Menu

4 March

İklim krizi lensinden savaşlar

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği konusunda ülkelerin ve şirketlerin verdikleri taahhütlerin ve bu taahhütlerin uygulanması için kamuoyu baskısının günden güne arttığı bir dönemde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali küresel iklim gündeminin bu gibi zorluklara hazır olup olmadığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
İnsan kaynaklı krizlerin en derinini yaratan silahlı çatışmalar, sivil halkın hayatını ve geçim kaynaklarını olduğu gibi doğal çevreyi de geri dönülemez biçimde yok ediyor. Silahlı çatışmaların yarattığı bu kaos, bazen silahlar bırakıldıktan sonra nesiller boyunca sivilleri ve çevreyi etkilemeye devam ediyor.

Çatışmalardan etkilenen bölgelerden elde edilen uydu görüntüleri, açık kaynak araştırmaları ve resmî belgeler; savaş sonucu oluşan altyapı, su kaynakları sorunları, ormansızlaşma ve petrol kirliliği gibi durumları ortaya koyarak, toparlanmaya giden uzun bir yol olduğunu gösteriyor. Silahların bırakılması, savaşın durması ise bu durumda hızlı bir çözüm sunmuyor. Eski mühimmatlar, arazi gaspı ve yönetim boşlukları, benzeri görülmemiş çevresel hasara katkıda bulunarak iklim değişikliğinin sonuçlarını artırma riski taşıyor.

Örneğin, 2014'te Ukrayna’da yaşanan krizden önce ağırlıklı olarak kömür üretiminin yapıldığı Donbas bölgesi ülkenin en ağır sanayileşmiş bölgelerinden biriydi. Bölgede çatışmaların başlamasıyla %80'inden fazlası yüksek veya çok yüksek düzeyde potansiyel çevresel riske sahip olan 250 tesisteki üretim tehlikeye girdi. Artık Donbas bölgesindeki birçok işletme tam kapasiteyle çalışmasa da tehlikeli tesisler ve malzemeler risk teşkil etmeye devam ediyor.
Raporlara göre, çatışmalardan etkilenmiş delikli klor boru hatları, endüstriyel atıklar içeren barajlar ve taşan gübre depolama havuzları, gerçekleşmeyi bekleyen bir felaket.

Savaş ve iklim krizinin iç içe geçtiğine dair bir diğer örneği ise Suriye’de görüyoruz. 2013'te Thomas Friedman’ın, New York Times için kaleme aldığı haberde, iklim değişikliğinin körüklediği şiddetli bir kuraklığın, modern zamanların en şiddetli iç savaşlarından birine dönüşen halk ayaklanmasını nasıl tetiklediği açıklanıyor. Amerikan İlerleme Merkezi, İklim ve Güvenlik Merkezi ve Stimson Merkezi'nin bir raporu da benzer şekilde kuraklığın Arap Baharı ayaklanmalarını hızlandırdığını savunuyor.

Bugüne baktığımızdaysa, Rusya-Ukrayna arasındaki sıcak gündem özellikle iklim krizinin enerji boyutunu gündeme getiriyor. Biden ve Almanya Şansölyesi Olaf Schulz'un Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesi halinde engelleme sözü verdiği Kuzey Akım 2 boru hattı ABD ve Avrupa ülkeleri için enerji güvenliği tehdidini doğuruyor. ABC News’den Lucien Bruggeman'ın haberi de, Rusya’nın işgal hamlesini enerji ve iklimsel boyutlarıyla ele alıyor. Haberde iklim kriziyle mücadele için ABD’nin fosil yakıt üretimini azaltmasının istemeden de olsa Avrupa’nın doğal gazının üçte birinden fazlasını sağlayan Rusya'nın elini güçlendirdiği eleştirilerine değiniliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli bir araştırmacı olan Ben Cahill, Beyaz Saray’ın iklim değişikliğini odağına almasına rağmen enerji güvenliği sorununun görmezden gelinmemesi gerektiğini savunuyor. Amerikan Petrol Enstitüsü'nden Frank Macchiarola’a göre ise Rusya’nın istilası ABD petrol ve doğal gazının Avrupa’da enerji güvenliğinin sağlanması için olan önemini hatırlatıyor.

Ancak birçok uzman bu eleştirilere katılmıyor. İklim ve Güvenlik Merkezi direktörü ve eski bir istihbarat yetkilisi olan Erin Sikorsky, Rusya’nın hareketlerinden etkilenmemek için hızlıca temiz enerjiye geçilmesi gerektiğini savunuyor ve kısa vadeli krizle uzun vadeli stratejinin karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Her iki durumda da uzmanlar, Doğu Avrupa'daki çatışmanın hükümetler, gelişen bir enerji ortamına uyum sağlamaya çalışırken önümüzdeki zorluklara ışık tuttuğunu söylüyor. Ek olarak uzmanlar, yenilenebilir enerji alanındaki atılımların çoğu liderin fark ettiğinden daha yakın olduğunu söyleyerek, yenilenebilir enerjinin önümüzdeki on yıllarda petrol ve doğalgazı gereksiz hale getirebilecek bir gelişme olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle Rusya’ya uygulanan yaptırımların hükümetleri fosil yakıtlara daha fazla yatırım yapmaya değil, daha uzun vadeli bir hedef olduğundan temiz enerjiye geçiş eğilimini hızlandırmaya yönlendirmesi gerektiğini düşünüyorlar.

Sonuç olarak, temiz enerjiye geçişin yavaş olmasının ülkeleri sadece çevresel değil politik risklere karşı da savunmasız hale getirdiği görülüyor. Bununla birlikte, devletler ve kurumlar, toplumları istikrarsızlaştırabilecek ve silahlı çatışmalar nedeniyle ortaya çıkabilecek çevresel riskleri belirleme, harekete geçme ve azaltma kapasitesine ihtiyaçları olduğunun farkında olarak hareket etmeliler. Sürdürülebilir barışı inşa etmek ve toplulukları desteklemek için çevresel riskleri değerlendirmeye açık bir ihtiyaç bulunuyor.
 

SHARE: