Menu TR

S360Mag

24 April

Kadınların liderliğindeki ülkeler neden koronavirüsle daha iyi mücadele ediyor?

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Hükümetlerin koronavirüs ile mücadelede aldığı ilk tedbirler tartışmasız bir şekilde virüsün yayılma hızı üzerinde inanılmaz sonuçlar doğurdu ve uzun sürecek ekonomik etkiler bıraktı. Hangi ülke liderlerinin virüsün yayılma hızını kontrol ederek hayat kurtarmak için doğru adımları attığını kesin olarak söylemek için henüz erken, ancak hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçen ülkelerin çok büyük bir çoğunluğunda hükümetlere kadınların liderlik ettiğini görüyoruz (Almanya, Tayvan, Yeni Zelanda, Finlandiya, Norveç, Danimarka ve İzlanda).

Bununla birlikte, dünya liderlerinin %7'sinden daha azının kadınlar olduğunu göz önüne aldığımızda kadın liderliğindeki hükümetlerin küresel bir salgınla başa çıkmalarındaki başarısı daha da dikkat çekici hale geliyor.

Ancak her ne kadar kadınların lider konumunda olması ile içinde bulunduğumuz krize müdahale etme arasında bir ilişki olabileceğini görsek de, aralarındaki bu bağlantı bir nedensellik yaratmıyor. Yani kadın olmak küresel bir salgını idare etmede otomatik olarak sizi daha başarılı yapmıyor, aynı zamanda daha iyi bir lider de yapmıyor. Hatta böyle bir bakış açısı, kadınlara doğuştan daha şefkatli ve işbirlikçi gibi karakteristik özellikleri atfeden cinsiyetçi fikirleri besliyor.

Tıpkı Justin Trudeau ve Donald Trump'ın liderlik stilleri arasında bir uçurum olduğu gibi Jacinda Ardern ve Angela Merkel’in de politikaları arasında büyük bir fark var. Ancak koronavirüsle mücadele sürecinde kadınların liderliğindeki hükümetlerin ön plana çıkmasında etkili olan birçok ortak nokta da görülüyor.

S360Mag için hazırladığımız bu özel haberimiz ile, kadın liderlerin başarılı kriz yönetimi yaptığı ülkelerdeki uygulamaların detaylarına değindikten sonra, iyi bir lider olmanın sadece kadın olmaya indirgenmemesi gerektiğinin altını çizmeyi amaçlıyoruz. Bununla birlikte ülkelerin kriz yönetimine toplumsal cinsiyet perspektifinden bir tartışma getiriyoruz.


Kadın liderler kriz yönetimindeki başarılarını nasıl sağladılar?
Yukarıda bahsettiğimiz ve krizi diğer ülkelere göre daha iyi yöneten bu ülkelerin hepsi erken harekete geçerek ve uzmanlara dayanan bilimsel müdahalelerde bulunarak salgını kontrol altına aldı. Yaygın testler uygulandı, kaliteli sağlık tedavisine kolay erişim sağlandı, temaslar sıkı bir şekilde izlendi ve sosyal toplanmalara ciddi kısıtlamalar getirildi. Fakat şunu not düşmekte fayda var: Krizi şimdiye dek başarıyla yöneten ülkelerde getirilen bu kısıtlamalar, otoriter rejimlerini güçlendirmek amacıyla kutuplaştırıcı siyasete dayanarak muhalefeti bastıran Macaristan ve Polonya’daki gibi gerçekleşmedi.

• Almanya
83 milyon nüfusuyla Almanya’yı koronavirüs salgını sert bir şekilde vurdu, ancak ölüm oranı %1,6. Bu oran, salgının ilerleme gösterdiği diğer ülkelerden çok daha düşük olmasıyla dikkat çekiyor: Fransa ve İngiltere’de ölüm oranı %10 iken Çin’de %4 ve ABD için bu oran %3. Kuantum kimyası alanında doktora sahibi Şansölye Angela Merkel’in pandemiyi becerikli bir şekilde ele alması nedeniyle halk tarafından onaylanma oranları 18 puan yükselerek yüzde 72’ye çıktı.

Almanya’da çok vaka - az ölüm yaşanmasına neden olan üç liderlik faktörüne işaret ediliyor: Merkel’in krize erken bir yanıt vermesi, testlerin çok yaygın olarak uygulanması ve sahip olunan yoğun bakım yatakları ve hastanelerin fazla olması.

• Tayvan
Tayvan, Çin’e olan yakınlığına rağmen virüsü büyük bir oranda kontrol altına aldı ve yalnızca 425 onaylanmış vakaya sahip. Aynı zamanda diğer ülkelere yardım göndererek ABD’ye ve on bir Avrupa ülkesine 10 milyon maske bağışlıyor.

Eski bir hukuk profesörü olan Tsai Ing-Wen, 2016 yılında Tayvan’ın ilk kadın devlet başkanı oldu ve krize ilk ve en hızlı müdahalelerden birinde bulundu. Ülkenin özellikle Çin’e olan yakınlığı göz önüne alındığında erken harekete geçerek büyük bir trajediyi engellediği için küresel olarak takdir topladı ve CNN’in salgını “dünyanın en iyi kontrol eden ülkeleri" listesinde yer aldı.

• Yeni Zelanda
5 milyondan az nüfusa sahip olan Yeni Zelanda’da şuana kadar yalnızca on yedi ölüm gerçekleşti. Turizmin ülke için olan büyük önemine rağmen Başbakan Jacinda Ardern turizmi durdurarak ve bir ay sürecek bir karantina başlatarak erkenden harekete geçti ve kayıp sayısını sınırlamayı başardı. Aynı zamanda karar alma sürecindeki şeffaf yaklaşımı, kayıplar için gösterdiği empati ve gerçeklere dayalı hareket etmesiyle de dikkat çekti.

Ardern, geçtiğimiz sene Christchurch şehrindeki cami saldırısı ve White Island adasındaki yanardağ patlaması sonrasında da etkin bir liderlik göstermişti. Ardern’in sadece kriz yönetimlerinde değil, genel olarak liderlik becerisi ile dünyadaki en etkili lider olabileceği söyleniyor.

• Nordik Ülkeleri
Finlandiya 5.5 milyonluk bir nüfusuyla toplam 172 ölüm sayısına sahip. 34 yaşındaki dünyanın en genç lideri Sanna Marin’in salgına olan hazırlığı ve süreci ele alış şekli halkın %85’i tarafından onay aldı.

Finlandiya’nın yanı sıra, Avrupa’nın geri kalanına göre çok daha düşük ölüm oranına sahip olan diğer Nordik Ülkeleri (Norveç, Danimarka ve İzlanda) de kadınlar tarafından yönetiliyor. Danimarka’nın başbakanı Mette Frederiksen de Avrupa’da ülke sınırlarını ilk kapatan ülke lideriydi. Çoğu ülke koronavirüs testini yalnızca semptom gösterenlere uygularken İzlanda Başbakanı Katrin Jakobsdottir, testi tüm vatandaşlara ücretsiz olarak sağlıyor. Öte yandan İsveç – bir kadın tarafından yönetilmeyen tek Nordik ülkesi – diğer Avrupa ülkelerinden çok daha yüksek ölüm oranlarıyla karşı karşıya.

Yukarıda bahsettiğimiz kadınların önderlik ettiği birçok ülke koronavirüs pandemisine karşı hızlı ve stratejik eylemlerinden dolayı övgü toplarken diğer yandan bu liderlerin başarılı olma sebebinin küçük bir ülkeyi ya da adayı yönetiyor olmaları olduğu da söyleniyor, çünkü böyle ülkelerde kontrolü ele almak diğerlerine kıyasla daha kolay olabiliyor. Buna karşılık, örneğin Almanya’nın büyük bir ülke ve mücadelenin önde gelen isimlerinden biri durumundayken, İngiltere’nin bir ada olmasına rağmen bambaşka sonuçlarla karşı karşıya kaldığı hatırlatılıyor.


Peki krizi başarılı yönetemeyenlerin ortak noktası ne olabilir?
Yukarıdaki liderlerin aksine, dünyanın özellikle önde gelen erkek liderleri uzmanların görüşlerini dikkate almayarak virüsün yayılmasının tetiklendiği eleştirisi de dahil olmak üzere birçok eleştiriyle karşı karşıya kaldı.

Salgının şu anki merkez noktalarından ABD’de Başkan Donald Trump Demokrat Parti’yi virüsü "aldatmaca" olarak siyasallaştırmakla suçladı ve aylarca üst düzey bilim insanlarının birçok uyarısını dikkate almadı. Benzer şekilde, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, halk sağlığı krizinin ciddiyetini uzun bir süre reddetti ve diğer Avrupa ülkelerinin kapanmasından sonra uzun süre sosyal toplanmalara kısıtlamalar getirmedi. Covid-19 nedeniyle hastaneye kaldırılmadan önce gazetecilere, virüsün onu hastanedeki hastalarla el sıkışmasını engel olmayacağını söyledi.

Koronavirüsle mücadele sürecinde demokratik olmayan bir şekilde hareket eden ülkeleri incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.


Öyleyse bu kriz yönetiminde öne çıkan ülkelerin büyük bir çoğunluğunun kadınların liderliğinde olması nasıl açıklanıyor?
Aklımızda tutmamız gereken en önemli nokta, kadın ve erkek liderler arasında görülen bu farkın yalnızca cinsiyet farkına indirgenmemesi gerektiği: Kadınlar kadın oldukları için başarılı olmuyorlar ya da sadece kadın oldukları için daha şefkat dolu olmuyorlar. “Erkekler”i ve “kadınlar”ı homojen kategorilere ayırarak değerlendirirken özellikle dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü görülen fark bu iki cinse atfedilen ve doğuştan geldiği düşünülen özelliklerden kaynaklanmıyor.

Peki bu farkı nasıl açıklamalıyız? Örnekleri incelediğimizde dört temel faktörün öne çıktığını görüyoruz:

1.  İlk olarak, krizi başarılı yöneten ülkelerde hükümete duyulan güven ve desteğin diğer ülkelere kıyasla daha yüksek olduğu vurgulanıyor. Bir ülke eğer hükümete güvenin yüksek olduğu, toplumsal uyumun güven oluşturarak devlet kapasitesini de güçlendirdiği bir politik kültüre sahipse ve bu kültür aynı zamanda kadın ve erkek arasında belirgin ayrımlar yapmıyorsa yarışa çoktan önde başlamış oluyor.

2.  Bununla beraber, kız ve erkek çocuklarına doğum öncesinde bile farklı davranıldığını düşündüğümüzde, bu durum kadın ve erkeğin farklı şekilde sosyalleşmesine neden olarak birbirinden farklı liderlik tarzları gelişmesine neden olabilir. Ancak bu durum kadınların dünyayı iyileştirmeye hazır sihirli anneler olduğu anlamına gelmiyor, bu kadınlar yaptıkları meslekte iyi olma hırsına ve isteğine sahip olan kararlı ve güçlü politikacılar. Asıl nokta şurada ortaya çıkıyor: Bu kadınlar cinsiyetlerinin bunu yapmalarını engellemediği ülkelerde bunu başardılar. Yeni Zelanda ve Almanya için önemli olan liderlerinin kadın olması değil, kadın liderlerin yeteneklerini tanımayı ve değer vermeyi başarabilmeleri. Yani aslında önemli olan cinsiyet değil, tam tersine, ülkenin cinsiyetinden bağımsız olarak en iyi adayı seçebilme yeteneği.

3.  Üçüncü etken olarak, kadınların liderlik pozisyonlarına giden yolda toplumsal cinsiyete dayalı ek engellerle karşılaşmasının, lider adayı olan kadınları “adilce seçilmiş bir grup” konumuna getirmesi. Yani kadınların lider olabilmeleri için çoğunlukla daha iyi bir performans sergilemeleri gerekiyor. Aynı pozisyon için kadınlardan beklenen standartlar erkeklere göre daha yüksek, o yüzden genellikle ciddiye alınabilmek için daha fazla çalışmaları ve daha deneyimli olmaları gerekiyor.

4.  Son olarak da, kadınlar özellikle liderlik rolleri açısından tarihsel olarak marjinalleştirildiklerinden, iktidara gelen kadınların geleneksel sistem tarafından daha az kısıtlanmış olmalarını söylemek mümkün. Yani, erkekler lider konumuna geldiklerinde onlardan beklenen belli birçok şey olduğu için, erkeklerin “normal” olandan farklı bir hareket alarak bu sınırları aşmaları daha zor olabiliyor. Örneğin, Norveç Başbakanı Erna Solberg’ün ülkenin çocuklarına doğrudan televizyondan seslenerek sorularını cevaplaması ve korku hissetmelerinin normal olduğunu açıklaması büyük ilgi toplarken liderlerin nasıl sevecen olabileceğini de göstermişti.


Sonuç yerine…
Krizi başarılı yöneten örnekler gösteriyor ki, kendini tamamen geliştirmiş bir liderin hem güçlü hem de hisli davranmayı başarabilmesi gerekiyor. Eğer kadınlar bu özelliklerin birbiriyle çatışan ve yarış halinde olan özellikler yerine birbirlerini tamamlayan ve iyi bir liderlik için gerekli olan özellikler olduğunu anlamamıza yol gösterebilirlerse bundan hepimiz faydalanacağız – cinsiyet fark etmeksizin.

Ancak günümüzde 152 devlet başkanının yalnızca 10’u kadın. Erkekler, milletvekillerinin %75’ini, idari karar vericilerin %73’ünü ve ana akım medyada çalışanların ise %76’sını oluşturuyor.

Kadınların üst düzey lider ya da yönetici pozisyonlarında az temsilinin bir nedeni olarak gösterilen cam tavan (glass-ceiling), davranışsal ve kurumsal önyargılardan kaynaklanan görünmez engellere işaret ediyor. Bu engeller bireysel olarak belirlenmiyor, kadınların kadın oldukları için yükselmesinin önündeki zorlukları açıklamak için kullanılıyor. Yani bir kadının aynı seviyedeki bir erkeğe göre o noktaya gelebilmek için daha fazla çabalaması gerekiyor. Ancak geleneksel cam tavan konsepti kadınların kariyer yolculukları boyunca karşılaşabilecekleri karmaşık ve çeşitli zorlukları tek bir noktaya indirgeme tehlikesine sahip. Zira kadınlar, liderlik pozisyonunun bir önceki aşamasına ulaşana kadar da birçok engelle karşılaşıyorlar.

Koronavirüs pandemisiyle mücadelede kadın liderler tarafından benimsenen erken ve kararlı yaklaşım toplumsal cinsiyet eşitliğinin küresel halk sağlığı ve uluslararası güvenlik açısından da çok önemli olduğunu gösteriyor. Dünyanın daha fazla kadın lidere ve siyasetin her alanında eşit temsiliyete ihtiyacı var: Böyle bir düzende belki de bir liderin cinsiyetinden bağımsız olarak yalnızca bir lider olarak oynadığı rolü konuşabiliriz.

SHARE: