Menu TR

S360Mag

9 July

Eşitsizlikler ve COVID-19 pandemisi birbirini nasıl etkiliyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Açıklanan COVID-19 ölümlerinin yaklaşık yarısı (%46) üç ülkede gerçekleşti (ABD, Brezilya ve Meksika), ancak bu ülkeler dünya nüfusunun yalnızca %8,6’sını oluşturuyor. Aynı zamanda bu ülkeler çok yüksek düzeyde gelir ve servet eşitsizliğine sahip. Dünya Bankası, son yıllardaki Gini katsayılarını ABD'de 41,4, Brezilya'da 53,5 ve Meksika'da 45,9 olarak belirtiyor (bu ölçekte 100 değeri mutlak eşitsizliği, sıfır ise tamamen eşit bir dağılımı ifade ediyor).

Ekonomik kalkınma ve yoksullukla mücadele konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından Jeffrey D. Sachs, yeni yayımlanan yazısında bir ülkedeki eşitsizlik seviyesinin COVID-19’la mücadeleyi nasıl şekillendirdiğine ışık tutuyor. Sachs, bir ülkenin COVID-19 ölüm oranının çeşitli faktörler tarafından belirlendiğini belirtiyor: siyasi liderliğin niteliği, hükümet tepkisinin tutarlılığı, hastane yataklarının sayısı, uluslararası seyahatin büyüklüğü ve nüfusun yaş yapısı. Ancak daha önemli bir yapısal özellik bu faktörlerin rolünü şekillendiriyor: ülkenin gelir ve servet dağılımı.

Yüksek gelir eşitsizliği birçok farklı yönden sosyal bir felaket yaratıyor. Örneğin, büyük bir yankı uyandıran The Inner Level kitabındaki araştırmaya göre, eşitsizliğin artması genel sağlık koşullarını negatif bir şekilde etkiliyor, bu da COVID-19 ölümlerine karşı savunmasızlığı önemli ölçüde artırıyor.

Bununla birlikte yüksek seviyedeki eşitsizlik; daha düşük sosyal uyuma, daha az sosyal güvene ve daha fazla politik kutuplaşmaya yol açıyor. Bunların hepsi hükümetlerin sıkı kontrol önlemleri alma yeteneğini ve hızını olumsuz yönde etkiliyor. Daha yüksek eşitsizlik, düşük gelirli çalışanların daha büyük bir kısmının enfeksiyon riskine rağmen günlük yaşamlarına devam etmek zorunda oldukları anlamına geliyor. Aynı zamanda kalabalık alanlarda yaşayan ve bu nedenle güvenli bir şekilde barınamayan daha fazla insan olduğuna da işaret ediyor.

Yüksek düzeydeki eşitsizliğin COVID-19 ölümleri üzerindeki önemli etkisinin yanı sıra, COVID-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıkan kriz, ülkelerin eşitsizlik seviyelerinin daha da artmasına neden olabilir. Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, geçen hafta yayımlanan yazısında eşitsizliklerin bu süreçte neden artacağını ve öncelikli olarak hangi önlemlerin alınması gerektiğini açıklıyor.

Pandeminin gidişatı ve buna yönelik politika tepkilerinin belirsizliğinden ötürü tedbirli davranan şirketlerin ve hanehalklarının bilançolarının ve gelirlerinin zayıflaması, harcamaların da düşeceğine işaret ediyor. Aynı zamanda virüs, yakın insan teması içeren aktiviteler üzerine de vergi eklenmesine benzer bir etki yaratıyor. Bu nedenle tüketim ve üretim modellerinde büyük değişiklikler gerçekleşmeye devam edecek ve bu da daha geniş bir yapısal dönüşüm getirecek.

Stiglitz, hem iktisat teorisi hem de tarihten bildiğimiz kadarıyla piyasaların kendi başına böyle bir dönüşümü yönetmeye uygun olmadığını vurguluyor, özellikle bu değişimlerin ne kadar ani meydana geldiğini göz önüne aldığımızda. Havaalanı çalışanlarını Zoom teknisyenlerine dönüştürmenin kolay bir yolu bulunmuyor, zira bunu gerçekleştirebilsek bile şu anda genişleyen sektörler yerlerini aldıkları sektörlere kıyasla daha az işgücü gerektiriyor.

Bu durum eşitsizliğin daha da artmasına neden olacak: Makineler, virüsten etkilenmediği için bu süreçte işverenler için daha çekici hale gelecek, özellikle nispeten daha vasıfsız işgücünün yer aldığı, taşeron işçilerin yoğunlukta olduğu sektörlerde. Dahası, düşük gelirli insanların diğerlerine kıyasla gelirlerinin daha büyük bir kısmını temel mal ve hizmetlere harcamaları gerektiğinden, otomasyondan kaynaklanan eşitsizlikteki herhangi bir artış tüketimde bir azaltma getirecek.

Eşitsizliğin böylesine kritik bir rol oynadığı bu süreçte salgının neden olduğu ekonomik durgunluktan hızla geri çıkılması umutları hızla azalırken politika yapıcıların sürdürülebilir bir iyileşme sağlamak için neyi önceliklendireceklerini iyi seçmeleri gerekiyor. Stiglitz, en acil şekilde ele alınması gereken politika önceliklerinin krizin başından beri açık bir şekilde belliyken bunların zor seçimler olduğunu ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiğini belirtiyor.

Öncelikle, sağlık acil durumunun ele alınması gerekiyor (örneğin, kişisel koruyucu ekipman ve hastane kapasitesinin yeterli tedariği sağlanarak), çünkü virüsün yayılması durdurulana kadar ekonomik iyileşme sağlanamaz. Bununla birlikte Stiglitz, politikaların en muhtaç durumda olanları korumasının, gereksiz iflasları önlemek için likidite sağlamasının ve işçiler ile firmalar arasındaki bağlantıları sürdürmesinin hızlı bir iyileşme için kilit faktörler olduğuna dikkat çekiyor.

Ancak önceliklendirilen bu temel gereklilikler doğrultusunda bile yapılması gereken zor seçimler var. Stiglitz, krizden önce halihazırda düşüşte olan şirketlerin mali destek sağlanarak kurtarılmaması gerektiğini, bunun ancak “zombiler” ortaya çıkararak nihayetinde dinamizmi ve büyümeyi sınırlandıracağını söylüyor.

Öte yandan COVID-19'un yarattığı etkilerin uzun vadede bizimle olacağı göz önüne alındığında, yapılan harcamaların önceliklerimizi yansıtmasını sağlamak için vaktimiz var. Pandemi ortaya çıktığında birçok toplum sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yanı sıra yetersiz sağlık standartlarına sahipti, ayrıca pek çok ülke de ekolojik olarak yıkıcı bir şekilde fosil yakıtlara bağımlıydı.

Şu an ise hükümet harcamaları büyük ölçüde zincirlerinden kurtulmuş haldeyken toplumdaki bireyler yardım alan şirketlerin sosyal ve ırksal adalete katkıda bulunmalarını, sağlığı iyileştirmelerini ve daha çevreci, daha bilgiye dayalı bir ekonomiye geçiş yapmalarını talep etme hakkına sahip. Stiglitz’e göre bu değerler yalnızca kamu parasını nasıl tahsis ettiğimize değil, aynı zamanda bu paranın tahsis edildiği kişilerin koşullarına da yansıtılmalı.

Stiglitz ve arkadaşlarının son zamanlarda yaptıkları bir araştırmada dikkat çektikleri gibi iyileşme süreci, doğru bir şekilde yönlendirilmiş kamu harcamaları, özellikle yeşil dönüşüm için yapılan yatırımlar için uygun bir zaman olabilir. Zira bu yatırımlar işgücü yoğunluklu olduklarından yükselen işsizlik sorununun çözülmesine yardımcı oluyorlar. Bu noktada Stiglitz, ülkelerin krizleri ve eşitsizlikleri daha iyi yöneten toplumlar haline gelebilmeleri, en azından bu ideale yaklaşmaları için sürdürülebilir iyileşme programlarını benimsemelerinin hiçbir ekonomik engeli bulunmadığını vurguluyor. Bu dönemde daha sürdürülebilir sistemler inşa edilmesine yönelik taleplerin arttığı da göz önüne alındığında geriye hükümetlerin ve yetkili kuruluşların bu çağrıları dinleyerek herkes için daha iyi bir dünya yaratmak için harekete geçmesi kalıyor.

SHARE: