Menu TR

WE TALK

2 August

1 Ağustos itibarıyla sınırı aştık!

İnsanlığın doğal kaynak kullanımının, doğanın yıllık sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün olarak tanımlanan Dünya Limit Aşım Günü bu yıl 1 Ağustos olarak hesaplandı. Bu tarih aynı zamanda bu zamana kadar hesaplanan en erken tarih oldu. Her yıl Dünya Limit Aşım Günü’nü hesaplayan Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) kayıtlarına göre ilk limit aşım günü 29 Aralık 1970 olarak kaydedilmişti. Tarihteki en erken limit aşım gününü yaşadığımız 2018 yılı, doğal kaynakların ne derecede tükendiğini ve her geçen yıl bir sonraki yılın kaynaklarından harcayarak doğaya olan borçlarımızın arttığını gösteriyor.

Doğal kaynakların kullanımı baz alınarak belirlenen ekolojik ayak izi, limit aşım gününün hesaplanmasında kullanılıyor. Fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları, çevresel kirlilik, su ve hammadde gibi doğal kaynakların azalmasını beraberinde getiren ekolojik ayak izinin %60’ı insanlara ait ve bu oran her yıl giderek artıyor. Ekolojik harcamalar beraberinde ormansızlaşmayı, balıkçılığın çöküşünü, tatlı su kıtlığını, toprakların bozunmasını ve biyoçeşitlilik kaybını getiriyor. Aynı zamanda atmosferde artan karbondioksit birikmesi, iklim değişikliğine, daha şiddetli kuraklıklara, orman yangınlarına ve kasırgalara neden oluyor. Bu olumsuzluklar ekolojik tahribatın yanı sıra, insanlar üzerinde tehdit oluşturarak birçok insanı yakın gelecekte göç etmeye zorlayabilir.

Geleneksel tarımda kullanılan yöntemler toprağın bozunmasına neden olarak tarımın sürdürülebilirliğini dolayısıyla gıda güvenliğini tehdit ediyor. Örneğin zararlı bitki ve böcekleri uzaklaştırmak için kullanılan pestisitler hayati öneme sahip polinatörler olan arıların veya spesifik kelebek türlerinin popülasyonlarının azalmasına neden olabiliyor. Hem iklim değişikliği hem de çevresel kirliliğin etkileri ise denizlerde çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Denizlerdeki asitlenmeyle birlikte su sıcaklıklarının artması deniz ekosistemlerinin dengesini alt üst ediyor ve balık stoklarını ciddi bir şekilde etkiliyor.

Diğer taraftan endüstriyel faaliyetlerin çevresel etkileri giderek artıyor ve kaynaklar üzerinde baskı oluşturuyor. Sanayileşme ve doğa arasındaki ilişkinin hikayesi belki de ilk olarak Darwin’in Peppered Moth (Biston betularia) kelebekleri ve 1760’ta başlayan İngiltere’deki sanayi devrimi ile karşımıza çıkmıştı. Fabrika bacalarından çıkan dumanların ağaç gövdelerini karartması türün beyaz olanlarını avcılarına görünür hale getirmiş, siyah kelebekler hayatta kalırken, beyazlar sanayi tetikli bir doğal seleksiyona uğramıştı. Ancak günümüzde antropojenik (insan kaynaklı) etkilerin çok daha ciddi boyutlara ulaşması, denizlerdeki ve karadaki yaşamı tehdit ederek doğal kaynakların hızla tükenmesine neden oluyor.

Bu gidişat tersine çevrilebilir. Yapılan araştırmalar, bireysel ve kitlesel eylemlerin değişimi sağlayabileceğini gösteriyor. Örneğin, et tüketiminin %50'sinin vejetaryen bir diyetle değiştirilmesi, limit aşma tarihini beş gün geriye itebilirken, inşaat ve endüstride verimliliğin artması üç haftalık bir fark yaratabilir ve ayak izinin karbon bileşeninin %50 oranında azaltılması, üç ay daha fazla solunum alanı sağlayabilir. Bireysel düzeyde de yapılması gereken birçok şey bulunuyor. Örneğin, plastik kulak çubuğu ve içeceklerinizde plastik pipet kullanmayarak çevresel kirliliğin azalmasına katkı sağlayabilir, ekolojik ayak izinizi yönetebilirsiniz. Global Footprint Network, genel olarak, yüksek gelirli ülkelerde kişi başına ekolojik ayak izinin 2000 yılından bu yana yaklaşık %13 azaldığını bildirdi.

Doğal kaynak kullanımı konusunda umut verici gelişmeler olsa dahi daha alınacak uzun bir yol var önümüzde. Endüstri alanında ve bireysel yaşantımızda gerekli önlemler alınmazsa, gelecek yıl, senelik doğal kaynak kapasitesini temmuz ayının sonunda aşacağımız öngörülüyor. Bu gidişata göre her yıl sınırı biraz daha aşacağız.

Tüm bunlar, üretimin ve insanın iyi halinin devamlılığı için bağımlı olduğumuz doğadan sonsuza kadar borç alamayacağımız anlamına geliyor. Doğa, insan olmadan var olmaya devam edecektir, ancak insanlığın geleceği önemli bir derecede doğanın kaynaklarını nasıl kullandığına bağlı.

SHARE: