Menu TR

S360Mag

14 May

İçinde bulunduğumuz krizin reçetesi 'büyümeme' (Degrowth) olabilir mi?

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İçinde bulunduğumuz krizin ekonomik etkilerinin yanı sıra var olan eşitsizlikleri de katmanlandırması bir çok insan için sürdürülebilir sistemler inşa etmediğimizi gösterirken her kriz döneminde olduğu gibi alternatif ekonomi anlayışları ön plana çıkıyor. Bunlardan özellikle provokatif ismiyle dikkatleri üzerine çeken ‘büyümeme’ (degrowth), görece yeni bir akım olmasına rağmen hararetli tartışmalar doğuruyor.

İlk ortaya çıktığı dönemde radikal bir söylem olarak görülmesine rağmen özellikle Covid-19 salgınıyla birlikte yaşadığımız değişimler ‘büyümeme’ hareketini bir çok insan için ekolojik, sosyal ve ekonomik krizlerin reçetesi haline getiriyor. Bu durum, adı yeniden gündeme gelen Degrowth’u muhtemelen daha çok duymaya devam edeceğimizi gösteriyor.

Peki ‘büyümeme’ hareketi nedir?

Planlı küçülme/büyümeme (degrowth), özellikle 2008 ekonomik krizinden sonra farklı disiplinlerden akademisyenlerin ve aktivistlerin bir araya gelerek büyüme odaklı ekonomi anlayışına karşı oluşturduğu bir hareket. Bu hareket kontrolsüz ekonomik büyümenin ekolojik olarak mümkün olmadığını savunuyor ve bunun tek amaç haline gelmesine karşı çıkıyor.

‘Büyümeme’ bir çok ekonomist tarafından gerçekçi olmadığı gerekçesiyle reddedilirken bir çoklarına da romantik bir hayal olarak görünebiliyor.

Ancak içinde bulunduğumuz küresel krizin ekonomik etkileriyle birlikte, toplum içindeki eşitsizliklerin de derinleştiği bu günlerde, alternatiflere açık olmaya ve birlikte daha iyisini hayal etmeye belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Gerçek ekonomik ‘ilerleme’ neye benziyor? Refaha ve mutluluğa nasıl ulaşacağımızı hayal ediyoruz?

Büyük bir çoğunluğumuz için bu sorulara cevabımız doğrudan ekonomik olarak büyümeyi içeriyor. Aslında bu çok da tuhaf değil, çünkü ülkelerin gelişmişlik seviyelerinin çoğunlukla kişi başına düşen milli gelir üzerinden değerlendirildiği bir düzende yaşıyoruz. Büyük bir ekonominin her zaman daha iyi olduğunu politikacılardan, iş liderlerinden, ekonomistlerden, haberlerden ve daha bir çok yerden duymaya alıştık. Haliyle ‘gelişmiş’ olmayı ekonomik olarak büyümeyle eş tutar hale geliyoruz.

Ancak bu düşünce, sınırlı bir gezegende sınırsız bir ekonomik büyümenin mümkün olmadığı savıyla git gide daha çok sorgulanıyor.

Yapılan hesaplamalara göre (bile) daha sık karşılaştığımız şiddetli hava olaylarıyla birlikte iklim krizi, bizlere gezegenin limitlerine yaklaşmaya başladığımızı daha sık hatırlatıyor. 1880 yılında kayıt tutmaya başladığımızdan bu yana yaşanan en sıcak beş yılı 2015’ten bu yana deneyimledik.

Öte yandan bir çok çalışma, iklim değişikliğine neden olan karbon emisyonlarını kontrol altına almak için en etkili yolun ekonomik büyümenin en önemli bileşenlerinden biri olarak görülen tüketimi azaltmak olduğunu belirtiyor. Araştırmalar, eğer herkes ABD’de yaşayan ortalama bir insan kadar tüketirse – büyüyerek varmak istediğimiz noktanın bu olduğunu varsayıyorsak – dört dünyaya daha ihtiyacımız olduğunu ortaya koyuyor.

Bununla birlikte büyüme ve tüketim odaklı bir ekonomik sistemin negatif etkileri çevreyle sınırlı kalmıyor. Statü yarışı ve her zaman daha iyi performans gösterme baskısının insanlar üzerinde yarattığı stresin farklı bir çok psikolojik rahatsızlığa neden olduğunu ortaya koyan çalışmaların sayısı hızla artıyor. Uzun çalışma saatleri ise stres ve yorgunluğumuzu daha da artırıyor.

Diğer önemli bir nokta ise 1980 yılından beri verimlilik sürekli olarak artmasına rağmen çalışma saatleri kısalmazken işçi maaşlarının da yükselmiyor olması. Bu durum maaşların ekonomik büyümeden aldığı payı azaltırken gelir eşitsizliği de artıyor.

Büyümenin getirdiği bu olumsuz etkilere karşı ‘büyümeme’, bir alternatif olarak refah için kritik önem taşıdığını düşündüğümüz faktörlerin tekrar değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Böylelikle hem üretimde hem de tüketimde istekli bir azaltmaya gidilerek çevreye zarar veren sektörlerde (fosil yakıt endüstrileri gibi) büyümenin yavaşlatılmasını, insan refahını artıran sektörlerin ise genişletilmesini öneriyor.

‘Büyümeme’ anlayışını yükselmekte olan sürdürülebilir büyüme anlayışından ayıran en önemli nokta ekonomik büyümeye olan bakış açısı. Sürdürülebilir ya da ‘yeşil’ büyüme üretimin ve büyümenin artacağını varsayarken Degrowth destekçileri bu büyümenin eninde sonunda durmak zorunda olduğunu belirtiyorlar.

Şu an bir çok ülkede yaşanan ekonomik küçülme ‘degrowth’ mu?

Koronavirüs salgını ve içinde bulunduğumuz kriz halinin ekonomik göstergelerdeki yansımalarının ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle salgından ağır etkilenen ülkelerde yaşanan ekonomik küçülmeyi konuşmaya başladık.

Fransa ekonomisi yılın ilk çeyreğinde 1949 yılından bu yana görülen en büyük düşüşle %5.9 daraldı, ABD ekonomisi %4.8, Çin’de ise 1992’de resmi olarak üç aylık veriler yayımlanmaya başlandığından beri ilk ekonomik daralma (%6.8) yaşanıyor. Türkiye’de de ekonominin son on yıl içinde ilk kez küçülmesi bekleniyor.

Bu durum ‘büyümeme’ kavramının içinde bulunduğumuz zorunlu ekonomik küçülme durumuyla karıştırılmasına yol açabiliyor. Hareketin destekçileri bu durumun degrowth olmadığını ısrarla belirtse de bazı yazarlar bu süreci “Degrowth hayalinin gerçekleşmesi” şeklinde yanlış okuyabiliyor.

Şu an küresel olarak deneyimlediğimiz ekonomik küçülmeden farklı olarak Degrowth, öncelikle bu dönüşümün insanların istekleri doğrultusunda ve demokratik olarak gerçeklemesi gerektiğini savunuyor. İkinci olarak, üretim ve tüketimin azaltılmasına ve toplumun daha adil bir şekilde yeniden düzenlenmesine uzun vadeli bir bağlılık gerektiriyor. Son olarak ise Covid-19’un toplumdaki kırılgan kesimleri daha fazla etkilediği göz önüne alındığında, Degrowth dönüşümünün merkezinde adalet ve eşitlik yattığı vurgulanıyor.

Yani ‘büyümeme’ anlayışı yalnızca ekonomik büyümeye odaklanmıyor, bunun toplumsal ve politik etkilerini de ele alarak eşitlikçi ve adil bir dönüşümü merkezine alıyor. Bu noktada Degrowth destekçileri, içinde bulunduğumuz politik-ekonomik sistemin yaşanan krize adil ve insancıl bir şekilde cevap vermediğini vurguluyor.

Covid-19’un insan hakları perspektifinden değerlendirildiği yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

‘Büyümeme’ nasıl bir sistem sunuyor?

Hareketin destekçileri öncelikle tüketim ve büyüme saplantısından vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyor: Politik çabanın odağında insan refahını gezegenle uyum içinde artırmak olmalı, ekonomik olarak büyümek değil.

Toplumsal olarak eşitlikçi ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir toplum öneren ‘büyümeme’, bunun için atılabilecek ilk adım olarak refahın bir göstergesi olarak GSYİH kullanmak yerine ekolojik sınırların ve eşitliğin de dahil edildiği farklı refah göstergeleri kullanılmasını öneriyor.

Bu tarz göstergelere ise halihazırda sahibiz: Birleşmiş Milletler (BM) tarafından geliştirilen İnsani Gelişme İndeksi (HDI), gelirin yanı sıra yaşam beklentisi, eşitsizlik ve eğitim faktörlerini de içeriyor. Örneğin GSYİH tablosunda Norveç 10., ABD 11. sırada iken; HDI tablosunda 2. ve 24. sırada geliyorlar.

‘Büyümeme’ hareketinin katı ve önceden belirlenmiş kurallara dayalı bir planı bulunmuyor, zira hareketin eşitlikçi ve katılımcı olmasının da buradan geldiği söyleniyor. Ancak hareketin genel hedefleri üç ana başlıkta özetlenebilir:

• İnsan faaliyetlerinin çevresel etkisini azaltmak
• Gelir ve serveti ülkeler içinde ve arasında yeniden dağıtmak
• Büyümeden bağımsız bir refah anlayışına odaklanmak

Bunların yanı sıra bu dönüşümde önemli miktarda ürünü yerelleştirmenin, tedarik zincirlerini kısaltarak şeffaflık yoluyla bu sistemlere dayanıklılık kazandırmanın önemi vurgulanıyor. Degrowth, tedarik zincirlerinin kırılganlığını deneyimlediğimiz bu günlerde bu odağıyla da ön plana çıkıyor.

Kısacası, hareketin destekçileri içinde bulunduğumuz durumun bir ‘büyümeme’ hali olmamasının yanı sıra mevcut yaşam tarzımızın sürdürülemez ve kırılgan olduğunu göstererek aslında Degrowth’a neden ihtiyacımız olduğunun ortaya çıktığını belirtiyor.

Şimdi ne olacak?

Degrowth’un önerdiği ekonomi ve politika araçlarının benzerlerini halihazırda uygulayan veya uygulama planı yapan bir çok hükümet var: Almanya’da temel gelir uygulamasına geçildi, İspanya’da bu uygulamanın salgın sonrasında da uygulanması konuşuluyor, Yeni Zelanda’da alternatif bir gösterge olarak “refah bütçesi” planı kullanılıyor ve Bhutan’da hükümet milli mutluluk endeksini (GNH) kullanıyor.

Degrowth bize Covid-19 sonrası iyileşmenin büyük bir çoğunlukla büyüme odaklı ele alındığı bu günlerde büyümeyle olan ilişkimizi düşünmemiz için yeni bir alan yaratırken aynı zamanda nasıl bir dünya hayal edebileceğimiz konusunda da bize yardımcı oluyor. Bir kesimin eve kapandığı bu günlerde çoğumuz tüketim ve mutluluğun doğrudan bağlantılı olmadığını daha rahat fark ediyoruz, bu durum doğayla olan ilişkimizi de yeniden düşünmek için bize bir alan yaratabilir.

Çoğunlukla karşı karşıya kaldığımız felaket senaryolarının yanı sıra içinde yaşamak istediğimiz dünyayı hayal etmek bizlerin elinde. Ashis Nandy’nin dediği gibi, tarihte hiçbir sistem yalnızca insanların hayal gücü daha iyisini hayal etmeyi başaramadığı için kabul edilebilir hale gelmiyor, değiştirmek ve dönüştürmek hayallerden başlıyor.

SHARE: