalışmaları araştırdıklarını belirtti.  

Etkinlik, 2021 yılı içerisinde B Corp topluluğuna katılan şirketlerle gerçekleştirilen “Yeni B Corp’lar: Etkinizin Arkasında Ne Var?” paneli ile devam etti.  Şirketlerin B Corp hareketine katılmalarındaki motivasyonların konuşulduğu etkinliğin son panelinde moderatörlüğü S360 Araştırma ve Etki Tasarımı Bölümü’nden Irmak Büyükutku üstlendi. Panele komünitesinden güç alarak yaratıcı hizmetler geliştiren ATÖLYE’den Tasarım Araştırmacısı Emel Pilavcı ve karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan hizmetler sunan  Semtrio’dan Sürdürülebilirlik Müşteri Yöneticisi Elif Afacan katıldı.

ATÖLYE’nin pozitif etkiyi artırmaya odaklandığını söyleyen Pilavcı, B Corp topluluğundan gelen desteğin iş yapmada çok kolaylaştırıcı olduğuna dikkat çekerek harekete dahil olmanın ulaşılan nokta değil daha fazla fırsat için bir basamak olduğunu belirtti. Ağustos ayında B Corp olan ATÖLYE’nin bunun öncesinde 1,5 senelik bir süreçten geçtiğini ve bu zaman içerisinde ATÖLYE’nin birçok sürecine bakış açılarını değiştirdiklerini belirten Pilavcı, etkiye daha farklı ve derin bakabilmek için farklı mekanizmalar kurmaya başladıklarını söyledi. ATÖLYE’yi farklılaştıran ve dünya için en iyi yapan faktörler sorulduğundaysa; ATÖLYE’nin komünite odaklı, birlikte tasarlamak yaklaşımı, sorunlar için uzun dönemli pozitif etkili çözümler üretmesi, farklı disiplinleri bir araya getirerek etkiyi yaymak için alanlar oluşturabilmesi en öne çıkan faktörler arasında sayıldı.

Kurulduğu günden beri B Corp olma hedefi olan ve 2021 Temmuz ayında B Corp topluluğuna katılan Semtrio’dan Elif Afacan, 2016’dan beri iklim krizi başta olmak üzere çevresel ve sosyal konularda çalışmalar yaptıklarını söyledi. Semtrio’nun sektördeki şirketlere örnek teşkil etme hayalini topluluğa katılarak gerçekleştirdiğini söyleyen Afacan, şeffaflığı esas alan yönetim biçimleriyle hem şirket içerisinde hem müşteriler tarafında memnuniyet sağlandığını belirtti. Semtrio’yu farklılaştıran ve dünya için en iyi yapan unsurlar ise her zaman pozitif etki odaklı olması, şirketlere ve bireylere çevresel ve sosyal bir farkındalık yaratmaya çalışması, şeffaflık ve dürüstlük ilkeleri, çalışan esenliğine verilen önem ve karbon nötr dönüşüm olarak ifade edildi.

Konuşmaların ardından etkinliğin katılımcılarına bu yılki B Corp ayı temasıyla bağlantılı olarak B Corp’ların arkasında yatan değerler sorularak, ortak bir çalışma hazırlandı. Değerler katılımcılar için farklı anlamlar taşısa da B Corp’lar en iyi versiyonlarına ulaşmak, dünya için iyi olmak ve etki yaratmak için çalışıyor.



Panelin kaydına 3 Haziran’a kadar bu bağlantıdan erişebilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

15 April

Mikroplastikler ilk kez insan kanında ve akciğerinde bulundu

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Büyük miktarlarda plastik atık çevreye atılıyor ve mikroplastikler artık Everest Dağı'nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar tüm gezegeni kirletiyor.  
 
İnsanların küçük parçacıkları yiyecekler ile tükettiği ve soluduğu zaten biliniyordu ancak mikroplastik kirliliği ilk defa insan kanında tespit edildi. Geçtiğimiz ay içerisinde Environmental International dergisinde yayımlanan çalışmada bilim insanları, tümü sağlıklı yetişkinler olan 22 anonim bağışçıdan alınan kan örneklerini analiz etti ve içlerinden 17 tanesinde plastik parçacıkların varlığını tespit etti. Bu numunelerin yarısında yaygın olarak içecek şişelerinde kullanılan PET plastik, üçte birinde ise gıda ve diğer ürünleri paketlemek için kullanılan polistiren bulundu. Benzer şekilde bu kan örneklerinin dörtte birinde ise plastik poşetlerin hammaddesi olan polietilen saptandı.
 
Hollanda'daki Vrije Universiteit Amsterdam'dan bir ekotoksikolog olarak çalışan Prof Dick Vethaak, çalışmayı, insan kanında polimer parçacıkların bulunduğunun ilk göstergesi olduğu için çığır açan bir sonuç olarak değerlendiriyor. Bir yandan da gelecekteki çalışmalarda örneklem büyüklüğünün ve değerlendirmeye tabi tutulan polimxer sayısının arttırılmasıyla daha fazla araştırma yapılmasının önemine değiniyor. Yine de bu keşif, parçacıkların vücutta dolaşabileceğini ve organlara takılabileceğini gösteriyor. Her ne kadar insan sağlığı üzerindeki etkileri henüz bilinmese de mikroplastiklerin laboratuvar ortamında insan hücrelerine zarar vermesi bilim insanlarını endişelendiriyor. Vethaak’ın kaygılanmasındaki asıl sebep ise kimyasallara ve partiküllere maruz kalan bebeklerin ve küçük çocukların çok daha savunmasız olması. Bu durumun endişe verici olduğunu söyleyen Vethaak, geçmişteki çalışmaların bebeklerin dışkılarında yetişkinlere göre 10 kat fazla daha fazla mikroplastik tespit ettiğini ve plastik şişelerle beslenen bebeklerin günde milyonlarca mikroplastik parçacığı yuttuğunun saptandığını hatırlatıyor.
 
Vethaak’a göre sorulması gereken asıl soru ise vücudumuzda neler olup bittiği. Daha fazla araştırma yapılarak parçacıkların vücutta kalıp kalmadığı, belli organlara taşınıp taşınmadığı veya tespit edilen mikroplastik seviyelerinin bir hastalığı tetiklemek için yeterince yüksek olup olmadığı gibi soruların yanıtlanmasının öneminin altını çiziyor.
 
Son zamanlarda birbirinin ardı sıra bu parçacıkların vücutta dolaşabildiğini ve organlara takılabileceğini destekleyen çalışmalar yayımlandı. Science of the Total Environment’ta yayımlanması onaylanan bir çalışmaya göre mikroplastikler ilk defa yaşayan insanların ciğerlerinin derinliklerinde keşfedildi. Parçacıklar, neredeyse analiz edilen tüm numunelerde bulundu. Araştırmada, ameliyat olan 13 hastadan alınan dokulardan örnekler alındı ??ve 11 vakada mikroplastik bulundu. En yaygın partiküller, plastik ambalaj ve borularda kullanılan polipropilen ve şişelerde kullanılan PET idi. Daha önce yürütülen başka iki çalışmada da otopsiler sırasında alınan akciğer dokusunda benzer şekilde yüksek oranlarda mikroplastikler bulunmuştu. İngiltere’deki Hull York Tıp Okulu’ndan olan ve araştırmanın baş yazarı Laura Sodofsky, en yüksek sayıdaki parçacıkların ciğerlerin derinliklerinde bulunmasını beklemediklerini ve bulunan parçacıkların ebatlarının kendilerini şaşırttığını söylüyor. Ciğerlerin derinliklerindeki hava kanallarının daha küçük olduğunu ve normalde bu ebattaki parçacıkların ciğerlerin derinliklerine ulaşamadan filtre edilmesinin veya hapsedilmesinin beklendiğini ekliyor.
 
Yakın zamanda yapılan başka bir araştırma, mikroplastiklerin kırmızı kan hücrelerinin dış zarlarına tutunabileceğini ve oksijen taşıma yeteneklerini sınırlayabileceğini buldu. Parçacıklara hamile kadınların plasentalarında da rastlandı. Ayrıca hamile sıçanlarda da parçacıkların akciğerlerden hızla kalplere, beyinlere ve fetüslerin diğer organlarına geçtiği bulundu. 
 
Plastik kirliliğinin azaltılması için sosyal bir girişim olan Common Seas’in kurucusu Jo Royle, plastik üretiminin 2040 yılına kadar ikiye katlanacağını ve bütün bu plastiğin vücudumuza ne yaptığını bilmeye insanların hakkının olduğunu ifade ediyor. 80 tane STK’dan ve bilim insanlarından oluşan Common Seas, İngiltere hükümetinden plastiğin insan sağlığı üstündeki etkilerinin araştırılması için 15 milyon sterlin ayırmasını talep ediyor. Avrupa Birliği halihazırda mikroplastiğin fetüsler, bebekler ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkisine ilişkin araştırmaları finanse ediyor.  
 
Yayınlanan yeni bir inceleme makalesi mikroplastikler bağlamında kanser riskini değerlendirdi ve şu sonuca vardı: “mikro ve nanoplastiklerin insan vücudunun yapılarını ve süreçlerini nasıl etkilediği, hücreleri dönüştürüp dönüştürmedikleri veya nasıl dönüştürdükleri ve akabinde kanser hücresi oluşumuna yol açıp açmadıkları konusunda daha ayrıntılı araştırmalara, özellikle plastik üretimindeki katlanarak artan artış ışığında acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Sorun her geçen gün daha acil hale geliyor”.
 

SHARE: READ MORE

1 April

Küresel su sorununu çözmek için harekete geçme zamanı

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

En temel insan ihtiyacı olan su; gelişme, büyüme ve dayanıklılık için kritik öneme sahip. Sağlıklı olmak için temiz suya, güvenli sanitasyona ve iyi hijyene ihtiyacımız var. Ancak dünya nüfusunun dörtte biri -2 milyar insan- güvenli içme suyundan, yarısı -3,6 milyar insan- ise güvenli sanitasyondan yoksun.

Bu durum toplumsal refaha inanılmaz oranda zarar veriyor. 2019'da başta yetersiz su ve sanitasyon nedeniyle olmak üzere ishalli hastalıklar, dünya genelinde 1,5 milyon can kaybına neden olarak dünyadaki en büyük 8. ölüm nedeni olarak yer aldı. Bu durum, özellikle kadınları ve kız çocuklarını etkiliyor. Örneğin, okullarda kişisel hijyen olanaklarının olmaması, okul devamsızlığıyla birlikte öğrenme kayıplarının yaşam boyu tekrarına yol açıyor.

Temel içme suyuna yatırılan her 1 doların getirisi 3 dolarken, kırsal alanlardaki su yatırımları için bu sayılar daha da yüksek. Su, Sahra Altı Afrika'da GSH'nin %23'ünü oluşturan tarım dahil olmak üzere üretim için önemli, aynı zamanda hidroelektrik, madencilik ve sanayi için de anahtar konumda. Daha da önemlisi, iklim olaylarının %90'ı suyla ilgili, bu nedenle daha iyi su yönetimi uyum ve dayanıklılık için kritik öneme sahip.

Evrensel güvenli su ve sanitasyon sağlamak ve iklim değişikliğine uyumu desteklemek için gelişmiş politikalara ve kurumsal reformlara ihtiyaç var. Artan kamu ve özel yatırım da su güvensizliğiyle mücadele için eşit derecede önemli. Yatırım ihtiyaçları şimdi ile 2030 arasında mevcut seviyelerden altı kat artacak. Afrika'nın yılda 20 milyar dolara kadar yatırıma ihtiyacı olacak, ancak bugün ülkeler GSH'lerinin %0,5'inden fazlasını su sektörüne ayırmıyor. Hükümetler tek başına bunu karşılayabilecek durumda değil. Çok taraflı kalkınma bankaları suya yönelik finansmanlarını %25-35 oranında artırmayı taahhüt etmiş olsa da sektöre özel sermaye katılımını artırmak için gerekli olan güçlü kamu-özel sektör ortaklıkları ile özel yatırımlar bu boşluğu doldurmanın anahtarı olabilir.

Kalkınma için suya yatırım yapmanın kanıtlanmış faydalarına rağmen, su güvenliği -yeterli suyun mevcudiyeti- birçok ülkede gerçekleşmekten uzak. Covid-19 salgını, halk sağlığı için ciddi sonuçlar doğuran su ve sanitasyon hizmetlerindeki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Bu durum, hastalıkların %70-80'inin temel nedeninin kötü su kalitesi olduğu Afrika'da özellikle belirgin. Kuraklık ve seller daha yoğun hale geliyor, yeraltı suları kuruyor ve şehirlerle çiftlikler su sıkıntısı çekiyor. Ayrıca, su kullanımının önümüzdeki 30 yıl içinde her yıl %1 oranında artması ve yeraltı suyuna olan bağımlılığın küresel ısınmanın etkisiyle yükselmesi bekleniyor.

Yeraltı suları, 22 Mart günü kutlanan Dünya Su Günü'nün de odak noktası. UNESCO başkanı Audrey Azoulay, her sene UN-Su adına UNESCO tarafından yayınlanan ve farklı bir temaya odaklanan Birleşmiş Milletler Dünya Su Geliştirme Raporu'nun (WWDR) son baskısı olan “Görünmezi Görünür Hale Getirme”nin önsözünde, yeraltı sularının dünyadaki yaşam için kritikliğine dikkat çekti. Dünyanın kentsel nüfusunun yaklaşık %50'sinin yeraltı su kaynaklarına bağlı olduğunu belirterek, giderek daha fazla akifer insanlar tarafından kirlendiğini, aşırı kullanıldığını ve bazen geri dönüşü olmayan sonuçlarla kurutulduğunu söyledi.

Senegal, Dakar'daki 9. Dünya Su Forumu'nun açılış töreninde raporun yazarları, yeraltı suyunun muazzam potansiyelini ve onu sürdürülebilir bir şekilde yönetme ihtiyacını vurguladı, devletlere mevcut ve gelecekteki su krizlerini ele alma çağrısında bulundu. Rapora göre, sürekli artan küresel nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamak, küresel iklim ve enerji krizlerini ele almak için yeraltı sularından daha sürdürülebilir bir şekilde faydalanmak şart. BM-Su ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) Başkanı Gilbert Houngbo, 2030 yılına kadar Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına (SDG'ler) ulaşmak istiyorsak, yeraltı suyunu kullanma ve yönetme şeklimizi iyileştirmek acil bir öncelik olduğunu söyledi.

Rapora göre, yeraltı suyunun kalitesi, gelişmiş arıtma seviyeleri gerektirmeden onu güvenli ve uygun fiyatlı hale getiriyor. Ayrıca, köylere güvenli bir şekilde su sağlamanın çoğu zaman en uygun maliyetli yolu olan yeraltı suları, sulanan alanları artırarak ve tarımsal verimi ve ürün çeşitliliğini geliştirerek ekonomik büyüme katalizörü görevi görebilir. İklim değişikliğine uyum bağlamında, yüzey rezervuarlarından önemli ölçüde daha az buharlaştıklarından, yıl boyunca tatlı su kullanılabilirliğini iyileştirmek için akifer sistemleri kullanılabilir.

Pratik olarak geri döndürülemez olduğu için, yeraltı suyu kirliliğinden kaçınılmalıysa da görünmez doğası, kirleticilerin kovuşturulmasını oldukça zorlaştırıyor. WWDR, kaynak koruyucuları olarak hükümetleri yeraltı suyuna erişimin ve bundan elde edilen kârın adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamaya zorladığını vurgulayarak, kirlenmeyi önlemek için uygun arazi kullanımı ve uygun çevresel düzenlemelerin özellikle akifer besleme alanlarında gerekli olduğunu vurguluyor.

Bu çabaların başarılı olması için, su kullanma, paylaşma, tasarruf etme, su israfını önleme ve suya değer verme biçimimizi dönüştürmek için her düzeyde daha fazla vatandaş katılımına ihtiyaç var. Bu, su şoklarını kapsayacak şekilde güvenlik ağlarının güçlendirilmesi, gelişmiş depolama çözümleri aracılığıyla dayanıklılık oluşturulması ve suyun yönetilme şeklini iyileştirmek için şehirlerin yeniden tasarlanması anlamına geliyor. İnsanları, geçim kaynaklarını ve kaynakları korumak için şimdi harekete geçmemiz gerekiyor.  

SHARE: READ MORE

1 April

Gazda Rusya’ya bağımlılık AB’nin iklim stratejisini nasıl etkiliyor?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Ukrayna işgalinin ardından, Avrupa Birliği (AB), gaz ithalatında Rusya’ya olan bağımlılıklarını sona erdirecek teklifler sundu. Ancak AB’nin, pahalı ve gereksiz olduğu düşünülen teknolojilere verdiği mali destek sebebiyle bu stratejilerin sekteye uğrayacağı ifade ediliyor.
 
AB ülkelerinin gaz arzının yaklaşık %40’ı Rusya’dan sağlanıyor. Bu bağımlılığı değiştirmek için, Eylül 2020’de yayınlanan 2030 İklim Hedef Planı’na ek öneriler sunuldu. Bu öneriler hidrojen ve biyogaz gibi alternatif çözümler içeriyor.
 
Yeni tedarikçilerle anlaşarak, Rusya’dan tedarik edilen gazı kademeli olarak kaldıracak bu yeni teklif, New York Times gibi çeşitli kaynaklar tarafında büyük beğeni topladı ve bu girişimin iklim eylemini hızlandıracağı ifade edildi. Öte yandan yeni önerilerin temiz enerji geçişini hızlandırıp hızlandırmayacağı hakkında şüpheler de bulunuyor. Son dönemlerde artan ısıtma ve elektrik maliyetlerini göz önünde bulundurunca; çiftçileri, çok uluslu petrol ve gaz şirketlerini ve enerji kuruluşlarını hidrojen ve biyogaz üretmeye teşvik etmek, tüketici faturalarında artışa yol açabilir. Bu da, karbon salımlarını azaltabilecek önlemler için sağlanacak finansmanın azalmasına neden olabilir.
 
Alternatif gazlar için dönüm noktası
Ukrayna işgali öncesi belirlenen 2030 İklim Hedefi Planı, AB'nin 2030 yılına kadar kömür kullanımını %70, petrol ve gaz kullanımını sırasıyla %30 ve %25 azaltarak sera gazı salımlarını nasıl %55 oranında azaltabileceğini gösteren bir yol haritası sunmuştu. Bu plana göre, rüzgar, güneş ve diğer kaynaklardan elektrik üretiminin artırılmasıyla önümüzdeki on yılın sonuna kadar yenilenebilir kaynakların, tüm enerji kullanımının %40'ını karşılaması sağlanacaktı. Bunlara ek olarak, AB ülkelerindeki binaları enerji verimli hale getirecek diğer önlemlerin hızının da 2030'a kadar en az iki katına çıkması gerektiği vurgulanıyordu. Bu plan tek başına incelendiğinde sunduğu önerilerle birlikte, 2030 yılına kadar Rusya'dan gelen gazın yaklaşık üçte ikisinin yerini alacağı söylenebilirdi.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından, Avrupa Komisyonu, Rusya'dan gelen fosil yakıtlara bağımlılığını 2030 yılından önce aşamalı olarak ortadan kaldırmak için yeni bir strateji açıkladı. Bu strateji, rüzgar ve güneş enerjisi üretiminde 80 gigawatt'lık bir artışı içeriyor. Yenilenebilir enerji artışının, düşük karbonlu bir yakıt olan yeşil hidrojen üretiminde kullanılması amaçlanıyor. Ayrıca, mısır gibi enerji bitkilerinin ve gübre gibi çiftlik atıklarının anaerobik sindiriminden elde edilen bir yakıt olan biyogaz üretiminin artırılması da diğer önerilerden biri.

AB’nin, Rus tedarikçilere olan bağımlılığını sona erdirmek için toplamda 155 milyar metreküp doğalgazı yeni bir kaynaktan sağlaması gerekiyor. Yeni plana yönelik eleştiriler, bu değişimin, hidrojen ve biyogaz gibi “yenilenebilir gazlar”ın üretimini artırmadan yapılabileceği düşünülüyor. Savaş öncesi iklim planına göre, 100 milyar metreküp Rus gazı yeni “yenilenebilir enerji” ile ikame edilebilecekti. Yeni plan ise 70 milyar metreküpün Katar ve ABD'nin sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tedarikinden ve Norveç, Cezayir ve Azerbaycan gibi yerlerin gaz boru hatlarından gelebileceğini öngörüyor.

Biyogaz ve hidrojen üretiminin maliyeti
Aslında, savaş sonrası plan sadece 2030'dan önce tüm Rus gazının farklı kaynaklardan karşılanmasını değil, ek olarak fazladan biyogaz ve hidrojen üretilmesini de teşvik ediyor. Ancak, 2030 yılına kadar doğal gazın yerini alacak fazladan 25 ila 50 milyar metreküp hidrojen üretmek oldukça maliyetli görünüyor. AB içinde hidrojen yakıtı üretmek veya onu denizaşırı ülkelerden ithal etmek, birkaç yıl içinde devasa bir ekipman, boru hattı ve depolama alanları gibi altyapılar gerektiriyor. 2030 yılına kadar her yıl 18 milyar metreküp biyogaz hedefine ulaşılması, çiftçilere düşük maliyetli ve az enerji gerektiren ekinleri artırmaları için gerekli finansmanı beraberinde getiriyor. Bu ekinler, üretim sırasında sera gazları yayan ve potansiyel olarak biyogazın iklim faydalarını ortadan kaldıran gübre ve diğer kimyasal maddelere ihtiyaç duyacaktır.

Eleştiriler arasında, yeşil hidrojen veya biyogaz üretimi için ödenecek teşviklerin, ekstra milyonlarca elektrikli ısı pompası kurmak, binaları yenilemek ve daha az enerji harcamalarını sağlamak için kullanılması gerektiği bulunuyor. Uzmanlar, ısıtmada doğal gazın hidrojenle değiştirilmesine öncelik verilmesinin, aynı elektriği ısı pompalarında kullanmaya kıyasla büyük bir yenilenebilir enerji israfı olduğunu savunuyor. Bir analize göre, ısı pompaları, yeşil hidrojene kıyasla dört kat daha verimli ve tüketici için çok daha düşük maliyetle, yenilenebilir elektrik kullanarak sıcaklık üretiyor.

AB'de yaklaşık 131 milyon bina var, ancak son planlarına göre AB, 2030 yılına kadar sadece 40 milyona ısı pompası takılacağını öngörüyor. Yeni teklifler, bina yenileme oranını artırma konusunda net bir taahhüt sunmuyor.

Bol miktarda hidrojen ve biyogaz üretmek, fosil yakıt şirketlerine yeni bir ürün sağlayarak, bu şirketlerin aynı misyonla daha uzun süre piyasada var olmasına neden olabilir. Öte yandan, bu yol salımları hızla azaltacak gibi de gözükmüyor. Rus gazına olan bağımlılığın sona erdirilmesi için hidrojen veya biyogaz gibi yeni alternatiflere yönelirken AB’nin iklim hedeflerini de göz önünde bulundurması ve fayda sağlamaya çalışırken zarar vermekten kaçınması gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

1 April

ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun (SEC) yeni kuralıyla şirketler, iklim değişikliğine yaklaşımlarını açıklıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin finansal piyasaların istikrarını tehdit ettiği ve ABD ekonomisine sistemik riskler sunduğu konusunda artan bir farkındalık olsa da ülkedeki halka açık yüzlerce şirketin, ısınan bir dünyanın sonuçlarının kârlarını tehdit edebileceği çeşitli yolları tebliğ etmesi gerekmiyor. Yıllık raporlarında ve diğer kamuya açık dosyalamalarda iklim risklerini ele alan şirketler bunu gönüllü olarak yapıyor. Sonuç olarak, birçok politika yapıcı, iklimle ilgili açıklamaların güvenilmez, tutarsız ve şirketler arasında karşılaştırılamaz olduğunu iddia ediyor ve bu da yatırımcıların bir şirketi bekleyen gerçek risklerden haberdar olamamasına sebep oluyor.

Bu konuda politika yapıcılar ilerleme kaydetmeye başlıyor. Geçtiğimiz günlerde Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC), şirketlerin çeşitli iklim risklerini kamuya açıklamasını zorunlu kılmak için ilk adımı attı. Uzun zamandır beklenen kural, şirketlerin iklim risklerinin gelirlerini ve kârlarını nasıl etkileyebileceğini kanunen SEC'e sunmaları gereken kamuya açık dosyalarda açıklamasını gerektiriyor. Halka açık şirketlerin hisse senedi tekliflerini düzenleyerek yatırımcıları korumayı amaçlayan bağımsız federal kurum, şirketlerin iklimle ilgili belirledikleri tüm hedefleri (net-sıfır hedefleri gibi), iklim risklerinin mali raporlarındaki ilgili kalemleri nasıl etkileyebileceğini ve iklim değişikliğinin faaliyetleri üzerindeki etkisini en aza indirmek için harekete geçip geçmediklerini açıklamalarını da önerdi.

En önemlisi, önerilen kural, doğrudan bir şirketin faaliyetlerinden kaynaklanan karbon salımlarının hacminin yanı sıra, elektrik üretiminden ve dayandığı diğer enerji türlerinden kaynaklanan, sırasıyla kapsam 1 ve 2 olarak adlandırılan salımların açıklanmasını gerektiriyor. Kural ayrıca, şirketlerin sattığı ürünlerin kullanımından kaynaklanan salımları içeren bir kategori olan daha dolaylı kapsam 3 salımlarının bir kısmının açıklanmasını gerektiriyor. Kabul edildiği takdirde, işletmelerin kurala uymak için bir ila üç yıl arasında süresi olacak.

SEC başkanı Gary Gensler, bu kurallardan hem şirketlerin hem yatırımcıların yararlanacağını, SEC’in finansal performansı etkileyebilecek tutarlı ve karşılaştırılabilir bilgilere olan talebi karşılamada rol oynayacağını belirtti.

ABD’de durum böyleyken, Avrupa Birliği halihazırda benzer açıklamaları zorunlu kılmış durumda ve iklim riski kurallarını güçlendirme sürecinde. Son birkaç yılda, iklim kaynaklı felaketlerin işletmelere nasıl zarar verdiği konusunda giderek artan bir farkındalık var. Örneğin, elektrik sağlayıcısı bir şirket olan PG&E, iklim değişikliğinin körüklediği orman yangınları nedeniyle iflasa sürüklenen halka açık şirketlerin önde gelen örneklerinden biri. Bu gibi risklerin bir sonucu olarak, yatırımcılar ve hissedarlar daha fazla açıklama için şirket kurullarında lobi yapıyor ve hatta çabaları dirençle karşılaştığında iç isyanlar düzenliyorlar. Yatırımcılar arasında çevre dostu uygulamaları teşvik eden Birleşmiş Milletler Sorumlu Yatırım İlkeleri için 4.000'den fazla imza sahibi bulunuyor.

SEC, halka açık şirketlerin iş uygulamaları hakkında yatırımcılara zamanında ve doğru bilgiler vermesini sağlayarak yatırımcıları koruma yetkisine sahip. Doğrudan başkanın yetki alanında olan diğer federal departmanlardan daha bağımsız çalışan kuruluş, “adil, düzenli ve verimli pazarları” sürdürmekle görevli. Çevre aktivistleri de iklimle ilgili risklerin doğrudan SEC’in uzmanlığına girdiğini iddia ediyor.

Ancak kurala karşı çıkanlar, ajansın iklim değişikliği konusunda kural koyma yetkisine sahip olmadığını, bu konunun yalnızca çevre kuruluşları tarafından ele alınması gerektiğini iddia ediyorlar. Muhalifler arasında, açıklamanın standartlaştırılmasından kaynaklanabilecek pratik sorunlar hakkında endişeleri dile getiren fosil yakıt çıkarları için birincil lobi kuruluşu olan Amerikan Petrol Enstitüsü ve kuralın “gündemi yönlendiren siyasi konularda beyanlar” gerektireceğini iddia eden Batı Virginia başsavcısı gibi devlet yetkilileri yer alıyor. Kurala gelen itirazlar henüz kesinleşmiş değil.

İşletmeler ayrıca SEC'i kapsam 3 salımlarını kuraldan çıkarmaları için zorluyor. Kapsam 3 salımları, satın alınan mallar, daha küçük tedarikçi şirketler ve müşteriler de dahil olmak üzere tedarik zincirinden geldiğinden, genellikle bir şirketin doğrudan kontrolü dışında oluyor. Önerilen kural, eğer şirketin halihazırda kapsam 3'ü içeren açık bir salım azaltma hedefi varsa veya bu tür salımlar bir yatırımcı tarafından “gerekli” olarak görülüyorsa –başka bir deyişle, tipik bir hissedar muhtemelen bu tür salımları şirketteki mali çıkarlarıyla ilgili olarak değerlendirecektir- tebliğ gerektiriyor. Daha küçük şirketler bu gereklilikten muaflar.

Şirketlerin salımlarını takip etmelerine ve raporlamalarına yardımcı olan bir teknoloji firmasının sürdürülebilirlik sorumlusu Alyssa Rade, bu yeni kuralın tedarik zincirlerindeki şirketlerin salımlarını açıklamaları için pozitif bir baskı yaratabileceğini söylüyor.

SEC, önümüzdeki 60 gün için önerilen kural hakkında yorum talep ediyor. Yorum dönemi sona erdiğinde, kuruluşun kuralı değerlendirmesi ve potansiyel düzenlemeleri yapması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

1 April

Küresel tedarik zincirine yönelik en büyük tehdit: İklim değişikliği

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19 salgını, son iki yıldaki küresel tedarik zinciri üzerindeki olumsuz etkilerin en önemli sebebi olarak görülüyor. Ancak bilim insanları ve uzmanlar, gündemde daha az yer almasına rağmen, iklim değişikliğinin tedarik zincirleri üzerindeki etkisinin çok daha ciddi bir tehdit oluşturduğunu söylüyor.
 
İklim değişikliğinin tedarik zincirlerine yönelik tüm tehditleri arasında, en önemlisi deniz seviyesinin yükselmesi olarak belirtiliyor. Ancak deniz seviyesinin henüz ciddi derecede yükselmeye başlamadığı günümüzde bile kasırgalar, seller, orman yangınları ve giderek artan aşırı hava koşullarının neden olduğu tedarik zinciri kesintileri küresel ekonomiyi sarsıyor. Sadece geçtiğimiz yılda gerçekleşen bu aksaklıkların bazı örnekleri, iklim değişikliği tehditlerinin çeşitliliğini ve büyüklüğünü gösteriyor:

- 2021 Şubat ayında Teksas’ta gerçeklesen don olayı, ABD tarihindeki en kötü enerji kesintilerinden birine neden oldu. Bu durum, üç büyük yarı iletken fabrikasını kapanmaya zorlayarak, küresel salgın kaynaklı yarı iletken kıtlığını daha da kötüleştirdi. Ayrıca mikroçiplere bağımlı olan otomobillerin üretimini daha da yavaşlattı. Kesintiler ayrıca demiryollarının kapanmasına neden olarak, Teksas ile Kuzeybatı Pasifik arasında yoğun olarak kullanılan tedarik zinciri bağlantılarını üç gün boyunca kesintiye uğrattı. 

- 2021 Şubat ayındaki şiddetli yağışlar ve karların erimesi, Avrupa'nın en önemli ticari su yolu olan Ren Nehri'nin bazı kıyılarında taşmaya ve nehir taşımacılığının birkaç gün boyunca durmasına neden oldu. Nisan ayında ise uzun süreli bir kuraklıkla karşı karşıya olan Ren Nehri'ndeki su seviyeleri o kadar düştü ki, kargo gemileri karaya oturmaktan kaçınmak için normal kapasitelerinin ancak yarısını yüklemek zorunda kaldılar.

- 2021 Temmuz ayında Çin'in merkezinde meydana gelen sel; kömür, domuz ve fıstık gibi ürünlerin tedarik zincirlerini bozdu ve büyük bir otomobil fabrikasının kapanmasına neden oldu.

- ABD tarihinin en maliyetli beşinci kasırgası olan Ida Kasırgası, 2021 Ağustos ayı sonlarında Meksika Körfezi kıyılarını vurarak, plastikler ve ilaçlar da dahil olmak üzere bir dizi hayati ürün üreten endüstriyel tesislere zarar verdi. 

- British Columbia'da Haziran ayının sonundan Ekim ayının başlarına kadar eşi görülmemiş bir sıcak hava dalgasının tetiklediği yangınlar, eyalet tarihindeki en kötü üçüncü orman yangını sezonunu oluşturdu ve bu yangınlar binlerce vagonu, içlerindeki mallarla  birlikte mahsur bırakan bir ulaşım kesintisine neden oldu. Ardından, Kasım ayında, yetkililerin "yüzyılda bir görülen" yağışlar olarak adlandırdıkları yağışlar eyalette şiddetli sele neden oldu. Sel, Kanada'nın en büyük limanına giden önemli demiryolu ve otoyol bağlantılarını kopardı ve bölgesel bir petrol boru hattını kapattı. Demiryolu ağının kaybı, eyaletteki kereste şirketlerini üretimi küçültmeye zorlayarak fiyatların artmasına ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kereste, kağıt hamuru ve diğer ahşap ürünlerinde tedarik sorunlarına neden oldu. 

- Aralık ayında bir tayfun Malezya'nın çeşitli bölgelerinde tarihin en kötü sel olaylarına neden oldu ve Güneydoğu Asya'nın en büyük ikinci limanı olan Klang'a ciddi hasar verdi. Bu, yarı iletken tedarik zincirini oldukça olumsuz etkiledi, çünkü dünyanın en büyük gelişmiş mikroçip üreticisi olan Tayvan'dan gelen yarı iletkenler, ABD şirketlerine ve tüketicilere nakledilmeden önce Malezya fabrikalarında ambalajlanmak üzere rutin olarak Klang'a gönderiliyor. Yaşanan tedarik sorunu, küresel yarı iletken kıtlığını tetikledi ve bazı ABD otomobil üreticilerinin faaliyetlerini askıya almasına neden oldu. 

Bilim insanları, iklim değişikliğinin yol açtığı bu aksaklıkların, önümüzdeki yıllarda ısınmanın artmasıyla birlikte şiddetleneceğini söylüyor. Buna ek olarak, deniz seviyesindeki artışlar; limanlar, demiryolu hatları, otoyollar ve diğer ulaşım ve tedarik altyapısını tehdit ediyor. Dünyadaki yük taşımacılığının yaklaşık %90’ı gemi ile taşınıyor ve uzmanlara göre su baskınları, kıyı limanlarının çoğunu etkileyecek. Ancak çoğu liman yöneticisi için bu tehdit hala uzak görünüyor. Gelecekteki deniz seviyesinin yükselme oranının belirsizliği ve çözümlerin zorluğu, sadece birkaç liman yöneticisinin bu tehdide karşı koymak için harekete geçmesine neden oldu.
 
İklim değişikliği kaynaklı yaşanacak aksaklıkların önemli bir etkisi de küresel ekonomi üzerinde olacak. İklim değişikliği etkilerinin, tarım ürünlerinden son teknoloji elektroniklere kadar her türlü ürünün fiyat artışlarına ve kıtlığına neden olabileceğini ifade ediliyor.        
 
Deniz seviyesindeki yükselme ve çözüm ihtimalleri
 
Tedarik zincirleri, özünde potansiyel darboğazlar dizisi olarak tanımlanabilir. Her durma noktası, ham maddeleri sistemin birbirinden uzak noktalarına taşıyan ağaç benzeri bir sistemdeki düğümdür. Örneğin akıllı telefonlar, hammaddeleri dünyanın her yerinden taşınan yüzlerce bileşene sahiptir. Bu tedarik zincirleri o kadar karmaşık ve anlaşılmazdır ki, akıllı telefon üreticileri tüm tedarikçilerinin kimliği hakkında bilgi sahibi değildirler. Bu açıdan, tüm tedarikçilerin iklim değişikliğine uyum sağlamasını sağlamak muazzam bir başarıyı beraberinde getirirken, her düğüm, kırılması zincirin diğer uçlarına ve ötesine zarar verici dalgalanmalar gönderebilecek bir güvenlik açığı noktasını oluşturuyor.

Limanlar özellikle bu risklere karşı daha savunmasız. Uzmanlar, liman yetkililerinin deniz seviyesinin yükselmesiyle başa çıkmak için üç ana yöntemleri olduğunu ve bunların hepsinin yetersiz olduğunu söylüyor. İlk yöntem olarak, limanlar okyanuslara nehir bağlantıları olan iç bölgelere çekilebilirler, ancak gerekli koşullara sahip mevcut bölgeler az, dolayısıyla pahalıdır. İkinci olarak, limanların etrafına pahalı deniz bentleri inşa edebilirler, ancak bentler okyanusa direnecek kadar güçlü olsalar bile, deniz seviyesinin yükselmesine uyum sağlamak için sürekli olarak yükseltilmeleri gerekir ve yalnızca sonunda baskın tarafından aşılana kadar zaman kazandırırlar. Ayrıca sel suyunu, bentler tarafından korunmayan yakın kıyı bölgelerine yönlendirirler. Son olarak, liman yetkilileri tüm liman altyapısını en az birkaç metre yükseltebilir, böylece deniz seviyesi yükseldikçe limanın çalışmaya devam edebilmesi sağlanır. Ancak suyun yükselme oranı o kadar belirsiz ki, artış için uygun maliyetli bir yüksekliğin belirlenmesi oldukça sorunlu. Rıhtımları ve diğer liman altyapısını yükseltmek, limanların hayati kara ulaşım bağlantılarını (demiryolları ve karayolları) ve bu nedenle komşu şehirlerin sakinlerini de korumasız bırakıyor.

Artan tedarik zinciri kesintisi tehdidine yanıt olarak, üreticiler stoklarını büyütmeyi veya aynı malları iki farklı yoldan teslim eden “ikili tedarik zincirleri” sistemlerini geliştirmeyi düşünüyorlar. Böylece biri bozulursa diğeri kıtlığı önleyebilir. Ancak her iki çözüm de üretim maliyetlerini artıracak ve şirketlerin kapsamlı parça envanterlerini stokta tutma ihtiyacını ortadan kaldırmak için sağlam tedarik zincirlerine dayanan, halen baskın olan “tam zamanında” üretim yaklaşımıyla çelişecektir. Amerikan şirketleri tedarik zincirlerini kısaltabilir, üretim tesislerini ABD'ye veya yakındaki bir ülkeye geri kaydırabilir, ancak çoğu durumda fabrikalarını Çin ve Vietnam gibi ülkelerde fabrikaları etrafında büyümüş tedarikçiler bölgesinden çıkarmış olurlar.

İklim değişikliğinin küresel tedarik zincirlerine olan olumsuz etkileri günden güne artmaya devam edecek gibi görünüyor. Kısa vadeli çözümler tedarik zincirinin doğasına daha uygun görünse de iklim değişikliğinin etkilerini engellemek için uzun vadeli stratejilere yönelmek ve tedarik zinciri boyunca iklim değişikliğine bağlı yaşanabilecek aksaklıklara dair farkındalıkları artırmak daha doğru olacaktır.

SHARE: READ MORE

18 March

Sürdürülebilirlik sıralamaları gerçekleri yansıtıyor mu?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Sıralamalar, tüketicilerin ve diğer paydaşların güncel durumu ve bilimsel bilgileri daha iyi anlamaları için basit ve kolay sindirilebilir bir yol sağlıyor. Pek çok alanda kullanılan bu denenmiş ve güvenilir yöntem, sürdürülebilirlik profesyonelleri için de hiç yabancı değil. Birçoğu, şirketlerini Dow Jones Sürdürülebilirlik Endekslerinin veya CDP'nin İklim A listesinin kademelerine yerleştirmek amacıyla veri toplama ve işleme pratiklerini iyileştirmeye çalışıyor.

Sürdürülebilirlik finans, kamu ve politika gündemlerinde daha fazla yer etmeye devam ettikçe kurumsal iklim eylemi hakkında şirketlere yönelik veri paylaşımı talebi de artıyor. Sıralamalar, bu kapsamda şirketlerin performansını sergileyebilecekleri değerli bir yol olarak görülüyor. Öte yandan, bazı sıralamaların sürdürülebilir ve düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş çabalarına açıklık getirmediği konusunda kurumsal topluluk arasında büyüyen bir hayal kırıklığı var. Değerlemelerin kriterlerine yakın zamanda bir eleştiri de Iceland Foods süpermarket zincirinden geldi.

Sıralamalara tepkiler
Which?, İngiltere'nin en büyük 11 süpermarket zincirini sera gazı salımları, plastik atıklar ve gıda atıkları kapsamında değerlendirdiği ilk sürdürülebilirlik sıralamasını yayınladı. Iceland Foods bu değerlemede son sırada yer aldı. Which?’in sıralamasına göre Iceland Foods gıda israfını azaltma konusunda rakiplerinin çoğundan daha iyi performans göstermesine rağmen, kendi markalı plastik ambalajlarının ne kadarının geri dönüştürülebilir olduğunu bildirmemesinden dolayı puan kaybetti. Şirket sıralamada salımlar açısından da son sırada yer aldı. Which? yaptığı bir açıklamada bu durumun süpermarketin mağazalarındaki dondurucuların çok fazla enerji ihtiyacı olmasından kaynaklandığını belirtti.

Iceland Foods’un 2023 yılına kadar kendi markalı ürünlerinde tüm plastik ambalajları kaldırma taahhüdü ve elektrik ihtiyacının büyük bir bölümünü yenilenebilir kaynaklardan karşılaması göz önüne alındığında düşük puan alınması firma yetkililerinin tepkisini çekti. Firmanın genel müdürü Which? tarafından kullanılan verileri ve sıralamayı kabul etmediklerini açıkladı. Which? ise analizinin arkasında ve her sene tekrarlamayı hedefliyor.

Which?’e tepki gösteren bir diğer firma da gıda atığı verilerini uygun bir formatta sağlayamadığı ve aynı zamanda rakiplerinin çoğundan daha fazla plastik ambalaj ve daha fazla salım ürettiği iddiasıyla düşük sıralarda yer alan Marks and Spencer (M&S) oldu. M&S, on yıldan fazla bir süredir Birleşik Krallık'ın en sürdürülebilir perakendecisi olma vizyonu doğrultusunda çalışıyor ve kısa süre önce uzun süredir devam eden "A Planı" sürdürülebilirlik stratejisini güncellemişti. M&S sözcüsü de sıralamayı adil olmamakla eleştirdi.

Eleştirilerle karşı karşıya kalan bir diğer yeni sıralama sistemi BBC'den geldi. Büyük medya kuruluşunun, Premier Lig futbol kulüplerine yönelik hazırladığı sürdürülebilirlik lig tablosunda Tottenham ve Liverpool birinci olurken, Manchester City'nin üçüncü sırada yer alması eleştirilerin odağı oldu. Sıralamadaki puanlar, politika ve taahhüt, temiz enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaşım, tek kullanımlık plastikleri azaltma veya kaldırma, atık yönetimi, su verimliliği, bitki bazlı veya düşük karbonlu gıda, biyolojik çeşitlilik, eğitim, iletişim ve katılım kriterlerine göre oluşturuldu.

Manchester City Futbol Kulübü, 2030 net sıfır hedefi de dahil olmak üzere bazı iddialı sürdürülebilirlik ve topluluk hedeflerine sahip olsa da sosyal medyadaki tartışmalar, Manchester City’nin ekonomik olarak hala petrol ve gaza bağımlı olan Abu Dabi kraliyet ailesine ait olmasını da hatırlatarak sıralamaların geçerliliğini sorguluyor.
 
Net sıfır hedefleri mercek altında
Şubat ayında açıklanan, New Climate Institute ve kâr amacı gütmeyen Carbon Market Watch'ın kurumsal net sıfır hedeflerine ilişkin analizi de karışık tepkilerle karşılandı. İki kuruluş, telekomünikasyon, lojistik, tüketim malları, enerji ve otomotiv de dahil olmak üzere çeşitli sektörlerden 25 büyük işletmenin uzun vadeli net sıfır taahhütlerinin kapsamını değerlendirdi. Değerlendirmede bu net sıfır hedeflerinin, yıllık sera gazı salımlarının ortalama olarak sadece %40'ını kapsadığı tespit edildi ve Unilever, Nestle, BMW Group bu çerçevede en düşük olarak değerlendirildi.

25 firmanın tümünün net sıfır taahhütlerini raporlamak için CDP ve SBTi çerçevelerini kullanmasına rağmen raporun bu çerçevelerin herhangi birinden daha düşük puanlar sunması sürdürülebilirlik uzmanları arasında da tartışmalı olarak değerlendirildi. Eleştiriler arasında bu tür değerlendirmelerin gerekli olmasına rağmen, sıralamaların henüz eyleme geçmeyenlere değil de eylem yoluyla net sıfıra ulaşmaya çalışanlara odaklanması da bulunuyor.

Sürdürülebilirlik sıralamalarının gelişimi ve geleceği
Sıralamaların etrafında gelişen tartışmalar, sürdürülebilirlik uzmanlarının ne kadar önemli bir görevi olduğunun altını çizmiş oluyor. Ancak, sürdürülebilirlik algısı da şirketlerin bu konuları ele alış biçimi de sürekli gelişiyor ve iklim kriziyle mücadele aciliyeti arttıkça, net sıfır hedefleri oluşturmanın karmaşıklığı da artıyor. Bu durum bilime dayalı hedefler ve net sıfır hedefi belirlemenin artık sorumlu iş için bir ön koşul olduğunu gösteriyor. Şirketler artık yeni ve iddialı hedeflere ulaşabileceklerini kanıtlayabilmeli ve gösterebilmeliler. Bu nedenle veri paylaşımı ve sıralamalarda yer almak bir işletmenin sürdürülebilirlik yaklaşımında giderek daha önemli bir araç haline geliyor.

Bu çerçevede CDP, 20 yılı aşkın bir süredir kurumsal şirketlerin sürdürülebilirlik verilerini belirli bir çerçevede topluyor ve açıklıyor. Kuruluşun uzun süredir devam eden “A” listesi çevresel kriterlere dayanarak oluşturuyor. CDP'nin küresel şirketler ve tedarik zincirleri direktörü Dexter Galvin için, şirketlerin yatırımcılar gibi kilit paydaşlara daha fazla netlik sağlamak için küresel ve standart çerçeveler aracılığıyla veri topluyor ve bunları açıklıyor olması çok önemli. Ancak bu alandaki verilerin standartlaştırılmasının ve uyumlu hale getirilmesinin de çok önemli olduğunun altını çiziyor. Galvin keyfi değerlendirme kriterlerinin olabileceğini kabul etse de insanların şirketleri değerlendirebilmesi için bu sıralamaların önemli olduğunu söylüyor. CDP'nin İklim A listesinde bazı ilginç isimler de yer alıyor. Tütün devi Philip Morris International, iklim değişikliği, ormanlar ve su olmak üzere üç kategoride de yüksek puan aldı. Avusturyalı tekstil şirketi Lenzing AG, firmayı tehlikeli tedarik zinciri uygulamalarıyla ilişkilendiren diğer sıralamalara rağmen, genel olarak yüksek puanlara sahip.

Bütün bu verilerin gösterdiği gibi, sıralamalar, çok fazla faktörün rol oynadığı bir hareket için fazla iki boyutlu olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tüketiciler ve paydaşlar bu hatalı olabilecek sıralamalara dayanarak kimin iyi kimin kötü olduğuna dair fikir yürütebilir. Sürdürülebilirlik kriterlerinin de zaman içinde oldukça değiştiği göz önüne alındığında sıralamaların gerçeği yansıtabilmesi için listelerin de kriterlerin güncel durumuna göre şekillenmesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

18 March

Stajyer pozisyonu için takım arkadaşı arıyoruz! 

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. 

S360, Araştırma ve Etki Tasarımı bölümü ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 4 Nisan 2022 Pazartesi gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'lerini gönderebilirler. 

Stajyer Aranan Özellikler: 

- Sürdürülebilirlik konuları ile ilgili 
- Üniversitelerin iktisadi ve idari veya sosyal bilimler bölümlerinde öğrenci olmak 
- Analitik yönü güçlü 
- Dikkatli ve titiz çalışan 
- İyi seviyede MS Office (Word, Powerpoint ve Excel) bilgisi 
- Çok iyi derecede İngilizce bilen 
- Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde yaratıcı yazma, düzenleme ve redaksiyon yapma gibi becerilere sahip 
- Haftada en az 3 gün tam zamanlı destek verebilecek 

S360 Hakkında: 

Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz. 

Unutmadan, B Corp şirketi olmaktan gurur duyuyoruz. 

SHARE: READ MORE

18 March

Kirliliği azaltmak için küresel ölçekte bir adım: Plastik atık anlaşması

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2020 yılında Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, okyanusa giren plastik miktarının 2040 yılına kadar iki katına çıkması bekleniyor. Makale aynı zamanda bu kirlilik dalgasının kontrol edilmeden devam ettiği senaryoda, 2040 yılında denizlerdeki plastiklerin okyanustaki tüm balıkların toplam ağırlığını aşabileceğini söylüyor.
Kenya, Nairobi'deki Birleşmiş Milletler Çevre Meclisi'nin (UNEA) yakın tarihli bir toplantısında, 173 ülkeden bakanlar ve temsilciler, önümüzdeki iki yıl boyunca plastik atık problemine dair müzakere şartlarında anlaşma sağladı.
Bu gelişme dünyanın ihtiyaç duyduğu plastik kirliliği için dönüm noktası mı ve nasıl çalışacak? Portsmouth Üniversitesi'nde okyanus politikası ve ekonomisi profesörü ve plastik üzerine BM Çevre Programı danışmanı olan Steve Fletcher birkaç soruya yanıt veriyor.

Nairobi'de ne kararlaştırıldı?

UNEA toplantısında, küresel çevre sorunlarıyla mücadeleye yönelik politikaları tartışmak ve benimsemek üzere tüm Birleşmiş Milletler üye devletleri bir araya geldi. Dünyanın en büyük çevresel karar alma organlarından biri olan bu organizasyonda 2 Mart 2022 Çarşamba günü, 173 ülke bir araya gelerek plastik kirliliğini sona erdirmek için yasal olarak bağlayıcı bir anlaşmada müzakerelere başlama kararını resmen kabul etti. Müzakerelerin yetkisini ve odak noktasını kabul etmek sadece bir başlangıç. 2024'ün sonundan önce, anlaşmanın esaslarının belirlenmesi gerekecek.

Anlaşmanın yasal olarak bağlayıcı unsurlarının ne kadar iddialı olacağı şu anda belli değil. Örneğin, anlaşma ülkeleri plastik kirliliğini tamamen ortadan kaldırmaya mecbur edecek mi, eğer öyleyse ne zaman ve nasıl?
Bu durumun çözümü için anlaşmayı uygulayabilmeleri adına görece yoksul ülkelere bir para yönlendirme mekanizmasından bahsediliyor. Bu mekanizma plastik atıkların toplanmasını iyileştirebilir, geri dönüşüm tesisleri kurabilir veya plastiğin açıkta yanmasını ortadan kaldırabilir. 

Anlaşma, dünyayı plastik için üretimden geri dönüşümüne kadar gerçekten döngüsel bir ekonomiye ne kadar entegre edebilecek? Eğer plastik atıklara gerçekten bir değer verilirse, bu aynı zamanda kirliliğin oluşmasına izin veren mantığı da ortadan kaldırmak olacaktır. Hazırlanan çözüm teklifi, plastik sektöründe yer alan çıkarların çeşitliliğini ve etkili küresel anlaşma geliştirmek için gereken yaygın desteğin önemini vurguluyor.

Bu anlaşmanın özel amaçları ne olacak?

Anlaşma, diğer şeylerin yanı sıra, aşırı plastik ambalajı azaltmaya yönelik önlemleri içerebilecek, gereksiz plastik kullanımını ortadan kaldıracak ve daha sürdürülebilir alternatiflerle değiştirecek kurallar belirleyerek, öncelikle plastiğin kirlilik haline gelmesini önlemeyi amaçlayacak.

Ülkelerin farklı atık yönetim sistemleri var. Bu nedenle ülkelerin her birinin anlaşmanın hedeflerine nasıl ulaşmayı amaçladığını göstermek için kendi ulusal eylem planını üretmesi gerekecek, ancak bu planların yasal statüsü hazırlanan tasarıda net değil.
Tasarıda ayrıca plastik kirliliğini azaltmak için kamu kampanyaları, bilimsel araştırmalara destek ve ülkeler arasında bilgi paylaşımı fırsatları da yer alıyor. Müzakereler anlaşmanın sivil toplum kuruluşları, yerli topluluklar ve işletmelerle iş birliği içinde geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor, ancak bu şekilde plastik kirliliğini ortadan kaldırmak için bütünsel bir yaklaşımın ortaya çıkabileceği ileri sürüyor.

Anlaşma nasıl uygulanacak?

Anlaşmanın nasıl uygulanacağı ise zor kısım çünkü diğer çok taraflı çevre anlaşmaları, yetersiz uygulama nedeniyle hedeflerine ulaşmak için oldukça zorluk çekti. Bir plastik anlaşmasının, diğer yasal olarak bağlayıcı küresel anlaşmalarda olduğu gibi, BM hukuk sistemi aracılığıyla uygulanması muhtemel. Herhangi bir küresel antlaşmanın şartlarını ihlal eden ülkeler yasal ve mali yaptırımlarla karşı karşıya kalıyor. Nihai anlaşmanın hangi yaklaşımı kapsadığı önümüzdeki 21 ay boyunca yapılacak görüşmelerde belirlenecek.

Anlaşmanın amaçlarına ulaşmanın önündeki en büyük engellerden bazıları nelerdir?

Anlaşma plastiklerle olan ilişkimizde tam bir dönüşüm istiyor. Anlaşmayla birlikte plastiklerin nasıl üretildiği, kullanıldığı ve yok edildiği konusunda temel bir değişim gerekecek. Nihai hedef, plastiklerin yapıldığı, kullanıldığı ve daha sonra atıldığı doğrusal bir sistemden, plastiğin korunmasının mantıklı olduğu değerli bir kaynak haline geldiği döngüsel bir sisteme geçmek.
Bu anlaşma, özellikle petrol, gaz endüstrisi ve plastik üreticileri olmak üzere kazanılmış menfaatlere meydan okuyacak. Ayrıca malzeme bilimi, ürün tasarımı, yeşil kimya, atık ve geri dönüşüm yönetimi, ürün etiketleme ve kamu davranışı konularında büyük yenilikler gerektirecektir. Her ülke kendine özgü koşullar ve zorluklarla karşı karşıya ancak küresel anlaşma bu geçişi destekleyebilecek bir çerçeve sağlamalıdır.

Müzakereciler diğer çevre antlaşmalarının başarı ve başarısızlıklarından ne gibi dersler çıkarabilir?

1989 Montreal protokolü sonrasında ozon tabakasındaki delik küçüldü. Protokol başarısını buzdolaplarında ve aerosollerde ozon tabakasına zarar veren maddelerin üretimini ve kullanımını kademeli olarak azaltmaya yönelik konulmuş ulusal hedeflere borçlu. Plastik üretimini azaltmak için de bu şekilde bir yaklaşım izlenebilir. Plastik kriziyle mücadele için küresel olarak koordineli eyleme olan açık ihtiyaç göz önüne alındığında, anlaşmanın bu belirlenen hedeflerine ulaşmak için Montreal protokolünün kuralcı pratiklerinden daha fazlasını ödünç alması gerekebilir.

 

SHARE: READ MORE

18 March

Kadınların neden iklim hareketinin merkezinde olması gerekiyor?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün bu yılki temasını, “Sürdürülebilir bir yarın için bugünden cinsiyet eşitliği” olarak belirledi. Kuruluş, dünya çapındaki kadınların ve kız çocuklarının iklim değişikliğine uyum, iklim krizinin önlenmesi ve hareket alanları konularında sorumluluk alma yollarını araştırıyor. Böylece herkes için daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru değişim yaratmayı amaçlıyor.

Kadınlar, dünyadaki yoksulların çoğunluğunu oluşturdukları ve iklim değişikliğinin en çok tehdit ettiği doğal kaynaklara daha fazla bağımlı oldukları için, iklim değişikliği etkilerine karşı erkeklerden daha savunmasız olarak kabul ediliyor. Bugün toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan, sürdürülebilir ve eşit bir gelecek, ulaşılamayacak bir şey olmaya devam ediyor.
BM Kadın Birimi Direktörü Sima Bahous durumun önemini şu şekilde belirtiyor: "Gezegenimizin korunmasına rehberlik etmek için kadın ve kız çocuğu çevre savunucuları ve iklim aktivistlerinin liderliğinden yararlanma fırsatımız var. Cinsiyet eşitliği perspektifinden bakıldığında iklim değişikliği bir tehdit çarpanıdır. Ancak kadınlar ve özellikle genç kadınlar, çözümün çarpanlarıdır.”

2019'da yapılan bir araştırma, kadınların ulusal parlamentolardaki temsilini artırmanın daha katı iklim değişikliği politikalarının benimsenmesine ve karbon salımların azalmasına yol açtığını söylüyor. Kadınların üretken kaynaklara erişimini genişletmek, tarımsal üretimi, gıda güvenliğini artırabilir ve karbon salımlarını azaltabilir. Küçük ölçekli kadın çiftçiler üretken kaynaklara eşit erişime sahip olsaydı, çiftlik verimleri yüzde 20 ila 30 oranında artacak ve 100 ila 150 milyon insan artık aç kalmayacaktı. Bu durumun iklim değişikliğine katkısı ise çiftlik verimini arttırarak ormansızlaştırma baskısını ve karbon salımlarını azaltmaktan geçiyor.

Doğal kaynaklara bağımlı uygulamalardan ve fosil yakıt ekonomilerinden uzaklaşmak, yeni işler yaratmak ve kadın işçilere yeniden beceri kazandırmak için bir fırsat sunuyor. Madencilik, enerji ve hayvancılık gibi üretim ve tüketim ağırlıklı ekonomilerden, hizmet ağırlıklı ekonomilere geçiş yapmak hem iklim krizine hem de cinsiyet eşitliğine pozitif etki yaratabilir. Bakım sektörüne yatırımı artırmak, odağı toplu refaha kaydırmanın ve karbon salımlarını yükseltmeden ekonomileri güçlendirmenin etkili bir yolu.

Kadınların yerel topluluklarında ve evlerinde yemek pişirme, çamaşır yıkama ve gıda işleme gibi uğraştıkları işler genellikle ısı ve elektrik kullanımı içeriyor. Pek çok gelişmekte olan ülkede veya çatışma bölgesinde, kadınlar bu sorumluluklar için uygun fiyatlı enerji sağlamak için yakacak odun ve odun kömürü kullanmaya başvuruyor. Bu kaynaklara zorunlu bağımlılık, ormansızlaşmayı artırarak kadınları ve ailelerini yangın tehlikeleriyle karşı karşıya bırakıyor.

Bir başka zorluk da, kadınların bilim, teknoloji, mühendislik, matematik ve tıptaki (STEM) yeteneklerinin sosyolojik koşullarca kronik olarak az gelişmiş olması. Bu durum da daha az kadının iklim inovasyonlarına öncülük etmesi anlamına gelir. Bir asır önce Birleşik Krallık'ta, Women's Engineering Society tarafından belgelendiği gibi, yetenekli kadınlar cinsiyetleri yüzünden mühendislikten aktif olarak dışlandılar. Küresel nüfusun yarısının bilimsel kariyer yapmaktan caydırılmasıyla karşı karşıya kalmasıyla, mümkün olan en iyi temiz teknolojilerin belirlenip uygulanabilmesi için kadınları iklim bilimine dahil etmek her zamankinden daha önemli.

Cinsiyet eşitliğini iklim çözümlerinin merkezine koymak ne anlama geliyor?

Cinsiyet eşitliğini iklim değişikliği çözümlerinin merkezine koymak, bütünsel ve kalıcı iklim politikaları ve programlarına farklı cinsiyet perspektiflerini entegre etmek ile mümkün.
İklim çözümleri, cinsiyet ve iklim arasındaki ilişkiyi geliştirerek özellikle kadınların arazi haklarını güçlendiriyor. Ülkelerin sağladığı yerel ve doğa temelli bilgiler, kadına odaklanan sürdürülebilirlik çözümlerini teşvik etmek için cinsiyete özgü istatistik ve veriler geliştirmeli. Bu sayede iklim krizinde kadının rolünü daha iyi anlayarak hareket planları oluşturulabilir ve karar mekanizmalarında yer alan / yer alacak kadınların önemi ortaya çıkabilir. 

Son olarak, iklim çözümleri finansmanına toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşım getirmelidir. Daha sürdürülebilir bir yarın için, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarını geliştiren ve kadınların bunların gelişimine ve kullanımına katılımını destekleyen teknolojilere yatırım yapmalı ve bunları teşvik etmeliyiz.
 

 

 

SHARE: READ MORE

18 March

Eşitlik için verinin önemi

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Son on yılda doğum esnasında anne ölüm oranları azaldı ve kızların orta dereceli okullara kaydı önemli ölçüde arttı. Ancak 2,4 milyar çalışma çağındaki kadına ev sahipliği yapan 178 ülkedeki birçok ayrımcı yasa, onları ekonomiye tam olarak katılmaktan alıkoymaya devam ediyor. Son iki yıla baktığımızdaysa, COVID-19 pandemisinin bir sonucu olarak, salgınla ilgili kapanmaların ardından okula dönen Ugandalı kız çocuklarının sayısı erkeklere göre önemli ölçüde azaldı.

Bunları ve kadınların ve kız çocuklarının hayatlarındaki birçok ilerlemeyi ve aksaklıkları bilmemizin sebebi önemli bilgileri sağlayan ilgili toplumsal cinsiyet verilerine sahip olmamız. Toplumsal cinsiyet verileri, kadınların ve kızların güçlenmesi için büyük önem taşıyor çünkü bu verileri doğru okuyup bunlara göre nasıl hareket edileceğini bilmek toplumsal cinsiyet eşitliğini hızlandırma potansiyeli taşıyor. Bu nedenle, politika yapıcılardan ve toplumsal cinsiyet savunucularından araştırmacılara ve gazetecilere kadar birçok farklı paydaş için yararlı olabilecek toplumsal cinsiyet verilerini kolay erişilebilir ve eyleme dönüştürülebilir bir formatta sunmak gerekiyor.

Bu doğrultuda Dünya Bankası Grubu, bu kitleleri göz önünde bulundurarak ham verilerden çekici görselleştirmelere ve hikayelere kadar farklı formatlarda 900'den fazla toplumsal cinsiyet göstergesi sunan Toplumsal Cinsiyet Veri Portalı'nı yeniden tasarladı. Cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerin analiz edilmesini, yorumlanmasını ve görselleştirilmesini kolaylaştırmak, dijital kalkınma, ulaşım ve su gibi mevcut toplumsal cinsiyet konularına dair görünmez olan boşlukların yanı sıra cinsiyet verilerinin mevcudiyetindeki boşlukların keşfedilmesine katkıda bulunuyor. Toplumsal Cinsiyet Portalı’nın birincil hedefi, kanıta dayalı politika oluşturulması için adına politika yapıcılara ulaşmak. Ancak, toplumsal cinsiyet verilerinin, bu verilerle etkileşime geçebilecek sivil toplum kuruluşları, araştırmacılar, veri uzmanları ve gazeteciler gibi diğer paydaşlar tarafından erişilebilir olması ve politika tartışmalarını ve reformları ateşleyecek yeni toplumsal cinsiyet tartışmalarının gerçekleşebilmesi için bunları ekosistemleriyle paylaşmaları da önemli.

Son yıllardaki toplumsal cinsiyet istatistiklerini iyileştirme çabalarına rağmen, mevcut toplumsal cinsiyet verilerinde hala büyük boşluklar var. Bunun için, Dünya Bankası Grubu, son birkaç yılda cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerin toplanmasını, erişimini, paylaşılmasını ve kullanımını iyileştirmek için de taahhütlerini artırdı ve ortaklıklarını genişletti. Örneğin, Toplumsal Cinsiyet İstatistiklerinin Güçlendirilmesi projesi, kadın ve erkeklerin ekonomik çıktılarıyla ilgili toplumsal cinsiyet verilerinin mevcudiyetini, kalitesini ve uygunluğunu artırmak için önümüzdeki iki yıl boyunca 12 ulusal istatistik ofisi ile doğrudan ortaklıklar yoluyla ulusal istatistik sistemlerindeki toplumsal cinsiyet veri boşluklarını kapatmayı amaçlıyor.

Dünya Bankası Grubu’nun gerçekleştirdiği çalışmalar, dünyanın toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için hala gidecek uzun bir yolu olduğu düşünüldüğünde daha da önem kazanıyor. Veriler COVID-19 pandemisinin kadınları erkeklerden çok daha fazla etkilediğini ve kadınların zor kazanılmış birçok kazanımı kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Pandemiden önce bile kanıtlar, cinsiyetler arası ücret farklarının sürdüğünü ve tüm ülkelerin üçte birinde kadınların iş gücüne katılım oranlarının %50'nin altında olduğunu gösteriyordu. Bu cinsiyet farklılıkları ele alınırsa, dünya, küresel yıllık GSH'sinin neredeyse iki katı olan 172 trilyon dolarlık bir "cinsiyet payı" elde edebilir. Bu nedenle, kaynakları hem kadınların hem de erkeklerin yaşamlarını iyileştirebilecek politikalar tasarlamaya etkili bir şekilde yönlendirmek için daha fazla ve daha iyi toplumsal cinsiyet verileri ve istatistiklerinden yararlanmak hayati önem taşıyor.

Ülkeler COVID-19 pandemisinden toparlanmaya ve sürdürülebilir ekonomik iyileşmeye doğru ilerlemeye çalışırken, cinsiyet verileri dünya nüfusunun yarısının geride kalmaması için önemli bir temel oluşturuyor. Cinsiyet eşitliğine yönelik dönüştürücü değişim, daha fazla yatırım, yasa ve politikalarda değişiklikler, sosyal ve toplumsal cinsiyet normlarını değiştirmeye yönelik müdahaleler ve güç ilişkilerini değiştirme cüretini gerektiriyor. Cinsiyet verileri, politika yapıcıların, eşitliği hızlandırmak için kız çocukları ve kadınların tam potansiyellerine ulaşmalarını sağlayacak kapsayıcı, toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar uygulamaya koymaları gerektiğinin kanıtı olabilir.

SHARE: READ MORE

11 March

Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA), yeni sürdürülebilir finans yol haritasında yeşil badana ile mücadeleye öncelik veriyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği’nin menkul kıymetler piyasa düzenleyicisi
Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA), AB genelinde yatırımcı korumasını teşvik etmek için gerekli önlemleri alarak sürdürülebilir finans kural kitabının geliştirilmesine, tutarlı bir şekilde uygulanmasına ve sonrasında denetimine kadar aktif çalışmalarda bulunmaktadır. Bununla bağlantılı olarak Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) faktörlerinden kaynaklanan finansal istikrar risklerine odaklanan risk değerlendirme ve piyasa izleme faaliyetleri yürütmektedir.
 
ESMA, 10 Şubat 2022’de 2022-2024 Sürdürülebilir Finans Yol Haritasını yayımladı. ESMA'nın 2020 stratejisini temel alan 2022-2024 Yol Haritası, sürdürülebilir finans konusundaki çıktılarını ve bunların önümüzdeki üç yıl içinde nasıl uygulanacağını ortaya koyuyor. Yol haritasının, ESMA'nın çeşitli sektörlerdeki birbirinden farklı sürdürülebilir finans görevlerini koordineli bir şekilde yerine getirmesini sağlamak için pratik bir araç olarak hizmet etmesi bekleniyor. Bu yol haritasının sonucunda Avrupa merkezli piyasa düzenleyicisi, sürdürülebilir finans çalışmaları için üç öncelik belirliyor:

1. Yeşil badanayla mücadele etmek ve şeffaflığı teşvik etmek
2. Sürdürülebilir finans alanında Ulusal Yetkili Otoritelerin (NCA'lar) ve ESMA'nın kapasitelerini oluşturmak
3. ÇSY piyasalarını ve risklerini izlemek, değerlendirmek ve analiz etmek  

Yeşil badanayla mücadele etmek ve şeffaflığı teşvik etmek
 
ÇSY yatırımlarına yönelik artan talebin ve hızla gelişen pazarların birleşimi, yeşil badana için kolaylıkla alan yaratıyor. Çeşitli biçimlerde karşımıza çıkan yeşil badananın, sürdürülebilir yatırımlar yapmak isteyen yatırımcıları olumsuz yönde etkileme potansiyeli oldukça yüksek. Bu konuyu araştırmak, temel özelliklerini tanımlamak ve birden fazla sektörde koordineli bir süreç ile ele almak, AB genelinde ortak çözümler bulmanın ve yatırımcıları korumanın anahtarı olacaktır.
 
NCA'ların ve ESMA'nın kapasitelerinin oluşturulması
 
Sürdürülebilir finansmanın artan önemi, bu alandaki yeni düzenlemenin ve yeni piyasa uygulamalarının denetimsel sonuçlarını anlamak için geleneksel odak alanlarının ötesinde beceriler geliştirmelerini gerektiriyor. ESMA, çok yıllı bir eğitim programı aracılığıyla NCA'lar arasında denetim deneyimlerinin aktif paylaşımını kolaylaştırarak, kendisinin ve NCA'ların sürdürülebilir finans kapasitesini geliştirmeye yardımcı olacak adımlar atmayı planlıyor. Bu çabaların, sürdürülebilir finans alanında etkin ve tutarlı denetim oluşturulmasına da katkıda bulunacaktır.
 
ÇSY piyasalarını ve risklerini izlemek, değerlendirmek ve analiz etmek
 
Buradaki amaç, yatırımcıların korunması çatısı altında finansal piyasaların istikrarı üzerinde yüksek etkisi olabilecek eğilimleri, riskleri ve kırılganlıkları belirlemektir. ESMA, kendisinin ve NCA'ların denetim çalışmalarını desteklemek ve NCA'lar arasında yakın ilişkilerin olduğu bir yaklaşımı teşvik etmek için veri analizi yeteneklerinden yararlanacak. ESMA, yatırım fonları için iklim senaryosu analizi, CCP stres testi ve diğer kamu kurumlarıyla birlikte iklimle ilgili risk analizi için ortak metodolojilerin oluşturulması gibi özel faaliyetler üstlenecektir.
 
ESMA, bu üç öncelikli konuyu bazı sektörlerde kapsamlı bir eylem listesiyle ele alacak: Yatırım yönetimi, yatırım hizmetleri, ihraççıların açıklamaları ve yönetimi, kıyaslamalar, kredi ve ÇSY derecelendirmeleri, ticaret aşamaları, ticaret sonrası ve finansal yenilik. Bu alanlarda hayata geçirilecek eylemlerin birçoğunun, Avrupa Komisyonu'nun 2021 Yenilenen Sürdürülebilir Finans Stratejisi'nin gerekliliklerinin yerine getirilmesine de katkıda bulunacağı düşünülüyor.
 
Yetkili müdür Verena Ross, özellikle yatırımcı tercihlerinin çevre dostu finansal ürünlere kaymasının ve Avrupa Birliği'nin iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki taahhütlerinin ESMA’nın tüm çalışmalarında oldukça önemli olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda Ross, 2022-2024 Yol Haritasının, ESMA ve ulusal denetçilerin öncelikli sürdürülebilir finans konularında iddialı eylemlerde bulunmalarını sağlamak için yapılacak çalışmaları belirleyerek sürdürülebilir finans uygulamaları için bir kilometre taşı olduğunu belirtiyor. Son olarak ESMA'nın eylemlerinin Avrupa Yeşil Mutabakatına katkıda bulunmada ve bu yolculukta Avrupalı ??yatırımcıları korumada önemli bir rol oynayacağını ifade ediyor.
 
İlerleyen günlerde ESMA bu üç öncelik doğrultusunda çalışmalarını hızlandıracak olsa da hali hazırda bazı adımlar atıldı bile. Kısa süre içinde, paydaş adaylarının ESMA'nın Sürdürülebilirlik Koordinasyon Ağı'nı destekleyen yeni bir Danışma Çalışma Grubuna katılmaları için bir çağrı yayımlanacak. Bu Yol Haritası 2022-2024 aralığında, süreç içerisinde çalışmaların ve denetimlerin sonuçlarının incelenmesiyle yeniliklere ve dönüşüme açık olacaktır.

SHARE: READ MORE

4 March

Yeni IPCC raporu: İklim çöküşünün etkileri hakkında 'şimdiye kadarki en umutsuz uyarı'

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pazartesi günü yayınlanan dönüm noktası niteliğindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporuna göre küresel ısınmaya yol açan insan eylemleri tehlikeli ve yaygın bozulmaya neden oluyor, doğal yaşamın büyük bir bölümünü tehdit ediyor ve birçok alanı yaşanamaz hale getiriyor. Rapor, iklim çöküşünün hızlandığını, etkilerin çoğunun tahmin edilenden daha şiddetli olacağını ve iklim tahribatını önlemek için çok az şansımızın kaldığını söylüyor.

IPCC'den Hans-Otto Pörtner, iklim değişikliğinin insan refahı ve dünyanın iyiliği için bir tehdit olduğunun bilimsel gerçekliğini, küresel eylemin daha fazla geciktirilmesinin yaşanabilir bir geleceği tehlikeye atacağını belirtti.

Kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları
Bazı bilim insanlarının "şimdiye kadarki en umutsuz uyarı" olarak adlandırdığı, iklim bilimi konusundaki küresel otoritenin özet raporu, kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları ve diğer aşırı hava koşullarının hızlandığını ve artan hasara yol açtığını söylüyor.

Sera gazı salımlarındaki mevcut eğilimlerde görüldüğü gibi, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerinde artmasına izin vermek, bazı geri dönüşü olmayan etkilere yol açacak. Buzulların erimesi, orman yangınları, ağaçların ölmesi, turbalıkların kuruması ve donmuş toprakların çözülmesi ek karbon salımlarına sebep olarak ısınmayı daha da artırdığı için basamaklı bir etkiye yol açıyor.

Başarısız iklim liderliği
Birleşmiş Milletler genel sekreteri António Guterres, IPCC raporunu, başarısız iklim liderliğinin lanetli bir ithamı olarak yorumladı.

Rapordan önemli noktalar ise şöyle:
- Dünyanın istisnasız her yeri, artan sıcaklıklardan ve aşırı hava koşullarından kaynaklanan korkunç etkilerden etkileniyor.
- Küresel nüfusun yaklaşık yarısı –3,3 milyar ila 3,6 milyar insan– iklim değişikliğine karşı yüksek derecede savunmasız bölgelerde yaşıyor.
- Milyonlarca insan, iklim değişikliği nedeniyle mevcut ısınma seviyelerinde bile gıda ve su kıtlığıyla karşı karşıya.
Ağaçlardan mercanlara kadar türlerin toplu ölümleri çoktan başladı.
- Sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1.5°C üzerine çıkması iklim krizinin etkilerinin güçlü bir şekilde hızlandığı ve bazılarının geri döndürülemez hale geldiği kritik bir seviye oluşturuyor.
- Dünyanın dört bir yanındaki kıyı bölgeleri ve küçük, alçak adalar, 1,5°C'yi aşan sıcaklık artışlarından dolayı su baskını ile karşı karşıya.
- Kilit ekosistemler, karbondioksiti emme yeteneklerini kaybediyor ve karbon yutaklarından karbon kaynaklarına dönüşüyorlar.
- Bazı ülkeler, dünya topraklarının %30'unu korumayı kabul etti, ancak doğal ekosistemlerin kendilerine verilen zararla başa çıkma kabiliyetini yeniden sağlamak için yarısını korumak gerekebilir.

En kötüsünden kaçınma şansı
Yedi yıldır yapım aşamasında olan ve binlerce bilim insanının hakemli çalışmalarından yararlanan IPCC'nin son değerlendirme raporunun ikinci bölümü, iklimle ilgili küresel bilgi birikiminin güncellenmiş, kapsamlı bir incelemesini oluşturuyor. Değerlendirme raporu, IPCC'nin 1988'de BM tarafından ilk kez toplanmasından bu yana yayınlanan altıncı rapor ve en kötü etkilerden kaçınmak için hala bir şans varken yayınlanan son rapor olabilir.

IPCC'nin birinci çalışma grubu tarafından geçen Ağustos ayında yayınlanan ve iklim değişikliğinin fizik bilimi üzerine olan ilk bölümü, iklim krizinin kesinlikle insan eylemlerinden kaynaklandığını, benzeri görülmemiş değişikliklere yol açtığını ve bazılarının geri döndürülemez hale geldiğini söylüyor.

İkinci çalışma grubu tarafından yazılan diğer bölüm, iklim bozulmasının etkileriyle ilgileniyor, dünyanın en savunmasız olduğu alanları ortaya koyuyor ve bazı etkilere karşı nasıl uyum sağlamaya veya korunmaya çalışabileceğimizi ayrıntılarıyla anlatıyor. Nisan ayında yayınlanması planlanan üçüncü bölüm, sera gazı salımlarını azaltmanın yollarını kapsayacak ve Ekim ayındaki son bölüm, BM COP27 iklim zirvesi için Mısır'da toplanan hükümetler için bir özet olacak.

Küçük adalar için 'dehşet verici'
Küçük adalar iklim değişikliğinden en kötü etkilenenler arasında olacak. Antigua ve Barbuda'nın büyükelçisi ve Küçük Ada Devletleri İttifakı başkanı Walton Webson, bulguları dehşet verici olarak nitelendirdi, BM'yi hemen harekete geçmek için özel bir oturum düzenlemeye çağırdı.

Rapora göre, dünyanın diğer bölgelerindeki hükümetler, sel korumaları inşa ederek, çiftçilerin farklı ürünler yetiştirmelerine yardımcı olarak veya daha dayanıklı altyapılar kurarak halklarının iklim krizinin bazı etkilerine uyum sağlamasına yardımcı olabilir. Ancak yazarlar, dünyanın etkilere uyum sağlama kapasitesinin, sıcaklıklar arttıkça hızla azalacağını ve adaptasyonun imkânsız olacağı “zor” sınırlara hızla ulaşacağını söylüyorlar.

Küresel domino
Rapor, iklim krizinin açlık, hastalık ve yoksulluk gibi sorunları daha da kötüleştirme gücüne sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Edinburgh Üniversitesi İklim Değişikliği Enstitüsü’nden Dave Reay, 21. Yüzyılda karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliğinin gıda ve su güvenliğinin temellerini yok etmekle tehdit ederek insan ve ekosistem sağlığının kırılgan yapıları aracılığıyla insan uygarlığının temel direklerini sarsmasını bir küresel dominoya benzetiyor.

Öte yandan rapor, iklim krizinden kaynaklanan çatışma korkularını göz ardı ederek insanların yerinden edilmesinin ve zorunlu göçün ortaya çıkacağını, iklimsel olmayan faktörlerin mevcut ülkeler arası şiddetli çatışmaların baskın itici güçleri olduğunu belirtiyor.

Ancak ABD'deki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nde kıdemli bir bilim insanı olan Jeffrey Kargel, Doğu Avrupa'daki mevcut savaşa dikkat çekerek, iklim değişikliğine bağlanamasa da iklim değişikliğinin etkilerinin uluslararası ilişkilerin ve jeopolitiğin nasıl alevlenebileceği konusunda bir başka uyarı olduğunu söyledi.

İklim, bitki ve hayvanların uyum sağlayamayacağı kadar hızlı değişiyor
IPCC raporunun uyarıyla aynı doğrultuda yeni BM raporu ise, artan sıcaklıkların, tarım ve biyoçeşitlilik üzerinde yıkıcı etkilerle doğanın yaşam döngülerini nasıl alt üst ettiğine dikkat çekiyor. Orman yangınlarından kaynaklanan artan tahribat ve yalnızca Avrupa Birliği'nde her yıl 12.000 erken ölüme yol açan gürültü kirliliğinin gizli maliyeti yeni ortaya çıkan krizler olarak vurgulanıyor.

Rapor, artan sıcaklıklar ve aşırı hava koşullarının yol açtığı yaşam döngüsü değişikliklerinin, dünyadaki türlerin doğal ritimlerini, genellikle adapte olabileceklerinden daha hızlı bir şekilde etkilediği konusunda uyarıyor. Rapora göre, bu etkiler mevsimden mevsime değişiklik gösteriyor. Özellikle ticari tarımı ve balıkçılığı mahvetme potansiyeline sahip bu değişiklikler, kelebeklerden balinalara kadar savunmasız türleri de tehdit ediyor.

Dünya, sanayi öncesi dönemden bu yana 1,19°C ısındı. Rapora göre, 2000'li yılların başında yapılan araştırmalar, 203 bitki ve hayvan türünün yaşam evrelerinin her on yılda ortalama 2,8 gün daha erken ilerlediğini ortaya koydu.

Rapora göre, bazı hayvanlar iklim değişikliği nedeniyle ciddi sorunlar yaşarken bazı hayvanlar uyum sağlayabiliyor. Örneğin, civcivler ana besin kaynaklarını yakalamak için daha erken yumurtadan çıkıyorlar; tırtıllar, beslendikleri bitkilere ayak uydurmak için daha yüzeye çıkıyorlar. Ancak iklim değişikliği bu kadar hızlı gerçekleşirken, bireysel veya nüfus esnekliği, yaşadığımız hızlı çevresel değişikliklere ayak uyduramayabilir.

Rapor, bu biyolojik döngüdeki uyumsuzlukların kontrol edilmediği takdirde insan toplumlarına da zarar verebileceği konusunda uyarıyor. İnsan sağlığı için, bulaşıcı hastalıkların yayılması gibi sonuçları olan genel biyoçeşitlilik kaybının yanı sıra, ısınma eğilimleri çoktan mahsul verimini etkileyerek dünya çapında gıda güvenliğini tehdit etmeye başladı. Artan sıcaklıklar yüzünden bitkiler erken çiçek açtığında, polen taşıyıcılar zamanında aktif olmayabiliyor veya sezon sonu donları erken mahsulü yok edebiliyor.

Rapor, habitatları rehabilite etmek, habitat bağlantılarını geliştirmek için vahşi yaşam koridorları inşa etmek, korunan alanların sınırlarını değiştirmek ve üretken arazilerde biyolojik çeşitliliği korumak gibi çözümlerin acil müdahaleler olarak yardımcı olabileceğini, ancak sera gazı salımlarını azaltmak için güçlü çabalar olmadan, bu koruma önlemlerinin yalnızca temel ekosistem hizmetlerinin çöküşünü geciktireceğini söylüyor. Çöküşü geciktirmek yerine durdurmak için hemen harekete geçmemiz gerekiyor.

SHARE: READ MORE

4 March

İklim Şûrası: Tartışmalar ve kararlar

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından düzenlenen, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede yol haritasının oluşturulacağı "İklim Şûrası" 21-25 Şubat tarihleri arasında Konya’da gerçekleşti.

İklim Şûrası neyi amaçlıyordu?
Türkiye'nin Paris İklim Anlaşması’na taraf olması için hazırlanan kanun teklifi Ekim 2021 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilmiş, ardından 2053 net sıfır emisyon hedefi kapsamında çalışmalar başlatılmıştı. Bu doğrultuda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Avrupa Yeşil Mutabakatı’na dair eylem planını hazırlamış durumda. Emisyon Ticaret Sistemi kurulmasına ilişkin hazırlıklar sürerken, Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi ve Eylem Planı da 2053 hedefleri doğrultusunda revize sürecinde.

Öte yandan, Türkiye’nin 2015’te niyet beyanı olarak sunduğu Ulusal Katkı Beyanı (NDC), 2053 Net Sıfır hedefiyle uyumlu olmadığından Paris Anlaşması hedefleriyle bir yol haritası belirlenmesi ve yeni bir NDC hazırlanması, Türkiye'nin bu yılki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 27. Taraflar Konferansı'nda güncellenmiş beyanını sunması bekleniyor. Hazırlıkları devam eden ve bu beyana da zemin oluşturacağı öngörülen, iklim değişikliğine uyum için gerekli yasal ve kurumsal çerçevenin oluşturulması ve ilgili teknik ve finansal gereksinimlerin belirlenmesi amacıyla oluşturulan İklim Kanunu'nun da bu yıl tamamlanması bekleniyor.  

Bu noktada, 2053 net sınıf hedefi için atılacak adımların konuşulacağı, çok çeşitli paydaşların önerilerini paylaşacağı ve kısa, orta ve uzun vadeli politikaların altyapısının oluşturulacağı çok yönlü bir platform oluşturulmasına karar verildi.  

İklim Şûrası’nda neler tartışıldı?
Şûra’da yedi komisyonda kamu kurumları, yerel yönetimler, üniversiteler, iş dünyası, uluslararası kuruluşlar, özel sektör ve STK temsilcilerinden 600’ün üzerinde katılımcıyla toplantılar gerçekleşti. Komisyonlarda sera gazı azaltımı, yeşil finansman ve karbon fiyatlama, iklim değişikliğine uyum, yerel yönetimler, göç, adil geçiş, diğer sosyal politikalar ile bilim ve teknoloji konuları detaylı bir şekilde ele alındı ve kararlar alınarak yol haritaları belirlendi.

Üniversiteli gençlerin oluşturduğu İklim Elçileri de Şûra’ya katılım gösterdi. Hazırlanan “Gençlik Bildirgesi”nde gençler, devlet ve özel sektörden Yeşil Ekonomi Modeli için adım atılması, Paris Anlaşması ve Yeşil Mutabakata uyumlu sürdürülebilir ve temiz üretim modellerinin uygulanması, sera gazı salımlarının azaltılması, kömürden çıkış için 2030 yılına kadar yol haritası çizilmesi ve yenilebilir enerji odaklı enerji stratejileri belirlenmesi, iklim değişikliği sebepli yoksulluğun önlenmesi gibi çeşitli konularda taleplerde bulundu.

Hafta boyunca gerçekleşen komisyon ve yuvarlak masa toplantılarının çıktıları ise şöyle:

Yenilenebilir enerji, sera gazı azaltımı ve akıllı ulaşım:
- Yüksek verim ve düşük enerji maliyetine sahip yenilenebilir enerji teknolojilerinin geliştirilmesi, sürdürülebilir akıllı ulaşım, alternatif yakıt kullanımı, elektrikli araçlar için yeni nesil şarj teknolojileri, bor atıklarından lityum ve mevcut madenlerle elektrikli araçlar için batarya üretimi, 2053 net sıfır hedeflerine yönelik yeşil kombine yük taşımacılığına ilişkin politikaların geliştirilmesi görüşülen konular arasında yer aldı.  Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Türkiye’nin milli enerji politikasının, arz güvenliğini iyileştirerek ithalat bağımlılığı azaltmayı ve yenilenebilir enerji kaynaklarından azami ölçüde yararlanmaya öncelik verdiğini belirtti, yenilenebilir enerjiye geçişi en verimli şekilde gerçekleştirmek için "Uzun Dönemli Enerji Planı"nın hazırlanması gerektiğine dikkat çekti.
- Türkiye Çevre Etiketi Sistemi kapsamında çevre etiket kriterlerinin yaygınlaştırılması, sanayide döngüsel ekonomi modelinin benimsenmesi ve karbon tutma ve düşük salımlı teknolojilerin kullanılması, binalarda su ve enerji verimliliğinin artırılması, yeşil koridor ve yeşil mimari uygulamaları konularında yol haritası belirlenmesine karar verildi.

Finansman:
- Bu başlık altında, kurulacak Emisyon Ticaret Sistemi ve buradan elde edilecek gelirlerin yeşil kalkınma hedefleri ve adil dönüşüm doğrultusunda kullanılması, karbon vergisi, Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında oluşturulan Yeşil Finans İhtisas Grubu ve Yeşil Finans Komitesinin kapsamları, 2053 net sıfır hedefi doğrultusunda “Ulusal Yeşil Finans Stratejisi”nin hazırlanması ve sorumlu kurumların belirlenmesi gibi konular tartışıldı.
- Yeşil ve sürdürülebilir yatırımlar için tahvil, kira sertifikası vb. araçların geliştirilmesi, kurumlar için sürdürülebilirlik standartları ve raporlama çerçevesi geliştirmesi ve potansiyel risklerin belirlenmesi konularında anlaşma sağlandı.
- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Auguste Kouame ile Mutabakat Zaptı çerçevesinde yapılacak projeler ve mevcut finansmanın nasıl genişletilebileceği üzerine görüşmede bulundu. Görüşmede, Dünya Bankası tarafından yerel yönetimler için geliştirilecek proje paketleri ele alındı.   

Tarım ve ormancılık:
- Doğal afetlerin önlenmesi, ormanlık ve sulak alanların korunması, atık yönetimi, geri dönüştürülmüş hammadde kullanımı, biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım, orman ve gıda sistemlerine iklim değişikliğinin etkilerinin yönetimi konuları görüşüldü.
- Madenciliğin, Arazi Kullanımı, Arazi Kullanım Değişikliği ve Ormancılık (AKAKDO) sektörüne etkilerinin belirlenmesi, dijital ve iyi tarım örneklerinin oluşturulması, tarımda sera gazı ve metan azaltımı ve küresel metan taahhüdü için hazırlıkların yapılması konularında görüş birliğine varıldı.

Göç, adil geçiş ve sosyal politikalar:
- İklim göçü konusunda toplumsal farkındalığın artırılması, iklim değişikliğinin müfredata dahil edilmesi, politikaların karar alma süreçlerinde toplumun tüm kesimlerini kapsayacak adil ve etkin katılım imkanlarının sağlanması konuları öne çıktı.
- Kentsel ve kırsal kırılganlıkların tespit edilmesi ve direncin arttırılması, sağlık sektörünü etkileyecek konularla ilgili çalışmalar yapılması ve 2053 net sıfır salım ve yeşil kalkınma hedeflerinin istihdama etkisinin değerlendirmesi ve istihdam olanaklarının analiz edilmesi konularında anlaşma sağlandı.

Yerel yönetimler:
- İklim değişikliğine karşı risk yönetimi, iklim değişikliğinin yerelde halk sağlığı hizmetlerinde dikkate alınması, kentlerde ekolojik koridorların oluşturulması, Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) için metodoloji belirlenmesi konuları görüşüldü.
- Yerelde risk yönetimi ile iklim değişikliği kaynaklı kayıp ve zararlar için fon oluşturulması, yerinde yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaştırılması, iklim platformu ve iklim değişikliği ile mücadelede her ilde iklim koordinasyon kurulu oluşturulması konularında karara varıldı.

İklim değişikliğine uyum:
- Tarımda iklim değişikliğinin etkilerine yönelik doğal çözümler, su kaynaklarının korunması ve suyun verimli kullanılması, ekonomik, sosyal, çevresel etki analizleri yapılması öne çıkan başlıklar oldu.
- Toplumun iklim değişikliğine karşı dayanıklılığı ve uyumu için politikaların geliştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için sosyal destekleme programlarının sürdürülmesi konularında görüş birliği sağlandı.

Şûra nasıl sonuçlandı?
İklim Şûrası, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelesine yönelik stratejik bir belge olması beklenen ve İklim Kanunu’na altyapı oluşturacak sonuç bildirgesinin oylanmasıyla sonlandı. Sonuç bildirgesinin son halinin Cumhurbaşkanı tarafından ilan edileceği paylaşıldı. Sonuç Bildirgesi’nin ön bilgilerini açıklayan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ise, bildirgenin enerji, ulaşım, sanayi, tarım, ormancılık gibi sektörlerde sürdürülebilir üretim ve tüketim uygulamalarının, alternatif salım azaltım yöntemlerinin uygulanması ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı finansman yaratılması için bir kılavuz olacağını vurguladı. 2053 Net Sıfır Hedefi doğrultusunda Ulusal Yeşil Finans Stratejisi'nin oluşturulmasında ve ulusal yeşil taksonomi mevzuatının geliştirilmesinde de yol gösterici olacak bildirgenin, Emisyon Ticaret Sisteminin uygulama takvimi için belirleyici bir belge olması bekleniyor.

Bildirgenin katkı sağlayacağı Türkiye'nin "Ulusal Katkı Beyanını ve Uzun Dönem Strateji ve Eylem Planı"nın 2022 yılında hazırlanıp BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası'na sunulacağı da Şûra’da açıklandı.

SHARE: READ MORE

4 March

İklim krizi lensinden savaşlar

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği konusunda ülkelerin ve şirketlerin verdikleri taahhütlerin ve bu taahhütlerin uygulanması için kamuoyu baskısının günden güne arttığı bir dönemde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali küresel iklim gündeminin bu gibi zorluklara hazır olup olmadığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
İnsan kaynaklı krizlerin en derinini yaratan silahlı çatışmalar, sivil halkın hayatını ve geçim kaynaklarını olduğu gibi doğal çevreyi de geri dönülemez biçimde yok ediyor. Silahlı çatışmaların yarattığı bu kaos, bazen silahlar bırakıldıktan sonra nesiller boyunca sivilleri ve çevreyi etkilemeye devam ediyor.

Çatışmalardan etkilenen bölgelerden elde edilen uydu görüntüleri, açık kaynak araştırmaları ve resmî belgeler; savaş sonucu oluşan altyapı, su kaynakları sorunları, ormansızlaşma ve petrol kirliliği gibi durumları ortaya koyarak, toparlanmaya giden uzun bir yol olduğunu gösteriyor. Silahların bırakılması, savaşın durması ise bu durumda hızlı bir çözüm sunmuyor. Eski mühimmatlar, arazi gaspı ve yönetim boşlukları, benzeri görülmemiş çevresel hasara katkıda bulunarak iklim değişikliğinin sonuçlarını artırma riski taşıyor.

Örneğin, 2014'te Ukrayna’da yaşanan krizden önce ağırlıklı olarak kömür üretiminin yapıldığı Donbas bölgesi ülkenin en ağır sanayileşmiş bölgelerinden biriydi. Bölgede çatışmaların başlamasıyla %80'inden fazlası yüksek veya çok yüksek düzeyde potansiyel çevresel riske sahip olan 250 tesisteki üretim tehlikeye girdi. Artık Donbas bölgesindeki birçok işletme tam kapasiteyle çalışmasa da tehlikeli tesisler ve malzemeler risk teşkil etmeye devam ediyor.
Raporlara göre, çatışmalardan etkilenmiş delikli klor boru hatları, endüstriyel atıklar içeren barajlar ve taşan gübre depolama havuzları, gerçekleşmeyi bekleyen bir felaket.

Savaş ve iklim krizinin iç içe geçtiğine dair bir diğer örneği ise Suriye’de görüyoruz. 2013'te Thomas Friedman’ın, New York Times için kaleme aldığı haberde, iklim değişikliğinin körüklediği şiddetli bir kuraklığın, modern zamanların en şiddetli iç savaşlarından birine dönüşen halk ayaklanmasını nasıl tetiklediği açıklanıyor. Amerikan İlerleme Merkezi, İklim ve Güvenlik Merkezi ve Stimson Merkezi'nin bir raporu da benzer şekilde kuraklığın Arap Baharı ayaklanmalarını hızlandırdığını savunuyor.

Bugüne baktığımızdaysa, Rusya-Ukrayna arasındaki sıcak gündem özellikle iklim krizinin enerji boyutunu gündeme getiriyor. Biden ve Almanya Şansölyesi Olaf Schulz'un Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesi halinde engelleme sözü verdiği Kuzey Akım 2 boru hattı ABD ve Avrupa ülkeleri için enerji güvenliği tehdidini doğuruyor. ABC News’den Lucien Bruggeman'ın haberi de, Rusya’nın işgal hamlesini enerji ve iklimsel boyutlarıyla ele alıyor. Haberde iklim kriziyle mücadele için ABD’nin fosil yakıt üretimini azaltmasının istemeden de olsa Avrupa’nın doğal gazının üçte birinden fazlasını sağlayan Rusya'nın elini güçlendirdiği eleştirilerine değiniliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli bir araştırmacı olan Ben Cahill, Beyaz Saray’ın iklim değişikliğini odağına almasına rağmen enerji güvenliği sorununun görmezden gelinmemesi gerektiğini savunuyor. Amerikan Petrol Enstitüsü'nden Frank Macchiarola’a göre ise Rusya’nın istilası ABD petrol ve doğal gazının Avrupa’da enerji güvenliğinin sağlanması için olan önemini hatırlatıyor.

Ancak birçok uzman bu eleştirilere katılmıyor. İklim ve Güvenlik Merkezi direktörü ve eski bir istihbarat yetkilisi olan Erin Sikorsky, Rusya’nın hareketlerinden etkilenmemek için hızlıca temiz enerjiye geçilmesi gerektiğini savunuyor ve kısa vadeli krizle uzun vadeli stratejinin karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Her iki durumda da uzmanlar, Doğu Avrupa'daki çatışmanın hükümetler, gelişen bir enerji ortamına uyum sağlamaya çalışırken önümüzdeki zorluklara ışık tuttuğunu söylüyor. Ek olarak uzmanlar, yenilenebilir enerji alanındaki atılımların çoğu liderin fark ettiğinden daha yakın olduğunu söyleyerek, yenilenebilir enerjinin önümüzdeki on yıllarda petrol ve doğalgazı gereksiz hale getirebilecek bir gelişme olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle Rusya’ya uygulanan yaptırımların hükümetleri fosil yakıtlara daha fazla yatırım yapmaya değil, daha uzun vadeli bir hedef olduğundan temiz enerjiye geçiş eğilimini hızlandırmaya yönlendirmesi gerektiğini düşünüyorlar.

Sonuç olarak, temiz enerjiye geçişin yavaş olmasının ülkeleri sadece çevresel değil politik risklere karşı da savunmasız hale getirdiği görülüyor. Bununla birlikte, devletler ve kurumlar, toplumları istikrarsızlaştırabilecek ve silahlı çatışmalar nedeniyle ortaya çıkabilecek çevresel riskleri belirleme, harekete geçme ve azaltma kapasitesine ihtiyaçları olduğunun farkında olarak hareket etmeliler. Sürdürülebilir barışı inşa etmek ve toplulukları desteklemek için çevresel riskleri değerlendirmeye açık bir ihtiyaç bulunuyor.
 

SHARE: READ MORE

4 March

Karbonun sosyal maliyeti

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir elektrik şirketi, kömür veya doğal gazla çalışan bir elektrik santrali işlettiğinde, saldığı sera gazları çevreye zarar veriyor, ancak şirket bu hasarı ödemiyor. Bunun yerine, maliyetler orman yangınlarıyla mücadele, toplulukları selden korumak ve artan sigorta maliyetleri gibi iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmak için her yıl harcanan milyarlarca dolar vergide ortaya çıkıyor.

Ekonomistler, bu hasara “olumsuz dışsallık” diyor. Bu, insanların fosil yakıtlar ve tarım gibi sera gazı yayan diğer faaliyetlerin maliyeti dışında kalan, gelecek nesiller de dahil olmak üzere topluma ödediği bir bedel. Politika yapıcılar da bu hasarın bir kısmını açıklamaya çalışmak için “karbonun sosyal maliyeti” kavramını kullanıyor.

Sosyal maliyet üzerine bir mücadele
Salınan bir ton karbondioksit başına bir dolar olan karbonun sosyal maliyeti, ABD Posta Servisi'nin elektrikli mi yoksa benzinle çalışan kamyonları mı satın alması veya kömürle çalışan elektrik santralleri için salım standartlarının belirlenmesi gibi önerilen satın alma kararlarının maliyet ve karlarına dahil edilir. Bu ekstra sosyal maliyet, bir düzenlemenin maliyetinin karını aşıp aşmadığı konusunda ölçekleri değiştirebilir.

Trump yönetimi, sosyal maliyeti bir metrik ton karbondioksit başına 1 ile 7 dolar arasına düşürmüştü. Bunlar, Çevre Koruma Ajansı'nın enerji santrali salımları ve araç yakıt verimliliği konusundaki düzenlemelerini geri almayı haklı çıkarabilecek kadar düşük rakamlar. Biden yönetimi ise bunu geçici olarak artırdı ve şimdi Trump dönemindeki politikanın yedi katından daha yüksek olması beklenen yeni bir sosyal maliyet kararlaştırmaya hazırlanıyor. Bu durum, karar vericileri tarımdan ulaşıma ve imalata kadar her sektörde salım kesintileri için zorlamaya teşvik edebilir. Ancak, yeni maliyet tahminlerinin nasıl ve nerede uygulanacağı muallakta.

Sosyal maliyet halk için ne anlama geliyor
Biden'ın ilk eylemlerinden biri, Trump yönetiminin “sosyal maliyet” için pazarlık temelli hesaplamasını tersine çevirmek oldu. Biden yönetimi, zamanla artacak olan bir metrik ton karbondioksit başına 51 dolar olarak geçici bir değer belirleyerek, sosyal maliyeti enflasyona göre ayarlayıp Obama dönemi seviyesine geri döndürdü. Bu tüketiciler tarafından ödenen bir karbon vergisi olsaydı, benzini galon başına yaklaşık 50 sent artırırdı.

Ancak karbonun sosyal maliyetinin benzin, elektrik veya çelik gibi salım-yoğun malların fiyatları üzerinde doğrudan bir etkisi yok. Bunun yerine, hükümet, özel şirketler ve tüketiciler tarafından yapılan satın alma ve yatırım faaliyetlerini etkiliyor.

Daha yüksek bir sosyal karbon maliyeti, şirketlere hükümetin sera gazı salımlarını azaltmada büyük faydalar gördüğünü işaret ediyor. Salımlardan kaynaklanan hasarı hesaplamak, yeşil teknolojiye yapılan yatırımları haklı çıkarmaya da yardımcı oluyor.

Örneğin, ABD Posta Servisi, meclisten benzinle çalışan yeni bir posta dağıtım kamyonu filosu için 11.3 milyar dolar bütçe istedi. Bu araçlar yılda 110 milyon galon benzin yakacaktı. Yayılan karbonun tonu başına 51 dolar olan sosyal maliyet, 20 yılda 1,1 milyar dolar anlamına geliyor. Bu tür maliyetlerin dahil edilmesi, hükümeti gelecekteki Posta Servisi filosuna elektrikli araçları dahil etmeyi düşünmeye zorlayabilir.

Şu anda ekonomistler, nüfus, ekonomik büyüme ve sera gazı salımları için uzun vadeli tahminleri bir araya getiren entegre değerlendirme modelleri kullanarak sosyal maliyeti hesaplıyor. Bu modeller, gelecekteki iklim değişikliğini tahmin etmek için salım senaryolarını kullanıyor, ardından ülkenin ve dünyanın gayri safi yurtiçi hasılası üzerindeki etkilerini hesaplıyor. Dolayısıyla etkiler, kullanılan varsayımlara bağlı olarak büyük ölçüde değişebiliyor. Bu tür tahminler üretmek için modelleri kullanmak, politika oluşturmanın rutin bir parçası haline gelmiş olsa da tahminler hala büyük ölçüde belirsiz.

Sosyal maliyetler arası farkın sebebi ne?
Trump yönetiminin tahmini iki nedenden dolayı daha düşüktü:
 - Yalnızca ABD sınırları içindeki iklim hasarlarını hesaba katıyordu;
 - Yönetim, Obama ve Biden tarafından kullanılan oranın iki katından fazla olan %7'lik bir iskonto oranı belirleyerek gelecekteki maliyetlere daha düşük bir değer veriyordu.Ekonomistler, bugün gelecek için ödediğimiz maliyete karşı gelecekteki karları iskonto etmek için farklı oranlar kullanır. İklim için yüksek bir iskonto oranı, gelecekte meydana gelecek hasarlara daha düşük bir değer verdiğimiz anlamına gelir.

Beklendiği üzere, iskonto oranları tartışmalı. New York eyaleti, ton başına 125 dolarlık karbonun mevcut sosyal maliyetini üretmek için %2'lik bir iskonto oranı kullanıyor. Bazı analistler, %0'lık bir iskonto oranını savunuyorlar çünkü daha yüksek olduğu her durum, gelecek nesiller tarafından karşılanacak maliyetlere daha düşük bir değer katıyor.

Bazı bilim insanları, karbonun sosyal maliyeti analizinin kullanılmasının gerekip gerekmediğini tartışıyorlar. Örneğin, Birleşik Krallık, karbon azaltma değerini belirlemek için karbonun sosyal maliyeti yerine bir "maliyet etkililik analizi" kullanıyor. Bu yöntem bir hedef (net-sıfır salım) belirliyor ve ona ulaşmak için en ucuz yolu hesaplıyor. Bazı önde gelen bilim insanları, ABD'nin İngiltere yaklaşımını benimsemesini tavsiye ederken, diğerleri itiraz ediyor.

Diğer seçenekler: karbon vergileri ve salım üst sınırları
İklim değişikliğinin maliyetini hesaba katmanın başka yolları da var. Örneğin, karbon vergisi daha basit ve etkili, ancak yasalaşması daha zor çünkü meclisin harekete geçmesini gerektiriyor. Böyle bir vergi, insanları, bu salımların neden olduğu zarar için vergilendirerek fosil yakıt kullanmaktan caydırıyor.

Karbon fiyatlandırmasının başka bir biçimi, şirketlerin azalan sayıda salım izinlerinin ticaretini yapması için bir pazar yeri oluşturmak. Bu tür üst sınır ve ticaret programları bugün Avrupa Birliği'nde, Kaliforniya ve Washington dahil olmak üzere birkaç ABD eyaletinde ve başka yerlerde uygulanıyor.

Vergiler ve salım üst sınırları karbon salımlarını azaltıyor ancak fiyatları yükselttikleri için seçmenler ve meclis tarafından sevilmiyorlar. Karbonun sosyal maliyetini hem yasalaştırmak hem de mevzuat olmadan düzenleyici inceleme yoluyla değiştirmek daha kolay. Hükümete rutin politika oluşturma yoluyla iklimi ele alma esnekliği sağlıyor, ancak sonraki yönetimler tarafından da değiştirilebiliyor.
Görüldüğü üzere, faaliyetlerimizin iklim değişikliğine etkisinin ve çevreye verdiği zararın maliyetini ödememiz için farklı yollar olsa da hepsinin ortak noktası, gelecek nesillere yaptıklarımızın bedelini ödememiz gerektiği.

SHARE: READ MORE

18 February

Bir toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi olarak şehirlere erişim

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyanın dört bir yanında kentlerde yaşayan toplumlara bakıldığında, dikkat çeken konulardan biri insanların gitmeleri gereken yere nasıl gittikleri konusunda cinsiyete dayalı farklılıklar bulunması. Kadınların şehir içi yolculuk deneyimleri; yolculuk sayıları, kat edilen mesafeler ve seyahat amaçları erkeklerinkinden önemli ölçüde farklılık gösteriyor.

Birçok şehirde erkekler özel arabalara kadınlardan daha fazla erişime sahip. Ayrıca şehir içerisinde daha uzak mesafeler kat ediyorlar. Buna karşılık, çocuk bakımı ve ev işleri gibi kısıtlamalar orantısız bir şekilde kadınları etkiliyor. Bazı şehirlerde bu durum, kadınların eve hapsoldukları anlamına geliyor. Diğerlerinde -göreli güvenlik algılarına rağmen- kadınlar toplu taşımaya erkeklerden daha fazla bel bağlıyorlar.

Kadınların şehir içerisinde bisiklete binme olasılıkları düşük
Bu cinsiyete dayalı farklılıklar, ulaşım uzmanlarının ve epidemiyologların aktif seyahat olarak adlandırdıkları yürüyüş ve bisiklete binme gibi ulaşım türlerini de kapsıyor. Aktif seyahat, tüm yolculuğunuz boyunca yürümeyi ve bisiklete binmeyi veya toplu taşıma araçlarına erişim yolunda yapabileceğiniz tesadüfi yürüyüş ve bisiklete binmeyi içerebiliyor.   

Aktif seyahat üzerine yeni bir araştırma, beş farklı kıtada 13 farklı ülkeden 19 şehirde kadın ve erkeklerin aktif seyahate erişiminin ne ölçüde farklılaştığını inceledi. Araştırma kapsamında katılımcılardan bir veya iki günlüğüne seyahat faaliyetlerini bildirmelerini isteyen, nüfusu temsil eden seyahat anketlerinden elde edilen ikincil veriler analiz edildi. Anketler kapsamında Accra, Kisumu, Cape Town, Delhi, Melbourne, Londra, Berlin, Köln, Hamburg, Münih, Zürih, Buenos Aires, Sao Paulo, Santiago, Bogota, Mexico City, Chicago, Los Angeles ve New York City şehirleri incelendi.

Araştırma sonucunda, şehirlerin çoğunda kadınların erkekler kadar aktif seyahat süresine eriştiği görüldü. Ancak, yürüme olasılıkları bisiklete binme olasılıklarından daha yüksek olduğundan, kadınların şehre erişimi önemli ölçüde sınırlı.  İncelenen üç ulaşım yolundan -yürüyüş, toplu taşıma ve bisiklet- bisikletin, şehirler arasında en büyük farklılığı gösterdiği tespit edildi.

Altyapı eksikliği ve sosyal normlar kadınların bisiklete binmesini engelliyor
Araştırmalar, erkeklerin aksine kadınların yürürken veya toplu taşımada ne kadar savunmasız oldukları veya hissettikleri konusunda büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu güvenlik açığı, bisiklet söz konusu olduğunda özellikle belirginleşiyor. Arazi yollarından veya bisiklet şeritlerinden kaynaklanan güvenli altyapı eksikliği, kadınların neden bisiklet kullanma olasılığının daha düşük olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor. Araştırmalar, genel olarak kadınların riskten kaçınma olasılıklarının da erkeklerden daha fazla olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, araştırmalar, dünya çapında kadınları bisiklete binmekten caydıran sosyal ve kültürel normları da vurguluyor. Bisiklete binmek, özellikle güvenli altyapısı olmayan ve bisiklete binme seviyelerinin düşük olduğu şehirlerde daha çok erkeklere özgü bir ulaşım aracı olarak algılanabiliyor. Pakistan'ın Karaçi kentinde olduğu gibi, kadınların yalnız seyahat etmelerinin sosyal olarak kısıtlandığı ortamlarda bu durum daha da kötüleşiyor.

Kadınlar yürümeye ve toplu taşımaya daha bağımlı
Çoğu şehirde, kadınların seyahat anketinin yapıldığı gün evlerinin dışına hiç çıkmadıklarını bildirme olasılıklarının genel olarak %4’lük bir fark ile erkeklerden daha yüksek olduğu görülüyor. 19 şehirden sadece ikisi cinsiyetler arasında eşit düzeyde hareketsizliğe sahip: Kenya'da Kisumu ve ABD'de Los Angeles. Cinsiyet farkının en fazla olduğu şehirler 26 puanlık farkla Delhi, 12 puanlık farkla Accra ve 9 puanlık farkla Sao Paulo. Delhi'de, kadınların yaklaşık %60'ı anketin yapıldığı gün evlerinin dışına hiç çıkmadıklarını bildirmiş.

Şaşırtıcı olansa seyahat etme olasılıkları daha düşük olmasına rağmen, kadınların şehirlerde aktif seyahat yoluyla erkeklerden ortalama olarak %5 daha fazla fiziksel aktivitede bulunması. Bunun sebebi, kadınların gittikleri yere kadar yürüme ve genel olarak yürüme olasılıklarının daha yüksek olması. Ortalama olarak, kadın katılımcılar aktif seyahat sürelerinin %62'sini yalnızca yürüdükleri gezilerden elde ediyor. Karşılaştırıldığında bu oran erkeklerde %54. Buna ek olarak, Delhi ve Mexico City dışındaki tüm şehirlerde, kadınların toplu taşıma araçlarını kullanma olasılığı erkeklerden daha yüksek.

Kadınların yürüme ve toplu taşımaya daha fazla bağımlı olması iki ana faktörden kaynaklanıyor. Birincisi hem hane içinde hem de toplumsal düzeyde cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınların özel arabalara erişiminin daha az olması. Bu eşitsizliğin, araç sahipliği düzeyinin düşük olduğu ülkelerde daha kötü durumda olduğu düşünülebilir. İkincisi, sosyal normların ve altyapı eksikliğinin ötesinde, örneğin market alışverişini taşıma ihtiyacı veya çocukları etrafta gezdirmek gibi, bisiklete binmeyi kadınlar için daha az uygun hale getiren başka kısıtlamalar.

Bu veriler birlikte ele alındığında, kadınların erkekler kadar aktif seyahat süresi elde ettiğini, ancak daha fazla yürüme ve daha az bisiklete binme olasılıkları nedeniyle şehir içinde nispeten daha az erişime sahip olduklarını gösteriyor. Bu durum, iş, eğitim ve sağlık hizmetleri ve sosyal ağlar için seçeneklerin kısıtlanmasına neden olabilir. Bu nedenle, kadınların şehre erişimini ve sosyal hayata katılımlarını artırmak için bisiklete binmeyi kadınlar için daha güvenli hale getirmek büyük önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

18 February

İklim krizi çağında yapay karla Kış Olimpiyatları

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Bu sene Çin’de gerçekleşen Kış Olimpiyatları, 4 Şubat'ta Pekin’den yaklaşık 80 kilometre uzaktaki dağlık bir bölge olan Yanqing'de yokuş aşağı kayak ve slalom ile başladı. Ancak bu bölge, snowboard, kros kayağı ve kayakla atlama etkinliklerinin yapılacağı 160 km kuzeybatıdaki Zhangjiakou bölgesiyle birlikte nispeten az kar yağışı alıyor.

Kış olimpiyatları, iklim krizi çağında ilginç manzaralara sahne oluyor. Az kar yağışı nedeniyle yapay kardan oluşturulmuş kayakla atlama pistinin etrafında, yükselen bacalar, yüksek binalar, endüstriyel depolama tesisleri, soğutma kuleleri görülüyor. Pist dışında her yer tamamen karsız.

Sahte karın gerçek maliyeti
Kış Olimpiyatları'nda ilk kez sahte kar kullanılmıyor, ancak Pekin Kış Olimpiyatları kış oyunlarının tamamen yapay toz üzerinde oynanacağı ilk olimpiyat. Yapay kar ilk olarak 1980'de New York'taki Lake Placid'de kış oyunları yapıldığında zaten yamaçlarda bulunan kara ekleme yapmak için kullanılmıştı, ardından tekrar 2010’da Vancouver ve 2014’te Sochi'de  kullanıldı. 2018 Güney Kore Pyeongchang Olimpiyatları'nda ise yapay kar oranı %98 civarındaydı.

2022 oyunlarında yaklaşık 400 kar tabancası müsabaka alanlarında beyaz kristal atışı yapıyor. Çin, kar tabancıları için 49 milyon galon suya ihtiyaç duyulduğunu tahmin ediyor. Bazı uzmanlarsa, bu miktarın oldukça yetersiz olduğunu ve gerçekte daha çok suya ihtiyaç olduğunu öne sürüyor. Bu durum, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) ihale sürecinde yaptığı değerlendirmede de bir risk olarak vurgulandı.

Pekin, yıl boyunca su kıtlığı yaşayan bir bölgede yer alıyor ve Çin'in sele eğilimli güneyinden gelen kaynaklara giderek daha fazla bağımlı olurken, Çin Su Riski raporuna göre Zhangjiakou'nun kişi başına düşen su kaynağı, ulusal ortalamanın beşte birinden daha az. Ancak Çin, ülkenin geniş rezervuar ağı nedeniyle Olimpik kar yapma işleminin yerel su kaynağı üzerinde minimum baskı oluşturacağını ve kış oyunlarının Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile uyumlu olduğunu belirtiyor. IOC de The Independent'a Pekin oyunları için kar üretim kapasitesinin "en yüksek teknik ve çevresel standartlara göre geliştirildiğini" söyledi.

Yapay kar savunucuları, üretim için kullanılan suyun yaklaşık %80'inin havzaya geri döndüğünü belirtse de ABD'nin Batısı gibi bölgeler, giderek uzayan ve iklim değişikliği kaynaklı şiddetli kuraklıklardan muzdarip olduğundan yapay kar için su ile ilgili kuralları yeniden koyuyor veya alternatifler arıyor. Örneğin, Arizona’da bir kayak merkezinde yapay kar için kanalizasyon atık suları kullanılmaya başlandı. Ancak bu durum kargaşaya neden oldu. Çevreciler, ilaç ve diğer kirleticilerin havzaya girme riski konusunda uyarıda bulundu ve yerli aktivistler atık su karını kutsal bir dağa saygısızlık olarak değerlendirdiler.

Yapay kar ayrıca, erozyon ve bitki örtüsüne uzun vadeli hasar gibi başka sorunlar da doğuruyor. Tabi bir de karbon ayak izi var. Kar tabancası üretim ve danışmanlık şirketi MYNEIGE Inc'in Başkanı Robin Smith, ESPN'e her sezon kayak merkezlerinde tüketilen enerjinin yaklaşık %67'sinin yapay kar yapımında kullanıldığını tahmin ettiğini söyledi. Sahte kar oluşturmak için fosil yakıt enerjisi kullanmak, daha az doğal kar yağışına neden olan küresel ısınmaya sebep olan salımları arttırırken deliliğin tanımı gibi görünüyor.

Öte yandan, kar üretmenin görece daha sürdürülebilir yolları da var. Bazı kayak merkezleri kar makinelerini tamamen temiz enerjiyle çalıştırıyor. Başka tesisler yağışları topluyor ve bunu yapay kar yapmak için kullanıyor. Diğer bir strateji ise “kar çiftçiliği”, yani geçen yılın karını yeniden kullanılmak üzere branda veya talaş altında depolamak.

Yapay kar söz konusu olduğunda bir başka önemli konu ise güvenlik. Bazı sporcular, son zamanlarda yapay kar üzerinde yarışma konusundaki endişelerini dile getiriyorlar. Olimpiyat altın madalyalı ve ABD'li İskandinav kayak takımı üyesi Jessie Diggins, bu ay The Associated Press'e verdiği demeçte, yokuş aşağı suni kar üzerinde saatte 76 kilometre hıza ulaştığını belirtti. Diggins, "Biraz daha tehlikeli hale geldiğini düşünüyorum. Korkutucu, çünkü karda kaymak yerine buzda kayıyorsunuz" diye ekledi.

İngiliz kros kayakçısı ve üç kez Olimpiyat şampiyonu olan Andrew Young ise iklim değişikliğinin sporu "kesinlikle değiştirdiğini" ve sınırlı doğal kar oluşmasına neden olduğunu söyledi.

İklim krizinin kışa etkisi
Sahte karla karşılaşanlar sadece seçkin sporcular değil. Dünyanın dört bir yanındaki kayak merkezleri, on yıllardır bir dereceye kadar yapay kar kullanıyor olsa da artık bu durum daha yaygın hale geldi. Ulusal Kayak Alanları Birliği, ABD kayak alanlarının %91'inin yapay kar ürettiğini ve kayak merkezlerinin son 20 yılda kar yapma kapasitelerini %60 artırdığını bildiriyor.

ABD Çevre Koruma Ajansı, iklim kriziyle bağlantılı olarak yükselen sıcaklıkların kışları kısalttığını ve yağışlar artarken kar yağışının azaldığını söylüyor. Her mevsim, iklim kaynaklı etkiler görmüş olsa da en hızlı ısınan mevsim kış oluyor. 1972 ve 2020 arasında, ABD'nin karla kaplı kısmı yılda ortalama yaklaşık 4800 km2 oranında azaldı.

Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Örgütü (OECD), 15 yıl önce artan küresel ısının kıtadaki kayak yerlerinin üçte ikisini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Uzun vadeli tahminler de iç açıcı görünmüyor. Lihtenştayn merkezli Alp koruma derneği Cipra'dan Michel Revaz 2006'da The Independent'a verdiği demeçte, "50 yıl içinde 1.200 metrenin altındaki tüm kayak merkezlerinin küresel ısınma karşısında şansı kalmayacak ve kapanacaklar" demişti.

İklimle ilgili kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Protect Our Winters'ın 2018 raporu da karın az olduğu yılları olumsuz ekonomik etkilerle ilişkilendiriyor. Karın bol olduğu yıllarda daha fazla insan kayak yapmaya gittiği için yerel ekonomiye 693 milyon dolar katkı sağlandı ve 11.800 ekstra iş yaratıldı. Az olduğundaysa kayıplar 1 milyar dolara ulaştı ve 17.400 işe mal oldu. Endüstri hayatta kalabilmek için kar yapma makinelerine yönelse de makinelerin de yüksek maliyeti bulunuyor. Kayak merkezleri kar yapmak için her sezon 500.000 dolar ila 3,5 milyon dolar harcayabiliyor, bu da aile işletmelerinin işe devam etmesini zorlaştırıyor.

Kış oyunlarının geleceği
Böyle giderse bir sonraki olimpiyatlar yeterince para yatırıldığı sürece dünyanın her yerinde yapılabilirmiş gibi görünüyor. Kayak ve snowboard endüstrisi, kış sporlarının geleceği söz konusu olduğunda, Hindistan ve Çin gibi büyüyen pazarlara giderek daha fazla odaklanıyor. Ancak kar varken ya da yokken, Avrupa ve ABD’deki köklü kayak merkezleri henüz yok sayılmayı reddediyor. Kış Olimpiyatları, dört yıl sonra İtalya'nın Milano ve Cortina d'Ampezzo kentlerinde yapılacak, Utah ise 2030 veya 2034'te ev sahipliği yapmayı umuyor.

Ancak iklim krizinin güncel hızı, olimpiyatlar nerede yapılırsa yapılsın Çin'in bu yıl sergilediği gibi çevreyi değiştiren tekniklerden kaçınılabileceğinin garantisini vermiyor. Olimpiyatlar, en son Cortina'da 1956 yılında yapıldığından beri aradaki 70 yıl, ortalama 3,2°C’lik bir sıcaklık artışı görmüş olacak. Fransız tatil beldesi Chamonix'in 1924'te ilkine ev sahipliği yaptığından bu yana Kış Oyunları için kullanılan 21 mekânı inceleyen araştırmacılar, 2050 yılına kadar sadece 10'unun bir etkinliğe ev sahipliği yapmak için "iklim uygunluğuna" ve doğal kar yağışı seviyelerine sahip olacağını tahmin ediyor. Bu istatistikler, iklimi değiştiren gazların salımlarını durdurma yolunda toplu bir başarısızlığın korkunç sonucu. Kış Olimpiyatları’nda ve kış sporlarının yapılmasında yapay kara bağımlı olmamak ve yapay karın getirdiği sonuçlarla karşı karşıya kalmamak için iklim değişikliğiyle mücadele konusunda hemen harekete geçmek gerekiyor.

SHARE: READ MORE

17 February

Düşük karbonlu enerji arayışında büyük dönüm noktası: Nükleer füzyon teknolojisi

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Oxfordshire'da bir füzyon deneyi olan Joint European Torus'taki (JET) araştırmacılar, beş saniyelik bir füzyon patlaması sırasında 59 megajul, yaklaşık 14 kg TNT'ye eşdeğer, ısı üretti. Bu aynı tesis tarafından kırılan 1997'deki 21.7 megajüllük bir önceki rekoru ikiye katladı. Culham Füzyon Enerjisi Merkezi'nin yirmi  yılı aşkın çalışmalarının bir sonucu olan bu başarı füzyonun uygulanabilir ve sürdürülebilir bir düşük karbonlu enerji kaynağı olma yolunda büyük bir dönüm noktası olarak görülüyor. Aynı zamanda yıldızların gücünden yararlanma olasılığını gerçeğe bir adım daha yaklaştırdı.

Imperial College London'da nükleer materyaller konusunda çalışan Dr. Mark Wenman, deneyin füzyon enerjisini yalnızca beş saniye serbest bırakmasına rağmen, füzyonun gelecek için sürdürülebilir bir enerji kaynağı olduğunu kanıtlama yolunda önemli bir kilometre taşı olduğunu söyledi.

Simit şeklindeki JET, güneşin merkezinden 10 kat daha sıcak olan 150m santigrat dereceye kadar ısıtılan plazmaları veya yüksek oranda iyonize gazları içerecek şekilde inşa edilmiştir. Böyle aşırı sıcaklıklarda, atom çekirdekleri birleşerek yeni elementler oluşturabilir ve büyük miktarda enerji açığa çıkarabilir.

JET'teki deneyler, füzyon teknolojisinin helyum gazı oluşturmak üzere birleşen döteryum ve trityum olarak bilinen iki hidrojen izotopuna dayalı bir yakıtla mümkün olup olmadığına odaklandı. Sonuçta yakalanan başarı, Fransa'nın güneyinde inşa edilen daha büyük bir füzyon projesi olan Iter için önemli bir dayanak oluşturuyor. Iter'in 2035'te döteryum-trityum yakıtını yakmaya başlaması ve nihayetinde plazmasını yüksek sıcaklıkta tutmak için kullandığından daha fazla ısı üretmesi planlanıyor. Iter ile her şey yolunda giderse, bir sonraki adım, kullandığından daha fazla elektrik üreten ve şebekeye bağlı bir Avrupa enerji santrali inşa etmek.

Birleşik Krallık Atom Enerjisi Kurumu başkanı Prof. Ian Chapman bu gelişmeyi iklim krizi odağında ele aldı. "İklim değişikliğinin etkilerini ele almak için önemli değişiklikler yapmamız gerektiği açık ve füzyon çok fazla potansiyel sunuyor." diye belirtti.

Nükleer enerji yaratmanın iki yolu bulunuyor: mevcut nükleer santrallerde kullanılan fisyon ve füzyon. Fisyonda, ağır uranyum atomlarının enerjiyi serbest bırakmak için daha küçük atomlara bölünmesi gerekiyor. Füzyonda ise enerji tam tersi şekilde elde ediliyor: küçük, hafif atomlar, güneşin plazma çekirdeğinde olduğu gibi, daha büyük, daha ağır atomlar halinde bir araya geliyorlar.

Nükleer füzyon uzun zamandır geleceğin enerjisi olarak kabul ediliyor. Sera gazı salımına neden olmayan sonsuz bir güç kaynağı olarak görülüyor ve 1 kg füzyon yakıtı 1 kg kömür, petrol veya gazdan yaklaşık 10 milyon kat daha fazla enerji içeriyor. Sağladığı enerji miktarı fisyondan da fazla olduğu gibi yüksek düzeyde nükleer atık üretmez. Ayrıca herhangi bir terslik anında plazma saniyeler içinde soğuyup reaksiyonu durduracağı için nükleer bir risk de taşımıyor. Son gelişmeler sürdürülebilir enerji arayışında büyük bir umut yaratsa da füzyon teknolojisinin 2050’ye kadar ulaşılması planlanan net sıfır taahhütlerine ne kadar katkı sunacağı tartışılıyor.

Imperial College London Nükleer Mühendislik Merkezi direktörü Dr Michael Bluck, bu reaktörlerin prensipte ana yakıt olarak suyu kullandığını belirtiyor.  Ancak, bu düşüncenin yanıltıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Füzyon teknolojisinin kullanımı yakıt olarak iki hidrojen izotopu olan döteryum ve trityum gerektiriyor. Döteryum deniz suyunda doğal olarak bulunuyor ve elde edilmesi nispeten kolay olsa da, trityum son derece nadirdir ve füzyon reaktörlerinin lityumdan kendilerinin üretmesi gerekiyor. Bu durumun ileride, piller ve füzyon arasında kaynaklar için rekabete neden olacağını düşünenler bile var.

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin 2018'deki raporu, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamak için dünyanın 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşması gerektiğini söylüyordu. Füzyonun ne zaman kullanıma girebileceğine ilişkin tahminler, 2030 ile 2050 ve sonrası arasında değişiyor. Bu durum füzyon teknolojisinin 2050 net sıfır hedefine büyük katkılarda bulunamayacağını gösteriyor.

Her ne kadar net sıfır dönüşümüne katkı sağlayamayacak olsa da füzyonun en olası rolü, karbon sonrası bir toplumda bir enerji kaynağı olmaktır. Ayrıca 2050 hedefinin çok ötesinde, mevcut CO2'yi atmosferden çıkarmak için büyük ölçekli bir güç kaynağı olarak füzyona ihtiyaç duyuluyor.

Füzyon teknolojisinin birçok avantajı ve yaşanan pek çok gelişme bulunsa da bunların mümkün olduğunca hızlı bir şekilde karbonsuzlaştırma hedefine gölge düşürmemesi gerekiyor. Şu anda yapılan yatırımların tam bir dönüşümü karşılayamayacak olduğu da göz önünde bulundurulduğunda yeşil dönüşüm için füzyon teknolojilerini beklememek daha doğru gözüküyor.
 

 

SHARE: READ MORE

17 February

Meşru yatırımcılar çevresel suçları nasıl finanse ediyor?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Yasadışı balıkçılık ve ağaç kesimi, atık kaçakçılığı ve vahşi yaşam ticareti gibi çevresel suçlar; ekosistemlere zarar veriyor, doğal varlıkları tüketiyor, geçim kaynaklarını yok ederek iklim değişikliğiyle mücadele etme çabalarımızı baltalıyor. Finansal kurumlar da genellikle karlılığı çevre suçları yoluyla artırılabilen, doğaya bağımlı sektörlere yatırım yapıyor. Yapılan yatırımlar her ne kadar teknik olarak yasal olsa da bir şekilde çevresel suçlarla ilişkili olması kara para aklanması anlamına geliyor.

Biyoçeşitlilik için Finans (F4B) tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre, çevresel suçlar her yıl 280 milyar dolara kadar gelir yaratıyor ve vergi gelirlerini yılda yaklaşık 30 milyar dolar azaltıyor. Bu faaliyetlerden en çok zarar görenler yoksul ve biyoçeşitlilik açısından zengin ülkeler oluyor. Finansal kurumlar, çevresel suçlarından çıkar sağlayan işletmelere yatırım yaparak ve bir nevi sektörü bu yönde teşvik ederek kurumların çevre suçlarına rağmen yatırımlar ile elde ettiği gelirleri ve karları etkin bir şekilde aklamalarına olanak sunuyor.

Yasa dışı faaliyetlerden elde edilen gelirlerin temiz paraya dönüştürülmesini önlemeyi amaçlayan kara para aklamayı önleme (AML) kuralları, güçlendirilmiş uygulamalar sayesinde terörizmin finanse edilmesini daha da zorlaştırdı. Fakat çevre suçları söz konusu olduğunda, AML kurallarının uygulanmasının zayıf olduğu görülüyor. Kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele etmekle görevli hükümetler arası kuruluş olan Mali Eylem Görev Gücü (FATF), bu alanda faaliyetlerini arttırdığını belirtse de kayda değer eylemler, büyük ölçüde yasa dışı vahşi yaşam ticaretiyle sınırlı kaldı. F4B’nin raporu; mevcut AML kurallarının daha fazla çevre suçunu kapsayacak şekilde düzenlenmesinin bile yeterli olmayacağını, çevre suçlarından elde edilen yatırım getirilerinin de AML kurallarına tabi olması gerektiğini belirtiyor.

Emeklilik fonları da dahil olmak üzere finans kurumları, yalnızca çevre suçlarının faillerinin kârlarını akladığı kanallar sağlamakla kalmıyor; ayrıca gıda, ağaç ürünleri ve altyapı gibi doğaya bağımlı ve karlılığı çevre suçları yoluyla arttırılabilen sektörlere de yatırım yapıyorlar. Örneğin, yasadışı ağaç kesimi, tarımsal üretim için daha fazla araziyi kullanılabilir hale getirerek maliyetleri düşürür, tarımsal çıktıyı artırır ve kaliteyi iyileştirir. Sonucunda işletmeler için daha yüksek karlar ve yatırımcıları için daha büyük getiriler elde edilir. Yapılan bu yatırımlar teknik olarak yasal olsa da getirilerin kısmen suç faaliyetlerinden elde edilmesi buna göre bir düzenlemenin gerekliliğini gösteriyor.

Finansal kurumlar teoride çevre suçlarından faydalanan işletmeleri desteklememe yükümlülüğüne sahip. Bu tür firmalar para cezası, faaliyetlerin zorunlu olarak askıya alınması riskiyle karşı karşıya kalıyor ve bu da onları yatırımcılar için daha dezavantajlı hale getiriyor. Ancak çoğu durumda çevre yasalarının yetersiz bir şekilde uygulanması bu riskleri yatırımcılar için etkili bir caydırıcı haline getiremiyor. Kredi riskleri bu yatırımları durduramasa da finansal kurumlar, yıkıcı yatırımlara halkın tepkisine karşı giderek daha savunmasız hale geliyor. İtibar kaygısının yanı sıra Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık da dahil olmak üzere kilit yargı bölgelerinde yeni zorunlu çevresel durum tespiti uygulamaları, gerekliliklerinin yürürlüğe girmesine yardımcı olabilir. Çevre suçlarının ciddi küresel sonuçlar yarattığı Brezilya'da merkez bankası; sosyal, çevresel ve iklim faktörlerini finansal düzenlemeye dahil etmeye başladı. Çevre suçlarına ilişkin kamu yararına açılan iklim davalarının da sayısının arttığı ve çevre adına olumlu sonuçlandıkları görülüyor.

Ancak bunların hiçbiri, AML kurallarının daha geniş ve sıkı bir şekilde uygulanmasına ve hükümetlerin daha güçlü eylemlerine olan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. Uygulamanın etkili olabilmesi için, çok çeşitli kaynaklara ve yeteneklere sahip olan ulusal düzenleyicilerin de katkısına ihtiyaç var.

Kolektif eylem bu engellerin üstesinden gelmeye yardımcı olabilir fakat çevresel sorunlarla ilgili adımlar genellikle ağır oluyor. Bu nedenle F4B, tedarik zincirlerini kölelik ve yolsuzluk gibi suçlardan kurtarmak için uygulamaya koyulanlardan dersler çıkararak hedefe yönelik mekanizmaların geliştirilmesini tavsiye ediyor. Örneğin, elmas endüstrisinde şeffaflığı arttıran uluslararası, çok paydaşlı bir girişim olan Kimberley Süreci, sözde çatışma elmaslarının ticaretini azaltmaya yardımcı oldu.

Finansal aktörler, yatırım portföylerini çevresel suçla bağlantılardan kurtarma taahhütlerini yerine getiren çok paydaşlı bir süreci destekleyerek, davaları ve itibar risklerini azaltabilir ve düzenlemelerin iyi tasarlanmasını sağlamaya yardımcı olabilir. Çevresel suçları desteklemek, bunlardan kazanç sağlamak ve nihayetinde devam ettirmek büyük ölçüde kasıtsız da olabilir. Ancak gezegeni korumak için gerekli ve kasıtlı adımlar atılmalı.
 

SHARE: READ MORE

10 February

2022'de iklim uyumlu finans için dikkat edilmesi gereken beş eğilim

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Temiz enerjiye geçişi hızlandırmak için çalışan ve disiplinler arası uzmanlardan oluşan, bağımsız, tarafsız, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan RMI, 2020'de İklim Uyumlu Finans Merkezi'ni başlattığında, iklim uyumlu finans kavramı emekleme dönemindeydi. 2021'de net-sıfır taahhütlerin finans sektöründe, özellikle Batı'da yeni norm haline gelmesiyle bu kavram hızla olgunlaştı. Genel anlamıyla, iklim uyumu, küresel ekonominin sera gazı salımlarını 1,5°C sıcaklık hedefleri ile bütünleşmiş bir hale getirme sürecidir. Özel finans kurumları için ise gerçek ekonomiyi net sıfır karbon salımlarına doğru hareket ettirmek için etki kollarını aktif olarak kullanmak anlamına gelir. İklim uyumlu finans ilgili olarak 2022 içerisinde ortaya çıkması muhtemel bazı başlıklar şöyle sıralanabilir:
 
1. Finansal kurumlar, iklim uyum taahhütlerini doğrulayacak
2021'de birçok finans kurumu net sıfır taahhütte bulundu ve firmaların bu yıl taahhütleriyle ilgili daha fazla detay paylaşarak bu konudaki hırslarını artırması bekleniyor. Henüz ara hedef belirlememiş olanlar ise, 2050 yılına kadar net sıfır salım yolculuklarında 2025 ve 2030 ara hedefleri belirleme baskısı ile karşı karşıya kalacaklar.
Ayrıca firmaların hedef belirleme kapsamını genişletmesi de bekleniyor; Net-Sıfır Bankacılık Birliği’ndeki birçok banka, bu yıl salımların en yoğun olduğu sektörler için geçici (2030 veya daha erken) hedefler belirlemeli. Özellikle portföy kapsamında büyüme için oldukça geniş bir alan var. Örneğin, Net Sıfır Varlık Yöneticileri girişiminin imzacıları, yönetim altındaki toplam varlıklarının yalnızca yüzde 35'inin şu anda net sıfır hedefleri kapsamında olduğunu söyledi.
 
2. Geçiş planları yayınlanacak ve değerlendirilecek
Hissedarlardan hükümetlere ve sivil topluma kadar paydaşlar, 2022'de firmaların net sıfır taahhütlerini nasıl yerine getirmeyi planladıkları konusunda daha fazla bilgi talep edecekler. Bu, sadece hedef koyma çalışmalarının ötesine geçmek anlamına geliyor. Hem finans kurumları hem de sanayi şirketleri için iddialı geçiş planları, iklim konusunda güvenilirliğin sağlanması için temel bir gereklilik haline gelecek ve yeşil badana suçlamalarıyla mücadelede çok önemli olacak. Bu tür bir baskı ayrıca, geçiş planları talep eden ve bunların güvenilirliğine ilişkin oy kullanan hissedar kararlarının sayısında artışa neden olabilir.
 
3. Finansal kurumlar “reel ekonomi” üzerindeki etkiyle bağlantılı hedeflerden sorumlu tutulacak
“Belirleyici on yıl” devam ederken, finansal kurumların yalnızca kağıt üzerinde portföy uyumu sağlamak yerine gerçek dünya dönüşümünü proaktif olarak finanse etmesi gerekecek. Yeşil tahviller, sürdürülebilirliğe bağlı krediler ve yeşil ETF'ler (borsa yatırım fonları) gibi yeni yatırım ürünlerinin piyasaya sürülmesi ve kurumsal katılımın artması gibi konularda rekor kıran bir yıl bekleniyor. Portföyleri uyumlu hale getirmeye yönelik eylemler, reel ekonomide her zaman karbon salımlarının düşüşlerine yol açmayacaktır; bir çelik üreticisini portföyden çıkarmak, onun daha az kirletici çelik fabrikaları inşa etmesine neden olmayabilir. Bu nedenle, yükselen ve gelişen pazarlarda adaptasyonun ve sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi, karbondan arınma bulmacasının bir başka önemli parçası olacak.
Firmaların, en yüksek etki olasılığına sahip stratejiler benimsemeleri, en önemli konularda öncelikli olarak harekete geçmeleri ve yeşil badanadan kaçınmaları gerekecek. Buna yardımcı olmak için İklim Uyumlu Finans Merkezi finansal kurumlara taahhütlerini uygularken rehberlik edecek bir dizi etki odaklı iklim uyum ilkesini yakın zamanda açıklayacak.
 
4. Daha iyi ileriye dönük veriler, daha fazla ileriye dönük ölçümler
Yatırımcılar, şirket veya sektörel geçiş planlarını destekleyebilecek ve mevcut yatırım modellerine entegre edilebilecek varlık düzeyinde, nicel verilere ve metriklere ihtiyaç duyuyor. Bugün, finans kurumlarının kullandığı verilerin çoğu geçmişte olanlara odaklanıyor (örneğin, iklim etkileri, şirket performansı veya tüketici talebi), ancak bunlar artık benzeri görülmemiş bir ortamda ne olacağına veya ne yapılması gerektiğine dair iyi göstergeler değil.
İleriye dönük metrikler, şirketlerin veya bireysel varlıkların yeşil ekonomiye geçişte nasıl bir performans gösterebileceğini değerlendirmek gibi net-sıfır yatırım risklerini ve fırsatlarını belirlemeye yardımcı olabilir. Bu konuda çalışmalar gerçekleştiren İklim Uyumlu Finans Merkezin İklim AIR Araç Kutusu (Climate AIR Toolbox), hangi veri ve ölçüm araçlarının ileriye dönük olduğunu açıklıyor. Örneğin, ABD tarafından düzenlenen kamu hizmetlerindeki yatırımcılar, bugün yatırım kararları almak için RMI'nin Yardımcı Geçiş Merkezindeki (Utility Transition Hub) ileriye dönük salım senaryolarını kullanabilir. Benzer metrikler diğer coğrafyalarda ve sektörlerde de kullanılabilir hale getirilmeli.
 
5. Yüksek karbon salımlı sektörlere odaklanma genişleyecek ve derinleşecek
2022'nin ilk çeyreğinde, küresel çelik sektörü için benzer bir anlaşmanın başlatıldığını göreceğiz. Banka liderliğindeki çalışma grupları ayrıca havacılık, alüminyum, çimento ve beton ile gayrimenkul gibi sektörler için anlaşmaları bir araya getirmeye başlayacak.
Bütün bu gelişmeler ve beklentilere bakıldığında, şirketlerin ve sektör çapındaki girişimlerle iklim uyumunun temellerini şimdiden atmış olan finans kuruluşlarının, ısınmayı 1,5°C 'nin altında tutmaya yardımcı olacak hızlı ve cesur adımlar atmaya hazır olduğu belirtiliyor. Glasgow'daki COP26'da finans sektörünün duyurularına tepki karışıktı; açıklanan girişimler ve taahhütler gerekli ancak yetersizdi. Finans sektörünün bu Kasım'da Mısır'daki COP27'de başarılı olması için, vaatlerini yerine getirmeye ve reel ekonominin karbonsuzlaşmasını sağlamada somut etki göstermeye başlaması gerekiyor. Bu anlamda 2022’nin, verilen sözlerin yerine getirilme yılı olduğu söylenebilir.
 

SHARE: READ MORE

4 February

Karbon vergisi ne işe yarar ve neden her işe yarayamaz?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Karbonun sosyal maliyetini yansıtan karbon vergisi, karbon salımlarını sınırlamak için temel bir politika aracı olarak görülüyor, çünkü karbon salan mallar için yüksek fiyatlar onlara olan talebi azaltıyor. Karbon vergisi genellikle fosil yakıtlardan alınıyor. Bazı ülkeler çoktan böyle bir vergiyi benimsemiş olsa da diğerlerinde tartışmalar devam ediyor. Küresel bir karbon vergisinin savunucuları da var. Lakin, hükümetler genellikle karbon salımlarını kontrol altına almak için vergiden başka önlemler almaya daha istekliler. Karbon vergisini benimseyen ülkeler arasında ise seviyeler önemli ölçüde değişken ve bunun yanında başka önlemler de mevcut. Bu noktada, salımları sınırlamak için diğer politikalar yerine neden bir karbon vergisinin küresel olarak kullanılmadığını ve böyle bir vergi olsa bile neden başka politikalara ihtiyaç duyulduğunu sormak oldukça doğal.

Hükümetlerin karbon vergilerini kullanmak istememesinin iyi nedenlerinden biri refaha olan etkileriyle ilgili. Örneğin, fosil yakıtlar üzerindeki bir karbon vergisi, düşük gelirli insanlara zengin olanlardan daha fazla zarar vermesinin yarattığı etki ile genellikle gerileyicidir. İlerleyici bir politika olduğunda bile, fiyatlar yükseldiğinde tüketim arttığından daha yoksul insanlar refah kaybına uğrarlar. Bu kayıpları telafi etmek için tazminat sistemleri tasarlamak basit bir mesele değildir. Tazminat sistemleri gelişmemiş olabilir, zarar görenleri tespit etmek veya onlara fon sağlamak zor olabilir. Bu nedenle, hükümetler bir vergi uygulasalar bile, salımları istedikleri ölçüde azaltmaya yetecek kadar yüksek bir karbon vergisi uygulamaktan çekinebilirler. Hükümetlerin tereddüt etmesinin bir başka nedeni de kaybedecek yerleşik ticari çıkarlar olduğu için yeni vergileri kabul etmenin politik olarak zor olabileceğidir.

Fosil yakıtların piyasa fiyatlarının sosyal maliyetleri yansıtacak şekilde hemen yükselmesine izin vermek, başka nedenlerle de istenmeyebilir. Yakıt üzerindeki karbon vergisi, üretimin ana kaynağının maliyetini artırarak ekonomileri yeniden yapılandırmayı amaçlar. Ancak çalışanlar, sermaye ve diğer kaynaklar sorunsuz bir şekilde yeni sektörlere aktarılmadığı için yeniden yapılanma zaman alır. Geçiş sırasında, kaynaklar uzun süre boyunca atıl durumda kalabilir ve ani fiyat artışı ne kadar büyük olursa, kısa vadede potansiyel bozulma o kadar büyük olur.

Diğer sektörlerde kullanılan kaynakların bir kısmı hem yatırımın hem de istihdamın artacağı yenilenebilir enerji ve destekleyici sektörlere akacaktır. Ancak bu da fosil yakıtlardan geri çekilen yatırımları otomatik olarak ve hemen telafi etmeyecektir. Kısa vadede arz-talep uyumsuzlukları olacaktır. Yakıt rezervlerinin ve atıl varlıkların boyutu, kışın sertliği, iklim politikasının gelecekteki yönü, yenilenebilir enerji sektöründeki inovasyonun hızı veya talep riski gibi çeşitli ekonomik değişkenleri bu önemli belirsizliğe ekleyince ekonomik bozulmanın nasıl abartılabileceği açıktır.

Karbon vergileriyle ilgili bir diğer konu da fosil yakıtlardan yayılan karbondioksiti hedef almalarıdır. Atmosferdeki ömrü kısa olan ancak büyük bir ısınma potansiyeli olan metan gibi diğer karbon bileşiklerini doğrudan hedef almazlar. Tarım/hayvancılık, ormansızlaşma, atık yönetimi veya kötü arazi kullanımından kaynaklanan karbon salımlarının değerlendirilmesi ve izlenmesi zordur ve bunlar genellikle doğrudan vergilendirilmez. Bu sebeple, bu kaynakların sebep olduğu karbon ve diğer sera gazı salımlarını sınırlamak için ihtiyaç duyulan alternatif, vergiye dayalı olmayan politikalardan oluşmalıdır. Bunlara örnek olarak, gübre ve atık yönetimi, besleme veya arazi kullanım uygulamalarını değiştirmek gösterilebilir.

Bu nedenle, hükümetler, düzenlemeyi piyasaların, toplumların ve zamanın farklı bölümlerine yayarak, aslında bir dizi örtülü vergi ve diğer mali teşvikler belirleyerek, çeşitli hedefli politikalar ve düzenlemeler kullanır. Örneğin, elektrikli olmayan lüks araçların tüm ithalatını yasaklamak veya tüm lüks yatlardan kaynaklanan salımlarını vergilendirmek, açıkça daha zengin tüketicileri cezalandırmayı amaçlayan politikalardır. Ofis binalarının enerji tasarruflu cihazlar kurmasını zorunlu kılmak, şehirlerde park ücretlerini artırmak, yeşil toplu taşımaya yatırım yapmak veya yenilenebilir enerji yatırımları için devlet sübvansiyonları sağlamak da hedeflenen diğer düzenlemelerden. Salım miktarına ilişkin hedefler için bir karbon vergisi olsa bile her zaman bir politika paketine de ihtiyaç vardır, çünkü piyasalar mükemmel veya eksiksiz değildir; tüketiciler tam olarak bilgilendirilemeyebilir; düzenlemeler maliyetsiz değildir; politik sürdürülebilirlik anahtardır ve dağıtım önemlidir. Çeşitli politikaların ek maliyeti eninde sonunda, kullanılan politika paketine ve piyasanın özelliklerine bağlıdır. Ancak, zengin içerikli politikalara ihtiyaç olduğu açıktır.

SHARE: READ MORE

4 February

İklim değişikliği, daha doğmadan hayatımızı etkiliyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Hamilelik sırasında maruz kalınan yüksek sıcaklıklar ve hava kirliliği kişilerin sağlığını yaşamları boyunca etkileyebiliyor. Yapılan altı yeni araştırmanın sonucuna göre, iklim krizi dünya çapında fetüslerin, bebeklerin ve küçük çocukların sağlığına zarar veriyor.

Artan sıcaklıklar obezite riskini artırıyor
Bilim insanları, bebeklerde hızlı kilo alımının artan sıcaklıklarla bağlantılı olduğunu ve bu durumun da ilerleyen zamanlarda obezite riskini artırdığını ortaya çıkardı.

Yaşamın ilk yılında sıcaklık ve hızlı kilo alımı arasındaki bağlantı İsrail'deki bilim insanları tarafından ortaya kondu. 200.000 doğumun analiz edildiği çalışma, gece saatlerindeki sıcaklıkların en yüksek %20'lik dilimine maruz kalan bebeklerin %5 daha fazla hızlı kilo alma riskine sahip olduğunu buldu. Kudüs İbrani Üniversitesi'nden araştırmacılar, çalışmanın hem iklim değişikliği hem de obezite salgını için önemli etkileri olduğunu, çünkü bebeklik döneminin yetişkinlik dönemindeki kiloyu belirlemede kritik olduğunu ve obez insanların aşırı sıcaktan daha fazla etkilenebileceğini söyledi.

Küresel olarak, çocukların %18'i artık aşırı kilolu veya obez. Küçük çocukların hızlı kilo almasına yol açan olası mekanizmanın, ortam sıcaklığı daha yüksek olduğunda vücut sıcaklığını korumak için daha az yağın yakılması durumu ile açıklanabileceği düşünülüyor.

Orman yangınları ve hava kirliliği doğum kusurlarına yol açıyor
Pediatrik ve Perinatal Epidemiyoloji dergisinin özel sayısında yayınlanan başka araştırmalar ise, ABD'den Danimarka, İsrail ve Avustralya'ya kadar tüm dünyayı kapsayan çalışmalar kapsamında, orman yangınları kaynaklı dumana maruz kalmanın ciddi doğum kusurları riskini iki katına çıkardığını, fosil yakıtlardan kaynaklanan düşük seviyelerde bile olsa hava kirliliğinin ise doğurganlığı azalttığını tespit etti.

California’da yapılan bir araştırma, bir annenin gebe kalmadan önceki ay orman yangınlarına maruz kalmasının, bebeğin bağırsaklarının ve bazen diğer organların derideki küçük bir delikten vücuttan dışarı çıktığı gastroşizis adı verilen bir doğum kusuru riskini iki katına çıkardığını buldu. Fetal gastroşizis nadir görülen bir durum olmasına rağmen, vakalar dünya çapında artıyor. Bilim insanlarının iki milyon doğumu incelediği bir araştırma kapsamında, hava kirliliğine yol açan bir orman yangınının 24 km yakınında yaşayan annelerin hamileliğin ilk üç ayında doğum kusuru riskinin %28'lik oranda arttığını buldular. 

Danimarka'da gerçekleştirilen, fosil yakıtların yanması kaynaklı kirli havanın doğal yollarla hamile kalmaya çalışan 10.000 çift üzerindeki etkisini değerlendiren yeni bir çalışma, bir adet döngüsü sırasında partikül kirliliğindeki birkaç birimlik artışın, gebe kalmada yaklaşık %8'lik bir azalmaya yol açtığını buldu. Çin'de yakın zamanda yapılan bir araştırma da hava kirliliğinin kısırlık riskini önemli ölçüde artırdığını, ancak ortalama kirlilik seviyesinin Danimarka araştırmasından beş kat daha fazla olduğunu buldu.

Yüksek sıcaklıklar erken doğum riskini artırıyor
Daha yüksek sıcaklıklar, ayrıca yaşam boyu sağlık etkileri olabilecek erken doğumla ve küçük çocuklarda hastaneye yatış oranlarının artmasıyla da bağlantılı.

Yüksek sıcaklıklar ve erken doğum arasındaki bağlantıyı inceleyen iki yeni çalışmadan ilki, 2005-2014 yılları arasında Avustralya'nın Yeni Güney Galler kentinde %3'ünün 37 haftadan önce doğum yaptığı yaklaşık bir milyon hamileyi inceledi.  Araştırmacılar, doğumdan bir hafta önce eyaletin en sıcak %5'lik yerlerinde bulunan kişilerin %16 daha fazla erken doğum yapma riskine sahip olduğunu buldu.

İkinci çalışma, insanların sıcağa alışık olduğu Houston'ı da içeren Teksas, Harris County'de 2007-2011 yılları arasında 200.000 doğumu analiz etti. Dönem, 2011'de kaydedilen Teksas'ın en sıcak yazını da kapsıyordu. Çalışmada, annelerin dörtte birinin hamileyken en az bir çok sıcak güne maruz kaldığı belirtilirken bilim insanları, bu çok sıcak günlerin ardından herhangi bir erken doğum riskinin %15 daha yüksek olduğunu buldu.

Sonuçları yorumlayan araştırmacılar sıcak hava dalgaları sırasındaki halk sağlığı uyarılarının hamile insanları da içermesi gerektiğini belirtiyor. Sıcaklıkların erken doğumu nasıl tetiklediği bilinmemekle birlikte doğumu tetikleyen hormonların salınımı nedeniyle olabileceği aktarılıyor.

Bir başka çalışma, daha yüksek sıcaklıkların küçük çocukların New York City’deki acil servislere kabul sayısını artırdığını buldu. Bilim insanları, sekiz yıl boyunca 2,5 milyon hasta kabulünü inceledi ve maksimum sıcaklıkta 12,6°F’lik bir artışın, beş yaşından küçük çocukların hastaneye gelmelerinde %2,4’lük bir artışa yol açtığını tespit etti. Araştırmacılar, küçük çocukların yetişkinlerle karşılaştırıldığında daha fazla sıvı kaybettiğini ve vücut ısısını düzenleme yeteneklerinin olgunlaşmadığını söyledi.

Araştırmaların bir ortak noktası, en kötü etkilere maruz kalan insanların beyaz olmayan, kliması olmayan veya hava kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde yaşayan düşük gelirli insanlar gibi kırılgan gruplardan olması. İklim değişikliği dünyada yaşayan her insanı etkiliyor olsa da bu sonuçlar, sorunun sadece iklim değil sağlık alanında eşitlik ve adaletle de alakalı olduğunu gösteriyor.

SHARE: READ MORE

2 February

Nanoplastik kirliliği yayılıyor: Kutuplarda ilk kez görüldüler

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Grönland'ın buz örtüsü üzerinden yapılan bir analiz, nanoplastik kirliliğin bu bölgeyi en az 50 yıldır etkilediğini gösterdi. Araştırmacılar kutuplardaki nanoplastik kirliliğindeki parçacıkların dörtte birinin araç lastiklerinden geldiğini belirttiler. Kutup bölgelerinde ilk kez nanoplastik kirlilik tespit edilmesi bu küçük parçacıkların artık dünya çapında yaygın olduğunu gösteriyor.

Nanopartiküller, dünya genelinde halihazırda bulunan mikroplastiklerden daha küçük ve daha zehirli, ancak her ikisinin de insan sağlığı üzerindeki etkisi tam olarak bilinmiyor. Nanopartiküllerin çok hafif olması, bu parçacıkların; Kuzey Amerika ve Asya'daki şehirlerden gelen rüzgarlarla Grönland'a taşındığını düşündürmektedir. Antarktika'da McMurdo Sound deniz buzunda tespit edilen nanoplastiklerin ise okyanus akıntıları tarafından uzak kıtaya taşınmış olması muhtemeldir.

Hollanda Utrecht Üniversitesi’nden araştırmayı yöneten Dušan Materic, dünyanın hem güney hem de kuzey kutup bölgelerinde tespit edilen nanoplastiklerin, mikroplastik gibi diğer türevlerine kıyasla daha toksik olması nedeniyle bu durumun oldukça önemli olduğunu belirtti. Materic, henüz sonuç çıkarmak için erken olduğunu belirtirken analiz edilen her yerde bu durumun çok büyük bir sorun gibi gözüktüğünü söylüyor.

14 metre olan Grönland buz çekirdeği 1965'e kadar uzanan kar yağışı katmanlarını temsil ediyor. Materic, araştırmanın en çarpıcı sonucunun nanoplastiklerin bu çekirdeğin her katmanında bulunması olduğunu belirtiyor. Araştırma, nanoplastikler kutuplar için yeni bir kirletici olarak kabul edilse de aslında on yıllardır orada olduğunu gösteriyor.

Environmental Research dergisinde yayınlanan yeni çalışma, Grönland'da mililitre erimiş buz başına 13 nanogram nanoplastik buldu. Bu oran Antarktika buzunda dört kat daha fazla, bunun nedeninin deniz buzu oluşturma sürecinin parçacıkları yoğunlaştırması olduğu düşünülüyor.

Grönland'da nanoplastiklerin yarısı, tek kullanımlık plastik torbalarda ve ambalajlarda kullanılan polietilen (PE), dörtte biri lastik parçacıkları ve beşte biri içecek şişelerinde ve giysilerde kullanılan polietilen tereftalat (PET) gibi çeşitli maddelerden oluşuyor.

Antarktika’da bulunan nanoplastiklerin de yarısı polietilen (PE), ikinci en sık karşılaşılan tür ise gıda kapları ve borular için yaygınca kullanılan polipropilen oldu. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerden daha uzak olan Antarktika'da hiçbir lastik parçacığı bulunmadı.

Önceki çalışmalar, Birleşik Krallık'taki nehirlerde, Kuzey Atlantik'ten gelen deniz suyunda, Sibirya'daki göllerde ve Avusturya Alplerinde plastik nanoparçacıklara rastlamak mümkün. Dünyada artık Everest Dağı'nın zirvesinden okyanusların derinliklerine kadar plastik bulunuyor. İnsanların istemeden mikroplastikleri yiyip soluduğu biliniyor ve yakın zamanda yapılan bir başka araştırma, parçacıkların insan hücrelerine zarar verdiğini gösteriyor.

Araştırmalar aynı zamanda nanoplastiklerin organizmalar üzerinde çeşitli olumsuz etkilere neden olduğunu belirtiyor. İnsanların nanoplastiklere maruz kalmasının çeşitli iltihaplanmalara sebep olduğu biliniyor.

Bilim insanları, plastiklerin insanlık için güvenli sınırı aşan ve gezegeni kaplayan kimyasal kirliliğin bir parçası olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda, plastik kirliliğinin sağlık üzerindeki etkisi üzerine araştırmalar yapılmaya başlandı. İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nde yeni bir mikroplastik grubuna liderlik eden Dr Fay Couceiro ve ekibi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astımı olan hastaların akciğerlerinde mikroplastiklerin varlığını araştırmayı planlıyor. Araştırma, havada çok sayıda lif bulunduran halı kaplı veya vakumlu odaların, hastaların durumunu tetikleyip tetiklemediğini inceleyecek.

Couceiro, “Plastiklerin neden olduğu çevresel zararın yanı sıra, mikroplastiklerin solunması ve yutulmasının vücudumuza etkileri konusunda artan bir endişe var” diyor.

Son araştırmalar, insanların evlerinde günde 2.000-7.000 mikroplastik soluduğunu öne sürüyor. Solunum uzmanı Prof Anoop Jivan Chauhan bu verilerin, her birimizin yılda 1.8 milyona kadar mikroplastik solumakta veya yutmakta olduğunu gösterdiğini belirtti. Vücuda bir kez girdikten sonra bu mikroplastiklerin vücuda geri döndürülemez bir hasar vermediklerini düşünmek zor.
 

SHARE: READ MORE

2 February

ÇSY yatırımlarının kör noktası: Tedarik zincirleri

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir şirketin çevresel, sosyal ve yönetişim konularındaki performansını ölçen çevre, sosyal ve yönetişim kriterleri, yatırımcılara doğru yatırım kararları vermeleri için önemli bilgiler sunuyor. Fakat Bloomberg, MSCI ve Sustainalytics gibi ÇSY derecelendirme kuruluşlarının tedarik zincirlerinin performansını görmezden gelmesi şirketlerin “kötü” tedarik zinciri partnerlerini gizleyerek sürdürülebilirlik ve sosyal derecelendirmelerini arttırmalarının yolunu açıyor.

ÇSY yatırımları, 2005 yılında yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporunda dikkat çekilmesinin üzerinden geçen yirmi yıldan kısa bir sürede 35 trilyon dolarlık bir sektöre dönüştü. 2020 yılında ABD’deki varlıkların üçte birini yönetenler ÇSY kriterlerini kullandıklarını  ve 2025 yılına kadar ÇSY portföylerinde yönetilen küresel varlıkların 53 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğini söylüyor. Bu yatırımlar, yatırımcıların toplum üzerinde olumlu bir etki yaratma konusundaki artan arzusuna hitap ettikleri için zaman içinde ivme kazandı. Ancak, ÇSY risklerinin ölçülmesinde tedarik zincirlerinin göz ardı edilmesi ÇSY fonlarına olan güveni sarsabilir.

Tedarik zincirlerinin göz ardı edilmesinin yaratacağı problemler

Neredeyse  her şirketin operasyonları, işçilerin, bilginin ve kaynakların dahil olduğu bir küresel tedarik zinciri tarafından destekleniyor. Dolayısıyla bir şirketin ÇSY risklerini doğru bir şekilde ölçmesi için tedarik zinciri operasyonlarını da baştan sona dikkate alması gerekiyor.

Son incelemeler ise çoğu derecelendirme kuruluşunun, şirketlerin ÇSY performansını küresel tedarik zinciri merceğinden ölçmediğini gösteriyor. Örneğin, Bloomberg tedarik zincirlerini ÇSY’nin S başlığı altında ele alıyor. Bu sınıflandırma tedarik zincirlerinin karbon salımları , iklim değişikliği etkileri, kirleticiler ve insan hakları gibi diğer öğelerden ayrı olarak ele alınmasını sağlıyor. Şirketler belirli bir kabul edilmiş raporlama standardına tabi olmadıklarından tedarikçilerinin performansını paylaşırken seçici raporlama ortaya çıkabiliyor. Yakın tarihli bir araştırma, şirketlerin çevreye duyarlı tedarikçilerini raporlama ve "kötü" tedarikçileri gizleme eğiliminde olduğunu, böylece tedarik zincirlerinin “yeşil badana”ya maruz kaldığını gösteriyor.

Karbon salımları, tam anlamıyla ele alınmayan bir başka bir başlık. Timberland gibi birçok şirket, kendi operasyonlarından kaynaklanan salımları azaltmada büyük başarılar elde etti. Yine de, kapsam 3 olarak bilinen tedarik zinciri ortaklarından ve müşterilerinden kaynaklanan salımlar yüksek kalıyor. İmalat sanayiindeki şirketlerin yalnızca %19'u ve hizmet sektöründeki şirketlerin %22'si kapsam 3 verilerini açıklayabiliyor. Örneğin; ÇSYfonlarının en büyük ve favori holdingleri arasında olan Amazon’un yıllık satışları Walmart’tan fazla olsa da nakliye kaynaklı salımlarının Walmart'ın yalnızca yedide biri olduğu bildirdi. Ancak, ithalatla ilgili veriler incelendiğinde ise Amazon'un okyanus aracılığıyla gerçekleştirdiği gönderilerinin yalnızca %15'inin izlenebildiği görülüyor. Derecelendirme kuruşları ise bu veri eksikliği nedeniyle kapsam 3 salımlarını ÇSY raporlarına dahil edemiyor.

Çoğu durumda üçüncü parti satıcı ve tedarikçilerin ÇSY raporlamasına dahil edilmemesi de bir başka önemli problem. Örneğin; Amazon'un gelirinin büyük bir kısmı üçüncü parti satıcılardan gelse de - yaklaşık %40’ı doğrudan Çin’de satış yapanlardan oluşuyor- ABD dışında faaliyet gösteren birçok üçüncü parti satıcı ve tedarikçinin yarattığı salımların hesaplanmaması ÇSY raporlamasını karmaşık hale getiriyor.

Bir diğer önemli ÇSY metriği de tüketicinin korunmasıyla ilgili. Amazon, "Dünya'nın en müşteri odaklı şirketi" olmaktan gurur duyuyor. Fakat; müşteriler platformda üçüncü taraf satıcılar tarafından satılan ürünlerden zarar gördüğünde Amazon, çevrimiçi pazar yeri olarak işlev gördüğü için bu zarardan sorumlu tutulmaması gerektiğini savunuyor. Bu satıcılar ABD yasalarına tabi olmadıkları için verilen zarardan sorumlu tutulamıyorlar. 2020'de en büyük ÇSY derecelendirme kuruluşu olan MSCI, tüketici sorumluluğu riskine rağmen kurumsal yönetim ve veri güvenliği gibi alanlardaki gücünü yansıtarak Amazon'un ÇSY notunu BB'den BBB'ye yükseltti. Bahsedilen bu eksiklikler 3M, ExxonMobil ve Tesla gibi şirketlerin derecelendirmeleriyle de ilgili sorunlara neden oluyor.

Bu konuda dünyada neler yapılıyor?

Şu anda üzerinde onaylaşılmış bir raporlama standardının olmaması, farklı şirketlerin sürdürülebilirliklerini ve sosyal derecelendirmelerini artırmak üzere sadece belirli ÇSY performans ölçütlerine göre raporlama yapmalarına neden oluyor. Tutarlılığı artırmak için bir sonraki adım, ÇSY derecelendirme kuruluşlarının metodolojilerini küresel tedarik zincirlerinin çevreye zararlı ve etik olmayan tüm operasyonlarını hesaba katacak şekilde yeniden tasarlamaları olacaktır. Derecelendirme kuruluşları bu amaçla şirketlerin, tedarik zinciri ortaklarının kapsam 3 emisyonları gibi faaliyetlerini ölçümlemesi ve açıklaması için teşvikler oluşturabilir.

Bazı hükümetlerin bu konuda harekete geçmeye başladığı görülüyor. Haziran 2021'de Alman Parlamentosu, 2023'te yürürlüğe girecek olan Tedarik Zinciri Durum Tespiti Yasası'nı kabul etti. Bu yeni yasaya göre, Almanya merkezli büyük şirketler, küresel tedarik zinciri ağlarından kaynaklanan sosyal ve çevresel sorunlardan sorumlu olacak. Yeni yasa çocuk işçi ve zorla çalıştırılan işçi bulundurmamayı, tüm tedarik zincirinde iş sağlığı ve güvenliğine dikkat etmeyi içeriyor. Yasayı ihlal edenler, yıllık gelirlerinin %2'sine kadar para cezasına çarptırılabilecek.

Avrupa Birliği'nin Mart 2021'de yürürlüğe giren yeni Sürdürülebilir Finans Açıklama Yönetmeliği, fonlardan ÇSY kriterlerinin yatırım kararlarına nasıl entegre edildiğini açıklamaları bekliyor. Bloomberg'in haberine göre, bu yeni düzenleme varlık yöneticilerinin bazı varlıklarından "ÇSY entegre" ifadesini kaldırmalarına neden oldu.

Benzer yasalar olmadan da ÇSY derecelendirme kuruluşlarının önemli bir boşluğu doldurabileceğine inanılıyor. Bir şirketin tüm tedarik zincirinin ÇSY performansını araştırmak çok daha karmaşık olsa da derecelendirme kuruluşları, tüm raporlama boyutlarını bir şirketin tedarik zincirini de kapsayacak şekilde baştan sona inceleyerek ve şirket yöneticilerini bilinçlendirerek aksi takdirde göz ardı edilecek eylemlerden sorumlu olmaya yönlendirebilir.

 

SHARE: READ MORE

21 January

Evden çalışmayı eşitsizliği güçlendirmek yerine yaşamları iyileştirmek için nasıl kullanabiliriz?

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Aralık başına kadar, İngiltere'deki ofis çalışanları istikrarlı bir şekilde masalarına dönüyor gibiydi. Ancak Omicron varyantı geldiğinde, pandeminin başlangıcından bu yana şekillenen evden çalışma sistemine geri dönüldü. Hibrit istihdam olarak adlandırılan ev ve iş arasında bölüştürülen uzun vadeli planlar açıklandı. Bu durumu sonuçları gelecek yıl ve sonrasında ortaya çıkacak olan sessiz bir devrim olarak tanımlamak mümkün. 

Evden ve hibrit çalışma, önde gelen teknoloji şirketleri tarafından benimsendi. Finans sektöründe de benzer bir durum yaşanıyor. İngiltere'de, pandeminin başlangıcından bu yana 18 milyon ft2 ofis alanı boşaltıldı, ofislerin yaklaşık %20'si kullanım dışı bırakıldı ve şimdi ile 2027 arasında, İngiltere’deki her 10 ofisten birine artık ihtiyaç duyulmayacağına dair tahminler var. 

Hükümetin normale yakın bir dönüşle ilgili tüm hayallerine rağmen, bu, çağı tanımlayan derin bir değişim gibi görünüyor. Sendikalardaki insanlarla konuştuğunuzda, acil ve dikkat gerektiren yeni bir sınır duygusu ediniyorsunuz. Örneğin Unite sendikası, izolasyon, “stres ve depresyon” ve “uygun olmayan bir ortamda çalışmaktan kaynaklanan sağlık ve güvenlik riskleri” gibi riskleri en aza indirmek için tasarlanmış ayrıntılı bir evden çalışma anlaşmaları şablonu üzerinde çalışıyor. Ancak şu ana kadar olup bitenlerle ilgili her siyasi tartışma, her şeyi kültür savaşlarının başka bir çeşidine indirgedi. Bir taraf, geleneksel işyerinden uzaklaşmayı hem ekonomi hem de ahlaki refahımız için ölümcül bir tehdit olarak görürken, diğer taraf neredeyse ütopik bir günlük işe gidip gelme, artan üretkenlik, daha fazla aile zamanı içeren sistem görüyor. Her iki tarafın da görmezden gelme eğiliminde olduğu şey, eşitsizlikle ilgili büyük meseleler, işin gerçekte ne içerdiği ve büyük şirketlerin sıklıkla sorumluluğu ve riski kırılgan bireylere yüklemeye çalışması.

Başlangıç olarak, yalnızca bir azınlık evden çalışabiliyor. Nisan 2020'de Birleşik Krallık Ulusal İstatistik Ofisi, bu oranı %46 olarak açıkladı. Evden çalışmanın oranı bölgelere, şehirlere ve kasabalara göre değişiklik gösterebiliyor. Şehirlerde bu oran çok daha yüksekken merkezden uzaklaştıkça evden çalışma düzeni daha seyrek görülüyor. Bu bağlamda, evden çalışma, bunu yapanlardan bazılarını bir özerklik ve bütünsel yaşam hayali haline getirse de pandeminin genişlettiği sınıf ayrımlarını hem kalıcı hem de devasa hale getirmekle tehdit ediyor.

Diğer sorular, şu anda işlerinin en azından bir kısmını uyudukları yerden çok uzakta yapmayan kişilerle ilgili. Yalnız yaşıyorsanız, evden çalışma hem bir derece özgürlüğü hem de insan etkileşiminden kopuşu temsil edebilir. Çalışma hayatlarının başındaki gençler için bir ofiste olmamak muhtemelen iki tür dezavantaja yol açacak: profesyonelliğin gelişimine izin veren toplu iş yeri deneyimlerinden kopuk olmak ve ev içinde işlerini etkili bir şekilde yapacak alana sahip olamamak. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin evde çalışmayı nasıl etkilediğine dair net kanıtlar da var. McKinsey tarafından yapılan Amerika araştırmasında, erkeklerin %79'u evde “olumlu iş etkililiği” yaşadıklarını söylerken, bu oran kadınlarda yalnızca %37. Ayrıca, kim olursanız olun, evde çalışmanın çalışma saatlerinizi artırmış olması muhtemel. İlk küresel karantina sırasında yapılan araştırmalar, dünya çapında 3 milyon uzaktan çalışan için ortalama çalışma gününün %8,2 veya yaklaşık 50 dakika arttığını gösteriyor.

Yakın zamanda yayınlanan, evden çalışmanın iyi ve kötü yanları hakkında kapsamlı bir içerik sunan bir kitap da uzaktan çalışmanın “sizi sürekli üretkenliğin çarkından kurtarabileceği” ve aynı zamanda sizi “daha ??iyi bir arkadaş ve partner” haline getirebileceğinden bahsediyor. Ancak bu noktada ortaya çıkan sorun, çok fazla sayıda işverenin, uzun çalışma saatlerini, hızla acı veren bir yoldaşlığa dönüştürüp insanların yaptıklarının yakından izleyen işyeri kültürleri üzerinden bir evden çalışma modeli oluşturması. Kitapta, komedyen Kevin Farzad'ın "eğer bir işveren 'biz burada aile gibiyiz' derse, sizi psikolojik olarak mahvedeceklerdir" şeklindeki gözleminden alıntı yapıyor. İş hayatının ev ortamına bu denli girmesine izin verilmesi, “iş-yaşam dengesinin tamamen çökmesi” riskini ortaya çıkarıyor.

Bu noktayı anlamak için, şehir ve kırsal arasında durmadan dolaşan ve yazlık evlerinden Zoom toplantılarına ev sahipliği yapan güçlü insanların hayallerini bir kenara koyun. Bunun yerine, pandemiden çok önce insanların evlerine itilen çağrı merkezi işlerini düşünün. Burada, aynı zamanda yeni bir uzaktan çalışan gözetimi dünyasını da görüyorsunuz. Geçen yıl mart ayında Guardian, çok uluslu bir çağrı merkezi şirketinin evde çalışanların dizüstü bilgisayarlarındaki web kameraları etrafında oluşturulan yazılımlar hakkında haber yaptı. Oluşturulan sistem, hiçbir klavye vuruşu ve fare tıklaması algılamazsa, sizi o belirli süre boyunca boşta olarak gösteriyor ve amirinize bildiriyor.

Esnekliğe öncelik vermemiz gerekirken, evde çalışmaya odaklanıyoruz. Nerede çalıştıklarından bağımsız olarak, insanların kendi seçtikleri zamanlarda başlama ve bitirme şansı, günlük düzenlerini kurma ve tatillerini planlama olanağı sunuyor. Şirketler, yeni işe alınanların ihtiyaçlarına çok daha fazla dikkat etmeli. Onları uygun mentörlerle eşleştirmek, çalışma saatlerinin tamamını veya çoğunu bir işyerinde geçirme seçeneğine sahip olmalarını sağlamak ve bir sendikaya üye olmalarına izin vermek yapılabileceklerden bazıları. Tüm çalışanlar içinse hem toplu temsil hakkı hem de Fransa, İtalya ve İspanya'da benimsenen, çalışma saatleri dışında e-postalar, çağrılar ve mesajlarla uğraşmak zorunda kalmamak üzere bağlantıyı kesme hakkı olmalı.

Tüm bunlar, insanların hayatlarını gerçekten iyileştirebilecek evden ve hibrit çalışmanın başlangıcı olabilir. 2022 başlarındaki bu yorgun halin tehlikesi, kayıtsızlık ve kaderciliğin ortaya çıkması ve sonunda kimsenin istemediği pandemi sonrası bir gerçekliğe geçiş yapma ihtimalimiz gibi gözüküyor. Keder, aksama ve günlük deneyimlerimizde büyük değişikliklerin ortasında, gelecek geldi çattı: sadece iş değil, hayatın dokunduğu diğer tüm yönlerine. Bununla ilgili ne zaman bir şeyler yapmaya başlayacağız dersiniz?

SHARE: READ MORE

21 January

2022’de Küresel Riskler: Net-sıfıra geçişin 'düzensiz' olacağını kabullenmenin zamanı geldi

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

2022 Küresel Riskler Raporu, önümüzdeki on yılın bir numaralı riski olarak “iklim eyleminin başarısızlığını” gösteriyor. İklim eylemi başarısızlığıyla ilgili en çok belgelenen riskler, şiddetli hava koşullarının sıklığı ve şiddetindeki artış gibi fiziksel riskler.

Kuşkusuz iklim krizi, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük uzun vadeli tehdit. Ancak net sıfır bir geleceğe geçişle bağlantılı riskler de giderek daha fazla dikkat çekiyor. Düzensiz bir geçiş, bu riskleri şiddetlendirebilir, kuruluşların iş yapma yeteneğini etkileyebilir, ekonomik dalgalanmaya neden olabilir ve finansal sistemi istikrarsızlaştırabilir.

Net-sıfıra geçiş: Daha fazla aciliyet, daha fazla eylemlilik
Hükümetler, COP26 sırasında çeşitli iddialı salım azaltma hedeflerinin duyurulmasıyla acil ve agresif eylem ihtiyacının farkına vardılar. 2050 yılında net sıfıra ulaşmak için 2030 yılına kadar salımları yarıya indirmek gibi daha kısa vadeli hedeflere geçiş, iklim krizindeki acil durum ışıklarından birisi.

Ancak COP'taki yeni taahhütlere ilişkin iyimserliğe rağmen, bu hedefler hala Paris Anlaşması'nda belirlenen 1,5°C hedefinin gerisinde kalıyor. Öyle ki iklim krizi politikaları, en iyimser senaryolarda bile sadece 1,8°C'ye ulaşarak 2,4°C'lik ısınmaya doğru yol alıyorlar. Yapılacak çok iş var ancak zaman daralıyor. 2030’a yalnızca sekiz yıl kaldı. Hükümetler ve işletmeler önümüzdeki 12-18 ay içinde hızlı bir şekilde somut ve etkili iklim eylemi planları yürütmezlerse, on yılın sonlarına doğru, iklim krizine yönelik eylemleri aceleye getirmek zorunda kalacaklar. Böylesi bir senaryo zaman sınırını yakalayabilmek için ekonomik çapta sert müdahalelere yol açabilir.

Etkili bir karbon fiyatı oluşturmaya yönelik mekanizmalar gibi ekonomik faktörlerin uygulanması önemli bir adım olacaktır. COP26'daki olumlu gelişmelerin ardından, artık ülkeler arasındaki salım ticareti için net bir muhasebe rehberi var.

Altı yıl süren tartışmalardan sonra, Paris Anlaşması'nın nasıl uygulanacağına ilişkin yönergeleri içeren Paris kural kitabı sonunda Glasgow'da kabul edildi. Bu düzenleme, içerdiği 6. Madde ile ülkelerin Birleşmiş Milletler aracılığıyla karbon kredisi alışverişinde bulunmaları için bir çerçeve oluşturuyor. Küresel karbon piyasası aracılığıyla da yeşil yatırımları çekmek isteyen tüm ülkelere pazar erişimi sağlıyor.

Tüm bu değişiklikler, yalnızca arz tarafının değil, aynı zamanda karbon yoğun mal ve hizmetlerdeki talep yıkımını da etkileyen yeni ekonomik politikaların ve düzenlemelerin ortaya çıkmasını gerektirecek. Bu talebi yok etme önlemleri, devlet desteklerinin fosil yakıtlardan düşük karbonlu teknolojilere yönlendirilmesini ve buna paralel olarak düşük karbonlu yapı malzemelerinin kullanılmasını talep eden yeni inşaat düzenlemelerinin getirilmesini içerebilir.

Düzensiz bir net-sıfıra geçiş kaçınılmaz mı?
Genel anlamıyla korkulan durum, ifade edildiği gibi geç ve hızlı politika değişikliklerinin işletmelere ve toplumlara uyum sağlamak için çok az zaman bırakacağı ve derin aksamalara neden olabileceği. Ayrıca gerekli yeşil altyapı ve teknolojileri geliştirmek ve finanse etmek için daha az zaman olacak. Bu hedeflere ulaşan rotada kalmak için salım azaltımlarının daha da derinleşmesi gerekebilir. Net-sıfır bir dünyaya yumuşak bir geçiş yapmak yerine düzensiz bir geçiş riskini alıyoruz.

Bu düzensiz geçiş muhtemelen en çok karbon yoğun sektörleri ve onların tedarik zincirlerini vuracak. Örneğin, sadece 2050 yılına kadar fosil yakıt sektörlerinde 8 milyondan fazla iş kaybedilebilir. Ulaşım, tarım ve ağır sanayiler üzerinde de bir etki beklenebilir. Diğer sanayi devrimlerinde olduğu gibi, iş modelleri net-sıfır bir gelecekle uyumlu olmayan endüstriler tamamen yok olabilir.

Ancak düzensiz bir geçişin geniş kapsamlı ekonomik ve sosyal sonuçları olacaktır. Enerji fiyatlarındaki artışlar, net-sıfıra geçişin etkisi açısından buzdağının sadece görünen kısmı. Hükümetler yatırımcılara hızlı bir şekilde fosil yakıt şirketlerinden geri çekilmeleri için baskı yaparsa, bu sadece jeopolitik riskler yaratarak arz kısıtlamaları, enerji fiyatlarında istikrarsızlık ve enerji güvenliğinde azalmalara sebep olacaktır. Küresel mali krizin gösterdiği gibi, bir sektördeki aksaklıklar hızla tüm ekonomiye yayılabilir ve siyasi müdahaleyi tetikleyebilir. Bu durum, bireylerin geçim kaynaklarını etkileyecek ve işgücü piyasalarını bozacaktır.

Düzensiz net-sıfır geçişi kabullenmek
Peki, net-sıfır geçiş risklerine katlanmadan küresel ısınma nasıl azaltılabilir? İş açısından bakıldığında, geçişin düzensiz olacağını varsaymak en uygunu olacaktır. Karbondan arındırma için gereken teknolojik, ekonomik ve toplumsal değişikliklerin ölçeği göz önüne alındığında, özellikle yeşil yıkama veya taahhütlerde oyalanma geçişi geciktiriyorsa, “düzenli bir geçiş” kavramı pek olası değil. Önceki sanayi devrimleri de oldukça yıkıcı ve düzensizdi.

Hükümetlerin doğru düzenlemeleri zamanında yapmalarını beklemekse muhtemelen iş işten geçmiş bir senaryo ile sonuçlanacaktır. Önceki geçişlerden ders almak gerekiyor. Örneğin, dijital geçişin kaybedenleri, değişimi kendileri yönlendirmek yerine, değişimin kendilerini etkilemesini bekledi. Bunun yerine, tüm değişim dönemlerinde olduğu gibi düzensiz ve yıkıcı bir geçişi bir fırsat olarak görmek gerekiyor. İşletmelerin ve hükümetlerin yenilikçi ve vizyon sahibi girişimler gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Örneğin, birçok hükümet içten yanmalı motoru aşamalı olarak kaldırmayı taahhüt etti, ancak elektrikli araçlar (EA'lar) için şarj noktalarının kullanıma sunulması çok yavaşsa, EA'lara düzensiz bir geçiş olabilir. Ancak adanmış şarj şirketleri devasa altyapı sözleşmeleri kazanabilir, kamu hizmetleri şirketleri temiz elektriğine daha fazla talep sağlamak için şarj noktalarını kullanabilir, petrol şirketleri ön avlularına şarj noktaları ekleyebilir, hatta otomobil üreticileri ve yatırımcılar için fırsatlar olabilir. Tüm bunlar, EA’ların tercih edilen temiz araç olacağını varsayıyor. Diğer otomobil üreticileri, hidrojen gibi farklı yakıtları kullanmanın ticari fırsatını ortaya çıkaran teknolojik çözümler bulabilir.

En büyük risk: Eylemsizlik
Düzensiz bir geçişin riskleri, net sıfıra giden yolculuğu yavaşlatmak için bir bahane olarak kullanılmamalı. Aksine, ne kadar uzun beklersek, düzensiz bir geçişle karşılaşmak o kadar olası. Eğer harekete geçilmezse, azalmayan salımların neden olduğu zarar ve sonucunda iklim değişikliğinin uzun vadeli sonuçları, potansiyel geçiş risklerinden çok daha felaket olacaktır. Sadece finansal bir mercekten bakıldığında, iklim değişikliğiyle mücadele için hiçbir hafifletici önlem alınmazsa dünya ekonomisi GSYİH'nin %18'ini kaybedebilir.

Düzensiz bir geçiş kaçınılmaz görünse de yolculuğu yumuşatmak için geç değil. Hükümetler ve işletmeler, karşılaştıkları riskleri değerlendirmek için yine de cesur adımlar atabilir ve ardından ekonomileri ve işleri koruyan yenilikçi, başarılı ve kapsayıcı bir geçiş sağlamak için harekete geçebilir.

Bunun için, hükümetlerin ulusal olarak belirlenmiş katkılarını eylemle destekleyen iddialı iklim politikaları uygulamaları gerekiyor. Bu iklim eylemi, işletmelerin ve yatırımcıların gelecekteki değişiklikleri planlamasını sağlamak için hem şeffaf hem de tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmeli.

Hükümetler, net sıfır teknolojilere yatırım yapmak, bu alanda açık teşvikler getirmek ve karbon yoğun ürün ve hizmetlerde talep yıkımı yaratan tüketici davranışlarını değiştirmek için, özellikle karbon yoğun sektörlerle birlikte çalışmalıdır. Fosil yakıt üretimlerinde devlet desteklerinin kaldırılması ve karbon fiyatlandırmasının getirilmesi büyük bir ilk adım olacaktır.

Ayrıca kimse bu mücadelede arkada bırakılmamalı. Fosil yakıt endüstrisi gibi karbon yoğun sektörlerdeki işçilerin yeniden vasıflandırılmasını hızlandıran politikalar bu dayanışmaya sadece bir örnek. 2018'de 11 milyon olan yenilenebilir enerji istihdamına kıyasla 2050'ye kadar 42 milyon kişi istihdam edilebilir. İnsanların bu fırsatları değerlendirecek becerilere sahip olması sağlanmalı.

Özetle net-sıfıra giden yol mükemmel değil. Net-sıfır geçişi, finansal ve ekonomik istikrar için önemli bir kısa vadeli tehdidi temsil ediyor, ancak aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor. Bireyler, topluluklar ve işletmeler olarak, fırsatları yakalamaya hazır olmak, gelecek değişikliklere uyum sağlamak ve hazırlanmak bize düşüyor. Hükümetlerin net sıfıra sorunsuz ve düzenli bir geçiş yaratması umulsa da hazırlıklı olmak ve hepimiz için engebeli bir yolculuğa çıkmak en iyisi.
 

SHARE: READ MORE

21 January

Gıda israfıyla mücadele eden girişimler

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Küresel düzeyde gıda israfının geldiği nokta hakkında yeterince bilgiye sahibiz. Buna göre; her sene tüm gıdaların yaklaşık üçte biri yani 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor, ABD’de ise israfın boyutları %40 düzeylerinde. Bu sarsıcı istatistikler, gıda israfının boyutunu gösterse de gıda sistemimizde bu kadar fazla miktarda israfın nasıl ve neden oluştuğu hakkında bize pek bir şey söylemiyor.
Veriler gıda israfının hem sosyoekonomik hem de çevresel sorunlara neden olduğunu gösteriyor.

Gıda israfı sosyal adaletsizliği tetikliyor
Küresel veriler, 2020'de 2,3 milyardan fazla insanın gıda güvensizliği yaşadığını ve 800 milyonunun açlıkla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Açlıkla karşı karşıya kalanların yarısı Asya'da, üçte biri ise Afrika'da yaşıyor. Amerika'da 2020 yılında 18 milyonu çocuk olmak üzere 54 milyon insanın gıda güvensizliği yaşadığı belirtildi. Bu durumdan en çok etkilenen siyah topluluklar ise diğer hassas topluluklara kıyasla üç kata kadar daha büyük bir güvencesizlikle karşı karşıya kalıyor. Aynı topluluklar ayrıca hava kirliliği ve iklim değişikliği etkilerine de orantısız bir şekilde maruz kalıyorlar. ABD'de gıda israfını sadece %15 oranında azaltmak, 25 milyon Amerikalı’nın gıda güvenliğini sağlayabilir.

Küresel gıda israfında ekonomik eşitsizlikler belirleyici
Kişi başına düşen gelirin daha düşük olduğu ülkelerde, gıda atığı daha çok üretim esnasında, henüz ürün market raflarına gelmeden oluşuyor. Zengin ülkeler içinse durum bunun tam tersi. ABD ve Avrupa ülkelerinde gıda israfının büyük bir kısmı evlerde ve perakende sektöründe yaşanıyor.

ABD'de haneler gıda israfının yaklaşık %37’sinden sorumlu olarak birinci sırada yer alıyorlar. İkinci sırada ise gıda atıklarının %27’sinden sorumlu olan restoranlar yer alıyor. Eşitsizliğin boyutları kişi başına düşen atık miktarlarında da görünür halde. ABD ve Avrupa’da yılda kişi başına düşen gıda atığı miktarı yaklaşık 250 pound iken, bu sayı Sahra altı Afrika ve Güneydoğu Asya için kişi başına yılda sadece 24 pound civarında.

Gıda israfının önemli bir miktarı, diyet seçimlerine, gıda sistemi ve taze gıdaya ilişkin tüketici eğitimi eksikliğine ve işletmelere gıda artıklarını bağışlamaları için verilen teşvik ve teknik bilginin eksikliğine bağlanabilir. Ayrıca gıda üreticilerinin yüksek hacimli ucuz, kullanılıp atılan gıdalardan kâr elde etmesi ve ABD genelinde çöplük alanlarının ucuza erişilebilir olması gıda geri dönüşümünü caydıran önemli faktörlerden.

Gıda israfı iklim değişikliğinde büyük rol oynuyor
Gıda atığı, gıda sistemimizin çevresel etkilerini şiddetlendiriyor. Bilim insanları, küresel ısınma arttıkça gıda üretiminin zorlaşacağını, bu durumun gıda fiyatlarını ve gıda güvensizliğini arttıracağını savunuyorlar.

Küresel tarım arazilerinin %28'i henüz bir tabağa ulaşmadan atık olan gıdaların üretilmesi için kullanılıyor. ABD’deki tüm ekili arazilerde tarımsal amaçlarla kullanılan su ve gübrenin yaklaşık beşte biri atık olan gıdaları yetiştirmek için kullanılıyor. İsraf edilen gıdalar, tüm sera gazı salımlarının %10'unundan sorumlu. Beslenme alışkanlıklarında yapılabilecek değişikliklerle birlikte gıda israfını azaltmak gıda sisteminden kaynaklanan sera gazı kirliliğini %50'ye kadar azaltabilir. Bu sebeplerle gıda atığı sorununun çözümü iklim değişikliği ve çevresel adaletsizliklerle mücadelede kilit bir rol oynuyor.

Gıda israfına çözüm üreten girişimler
Bir dizi teknoloji şirketi ve kâr amacı gütmeyen kuruluş, büyüyen gıda atığı sorununu ele almak için, kapsamlı çözümler geliştirmeye uğraşıyor.
2011'de kurulan Food Rescue US, toplama ve teslimat için gönüllüleri kullanarak işletmelerden gelen fazla gıdaları doğru bağış kuruluşuna ulaştırmayı amaçlayan, kâr amacı gütmeyen bir uygulama. Uygulama üzerinde restoran ve marketler fazla ürünlerini yayınlarken, gıda bağışı kuruluşları ihtiyaçlarını belirtiyor. Yeterli katılım ve veri toplama ile uygulama, gıda bağışlarının dağıtımını optimize ederek ihtiyacı olan topluluklara daha iyi hizmet veriyor. Şu anda 20 eyalette faaliyet gösteren uygulama, kuruluşundan bu yana ihtiyaç sahiplerine 83 milyondan fazla öğün sağladı ve 106 milyon pound değerindeki gıdanın israf edilmesinin önüne geçti.

Bir başka platform olan Replate; catering şirketlerinin, yemek servisleri olan ofislerin, ürün fazlası olan markaların, çiftçi pazarlarının, restoranların ve diğer ihtiyaç fazlası gıda üreticilerinin gıda bağışlarını yönetiyor. Her gıda bağışı, gıda güvensizliği yaşayan insanlarla çalışan yakındaki bir sivil toplum kuruluşuna veya doğrudan gıda güvensizliği yaşayan birine ulaştırılıyor.

Gıda israfına çözüm bulmak için geliştirilen bazı uygulamalar ise teknolojiden ve indirimli gıda fiyatlarından yararlanarak fazla gıdanın perakendecilerden mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmasına odaklanıyor.

Kopenhag merkezli Too Good To Go, gıda bağışı odaklı uygulamaların aksine, öncelikle gıda atıklarının çevresel ve sosyal etkilerini azaltmaya odaklanan bir şirket. Uygulama, yerel dükkanlarla ortaklık kurarak gün sonunda aksi takdirde çöpe atılacak ürünlerin indirimli fiyatlara satışını sağlıyor. Too Good To Go 2020'de ABD'de kullanılmaya başlandıktan sonra 1 milyon öğün yemek tasarrufu sağladı ve şu an 12 şehirde 1,5 milyon kullanıcıya sahip.

Başka bir ürün dağıtım uygulaması olan Imperfect Foods gibi, Philadelphia merkezli Misfits Market de, görsel kusurlar nedeniyle “çirkin ürün” olarak nitelendirilen ve fazla arz nedeniyle çiftlikler veya distribütörler tarafından atılan yiyecekleri kurtarmaya odaklanıyor. Uygulama, yetiştiricilerle doğrudan sözleşme yaparak tüketicilere uygun fiyatlı organik ürünler sunuyor. Kullanıcılar, abone olarak indirimli fiyatlardan yararlanabiliyorlar. 37 eyalette faaliyet gösteren Misfits Markets, 2015'ten bu yana 170 milyon liralık gıda israfını önledi.

Rakamlar gıda atığının Türkiye için de ciddi bir problem olduğunu gösteriyor. 2021 BM Gıda İsrafı Endeksi Raporu’na göre Türkiye’de 7,7 milyon ton gıda çöpe gidiyor. Bu, kişi başı yıllık 93 kilogram gıdanın çöpe gitmesine eşdeğer. Türkiye’de de farklı girişimler değişik modellerle gıda israfı sorununa sürdürülebilir çözümler üretmeye çalışıyor.

İstanbul’un belli bölgelerinde hizmet veren Yenir, işletmelerin satamadıkları ve aksi halde çöpe gidecek taze ürünleri uygun fiyatlarla müşteriler ile buluşturan bir mobil uygulama. Kullanıcılar uygulama üzerinden, yarı fiyatına veya daha uyguna satılan ürünlerin ödemesini yaparak belirlenen zamanlarda işletmelerden ürünlerini alabiliyorlar. Kullanıcılar aynı zamanda ne kadar gıda kurtardıklarını ve ne kadar tasarruf ettiklerini de görebiliyorlar.

Atık yönetimi için teknolojik çözümler sunan Fazla Gıda; işletmelerin, market zincirlerinin, gıda üreticilerinin ve dağıtıcılarının atıl stoğunu değerlendirebilmeleri amacıyla bağış, yeniden satış, sevk, iade ve imha gibi süreçlerini yönetmelerini sağlıyor. Ayrıca Fazla isimli uygulama üzerinden direkt olarak tüketicilerin de bu fazla gıdaya indirimli şekilde ulaşmasını sağlıyor.

Gıda atığını önlemeye yönelik uygulama ve modeller çeşitlense de yalnızca ABD'deki atık ölçeği göz önüne alındığında, bu uygulamaların etkisi nispeten küçük kalıyor ve çoğu doğrudan gıda güvenliğinden yoksun topluluklara yardım etmeye odaklanmıyor. Yine de bu uygulamalar sorunun aciliyetini göstermeleri ve toplulukları gıda israfı konusunda harekete geçirmeleri açısından önemliler. Too Good To Go'dan Claire Oliverson'ın da belirttiği gibi, gıda atığı uygulamaları, sıradan insanları gıda israfı konusunda bilinçli olmaya ve bu konuda bir şeyler yapmaya yönlendirerek görünmez gıda atığı sorununu görünür kılma gücüne sahip.
 

SHARE: READ MORE

21 January

B Corp Türkiye topluluğu ATÖLYE ile büyümeye devam ediyor

*Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 4.500’ün üzerinde şirketin parçası olduğu B Corp hareketi, kâr ve amaç arasında bir denge kurmayı hedefleyen ve dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketleri bünyesine katıyor. Şirketler; çalışanlarının, müşterilerinin, toplumun ve çevrenin üzerindeki etkilerine dair detaylı bir değerlendirme sürecinden geçerek B Corp olmaya hak kazanıyor. 

B Corp Türkiye topluluğu da büyümeye devam ediyor. Mikado Danışmanlık, S360, Taze Kuru, Reflect Studio, Semtrio’nun bulunduğu, küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience’ın Türkiye operasyonunun da aktif olarak katıldığı ilham veren liderlik hareketine ATÖLYE de katıldı. ATÖLYE, B Corp olma yolculuklarının toplumun ve gezegenin üzerinde yarattıkları direkt ve dolaylı etkileri sorgulamak için öğretici bir süreç olduğunu düşünüyor. B Corp olmayı işi iyilik için kullanma taahhütlerinin sadece başlangıcı olarak gören ATÖLYE ile B Corp olma yolculuklarına dair konuştuk. İyi okumalar!
 
ATÖLYE’den kısaca bahsedebilir misiniz? ATÖLYE’nin amacı ve bu amaca yönelik gerçekleştirdiği faaliyetler nelerdir?
ATÖLYE, komünitesinden güç alarak yaratıcı hizmetler geliştiren bir organizasyon. Stratejik Tasarım Stüdyosu, Akademi ve Yaratıcı Platform birimleri ile çeşitli ortakların karşılaştıkları problemlere onlarla birlikte tasarım odaklı çözümler geliştiriyoruz. ATÖLYE’nin Stratejik Tasarım Stüdyosu, güncel ve karmaşık problemlere karşı disiplinlerötesi bir tasarım yaklaşımıyla stratejik çözümler üretmek için çeşitli kurumlarla birlikte çalışıyor. ATÖLYE Akademi; bireylere ve takımlara yaratıcı liderlik, radikal iş birlikleri ve sistemik tasarım becerileri kazandıran deneyim, tasarım ve etkileşim odaklı öğrenme programları tasarlıyor. Komünite kürasyonu prensibi ile hareket eden Yaratıcı Platform ise, etki odaklı projeler etrafında bağlantı kurmak, öğrenmek ve gelişmek isteyen yaratıcı birey ve ekiplerin bir araya geldiği bir komüniteyi besliyor. Ayrıca, “Girişimler” adındaki birimimizle de özellikle sosyal etki odaklı girişimlerin büyüme yolculuğuna destek oluyoruz.

ATÖLYE’nin asıl amacı hem bireylerin hem de kurumların bir araya gelerek gelişeceği ve olumlu etki yaratabileceği verimli bir ortam oluşturmak. Bu doğrultuda, bireylerin, takımların ve kurumların ilişkiler kurduğu, fikir alışverişinde bulunduğu ve etki odaklı projelerde iş birliği yaptığı esnek ve çeşitlilik sahibi sistemler kuruyoruz.
 
ATÖLYE Türkiye’deki altı B Corp’tan biri oldu. B Corp olma yolculuğunda motivasyonunuz ne oldu ve bu süreç size neler kazandırdı?
ATÖLYE; yaşadığımız dünyanın gerçeklerine yakından tanıklık eden, insanları ve toplulukları bir araya getirerek etki yaratma gücüne sahip ve gezegenimiz için kaygı duyan bireylerden oluşan bir organizasyon. Bu yüzden, B Corp olma yolculuğumuzun hem organizasyonumuza yakından bakmamız için fırsat sağlamasını hem de gelecekte atmamız gereken adımlar için kılavuz olmasını amaçladık.

B Corp topluluğuna dahil olmanın ATÖLYE içindeki süreçlerimizi ve partnerlerimizle birlikte kurduğumuz ekosistemi etkileyecek bir gücü var. Bu nedenle B Corp olma yolculuğunun yaptığımız işin ve kararlarımızın toplumun ve gezegenin üzerinde yarattığı direkt ve dolaylı etkilerini sorgulamamız için öğretici bir süreç olduğunu düşünüyoruz. B Corp sadece bir sertifika ya da bir merdivenin son basamağı değil; dönüşüm, farkındalık, özen ve süreklilik gerektiren bir taahhüt olduğundan bizim için yolun başlangıcı.

B Corp süreciyle organizasyonel etkimizi daha bütüncül bir şekilde ele almaya ve tüm süreçlerimize bu bakış açısını katmaya başladık. Bu da bizi daha önce yakından bakmadığımız süreçleri irdelemeye yönlendirdi. Örneğin, enerji tüketimimizi daha kapsamlı şekilde ölçmeye ve bunun gibi bilgiler ışığında alacağımız aksiyonlarla ilgili politikalar belirlemeye başladık.
 
B Corp’lar, dünyanın en iyisi değil, dünya için en iyi olmayı hedefleyen şirketlerden oluşan bir topluluk. ATÖLYE’yi farklılaştıran ve “dünya için en iyi” yapan unsurlar nelerdir?
B Corp taahhüdü “işin iyilik için bir güç olarak kullanıldığı bir küresel ekonomiyi” tahayyül ediyor. Bu yenilikçi tutum, iş yapış şekillerinde faydayı düşünürken daha bütünsel bir anlayışı ve toplum ve çevre de dahil olmak üzere tüm paydaşlara fayda sağlamayı amaçlıyor. ATÖLYE’de bunu gerçekleştirmemizi sağlayan, süreçlerimizi daha kapsayıcı kılan, birey ve organizasyonların ortak bir amaç etrafında bir araya gelmesini sağlayan değer ve uygulamalarımız var.

Örneğin, komünite odaklı yaklaşımımız doğrultusunda ATÖLYE ile yolu kesişen bireylerin yolculukları bizim için öncelikli. Bu bakış tasarım ve inovasyona yönelik fırsatlar da yaratıyor. Günümüzde mikro komünitelere odaklanmak, harekete geçirmek, insanların bağ kuracağı hikayeler yaratmak şirketlerin sahip olması gereken bir yetkinlik haline geliyor.

Diğer yandan kullanıcılar için tasarım (“design for”) yerine kullanıcılarla birlikte tasarım (“design with”) prensibini bütün iç ve dış süreçlerimizin merkezine koyuyoruz. “Birlikte tasarım okuryazarlığı” beraberinde geçirgenlik, açık inovasyona yatkınlık ve etki odaklı ortaklıkları getirdiğinden “birlikte tasarım” pratiğinin gerçek dönüşüme ve inovasyona olanak sağlayan bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.

Platform ve ekosistem odaklı düşünmek, kurumlara geleneksel organizasyonel sınırlarının ötesini görmeyi sağlıyor ve paydaşları, rakipleri, kullanıcıları ve diğer aktörleri de süreçlere dahil etmeyi teşvik ediyor. Bu sayede ortaya çıkan değer bütün paydaşlar tarafından sahipleniliyor ve daha dayanıklı sistemler kurulabiliyor.
 
ATÖLYE’nin nasıl bir gelecek vizyonu var ve uzun vadeli hedefleriniz arasında neler var?
İlk olarak, hedef ve vizyonlarımız arasında ilişkilerimizde kürasyonu, birlikte tasarımı ve uzun vadeli değer yaratmayı önceliklendirmek var. İçinde değişim ve dönüşüm iradesini barındıran liderler, değişim öncüleri ve topluluklarla birlikte uzun soluklu yolculuklarda yer almayı önemsiyoruz. Tanımlaması zor problemlere karşı ortak tasarımı öne çıkaran bir çalışma şekli ile ilerlemeyi daha doğru buluyoruz. Bunun için, müşterilerimizle birlikte geliştirdiğimiz projelerde çok disiplinli ve çeşitli yetkinliklere sahip komünitemiz ile çözümler üretiyoruz.

Diğer yandan komüniteleri, bileşenleri arasındaki ilişkilerin ötesinde ele alıyoruz. İnsanların bireysel gayelerini gerçekleştirebileceklerine inandıkları ve kendilerini ait hissettikleri yapıların parçası olma isteği artıyor. Sadece iş ortaklıklarına dayalı bir yapı yerine, “kuvvetli bir hikayenin parçası olma” üzerine kurulan komünite ve sistem tasarımları üzerine çalışıyoruz. Bunun örneği olarak, kendi etki alanımız içinde Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde hayata geçirdiğimiz Creative Power Map  projesi ya da ATÖLYE Akademi’nin 450 kişilik Öğrenme Topluluğu gibi deneylerle komünitelere fayda sağlamaya çalışıyoruz. Gelecekte de komünite odaklı deneylerimizi bu prensiplerle devam ettirmek istiyoruz.

Odaklandığımız üçüncü alan, araçlarımızı ve teknolojilerimizi inşa etmek. Blokzincir temelli komünite yönetiminde ciddi değer yaratacak bir gelecek olduğuna inanıyoruz. Bir topluluk veya platform içinde bireyler tarafından yaratılan değerin takip edilmesi, ölçülmesi ve ödüllendirilmesi için merkezsizleştirilmiş sistemlerden esinlenerek geliştirdiğimiz bir iş modelinin prototipleme aşamasındayız.

Değer üretmenin yanı sıra sosyal etki yaratmayı da hedefleyen bir kurum olarak, ATÖLYE içinde oluşturduğumuz JEDI (Justice, Equity, Diversity and Inclusivity) Çemberi; daha adil, eşitlikçi ve kapsayıcı pratikler edinmemiz, sonrasında da bu pratikleri kurumsal seçimlerimize entegre etmemiz için bize rehberlik ediyor. Geliştirdiğimiz pratiklerin partnerlerimiz ve etkileşimde olduğumuz diğer kurumlara yayılması önemsediğimiz bir çarpan etkisi yaratıyor ve dikkatimizi bu konuya yoğunlaştırmak istiyoruz.
 
ATÖLYE çalışanları ve paydaşları B Corp olmanız ile ilgili neler düşünüyor? Bu süreçte ne tür geribildirimler aldınız?
B Corp olmamız ekibimizde heyecan yarattı ve aynı zamanda merak uyandırdı. ATÖLYE’ye dışarıdan bakan uluslararası bir oluşumun kendi kıstasları ile yarattığımız etkiyi değerlendirmesi hepimiz için heyecanlı bir süreçti. B Corp olma sürecinden önce ATÖLYE’nin kendi etki çerçevesini yaratmak için belirli kıstaslar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştık. Hem B Corp değerlendirme süreci hem de bu süreçte incelediğimiz diğer kurumlar birçok anlamda bize ilham verdi. Diğer kyu Collective üyeleri de bu haber sonrasında B Corp olma yolculuğumuz hakkında bizden bilgi almak ve kendi süreçlerini başlatmak istediler.
 
B Corp sertifikasının ATÖLYE’ye ilerleyen dönemlerde neler katacağına inanıyorsunuz? B Corp sertifikasına sahip olmak iş yapış biçimlerinizi nasıl etkileyecek?
B Corp taahhüdümüz kendi değişim teorimizi oluştururken bizi yönlendiren en önemli faktörlerden biri. Böylece etki ölçümü ve yönetiminde bir perspektif kazandık. B Corp Karşılıklı Bağlılık Bildirgesi’ne olan taahhüdümüzle, hangi müşterilerle ilişki kuracağımıza ve nasıl projelerde yer alacağımıza dair de bazı prensipler oluşturduk. B Corp sayesinde, aralarında yarattığımız potansiyel etkinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmamıza ne kadar katkı sağladığını ölçebildiğimiz araçların da bulunduğu pek çok kaynağa erişebiliyoruz. Daha iyi olmak için çabalayan şirketlerden oluşan küresel bir ağa erişimimiz olduğundan, bu şirketlerle ilişkiler kurarak en iyi uygulamalarından faydalanabileceğiz. Ve topluluğun düzenli gerçekleştirdiği B Corp buluşma ve zirvelerine katılarak hedeflerimizde daha hızlı ilerleyeceğiz.

Tüm bu bahsettiklerimizin ATÖLYE’nin “ekolojik, toplumsal ve ekonomik olarak adil” olma hedefine ulaşmasını kolaylaştıracağına inanıyoruz. Doğru yolda olduğumuzu ve bunun uzun bir yolculuk olacağını biliyoruz; ama, mutluyuz ki bu yolda hep beraberiz. B Corp duyurumuzda dile getirdiğimiz gibi, “B Corp olmak istedik çünkü biliyoruz ki daha iyisini yapabiliriz ve yapmalıyız”.

SHARE: READ MORE

11 January

Sürdürülebilirlikle bağlantılı uluslararası krediler yaygınlaşıyor

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Giderek artan sürdürülebilirlik gündemi ekseninde bankalar, çevresel, sosyal, ve yönetişim kapsamında çeşitli teşvikler sunuyor. Bu çatı altında değerlendirilebilecek çevre kredisi iki tür kredi içermekte. Gelir kullanımı kredileri, önceden tanımlanmış yeşil varlıklar için tahsis ediliyor. Bu tür faaliyetlerin tipik bir örneği, yenilenebilir enerji üretim tesislerinin finanse edilmesi olabilir. İkinci tür kredi olan ve yazımızın temel odağını oluşturan sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin amacı ise şirketlerin iklim çabalarını hızlandırmaları için kurumsal stratejileriyle uyumlu finansal teşvikler yaratmak. Örneğin, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşıldığında daha düşük bir faiz oranı ödenmesi gibi.
 
Bu anlamda sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler, çevresel ve sosyal açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri ve dönüşümleri desteklemeyi amaçlıyor. Borç alacak şirketlerin iddialı, önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik performans hedeflerine ulaşmasını teşvik eden her türlü kredi enstrümanı veya koşullu tesisi (tahvil limitleri, garanti limitleri veya akreditifler gibi) sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler kapsamında düşünebiliriz.
 
Bloomberg'e göre, sürdürülebilirlik bağlantılı ilk krediler 2017'de piyasaya çıktı ve bu alandaki kümülatif küresel ödemeler 2018'e kadar 49 milyar dolara ulaştı. 2017-2020 yılları arasındaki kümülatif ödemelerse 325 milyar ABD doları civarında ve hacimler hızla artmaya devam etmekte.
 
Beş farklı Kuzey Avrupa ülkesinin 1975’te ortaklaşa kurduğu uluslararası bir finans kurumu olan İskandinav Yatırım Bankası (Nordic Investment Bank - NIB) da sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler konusunda önemli adımlar atıyor. NIB iş geliştirme başkanı Joe Wright, “NIB, hızla büyüyen sürdürülebilirlikle bağlantılı kredi pazarında iddialı sürdürülebilirlik geçişlerini ve yüksek kalite standartlarını teşvik etmek istiyor” sözleriyle bankanın sürdürülebilirlik konularına verdiği önemin altını çiziyor.
 
Yine Bloomberg'e göre, 2017 ile Ekim 2021 arasında, NIB'nin İskandinav ve Baltık üye ülkelerinde verilen 85 sürdürülebilirlikle bağlantılı kredinin yaklaşık üçte ikisi döner kredilerden oluşurken, geri kalanı vadeli krediler oldu.
 
2021 yılında NIB, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilendirmede kendine has bir çerçeve çıkardı ve bu yapı şekillenmeye her geçen gün devam ediyor. Bu çerçevede hayata geçecek politikalar adına NIB'de Kıdemli Çevre Analisti Lena Korkea-aho, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin etkili olabilmesi için şirketlerin güvenilir zaman çizelgeleri ve planlanmış önlemlerle iddialı sürdürülebilirlik stratejilerine ve hedeflerine sahip olmasının önemli olduğunu söylüyor.
 
Seçilen hedeflerin müşteri için öneminden ve müşterinin bu hedefler için iddialı bir planı olduğundan emin olunması gerektiğini söyleyen Korkea-aho, böylesi bir ilişkinin hem borç vereni hem de borç alanı rahatlattığını ayrıca belirtmekte.
 
Ekim ayında NIB’nin, Electrolux Professional AB ile sürdürülebilirlik bağlantılı imzaladığı ilk kredi bir örnek olabilir. Yedi yıllık ve 60 milyon tutarındaki kredi, Electrolux Profesyonel'in (EPRO) operasyonlarının daha sürdürülebilir hale gelmesindeki geçişi finanse etmek ve düşük karbonlu bir ekonomiye adım atmaya katkıda bulunmak üzere yapılandırıldı.
 
NIB ve EPRO, başlangıç yılı 2019 olmak üzere 2025'in sonunda elde edilecek üç temel performans göstergesi (KPI) üzerinde anlaştılar. Bu KPI'ların başlıkları şu şekilde sıralanabilir:
1) CO2 salımlarının azaltılmasıyla ilgili iklim hedefi
2) Satılan ürünlerde su tüketimi verimliliğiyle bağlantılı işletmeye özel hedef
3) Ürünlerde HFC gazlarının azalması
 
Türkiye’den ise bu alanda önemli bir adım olarak değerlendirebilecek Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) 8 Temmuz 2021’de imzalanan sendikasyon kredisine bakılabilir. TSKB, 11 farklı ülkeyi temsil eden toplam 14 bankadan 192 milyon ABD doları tutarında sendikasyon kredisi sağladı. Böylece sürdürülebilirlik bağlantılı ikinci sendikasyon kredisi sözleşmesini imzalamış oldu.
 
TSKB CEO'su Ece Börü, sendikasyon kredisini ve gelecekte bankanın alacağı pozisyonu “Önümüzdeki dönemde de yenilikçi borçlanma işlemlerimizle çeşitlenen bilanço yapımızı sürdürülebilir ve kapsayıcı kalkınma doğrultusunda ekonomiyi desteklemek için kullanmaya devam edeceğiz.” diyerek değerlendiriyor.
 
TSKB, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na yönelik 2030 yılına kadar 8 milyar dolar kaynak sağlamayı planlıyor. 2021-2025 yılları arasında TSKB, SKA ile bağlantılı kredilerin toplam portföy içindeki payını %90'ın üzerinde tutmaya öncelik verdiğini belirtiyor.
 
Genel itibariyle bakıldığında tüm bu süreçler ve karar mekanizmalarını etkileyen en önemli faktörlerden biri şirketlerin sahip olduğu nitelikli iş yapış biçimleri. Bu bakış açısıyla krediler, finansmanı kurumsal sürdürülebilirlik stratejilerine bağlayarak, yeşil projeleri olmayan ancak sürdürülebilirlik performanslarını iyileştirme konusunda hala büyük potansiyele sahip sektörlerdeki şirketlere bir alternatif olarak da sunulabiliyor.

SHARE: READ MORE

7 January

Sıcak kış günleri de sıcak yaz günleri kadar tehlikeli

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Küresel olarak sıcaklıklar artarken dünya genelinde daha sıcak kışlar yaşanıyor ve bu, bazı büyük etkiler yaratıyor: 2021, kayıtlara geçen en sıcak 16. Şubat ayını getirdi.

Çoğunluk iklim krizini kavurucu yazlar ve bunlara eşlik eden kuraklıklar, orman yangınları, kasırgalar ve sıcak hava dalgaları ile ilişkilendirirken, daha ılıman kışlar da yıkıcı hava olaylarının ve köklü değişikliklerin itici gücü olabilir. Sıcak kışların etkileri, Amerika'nın orta batısını ve güneyini kasıp kavuran kasırga kümeleri gibi hava olaylarını tetikleyerek tarım faaliyetlerindeki değişimlerden de sorumlu olmaya kadar uzanıyor.

Aşırı hava olaylarının ısınan bir dünyada nasıl değiştiğini inceleyen iklim bilimcisi Daniel Swain, soğuk yerlerin ve yılın soğuk zamanlarının daha sıcak yerlerden ve daha sıcak zamanlardan daha hızlı ısındığını belirtiyor. Daha soğuk mevsimlerde ve yerlerde (diğer yerlerden üç kat daha hızlı ısınan Kuzey Kutbu gibi) ısınma oranları sadece daha hızlı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ısınmayla ilişkili birçok etki de katlanarak artıyor." Geçtiğimiz şubat ayında Teksas'ı derin bir arktik donma noktasına getiren ve yüzlerce ölüme ve milyarlarca dolarlık hasara neden olan soğuk çarpması gibi aşırı hava olaylarının merkezinde iklim değişikliğinin olduğuna dair kanıtlar bulunuyor.

Swain, sıcaklığın büyük bir etkiye sahip olduğu belirli bir eşiğe işaret ediyor: Yağışların sıvı yağmur mu yoksa donmuş kar olarak mı gerçekleştiği sadece tek bir derece farkına bağlı. Birkaç gün öncesine kadar önemli bir kar kuraklığının olduğu Amerika'nın batısında, bu durumun çok büyük etkileri oldu. Swain, kar örtüsünün olmamasına bağlı olarak, yaklaşık 2500m yükseklikte bile orman yangını riskinin olabileceğini söylüyor.

Yağış kar olarak gerçekleştiğinde, daha uzun süre kalarak ilkbahar mevsimi için nem yaratıyor. Ancak yağmur olarak yağdığında uzun süreli ihtiyaç duyulan bu nem deposu akıp gider. Swain, ısınan kış aylarının, kar örtüsü ve su kaynağının birikmesi gibi ekolojik olarak önemli olayları doğrudan etkilediğini ifade ediyor.

Ayrıca, kışın sıcak dönemleri, yazın aşırı sıcak dalgalarına yol açabilir. Kornhuber, mevsimsel olmayan sıcaklıkların erken kar erimesine ve bitki örtüsünün büyümesine yol açarak toprak nemini azaltabileceğini ve yaz boyunca aşırı ve kalıcı sıcak hava dalgaları olasılığını artırabileceğini söylüyor. Bu duruma örnek olarak, 2020’de Sibirya’da tüm yaz süren ve rekor karbon salımlarına neden olan orman yangınlarıyla ilişkilendirilen bir sıcak hava dalgası gösterilebilir. Şubat ve Mart aylarındaki geç-kış sıcakları, bitki örtüsünün de nemi tuttuğu bir zamanda topraktaki nemi emdiğinden, susuz kalmış topraklar yazları sıcak dalgalarına yol açabiliyor.

Columbia Üniversitesi Lamont Doherty Dünya Gözlemevi'nde yardımcı araştırmacı olan Chiara Lepore’a göre, ABD için iklim modeli projeksiyonları, dünya ısındıkça şiddetli fırtınalar için elverişli koşulların olasılığında genel bir artış olacağına işaret ediyor. Lepore, geçtiğimiz ay, gelecekteki her 1°C derecelik küresel sıcaklık artışı için şiddetli fırtınalarda %14-25 artış öngören bir araştırma yayınladı. Genel itibariyle bunun arkasında yatan sebeplerin içinde artan hava sıcaklıkları ve nemlilik önemli bir yer tutuyor. Daha sıcak kışlarının bir diğer önemli etkisi ise tarım üzerinde. Bazı mahsuller en iyi sonuçları elde etmek için belirli bir soğuk saat eşiğine ihtiyaç duyuyor. 2100 yılına kadar California Orta Vadisi’ndeki birçok meyve bahçesi mahsulünün ihtiyaç duyduğu soğuk hava sıcaklıkları %60 oranında düşebilir. Araştırmacılar, en uzun soğuk hava dönemine ihtiyaç duyan elma, kiraz ve armutların en çok zararı göreceğini söylüyor. Kış sonu sıcakları, biyolojik sinyal ile gelen tomurcuklanma sonrası don olaylarına neden olup ekinlere de zarar verebilir.

Daha sıcak geçen yazlar, sık sık yol açtıkları yangın, sel gibi aşırı hava olaylarıyla gündemde kendine sıkça yer bulsa da kışların daha sıcak geçmesi de daha sıcak geçen yazlar kadar tehlikeli. Yaz mevsimi giderek uzuyor, ilkbahar ve sonbahar geçişleri ise eskiden kış olarak düşündüğümüz zaman dilimini köşeye sıkıştırıyor. Sıcaklıklar arttıkça, ılıman iklim bölgeleri artık bildiğimiz şekilde bir kış geçirmeyecek.

SHARE: READ MORE

7 January

2022'de tedarik zincirinde zorla çalıştırmaya yer yok

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri kongresinde oy birliğiyle kabul edilen Uygur Zorunlu Çalışmayı Önleme Yasası, Amerikan tedarik zincirlerini Uygurların ve Çin'deki diğer zulüm gören etnik-dini azınlıkların zorla çalıştırılmasından kurtarmayı amaçlıyor. Yeni yasanın Çin'de üretim yapan, özellikle de Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde tedarik zinciri temas noktalarına sahip olan işletmeleri etkilemesi bekleniyor.

Kanun şirketlere, Sincan’dan işgücü ihraç eden tüzel kişilerin dahil olduğu herhangi bir ithalatın hak ihlali olmaksızın, zorla çalıştırma kullanılmadan yapıldığını kanıtlama yükümlülüğünü getiriyor. Özellikle giyim, otomotiv, teknoloji, yiyecek-içecek ve güneş enerjisi şirketleri olmak üzere çok çeşitli endüstrileri etkileyecek yasa şirketlerin, zorunlu işçi çalıştırmadığını "açık ve ikna edici" kanıtlarla göstermeleri isteniyor.  

Uygulama stratejisi ve şirketlerin yasayı karşılamak için neler yapması gerektiği yakında netleşecek. Ayrıca, şirketlerin Çin menşeli ithalatlarının zorla çalıştırmayla yapılmadığını nasıl açıkça gösterebilecekleri de Zorla Çalıştırma Görev Gücü tarafından açıklanacak. Şirketlerin yükümlülükleri yasanın yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2021 tarihinden itibaren 180 gün sonra başlıyor.

Çin'deki tedarik zincirlerinin karmaşıklığı ve şeffaf olmaması, Sincan'da zorla çalıştırma ile yapılan bazı ürün ve malzemelerin Çin'in başka yerlerindeki aracı fabrikalarda menşeleri gizlenerek kullanılması, durum tespit sürecini karmaşıklaştırıyor. Çin'in, Uygurları ve diğer azınlıkları işçi olarak Sincan'ın dışına zorla yerleştirmeyi içeren; "yoksulluğu azaltma" ve "eşleştirme yardımı" programları da meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Bu tür işçilikle üretilen ürünler, Çin'in diğer bölgelerinde üretilmiş olsalar bile, yasaya göre bir ihlal yapılmadığını ispat edilebilir olmalılar.

Çin'de iş yapan şirketler, yeni gereksinimlere hazırlanmak için aşağıdaki maddelere dikkat etmeliler.

Uyumluluk programınızı ve tedarik zinciri durum tespiti süreçlerinizi gözden geçirin: Tedarikçi anketleri, zorla çalıştırma ve insan kaçakçılığı ile ilgili sorgulamaların yanı sıra hammaddenin ve işçilerin kökenleri hakkında ayrıntılı bilgileri içermelidir.

Tedarik zincirlerinizi inceleyin ve gerekli durumlarda alternatif tedarikçilere yönelin: Tedarik zincirlerinin şeffaflığı, yalnızca Çin'de iş yapanlar için değil, tüm çok uluslu şirketler için giderek daha önemli hale geliyor. Şirketlerin detaylı bilgi toplamaya, mümkünse yüz yüze ziyaretlere ve kapsamlı tedarik zinciri haritalamasına öncelik vermesi gerekiyor.

Tedarikçilerinizle şimdiden iletişim halinde olun: Şirketlerin, tedarikçilerinin operasyonlarını olası herhangi bir zorla çalıştırmayı engelleyecek şekilde düzenlediklerinden emin olmak için şimdiden birlikte çalışmaya başlamalılar. Aracılar da dahil olmak üzere tedarik zincirlerinde şimdiden bazı önlemleri uygulamak, sonradan doğabilecek yasal ve itibar sorunlarının önlenmesine yardımcı olur.

Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası'nın içerdiği yaptırımlar önümüzdeki altı ay içinde netleşecek olsa da şirketlerden gelen büyük açıklamaların artık yeterli olmadığı açık. Şirketlerin, iletişim departmanları değil, uyumluluk departmanları öncülüğünde hak ihlallerini önleyici ve şeffaflığı destekleyen önlemleri uygulaması gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

7 January

Sürdürülebilirlik konusunda yöneticiler ve çalışanlar aynı fikirde değil

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler'e göre, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutma hedefine ulaşmak için tüm şirketlerin, finans kurumlarının, bankaların, sigortacıların ve yatırımcıları değişmesi gerek. Peki iş liderleri ve şirketler bu zorluğa hazır mı?  Henüz değil. Yakın zamanda gerçekleştirilen araştırmalar, şirketlerin çoğunun iklim değişikliğiyle mücadele için entegre stratejilerden yoksun olduğunu gösteriyor. Liderler sürdürülebilirlik uygulamaları deneyiminden, sorumluluklarından ve eğitiminden yoksun; çalışanlarsa kuruluşlarının sürdürülebilirlik alanındaki eylemleri ve bunların etkisi hakkında net bir anlayışa sahip değiller. 

Şirketlerin acilen artan çevresel krizleri ele almaları gerekirken iklim değişikliği, hala yöneticilerin büyük çoğunluğu için birinci öncelik haline gelmiş durumda değil. Küresel olarak üst düzey yöneticilerin sadece %25'i iklim değişikliğinin, yükselen deniz seviyelerinin veya aşırı hava olaylarının kurumsal stratejileri için kritik varoluşsal tehditler olduğunu söylüyor. Yöneticilerin %43'ü şirketlerinin belli amaçlara hizmet eden doğrultusunda hareket edilen ve açıkça aktarılan iletişimi yapılan sürdürülebilirlik stratejilerine sahip olduğunu söylüyor ve yalnızca nominal %19'luk bir kesim, şirketlerinin sürdürülebilirlik ölçütlerinin raporlama çerçeveleriyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Gerçekleştirilen bir araştırma da CEO'ların çevresel konularda yaptıklarını söyledikleri ile çalışanların yapılanları nasıl gördükleri arasında önemli bir "söylem-eylem" ayrımı olduğunu ortaya koyuyor.

- Üst düzey yöneticilerin %79'u kuruluşlarının çevresel uygulamalarının sektördeki en iyi pratiklerle uyumlu olduğunu belirtirken, çalışanların sadece %54'ü aynı şeyi söylüyor.
- Üst düzey yöneticilerin %78'i kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda ellerinden geleni yaptığını söylerken, çalışanların sadece %53'ü aynı fikirde.
- Üst düzey yöneticilerin %73'ü, kuruluşlarının sürdürülebilirlikle kâra aynı önemi verdiğini söylerken, çalışanların sadece %48'i buna katılıyor.

Özellikle çalışanlar, kuruluşlarının iş stratejileri için önemli olan stratejik konularda değil ancak ek” birtakım çevresel inisiyatifler yürüttüğünü düşünüyor. Yapılan bir araştırmada çalışanların %64'ü kuruluşlarının atıkları azaltmak (geri dönüşüm, daha az ambalaj kullanmak, malzemeleri yeniden kullanmak) için harekete geçtiğini söylerken, %68'i kuruluşlarının kâğıt kullanımını azaltmak için dijital teknolojilere bel bağladığını belirtiyor. Bu, çoğu liderin sürdürülebilirliği iş stratejisinin temel bir itici gücü olarak görmek yerine prosedür gereği çevreyle ilgili taktiksel eylemlerde bulunduklarını gösteriyor.

Sürdürülebilirlik eğitimi alan üst düzey yönetici sayısı oldukça az
Sürdürülebilirliği iş stratejisine bütünsel olarak entegre etmenin önündeki engellerden biri, son iki yılda üst düzey yöneticilerin yalnızca küçük bir azınlığının sürdürülebilirlikle ilgili ek sorumluluklar üstlenmiş olması: Çevresel ve sosyal sonuçları iyileştirmek için dahili süreçleri değiştirenler %29, ürünlerini veya işyerini daha sürdürülebilir hale getirmek için yeni yaklaşımlar belirleyenler %28, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmek için tedarikçi seçimini değiştirenler %25 ve çevresel veya sosyal sürdürülebilirliğe vurgu yaparak bir akademik çalışmayı veya bir yeterliliği tamamlayanlar %23 oranında. Ayrıca üst düzey yöneticilerin sadece %28'i çevresel veya sosyal sürdürülebilirlik konularında eğitim aldığını aktarıyor.

Araştırma, şirketlerin sürdürülebilirlik önceliklerini nasıl gördükleri konusunda önemli bölgesel farklılıklar olduğunu gösteriyor. COP26’nın başkanlığını yapan Birleşik Krallık, ülkedeki yöneticiler ile uluslararası meslektaşlarının çoğundan daha fazla iklim bilinci gösteriyor. Anket katılımcılarına toplumumun geleceğini etkileyen en önemli sürdürülebilirlik konuları sorulduğunda, iklim değişikliğini listenin en üstüne koyanlar dünya genelinde ortalama %29 iken Birleşik Krallık’taki üst düzey yöneticilerin %40’ı iklim değişikliğini ilk sıraya yerleştiriyor.

SHARE: READ MORE

4 January

Doğal gaz ve nükleer enerji yeşil etiketini hak ediyor mu?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği taksonomisi yatırımcıları Avrupa'nın 2050 yılına kadar net sıfır salım ve doğanın daha  iyi korunması hedefine uygun projelere yönlendirmeyi amaçlayan yeşil bir sınıflandırma sistemi. Bu sınıflandırmada gaz ve nükleer enerjinin de “yeşil” ve “sürdürülebilir” olarak etiketlenecek olması Greta Thunberg ve diğer iklim aktivistlerinin tepkisini çekti.

Her iki enerji kaynağının da komisyon başkanı Ursula von der Leyen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ve Almanya'nın yeni başbakanı Olaf Scholz arasında geçen yoğun bir siyasi pazarlık döneminin ardından AB'nin sürdürülebilir faaliyetler için sınıflandırmasının bir sonraki bölümünde yer alması bekleniyor. Bir AB yetkilisi, gaz ve nükleerin muhtemelen rüzgar ve güneş enerjisi ile birlikte "yeşil" kategoride olmayacaklarını, ancak sınıflandırmada yer alacaklarını söyledi. Üst düzey bir AB diplomatı ise nükleer enerjinin Fransa ve diğer AB ülkelerinin nükleer enerji faaliyetlerinin bir karşılığı olarak sınıflandırmada yer almasını beklediğini belirtti.

AB taksonomisi, Temmuz 2020'de yasa haline geldiğinden beri AB liderlerinin farklı enerji politikaları nedeniyle şiddetli siyasi tartışmaların hedefi olmuştu. Fransa nükleer enerjinin taksonomide yer alarak onaylanmasını beklerken, Polonya ve Doğu Avrupa ülkeleri gazın “sürdürülebilir” bir yatırım olarak sınıflandırılmasında ısrarcı. Almanya'nın yeni Sosyal Demokrat Şansölyesi ise, yeşil koalisyon ortaklarının nükleer veya doğalgazı sınıflandırmaya dahil etmeye istekli olmaması nedeniyle farklı bir tutum sergiliyor. Hatta Almanya geçtiğimiz hafta ülkede kalan altı nükleer santralden üçünü kapatarak, tüm nükleer santralleri hizmet dışı bırakma ve 2030 yılına kadar kömür kullanımının aşamalı olarak durdurulması hedefine bağlılığını gösterdi.

Fransa-Almanya pazarlığı sonucu gaz ve nükleerin sınıflandırmaya dahil edilmesi Greta Thunberg ve dokuz iklim aktivisti tarafından Euractiv web sitesinde yayınladıkları makaleyle sert bir şekilde eleştirildi. Makalede genç aktivistler, AB liderlerini Glasgow'daki Cop26 iklim zirvesinde boş vaatlerde bulunmakla suçladılar. Taksonomiye atıfta bulunarak, “Bu sahte iklim eylemine izin vermek gibi korkakça kararlara yer yok” diye yazdılar.

Peki gaz ve nükleer enerji neden bu kadar tartışmaya sebep oluyor? Gaz ve nükleer enerji temiz enerji sınıfına ne kadar hizmet ediyor ve çevreye ne ölçüde zarar veriyor?

Nükleer enerjinin destekçileri, nükleerin CO2 salımı olmadan güvenilir ve tedarik güvenliği sunan bir enerji kaynağı olduğunu ve elektrik üretimine iklim dostu bir alternatif sunduğunu savunuyor. Savunucular, bu enerji kaynağını en azından kapsamlı alternatifler geliştirilene kadar kullanılabilecek bir yöntem olarak değerlendiriyorlar. Nükleer enerji karşıtları ise bu savı uranyumun nükleer yakıta dönüştürülmesi, öğütülmesi ve zenginleştirilmesi süreçlerinin son derece enerji yoğun olmasıyla çürütüyor. Fosil yakıtların yakılmasını içeren bu süreç atmosfere karbondioksit salımına neden oluyor. Alman hükümeti tarafından işletilen Alman Çevre Ajansı'nın (UBA) verilerine göre, nükleer enerji, güneş paneli sistemlerinden kilovat saat başına 3,5 kat daha fazla CO2 salıyor. Karadaki rüzgar enerjisiyle karşılaştırıldığında, bu rakam 13 kat, hidroelektrik santrallerinden gelen elektriğe karşı 29 kat daha fazla CO2 salımına neden oluyor.

Ayrıca atık problemi de nükleer enerji konusunda önemli bir soru işareti oluşturuyor. Tipik bir reaktör, yılda 20 ila 30 ton yüksek seviyeli nükleer atık üretiyor. Çeyrek milyon yıla yakın bir süre tehlikeli bir şekilde radyoaktif kalan bu atığı güvenli bir şekilde bertaraf etmenin ise bilinen bir yolu yok. Çevreye ve insan sağlığına karşı oluşturduğu güvenlik sorunları ve pahalı olması da nükleer enerjiye yönelik yapılan diğer önemli eleştiriler arasında.

Doğalgaz yakıldığında kömürün yarısı kadar karbondioksit (CO2) üretiyor fakat buna rağmen, iklim bilimcileri, artan doğal gaz üretiminin iklim değişikliğinin en büyük itici güçlerinden biri olduğunu söylüyor. Doğal gaz savunucuları, gazla çalışan elektrik santrallerinin daha aralıklı çalışan rüzgar ve güneş operasyonlarını destekleyerek sürekli elektrik sağlayabileceğini savunuyor. Piller veya diğer enerji depolama biçimleri daha ucuz ve daha erişilebilir hale gelene kadar, doğal gazın yenilenebilir enerjilerin tamamlayıcısı olarak hizmet etmesi gerektiğini söylüyorlar. Fakat, Paris İklim Anlaşması’nın en iddialı hedefi olan ortalama küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlamak için bilim insanları, salımların 2050 yılına kadar net sıfıra düşürülmesi gerektiğini ve bunun da her türlü fosil yakıt kullanımına çok daha az yer bıraktığını söylüyor. İklim bilimcileri ayrıca doğal gaz üretimi sırasında atmosfere sızan, bir sera gazı olan metan hakkında endişeli. Metan, 20 yıllık bir zaman ölçeğinde CO2'den 80 veya 90 kat daha güçlü bir ısınma yaratabiliyor.

Gaz ve nükleer enerjiye dair bütün bu tartışmalar çerçevesinde Hollandalı Yeşil Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu çevre komitesi başkan yardımcısı Bas Eickhout da Von der Leyen'in sınıflandırmaya gaz ve nükleeri dahil etmesine gerek olmadığı görüşünü taşıyor. Eickhout, gazın taksonomiye dahil edilmesinin, Cop26'nın fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak kaldırma vaatleriyle tutarsız olacağını belirtiyor. Avrupa’nın gazı yeşil enerji olarak nitelemeye başlamasının küresel ısınmayı 1,5 derecede tutma hedefini tamamen boşa çıkaracağını da ekliyor.

Avrupa Komisyonu'nun 31 Aralık'ta taslak taksonomiyi yayınlaması ve uzmanlar ve hükümetlerle birkaç haftalık istişarelerin ardından 12 Ocak'ta nihai teklifin yayınlanması bekleniyor. Son öneri yalnızca AB üye devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından reddedilebileceği için görüşler taksonominin gaz ve nükleer enerjiyle birlikte geçeceği yönünde.

SHARE: READ MORE