Menu TR

S360Mag

23 July

Efektif ve Başarılı: Arz Odaklı Çevre Aktivistliği

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Çevre ve iklim hareketi doğa dostu enerji kaynaklarının kullanımını yaygınlaştırmak ve fosil yakıtların kullanımını azaltmak için yıllardır hem teorik hem de pratik anlamda birçok argüman üretti. Harekete dair güncel olarak 2 somut şey söylenebilir. Birincisi, öyle ya da böyle aktivizm işe yarıyor ve somut sonuçlar alınmasını sağlıyor. İkincisi ise, fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçişte arz odaklı politika değişimlerinin savunuculuğunu yapmak daha efektif.
 
Divestment, yani yatırımı geri çekme olarak adlandırılan hareket, iklim aktivistlerinin çabalarıyla, üniversite kampüslerinden başladı. Sonrasında kamusal birçok kararda çevre kirliliği ya da küresel ısınmaya sebep olan yatırımların iptal olmasını, karar alıcıların kurumları yönetirken iklim hedefleriyle uyumu gözetmesini sağlayarak çevre karşıtı ürünlere arz üzerinden bir darbe vurdu. New York ve Londra gibi nüfuzlu yerel yönetimlerin bu konuda aldığı kararlar ve attıkları somut adımlar da yerel politikalarda nasıl fark yaratılabileceğinin önemli örnekleri oldu.
 
Aktivistler, akademisyenler hatta iş dünyasından Jeremy Grantham gibi insanlar, çözümün arz odaklı politikalarda olduğunu yıllardır söylüyor olsalar da yeşil ekonomi tartışmalarında bazı ekonomistlerin talep yönlü bir hareketi savunduğu biliniyor. Ancak arz odaklı aktivizmin verdiği sonuçlar ve bu yönde geliştirilen argümanlar, NYU öğretim üyesi iklim ekonomisti ve yazar Gernot Wagner’e göre kesin bir şekilde daha üstün.
 
Wagner, makalede talep odaklı politikaların neden çalışmayacağına dair birçok argüman sunuyor. Bunlardan birincisi, yani pratik argüman, hisse senedi piyasası dinamiklerinden kaynaklı olarak, karbon temelli üretim yapan şirketlerin doğal koşullarda kar etmeyi bırakmayacağı. Yeşile yönelik yatırımların artması, o hisseleri alacak yeni kişilerin varlığını azaltmayacağı için, bu şirketlerin yok olmasını sağlamayacak, aksine “günahkâr hisseler” olarak adlandırılan çevreye zararlı şirketlerin hisseleri, kısa vadede hissedarlara daha yüksek kazançlar getirecek. Mekanizmanın bu şekilde gerçekleştiğini destekleyen akademik makaleler, ufukta topyekün bir boykot görünmediği sürece günahkâr hisselerin kendine müşteri bulmaya devam edeceğini ortaya koyuyor.
 
Ekonomik teoriye bağlı açıklanan argümanın ise iki noktası var: Birincisi, bazı ülkeler talep etmese bile, diğerlerinin fosil yakıtlara bağımlılığının ve taleplerinin devam etmesi. İkincisi, gelecekte iklim politikalarının katılaşacak olmasını şirketlerin bir tehdit olarak algılaması sonucu, bugün ellerindeki imkanlarla olabildiğince çok fosil yakıt üretimi yapmaları, yani “Yeşil Paradoks”un gerçekleşmesi. Bu iki argüman birbirlerinden ayrı olsa da arza dayanan değişiklikler yapılmadığı sürece birbirlerini desteklemeye devam ederek bir kısır döngüye sebep olabilirler.
 
Teorideki başka bir argüman da yeşil yatırımın yaygınlaşmasının kaçınılmaz olması. Kısa vadede günahkâr hisseler kar getiriyor olsa da ekonomi ve iş dünyasındaki herkes uzun vadede iklim politikaların katılaşacağını biliyor. Karar alıcılar, lobiciler ve yatırımcılar bu politikalara geçişin yumuşak olmasını tercih etseler de eninde sonunda adapte olmaları gerektiklerinin farkındalar. Dolayısıyla talepten bağımsız olarak şirket politikalarını güncellemeleri gerektiğini bilerek hareket ediyorlar. Arza dayanan aktivizm de bunu daha iyi görmelerini sağlıyor. Hatta tecrübeli kurumsal yatırımcılar, Trump sonrası Amerika’da yeşil politikaların sistemde baskın olacağından o kadar eminler ki, sorumlu iklim stratejileri olan firmaları ödüllendirerek bu yeni dünya düzenini ve aktivizmi kabul ettiklerini herkese gösteriyorlar. Bunlarla birlikte, değişen piyasa koşullarının da bu noktada şirketlerin dönüşümünü kolaylaştıracağını söylemek yanlış olmaz: Zamanında doğal gaz fiyatlarının düşmesinin şirketlerin petrolden uzaklaşmasında etkili olduğunu unutmamak gerek. Exxon Mobil şirketinin doğalgazdan büyük kazançları olmasına rağmen, bugün yüklü bir karbon vergilendirmesini savunması da piyasanın dönüşümünün en güncel örneği.
 
Tüm bu argümanlar, arz odaklı aktivizmi savunmanın en önemli sebebini de destekliyor: politikacıların, fosil yakıt lobilerinden ve sektörel güç odaklarından bağımsız düşünülmemesi. Bu duruma örnek olarak ABD’de Demokrat Parti’nin enerji sektöründeki işçileri seçmen olarak görmesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin enerji sektörüyle ilgili iş odalarına ekonomik bağlılığı gösterilebilir. Ekonomik sistemlerin yenilenerek yeşile dönmesi ve istihdam ve karın yeşil ekonomi üzerinden üretilmesi ise, aktivistlerin politikacılardan asıl talebi. Ancak aktivistler, yenilikçi politikaların çoğunluk tarafından reddedilmesi ve kuşkuyla yaklaşılmasına alışıklar. Üstelik bu kuşkuculuk, yeni oluşan bir fenomen de değil: Machiavelli’nin ünlü siyaset stratejisi kitabı Prens’te yazdığı gibi, eski düzenin koruyucuları için yenilikçiler her zaman bir tehdit.
 
Arz odaklı aktivizmin başarılı olmasını sağlayan bir başka şey de hükümetlerin altyapı çalışmalarına başlamaya ancak bitirmemeye meyilli oluşları. “Arka bahçemde olmasın (NIMBY)” olarak bilinen davranış biçimi yerel toplulukların kendi hayatlarına dokunan yapı projelerine karşı çıkmalarını sağlayarak genellikle hükümetlerin ekmeğine bal sürüyor. Fakat ilk defa bu noktada devletin yavaşlığı ve arka bahçemde olmasıncılık, fosil yakıtlarını taşıyan boru hatlarının inşasını zorlaştırarak iklim hareketine fayda sağlıyor.
 
Son olarak da enerji yatırımlarının uzun vadeli yatırımlar olması yani hem inşa hem de kullanım süreçlerinin uzun dönemli olarak planlanması, arza odaklanmanın önemini gösteriyor. Örneğin, önceki dönemlerde kömür kullanımına yapılan büyük altyapı yatırımları nesiller boyu devam eden yoğun kömür üretiminin de yolunu açmış oldu. Yatırım projeleri, talepten bağımsız olarak uzun vade insan hayatına ve çevreye etki etmeye devam ediyor ve bunu engellemek de dolayısıyla ancak en baştan ve kökten bir karşıtlık ile mümkün.
 
Tüm bunların yanında, talep yönlü politikaların önemi arz odaklı aktivizm için yadsınamaz bir gerçek: karbon emisyonlarını masraflı ve temiz enerji kaynaklarını ucuz hale getirmek, şirket ve bireylerin tercihlerinde mutlaka belirleyici olacaktır. Ancak ana çözümün arzın kontrolünden geçtiğini kabul etmek de gerekli. Doğru politikaların hayata geçirilmesi kaçınılmaz olarak savunuculuğun arz tarafına odaklanmasını beraberinde getiriyor. Bu çerçevede fosil yakıt projelerini bitirmenin, doğru yolda iyi bir adım olduğu söylenebilir.
 
 

SHARE: