Menu TR

S360Mag

16 April

Denizaltı ekosistemleri tehlikede mi?

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Okyanus biyoçeşitliliği ciddi bir şekilde azalıyor. Unesco’ya göre, okyanus biyoçeşitliliğinde kritik etki yaratacak olaylar yaşanmasa bile bu yüzyılın sonuna kadar deniz canlılarının yarısından fazlası tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Deniz biyologlarının araştırmalarından öne çıkan teknikleri, bulguları ve bunların deniz biyoçeşitliliğine olan etkilerini S360 Mag olarak sizler için derledik.

Yoğunlukla Girit Adası açıklarında yapılan araştırmalarda biyoçeşitlilikte önemli değişimler gözlemlenirken bu etkinin tüm Akdeniz bölgesine de yayılabileceği endişesi gözler önüne seriliyor.

Hellenic Centre for Marine Research (HCMR) ve Institute of Marine Biology, Biotechnology and Aquaculture (IMBBC) araştırmacılarından Thanos Dailianis’e göre denizlerdeki biyoçeşitlilik özellikle sığ ekosistemlerde hızlı değişimler yaşıyor. Eskiden olan birçok canlı türü artık gözlemlenemezken zaman içinde yeni türler de keşfedilebiliyor.

Verimsizleşen deniz tabanları

Koruma altında olan midye türlerinden biri olan ‘pinna nobilis’ geçtiğimiz son iki yıl içinde bilinçsiz avlanmayla birlikte ortadan kayboldu.

Deniz altındaki türlerin önemli yaşam alanlarından birini oluşturan deniz yosunu tabakalarının neredeyse yarısı ise henüz sebebi tespit edilemeyen nedenlerle yok olan türler arasında yerini alıyor.

Deniz biyoçeşitliliği ile ilgili 6 gerçek:

-Okyanus, dünyadaki yaşam alanlarının %90’ını oluşturuyor.

-Okyanuslarda yalnızca %1’lik alan koruma altındayken, karalarda bu oran %12.

-Okyanus asiditesi plankton yaşamını tehdit ediyor, planktonlar ise balıkların yaşamı için vazgeçilmez unsurlardan biri.

-Deniz biyoçeşitliliğini etkileyecek ciddi değişiklikler yaşanmasa bile, 2100 yılı itibariyle deniz türlerinin yarısından fazlası tükenme tehlikesi ile karşı karşıya.

-Deniz ekosistemlerinin %60’ı sürdürülebilir olmayan ve birçok kesimin geçim kaynağını da tehdit edecek şekilde kullanılıyor.

-Okyanuslarda oksijen seviyesi oldukça düşük olan 500 ‘ölü alan’ bulunuyor. Bu alanların büyüklüğü yaklaşık 245 bin kilometre kare, yani Birleşik Krallık yüzey alanıyla eşit.


Araştırmacılar Avrupa Birliği tarafından fonlanan ve deniz ekosistemlerindeki biyoçeşitliliği korumayı hedefleyen projeler için deniz canlıları ile ilgili bilgiler toplamaya devam ediyor.

Girit Adası açıklarında bulunan deniz altı mağaraları süngerler ve mercanlar bakımından oldukça zengin bir bölge ancak kayalara yapışık olarak yaşayan bu canlılar yaşamlarını tehlikeye atacak stresli koşullardan kaçabilecek durumda değiller.

Deniz altı biyoçeşitliliğini inceleyen araştırmacılar özel geliştirilen yazılımlar kullanarak canlı türlerini sınıflandırırken aynı zamanda belli türlerin izini de sürebiliyor.

‘’Araştırmacılar tarafından deniz altında çekilen fotoğraflar enstitülerde incelenirken yüzeydeki organizmaların da ölçülmesine olanak sağlıyor.’’ diye belirtiyor ekolojist Vasilis Gerovasileiou. Gözle görülmesi oldukça zor olan canlılarsa stres durumunda olup olmadıklarının gözlemlenmesi için özel laboratuvarlarda inceleme altına alınıyor.

Gerovasileiou’ya göre araştırmalardan edinilen bilgiler turizm gibi biyoçeşitliliği ciddi anlamda etkileyen insan aktivitelerinin etkilerini gözler önüne seriyor. Bu anlamda Avrupa Birliği tarafından yürütülen bu çalışmalar kirlilik, kaynakların sorumsuz kullanımı gibi biyoçeşitlilikte kritik düzeydeazalış yaratacak sebepleri anlamamız bakımından oldukça önem taşıyor.

Deniz sularının ısınması

Deniz biyologlarının yürüttüğü araştırmalardan birinde yapılan deney, iklim değişikliğinin uzun süreli etkilerini taklit ederek deniz sularında oluşacak ısınma ve asidik artışı belirleyerek deniz salyangozlarına olabilecek olumsuz etkileri ölçümlüyor.

CretAquarium’da deniz biyoloğu olan Panos Grigoriou ‘’Bu araştırma ile birlikte deniz canlılarının beslenme ve üreme alışkanlıklarını gözlemlemeyi hedefliyoruz. Aynı zamanda av ve avcı ilişkilerini incelemek de araştırmamızın önemli parçalarından birini oluşturuyor. Tüm bunları gözlemlerken denizlerdeki koşullarda meydana gelebilecek değişimleri de hesaba katarak olabilecek potansiyel değişimleri saptıyoruz.’’ diye belirtiyor.

Atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonun artmasıyla birlikte deniz suları daha da asidik olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu da, başta kabuklarında aşındırıcı etki yaratabilecek olan kabuklu canlıların yanı sıra diğer deniz canlılarının yaşamını da tehdit ediyor. Ayrıca, denizlerde yükselen asidik oranı deniz salyangozu gibi kabuklu canlıların kabuklarını aşındırırken onları avcıları için daha kolay bir av haline getiriyor.

HCMR ve IMBBC’de çalışan bir diğer deniz biyoloğu olan Eva Chatzinikolaou ise iklim değişikliğinin deniz biyoçeşitliliği üzerine olan etkilerini bütüncül bir açıdan değerlendirerek şunları dile getiriyor: ‘’İklim değişikliği denizlerdeki biyoçeşitliliği olumsuz olarak etkileyen en büyük faktörlerden biri. Denizde yalnızca bir canlı türünün etkilenmesi bile deniz altındaki tüm dengeleri değiştirerek diğer canlıların da ciddi şekilde etkilenmesine sebep oluyor. Bu sebeple burada yaptığımız çalışma yalnızca bir canlı üzerine odaklansa bile tüm deniz canlılarının yaşamı adına önemli bilgiler verebiliyor.’’

Araştırmacılar bu değişimleri gözlemlemek için bilgisayar tomografileri kullanarak bu etkileri ölçmek ve görselleştirmek için kullanıyor.

Bir diğer deniz biyoloğu olan Niki Keklikoglou’na göre iklim değişikliğinin hızlı etkileri dolayısıyla birçok canlı bu yeni duruma adapte olma ve evrilme zamanı bulamadan nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak.

Limanların deniz biyoçeşitliliğine olan etkileri

Limanlar yeni deniz türleri için oldukça önemli bir yere sahip, yeni türler gemilerin gövdelerine tutunarak birçok farklı bölgede yayılma şansına sahip olabiliyorlar. Ancak yeni bölgelere yerleştiklerinde buralardaki yerli türlerle savaşa başlıyorlar.

Yerli avcı türlerin bölgede bulunmaması durumunda bu yeni türler bölgedeki yayılmalarla birlikte kayda değer sayılara ulaşabilerek buradaki faunaların yerini alabilir.

Araştırmacılar Avrupa’nın 20 ayrı bölgesinde özel plakalar kullanılarak bu değişimleri gözlemleyebiliyor.

Bu plakalar küçük deniz canlıları tarafından istila edildikten aylar sonra araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak analiz edilebiliyor.

Hafif kirlilik

Kıyılarda gerçekleşen hafif kirlilik bile küçük deniz canlılarının yaşamını tehdit edebiliyor.

Araştırmacılar elektrikli lambalar kullanarak tasarladıkları özel tuzaklarla belli türleri etkileyerek, kirliliğin yarattığı etkileri incelemeyi hedefliyor.

Deniz biyoloğu Keklikoglou’ya göre bizler kirlilikle birlikte deniz canlılarının yaşamını ciddi şekilde etkileyerek onların beslenme alışkanlıklarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini ciddi şekillerde etkileyebiliyoruz. ‘’İşte tam olarak bu sebeple denizleri korumalıyız, çünkü denizleri korumakla birlikte aslında yalnızca deniz türlerini değil insanları da koruyoruz.’’ diye ekliyor Niki Keklioglou.

SHARE: