Menu EN

S360MAG

9 August

Amerikan şirketlerinin iklimle ilişkileri riskleri kamuya beyan etmelerine yönelik yasa tasarısı

Geçtiğimiz ay ABD Temsilciler Meclisi’nde Amerikan ekonomisinin iklim değişikliğinin yarattığı etkilerden korunması yolunda büyük bir adım sayılabilecek bir karar alındı. Sunulan yasa tasarısında tüm halka açık şirketlerin operasyon ve tedarik zinciri süreçlerinde iklimle ilişkili riskler üzerine önemli bilgileri açıklama zorunluğu getiriliyor. İklimle İlişkili Riskleri Açıklama Yasası olarak tanımlanan yasa, şeffaflık, önceliklendirme ve yatırımcıları uzun vadeli ve güçlü finansal dönüş elde edebilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgiler ekseninde oluşturuldu.
Yapılan bir araştırmaya göre, Amerika’daki en büyük 600 şirketin neredeyse yarısı iklimle ilişkili riskler ile ilgili karar almaya yardımcı açıklamalar yapmıyor. Basmakalıp ve kısa bilgiler sunan şirketlerin açıklamaları yetersiz ve anlamsız oluyor. Bu da yatırımcıların portföylerinin nasıl etkilendiğini anlaması konusunda ihtiyaç duydukları bilgiye ulaşamaması anlamına geliyor.
Yatırımcılar üstüne basa basa sürdürülebilirlik meselelerinin ciddi finansal risklere sebep olduğunu ve piyasada bu riskleri anlaşılması gerektiğini belirtiyor. Şirketlerin yaptığı açıklamalar da piyasaların bu riskleri anlayabilmesi ve tanımlayabilmesi için en etkili yöntem. Bu sebeple İlkimle İlişkili Riskleri Açıklama Yasası oldukça önemli bir gelişme.
Bu yasa, şirketlerin açık, tutarlı ve karşılaştırılabilir açıklamalar yapmasını sağlayarak kendi fırsat ve risklerini daha iyi anlamalarına olanak kılacak. Şirketlerin kurumsal yetkinliklerini geliştirmelerine, rekabet güçlerini arttırmalarına ve paydaş ilişkilerini güçlendirmelerine teşvik edecek yasa, tüm şirketlerin karşılaştırılabilir göstergelerle benzer bilgiyi sunmasını kolaylaştırarak yeni bir alan yaratıyor.
Yapılan araştırmalar, iklimle ilişkili açıklamalar yapan şirketlerin iklim değişikliğinin etkilerine daha dirençli olmak için hedef belirleme konusunda daha başarılı olduğunu gösteriyor. Ancak bu beyanların gönüllülük esası ile yapılması yeterli değil. Bu yasanın, şirketlere gereksiz bir yük oluşturmadan yatırımcıların faydalanabileceği şekilde tasarlanması oldukça önemli.
Hemen hemen bütün sektörler iklim değişikliğinden etkileniyor. Küresel büyük şirketlerin 200’den fazlası iklimle ilişkili 1 Trilyon dolara yakın olduğunu ve beş yıl içinde bu risklerle yüzleşmek zorunda olacağımızı bildiriyor. Risklerden kaçınmak mümkün değil, ancak ölçülebilen şey yönetilebilir. Ve önerilen bu yasa sayesinde doğru bilgi üretilerek risklerin fırsatlara dönüştürülmesi mümkün olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi Açıklandı

Birleşik Krallık Ticaret, Enerji ve Sanayi Stratejisi Bakanı Hon Greg Clark ve Maliye Bakanı Hon Philip Hammond’un ortak sunuşları ile Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi “Daha Yeşil bir Gelecek için Finansı Yeşilleştirmek” başlığı ile kamuoyuna açıklandı.
Strateji dokümanı, finansı yeşilleştirmek, yeşili finanse etmek, fırsatları yakalamak başlıklı üç ana bölümden oluşuyor. Finansı yeşilleştirmek bölümünde iklimle ilişkili ve çevresel faktörlerin finansal ve stratejik hükümlülükler olarak ana akımlaşmasının önemi tartışılıyor. İkinci bölümde özel finansın temiz ve dirençli büyüme için harekete geçirilmesi incelenirken üçüncü bölümde yeşil finans konusunda fırsatları yakalayabilmek için Birleşik Krallık’ın nasıl bir liderlik yapabileceği inceleniyor.
Raporda, strateji ile hedeflenenlerin gerçekleşmesi ve daha da güçlendirilmesi için sonraki adımların tartışıldığı bölümde adil bir dönüşüm, etki yatırımları ile sinerjiyi yakalamak gibi ilişkili konular inceleniyor.
Raporun tamamına buradaki linkten erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Aaron Wealth, ÇSY yatırımlarını tartışmak amacıyla Etki Danışmanlık Kurulu oluşturdu.

Şikago merkezli Aaron Wealth isimli şirket, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) fonları danışman fırsatlarının nasıl arttırılabileceği tartışmak üzere Etki Danışmanlık Kurulu adlı bir yapı oluşturdu. Şirketin CEO’su Gary Hirschberg, bağımsız bir yatırım danışmanlığı yapısı oluşturarak yatırımlarını değerleri ve sürdürülebilir bir gelecek ile hizalamak isteyen müşterilerine destek olmayı amaçladığını söyledi. Aaron Wealth’e ek olarak altı bağımsız üyeden oluşan kurul, yılda dört kez buluşarak etki yatırımcılığı ile ilgili konuları tartışacak.
Yatırım danışmanları, müşterilerine ÇSY fonlarını tartışmak ve tavsiye etmek konusunda daha açık olabilir. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre danışmanların %51’i ÇSY fonlarını potansiyel yatırım fırsatlarını müşterileriyle paylaşırken, bu oran 2017’e %10 daha azdı.
Ancak ÇSY yatırımcılığının yükselişine yönelik kaygılar hala güncel bir konu. ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu üyesi Hester Peirce, geçtiğimiz Haziran ayında şirketlerin ÇSY değerlendirmesi konusunda adil olmayan şekilde eleştirildiklerini iddia etti.
Bununla birlikte, ÇSY yatırımını de içeren birçok portföyün somut bir değişim yapılmadan “başka amaçlarla kullanılması” da gündemde. Fonların tanımları ÇSY kriterleri vurgulanarak düzenlenmiş olsa da, bu portföylerin bir kısmı bu fonlar dahil edilmeden yönetiliyor. Yapılan bir araştırma, 2018’de yönetilen ÇSY fonları 161 milyar dolar olmasına rağmen bu fonların 72 milyar dolarının başka amaçlarla kullanılan fonlar olduğunu belirtiyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Sürdürülebilir Fonların Seyri

2019'un ilk yarısında ABD yatırımcıları sürdürülebilir açık uçlu fonlara ve borsa yatırım fonlarına rekor miktarlarda yatırım yaptı. Hatta Mayıs ayı başlarında, sürdürülebilir fonlara yapılan tahmini net akışlar 5,5 milyar dolarlık yıllık rekoru aşmıştı. Haziran ayının sonunda ise tahmini net akış 8,9 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Peki, bu artış nasıl gerçekleşti? Sürdürülebilir fonların 2014 yılı sonları faaliyete geçmesinin ardından bu fonların yıllar içindeki performansının değerlendirilebileceği bir veri oluşmuş oldu. Her ne kadar uzun vadeli performansı yansıtmasa da, bir çok yatırımcı için 2014’ten bu yana geçen süre eşik niteliğinde.
Değerlendirme metoduna bakıldığında, bu fonlar faaliyete geçmelerinin ardından 3 yıl sonra, Morningstar derecelendirmeleri adı verilen yıldız notu kazanıyorlar. Yıldız derecelendirmesi, kategoriye göre risk ayarlı bir performans değerlendirmesi. Riske uyarlanmış getiri düzeyine sahip fonların ilk yüzde 10'unda sıralananlar 5 yıldız alırken, sonraki yüzde 22,5 4 yıldız, sonraki orta yüzde 35 olanlar 3 yıldız, sonraki yüzde 22,5 kısım 2 ve geriye kalan yüzde 10 da bir yıldız alıyor. Haziran 2019 sonu itibariyle incelenen derecelendirmelere göre 42 tane sürdürülebilir fon oldukça iyi performans göstermiş ve çoğunluk 3, 4 ve 5 yıldız almıştır. Bu seyir sürdürülebilir fonlara dair olumlu değerlendiriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Yatırımcılar Çevresel Açıklamaları Eksik Olan Şirketlere Karşı Sabrını Yitirdi

Yaklaşık 10 trilyon dolarlık varlığa sahip yatırımcılar, çevresel etkileri konusunda yeterince şeffaf olmayan 700'den fazla şirketi hedefliyor ve bu bilgileri kar amacı gütmeyen küresel çevresel açıklama platformu olan CDP aracılığıyla açıklamalarına zorluyor.
Yatırımcılar, iklim değişikliğini, su güvenliğini ve ormansızlaşma verilerini bildirmedikleri için 46 ülke genelinde 15,3 trilyon ABD Doları piyasa değeri olan 707 şirketi hedefliyor; Bu şirketler, çevresel etkileri yüksek olmaları ve bu konularda yeterince şeffaf olmadıkları nedeniyle seçildiler.
Bu şirketler arasında Exxon Mobil, BP, Chevron, Amazon, Volvo, Alibaba ve Qantas Airways'in yanı sıra palm yağı şirketi Genting Plantations Bhd gibi şirketler de var.
İklim değişikliği alanında açıklama yapması en çok hedeflenen sektör, hizmet sektörü (tüm şirketlerin yüzde 27'si), hizmet sektörünü üretim (yüzde 18) ve fosil yakıtlar (yüzde 12) izliyor. Su güvenliği için en çok hedeflenen sektörler ise imalat (yüzde 26), perakende (yüzde 23) ve fosil yakıtlar (yüzde 11); ormansızlaşma için ise perakende (yüzde 30), yiyecek, içecek ve tarım (yüzde 26) ve imalat (yüzde 16) olmuştur.
Genel olarak ABD, kampanyada en çok hedeflenen şirketlere ev sahipliği yapıyor (yüzde 20) ve onu yüzde 16 ile Avustralya takip ediyor.
Küresel CDP Yatırımcı Girişimleri Direktörü Emily Kreps “Şirketler, karşılaştığımız iklim krizini ele almadaki rollerini açıklamalıdır. İklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşmanın yatırımlar için maddi risk oluşturduğunu biliyoruz, ancak bu riskler uygun bilgi olmadan yönetilemez” dedi ve şöyle bazı şirketlerin sürdürülebilirlik raporu yazarak konuyu açıkladıklarını söylese dahi bunun yeterli olmadığını belirtti. Yatırımcıların, erişmesi, karşılaştırması ve kıyaslaması kolay olan tutarlı ve ilgili ölçütlerde şeffaflık içeren bilgiye ihtiyaç duyduğunu vurguladı.
Bu, CDP'nin, son dört yıldır iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma konularında şirketlerden daha fazla şeffaflık talep ederek, açıklama konusunda başarılı olanlarla ilgili olarak ilk defa beyanda bulunduğu kampanyası. Geçen yılki kampanyada hedeflenen şirketler, açıklama yapmayan şirketlere göre iki kat daha fazla olarak gerçekleşti.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Avrupa Yatırım Bankası Fosil Yakıt Kredisine Son Verilmesini Öneriyor

Dünyanın en büyük kalkınma bankası olan Avrupa Yatırım Bankası (EIB), fosil yakıt projelerinin finanse edilmesini yasaklamayı planlıyor. Banka, enerji borç verme politikalarındaki stratejik değişimi taslak olarak yakın zamanda açıkladı.
10 Eylül’de AB maliye bakanları tarafından kabul edilirse bu politika 2020’nin sonuna kadar kömür, petrol ve doğalgaza tahsis edilmiş olan altyapıya yönelik finansmanın önünü kesecek. Politika, bu tip finansmanlar yerine temiz enerji projelerini teşvik edecek.
EIB başkan yardımcısı Andrew McDowell: “Bu, birkaç ay süren çalışmanın bir sonucudur ve aynı zamanda Avrupa genelinde yüzlerce paydaştan Avrupa Bankası'nın gelecekte enerjiyi destekleme konusunda önceliklerinin ne olması gerektiğine dair duyduğumuz görüşlerin bir yansıması.” Açıklamasını yaptı.
Avrupa merkezli global bir düşünce kuruluşu E3G’nin politika danışmanı Lisa Fischer, Climate Home News’a verdiği demeçte, bankaların, fosil yakıt fonlarını dışarıda bırakarak enerji kredilerini Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirdiğini söyledi. Aynı zamanda, oluşan bu durumun diğer bankaların da izlemesi için bir standart oluşturacağını belirtti. Ayrıca Fischer, bu inisiyatifin Avrupa Birliği'nin altyapı önceliklerini uyumlaştırması için de bir baskı yaratacağını dile getirdi.
Geçen yıl, bankanın verdiği kredilerin %30’u, toplam 16,2 milyar Euro, iklim eylemleri için gerçekleşti. Bu gelişmeler, EIB’nin giderek iklim özelinde yoğunlaşan bir banka olacağının göstergesi olarak değerlendiriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

One Planet - Kamusal Servet Fonlarından Sistem ve Girişim Açıklaması

Yönetimleri altında 15 Trilyon $ varlık bulunan sekiz global varlık yöneticisi, 10 Temmuz 2019 tarihinde Paris’te “One Planet – Kamusal Servet Fonu Sistemi”ni desteklemek üzere “One Planet- Asset Managers Initiative” kurduklarını açıkladılar.
Açıklama, One Planet SWF Working Group ve One Planet Asset Managers Initiative liderlerinin katılımıyla Fransa Başkanı Emmanuel Macron’un ev sahipliğinde Élysée Sarayı’nda gerçekleştirildi. Açıklama piyasalara yatırımcıların şirketlerin iklim risklerini yönetebilmelerini beklediğine güçlü bir mesaj veriyor.
One Planet – Kamusal Servet Fonu Sistemi büyük, uzun dönemli ve çeşitlendirilmiş varlık havuzlarının yönetimine iklim değişimi analizlerinin eklemlenmesi için üç prensibi öne çıkarıyor. Bahsi geçen üç prensibi aşağıdaki gibi özetledik:
Prensip 1: Birliktelik- İklim değişikliğine ilişkin konuları Kamusal Servet Fonları’nı yatırım ufukları ile hizalayarak karar alma süreçlerine dahil etmek.
Prensip 2: Sahiplenmek – Değer yaratmayı desteklemek için, şirketlerin önemli iklim değişikliği ile ilgili önemli konuları yönetimleri, iş stratejileri ve planlamaları, risk yönetimi ve kamuya raporlamalarında yer vermeleri için teşvik etmek.
Prensip 3: Entegrasyon- Uzun dönemli yatırım portföylerinin dayanıklılığını güçlendirmek için iklim değişikliği ile ilişkili risk ve fırsatların yatırım yönetimine entegre edilmesi.
One Planet Kamusal Servet Fonu Sistemi gönüllülük esasını baz alıyor ve bağlayıcı değil. Her fon kendi odak alanları ve yasal düzenlemelerini göz önüne alarak çerçeveyi hangi açıdan benimseyebileceğine karar vermeli.
Yapılan açıklamaya buradan erişebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

EFET ve Europex, “Birleşik Krallık’ta Emisyon Ticaretinin Geleceği” dokümanı ile ilgili görüşlerini açıkladı.

Birleşik Krallık İş, Enerji ve Sanayi Stratejisi Bakanlığı tarafından görüş almak üzere yayınlanan “Birleşik Krallıkta Emisyon Ticaretinin Geleceği” ile ilgili EFET (Federation of European Energy Traders) ve Europex, (Association of European Energy Exchanges) görüşlerini açıkladılar.
Açıklamada, Birleşik Krallık’ta elektrik, benzin ve emisyon piyasalarının düzgün işlemesini sağlamak için karbon fiyatlamasının temel ilkeleri olan süreklilik ve öngörülebilirliğinin önemini belirtildikten sonra Brexit sonrası sadece Birleşik Krallık’a özgü karbon fiyatlamasının oluşumunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin belirsizliğinin hali hazırda likidite seviyesine ve firmaların risklere karşı korunmalarına getirdiği olumsuz etkiden söz edilmektedir.
Buna ek olarak açıklamada, diğer görüşlerin aksine emisyon azaltımına yönelik girişimleri güçlendirmeyi amaçlayan ulusal mekanizmaların oluşturulmasındaki birikim politik risklere özel önem verilmesi gerektiği belirtiliyor. Bu tür mekanizmaların lobicilik ve politik pazarlıklara duyarlı olmaları nedeniyle öngörebilmenin ve korunmanın zor olduğu iddia edilmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

ESMA Kredi Derecelendirmesi Sürdürülebilirlik Konularına İlişkin Önerilerini Açıkladı

Avrupa Birliği’nin menkul kıymetler düzenleyicisi ESMA (European Securities and Markets Authority), kredi derecelendirme piyasasında sürdürülebilirlik konuları üzerindeki önerilerini ve kredi derecelendirmesine uygulanabilir açıklama gereksinimlerine ilişkin rehberinin nihai halini açıkladı.
ESMA, tavsiyesinde hem kredi derecelendirme işlemlerinde hem de genel olarak kredi derecelendirme piyasasında ÇYS faktörlerinin dikkate alınma seviyesini değerlendiriyor. ESMA’nın tespitine göre derecelendirme şirketleri derecelendirmede ÇYS faktörlerini dikkate almakta. Menkul kıymet ve her bir derecelendirme şirketinin metodolojisi bazında ne derecede dikkate alındığı ise değişiklik gösteriyor.
ESMA, kredi riski değerlendirmesine ilişkin AB düzenlemeleri yapısı içinde derecelendirmenin rolü dikkate alındığında, tüm derecelendirmelerde sürdürülebilirlik niteliklerinin dikkate alınması yolunda açık bir zorunluluk getirmeyi önermiyor. Bunun yerine, Avrupa Komisyonu’nun diğer alanlarda yeterli düzenlemelerin bulunup bulunmadığını değerlendirmesini önereceklerini açıklamakta.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisine Düzenleyici Otoritelerden Ortak Destek Açıklaması

FCA (Financial Conduct Authority), PRA (Prudential Regulation Authority), FRC (Financial Reporting Council), TPR (The Pensions Regulator) iklim değişikliğine yönelik ortak bir açıklama paylaştı. Açıklamada, bu dört kurumun Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi’ne destek olduğu belirtiliyor ve yakın zamanda daha da önem kazanacak iklimle ilişkili sorunların çözülmesinde işbirliğini ve koordinasyonu güçlendirmenin altı çiziliyor.
Açıklamada, iklim değişikliğinin zamanımızın belirleyici sorunlardan biri olduğu vurgulanıyor. Bununla birlikte iklim değişikliğinin uç hava olayları gibi fiziksel faktörler ve karbon nötr ekonomiye geçişten kaynaklanan dönüşüm riskleri gibi etki alanı oldukça geniş finansal riskleri beraberinde getireceği ifade ediliyor. Açıklamada, şirketlerin iklim değişikliğinin sonuçlarının iş kararlarını nasıl etkileyeceğini düşünmesi ve şirketlerinin çevreye olan etkilerinin göz önüne alarak sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiği vurgulanıyor. Finansal risklerin en aza indirilebilmesi için şirketlerin sistemli bir dönüşüm ve ortak bir şekilde harekete geçmesi gerektiği belirtiliyor.
Yukarıda belirtilen dört kurumun ortak paylaştığı açıklamaya buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim Verileri ve Araştırmaları Üzerine Yeni Teklifler

Kurumsal Hissedar Hizmetleri’nin (Institutional Shareholder Services, ISS) sorumlu yatırım kolu olan ISS ESG, yatırımcıların çevresel, sosyal ve yönetişim performansına sahip portföy şirketlerini tanımlamasını, kıyaslama yapmasını ve izlemesini sağlamak ve kendi endeksleme stratejilerini başarılı bir şekilde gerçekleştirmek için ESG Endeks Çözümleri'nin lansmanını duyurdu.
ESG Endeks Çözümleri, Anahtar Teslim Endeks Çözümleri ve Özel Endeks Çözümleri’nden oluşuyor (Turnkey Index Solutions and Custom Index Solutions). Her ikisi de, ISS’nin sorumlu yatırım alanındaki uzmanlığından yararlanıyor ve yatırımcıların özel endeks gereksinimleri ile uyumlulaşmak üzere tasarlandı.
ISS ESG’nin Anahtar Teslim Endeks Çözümleri, hem gösterge hem de tematik endeksleri desteklemek için kullanılabilir. Yatırımcılar, ISS’nin kapsamlı ve yüksek kaliteli ESG verilerinin desteklediği küresel endeks sağlayıcılarından anahtar teslim endeksleri lisanslayabilir, yatırımcıların portföylerinin performansını ölçmelerine ve izlemelerine veya yatırımcıların, ETF'ler gibi endeks bağlantılı yatırım ürünleri oluşturmalarına olanak tanır.
Özel Endeks Çözümleri ile ise, yatırımcılar ISS’nin benzersiz ve şahsi verilerini kendi seçtikleri bir endeks sağlayıcısı ile bir araya getirebilir. Bu, yatırımcıların, kapsamlı ESG anlayışı ve stratejileri geliştirmesini ve bireysel yatırımcıların talep ve hedeflerini en iyi şekilde karşılamak için özel yapım endeksler yaratmasını sağlar. Özel Endeks Çözümlerini kullanan endeksler tematik olarak (örneğin iklim değişikliğine veya su etkisine odaklanarak) veya müşteriye özgü ESG gerekliliklerine göre ayarlanabilir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Kimya ve elektrik hizmetleri sektörüne yönelik TCFD’ye ilişkin yardımcı dokümanlar yayınlandı

TCFD’nin (Task Force on Climate-related Financial Disclosures - İklim Bazlı Finansal Bilgilendirme Görev Gücü) birer parçası olan Kimya ve Elektrik Hizmetleri hazırlayıcı forumları, “Kimyasal üretici firmaları tarafından iklim bazlı finansal bilgilendirmeler: TCFD önerilerini uygulamak” ve “Dönüşüm döneminde bilgilendirme: Elektrik hizmetleri için iklim bazlı bilgilendirme ve fırsatlar ” başlıklı 2 doküman yayınlayarak konu ile ilgi elde edilen bilgi ve deneyimleri paylaştılar.
Yayınlanan iki raporda, elektrik hizmetleri ve kimyasal üretici sektörlerinin iklimle ilişkili risk ve fırsatlara yanıt verebilmesi için TCFD önerilerini nasıl uygulayabileceği paylaşılıyor. Dokümanlarda, Kimya ve Elektrik Hizmetleri için iklim bazlı finansal ölçümleme örnekleri, iklim ilişkili risk ve fırsatların kuruluşların risk yönetimi ve yönetim süreçlerine entegrasyonu, kimya Şirketleri için sektöre yönelik senaryo analiz örnekleri, iklim değişikliğine yönelik stratejik tepkiler, inovasyon ve portföy çeşitlendirmesi ile enerji dönüşümleri ve hisse ve kredi analistleri dahil olmak üzere ilgili tarafların bakış açıları ve görüşleri paylaşılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Yeşil Bir Düzen Dünyayı Kurtarabilir mi?

Yeşil Büyüme veya yeşil ekonomi kavramı günümüzün çevre sorunlarıyla baş etmek için Birleşmiş Milletler’in, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün, ulusal hükümetlerin, iş dünyasının ve Sivil Toplum Kuruluşlarının desteklediği baskın çevresel söylem haline gelmiştir. Bu söylem sürdürülebilirliğin verimli çalışma, teknoloji ve piyasa eliyle yönetilecek çevresel programlarla başarılabileceğini; aynı zamanda, yeşil büyümenin ekonomiye katkı sağlarken dünyanın kurtarılabileceğini öne sürüyor. Ancak yeşil büyüme olarak adlandırılan bu söylem küresel ısınma, nesli tükenen canlılar ya da kaynakların tükenmesi gibi zorlu ve kaçınılmaz çevre sorunlarıyla olan mücadelede yeterli olamıyor. Bunu 5 nedenle özetleyen haberi derledik:
Verimli Büyüyememek:
Her ne kadar inşaat, tarım ve ulaşım gibi alanlarda kaynak kullanımı ve kirletme oranı azalmış olsa da bu sektörlerdeki büyüme hızı da ölçeklenerek arttı. Bir başka deyişle, bu sektörlerdeki verimlilik pazarların daha da büyümesine ve kaynak ihtiyacının artmasına sebep oldu. Sonuç olarak da, bu pazarların çevreye zararları verimlilik artışı ile paralel bir şekilde dengelenemiyor. Kontrolsüz büyüme nedeniyle kaynak kullanımı, kirlilik ve atık artışları gözleniyor.
Aslında verimliliğin tüketimi ve dolayısıyla çevresel kirliliği tetiklediği bilinen bir olgu. Jevons paradoksu olgusuna ismini veren ekonomist William Stanley Jevons, 1865 yılında, daha verimli hale gelen buhar makinesinin daha fazla kömür tüketimine neden olduğunu, fazla üretimin de fiyatları düşürerek daha fazla talebe yol açtığını gözlemledi. Bu kısır döngüyü yenmenin tek çözümü ise az tüketmek.
Abartılan Teknoloji:
Yeşil Büyüme savunucularına göre teknoloji her zaman en iyi çözüm. Uluslararası çevre anlaşmaları, kapsamlı ve büyük ölçekli teknolojilerin karbon salımlarını yakalama ve depoloma konusunda başarılı olduğunu varsaysa da bu teknolojilerin etkilerini henüz küçük ölçeklerde dahi göremiyoruz. Örneğin; tarımda makineleşme her ne kadar tarımda verimliliği sağlasa da düşük teknolojinin çevresel maliyeti hem daha az, hem de küresel gıda talebini karşılamada oldukça yeterli. Teknolojinin çevresel maliyetleri azaltmadaki rolü yadsınamaz, ancak yeşil büyüme tarafından abartılıyor.
Çıkar Yoksa Eylem de Yok:
Yeşil Büyüme için öne sürülen en önemli argümanlardan biri, yeşil bir dünyayı koruyan eylemler yaparken kar da sağlanabileceği oluşu. Ancak gerçekte bu eylemler hiçbir şirket tarafından sahiplenilmiyor, hiçbir şirket bu eylemlerin öncüsü olmak istemiyor. Ülkemizde de yeni başlamış olan plastik poşetlerin ücretlendirilmesi gibi sonrası belirsiz olan eylemlere şirketler sonunu göremediği için girişmek istemiyor. Sürdürülebilirlik üzerine yapılan müdahaleler ise özel sektör için bir çıkar sağlamıyorsa yatırım yapmak cazip olmayabiliyor. Ancak, aksine bazı durumlarda doğal kaynakların tükenmesi ya da iklim felaketleri özel sektörü ilgilendiren konular olabiliyor.
Yeşil Tüketim de Olsa Tüketim:
Fazla tüketime çözüm olarak yeşil tüketim mantıklı bir seçenek gibi gözükebilir. Ancak her ne kadar yeşil tüketim etik açıdan rahatlatıcı olsa da yine de doğal kaynakların kullanımına sebep oluyor. Bu sebeple yeşil tüketimin fazlası da artılarını nötrleyip sonuçsuz kalabiliyor. Tekrar kullanılabilir bardaklar veya sürdürülebilir kıyafetler kullanıldığında yine de kaynak tüketimine sebep olunduğu gözden kaçabiliyor. Tüketicilerin, üretim tarafında bir fark yaratamayacağını düşünmek yanlış olur, fakat tüketicilerin tüketim yoluyla çevresel sorunlardan kurtulabilme gibi yanlış bir algısı da olmamalı.
Varsayım Tehlikesi:
Yeşil Büyüme’nin genel ilkesi piyasanın hem problem hem çözüm olduğudur. Karbon vergileri, temiz enerji sübvansiyonları ya da doğaya biçilen maliyetler doğru olduğu sürece piyasanın sürdürülebilirliğe teşvik edeceği savunulur. Ancak bu fiyatlandırmalar çevresel sonuçları belirsiz pek çok varsayıma dayanır.
Konuya ilişkin umut verici haberler de var. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin bir sonraki değerlendirme raporunda tüketimle mücadele üzerine bir bölüm olacak. Ayrıca Birleşik Krallık’ta İklim Değişikliği Komitesi tarafından yazılan rapor 2050 yılına kadar sera gazlarını sıfıra indirmenin önemini vurguluyor. Daha kapsayıcı ve etkin, sürdürülebilir bir dünya modeli için büyüme arzusu sorgulanması gereken bir kavram olarak beliriyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Hollywood’da Sürdürülebilirliğe Yer Var Mı?

Her yıl dünya çapında birçok insan Oscar Ödül Töreni ve New York, Londra, Milano olmak üzere birçok şehirde gerçekleşen moda haftaları gibi büyük çapta moda etkinliklerine büyük ilgi gösteriyor. Ünlülerin kırmızı halıda veya podyumda giydikleri her zaman ilgi çekiyor. Özellikle Oscar Ödül Töreni, Hollywood oyuncuları sayesinde ihtişamın ve zenginliğin simgesi olarak gösteriliyor. Film yıldızları ve modeller bu gecede dünyaca ünlü tasarımcıların ürünü olan elbiseler giyiyor. Ancak özellikle bu yıl, diğer yıllardan biraz daha belirgin bir şekilde Oscar’da modanın yeni bir sanat formuna dönüştüğünü gözlemledik: Sürdürülebilir elbiseler. Bu akım zamansız stiller kadar ilgi çeken bir akım haline geldi.
Sürdürülebilirlik konusu lüks ve kişiye özel tasarım alanlarında moda sektörünü ciddi anlamda etkilemeye başladı. Önceleri bir kıyafetin şatafatlı ve etkileyici olması en öncelikli konuyken, tasarımcıların ve çalışma gruplarının sadece bir kere giyilecek kıyafetler için aylar harcaması gibi konular göz ardı ediliyordu. Artık işçi hakları, atık sorunu, etik üretim gibi konular parıltılı önceliklerin önüne geçmiş durumda.
2019 Oscar töreni, moda endüstrisinde standartların değiştiğine ve sürdürülebilirliğin ön plana çıktığına en somut örnek. Laura Harrier ve Danielle Macdonald gibi oyuncular 2019’da kırmızı halıya sürdürülebilir kıyafetlerle katıldılar. Bu kıyafetler, etik kaynaklardan elde edilen pamuk ve bitkisel boyalardan elde edilen ve sert kimyasallar içermeyen elbiselerdi. Bu gibi örnekler artıyor ve artık dünya çapında moda ikonları sürdürülebilir moda bakış açısını yaymak için daha bilinçli çaba harcıyorlar.
Sürdürülebilirlik, moda camiasında lüks tüketim alanında olduğu kadar günlük giyim anlayışında da öne çıkan kavramlardan biri haline geldi ve bu yeni düşünce yapısı gelecek nesilleri etkilemeye başladı. Bu konudaki en yeni gelişmelerden biri de Birleşik Krallık ’ta her pamuğun sürdürülebilir olmasını ve etik kuralları içerisinde üretilmesini sağlayan Dürüst Pamuk Ticareti hareketi oldu.
Moda sektörü, yıllardır en az sürdürülebilir endüstrilerden biri konumunda. Amerika Çevresel Koruma Ajansı’na göre, lastik, deri ve dokuma gibi malzemeler 23 milyon tonla kentsel sıvı atığının yüzde 9’unu oluşturuyor. Tekstil ürünlerinin yüzde 95’i geri dönüştürülebilir olduğu halde yüzde 85’i çöpe gidiyor. Çöpe atılan kıyafetler de yılda yaklaşık 7000 ton atık oluşturuyor.
Moda endüstrisinde sürdürülebilirlik konusu sadece çevresel sorunları içermiyor. Dünya çapında 40 milyon insanın 250.000 tekstil fabrikası veya atölyesinde çalıştığı göz önüne alındığında, işçi hakları da oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor.
Şirketlerin sürdürülebilir üretim yapması, hem ürünün dünya için daha iyi olması hem de markanın itibarının artması anlamına geliyor. Peki, şirketler sürdürülebilirliğini arttırmak için ne gibi çalışmalar yapabilir? Şirketlerin güvenirliğini ve sürdürülebilirlik için harcadığı çabayı arttırmak için üretimde kullanılan malzemeleri ve ürünün hangi koşullar altında yapıldığını açıkça beyan etmek, atılabilecek en somut adımlardan biri.
Günümüzde giyim sektöründe sürdürülebilirlik adına en önemli meseleleri ise aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:
Sentetik malzemelerin çevreye zararları: Çeşitli iplik eğirme ve boyama aşamalarından geçen sentetik, giyim sektöründe sıklıkla kullanılan bir malzeme olsa da çevreye zararlı. Şirketler tedarik zincirinde bu sorunu çözmek için tedarikçilerle birlikte çalışmalı.
Kıyafet atıklarının büyük bir hava kirliliği sorunu yaratması: Çoğu ülkede atık kıyafetler ya gömülüyor ya da yakılıyor. Bu da zararlı gaz salımı yaptığından havayı kirletiyor. Bu sorunun çözümü için toplumun tüm kesimlerinin geri dönüşüm konusunda daha güvenli bir yaklaşım için çaba sarf etmesi gerekiyor.
Taşeronlaşmanın işgücü problemlerine yol açması: Şirketler işgücünü dışarıdan temin ettiğinde çalışanların hangi koşullar altında çalıştığını takip edemiyor. Üretimin yapıldığı tedarikçi fabrika ve atölyelerin yerinde denetimin yapılması bu anlamda oldukça önemli.
Su kullanımını azaltmak: Boya, kimyasal ve makine gibi giyim sektörünün yapıtaşlarının yapımında çokça su kullanılıyor ve bu kullanılan sular yaklaşık 32 milyon olimpik yüzme havuzu doldurabilecek kapasitede. Bir tişörtün üretilmesi içinse yaklaşık 2720 litre su harcanıyor. Su tüketiminin azaltılması, karbon ayak izinin azaltılması için oldukça önemli.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

En erken Limit Aşımı

Sanayi Devrimi'nden bu yana, küresel ekonomi çok büyük bir ivmeyle gelişiyor. Sadece ekonomik olarak bakarsak endüstriyel gelişmeler insanlık tarihindeki büyük bir başarı olarak kabul edebiliriz. Çünkü ekonomik büyüme milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı. Fakat bu büyüme çok da kontrollü olmadan, doğal kaynakların hoyratça kullanılmasıyla mümkün oldu. 7,6 milyardan fazla insanın artan ihtiyaçlarını karşılamak için kaynakların bilinçsizce kullanılması ormanlar, denizler ve hava kalitesinde kritik düzeylerde kirliliğe yol açtı ve biyolojik çeşitliliği azalttı.
İnsanlık Dünya'nın yeniden üretebileceğinden daha fazla kaynak tüketiyor. Global Footprint Network (Küresel Ayak İzi Ağı)’ün bu yıl yaptığı hesaplama tüketimin ne kadar hızlı gerçekleştiğini gösteriyor. 2019 yılında son 50 yıldan daha fazla kaynak tüketildiğini belirten kuruluş, her yıl Dünya Limit Aşımı Günü'nü hesaplıyor. İlk defa 1970 yılında hesaplanan Limit Aşımı Günü, dünyanın bir yıl içinde yenileyebildiği doğal kaynakların ne kadar erken tüketildiğini anlamamızı sağlıyor. Kuruluş, 2019 Dünya Limit Aşımı Günü’nü 29 Temmuz olarak belirledi ve bu tüm zamanların en erken Limit Aşımı tarihi oldu.

Dünya Limit Aşımı Günü insan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisine farkındalık yarattı. Ancak hesaplamak için kullanılan metodolojide bazı eksiklikler var. Küresel Ayak İzi Ağı, Dünya Limit Aşımı Gününü hesaplarken iki temel göstergeyi baz alıyor.
   1. İlk olarak en sık kullanılan çevresel ölçüm birimi olan, Ekolojik Ayak İzi’ni kullanıyor. Her ülkenin ayak izi, nüfusunun tükettiği kaynaklar ve sera gazı salımını soğurması için gereken kaynaklar ile hesaplanıyor.
   2. İkinci gösterge olarak ülkelerin biyolojik kapasiteleri kullanılıyor. Bu gösterge ise her bir ülkenin ürettiği atığı ve kirliliği soğurması için gerekli olan doğal kaynaklardan hesaplanıyor.
Hesaplamalar 2019 yılında insanların ekosistemin yenilenebileceğinden 1,75 kat daha hızlı doğal kaynaklar kullandığını belirtiyor, başka deyişle bir yılda 1,75 Dünya tüketiyoruz.
Küresel Ayak İzi Ağı, kirliliğin ve tüketilen doğal kaynakların detaylıca ölçülemedikten sonra çevresel problemleri çözmenin daha zor olduğunu belirtiyor. Çevre üzerindeki tüm insan etkilerini kaydeden küresel bir ölçü birimi oluşturmanın gerekliliğinin üzerinde duruluyor. Limit Aşımı Günü doğal kaynakların sürdürülemez kullanımlarını vurguluyor ancak çevre politikasını geliştirmek için bilimsel olarak daha küresel ve daha kapsamlı bir ekolojik risk anlayışına ihtiyacımız var.
Sürdürülebilirliğin daha etkili ölçülmesinin, doğal kaynakların daha verimli kullanılmasında ve karbon salımının azaltılmasında daha somut adımlar atılmasını sağlayacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Burning Man: Bu çaba gerekli mi?

1986’dan bu yana her yıl Ağustos ayında gerçekleşen Burning Man Festivali geçen ay on yıllık sürdürülebilirlik yol haritasını açıkladı. Burning Man Festivali her sene Nevada’daki Black Rock Çölü’nde kutlanıyor. Çok sayıda ritüeli olan festivalde müzik ve sanat ön planda bulunuyor. Ahşap bir insan figürünün yakılmasıyla son bulan festival arka planında birçok sürdürülebilir düşünceyi barındırıyor.
Çölde, festivalin düzenlendiği yerleşke tamamen katılımcılar tarafından tasarlanıyor. Çölün ortasında elektrik ve su şebekesi bulunmayan bir alanda gerçekleşen festivalde, katılımcıların kaldıkları çadırların veya karavanların depolarında bulunan su ve elektriği verimli ve dikkatli kullanmaları gerekiyor. Dünyadaki en büyük ‘’leaving no trace’’(iz bırakmadan) etkinliği olarak kabul edilen festival katılımcıların hayatlarında sürdürülebilir ürünleri kullanmayı ve tek kullanımlık ürünlerden kaçınmayı içselleştirmeleri istiyor. Dokuz gün süren festival bu fikirleri, insanlara sanat ve müzik ile aşılayarak çeşitli toplulukların yıllardır toplantı ve eğlence noktası olarak kabul ediliyor.
Festivalin felsefesi ne kadar sürdürülebilir fikirlerle bağlantılı olsa da ortalama 70.000 kişinin katıldığı, yerleşim yerlerinden uzak bir bölgeye her sene neredeyse küçük bir şehir kurmak kaynak kullanımı açısından düşündürüyor. Bu durumla ilişkili olarak, festivali organize eden Burning Man Project çevreye olan etkilerini azaltmak için birçok hedef belirledi. Eğer hedeflerinde başarılı olabilirlerse, festival 2 ila 4 yıl arasında bütün geri dönüştürülemeyen atıkları sistemden çıkartmayı, 5 ila 8 yıl içerisinde festivalin gerçekleştiği bölgeyi yeşillendirmeyi ve 8 yıldan sonra ise çevreye saldığı sera gazından daha fazla olacak şekilde atmosferi temizlemeyi hedefliyor. Ayrıca, açıkladığı yol haritasına göre Festival’in 2030 yılına kadar karbon negatif bir etkinlik olması planlanıyor. Hedefler arasında festivale toplu taşıma sağlanması, araç giriş çıkışlarının azaltılması ve çevreyle ilgili teknolojik gelişmelerin prototiplerinin denendiği bir etkinlik olması yer alıyor.
Burning Man Festivali’nin içinden çıkan ve kar amacı gütmeyen birçok topluluktan sadece biri olan Communitere, doğal afetler yüzünden zarar görmüş bölgeleri olan Haiti, Nepal, Filipinler gibi ülkelerin sürdürülebilir fikirlerle yeniden kurulmasına destek veriyor. Birçok farklı sivil toplum örgütünün ortaya çıktığı Burning Man, katılımcılarına toplumda daha aktif rol almayı öğütlüyor. Black Rock Çölü haricinde de büyük bir alana yayılmak isteyen hareket başka noktalarda da etkinliğin ilkelerinin benimsenmesini amaçlıyor.
Burning Man’in karbon negatif bir etkinliğe dönüşmesi , katılımcıların Burning Man kültürünü ve felsefesini daha geniş bir çevreye yayması sağlanırsa, sürdürülebilir fikirler için popülerlik ve farklı bir bakış açısı yaratması mümkün.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Yeşil bir New York’a doğru

New York 2050 yılına kadar karbon nötr olmayı planlıyor. New York yerel yönetimin haziran ayında çıkardığı yasanın öngördüğü üzere şehrin kullandığı bütün elektriğin karbon salımı olmayan enerji kaynaklarından gelmesi planlanıyor. New York'un uzun yıllardır iklim değişikliğini önlemede aldığı önlemler dikkat çekiyor. Şehir 2005'ten 2015 yılına dek sera gazı salımını %14.8 azalttı. Yasanın içerdiği eyalet seviyesindeki yeni planlar, Dünya’daki en eski metropollerden olan New York’un yeni bir imaja kavuşması anlamına gelebilir. Yeni yasa dahilinde 2050 yılına kadar 1990 yılında oranla sera gazı salımını %85 azaltması, geri kalan %15'i ise karbon yakalama teknolojileri ile havadan geri çekmesi gerekecek.

Nisan ayında çıkan, İklim Mobilizasyonu Olarak bilinen başka bir yasa ise 7620m2 büyüklüğünü geçen binaların yenilenebilir enerji çeşitliliğini yükseltmeyi hedefliyor. Binalarda güneş panelleri, yeşil çatılar ve rüzgar tribünlerinin yapılması için fon oluşturan yerel yönetim, yasaya uymayan binalara ise sıkı cezalar öngörüyor. Devlet teşviki ile birlikte sürdürülebilirlik ve verimlilik hedeflenen yasada yükseltmeleri kabul etmeyecek olan lüks bina sahiplerini cezalarla ikna edilmesi düşünülüyor. Enerji tasarrufunun gelişme açısından önemine değinen yerel yönetim daha iyi izolasyon ve yenilenebilir enerji üretimi ile ev sahibinin bir aylık elektrik faturasının üçte bir oranında azaltılmasını hedefliyor.

Alman mimari ölçütü olan Pasif Ev, ilkelerini benimseyen projelerde doğal havalandırmanın ve izolasyonun arttırılmasını, dış yüzeyde daha fazla opak alan ve daha az cam olmasını bir standart haline getiriyor. New York'ta yapılacak yeni inşaatlarda uygunlanması hedeflenmiş Pasif Ev standartları yardımıyla gökdelenlerde %60 ila %80 arasında enerji tasarufu olması beklenirken, yıllık enerji tasarrufunun 25.000 dolara kadar çıkabileceği ön görülüyor.

Şehirdeki uzmanlar iklim krizinin nasıl önüne geçebileceklerini planlarken, karbon emisyonunun büyük kısmı kentin mevcut bina stoklarından kaynaklanıyor. Bu yıl şehrin Stuyvesant Town-Peter Cooper Village bölgesinde ülkenin bina yüzeyine monte edilebilen en büyük güneş panelleri yerleştirildi. Ancak eyalet olarak New York güneş enerjisi üretiminde hala Los Angeles’ın gerisinde kalıyor.

New York’un 2050 hedefleri için tasarlanan bazı planların ne göstereceği şimdilik kesin olmayabilir ancak zamanın ne kadar önemli olduğu hususunda fikir birliği kesinlikle oluştu.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Küçük çiftçiler için drone kullanmak mümkün mü?

Tarımda insansız hava aracı kullanımı gittikçe yaygınlaşan bir uygulama. İnsansız hava aracı olarak tanımlanan dronelar tarım için insan gücünden daha verimli ve daha az iş gücü gerektiriyor. Bu araçlar, ekim yapılacak alan hakkında neredeyse anlık bilgi verebilen, toprağı analiz edebilen, tohumun döllenmesini planlayabilen, hasar kaydı yapabilen bir sistem içeriyor.
Uzmanlar, drone kullanımının dünya çapında artış gösterdiğini ancak henüz her yere ulaşamamış olduğunu belirtiyor. Michigan State University Coğrafya Bölümü’nden Profesör Joseph Messina, küçük işletmeciler tarafından drone kullanımının benimsenmesinin hala süregelen bir problem olduğunu belirtiyor. Bunun sebeplerinden birinin de drone teknolojisinin yerli çiftçilerin anlayabileceği ve kullanabileceği bir sistem haline gelememiş olması.

Market araştırmaları yapan Ipsos, paylaştığı bir raporda tarımsal dronelar üzerine yapılan yatırımların 2013 ve 2015 arasında yüzde 344 arttığını belirtti. Bununla birlikte tarım için üretilen droneların maliyeti 5 yıl içerisinde 5 kat azaldı. Bu durum küçük işletmelerin droneları karşılayabilmeleri için bir fırsat olarak görülüyor. Çiftçiler dronelar sayesinde verimli toprakları analiz edebilir, ekipmanlarının nerelerde çalışmadığını tespit edebilir ve tarım ilacına gerek olup olmadığını görebilir. Messina, çiftçilerin sorunları kolay tespit etmek için kaynağa sahip olduğunu ancak gelişmekte olan ülkelerdeki küçük işletmelerde yeterli kaynak olmadığı için ellerinde daha az çözüm bulunduğunu ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki küçük çiftçiler, konuyu insan gücüyle yapılabilir bir iş olarak görüyor. Aslında dronelar çiftçiler için kolay ve sürdürülebilir kararlar verme ve sorunu önceden giderme gibi konularda sadece insan gözleminden daha verimli. Dronelar bulutların altından uçabildiği için gölgelik alanı tespit etmeye yardımcı oluyor ve bu durum yağmur suyuyla beslenen alanlarda büyük yarar sağlıyor. Bununla birlikte dronelar küçük çiftliklerde toprak kaymasını önlemek için ağaçlandırma gereken alanları tespit edebiliyor. Bu alanların yeşil gübre (düşmüş yapraklar ve sökülmüş bitkilerle zenginleşmiş gübre) ile gübrelenmesini sağlıyor. Bu yeşil gübre de toprağı zenginleştirmek için çok iyi bir yöntem. Ancak yine de drone çözümlerinin sınırlı kaldığı bazı alanlar var. Aynı bölgede birden fazla çeşit tohum olduğunda veya büyüme aşaması benzeyen bitkilerde dronelar ayrıştırmakta sorun yaşayabiliyor.

Droneların gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşması hedefine örnek olarak Afrika Birliği, Sahra Altı Afrika ülkelerinde tarım amaçlı ticari droneların yaygınlaşmasını Technical Center for Agricultural and Rural Cooperation (CTA) tarafından yürütülen Eyes In the Sky, Smart Techs on the Ground projesi üzerinden destekliyor. Fakat kurumun ilgili raporunda, dronelar ile ilgili yapılan araştırmaların sadece bilgi teknolojisine odaklandığını ve küçük çiftliklere, çalışma saatleri sorunlarına ve birden fazla tarım sistemlerine sahip olan Afrikalı işletmeler için bütçe dostu seçeneklere yeterince bakmadığını göstermektedir.

Dronelar için nasıl bir yasal düzenleme gerektiği de sorunlu bir konu. Amerika Birleşik Devletleri’nde drone operasyonları konusunda birçok yasal düzenleme varken, Afrika’daki ülkelerin sadece yüzde 26’sında konu ile ilgili kanun bulunmakta. Afrika Birliği; tüm kıtada dronelar üzerine kanunların belirsizliği, katı kısıtlamalar ve geçici yasaklar olduğunun ve bu sorunların endüstrinin gelişimine zarar verdiğini belirtmekte. Messina, çiftçilere karar vermeleri için hızlıca bilgi verebilecek bir çözüm üretmeye çalıştıklarını belirtiyor ve drone kullanımına sadece gelişmiş ülkeler perspektifinden bakıldığını ve dünyada bu işi hala insan gücüyle yapan birçok çiftçi olduğunun hesaba katılmadığını belirtiyor.

Türkiye’de ise konu ile ilgili faaliyet gösteren ve imece’nin 3. Destek Programı kapsamında hibe desteği kazanan bir sosyal girişim mevcut: Ecording. Ecording, çevre için kalıcı bir çözüm olarak sürdürülebilir ağaçlandırma projesi adı altında “ecodrone”ları üretiyor. Ecodronelar tohumun filizlenmesi için gerekli besini içerisinde barındıran, ağaçlandırılması zor alanları ağaçlandırmak için kullanılan bir sistem. Uzun vadede çevreye insan gücüyle yapılabilecek faydanın çok daha fazlasını daha kısa bir sürede sağlayabilecek bir girişim olarak bu alanda öne çıkıyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Sürdürülebilirlik konusunda sizin “moonshot”ınız ne?

1969’da Apollo’nun ilk aya yolculuğundan doğru olup olmadığı bilinmeyen bir hikaye bulunuyor. Bu hikaye, Başkan John F. Kennedy’nin Mayıs 1961 tarihli konuşmasından kısa bir süre sonra gerçekleşiyor. Başkan Kennedy, henüz başkanlığının sadece dördüncü ayına girmişken, 60lı yılların sonuna kadar aya bir insan gönderip güvenli bir şekilde dünyaya geri getireceklerini hedeflediklerini açıklıyor. 1961 yılında konulan bu hedef NASA çalışanlarına adeta bir şaka gibi geliyor ve sahte bir başarı kutlaması organize ediyorlar: “Bunu başardık! Başardık ama nasıl başardık?” Massachusetts merkezli Innosight firmasından Mark Johnson ve Scott D. Anthony aslında bu kutlamanın taktiksel bir kutlama olduğunu söylüyorlar. Standart strateji planlama süreçlerinde günümüzden yola çıkıp geleceğin nasıl olacağı planlanırken, NASA 1961 yılında geleceğin nasıl olması gerektiğini hedeflemiş, hedefe erişmek için neler yapılması gerektiğini gelecekten geçmişe planlamıştır. Bu planlama yöntemiyle NASA roket fırlatma ile ayda yürüme arasındaki binlerce küçük hedefler arasında kaybolmamış ve en büyük hedefleri olan aya inme, ayda yürüme ve hepsinden önemlisi dünyaya güvenli bir dönüşe odaklanabilmiş. Bu doğru olup olmadığı bilinmeyen hikayeden ise “moonshot” kavramı ortaya çıkmış.

İngilizce’de hırslı bir hedefi betimlemek için kullandığımız “moonshot” kavramı, teknoloji dünyasında ise hırslı, keşfetmeye açık, çığır açan, aynı zamanda herhangi bir çıkar gözetmeyen projeler için kullanılıyor. Geçen yarım yüzyılın hızlı teknolojik ilerlemelerine rağmen cesaret gerektiren hedefler için harcanan büyük çabaları tarif ederken kullanacak başka bir kelime bulunamıyor.

Sürdürülebilirlik kavramı altında da hırslı hedefleri anlatmak için moonshot kavramı kullanılıyor. Birkaç örnek olarak aşağıdakileri verebiliriz:
*2014/15 Sürdürülebilirlik Raporunda, Nike hasılatını ikiye katlarken çevreye olan etkisini yarıladığını hedeflediğini belirtti ve “Bu cesur hedefin sürdürülebilirlik konusunda koyacağımız diğer hedefler için hırs ve vizyon katalizörü olmasını umuyoruz.” Açıklamasını yaptı. “Moonshot” bizim sürdürülebilirlik üzerine gerçekleştirdiğimiz işlerimizin kuzey yıldızı oldu, yakın zamanda harcadığımız emeklere yol gösterdi, uzun vadeli bağlılıklarımızın da gelişiminin habercisi oldu.”
* Geçen yılki yıllık hissedar toplantısında Starbucks, “tamamen geri dönüştürülebilen veya kompostlanabilen bardaklar üretmek için aynı sektördeki diğer firmalarla bir “moonshot” ortaklığına açık olduğunu iletti.
* Google’ın; dünyanın üstesinden gelmenin en zor sosyal ve çevresel sorunlara çözüm bulmaya çalışan Ar-Ge bölümü kendisini “moonshot fabrikası” olarak tanımlıyor.
* Geçen yıl çevresel çözümler sunan ABD merkezli Atık Yönetimi şirketi sera etkisini 4 kat azaltmak için yaptığı çalışmalarla iklimsel “moonshot” hedefine ulaşmak için 20 yıla ihtiyacı olduklarını bildirmiş.
* Hewlett Packard Enterprise enerji tasarrufu en yüksek veri hizmet birimine “Moonshot System” adını koymuştur.

Günümüzün kuşkusuz en büyük “moonshot”ları ise iklim değişikliğine bulmaya çalıştığımız çözümler. Bu “moonshot”lar arasında dünya çapında eşi benzeri görülmemiş oranda yapmamız gereken yeniden ağaçlandırma projeleri, %100 yenilenebilir enerjiden elektrik elde etme ve Birleşik Devletler’den çıkan, karbonsuzlaştırmayı gerçekleştirirken işinden olacak insanlara da iş garantisi verecek “Green New Deal” gibi radikal hedefler yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Elektrikli scooterlar: Yeni ulaşım araçlarının ömrü uzar mı?

Elektrikli scooterlar(e-scooter) şehirlerde gittikçe yaygınlaştı; taksiden daha ucuz, bisikletten daha az çaba gerektiren ve toplu taşımadan daha kolay olmaları sebebiyle geçtiğimiz 18 ay içerisinde, ortak kullanımlı e-scooterlar dünyanın birçok kentini istila etmiş gibi gözüküyor. ABD merkezli Lime ve Bird gibi paylaşımlı scooter girişimlerinin çoğu yeni yatırımlar alarak büyürken şehirlerin de ulaşım manzarası değişiyor.

Kuzey Amerika’da ve Uzak Doğu’da gittikçe yaygınlaşan e-scooterlar enerji tasarrufu açısından oldukça verimli; ancak bu ortak kullanımlı scooterların şehirler içersinde yarattığı yeni düzensizliğe ek olarak, sürdürülebilir olduğu iddiasına dair de giderek artan bir endişe var.
İş dünyası haberleri yapan Quartz muhabiri Alison Griswold'un yaptığı bir araştırmaya göre, Kentucky Louisville'deki e-scooterların ortalama ömrü bir ay. Bazı markalar e-scooterların ömürlerinin birkaç aydan daha fazla olduğunu savunuyor. Kullanım örü aylarla sınırlı olan bu araçların sürdürülebilir olduğu söylenebilir mi? Scooterları daha dayanıklı kılmak ve ömürleri sona erdikten sonra atıklarını çevreye daha az zararlı hale getirmek için neler yapılabilir?

Scooter şirketleri ortak kullanımı farklı hava koşullarını, farklı topografyaları göz önünde bulundururak ı yeni ve dayanıklı modeller üretmek için çalışıyor. Şirketler, kapsamlı bakım sağlamanın yanı sıra scooter ve kullanıcılarını doğru kullanım konusunda eğitmeye çalışıyorlar ve kullanım ömrü biten scooterların teker ve akü gibi parçalarını diğer araçlarda ek parça olarak kullanmak üzere söküyorlar.

San Francisco Belediye Ulaşım Ajansı (SFMTA) tarafından pilot scooter programı için seçilen şirketlerden Skip Scooters’ın müdürü yakın zamanda yeni ve daha dayanıklı bir scooter modeli ile piyasaya çıkacaklarını, test ettikleri araçların dört ay sonra bile çalışıyor olduğunu ve kullanım ömürlerinin sonuna gelmediğini açıkladı. Superpedestrian adlı bir şirket de araçların iyileştirilmesi için yenilikçi yollar arıyor. MIT Senseable Şehir Laboratuvarı yardımcı direktörü Assaf Biderman tarafından kurulan Superpedestrian, scooter'ların kullanım ömürlerinin uzamasına yardımcı olan yapay zeka yazılımları üretiyor.

Biderman, scooter yazılımının çeşitli scooter operatörleri ile ortak olarak Ağustos 2019'da piyasaya sürüleceğini söyledi. Superpedestrian yazılımı kullanacak scooterların ömrünün dokuz ila 18 ay arasında olması,akülerinin ise üç ila yedi gün daha dayanabileceği öngörüldüğü açıklandı.

Hesaplanılan en iyi senaryolarda bile araçların ömrü kısa sayılıyor. Biderman’a göre, dünya çapında yaygın olarak kullanılan 2 milyondan fazla paylaşımlı e-scooter’ın geri dönüşümünün de verimli bir hale gelmesi gerekiyor. Enerji verimliliğine sahip e-scooterların sorumlu kullanımı ve geri dönüşümü yaygınlaşırsa şehir hayatında önemli ve etkili bir ulaşım aracı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nde neredeyiz?

2015 yılında oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve 2030 Ajandası ülkelere ve özel sektöre sürdürülebilir bir dünya ve ortak refah için bir yol haritası çiziyor. İnsanların sağlıklı bir dünyada üretken ve barışçıl bir hayat yaşıyabilmesi için hedeflerde ilerleme kaydetmek gerekiyor. Bu noktada doğru verilerin ortaya konması ve mevcut durum ve ilerlemelerin doğru ölçülmesi gerekiyor. 2019 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Raporunda mevcut verilerle her hedef alanındaki durumu ortaya konuyor.

Rapordaki veriler hükümetlerin, uluslararası kurumların, sivil toplumun, özel sektörün ve toplumun geneli için daha doğru ve verimli çalışmalar yapılması gerekliliğini ortaya koyuyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini doğru takip edebilmek için dünyadaki çoğu yerli istatistik kurumunun veri kalitesi konusunda ilerleme kaydetmesi gerekiyor, veri toplama ve takip sorunlarını aşması gerekiyor. Yeni veri kaynakları ve veri teknolojilerin üretilmesi için sivil toplum, özel sektör ve akademisyenlerin birlikte çalışması gerekiyor. Çeşitli göstergelerin yaratılması için lokal bilgi ve istatistik verilerinin entegrasyonu özellikle önemli olduğunun üstünde duruluyor.

Dünya Veri Forumu 2018’de Dubai bildirisinde ulusal ve küresel kaynakların arttırılması ve siyasilerin bu kurumlara destek göstermesi adına çağrı yapıldı. Güncel ve geçerli bilgiye olan talebin tasarrufunda ve Birleşmiş Milletler’in gözetiminde hızlı ve verimli cevaplar verebilecek ulusal istatistik kurumlarının öncelikleri olduğu belirtildi.

Kalkınmanın fotoğrafını çeken Raporda öne çıkan bazı verileri sizler için özetledik;

• Dünya nüfusunun %55’inin hiçbir sosyal güvencesi yok.
• Doğal afetlere bağlı ölümlerin %90’u gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.
• 2015’te yetersiz beslenen 784 milyon kişi sayısı 2017 yılında 821 milyon kişiye yükseldi.
• Aşırı yoksuzluk şartlarındaki işçilerin 3’te 2’si tarım işçisi olarak çalışıyor.
• 2000 yılında 9,8 milyon olan 5 yaş altı ölümleri 2017’de 5,4 milyona düştü.
• Aşıların yaygınlaşmasıyla 2000 yılında kızamıktan ölenlerin sayısı 2017 yılında %80 düştü.
• 617 milyon çocuk ve yetişkin okuduğunu anlama ve matematikte minimun yeterliliğe sahip değil.
• 6-17 yaş arası her 5 çocuktan 1’i okula gitmiyor.
• 750 milyon insan hala okuma yazma bilmiyor. Bunların 3’te 2’si kadın.
• Küresel işsizlik oranı %5 olarka kaydedildi.
• 5 gençten 1’i okumuyor veya işsiz.
• Dünyadaki parlamenterlerin yalnızca %24’ü kadın.
• 20-24 yaş arası kadınların %30’u 18 yaşının altında evlendirilmiş.
• Kadınlar işgücünün %39’unu oluştururken, yönetici pozisyonlarında yalnızca %27 oranında kadın var.
• 2017 yılında 785 milyon insan temel içme suyuna ulaşamadı.
• Enerji tüketiminin yalnızca %17,5’i yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanıyor.
• Dünyada 10 insandan 9 unun elektriğe erişimi var.
• 2010 yılından 2016 yılına 1 dolar kazanmak için gerekli olan enerji her yıl ortalama %2,3 azalmış.
• Aynı işteki erkekler saat başına kadınlardan %12 daha fazla kazanıyor.
• 2000 yılında 739 milyar dolar olan Ar-Ge faaliyetleri 2016 yılında 2 trilyon dolara yükseldi.
• 2018 yılında insanlığın %90’u en az 3G kapsama alanının içindeydi.
• 2 milyar insanın çöp toplama hizmetlerine erişimi yok.
• Şehirde yaşıyan 10 insandan 9’u kirli havaya maruz kalıyor.
• Gelişmekte olan ülkeler aynı değerdeki ürünü üretebilmek için gelişmiş ülkelerden 5 kat daha fazla doğal kaynak harcıyor.
• 100’e yakın ülke aktif olarak sürdürülebilir tüketim ve üretim politikalarını ve önlemlerini destekliyor.
• 2017 yılında atmosferdeki CO2 seviyesi sanayi öncesi döneme göre %146 daha fazla
• 2015-2016 arası küresel iklim finansmanı 2013-2014’e göre %17 arttı ancak hala daha fosil yakıtlara yapılan yatırım küresel iklim finansmanından daha fazla. (2016 yılında 781 milyar dolar fosil yakıtlara, 681 milyar dolar küresel iklim finansmanına yatırım yapıldı.)
• Son 25 yılda türlerin tükenme riski %10 arttı.
• 2018 yılında 2017 yılına kıyasla %2,7 daha az, toplamda 149 milyar dolar resmi kalkınma yardımı yapıldı.
• Gelişmiş ülkelerdeki insanların %80’inin internete erişimi varken, gelişmekte olan ülkelerdeki insanların %45’inin, az gelişmiş ülkelerde ise insanların %20’sinin internete erişimi var.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Her derde deva… Kenevir!

Kenevir (hemp), cannabis cinsinden bir bitkidir. Ancak akrabası marihuananın aksine uyuşturucu özelliği taşımaz. Buna rağmen, marihuananın güçlü psikoaktif özelliklerinin yarattığı tedirginlik yüzünden uzun yıllardır tüm cannabis cinsleri ile birlikte üretimi sınırlı tutuluyor. Ancak sürdürülebilir malzeme ihtiyacı ve teknolojik gelişmeler çok geçmeden kenevirin adını temize çıkarabilir.

Esnek ve kullanım alanı çok geniş bir malzeme olan kenevir, dünyada yaygın olarak kullanılan çevreyi kirleten malzemelere alternatif olma potansiyelini taşıyor. Üretimi ise hem doğanın korunması hem de insan sağlığı açısından çok daha güvenli. Birkaç maddede kenevirin avantajlarını sizinle paylaşıyoruz:

Böcek ve bitki ilacı gerektirmez.
Pamuk ve soya gibi pek çok endüstriyel ürün üretilirken zararlılardan korunmak için yüksek miktarda ilaçlamaya ihtiyaç duyar. Bu durum su, hava ve toprağı kirleterek canlıların zehirlenmesine sebep olur. Kenevir ise zararlılara ve sert iklim koşullarına dayanıklıdır.

Az miktarda su ile yetişir.
Küresel tatlı su kaynaklarımızın %70’ini tarım için kullanıyoruz. Artan nüfus (2050’de 10 milyara ulaşması bekleniyor) ile daha çok tarımsal üretime ihtiyaç duyacağız. Gıda üretiminden vazgeçemeyeceğimiz için diğer ihtiyaçlarımızı doğal kaynakları verimli kullanan kenevir gibi ürünler ile karşılamalıyız.

Pamuk için alternatiftir.
Modern dünyanın vazgeçilmez materyallerinden olan pamuk maalesef endüstriyel boyutta yetiştirilmek için yüksek miktarda su ve ilaçlamaya ihtiyaç duyuyor. Bir adet pamuklu t-shirt üretmek için 2700 litre su kullanılıyor. Dünyada kullanılan böcek ilaçlarının %24’ü pamuk üretimine gidiyor.

Binlerce yıldır iplik üretiminde faydalanılan kenevir ise hiç ilaçlama gerektirmezken pamuk tarımı için gereken suyun yalnızca dörtte birine ihtiyaç duyuyor.

Ucuz ve dayanıklı bir inşaat malzemesidir.
2020’de beton ve çimentoya olan talebin %7 artması bekleniyor. Ancak betonun ana maddesi olan çimento dünyada en çok tüketilen ikinci kaynak ve aynı zamanda dünyada en çok karbon salımı yapan ikinci malzeme. Şimdiden, özellikle Fransa’da, kullanımda olan “kenevir betonu” ise sıradan betondan daha az kırılgan olduğu gibi iyi bir yalıtım malzemesi ve nemi kontrol altına almakta başarılı. Bina temelleri ve yük taşıyıcı duvarlar haricinde kullanılabilir. Sürdürülebilir bir yakıt kaynağıdır. Kenevir tohumları biyodizel üretiminde kullanılabilir.

Connecticut Üniversitesi’ne göre biyodizel üretiminin en büyük sorunu yiyecek üretimi için kullanılması gereken verimli tarım arazilerini kullanmasıdır. Ancak kenevir verimsiz toprak ve iklimde yetişebilme özelliği ile gıda üretimini etkilemeden biyodizel üretimini sağlayabilir. Ek olarak, pek çok alanda kullanılabilen kenevir liflerinin aksine kenevir tohumlarının belli bir kullanım alanı yok. Yani kenevir tohumundan biyodizel yaparak atıkları değerlendirmiş oluyoruz.

Doğada çözünebilir plastik yapımında kullanılır.
Plastikler dünyadaki en büyük kirleticiler arasında yer alıyor. Doğada bozunmuyor ve masraflı bir geri dönüşüm süreci gerektiriyorlar. Kenevirden üretilen plastik ise doğada çözünebilen, hafif ve güçlü bir alternatif. Ayrıca, petrol bazlı plastiklerdeki insan sağlığına zararlı kimyasalları içermiyor.

2018’de ABD Tarım Yasaları, keneviri Kontrole Tabi Madde(Controlled Substances Act) yasasından çıkardı. Artık kenevir tarımı ve ticareti serbestçe yapılabilecek bir ürün haline geldi. Bu hareketin dünyaya yayılması ile bu sürdürülebilir malzeme üzerine araştırmalar ve teknolojiler geliştirilecek ve belki de kenevir, çok yakın zamanda modern dünyanın yapı taşları arasına katılacak.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Kentlerdeki tüketim, iklim değişikliğinin en büyük sorumlularından

Dünyanın en büyük şehirlerinden 94’ünü yani 650 milyondan fazla nüfusu ve küresel ekonominin dörtte birini temsil eden C40 Şehirleri’nin İklim Liderliği Grubu (C40 Cities Climate Leadership Group), iklim değişikliğinin önüne geçmeyi hedefliyor ve kentlerde sera gazı emisyonlarının azaltılması için yapılan eylemleri destekliyor.

C40 Şehirleri İklim Liderliği Grubu’nun Arup şirketi ve Leeds Üniversitesi’nin desteğini alarak hazırladığı “1.5 C Dünyasında Kentsel Tüketimin Geleceği Raporu”na (Future of Urban Consumption in a 1.5C World Report), göre C40 Şehirlerinin neden olduğu tüketime dayalı sera gazı emisyonları, küresel sera gazı emisyonlarının %10’unu oluşturuyor. Araştırma, küresel sıcaklık artışının 1.5 C ile sınırlı tutulması için 2030 yılında tüketime dayalı sera gazı emisyonlarının en az %50 oranında kesilmesi gerektiğine dair uyarıyor. Çok büyük bir değişiklik olmadığı sürece, araştırma şehirdeki sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar %87 oranında artacağını söylüyor.

Raporun çarpıcı sonucuna gelirsek hızlı kentsel tüketim, küresel tedarik zinciri nedeniyle iklim değişikliğine sebep olan ana etmen. Kentlerdeki tüketicilerin ürün ve/veya hizmetleri satın alımlarına kadar geçen sürede kaynak alımı, üretim ve ulaştırma aşamalarında çoktan emisyon üretmeye başlıyor. Raporda, tüketime dayalı sera gazı emisyonlarının üretim kaynaklı emisyonlardan %60 daha fazla olduğu söyleniyor.

Örnek üzerinden bakacak olursak bir kot pantolonun iklime etkisinde kumaşında kullanılan pamuğun yetiştirilmesi ve hasat edilmesi sırasında salınan sera gazından, dikildiği fabrikadaki süreçlerde çıkardığı karbondioksit ve çeşitli ulaşım kanallarıyla tüketiciye ulaşımı sürecinde yayılan karbondioksite kadar olan süreç iklimi olumsuz yönde etkiliyor. Bunun yanında, ürünün satışa sunulduğu mağazanın ısıtılması, soğutulması, aydınlatılması ve son tüketici tarafından pantolonun tüm kullanım süresince yıkanılıp kurutulması da karbondioksit üretilmesine sebep oluyor.

C40 Şehirleri Yöneticisi Mark Watts bu araştırmayı tüketim biçimlerimizi değiştirerek sera gazı emisyonunu nasıl azaltabileceğimize dair önemli bir katkı olarak görüyor. Bu araştırmanın hem liderler hem iş dünyası hem de vatandaşları tüketimlerinin iklimde yarattığı yerel ve küresel etkilere daha fazla odaklanması için bir çağrı niteliğinde olduğunu söylüyor. Ayrıca araştırmanın vatandaşlara ve iş dünyasına acil iklim sorunun çözülmesi konusunda daha fazla işbirliği yapabilmesi için bir fırsat sunduğunun belirtiyor.

C40 özellikle Kuzey Amerika, Avrupa ve Doğu Asya’nın sera gazı emisyonu artışlarını önlemek için daha fazla eylemde bulunmaya çağırıyor.
Rapor bireysel olarak yapabileceğimiz eylemler de öneriyor: Daha az yeni kıyafet satın almak, et tüketimimizi azaltmak, daha az uçak kullanmak, araba almamak, bina inşaatlarında verimliliğin artması gibi bireysel olarak katkıda bulunabileceğimiz konular var. Örneğin, bitki kaynaklı beslenmeye geçiş ve gıda atıklarının azalması 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını %37 oranında azaltabilir. Yeni kıyafet alışverişimizi yılda 3 ürünle sınırlamak emisyonları %40 oranında azaltabilir.

Rapor sonucuna göre eğer şehirler, C40’ın küresel ısınmayı 1.5 C ile sınırlamasını taahhüt eden Son Tarih: 2020 (2020 Deadline) anlaşmasına uyarak emisyonları %35 oranında azaltabilir. Örnek olarak, İngiltere hükümeti G7 ülkeleri arasında 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını net sıfıra düşürmeyi taahhüt eden bir hedefi yasalaştıran ilk ülke oldu.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Yenilenebilir enerji sektöründe 11 milyon istihdam sağlandı

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (International Renewable Energy Agency, IRENA) 2018 yılında yayınladığı Yenilenebilir Enerji ve İşler Yıllık İnceleme Raporu’na (Renewable Energy and Jobs - Annual Review) göre yenilenebilir teknolojiler kullanan ve geliştiren ülkeler ve büyük ölçekli şirketler dünya genelinde 11 milyondan fazla insana istihdam sağlıyor. Ajans, bu başarının başta Çin olmak üzere küçük adımlarla gelişen yenilenebilir enerji pazarına ait olduğunu belirtiyor.

2018 yılında yenilenebilir enerji sektörünün işgücü yoğunluğu Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği içerisindeki ülkelerin merkezinden çıkarak Malezya, Tayland ve Vietnam gibi Doğu ve Güney Asya ülkelerine yayıldı. Bu ülkelerin fotovoltaik güneş panellerinin (PV) en büyük ihracatçısı haline gelmesi ve diğer yenilenebilir enerji yatırımları, Asya’nın dünyadaki yenilenebilir enerji pazarında payını %60 oranlarına çıkardı.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı Başkanı Francesco La Camera, hükümetlerin düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde itici güç olan yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik verdiğini belirtti. Ayrıca, küresel enerji dönüşümü hız kazandıkça istihdamın sürdürülebilir kalkınmanın sosyal boyutunu da desteklediğini ve bunun ülkelerin yenilenebilir enerji taahhüdünde bulunması için teşvik edici bir güç olduğunu söyledi.

90%’ı Asya ülkeleri tarafından üretilen fotovoltaik güneş panelleri, yenilenebilir enerji sektöründeki istihdamın üçte birini oluşturuyor. Hemen ardından gelen sıvı biyoyakıt ve hidroelektrik üretimi de dünya çapında 4 milyonun üzerinde iş imkânı yaratıyor. Rüzgar enerjisi endüstrisi, karada ve açıklarda sürdürülen faaliyetleriyle sektöre 1,2 milyon istihdam sağlıyor. Yalnızca Çin, küresel rüzgar enerjisi istihdamının %44'ünü oluşturuyor; bunu Almanya ve ABD izliyor. Türkiye ise 13. sırada.

Sektörde toplumsal cinsiyet boyutunu da dikkate alan IRENA raporunda, yaklaşık 90 şirketin yanıtladığı ankete göre kadınlar istihdamın %35’inde yer alıyor. Yenilenebilir enerji sektöründe toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığının, genel olarak enerji sektöründen daha az belirgin olduğu ifade edilmiş.

Gene anlamda yenilenebilir enerji sektöründe istihdamda artışlar olması olumlu bir gelişmeyi ifade etse İngiltere, sektördeki mesleklerin yakın bir zamanda azaldığını açıkladı. 2019 yılında yayınlanan Prospect Sendikası Yıllık Raporuna göre hükümetin destek ve teşvik planlarını kesmesinin ardından Mayıs ayında iş sayılarının 2014-2017 yıllarına göre üçte bire düştü.

Bununla birlikte, sıfır sera gazı emisyonu (Net-zero emission) hedefleri doğrultusunda ülkeler yenilenebilir enerji sektöründe istihdam kapasitelerini arttırabilir. Örneğin, İngiltere iklim değişikliği üzerindeki etkisini azaltmak için 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını %80 oranında azaltacağını taahhüt ederek 2008 İklim Eylemi yasasını değiştireceğini açıkladı. Bu durum, küresel olarak artan temiz enerji istihdamına katkıda bulunacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

IOSCO-GEMC “Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü” isimli raporu yayınladı

2017’nin sonlarına doğru IOSCO’nun Büyüme ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi (Growth and Emerging Markets Committee, GEMC) Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü başlıklı bir proje başlattı.

Proje kapsamında hazırlanan ve 2019 Haziran ayında yayınlanan raporda gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir varlıklar ve bu alanda piyasa gelişimi için ölçütlere odaklanarak sermaye piyasalarında sürdürülebilir finansın gelişimini etkileyen hususlar ve zorluklar ele alınmaktadır.

Raporda sunulan ve yargı yetkisini elinde bulunduranların göz önüne alması önerilen tavsiyeler aşağıdaki gibi özetlenmiştir:
- Menkul kıymet arz edenler ve düzenlemeye tabi kuruluşların ÇSY konularına özgü hususları risk değerlendirme ve yönetim bütünlüğüyle birleştirmeleri
- Kurumsal yatırımcıların ÇSY konularına özgü hususları yatırım analizleri, stratejileri ve yönetimleri ile birleştirmeleri • ÇSY konularına özgü açıklamalar, raporlama ve veri kalitesi • Sürdürülebilirlik araçlarının tanım ve taksonomisi • Sürdürülebilirlik araçlarına ilişkin özgün gereksinimler • ÇSY hususlarında kapasite ve uzmanlık oluşturma

PAYLAŞ: DETAY

11 July

US CFTC, iklim ilişkili piyasa riskinin finansal sisteme olan etkilerini görüştü

US CFTC (US Commodity Futures Trading Comission) üyesi Rostin Behnam, 12 Haziran 2019 günü iklimle ilgili finansal risklere odaklan kamuya açık bir toplantıda bir açılış konuşması yaptı. Konuşmasından öne çıkan vurguları derledik:

- Dünyanın birçok piyasası ve piyasa düzenleyicileri iklim değişikliğinin mevcut ve potansiyel tehditlerini değerlendirme ve etkisini azaltma konusunda attıkları adımlar atıyor. US CFTC de dahil olmak üzere kamusal ve özel tüm sektörlerden iklim değişikliğini önceleyen aksiyonlar talep edilmeli.

- Global finansal sistem birbirine bağlı. Bunu göz önüne alarak iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler de dahil olmak üzere tüm risk analizleri bütünlüklü bir inceleme içermeli.

- Kaliforniya’da gerçekleşen yangınların ve benzeri trajedilerin içerisinde insan unsuru olduğu gerçeği kalp kırıcı. Aynı zamanda bu trajedilerin ekonomik bir boyutu da var. Sigorta sağlayıcılarının, varlık yöneticilerinin, emeklilik fonlarının, ticari ve perakende bankaların- türev piyasaların tüm aktörlerinin – risklere maruz kalması tam anlaşılamamaktadır. Ancak, nihai risk genellikle çiftçiler, yatırımcılar, müşteriler, tüketiciler ve ev sahipleri üzerindedir. İklim değişikliğinin yol açtığı kalıcı riskleri ele almak içinse hep birlikte hareket etmenin tam zamanı.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Avrupa Birliği, sürdürülebilir finans taksonomisi teknik raporu yayımladı

Avrupa Komisyonu, sürdürülebilir finans üzerine teknik uzman bir grup oluşturdu. Bu grup, çevresel anlamda sürdürülebilir ekonomik faaliyetler için AB sınıflandırma sistemi oluşturulması üzerine bir rapor paylaştı. Grubun hazırladığı raporda, Avrupa Birliği ve üye ülkelerin, Paris Anlaşması’nın iklimle ilişkili hedefleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni gerçekleştirmek için sürdürülebilir büyüme yönünde karar verdiği vurgulanıyor. Çalışma, bu hedeflerin şirket ve yatırımcılara gelecekteki ekonomik trendlere, yatırım ve fırsatlara ilişkin sinyaller verdiğini fakat sermaye piyasalarının sermaye akımlarını yeniden yönlendirmelerini cesaretlendirecek tek şey kamu politikalarının bu hedeflerden yana duruşu olacağını belirtiyor.

Raporda, bu bağlamda oluşturulacak AB Taksonomisi, sermaye piyasalarının çevresel politika amaçlarına katkı sağlayacak yatırım fırsatlarını belirleyip bu fırsatlara tepki verebilmeleri için önemli bir uygulama aracı olarak sunuluyor.

Bu rapor AB taksonomisi için bir temel oluşturuyor. Rapor, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına ilişkin belirgin katkı sağlayacak ekonomik faaliyetler listesi ve diğer çevresel hedeflere belirgin zarar vermemenin kriterlerini sunmakta. Raporda, aynı zamanda iklim değişikliği uyum sürecine belirgin bir katkı sağlamaya ilişkin bir çerçeve de sunuluyor.

Uzman grubu, hazırladıkları raporda taksonomide yer verilen ekonomik aktivitelerin nihai olmadığını vurgulayarak yeni aktivitelerin süreç içinde eklenebileceği de belirtiyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

ESMA, finansal sektörün şirketlere aşırı kısa dönem baskısına ilişkin yaptığı araştırma kapsamında bir anket çalışması başlattı

ESMA (European Securities and Markets Authority) finans sektörünün şirketlere aşırı kısa dönem baskısına ilişkin bir açıklama notu paylaştı.

Notun giriş bölümünde, Avrupa Komisyonu’nın ‘Sürdürülebilir Büyüme Finansmanı Aksiyon Planı’nın 10. adımı kapsamında Üç Avrupa Gözetim Otoritesinin her birini aşırı kısa dönem baskılara ilişkin kanıt ve öneri içeren birer rapor hazırlamaya davet ettiği belirtiliyor. Çalışma kısa dönemliliğin, bir firmanın uzun dönemli büyümesi yerine hem şirket yöneticilerinin hem finansal piyasaların kısa dönemli ufuklarına odaklanarak hissedarların kısa dönemli çıkarlarını önceliklendirmek olarak tanımlıyor.

Avrupa Komisyonu, AB ekonomisinin sürdürülebilir bir yola konulabilmesi ve düşük karbon ekonomisine geçiş yapabilmesi için şirketlerin aldığı kararların uzun dönemli bir bakış açısıyla alınması gerektiğini vurguluyor. Çalışma, kısa dönemli piyasa baskılarının bir sonucu olarak bazı şirketlerin inovasyon ve beşeri sermaye gibi uzun dönemli değer yaratan etkenlere yeteri kadar yatırım yapmadığını ve faaliyetlerinin sosyal ve çevresel etkilerini göz ardı ettiğini belirtiyor.

ESMA, masabaşı araştırması ve saha çalışması ile gerçekleştirdiği çalışma ile finans sektöründeki kısa dönemliliğin sebeplerini araştırmayı hedefliyor.

Paylaştığı anket ile ESMA piyasa uygulamaları ve finansal piyasa katılımcılarının düşünceleri hakkında bilgi toplayarak Avrupa Komisyonu’nun kısa dönemlilik konusunda alacağı politika kararlarını şekillenmesine destek olmayı amaçlıyor.

ESMA, 29 Temmuz’a kadar gelen yanıtları kabul edecek. Anket, yanıtlayanların genel profili, yatırım stratejisi, ÇSY hususlarında raporlama ve raporlamanın uzun dönemli yatırım stratejilerine etkisi, daha iyi yatırım kararı almada makul değerin rolü, kurumsal yatırımcıların katılımı, fon yöneticilerine ve şirket yöneticilerine ödemeler ve yatırım fonlarınca CDS’lerin kullanımı ile ilgili bilgiler toplayacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

FCB- TCFD 2019 Durum Raporu yayınladı

TCFD, (Task Force on Climate-related Financial Disclosures) 2017 Haziran ayında iklim ilişkili finansal raporlama önerilerinin son halini açıklanmasından sonra yapılan çalışmaların gelinen aşamasında 2019 Durum Raporu’nu yayınladı. Raporda, iklim ilişkili finansal raporlamanın durumunun tartışılmasının yanı sıra, senaryo analizi kullanımı ile strateji esnekliğinin raporlanması, iklim ilişkili finansal raporlamanın karar katkısı hakkında kullanıcı perspektifi ve de TCFD’yi destekleyen girişimler gibi bölümler bulunuyor.

2019 Durum Raporu'ndan edinilen ana çıkarımlar ise aşağıdaki gibi:
- 2016’dan beri iklim ilişkili finansal bilgi raporlaması artmıştır, fakat bu artış yatırımcılar için halen yetersizdir. -
- İklimle ilişkili meselelerin şirketler üzerindeki finansal etkisi hakkında daha çok netlik gerekmektedir.
- Senaryo kullanan şirketlerin çoğunluğu stratejilerin sonuçları hakkında açıklama yapmamaktadırlar.
- İklimle ilişkili meselelerin ana akım hale gelmesi için risk yönetimi ve finans gibi birçok farklı fonksiyonun TCFD’ye dahil edilmesini gerektirmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

WFE, IOSCO’nun Sürdürülebilir Finans Network’üne yanıt verdi

WFE (World Federation of Exchanges), menkul kıymet düzenleyicileri, piyasa katılımcıları, uluslararası yapılar, endüstrinin lider grupları ve standart belirleyiciler tarafından planlanan ya da gerçekleştirilen, sürdürülebilir finans girişimlerinin oluşturdukları Sürdürülebilir Finans Network’ünün bilgilendirilmesini ve tüm bunların menkul kıymet düzenleyicilerin rollerine nasıl ilişkili olduklarını ortaya çıkarmayı amaçlayan IOSCO’nun (International Organization of Securities Commissions) anketine yanıt verdi.

WFE verdiği yanıtta, Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu'nun 2014’te başlamasından bu yana çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularında yaptığı çalışmaların bir özetine yer verilmiştir.

Yanıtta aynı zamanda WFE’ye üye borsaların, menkul kıymet arz edenler ve/veya yatırımcılar nezdindeki kapasite oluşturma, paydaşlarla sürdürülebilir finans gündeminin gelişmesi için iletişim kurma, borsaların kendi sürdürülebilirlik raporlarını yayınlama, sürdürülebilirlikle ilişkili ürünler oluşturma, arz edenler için ÇSY raporlama rehberleri yayınlama, uluslararası kuruluşlarla işbirliği, kurumsal yönetim derecelendirmesi oluşturma, gibi çalışmalar da özetlenmiştir.

Yanıtta, ÇSY ilişkili konularda daha fazla düzenleme gerekip gerekmediği konusundaki WFE görüşünün de tekrar altı çizilmiştir. WFE’ye göre “Düzenleme ancak tutarlı ve etkili uygulama ile etkin olabilir, bu da uyum için basit bir tik atmanın ötesinde ilgili konuların yeterli piyasa kavrayışı oluştuğunda gerçekleşeceği kabul edilir. Piyasa oluşumunun erken aşamalarında rehberlik ve eğitim daha etkin olmaktadır.”

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Avrupalı yatırımcılar iklim değişikliğinin fiziksel riskleri üzerine proje başlattı

IIGCC (Institutional Investors Group on Climate Change) iklim değişikliğinin fiziksel risklerini ve fırsatlarını yatırım araştırma ve karar süreçlerine nasıl entegre edileceğine dair rehberlik sunacak bir proje başlatıyor.

Oluşturulacak rehber, aşağıdaki unsurları içerecek:

- İklim değişikliğinin fiziksel etkilerinin yatırım çıkarımlarına ilişkin risk ve fırsatları da kapsayan bir giriş sunacak.
- Yatırımcıların portföylerindeki iklimle ilişkili fiziksel riskleri belirlemesi, değerlendirmesi ve yönetmesi için bir süreç önerisi paylaşılacak.
- Daha geniş TCFD raporlamasının bir parçası olarak yatırımcıların fiziksel riskleri nasıl raporlayabileceklerine dair üst seviyede bir rehber sağlanacak.
- Riski belirleme, değerlendirme, senaryo seçimi ve kullanımı gibi mevcut araç ve veri kaynakları, değişik varlık sınıflarında özellikli risk ve fırsatların analizi hakkında pratik önerilerde bulunacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Bank of England, 2019 sigorta stres testine iklim değişikliğine ilişkin riskleri de dahil etti

Bank of England (İngiltere Merkez Bankası) nezdindeki PRA (Prudential Regulation Authority), iki yılda bir çıkardığı Stres Testi sonuçlarını paylaşarak, büyük hayat ve genel sigortacılarına stres testinin etkileri ile ilgili bilgiler sundu. Çalışma, katılımcı firmalara iklim değişikliği ile ilgili risklere yönelik bir araştırma da paylaşıyor. Stres Testi sonuçlarının bir özetini yayınlayacak fakat herhangi bir şirketle ilgili özel bilgiye yer verilmeyecek.

Stres Testi iki ana parçadan oluşacak:

-  Bölüm A ve B, esas senaryo stres testi olacaktır. Bölüm A ekonomik yapıda aşağı yönlü bir senaryoyu yansıtacak, Bölüm B ise hayat ve genel sigortacıların iş modellerine ilişkin ciddi ancak gerçekleşmesi olası bir dizi senaryoyu içerecektir.
-  Bölüm C ise stres testi olmayacak. İklim değişikliği örneğinde olduğu gibi değerlendirmenin zor olduğu risklere değişik şirketlerin nasıl maruz kaldığına dair bilgi toplamaya yönelik bir araştırma senaryosu sunacak.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Günün menüsü… Gıda sistemlerinin dönüştürülmesi!

İyi beslenme ve sağlıklı yaşam herkesin temel hakkı. Ancak yaşadığımız dünyada bu temel haklara erişebilmenin ekonomik bir karşılığı var. Gelişmekte olan ülkelerde pek çok insanın ekonomik imkanları kısıtlı olduğundan sağlıklı beslenme imkânı neredeyse yok. Ancak bu değişiyor. Çin gibi Doğu Asya ülkeleri başta olmak üzere pek çok yerde ekonomik büyüme ile paralel olarak insanların beslenme biçimlerinin ve taleplerinin değiştiğini görüyoruz.

Küresel olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde orta sınıfın hızlı bir büyüme trendi gösterdiğine tanıklık ediyoruz. OECD’ye göre 2009’da 1.8 milyar kişinin dahil olduğu küresel orta sınıfın 2020’de 3.2 milyara, 2030’da ise 4.9 milyara ulaşması bekleniyor. Bu yeni orta sınıf daha fazla besin ve yüksek proteinli gıdalar talep edecekler.

Bu talebi karşılamak dünya çapında arazi ve su kullanımını ciddi anlamda arttıracak. Günümüzde var olan ve kötüye gitmesi beklenen iklim koşulları toprakları verimsizleştirmeye devam ediyor. Yüksek verim odaklı modern tarım teknikleri ise tükenen su ve doğal kaynaklar, ormansızlaşan araziler, şiddetli hava olayları ve atık krizleri karşısında sürdürülebilir görünmüyor.

Peki bu talebi nasıl sürdürülebilir biçimde karşılarız?
Bu sorunun cevabı çok katmanlı. Öncelikle besin üretimimizin pek çok doğal faktöre bağlı olduğunu ve aynı zamanda pek çok doğal faktörü de etkilediğinin farkına varmamız gerekiyor. Ayrıca, beslenme alışkanlıklarımızı dahi değiştirerek dünya üzerinde olumlu ya da olumsuz etki yaratma olasılığımız var.

İşte göz önüne almamız gereken çevresel ve sosyal faktörlerin kısa bir listesi:

İklim değişikliği: İklim değişikliğinin önünü kesmek için daha düşük karbon salımlı ve sera gazlarını toprakta depolamaya yönelik tarımsal yöntemler geliştirmeliyiz.
Biyoçeşitlilik: Arılar gibi polen taşıyarak bitki türlerinin devamlılığını sağlayan canlıları korumalıyız. Tarımda monokültür üretimin önüne geçerek çeşitli ürünleri bir arada yetiştirmeli ve bu sayede hasadın zararlılara, hastalıklara ve şiddetli hava olaylarına dayanıklılığını arttırmalıyız.
Su: Tarımda su kullanımını azaltmak üzere verim arttırıcı teknolojik araştırmalar yapmalıyız. Tarımsal atıkların suya karışmasının önüne geçmeliyiz.
Ağaçlandırma: Soya, palm yağı, kırmızı et, kâğıt, odun endüstrilerinde net ağaç kaybını sıfıra indirmeliyiz.
İsraf: Yıllık gıda üretimimizin üçte biri çöpe atılıyor. Üretim, dağıtım, saklama ve tüketim süreçlerinde gerçekleşen bu büyük kaybı ortadan kaldırmalıyız.
Gıda adaleti: Gıda üretiminin dünyaya erişilebilir, temiz ve adil olarak bölüşümünü sağlamalıyız.
Protein çeşitliliği: Kaynakları daha verimli kullanmak için bitkisel protein tüketimine öncelik vermeli ve hayvancılıktan dolayı meydana gelen kaynak kullanımı ve karbon salımını azaltmalıyız.
İyi beslenme: Obezite, kalp ve şeker hastalığı ile kötü beslenmeden kaynaklanan “gizli açlığa” son vermeliyiz.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

ABD vergi yasaları, kadınlara, eşcinsellere ve beyaz olmayanlara ayrımcılık yapıyor

“Bir ülkenin vergi sistemini nasıl kurduğu, o ülkenin değerleri hakkında çok şey ifade eder.” Bu sözler "Bencil Vergi Yasalarımız: Bizleri Daha İyi Yapacak Bir Vergi Reformuna Doğru (Our Selfish Tax Laws: Toward Tax Reform That Mirrors Our Better Selves)" adlı kitabın yazarı ve Pittsburg Üniversitesi Hukuk Profesörü Anthony C. Infanti’ye ait. Infanti'ye göre, ABD’de her ne kadar eşitlik ilkesinin ülkenin temel değerlerinden biri olduğu düşünülse de ülkede vergi yasaları çok farklı bir tablo çiziyor. Bu yasalar, kadınların, etnik azınlıkların, yoksulların, LGBTQ+ topluluğunun, göçmenlerin ve engelli bireylerin sosyal ve ekonomik olarak ötekileştirilmesine sebep oluyor.

Vergi yasalarının ayrımcılığa nasıl sebep olduğunu birçok farklı konu üzerinden incelemek mümkün. Evlilik bu konulardan biri. Evlilik, ABD Vergi yasalarına göre bireylerin ne kadar gelir vergisi ödeyeceğinin belirlenmesinde bir unsur olarak tanımlanıyor. Örneğin, eşlerden birinin çalıştığı diğerinin evde kaldığı “geleneksel” aile yapısına sahip evli bir çift, aynı gelire sahip ancak evli olmayan çiftlerden daha az vergi ödeyerek ödüllendiriliyor. Öte yandan, evli eşlerden ikisinin de çalıştığı “modern” bir çift ise, aynı gelire sahip ancak evli olmayan çiftlerden daha fazla vergi ödeyerek cezalandırılmış oluyor.

Aynı zamanda yasa, bir eşin -çoğunlukla kadının- evde kalması için bir maddi teşvik sağlayan prim ödemelerini de arttırdı. Basit bir örnek olarak, Vergi Kesintileri ve İş Kanunu Yasası (Tax Cut and Job Acts) gereğince 100.000 ABD Doları kazanan ve maddi olarak ona bağımlı kimse olmayan bir kişi, 2017’de çalışmayan bir eşle evlenirse 2018'de vergilerinde %43'lük bir indirim görecek. Buna paralel olarak evlenmemenin cezası artmış oldu.

Çalışan ayrımcılığından dolayı alınan tazminatın vergilendirilmesi başka bir çarpıcı örnek. Kazalardan dolayı alınan tazminatlar genellikle vergiden muaf tutulmasına rağmen, çalışan ayrımcılığından dolayı alınan tazminatın vergilendirilmesi için kesin bir kural yok. Bazı durumlarda mahkeme tazminatın vergilendirilmesine karar verebiliyor.

Dezavantajlı gruplar, çalışan ayrımcılığından en çok muzdarip olanlar. Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (Equal Employment Opportunity Commission) tarafından hazırlanan rapora göre en üst düzey ayrımcılık kategorileri arasında; ırk, engellilik, cinsiyet, yaş ve etnik köken yer almakta. LGBTQ+ topluluğunun üyeleri de ayrımcılığa maruz kalanların içinde ancak her eyalette onlar için yasal koruma mevcut değil.

Bu grupların tümü, çalışan ayrımcılığının sonucu olarak ciddi maddi ve psikolojik sonuçlara katlanıyor. Verilen tazminatlar bu maliyetleri azaltmaya yardımcı olmayı amaçlıyor. Bu sebeple ayrımcılık sebebiyle alınan tazminatların vergilendirilmemesi gerekiyor.

Bunun yanında, bu tazminatları ödeyen işverenler, ödediklerini işletme gideri olarak göstererek vergiden düşüyor. Yasa, ayrımcılığa uğrayan çalışanı vergilendirerek cezalandırırken, işverenlere tazminatı vergilerinden düşerek ödül veriyor. Bu uygulama, çalışan ayrımcılığını önleme amacına tamamen zıt.

Yine Vergi Kesintileri ve İş Kanunu Yasası, #MeToo hareketine yasal bir cevap olarak bazı cinsel taciz davalarında işverenler için yapılan vergi kesintilerini ortadan kaldırdı. Ancak, vergi yasasındaki büyük problemler devam ediyor ve birçok derin sorun gözden kaçıyor.

Anlamlı bir vergi yasası
Infanti’ye göre ABD vergi yasası ile ilgili bu örnekler, Amerika’nın değer yargılarını ve ne tür bir toplum olma yolunda ilerlediğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bu nedenle, “vergi reformu” meselesi politik gücü koruma ya da vergi indirimlerinin çok ötesinde bir öneme sahip. Seçmenlerin vergilerin sosyal ve ekonomik eşitsizlikte oynadığı rolü tartışmaları gerekiyor. Ancak bu yolla adil bir toplum yaratma yolunda bir vergi sistemi kurulabilir.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Yeni tüketiciler, yeni markalar… Değişimi yakalayamayan markalara elveda!

Artık tüketiciler daha bilinçli. İnternet ve sosyal medya ile sürdürülebilirlik anlayışı yayılıyor ve tüketicilerin tercihlerini yönlendiriyor. Moda endüstrisi, bu anlayış ile değişmesi ve dönüşmesi gereken en büyük çevresel ve sosyal adaletsizliklerin olduğu sektörlerden biri.

"2019 Pulse of The Fashion Industry (Moda Endüstrisinin Nabzı)" raporuna göre tüketicilerin %75’i sürdürülebilirliği kendileri için “çok önemli” olarak değerlendiriyor. Üçte biri, alışveriş ettikleri markaları çevresel gerekçelerle değiştirdiklerini söylüyor. %50’den fazlası ise hali hazırda tercih ettikleri markalardan daha çevreci ve sosyal bir marka buldukları durumda tercih ettikleri markaları değiştirmeyi düşündüklerini ifade ediyor.

Rapor, moda endüstrisinin değişen tüketici tercihlerine yeterince hızla ayak uyduramadığının altını çiziyor. Moda endüstrisinin sosyal ve çevresel performansını gösteren “nabız skoru (pulse score)” 2017’den 2018’e 6 puan yükselirken 2019’da önceki yıla göre daha yavaş bir oranda iyileşerek sadece 4 puan artış gösterdi. Bu da değişimin hızlanmak yerine yavaşladığını gösteriyor. Bu gidişle moda endüstrisinin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile Paris Antlaşması’nın gereklerini zamanında sağlaması mümkün değil.

Moda endüstrisinde aradığı çeşitliliği bulamayan tüketici kendi markasını kuruyor
İnternetin insanlar arasında köprüler kurmasıyla girişimcilik ruhunun tüm topluma yayıldığını görüyoruz. Yaratıcı bireyler internet sayesinde geniş kitlelere ulaşabiliyor ve ürünlerini sunabiliyorlar. Özellikle katı kalıplar içinde üretim yapan hazır giyim endüstrisi çok farklı ihtiyaçlara sahip bir toplumun beklentilerini karşılayamıyor.

Modada kendini yansıtan tasarımlar bulamayan gruplar arasında LGBTQ+ bireyler de yer alıyor. LGBTQ+ tasarımcılar, moda endüstrisinin kendilerini içselleştirmediğini, yalnızca yüzeysel bir çeşitlilik sergilediğini ifade ediyorlar. Onur Ayı (Pride Month) esnasında ortaya çıkıp sonra kaybolan gökkuşağı temalı tasarımların yeterli olmadığını söylüyorlar.

Sadece LGBTQ+ bireyleri değil, ötekileştirilen pek çok grubu temsil etmeyi seçen bu girişimciler cinsiyet gözetmeden tasarım yapıyorlar. Farklı beden tiplerine uygun üretim yapıyorlar. Buna ek olarak tanıtım kampanyalarında güzelliğin tek bir fotmülü olmadığını vurgulayarak farklı etnisite, vücut biçimi ve ten renklerini görünür kılmaya özen gösteriyorlar.

Sosyal meseleleri dert etmenin yanı sıra kumaşları geri dönüştürerek yeni kıyafetler tasarlayan ve çevreci ürünler üreten tasarımcılar da var. Hem sosyal hem de çevresel açıdan duyarlı, ipleri eline alan yeni bir tüketici grubu yetişiyor. Değişime ayak uyduramayan, kemikleşmiş bir endüstrisinin karşısında yenilikçi küçük işletmeler tek tipe indirgenemeyen geniş bir tüketici yelpazesi için iyi bir alternatif oluşturuyor.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Gökkuşağının altında bir Haziran: İş dünyasından Onur Ayı kutlamaları

Haziran ayı, 1969 yılı Haziran sonunda New York'ta meydana gelen Stonewall ayaklanmalarını anmak için dünya çapında “Onur Ayı” (Pride Month) olarak kutlanıyor. Biseksüel aktivist Brenda Howard tarafından başlatılan ilk LGBT Onur Yürüyüşü, dünyanın farklı yerlerinde her yıl Haziran ayı boyunca sürecek etkinlikler serisine ön ayak olmuş.

Onur Ayı’na aktif olarak katılan ve kutlayan markaların sayısı arttıkça, işyerlerinde LGBTQ+ topluluğuna yönelik algı ve davranışlar da olumlu yönde değişiyor. Ancak bugün bile eşcinsellik birçok ülkede yasal olarak suç ve bu durum LGBTQ+ topluluğunun haklarını ve güvenliğini tehdit ediyor. Bir Stonewall raporuna göre, LGBTQ+ çalışanlarının üçte birinden fazlası ayrımcılık korkusuyla işyerlerinde LGBTQ+ olduklarını gizliyorlar. Diğer bir yandan, yıllarca ayrımcılığa karşı koymaya çalışan bireylerin mücadelesi sonucu Botsvana ve Hindistan gibi ülkelerde eşcinsellik artık bir suç değil.

Birçok şirket ve ülke yönetimi kampanyaya desteklerini göstermek ve LGBTQ+ topluluğunun güvende hissedeceği bir kültürü desteklemek için girişimlerde bulunuyor. Haziran ayı sona ererken şirketlerin Onur Ayı’nı nasıl kutladıklarına dair örnekleri aşağıda paylaşıyoruz:

Londra merkezli telekomünikasyon devi O2, cinsiyet uyum süreci yolculuğuna yeni başlayan ya da bu süreçten geçmiş çalışan ve yöneticileri desteklemek için bir takım oluşturduğunu duyurdu. Yine Londra merkezli uluslararası hukuk firması Withers Worldwide, LGBTQ+ meslektaşlarını ve müşterilerini desteklediğini göstermek amacıyla sosyal medyada gökkuşağı bayrağını kullandı. Bununla birlikte, 27 Haziran’da bir panel düzenleyerek panelde LGBTQ+ çeşitliliği ve iş kültürü hakkında değişik tecrübelerden ve farklı alanlarda profesyonel konuşmacılar ağırlayacak. Konuşmacılar, geçmişten bugüne nelerin değiştiğini, hangi zorlukların hala varlığını sürdürdüğünü ve günümüzde işyerlerimizde nelerin değişmesine ihtiyaç duyulduğunu tartışacak.

Onur ayının ötesinde: LGBTQ+’lar için kapsayıcı bir kültür yaratmak
LGBTQ+ bireylerin kimliklerini açıkça yaşayabilmeleri ve bu bireylerin toplumsal anlamda kabul görmesi şirketler için kilit düzeyde önemli. Aslında, Onur Ayı’nın kutlanması kadar şirketlerin çeşitliliği arttırmak ve çalışanları kaynaştırmak için yeni işe alım stratejileri, liderlerin çalışanlarının LGBTQ+ haklarına duyarlı davranması için eğitimler, yöneticilerin LGBTQ+ ile ilgili doğru ve dikkatli ifadeler kullanması gibi yapısal değişikliklerin sağlanması öncelikli olarak görülmeli. Şirketlerin cinsel yönelim, cinsiyet, etnik köken, engellilik, yaş, dini inanç veya sosyal geçmişinden bağımsız olarak çalışanlar için sıcak ve güvenli bir iş ortamı yaratması için bazı önerileri aşağıda paylaşıyoruz:

Çeşitlilik ve kapsayıcılık komitesi oluşturma: LGBTQ+ topluluğunun bir üyesi olarak tanımlanan herkese eşit fırsat ve iş erişilebilirliğini savunan sağlıklı bir iş kültürü oluşturulmasına yardımcı olur. Ayrıca, işyerinde insanları kaynaştırmak için şirket çapında bir iletişim protokolü oluşturulabilir.
Yeni katılanlar için farkındalık eğitimleri düzenlemek: İşe alım sürecine farkındalık eğitimini dahil etmek yeni gelenleri şirketteki çeşitli gruplara karşı duyarlı davranması hakkında bilgilendirir.
Çeşitlilik koçluğu: İnsanlar arasındaki ayrışmaları önlemek, herkesin kaynaşmasına yardımcı olmak için, LGBTQ+ tarihi, sanatı ve kültürünü kapsayan eğitim programları başlatmak faydalı bir işlev görebilir. Bu çeşitlilik koçluğu konunun daha iyi anlaşılması sağlayarak, farklılıkların kabullenilmesi ve kapsanması için yol gösterici olabilir.
Destek grupları ve danışmanlık hizmetleri sağlamak: Çalışanların, çalışma alanı içinde ve dışında güvende hissetmeleri için destek grupları büyük öneme sahip.
Çalışan dayanışma grupları oluşturmak: Politika, altyapı, sistemler, kültür ve daha fazlası açısından ihtiyaçlarını vurgulayarak LGBTQ+ topluluğuna ses verir.

Onur Ayı kutlamaları, çeşitlilik ve kapsayıcılığın önemini göstermesi açısından iş dünyası için çok önemli. Ancak, sadece bu ay ile kalmayıp tüm yıl boyunca LGBTQ+ topluluğunun kabul edilmesi ve bu kapsayıcı kültürün yaygınlaşması için herkese iş düşüyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 June

Küresel beslenme krizi karşısında tohumculuğun değeri

Günümüzde insanlar için en büyük sağlık riskinin yetersiz beslenme olduğu konuşuluyor. Gıda alanında Nobel ödülüne eşdeğer görülen “Dünya Gıda Ödülü”nü (World Food Prize) 8 Haziran’da alan Simon Groot, insan sağlığının korunabilmesi için kaloriye değil kaliteye odaklanılması gerektiğini vurguluyor. Tohum yetiştiricisi olan Groot, yetersiz beslenmenin önüne geçmemiz için daha çok sebze ve ekin çeşidi yetiştirebileceğimizi ifade ediyor.

2017 yılında yayınlanan Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) araştırmasına göre dünyadaki ölümlerin %20’si yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilere ev sahipliği yapan Asya kıtasında bu durum oldukça belirgin. Besin değeri düşük ve karbonhidrat oranı yüksek olan pirince dayalı beslenme halk sağlığına zarar veriyor.

Tohum yetiştirici bir aileden gelen Simon Groot, 40 yıldır Asya, Güney Amerika ve Afrika’nın beslenme güçlüğü çeken bölgelerinde çiftçiler ile çalışıyor. Groot, çalışmalarıyla bu bölgelerde besin değeri yüksek sebzelerin yetiştirilmesini ve bölgenin yaşam kalitesini arttırmayı hedefliyor.

Tohum çeşitliliği

Groot, tohum kalitesinin ekin kalitesine doğrudan etki ettiğine dikkat çekerek tohumun çiftçi için önemini vurguluyor. Verimsiz tohumlar verimsiz bir hasata ve sonuç olarak açlığa sebep veriyor. Monokültür olarak adlandırılan tek ekin türüne odaklı üretim biçimi aynı zamanda ekinleri zararlı organizmalara karşı korunmasız bırakıyor. Zararlılar hızla tarla boyunca yayılıyor ve çiftçi o sezon hasat alamıyor. Bu durum, tarıma dayalı ekonomilerde ciddi krizlere sebep olabiliyor. İklim değişikliği de tohumların veriminin düşmesinde önemli bir faktör. Yüzyıllardır bölge halkı tarafından yetiştirilen ekinler, bölgenin iklim koşullarının değişmesi sebebiyle artık yetiştirilemez hale geliyor. Bu da yeni ve dayanıklı tohum türlerinin araştırılmasını gerektiriyor.

1960’lardan beri tarım sektöründe çeşitlilikten ziyade ürün miktarına odaklanılıyor. Daha büyük miktarlarda ve daha hızlı ürün alabilmek için yapay gübre, kimyasallar ve gelişmiş sulama sistemleri kullanılıyor. Ancak iklim değişikliğinin su kaynaklarımızı kısıtladığı, daha sert hava koşulları yarattığı ve toprağın giderek zenginliğini kaybettiği göz önüne alındığında bu tarım yaklaşımının artık etkili olamayacağını görüyoruz. Ekinlerin kuraklık ve sert iklim karşısında dahi yetişebilmesi ve yeterli besin değeri sağlayabilmesi gerekiyor. Tohum türlerini çeşitlendirerek yeni iklim şartlarına uygun ürünler yetiştirmeye odaklanmak dünyada giderek daha fazla insanı etkileyen yetersiz beslenmenin önüne geçebilmek için oldukça önemli.

East-West Seed tohum üreticisinin kurucusu olan Simon Groot, şirketin küçük çaplı tarım arazilerinde üretim yapan çiftçilerle çalışmaya devam ederek besleyici ancak az bilinen sebze türlerini yeniden pazara kazandırmayı hedeflediğini ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 June

İnternetten alışveriş yapmak çevreye ne kadar zararlı?

İnternet üzerinden alışveriş yapmak her geçen yıl daha da popülerleşiyor. Günümüzde, internet alışverişleri dünya çapında perakende satışların yedide birini oluşturuyor ve e-ticaret pazarının 2019’da $3,5 trilyon $ değere ulaşması bekleniyor. Ancak, hızla büyüyen bu pazarın doğrudan mağazadan alışveriş yapmaya göre çok daha büyük bir karbon ayak izi bıraktığına dair savlar bulunuyor. Peki, bu sav ne kadar doğru?

Lojistik uzmanları, bir ürünün ulaştırılması esnasında en büyük karbon salımının üreticiden tedarikçiye olan aşamadan ziyade ürünün tüketiciye ulaşma aşaması olduğunu ifade ediyor. Ancak bir ürünü mağazadan almak ve internetten sipariş etmek arasında karbon ayak izi açısından bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Mağazalardan alınan bir ürünün mağazaya hangi vasıta ile ulaşarak alındığı, tek seferde kaç ürün alındığı gibi faktörler önemli bir fark yaratabiliyor. İnternet siparişlerinde ise ürünün ağırlığı, kat ettiği mesafe, kapıda teslim alınıp alınmadığı, iade edilmesi gibi pek çok faktör devreye giriyor.

Kühne Logistics University’de yapılan bir araştırma, internetten alışveriş yapmanın mağazadan almaya göre 24 kat daha az karbon salımına sebep olduğunu öne sürüyor. İngiltere’de yapılan bir çalışmaya göre bir kargo kamyonu 80 km’de 120 kargo teslim ediyor. Müşterinin kendi başına dükkâna gidip gelmesi ise 40 km’de tek bir alışverişe hizmet ediyor.

2013’te Massachusetts Institute of Technology (MIT) bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre kargo teslimatlarının yüzde 12 ila 60’ında müşteri paketi teslim almak için evde bulunmadığından yeniden adrese uğrama zorunluluğu doğuyor veya müşteri kendi aracıyla depoya giderek teslim alıyor, bu da iki yöntem arasındaki karbon salımı farkını azaltıyor. Bu da yukarıda bahsedilen çalışmada örnek gösterilen az mesafede çok teslimat imkanının etkinliğini azaltıyor.

Bunun yanında internetten yapılan alışverişlerde iade oranının yüksek olduğuna dikkat çekiliyor. Ürünlerin beşte biri iade edilmek üzere yeniden kargoya veriliyor ve bu da ürünün karbon ayak izini ikiye katlıyor. Günümüzde artan bir ilgi gören hızlı teslimat seçeneği ise kargo araçlarının az sayıda ürün ile teslimata çıkarak daha çok sefer yapmasına sebep oluyor. Bu da normal hızda yapılan teslimata göre üç kat daha fazla karbon salımı demek.

Yine de tek seferde tek bir ürünün satın alındığı dükkân alışverişlerine kıyasla internet alışverişi hala daha masum bir seçenek. Bir araştırmaya göre, tek bir ürün satın alarak ortalama yarısı dolu bir otobüste yolculuk ettiğimizde internetten getirtmeye göre yedi kat daha fazla karbon salımına sebep oluyoruz. Ancak toplu taşıma araçları alışveriş yapan kişiden bağımsız olarak zaten hareket halinde olduğundan yapılan alışverişin fazladan bir salım yaratmamış oluyor.

Sonuç olarak büyük resme baktığımızda mağazadan ve internetten alışveriş yapmanın çevreye etkileri bakımından genel bir karşılaştırma yapmak oldukça zor. Hesaba katılması gereken çok sayıda faktör olduğundan her satın alım için ayrı ayrı değerlendirme yapmak gerekiyor. Yine de karbon salımını azaltmak için yapabileceğimiz birkaç eylem şu şekilde özetlenebilir:

• İhtiyaçları biriktirerek alışverişi tek seferde gerçekleştirmek
• Yakın yerlerden alışveriş yapmak
• Yürüyerek, bisiklet veya toplu taşıma aracılığıyla ulaşım sağlanabilecek yerlerden alışveriş yapmak
• Kargoyu zamanında teslim almak
• Hızlı teslimat yerine normal sürede teslimatı tercih etmek
• Ürünleri dikkatli seçmek, iade gerektirmeyeceğinden emin olmak

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Hayvancılık yapmanın farklı bir yolu daha var

 Medyada çıkan birçok haber, iklim değişikliğinin önüne geçmek için insanların günlük hayatında yarabileceği en büyük etkinin et yemeyi kesmek olduğunu söylüyor. Çünkü, hayvancılık sera gazı emisyonuna en fazla sebep olan alanlardan biri. Sadece hayvanları -özellikle inekleri- gıda üretim sistemimizden çıkararak gezegeni kurtarmak mümkün. Bu gelişmelere paralel olarak günümüzde “etsiz et” anlayışı popülerlik kazanmaya ve birçok zincir restoranda kendine yer edinmeye başladı.

Bu iyi niyetli girişimlere rağmen iklim değişikliğinde asıl fark yaratan konu insanların hayvanları nasıl yetiştirdiği ve yönettiği. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization – FAO) tarafından 2013 yılında yayınlanan rapora göre hayvancılık insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor, bunların yüzde 42’si sığır eti üretiminden kaynaklı. Emisyona sebep olan ana unsurlar; yem üretimi ve işlenmesi, bağırsak kökenli fermantasyon (hayvanın gıdayı nasıl sindirdiği) ve gübre yönetimi. Ancak, bu unsurların iklim değişikliğine etkisi hayvanların nasıl yetiştirildiğine göre değişiyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sığırların yaklaşık yüzde 97'si yaşamlarının son dört ila altı aylık kısmında günlerini çok dar alanlarda birbirlerine çok yakın olarak ve çok fazla atık üreterek geçiriyorlar. Bu hayvanların ürettiği atıklar yüksek miktarda sera gazı salımına sebep oluyor ve su kaynaklarını kirletiyor.

Et içeren atıştırmalıklar üreten EPIC Provisions şirketi, sığır eti tedarikçilerinden biri olan White Oak Pastures ile yaptığı 2017 yaşam döngüsü değerlendirmesinde genel yargının aksine, onarıcı hayvancılık yöntemiyle yetiştirilen ineklerin topraktaki karbon depolamada yardımcı olabileceğini kanıtlıyor.

White Oak Pastures üretim çiftliğinde çalışan Will Harris 25 yılı aşkın süredir bozulmuş meşe alanlarını planlı bir otlağa dönüştürme gibi yeni birtakım tarım yöntemleri geliştirerek şirketin üretim çiftliğini bir ekosisteme dönüştürdü. Harris’in geliştirdiği bütünsel planlı otlatma modeli ile hayvan sürüleri otlanırken; gübre, idrar ve ölmüş bitkiler toprağa karışıyor. Bu maddeler toprak ekosistemine dahil olarak gübre böcekleri ve diğer faydalı böcekler tarafından kaynak olarak kullanılıyor. Bu böcekler ise toprağın havalandırılmasını sağlıyor.

Ayrıca tüm bu türleri beraber otlatmak, çiftlik ekosisteminin sağlığını da destekliyor. İnekler çimenlik otları, keçiler yabani otları otlarken kümes hayvanları da toprağı gagalarıyla didikleyerek böceklerle besleniyor. Bu bütünleşik döngü sistemi diğer onarıcı uygulamalarla birlikte Oak Pastures çiftliğinin kırmızı kil toprağını verimli bir toprağa dönüştürdü.

Sera gazı emisyonlarının üçte biri gıda sistemlerinden geliyor ve bunların %80’i ise tarım kaynaklı. General Mills şirketi 2017’de çiftlikte bir yaşam döngüsü analizi yaparak genel sera gazı ayak izini analiz etti. Analiz sonuçları hem şaşırtıcı hem de etkileyici: Oak Pastures’ün toplam karbon emisyonlarının yüzde 85'ini telafi ettiğini gösterirken ve sığır eti emisyonlarının telafisinin ise %100’ün üzerinde olduğunu belirtiyor. Üretilen her kilogram sığır eti için, çiftliğin bitki ve topraklarında 3,5 kg karbon tutuluyor. Başka bir deyişle çalışma, geleneksel bir sığır eti operasyonundan farklı olarak, White Oak Mill’in etinin bir “karbon yutağı” olduğunu ortaya koyuyor.

Harris’in hayvancılıkta uyguladığı onarıcı tarım yöntemleri gibi iklim eylemleri, doğal kaynakların önlenemez yok oluşunu yavaşlatıyor ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltıyor. Bu yöntemler gerçekten de çözümün bir parçası olabilir. İnekleri tamamen sistemimizden çıkarmak iklim değişikliğine bir çözüm değil çünkü sağlıklı ekosistemler hayvanları da içeriyor. White Oak Mill hayvanların ve onarıcı uygulamaların pozitif etki gücünü gösterirken çiftlikleri çeşitli ve gelişen bir ekosistem olarak ele alıyor.

Gıda sistemimizde anlamlı bir değişim olması için gıda şirketlerinin gücüne ihtiyaç var. Gıda şirketlerinin tedarik zincirlerini incelemesi ve gezegenimizi gıda yoluyla yeniden canlandırmak için yeni yollar belirlemesi gerekiyor.

 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Sürdürülebilirlik, IOSCO’nun 2019 İş Planı kapsamında öncelikli konuları arasında

Uluslararası Menkul Kıymet Komisyonları Örgütü (IOSCO)’nün bir araya gelerek menkul kıymetler düzenleyici ve denetleyicilerinin karşılaştıkları öncelikli konuların tartıştığı yıllık toplantıların 44’üncüsü bu yıl Sydney’de gerçekleştirildi. 

IOSCO Başkanlar Komitesi’ndeki tüm üyelerin katıldığı yıllık genel toplantıda 2019 yılına dair öncelikli konular görüşüldü. Öncelikli konular kapsamında sürdürülebilirlik finansmanı da yer aldı.

Genel Kurul’da geçen yıl oluşturulan IOSCO Sürdürülebilirlik Finansı Ağı’nın çalışmaları ve diğer organizasyonlar tarafından yürütülen girişimleri görüşüldü ve gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir finans konusunda Büyüme ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi’nin (GEM) yayınlamayı planladığı bir rapora da dikkat çekildi.

 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Demokrat Senatör Brian Schatz ile FED Başkanı Jerome Powell arasında iklim değişikliğine dair tartışma

Geçtiğimiz Ocak ayında Senatör Brian Schatz, 19 senatörün de imzaladığı bir mektup ile, Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’a iklim değişikliğinin Amerikan finansal kuruluşlarında neden olduğu riskleri ve merkez bankasının bu riskleri nasıl değerlendirdiğini sordu.

Powell, yanıtında FED’in iklim değişikliğine, sistemik bir sorundan çok ciddi hava olayı kapsamında ve sisteme yönelik olası şok çerçevesinden baktığını açıkladı. Powell, kısa dönem analiz ve gözlemlerin uygulanabilir olmadığı, uzun döneme yayılan olası bazı risklerin ölçümlenmesinin zor olduğunu belirtti ve “Bu nedenle, böylesine uzun dönemli ya da riskleri ölçmenin zor olduğu durumlarda bakış ve ölçümlerimizi geliştirmek için akademisyenler, personelimiz ve diğer uzmanlar tarafından sürdürülen araştırmalara güveniyoruz.” diye ekledi.

Oysa ki araştırmacıların ve dünyadaki birçok merkez bankasının, finansal kurumların denetiminde ve para politikasının oluşturulmasında iklim risklerinin daha fazla dikkate alınması için giderek daha fazla baskı yapmakta oldukları biliniyor.
Mart ayında, San Francisco FED’in kıdemli politika danışmanı Glenn Rudebusch da, “Yatırımcılar düşük karbonlu bir gelecek için varlıkları yeniden değerlerken, uzun vadeli risklerin de kısa vadeli sonuçları olabilecektir.” saptamasını yaptı.

Powell’ın yanıtının Schatz’ı tatmin etmediğini, paylaştığı yazısında “yanıtlar çöptü” açıklaması ile belirtti. Bununla birlikte, merkez bankasının “çevresel finansal balonu” görmezden geldiğini öne sürüyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

IMF Yönetim Kurulu, Paris Anlaşması iklim stratejileri için mali politikaları gözden geçiren bir duyuru yayımladı.

IMF (Uluslararası Para Fonu) Yönetim Kurulu, 2015 Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme stratejilerinin uygulanmasına ve afet riski olan ülkelerdeki kırılganlıklara değinmek amacıyla, mali politikaların rolü ve tasarımı konusunda ülkeler seviyesinde rehber sunan bir çalışmayı paylaştı.

Araştırmanın iklim değişikliği etkilerini hafifletme tarafında, kapsamlı karbon vergileri, salım alım satım sistemleri, yakıtlar üzerinde vergiler ve enerji verimliliği teşvikleri gibi bir dizi aracın karbon salımı, mali gelirler, hava kirliliği ölümleri ve ekonomik refah üzerinde ne gibi etkiler yarattığını hesaplayarak sunan bir tablo paylaşılmaktadır.

İklim değişikliğine uyum tarafında ise, çalışma kırılgan durumdaki ülkelerde iklime dirençli yatırımların ötesinde bütünsel bir stratejinin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.

Sunulan çalışmada, IMF’nin uzmanlığı, evrensel üye yapısı ve finans bakanlarıyla sık iletişimi göz önüne alındığında iklim taahhütlerinin ülkelerin mali ve makro politikaları için etkileri konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere diğer kuruluşlarla çalışarak önemli bir rol oynayabileceği vurgulanmıştır.

IMF Yönetim Kurulu’nun hazırladığı çalışmada öne çıkan diğer konular aşağıda özetlenmektedir:
• Alternatif uyum politikalarının etki analizlerinin periyodik güncellenmesi
• Her birinin kendi gündemi ve karşılaştırmalı üstünlüğü korunarak uluslararası kuruluşlarla işbirliği
• IMF tarafından yürütülen farklı kapsamdaki işlerde yakın işbirliği
• Uyum politikalarında, risk yönetiminde ve etkilerin azaltılması çerçevesine yoğunlaşarak IMF’in iklim değişikliğine yaklaşımı konusundaki gözetimine yönelik bir rehber geliştirilmesi.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

ESMA, MiFID II, AIFMD, UCITS Direktifleri kapsamında Avrupa Komisyonu’nun sürdürülebilirlik eylem planını destekliyor.

Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (European Securities and Market Authority- ESMA), Avrupa Komisyonu’nun Sürdürülebilirlik Eylem Planı’nı desteklemek için Avrupa Komisyonu Sürdürülebilir Finans girişimlerine teknik tavsiyeler sundu.

ESMA, teknik tavsiyeler hakkında kamuya açık görüş alma ve toplantılar düzenledikten ve Menkul Kıymetler ve Piyasalar Paydaş Grubu’nun (Securities Markets Stakeholder Group -SMSG) da görüşlerini dikkate aldıktan sonra bir fayda maliyet analizi gerçekleştirdi.

Bununla birlikte ESMA, uyumu sağlamak için sonuç raporunu benzer gündemi bulunan Avrupa Sigorta ve Emeklilik Otoritesi (European Insurance and Occupational Pensions Authority- EIOPA) ile işbirliğiyle gerçekleştirdi.

İki nihai rapor, Avrupa Komisyonu’na yatırım şirketleri ve yatırım fonları ile ilgili çevresel, sosyal ve yönetim hususları ile ilgili olarak sürdürülebilirlik risk ve faktörlerinin yatırım hizmetleri (Avrupa Finansal Hizmetler Piyasası Direktifi- MiFID II) ve yatırım fonları (Alternatif Yatırım Fon Yönetimi Direktifi -AIFMD) ve UCITS düzenlemelerine entegrasyonu konusunda teknik danışmanlık içermekte.

ESMA'nın çevresel, sosyal ve yönetimsel faktörleri içeren ve kredi derecelendirmesinde kullanılabilir raporlamalara ilişkin devam etmekte olan çalışmasının sonuç raporunun da Temmuz 2019 sonunda yayınlanması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve yirmi kurumsal yatırımcı, TCFD önerilerini uygulamak için yeni bir rehber oluşturdular.

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UN Environment Finance Initiative UNEP FI) tarafından çağrı yapılan on bir ülkeden yirmi kurumsal yatırımcı, iklim değişikliğinin yatırımcı portföylerine olan etkisini değerlendirmek için İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) önerilerine paralel bir şekilde kapsamlı bir rehber oluşturdular.

Rehber, yatırımcılar için en güncel yaklaşımlar ve araçların bir derlemesini içermektedir. Aynı zamanda yirmi kurumsal yatırımcının metodolojilerinin detaylarına ve tecrübelerine yer verilmiştir.

Rehberde öne çıkan bazı önemli bulgular aşağıdadır:
Yatırımcılar düşük karbonlu ekonomiye geçişte % 13,6 oranında bir risk ile karşılaşacaklardır. En büyük 500 yatırım yöneticisi için yönetimleri altındaki varlıkların 81.2 Trilyon ABD $ olduğu kabul edilmekte ve bu durumda değer kaybı tutarı 10.7 Trilyon ABD $ olmaktadır.
2°C senaryosunun gerçekleştiği dünyada yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ değerinde “yeşil kâr” yaratılabilir. Daha güçlü iklim politikaları, şirketlerin yeşil kâr yaratması için potansiyelin artması anlamına geliyor. 2 derece senaryosunda 30.000 şirketin yaratacağı toplam yeşil kâr yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ olarak hesaplanıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye dönüşümden kaynaklananlar da dahil olmak üzere, iklim kaynaklı riskler sektörel farklılıklar göstererek oldukça belirgin hale gelmektedir. 1,5°C senaryo şartlarında, politika riskine en çok maruz kalan sektör kamusal hizmetler (-50,6%) olmasına rağmen sektör tüm portföyün iklim kaynakları riskine %10’dan az katkıda bulunmaktadır. İmalat sektöründe risk %16,5 oranında azalmakta ancak %46,7 ile en yüksek katkıyı bu sektör sağlamakta.
Düşük karbon teknolojisinin fırsatları riskleri dengelemektedir. 3°C, 2°C ve 1,5°C senaryolarında bir portföydeki toplam teknoloji fırsatları kayıpları dengeleyecektir. Söz edilen senaryolarda portföy değerleri sırasıyla %3,21, %6,9 ve %10,74 oranlarında artmaktadır.
Devletlerin gecikmeleri halinde yatırımcılar daha fazla riskle karşılaşmaktadır. Devletler GHG salımlarını azaltmak üzere iklim politikalarını uygulamakta gecikirlerse, iklim politikalarını hızlı etki edecek şekilde istikrarlı ve düzgün uyguladıkları senaryoya göre yatırımcıların yönetimi altındaki varlıklarda 1.2 Trilyon ABD doları kadar bir kayıp oluşacaktır.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Dünya Okyanus Günü: Okyanuslarımızı tehdit eden unsurlar

Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası topluluklar, okyanusların yaşamımızdaki önemini vurgulamak ve bu hayati kaynağın korunmasında karşılaşılan zorlukları göstermek için 2009 yılında 8 Haziran’ı Dünya Okyanus Günü olarak kutlamaya başladı.

Okyanuslar, birçok tür için beslenme kaynağı, iklim ve hava olaylarında önemli bir role sahip. Bu nedenle okyanusların saflığını ve içinde barındırdığı tür çeşitliliğini korumak çok önemli.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bu konuyla ilgili olarak kadınların okyanuslardaki kirlilik ve iklim değişikliğinden orantısız bir şekilde olumsuz etkilendiğini ve okyanustan sağlanan faydalardan eşit şekilde yararlanmadıklarını belirtti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle yüzleşmenin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin okyanusla alakalı hedeflerine ulaşmak için de elzem olduğunu da ekledi.

Günümüzde okyanusların karşı karşıya olduğu belli başlı tehlikelere bakacak olursak:
• BM’nin yaptığı hesaplamalara göre her yıl yaklaşık 13 milyon ton plastik okyanuslara sızıyor.
• UNESCO’ya (BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) göre okyanuslardaki plastikler her yıl bir milyon deniz kuşunun ve 100,000’den fazla deniz memelisinin ölümüne sebep oluyor.
• Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum - WEF) tarafından yayınlanan rapora göre okyanuslara aynı miktarda çöp atmaya devam edersek 2050 yılında okyanuslardaki plastiklerin toplam ağırlığı balıkların toplam ağırlığını geçecek.
• Artan kıyı erozyonu milyonlarca ton yeraltı çöpünü derin okyanus kanyonlarına taşıyor. Bu toksik atıklar ve plastikler onlarca yıl okyanuslarda kalıyor.
• İklim değişikliği okyanus asitlenmesine ve okyanus sıcaklığının yükselmesine neden oluyor.
• Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute – WRI) 2050 yılına kadar dünyadaki neredeyse tüm mercan resiflerinin tehlike altına gireceğini, %75’inin ise çok tehdit tehlike altında olacağını söylüyor. Deniz yaşamının %25’i hayatlarını sürdürmek için mercan resiflerine bağlı.
• Gübreler ve böcek ilaçları okyanuslara farklı türlerin üreme süreçlerine etkileme gibi geri döndürülemez zararlar veriyor.
• Aşırı avlanma da okyanuslar için başka bir büyük tehdit. Örneğin, Kanada’da morina balıklarının aşırı avlanması türün nesli tehlikede türler arasına girmesine sebep oldu
 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

İngiltere Merkez Bankası, sigorta sektöründe iklim değişikliğinin finansal etkilerini değerlendirmek için bir çerçeve oluşturdu.

İngiltere Merkez Bankası, Mayıs ayında farklı sektörlerden bir araya gelen uzmanların oluşturduğu bir çalışma grubunun hazırladığı, fiziksel iklim değişikliğinin finansal etkilerini ölçümlemek konusunda bir çerçeve sunacak bir rapor yayımladı.

Temmuz 2018’de İngiltere Merkez Bankası, fiziki iklim risklerinin etkilerine ve ağır hava koşulları modellemelerine odaklanacak, reasürans sektörü uzmanlarından oluşan bir çalışma grubu kurulmasına önayak olmuştu. Grubun kurulmasında, iklim değişikliğinin yükümlülükler üzerinde yaratacağı potansiyel finansal etkinin değerlendirilmesi için uygulayıcılara bir çerçeve oluşturmak, iyi örnekleri ve vaka analizleri paylaşılması amaçlanmıştı.

Temmuz 2018’den Mart 2019’a kadar gerçekleştirilen bir dizi atölye çalışması sonucunda, çalışma grubu sigorta sektöründe halihazırda var olan araçları kullanarak riskin ve etkinin değerlendirilmesini sağlayacak bir altı aşamaları bir çerçeve oluşturdu.

Çerçevenin ilk aşaması faaliyet kararlarının belirlenmesini, ikinci aşama önceliklerin tanımlanmasını, üçüncü aşama bir arka plan araştırmasının gerçekleştirilmesini, dördüncü aşama uygun araçların değerlendirilmesini, beşinci aşama etkinin hesaplanmasını ve son aşama raporlama ve harekete geçmeyi kapsıyor. Bankanın hazırladığı çalışmanın tamamına buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Avrupa Merkez Bankası, iklim değişikliği ve finansal istikrar üzerine bir çalışma yayımladı.

Avrupa Merkez Bankası, Financial Stability Review kapsamında Mayıs ayında iklim değişikliğinin hangi kanallar üzerinden finansal istikrarı etkileyebileceğini ve ayrıntılı veri kullanımı yardımıyla Avro bölgesi finansal kuruluşlarının maruz kaldığı iklim değişikliği kaynaklı riskleri gösteren bir çalışma yayımladı.

Araştırma kapsamında yapılan analizler, piyasaların riskleri doğru şekilde fiyatlamaması halinde ilkim değişikliği ile ilintili risklerin Avro bölgesi için sistemik bir hale gelme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Bu sebeple, çalışmada daha fazla verinin karşılaştırılabilmesi ve risk değerlendirilmesi için daha kapsamlı bir çerçeve oluşturulması adına daha derin bir analizin gerektiği belirtilmiştir.

Çalışmada, giriş bölümünün ardından fiziki risklerin finansal istikrarı doğrudan etkilediği ve geçiş sürecinin düzenlemeler gerektirdiği vurgulanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, Avro bölgesindeki finansal kurumların maruz kaldığı geçiş riskleri incelenmiş, dördüncü bölümünde iklim değişikliği riskleri ve finansal istikrar ile ilişkili politika girişimleri üzerinde durulmuştur. Politika girişimleri kapsamında, Avrupa Komisyonu, Finansal İstikrar Kurulu (FSB), Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA), Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı (NGFS), Avrupa Sistemik Risk Kurulu (ESRB) gibi kuruluşların çalışmaları irdelenmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Çalışan Aktivizmi: Güçlenen ve sesini daha çok duyurabilen bir paydaş grubu ortaya çıkıyor

Geçtiğimiz yıllarda uluslararası faaliyet gösteren birçok büyük şirkette çok sayıda çalışan aktivizmi örneği görüldü. Çalışanlar, şirket yatırımları ve ortaklıklarından işyeri ve ücretlendirme koşullarına kadar pek çok konu üzerinde bir araya geldiler. İmza kampanyaları, yürüyüşler, eylemler düzenleyerek cinsel istismar, göçmenlik, taşeron işçi hakları gibi insan haklarını ilgilendiren konularda seslerini duyurdular.

Aktivizm örnekleri en çok teknoloji sektöründe görülse de tüm sektörler bu konuda ilerleme gösteriyor. Business for Social Responsibility (BSR) kuruluşunun 29 Nisan’da yayınladığı Five-Step Approach to Stakeholder Engagement (Paydaş Katılımına Beş Adımlı Yaklaşım) raporunda son sekiz yılda firmalarda sürdürülebilirlik ve insan hakları alanlarında yaşanan gelişmeler ele alınıyor. Raporun en önemli bulguları arasında büyük bir etki potansiyelini elinde bulunduran yeni bir paydaş grubunun, yani çalışanların analizi yer alıyor.

Günümüzde çalışanların şirket değerlerine olan duyarlılığının arttığını görüyoruz. Bunun sonucunda çalışanlar, şirketlerin yatırımlarını ve çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansını yakından takip ediyor, gerektiğinde şirket faaliyetleri konusunda toplumsal farkındalık yaratmak için çalışmalar düzenliyorlar. Çalışanların girişimleri şirketi topluma yönelik şeffaflığını ve hesap verebilirliğini arttırıyor. Bu durum da çalışanları şirketlerin halkla ilişkiler ve pazarlama performansları üzerinde büyük bir etkiye sahip kılıyor, paydaşlar ile hissedarlar arasındaki iletişim artıyor.

Nisan ayında Amazon çalışanları tarafından başlatılan ve şirketlerinin iklim değişikliğine yönelik daha aktif çalışmalar gerçekleştirmesini talep eden imza kampanyasını yaklaşık 7,700 çalışan imzaladı. Şirketin kapsamlı yenilenebilir enerji projeleri olmakla beraber lojistik faaliyetleri dolayısıyla ciddi bir karbon ayak izi de bulunuyor.

Şirketin sorumluluk almasını talep eden kampanyanın uluslararası medyada büyük yankı uyandırmasının ardından konu hissedarların yıllık toplantısında değerlendirmeye alındı. Sonuçta iklim eylemi talepleri hissedarlar tarafından reddedilse de kampanyayı temsil eden çalışanların davet edildikleri toplantıda sunum yaparak vizyonlarını ifade etme imkânı bulmaları büyük bir değişime gidildiğini gösteriyor. Hissedarlara danışmanlık yapan iki büyük firma, ISS ve Glass Lewis ise kampanyayı desteklediklerini açıkladılar. Bu durum iş dünyasının çalışanları şirket kararlarında etkili bir paydaş grubu olarak tanımaya başladıklarının bir göstergesi.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Lekeli kıyafetler

Özellikle 2013’te gerçekleşen Rana Plaza felaketinden sonra dünyanın gözü Batılı moda markalarının tedarik zincirlerinde. Kaliforniya Üniversitesi’nin yayınladığı bir rapor tedarik zincirlerinin sadece fabrikalarla sınırlı olmadığını aynı zamanda ev işçiliğine de uzandığını ortaya koydu. Bu rapor tedarik zincirlerinin transparanlıktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne seriyor.

Rapor bu zamana kadar tekstil endüstrisinde ev işçilerinin çalışma koşullarını ele alan en kapsamlı rapor. Rapor, çocuk işçi ve zorla çalıştırılma gibi konular da dahil olmak üzere ev işçiliği uygulamalarının acı gerçeklerini gözler önüne seriyor. Görüşülen ev işçilerinin %19’u 10-18 yaş arasında ve aralarında en genç olanının yaşı 10.

Görüşülen işçilerin çoğu kıyafetlerin nakış, püskül süslemesi, saçak takma, boncuk işi ve düğme dikme gibi “final dokunuş” işlerini yapıyor. Hiçbiri herhangi bir sendikaya üye değil ve çalıştıklarına dair herhangi bir yazılı belge yok. Kadınların 99%’undan fazlası Hindistan yasalarının belirlediği asgari maaşın altında çalışıyor. Bu işçilerin yaklaşık %85’i Amerika ve Avrupa Birliği’ne ihraç edilen tekstil ürünlerinin tedarik zincirlerinde çalışıyor.

Hindistan, Çin’den sonra 13 milyon fabrika çalışanıyla dünyanın en büyük ikinci tekstil üreticisi ve ithalatçısı. Çağdaş kölelik alanında uzman Siddharth Kara’nın yayınladığı Lekeli Kıyafetler (Tainted Garments) adlı rapora göre milyonlarca kişi kayıt dışı olarak evlerde çalışıyor. Bunların çoğu dışlanan etnikgruplardan gelen kadın işçiler. Bu kadınların çoğu saatte sadece 15 kuruş için uzun saatler boyunca tehlikeli koşullarda çalışıyor. Bu insanların tedarik zincirlerinin onlara sunduğu sömürü çalışma koşullarına boyun eğmekten başka şansları yok.

Siddharth Kara ev işçilerinin moda tedarik zincirinin en altında yer aldıklarını, enformel çalıştıkları için tazminat hakkı bile olmayan insanlar olduklarını ifade ediyor. Ayrıca, devletin bu duruma hiçbir düzenleme ve müdahale yapmamasının da bu durumu işçiler için daha da kötü bir hale getirdiğini savunuyor. Raporu hazırlayan araştırmacılar, ev işçilerinin sesini duyurmak ve bu durumun önüne geçecek adımların atılmasını umarak, 1452 farklı ev işçisiyle görüştü.

Ev işçiliği, genelde kadın işçilerin çoğunlukta olduğu evden ya da küçük, merdiven altı atölyeler de denilen mekanlarda bir şirket ya da marka için taşeron olarak çalışmasına deniyor. Ev işçiliği özellikle Hindistan, Bangladeş, Vietnam ve Çin gibi endüstrinin en korumasız olduğu ülkelerde moda tedarik zincirinin yapıtaşı haline gelmiştir. Ancak bu durum artık tüm dünyaya yayılmış durumda. Örneğin, İtalya’da lüks markalar için kayıt dışı çalışan ev işçilerinin haklarını konu alan bir makale New York Times dergisinde yayınlandı.

Siddharth Kara ev işçilerinin gördüğü zararın ve sömürünün evlerde çalıştıkları zaman dilimiyle sınırlı olmadığını sırt ağrısı, görme bozukluğu gibi hastalıklar da dahil olmak üzere pek çok yaralanma ve kronik hastalığa da maruz kaldıklarını dile getiriyor. Görüşülen işçilerin tamamının geçim kaynaklarını kaybetmek ya da ailelerine bir zarar geleceği korkusuyla isimlerini gizlediği raporda belirtiliyor.

Markaların ve şirketlerin çoğu tedarik zincirlerinde yer alan bu iş gücünün, ev işçiliğinin ve işçilerinin çalışma şartlarının farkında değil. Uzman Kara, bu marka ve şirketleri ifşa etmek istemediklerini çünkü markaların taşeron anlaşmalarını fes etmesi halinde ev işçisi kadınların ekonomik kaynaklarını tamamen kaybedeceğini belirtti. İfşa yerine, bu araştırmanın şirketlerin ve markaların şeffaflığa ve çalışan hakları konularına yatırım yapmalarını önerdiğini belirtti.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Okyanuslardaki plastik kirliliğinin çözülememesinin 3 temel sebebi

Uzun yıllardır mücadele edilen bir çevre sorunu olan plastik kirliliği, tüm girişimlere rağmen henüz ortadan kaldırılabilmiş değil. Aksine, büyüyerek varlığını koruyor. Şu an okyanuslarımızda dolaşan 150 milyon ton plastik atığına her yıl 8 ton ekleniyor. Giderek daha kritik ve çözümü zor hale gelen plastik krizi, aşırı ve sorumsuz tüketimimizin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çözüm için bir araya gelen kurumların henüz bir sonuç elde edememesinin ise 3 temel sebebi var.

1. Plastik sorununun kaynağı konusunda anlaşamıyoruz. Bazıları için sorunun kaynağı plastiklerin okyanuslara karışmasına neden olan bir altyapı yetersizliği iken, bazıları için plastik atıkların toplanıp geri dönüştürülmemesi, bazıları için ise tek kullanımlık plastiklerin yaygınlığı. Ekonominin ve günlük yaşantımızın her alanına yayılmış olan plastik, tek bir bölge, sektör veya etkinin ortadan kaldırılması ile çözülemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu bir problem. Okyanuslardaki atığın temizlenmesinin tek başına bir çözüm olamayacağı gibi çözümü geri dönüşümde veya tek kullanımlık plastikleri tamamen ortadan kaldırmak da bütüncül bir yaklaşım değil. Plastiğin hayatımızdaki yerini değerlendirerek sadece belirtileri ortadan kaldırmaya değil, bütünlüklü bir dönüşümü hedeflemeliyiz.

2. Açık konuşamıyoruz. Plastik sorununu çözmeye çalışırken “güvenli” ifadeler kullanmaya meyilli oluyoruz. Ezberlenmiş ifadeler, kalıp düşünceler açık fikirli olmamıza, sorunu açıkça görerek fikir yürütebilmemize engel oluyor. Sorunu sadece kendi açımızdan görüyor, başkalarını dinlemiyoruz. Bu durum kurumlar arasında iletişimsizliğe neden oluyor.

3. İş birliği sağlayamıyoruz. Küresel bir sorun olan plastik kirliliğinin üstesinden gelebilmek için tüm paydaşların iş birliği içinde olması gerekiyor. Bunun için de ortak bir vizyona sahip olunması çok önemli. Ancak paydaşların aynı hedeflere sahip olmadığı, dolayısıyla ortak bir plan çerçevesinde hareket edilemediği görülüyor. “İş birliği” sürdürülebilirliğin vazgeçilmez bir parçası ancak bunun sağlanabilmesi için tüm paydaşların iletişim içinde olması ve birbirlerinin bakış açılarını göz önünde bulundurarak ortak hedeflerde anlaşabilmesi gerekiyor.

Okyanuslardan karaya dönecek olursak, bu çok katmanlı sorunla baş edemeyeceğimizi düşünüp günlük rutinlerimize dönmemiz çok olası. Fakat bu soruna çözülebilir bir sorun olarak bakmak bizim elimizde. Okyanuslardaki plastik kirliliği çok sayıda paydaşı ilgilendiren bir sorun olduğundan pek çok bakış açısının bir arada değerlendirilmesi gerekiyor. Aktif ve doğrudan bir iletişim içerisinde olmaya, birbirimizi anlayarak uyum içinde çalışmaya ihtiyacımız var. Ancak ortak hedefler ve idealler eşliğinde harekete geçerek ve bütün paydaşların kaynaklarını bir amaca yönlendirerek insan dahil olmak üzere milyarlarca canlı hayatını tehlike altında bırakan plastik sorununa bir çözüm getirebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Çevresel Adaletsizlik: Güneydoğu Asya Batı’nın yolladığı atık dağlarına tepki gösteriyor

Geçtiğimiz yıldan beri Filipinler, Endonezya ve Vietnam gibi Güneydoğu Asya ülkelerinin kıyılarında, batı ülkelerinden gelen atık yığınları birikiyor. Diğer yandan, Avrupa ve ABD’den yığınlarla ithal edilen toksik plastikler Malezya’yı zehirliyor. Ancak Güneydoğu Asya ülkeleri, bu çöp yığınlarını geldikleri yerlere geri göndereceğine söz vererek bu durumun artık değişmesini talep ediyor.

Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Kanada hükümetinin 2013 ve 2014'te Filipinler'e ihraç ettiği 1500 ton atık içeren 69 konteyneri geri almaması halinde Kanada'yla diplomatik bağlarını koparacağını söyledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Salvador Panelo ise “Filipinler yabancı bir ulus tarafından çöp kovası olarak kullanılamaz.” dedi. Bu sözler, bölgede Tayland, Malezya ve Vietnam gibi ülkelerin bu duruma karşı olan tepkisini özetler nitelikte.

23 Nisan’da Malezya’da gerçekleşen bir soruşturma, İngiltere, Avustralya, ABD ve Almanya’nın atıklarını yasa dışı yollarla Malezya’ya döktüğünü ortaya koydu. Malezya Çevre Bakanı Yeo Bee Bin bu durumun kabul edilemez olduğunu ve bir an önce atıkları geldikleri ülkeye geri yollayacaklarını söyledi. Yeo sözünün arkasında durarak İspanya’dan Malezya kıyılarına atılan beş çöp konteynerini ve İngiltere, ABD, Avustralya, Japonya, Fransa ve Kanada’dan yasa dışı yollarla ithal edilen 3000 ton plastik atığı derhal iade edeceğini açıkladı.

Pek çok insan bu uygulamaların artık gelişmiş ülkelerin kendi atık problemlerini gelişmekte olan ülkelerin omzuna yüklemek yerine, sorumluluğu almalarını sağlayacak tek yol olduğunu düşünüyor. Dünyadaki plastik atıkların yalnızca %9’u geri dönüştürülüyor, geri kalanı ya Güneydoğu Asya’daki çöplüklerde çürümeye bırakılıyor ya da yakılarak etrafa zehirli gazlar yayıyor.

Penang Tüketiciler Derneği araştırma görevlisi Mageswari Sangaralingam “Malezya hükümeti tüm dünyaya topraklarımızın çöplüğe dönüşmemesi için sınırlarımızı korumakta ne kadar ciddi olduğumuzu gösterdi” dedi. Malezya’ya gelen plastik atıkların önemli bir kısmının “pis, karışık ve düşük dereceli” olduğunu yani işlenemez durumda olan zehirli dökümler olduğunu söyledi.

Güneydoğu Asya için problem 2018’de Çin’in çevresel sonuçları yüzünden dünyanın geri kalanından plastik atık alımını ve geri dönüşümünü durdurmasıyla başladı. 2016’da dünyadaki plastik, metal ve metal atıklarının neredeyse yarısının Çin’e ihraç edildiğini ve sadece Birleşik Krallık’tan gelen atıkların 10.000 olimpik havuzu dolduracak miktarda olduğunu düşünürsek bu karar başka sorunları beraberinde getirmiş oldu. Atık yasağı sonrası hem konum olarak yakın olduğu hem de yasal düzenlemeleri çok daha gevşek olduğu için Güneydoğu Asya’daki ülkeler, Çin’in yerini dolduracak iyi bir alternatif haline geldi.

Malezya Çin’den yönlendirilen atıkları karşılayan ülke oldu. Greenpeace’in verilerine göre Malezya’da 2016 yılında 168.500 ton olan plastik atık ithalatı 2018 yılının ilk yarısında 456.000 tona yükseldi. Bu durumun çevresel ve sosyal maliyeti ise çok daha yüksek.

Basel Anlaşması, gelişmekte olan ülkelere rızası olmadan geri dönüştürülemez ve zehirli plastik atıkların ithal edilmesini durdurmak amacıyla değiştirildi. Ancak, anlaşma 2020’de uygulanmaya başlayacak ve Güneydoğu Asya’daki tüm ülkeleri kapsamıyor.

Güneydoğu Asya’daki hükümetler ne kadar sorunu çözmek için adım atmış olsalar da atıklar ülkelerine gelmeye devam ediyor. Örneğin, Endonezya’da son beş ayda toplamda 60 yabancı tehlikeli atık Riau Adası’na atıldı. Avustralya’nın bir belediyesine ait atıklar ise Filipinler gümrüğünü atlatmak için yakıt olarak etiketlenmiş durumda bulundu.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı'ndan açık çağrı

İngiltere Bankası Başkanı Mark Carney, Fransa Bankası Başkanı François Villeroy de Galhau ve Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı’nın (Network for Greening Financial Services - NGFS) Başkanı Frank Elderson’dan iklim kaynaklı finansal risklerle ilgili açık mektup yayınladı.
Açık mektupla başkanlar iklim değişikliğinin altyapıya ve özel mülkiyete zarar verdiği, sağlığı olumsuz etkilediği, verimliliği düşürdüğü ve serveti yok ettiğini belirterek, iklim değişikliğinin şimdiden oldukça ciddi maliyetlere neden olduğunu paylaştılar ve bu maliyetlerin sorumluluğunun hükümetlerde ve özel sektörde olduğunun altını çizdiler.
Bu risklerden hareketle, merkez bankası ve denetleyici otoritelerden 34 kurumun 2017 yılında güçlerini gönüllü olarak birleştirerek Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı olarak adlandırdıkları koalisyonu oluşturduklarını belirttikten sonra koalisyonun hazırladığı 17 Nisan 2019 tarihli ilk raporu tanıttılar.  
Açık mektupta dört önermeyi aşağıdaki gibi sıralandı. 
- Finansal istikrarın izlenmesi ve yönetim kurulunun risk yönetimi gibi günlük gözetim işlevine iklim değişimi kaynaklı finansal riskler de entegre edilmelidir.
- Merkez Bankalarının sürdürülebilirliği kendi portföylerinin yönetimine entegre etmeleri teşvik edilmektedir.
- İklim kaynaklı risklerin daha iyi anlaşılması için veri boşluklarını kapatmaya yönelik iş birlikleri geliştirilmelidir.
- İklim kaynaklı finansal risklerin yönetimine yönelik kapasiteyi geliştirilmeli ve paydaşlarla bilgi paylaşılmalıdır.
Bu önerilerin başarılması için ise; kararlar için en çok katkı sağlayacak ölçütlerin belirlenmesi ve yeşil ve düşük karbonlu ekonomiye dönüşüme katkı sağlayacak ekonomik girişimlerin belirlenebilmesi için uygun bir sınıflandırmanın geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Lautenschläger'dan iklimle ilişkili risklere dair yorumlar

Fransa’da Nisan ayında gerçekleştirilen Finansal Sistemi Yeşilleştirme Ağı (Network for Greening Financial Services- NGFS) Konferansı’nda Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Sabine Lautenschläger katıldığı bir panelde, finansal sektördeki paydaşların ve merkez bankalarının iklim değişikliği konusunun, geleceğin değil günümüzün sorunu olduğunu ve finans sektörü de dahil olmak üzere tüm sektörleri ilgilendiren bir sorun olduğunu kabul etmelerinin oldukça önemli bir gelişme olduğunu paylaştı. 
Buna ek olarak Lautenschläger, iklim değişikliği risklerine dört geniş açıdan bakmayı ve üzerinde çalışmayı düşündüklerini söyleyerek bu perspektifleri aşağıdaki gibi sıralamıştır:
- Denetim işlevinin bankalardaki iklim değişikliğine bağlı riski değerlendirmek ve ele almak için nasıl kullanılacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğine bağlı riskler ve bu risklerin finansal istikrara etkisi tartışılmalıdır. Bankaların kendi yatırımları ve emeklilik fonlarında iklim değişikliğini dikkate alıp almayacağı ve konuya nasıl yaklaşacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğinin mali politikalar üzerindeki olası etkileri tartışılmalıdır. 
Konuşmada Lautenschläger, İklim değişikliği risklerine ilişkin veri ve kanıtları inceleyerek, sürdürülebilir finansal ürünlere yatırımın artması için yapılması gerekenleri sıraladı: 
- Yakın gelecekte, yeşil finansman ve iklim değişikliği risklerinin politika parametreleri Merkez Bankaları ve yasa düzenleyiciler için açıkça tanımlanmalıdır. 
- Finansal endüstriye aşırı yük oluşturmamak için farklı bilgi toplama uygulamaları geliştirerek farklı küresel grupları organize ve koordine etmek gerekmektedir.
- Küresel seviyede, ortak tanımlar, sınıflandırma, veri ve ölçümleme konusundaki eksikliklerin üzerinde çalışılmalıdır.
- Bankalar iklim değişikliği ilişkili risklerin değerlendirilmesi için kullandıkları yöntem ve uygulamalarda ilerleme göstermelidir.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

WFE, 2019 Sürdürülebilirlik Araştırması'nı yayımladı

Dünya Borsalar Federasyonu, Nisan ayında bu yıl beşincisini yayınladığı Sürdürülebilirlik Araştırması’nı paylaştı. Araştırma, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasalarda Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konuları ile üye kurumların taahhütlerinin performansını inceliyor.
Araştırmanın öne çıkan sonuçlarından bazıları aşağıdaki gibi:
- Hemen tüm borsalar bir çeşit ÇSY girişimlerinin olduğunu bildirmişlerdir. 2017’de kurumların %88’i böyle bildirirken bu seneki oran %90. 
- Borsaların %73’ü BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden, çoğunlukla bilgi verme ve eğitim girişimleri olmak üzere bazılarını gerçekleştirdiklerini bildirmişlerdir. 
- Borsalar teşvik ederek veya zorunlu tutarak piyasalarda ÇSY raporlamasına yönlendiren birincil aktörler. Borsaların %77’si bu işlevi gerçekleştirmektedir. Henüz ÇSY raporlaması için global bir standart yoktur.
- ÇSY raporlamasına ilişkin artan bir yatırımcı talebi gözlemlense de, bir çok piyasada bu talebin kısıtlı olduğu tahmin edilmektedir. 
- Sürdürülebilirlik endeksleri en yaygın ürün olmayı sürdürmekle beraber ÇSY ilişkili tahvil ihraçlarında önemli artış gerçekleşmiştir. Borsaların %73’ünde yeşil tahvil gibi sürdürülebilirlik ürünleri bulunmaktadır.
Araştırma WFE tarafından 2018 yılını kapsamak üzere 57 borsa ve 6 bağlı şirketin verdiği yanıtlardan derlenerek 2019’un ilk çeyreğinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma, borsalar ve sürdürülebilirlik girişimleri, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, sürdürülebilirlik ve şeffaflık ve sürdürülebilirlik ürünleri olmak üzere dört ana alana odaklanmıştır. 

PAYLAŞ: DETAY

15 May

İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerileri doğrultusunda raporlama için SASB ve CDSB'den yeni uygulama rehberi

Finansal İstikrar Kurulu (FSB) tarafından oluşturulan İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) şirketlerin, yatırımcılara, borç verenlere, sigortacılara ve diğer paydaşlara iklim bazlı finansal risklerine ilişkin bilgi sağlarken kullanabilecekleri ilkeleri paylaştıkları rehberin 2016 ve 2017 yılında iki farklı versiyonu yayınlanmıştı. 
Bu yıl paylaşılan rehberde, şirketlerin raporlama sürecinde iklimle bağlantılı finansal beyanlarının sağlam, tutarlı, karşılaştırılabilir ve kullanılabilir olması için tavsiyeler paylaşıldı. Rehber, Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB) standartlarına uygun olarak hazırlandı. 
Rehber, iklim ilişkili finansal raporlamanın dört ana unsurunu kapsamakta:
- Yönetim: Kuruluşun iklim ilişkili risk ve fırsatların öngörüsü. 
- Strateji: iklim ilişkili risk ve fırsatların kuruluşun faaliyetleri ve finansal planlaması üzerindeki durum ve potansiyelin değerlendirilmesi.
- Risk Yönetimi: Kuruluşun iklim ilişkili risklerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve yönetimi için kullandığı süreçler.
- Ölçüm ve hedefler: İlgili iklim ilişkili risk ve fırsatların değerlendirilmesi ve yönetilmesi için kullanılan ölçüm ve hedefler.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi, ÇSY Raporlama El Kitabı'nı yayımlandı

Aralarında CDP ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB), Finansal Muhasebe Standartları Kurulu'nun (SASB), Küresel Raporlama Girişimi (GRI), Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) gibi kuruluşların bulunduğu bir inisiyatif tarafından oluşturulan Kurumsal Raporlama Diyaloğu, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularında raporlamaya ilişkin bir el kitabı hazırladı. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’nin (WBCSD) yayımladığı rapor aşağıdaki altı temel soruya cevap vermeyi hedefliyor:
1. ÇSY bilgisi neden raporlanmalıdır?
2. ÇSY bilgisi kim için raporlanmalıdır?
3. ÇSY bilgisi nerede raporlanmalıdır?
4. Hangi ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
5. ÇSY bilgisi nasıl hazırlanmalı ve sunulmalıdır?
6. Ne kadar ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
Bu sorulara ek olarak, hazırlanan el Kitabında ÇSY raporlamasının adımları aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:
A. Raporlanacak bilgiler aşağıda yer verilen kriterlere göre tarafsız ve objektif olarak değerlendirilmelidir.
     Raporlamanın amacını ve objektifliğini destekleyen
     İş değerine sahip
     Öncelikli olarak hedeflenen paydaşların gereksinimini karşılayan 
     Desteklenebilir nitelikli
     Kolaylıkla iletişimi yapılabilir
B.  Değerlendirme sürecine, varsayımlara, fikirlere, uzmanların ve yönetimin yargılarına dayanarak karar verilmelidir.
C. Süreç ve kararlar, yargılamaların oluşumuna etki eden duyarlılıklar ve belirsizliklerle birlikte belgelendirilmelidir. 

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Son 30 yılda yatırımcıların sürdürülebilirlik liderliği

1989 yılında Exxon Valdez’in petrol tankerinin Alaska’da kaza yapması sonucu, dünyanın en uzun nehri olan Mississippi’yi uçtan uca kaplayacak kadar petrol denize yayıldı. Bu olay, Birleşik Devletler’de benzeri görülmemiş bir çevre felaketiydi. Denizi ve kıyı şeridini kaplayan petrol, binlerce kuş ve balığın ölümüne neden oldu. Exxon Valdez’in ödediği bedel ise yarım milyar dolar değerindeki tazminat oldu.

Bir grup yatırımcı, kazanın bölgedeki ekosistemler üzerindeki yıkıcı etkilerini görerek şirketlerin faaliyetlerini sorgulamaya başladı. Şirketlerin çevreye karşı sorumluluklarını, ekonomik ve toplumsal değişimdeki rolünü gözden geçirmek için bir araya gelme kararı aldılar. Coalition for Environmentally Responsible Economies (Çevreye Karşı Sorumlu Ekonomiler Koalisyonu- Ceres) organizasyonunu kuran grup, çevreci organizasyolar ile çalışarak şirketler için Ceres İlkeleri’ni geliştirdi.

Ardından Ceres, Küresel Raporlama Girişimi’ni (Global Reporting Initiative – GRI) kurdu. Günümüzde şirketlerin sürdürülebilirlik raporlamalarında kullandıkları en yaygın standart olan GRI, yaklaşık 13.400 şirket tarafından kullanılıyor. Çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularını değerlendirmek için geliştirilen yeni yöntemler, şirketlerin bu konuları içselleştirmesini ve raporlamasını sağlıyor. Bu raporlar, şirketlerin hem bu konularda performansını ölçebilmesine hem de çözüm için harekete geçebilmesine yarıyor.

Ceres’in yatırımcılar, şirketler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ile oluşturduğu iletişim ağları, yüksek ÇSY performansının doğrudan daha güçlü finansal performansla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu ağlardan biri olan Ceres Yatırımcı Ağı (Ceres Investor Network), küresel ekonomideki en etkili varlık sahiplerinin ve varlık yöneticilerinin bazıları ile birlik olarak kurumsal değişimin ön saflarında yer alıyor; şirketlerin iklim ve su risklerini tespit ederek yönetebilmeleri için önderlik ediyor. Yatırımcılar, İklim Eylemi +100 (Climate Action 100+) gibi küresel iş birlikleri yoluyla, en büyük sera gazı salımı yapan şirketleri Paris Anlaşması'nın hedefleriyle uyumlu hale getiriyor.

Yatırımcıların geliştirdiği Yatırımcı Gündemi (The Investor Agenda) ise 400 yatırımcıya ulaşmış durumda. Küresel ısınmadaki artışı 1,5 °C derecede tutmayı hedefleyen bu organizasyon kapsamında küresel yatırımcılar; düşük ve sıfır karbon projeleri, kömür temelli yatırımlardan uzaklaşma, iklim politikaları gibi konularda bir araya geliyor ve birbirlerini destekliyorlar.

Exxon Valdex petrol tankeri kazasından sonra artan farkındalık, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konusunda çok yol kat edilmesini sağladı. Sermaye piyasasını sürdürülebilir kılmak için yeni uygulamalar devreye girdi. Fosil yakıtlar gibi iklimsel risk unsurlarının üstesinden gelinmesi için günden güne gelişen yeni projeler, yatırımcılar tarafından desteklenmeye başladı. Bütün bu örnekler gösteriyor ki yatırımcıların önderlik ettiği projeler çok etkili ve değerli olabiliyor. Sürdürülebilir ekonomiye geçilmesi ve dünyadaki tüm yaşamın korunabilmesi için yatırımcıların bu potansiyeli görerek iş birliklerini arttırması gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Birleşmiş Milletler ilaca dirençli enfeksiyonlara karşı uyarıyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) 29 Nisan’da yayımlanan Bekleyecek Vakit Yok: Dünyayı ilaca dirençli enfesiyonlardan korumak (No Time to Wait: Securing the future from drug-resistant infection) raporuna göre antimikrobiyal ilaçların aşırı kullanılması mikropların ilaçlara karşı direnç geliştirmesine sebep oluyor. Direnç geliştiren mikropların ise 2050’ye kadar 10 milyon insanın ölümüne yol açabileceği tahmin ediliyor. Bu durum çok ciddi bir insanlık krizini beraberinde getirebilir.

Rapora göre her yıl 700.000 kişi ilaca dirençli enfeksiyonlardan hayatını kaybediyor. Önümüzdeki 30 yılda Avrupa, Kuzey Amerika ve Avusturalya kıtalarında toplam 2,4 milyon insanın diz ameliyatı, doğum gibi ameliyatlarda tedavi edilemeyen enfeksiyonlar nedeniyle ölebileceği tahmin ediliyor.

Raporu hazırlayan BM Antimikrobiyal Dirençte Kurumlararası Koordinasyon Grubu (U.N. Interagency Coordination Group on Antimicrobial Resistance) acilen BM’de bu tehlikeye karşı bir panel oluşturulması gerektiğini vurguluyor. Küresel bir krizin önüne geçebilmek için alınabilecek pek çok önlem var. Tıbbi öneme sahip antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımınının yasaklanması, ilaç şirketlerinin yeni antimikrobiyal bileşikler geliştirmesi için ekonomik teşvik verilmesi ve reçetesiz ilaç satılan ilaçlara kısıtlama getirilmesi üzerinde duruluyor.

Dirençli mikropların yayılmasındaki en etkili faktör olarak gelişmemiş ülkelerdeki kirlenmiş su kaynakları ve yetersiz kanalizasyon sistemleri gösteriliyor. Bu ülkelerde insanların temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetlerine erişimi bulunmuyor. BM, doktor muayenesini karşılayamayan kişilerin ucuz antibiyotik satın alma yoluna gittiklerine dikkat çekiyor. Salgınların önüne geçmek için bu ülkelerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 3 (Sağlıklı Bireyler) kapsamında ekonomik olarak desteklenmesi ve kamu sağlığının güvence altına alınması; aşıların ve kaliteli antibiyotiklerin erişilebilir hale getirilmesi gerekiyor.

Rapora göre hayvancılıktaki antimikrobiyal kullanımının takip edilmemesi mikropların direnç geliştirmesindeki en büyük faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. BM’in bir anket araştırmasına göre 146 ülkeden 39’u hayvancılıkta antimikrobiyal kullanımı konusunda istatistik sahibi değil. Hayvanların bünyesinde bulunup verilen ilaçlara direnç geliştiren bakteriler su ve yiyecek yoluyla insanlara geçiyor.

Yeni bir antimikrobiyal bileşik geliştirmenin bedeli yarım milyon dolara kadar çıkabiliyor. Ancak geliştirilen bileşikler direnç oluşabileceği gerekçesiyle doktorlar tarafından reçete edilmiyor. Bunun sonucunda ilaç şirketleri gelir getirmeyecek yeni ilaçları geliştirmek için yatırım yapmıyorlar. Raporda yeni ilaç geliştirme teşvikleri arasında, araştırma için devlet finansmanı ve tıbbi olarak önemli kabul edilen antibiyotiklerin masraflarını karşılayacak yasal değişiklikler gösteriliyor.

Dirençli hastalıkları kontrol altına almanın yılda 9 milyar dolara mal olduğunu açıklayan Dünya Bankası, bu yatırımların ekonomiye oldukça büyük bir getirisinin olacağını da ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Satın aldıklarınızla dünyayı değiştirebilirsiniz

Dünya genelinde küresel tedarik zincirlerindeki artan problemlerden dolayı sürdürülebilir kaynak kullanımı birçok kuruluşun iş öncelikleri haline geldi. Sürdürülebilir kaynak bulma konusunda büyüyen kurumsal dürtü de eşit derecede önemli hale geldi. FRDM’nin CEO’su Justin Dillon, tedarik zincirinde zorla ve köle işçiliğin önüne geçmek üzerine çalışıyor. Dillon ve sürdürülebilirlik ve inovasyondan sorumlu küresel başkan yardımcısı Padmini Ranganathan SAP Ariba Live etkinliğinde yaptığı konuşmada; tedarikte sürdürülebilirlik hakkında konuştular. Dillon, “Etik ve sorumlu terimleri kafa karıştırıcıdır. Çünkü, henüz gerçekleşmemiş gelecekteki bir durumdan bahsediliyor. Benim tutkum bir şeyleri yapmak ve insanlara aktarmak, böylece dünyayı değiştirebilmelerini sağlayabilirim. Tedarik zincirleri dünyayı değiştirmek için düzen de kaos da yaratabileceğimiz bir alan. Sürdürülebilir bir tedarik zinciri yolculuğuna çıkmak için nerede olduğunuzu ölçerek başlamalısınız.” dedi.

Teknoloji amaç değil araçtır
Dillon, “Tedarikçilerinizle olan ticari ilişkiniz sizin gücünüzdür” dedi. “Bir konferans şirketi olan müşterilerimizden biri konferans masaları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek istedi. Asyalı işçilerin konferans masalarına yapıştırılan tutkalları yapmak için Polonya'ya getirildiğini öğrendiler. Bu bilgilere sahip olurlarsa, güçlerini, paralarını sürdürülebilir olmak için kullanabilirler.”

Satın alım, talebi tepeden değiştirme gücüne sahip
“Çok katmanlı dijital tedarik zincirlerindeki verilerden risk belirlemek, şirketlerdeki profesyoneller veya tüketiciler için kolay bir iş değildir. Bir deliğe inip orada kozmetik sektöründe kullanılacak parıldayan tozları toplamak için bir kuyuya inen üç yaşındaki bir kız çocuğunun hayatını düzeltebilmemizin tek yolu sistemin çalışma şeklini değiştirmektir. Sinyalin üstten değişmesi gerekir. Tüketiciler bunu söylüyor. Şirketler bunun hakkında konuşuyor. Şimdi, bu sinyalleri tedarik zinciri katmanlarımıza yerleştirmek bize bağlı.”

Şeffaflık ve eylem almak paylaşılan sorumluluklardır
Dillon, şirketlere tedarik zinciri riskini ölçmek için önce şirket içinde fikir birliği sağlamalarını, ardından organizasyonların en fazla etkiye sahip olduğu yere göre harekete geçmelerini tavsiye etti. “Yeterli sayıda şirket tedarikçileri daha sürdürülebilir uygulamalar benimsemeye zorlarsa değişim gerçekleşebilir.” dedi.

Ranganathan, “Tedarikçilerinize bakın, durum tespiti yapın, hatta belki onları iş yerlerinde ziyaret edin. Tedarikçilerinizi anladıktan sonra, iyi iş yapanlarını belirleyin. Bunu satın alma sözleşmenize uygulayın, iyi uygulama yapan şirketleri tercih ettiğiniz onaylı tedarikçilerin bir parçası haline getirin. Alıcı ve tedarikçi bu ortak sorumlulukta bir araya geliyor.” dedi.

Dillon, “Bu, kendimizden ve şirketimizden daha büyük bir hikayenin bir parçası olmak için bir fırsat” dedi. “Satın aldıklarımızla dünyayı değiştirmek için bir harekete katılıyoruz. Paranızın içinde sadece dünyayı değiştirmek için değil, kendinizi değiştirmek için de güç var.” dedi.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Yönetim kurullarında kadınlar

Günümüzde, kadın yönetici talep ve arzı arasındaki fark olmasının iki temel nedeni var: Yönetici kurulları birçok kalifiye kadını görmezden geliyor ve CEO’lar kadınları yönetim kurullarına hazırlamıyor.

Çoğu kadın yöneticinin kariyerlerini İnsan Kaynakları (İK) adı verilen tek bir departmanda geçirdiğini düşünün. Birkaç yıl önce Washington DC'deki 400 kadınla yapılan bir konuşmada kadınlara kimin İK'da olduğu sorulduğunda, neredeyse herkes elini kaldırdı. Tek bir departmanda geçen bir kariyer yolculuğu kişinin uzmanlığını derinleştirir; ancak bakış açısını genişletmek ve işi kavramak için pek bir fayda sağlamaz. Bu yüzden birçok yönetici aday gösterme komitesi, İK profesyonellerini iş dünyası liderleri ve stratejik düşünürler olarak değil, yönetimsel angarya (administrivia) liderleri olarak düşünme eğilimindedir.

Ancak işler değişti; ve bu algı da değişmeli. Günümüzde, büyük şirketlerin İnsan Kaynakları Yönetim Kurulu Başkanları (CHRO) şirketin geleceğini planlamada oldukça büyük rol alıyorlar. Bir çok kurul toplantılarına katıldıkları ve üst düzey iş meselelerini anladıkları için, bir kurulla nasıl çalışılacağını da biliyorlar. Aynı zamanda İK liderlerinin iş kültürü, işe alımlar, maaş ve tazminatlar, ve diğer üst düzey insan odaklı konulardaki uzmanlıkları, yeteneğe önem veren üst yönetimler açısından da giderek değerli bir hal alıyor.

Ancak Fortune dergisinin belirlediği 100 CHRO'ların 58'i kadınken, şu anda sadece 5 tanesi halka açık bir şirketin yönetim kurulunda görev yapmaktadır. Bu kaçırılan bir fırsat. Kurullar, çoğu kadın olan bu yeni liderler için İK'yı derinlemesine araştırmalılar. Kadın CFO (Finans Yönetim Kurulu Başkanı) sayısı da keşfedilmemiş bir kaynak. Fortune 100’de 8'i yönetim kurulunda olan sadece 15 kadın yönetici var. Ancak bu kaynak da artan talebi karşılamayacak.

Türkiye’de ise bu eşik çok daha düşük. Türkiye’de 2018 Yönetim Kurullarında Kadın raporuna göre tüm BIST şirketleri içinde 159 şirket, BIST-100 içinde 34 şirket hala tamamı erkeklerden oluşan kurullar tarafından yönetiliyor. 2018 yılında BIST şirketlerinde yönetim kurullarında yer alan kadınların oranı %13,9’dan %15,2’ye çıkarak %9,4 oranında arttı. En az 3 kadın üyesi olan 42 şirket tüm şirketlerin sadece %10,4’ünü oluşturdu. Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Melsa Ararat Türkiye'de aileleri temsil eden kadın CEO'lar hariç tutulursa profesyonel kadın CEO oranının sadece yüzde 2 olduğunu belirtiyor. Bu oran oldukça çarpıcı.

Bu uçurumu kapatmak için CEO'lar bu önemli yetenek havuzunun geliştirilmesine yardımcı olabilir. Gördüğümüz en iyi uygulamalardan biri, G3 (Üçlü Grup) olarak adlandırılan oluşumdur: CEO, CHRO ve CFO’nun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu üç yönlü bir ortaklık. Üç lider ortaklaşa bir şekilde öncelikleri belirliyor ve şirketin operasyonlarını her üç ayda bir gözden geçiriyorlar. Bu yakın mesafe çalışma ilişkisi, insani ve finansal kaynakların organizasyonda verimli bir şekilde dağıtılmasını sağlıyor, strateji ve yürütmeyi büyük ölçüde geliştiriyor.

Daha da önemlisi, G3 oluşumu insan kaynaklarından sorumlu CHRO’nun şirketin finansal sorunlarını daha derinlemesine anlamasını sağladı ve CHRO’nun (ve de CFO’nun) kurum hakkındaki görüşünü genişletti. Aynı mantık organizasyonun daha düşük seviyeleri için de geçerlidir. İK liderleri, farklı alanlardaki liderlerle yakın çalışarak daha geniş beceriler elde edebilir. Birlikte çalışma pratiklerini bu şekilde yapılandırmak kurullarda hizmet verme potansiyeli ve / veya kapasitesi olan İK liderlerini belirlemede yardımcı olur. Bazı şirketler, İK liderlerini İK departmanının içinde ve dışında görevlerini değiştirtmeye başladı.

G3 olarak adlandırılan üç liderin yan yana çalışma pratiklerini geliştirmesi, CHRO'ları üst yönetim kurullarına hazırlamanın en iyi yoludur. Bununla birlikte, şirketlerin aşağıdakileri yapmalarını öneririz:

Daha derin ve daha geniş arama yapın. Denkleme toplumsal cinsiyet faktörünü eklemeden önce de kar-zarar hesabını yönetecek tecrübeli insanlar bulmak zordu. Ancak, bu sorumluluğu alabilecek ve yeterli iş deneyimine sahip kadın çalışan havuzu, CEO’nun üç veya dört seviye altına indiğinizde şaşırtıcı derecede geniş. Ayrıca, şirketler yetenek aramada tek kaynak değil. Yetenekler; devlet kurumları, akademi ve küçük işletmelerde de bulunabilir.

Risk almak. Kurullar, sıklıkla ilk kez yönetici olacak adayları seçmekte tereddüt eder. Ancak doğru yeteneği elde etmek için, bu tereddüdün üstesinden gelmeli ve ölçütlerini karşılayan daha genç ve / veya daha az deneyimli kişiler için şans yaratmalılar.

Şu andaki verilere göre ABD’nin 2055’e kadar kurullarda toplumsal cinsiyet dengesine ulaşamayacağı söyleniyor. Hepimiz o dengeye daha erken gelmeyi umalım ve bunun için, orada olduğunu bildiğimiz kalifiye kadınları bulalım.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Amazon çalışanları iklim değişikliği hareketi için birleşti

4,200 Amazon çalışanı, şirketlerini iklim değişikliği ile mücadeleye nasıl katkıda bulunduğunu sorgulamaya çağırıyor. Bu eylem teknoloji endüstrisinde gerçekleşecek olan en büyük çalışan merkezli iklim değişikliği hareketi niteliğinde.

Çalışanlar, iklim değişikliği konusundaki tepkilerini bir mektup ile ortaya koydu. Mektuplarında, şirketlerinin karbon ayak izini azaltmak için belirsiz açıklamalar yerine kesin ifadeli eylem planlarında bulunmaları gerektiğini söylediler. Amazon’un daha fazla petrol ve gaz kaynağı bulmasına ve çıkarmasına yardımcı olan bulut sistemlerini de durdurması gerektiğini ifade ettiler.

Yukarıdaki ifadeleri içeren mektubu imzalayan Amazon çalışanları, şirketlerini karbon ayak izini ele almak için bir plan geliştirmeye zorlayacak bir hissedar kararı önerisinde bulundular. Karar geçtiğimiz yılın sonlarında iki düzineden fazla mevcut ve eski çalışan tarafından verildi ve gelecek ay oylamaya sunulacak. Kampanyalarını kamuoyuna duyurduklarında, Amazon’un sürdürülebilirlik çalışmasının bir bölümünü yöneten Chris Page de dahil olmak üzere bir düzine çalışan daha harekete katıldı.

Amazon’un sözcüsü Sam Kennedy, doğrudan mektup üzerine yorum yapmadı, ancak şirketin iklim değişikliğini birçok yönden ele aldığını şu sözlerle dile getirdi: “Bu yılın başlarında, karbon ayak izimizi, ilgili hedefler ve programlarla birlikte paylaşacağımızı duyurduk. Ayrıca Sıfır Sevkiyat (Shipment Zero) programımızı duyurduk. Bu vizyon ile 2030 yılına kadar tüm sevkiyatlarımızın yarısını sıfır karbon haline getireceğiz.”

Amazon diğer teknoloji şirketlerine oranla karbon ayak izi konusunda eleştiriye daha açık bir yapıya sahip. 2014 yılında veri merkezleri için %100 yenilenebilir enerji kullanımı sağlamak için uzun vadeli bir plan duyurdu ancak bu planın hedef yılı henüz belirlenmedi. Ayrıca, üç yeni Rüzgar çiftliği projesi oluşturuldu. Ancak çalışanları, Amazon’dan daha büyük bir çaba göstermesini bekliyor. Bu amaçla Ocak ayında, bir grup işçi Amazon'un sürdürülebilirlik ekibi ve yatırımcı ilişkileri görevlileri ile teklifleri hakkında görüştü. Tekliften birkaç gün sonra Amazon, Sıfır Sevkiyat girişimini açıkladı. Amazon ayrıca bir blog yazısında bu yıl şirket genelinde karbon ayak izini açıklayacağını duyurdu.

Amazon ile yapılan ikinci bir toplantıda, çalışanlar, petrol endüstrisi ile şirketin sürdürülebilirlik ekibini birleştirdi. Ancak üyelerin konuyla ilgili farkındalığının çok olmadığını düşünen çalışanlar tepki gösterdi. Mart ayı ortalarında Amazon, aktivistlere kurulun hissedarlara karara itiraz etmelerini önereceğini bildirdi. Böylece çalışanlar, içlerinde “petrol ve doğal gaz çıkarımı ve keşfi için özel olarak tasarlanmış tüm özel çözümlere son verilmesi” ilkesi de dahil olmak üzere altı ilkeyi içeren bir mektup hazırladılar. Bu altı ilkenin bir eylem planına öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu mektup bir haftadan kısa bir sürede 4.200 çalışan tarafından imzalandı.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Microsoft’tan yeni sürdürülebilirlik adımları

Microsoft, yakın zaman önce sürdürülebilirlik performansını ikiye katlayacak bir yol haritası paylaştı. Şirketin sürdürülebilirlik alanındaki vizyonunu yansıtan bu haritada sürdürebilirliği işlerinin temeline yerleştirerek bu alandaki çalışmalarından sonuç alabileceklerini ön görüyorlar. Şirketin Hukuk Müdürü Brad Smith’e göre, iklim değişikliğinin etkilerinin boyutu ve bu etkilerin yayılma hızı bu konuda daha fazlasının yapılması gerektiğini gösteriyor. Microsoft, bu konuda harekete geçerek dünya genelinde sürdürülebilirlik karşısındaki zorlukları, çalışan ve teknoloji kaynaklarından faydalanarak ele alacak.

Microsoft, sürdürülebilirlik yol haritasının ilk adımı olarak şirket içi karbon ücretlerini ton başına 15 dolara yükseltti. Yedi yıl önce bütün departmanların karbon emisyonlarını azaltmada finansal açıdan sorumlu olmaları için Microsoft Vergisi oluşturuldu. Artan ücretlerden oluşturulan bu fon, Microsoft’un sıfır karbon anlayışını koruyarak teknoloji devinin, iş süreçlerinin özüne sürdürülebilirliği koyacak teknoloji yaklaşımını benimsemesine yardımcı oluyor.

Microsoft’un diğer önemli sürdürülebilirlik adımları ise şunlar:

• Puget Sound da dahil olmak üzere sıfır karbon anlayışıyla kurulmuş sürdürülebilir kampüs ve veri merkezleri kurmak. Tüm dünyadaki kampüslerde karbon salınımını azaltmak için yenilikler yapmak
• Dünya için Yapay Zeka Programı’ndaki (AI for Earth) verilerle yapılan araştırmaları, yeni verilerle ve açık yapay zeka prosedürlerinin çevresel uygulamalarıyla birlikte hızlandırmak
• Düşük karbon bulut (low-carbon cloud) çözümler ile sürdürülebilir dönüşümler sağlamak adına hem mevcut hem de yeni müşterilerle ortaklıklar geliştirmek
• Ulusal bir karbon fiyatlandırma yapısı oluşturmak adına Karbon Liderliği Konseyi’ne (Carbon Leadership Council) katılmak da dahil olmak üzere çevresel politika değişikliklerini desteklemek

Microsoft’un açıklamalarına ek olarak, bir danışmanlık şirketinin araştırmasına göre yapay zeka, sera gazı emisyonlarını azaltırken potansiyel ekonomik gelişmeyi sağlıyor. Enerji, tarım, su ve ulaşım ana sektörlerine bakıldığında yapay zekanın, gayrisafi küresel hasılada (global GDP) %4,4 artış ve küresel karbon emisyon oranlarında %4 oranında azalma sağlarken dünyada milyonlarca yeni iş imkanı yaratacağını gösteriyor.

Microsoft’un çalışmaları, karbon emisyon oranlarını azaltmak ve 1,5 GW’dan fazla yenilenebilir enerji satın almak için müşterilerle sürdürülebilir bir dönüşüm ortaklığı kurmak ve Dünya için Yapay Zeka programına 50 milyon dolarlık bir yatırımda bulunmak gibi uygulamaları içeriyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Yatırımlarda sürdürülebilirliğin rolü

Bloomberg, 2017’de sürdürülebilirlik yaklaşımı ile yapılan yatırımlarda önceki yıla göre %37 artış olduğunu belirtiyor. Sürdürülebilir projelere ilginin artması ile yatırımların değerlendirilmesi için de yeni verilere ve analiz yöntemlerine ihtiyaç doğuyor.

Toplamda 5.2 trilyon dolarlık varlığı idare eden 30 yatırım uzmanı ile yapılan bir araştırmada uzmanlar, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) faktörlerine bakarak değerlendirme yaptıklarını ifade ediyorlar. Sosyal ve yönetişim alanlarında; iş gücünde çeşitlilik, cinsiyet eşitliği, insan hakları, yolsuzluk ve adaletli iş gücü uygulamaları gibi veriler değerlendiriliyor. Çevresel değerlendirmede ise karbon salımı, su kaynaklarının kullanımı gibi faktörler göz önünde bulunduruluyor.

İklim değişikliği Faktörü
Sürdürülebilir yatırım yaparken en önemli ölçüt iklim değişikliği oluyor. Sayısı artan sert hava olayları, kuraklık, deniz seviyesinin ve asitliğinin yükselmesi ekonomik kalkınma önünde büyük bir tehdit oluşturuyor. 2.5 trilyon dolarlık varlığın küresel ısınmadan etkileneceği öngörülüyor. İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures -TCFD) yatırımcılara fiziksel riskleri değerlendirmeleri için iyi bir çerçeve sunuyor ancak bu risklerin oluşturabileceği ekonomik hasarı saptamak için daha kapsamlı analizlere ihtiyaç var. Şirketler, varlıklarının konumunu, hassasiyetini ve bunların oluşturduğu finansal riski belirlemek durumunda. Yatırımcılar için nüfus hareketleri, göç, altyapı harcamaları, bölgesel karbon vergileri, gelişen düşük karbon teknolojileri, kanun düzenlemeleri gibi gelişmeleri takip etmek son derece önemli. Bunun yanında şirketlerin karbon ve metan salımı, enerji ve su tüketimi, doğal kaynakları bilinçli kullanması da dikkate alınan veriler.

Veri paylaşımı
Kurumların faaliyetleri konusunda şeffaf olmaması yatırımcıların somut verilere ulaşmasına bir engel. Yatırım uzmanları, projelerin sürdürülebilirliğinden emin olmak istiyorlar. Ancak şirketlerin enerji, su kullanımı gibi somut verileri açıklamaktan yana olmamaları yatırımın gerçekte ne kadar sürdürülebilir olacağı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Yatırımcıların ihtiyaç duyduğu veriler çoğunlukla şirketlerin kendi raporlarından ediniliyor. Ancak veri sağlayan ve özellikle ÇSY verilerine odaklanan üçüncü parti kuruluşlar da var. Ancak veri sağlayıcılar arasında ortak kararlaştırılmış ölçütler bulunmaması yatırımlar arasında karşılaştırma yapılmasını zorlaştırıyor. En yaygın kullanılan ölçütün ise Global Reporting Initiative (GRI) olduğu görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Fashion Transparency Index 2019 yayınlandı

Modaya yenilikçi ve sürdürülebilir bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Fashion Revolution’ un hazırladığı 2019 Moda Şeffaflık Endeksi (Fashion Transparency Index 2019), 200 markayı şeffaflık açısından değerlendirmeye alıyor. Markaların tedarikçilerini ne kadar yakından takip ettiklerini, sorunları nasıl ele aldıklarını ve üretim süreçlerinin ne kadarını tüketici ile paylaştıklarını ölçüyor. Markaların ortalama skorunun %21 olduğu görülüyor. Markalar 5 kategoride değerlendirilip puanlandırılıyor: ilkeler ve taahhütler, yönetim, tedarik zincirinin izlenebilirliği, tedarikçilerin takibi ve iyileştirilmesi ve küresel sorunlar (cinsiyet eşitliği insana yakışır iş, iklim eylemi, sorumlu tüketim ve üretim).

Bu ortalama, hala hedefin çok altında olsa da 2018 değerlendirmesine göre %5 artış göstermiş olması olumlu bir gelişme. En yüksek şeffaflığı gösteren firmalar ise %60 civarı skorlara sahipler.

Fashion Revolution’ın moda endüstrisinde hedeflediği değişim, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme kapsamında bulunuyor. SKH 8; tam istihdam, insana yakışır iş ve eşit ücret, modern kölelik ve çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi, işçi haklarının korunması ve güvenli çalışma ortamlarının desteklenmesini öngörüyor.

Moda endüstrisinin üretim sürecinde şeffaf olmayı benimsemesi neden önemli?
Moda endüstrisi yalnızca tasarım yapan markalardan oluşmuyor. Askıdaki her giysinin ardında uzun bir tedarik zinciri var. Bu tedarik zinciri içinde ham madde üreticileri, kumaş üreticileri ve giysileri üreten işçiler de bulunuyor.

Genellikle, Bir marka için yüzlerce bağımsız işletme üretim yapıyor. Bu işletmeler, markalar veya başka kurumlar tarafından denetlenmiyor. Buralarda işçiler çoğu zaman tehlikeli ve sağlıksız ortamlarda uzun saatler düşük ücretle çalışmak zorundalar. İnsanların çalıştığı mekanların emniyetli olmaması, 2013’te Rana Plaza’nın çökmesiyle sonuçlanan felakette olduğu gibi yüzlerce çalışanın hayatına dahi mal olabiliyor. Denetlenmeyen bu işletmelerde zarar gören işçiler ise, kurumların işletmeler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması nedeniyle haklarını savunamıyorlar. Şeffaflık, üretimi yaptıran markaların gerekli takibi sapması ve ihmalkâr işletmelerin sorumlu tutulabilmesi anlamına geliyor.

Şeffaflık değişim yaratabilir mi?
Fashion Revolution’a göre şeffaflık değişim için önemli bir araç, ancak tek başına tüm sorunların çözümü olamaz. Şeffaflık ilkesi, yalnızca sistemdeki kusurları tespit etmek değil, aynı zamanda onları düzeltmeyi amaçlıyor. Ayrıca, tüketicilerin tercihlerini etkileme potansiyeline sahip. Raporda 2018 yılında, 3,25 milyon kişinin Fashion Revolution etkinliklerine katıldığı belirtiliyor. İşçilerine sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı sağlayan, adil ücretler veren, cinsiyet eşitliğini göz önünde bulunduran, insana ve çevreye duyarlı üreticileri desteklemek isteyen pek çok tüketici var. Üretim ve tedarik süreci konusunda şeffaf olan firmalar, büyük bir tüketici kitlesine hitap etme imkanını da buluyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 April

S360 Yeni Takım Arkadaşı Arıyor!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi bakış açısına sahip yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor.

Büyüyen ekibimizle beraber strateji ve gayri maddi varlı yönetimi alanında çalışmak üzere takım arkadaşı arıyoruz. İlgili adaylar en geç 6 Mayıs Pazartesi gününe kadar info@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

Görev Tanımı:

- Yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
-Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
-Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişimini etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirmek
-Sürdürülebilirlik raporlaması sürecinde yer almak
-Sektör dinamikleri ve müşteri ihtiyaçlarına yanıt verecek sürdürülebilirlik stratejisi oluşturulması sürecinde takım çalışmasında yer almak

Aranan Özellikler:

-Analitik yönü güçlü
-Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
-İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarı
-Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi gören
-Çok iyi derecede İngilizce bilen
-Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
-Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik alanında profesyonel tecrübeli

PAYLAŞ: DETAY

12 April

Kapitalist dünyada anti-kapitalist yaşam

Perakende sektöründe birçok ülkede ücretsiz poşet uygulaması kaldırılmış olsa da dünyadaki plastik tüketimine sürdürülebilir ve anlamlı bir katkının verilebildiğini söylemek zor. Türkiye'deki yeni plastik poşet yasasına verilen tepkilere baktığımızda, ücretsiz olan bir metaya artık para ödemeye verilen bu tepkinin bir ayağında kapitalist olmayan bir ilişkinin ortadan kaldırılmasının payı olduğunu söylemek mümkün.

Amerikalı aktivist Rebecca Solnit’in, Hope in the Dark (Karanlıkta Umut) adlı kitabında belirttiği gibi: “Gündelik hayatımızı nasıl yaşadığımız – aile yaşantımız, arkadaşlık ilişkilerimiz ve çeşitli sosyal, manevi ve politik organizasyonlarda yer alma biçimlerimiz – özünde kapitalist olmayan hatta anti-kapitalist, ücret talep etmeyen ve sevgiye dayalı şeylerle dolu.”

İnternet bu tip kapitalist olmayan faaliyetleri ve ilişkilenmeleri daha da görünür hale getirdi. Kendi sebzelerini üretenlerden, araba satın almayı reddederek paylaşımlı araç kullananlara, gönüllü aktivitelere katılanlardan, ihtiyaç fazlası eşyaları ücretsiz olarak ihtiyacı olan kişilerle buluşturulanlara, birçok insan kar güdüsü olmadan düşünmeyi sessizce sürdürerek binlerce inisiyatif ve organizasyon kuruyorlar.

The Guardian, okurlarından, “kapitalist olmayan yaşam” konusundaki düşüncelerini ve gündelik hayattaki uygulamalarını sorarak yanıtları 24 başlık altında derledi. Biz de öne çıktığını düşündüğümüz alternatif yolları sizinle paylaşıyoruz:

1. Mümkün olduğunca “Serbest-dönüşüm (Freecycle)” yapın
Bir eşyamızı artık istemediğimizde veya ona ihtiyaç duymadığımızda internetteki platformlar üzerinden ihtiyacı olanlarla bağlantı kurarak kullanıma geri kazandırabiliriz. 2009'a kadar bu alandaki en büyük oyuncu 2003'te Arizona'da kurulan Freecycle ağıydı. Daha sonra dünyada ve ülkemizde bu tip pek çok platform ortaya çıktı.

2. Geleneksel “Serbest-dönüşümü” deneyin
Berlin’de “Sperrmüll” adı verilen bir kavram var; istemediğiniz kitap, mobilya, kıyafet hatta yiyecek gibi şeyleri sokağa bırakıyorsunuz ve ihtiyacı olanlar alıyor.

3. Kendi kıyafetlerinizi yapın
Mümkün olduğunca küçük ve bağımsız üreticilerden organik iplikler alarak, ihtiyacınız kadar üretim yapabilirisiniz. Böyle bir üretim biçiminde ne çocuk işçiliği ne de toksik kimyasallarla ilgili endişelenmenize gerek var. Buna alternatif ise, her zaman daha az kıyafetle yaşayabileceğimizi unutmamak!

4. Deterjan ve şampuan almayı bırakabiliriz
Bu alternatif, hazırlık bakımından zaman gerektirdiği için uygulaması çok kolay olmasa da çoğu okuyucu artık ne deterjan ne şampuan ne de saç kremi kullandığını belirtiyor. Sabun cevizi sıvısı, sirke ve güzel koku vermesi için uçucu esansiyel yağ kullanarak birçok karışımı elde etmek mümkün. Merak edenler için sabun cevizi, Sapindus Mukorrossi ağacından gelir ve lychee ailesinin bir parçasıdır. Sabun cevizi sıvısını internet üzerinden satın almak mümkün.

5. Spor salonlarını terk edin
Her ay belirli bir para vererek aşırı yüksek sesli müzikte, sıcak ve ter kokan bir havayı soluyarak ve de devamlı gösteriş peşinde koşan insanları izleyerek spor yapmak oldukça stresli. Bunun yerine huzurlu bir ortamda, bir parkta koşu yapmak ve doğanın tadını çıkarmak çok daha sağlıklı! Böyle bir ortamda spor yaparken, spor salonlarında olduğu gibi aynalar ile bedenlerimizle devamlı karşı karşıya gelerek vücudumuza dair “iyi” “kötü” gibi değerlendirmeler ile karşılaşmak zorunda değiliz. 

6. Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarınız kapatın
Herhangi bir sosyal medya hesabına sahip olmamak mümkün mü? Influencer olarak adlandırılan ve kendi moda tarzlarını, favori mekanlarını ya da gözde eşyalarını sosyal medya üzerinden takipçilerine duyuran ve de dayatan sosyal medya otoritelerinden kaçınmanın iyi yolu bu gibi gözüküyor. Daha az reklama maruz kalmayı kim istemez?

7. Sosyal girişim ya da topluluk yararına çalışan bir şirket bulun
Bugün kar amacı güderken sosyal ve çevresel sorunlara çözüm üreten şirketler gittikçe yaygınlaşıyor. Daha anlamlı bir işte çalışma tatmini yaşamak için B Corp’ları tanıyın ve değer yaratmak için çalışın.

8. Yüksek oranda kimyasal içeren temizlik ürünleri satın almayı bırakın
Ev temizlik ürünlerinin çoğunu beyaz sirke, su ve sodyum bikarbonat karışımı ile yapmak mümkün.

9. Atılan yiyecekleri paylaşın
Atılmaya hazır ürünleri temin ederek ihtiyacı olanlarla paylaşmak aradığımız anlam yolculuğunda bize yardımcı olabilir. Türkiye’de atık ürün olma noktasına gelmiş gıdaları değerlendiren Fazla Gıda, gıda israfını önlemek için çalışmalar yürütüyor.

10. FAIRphone'u deneyin
Akıllı telefonların üretiminde çoğu zaman işçi hakları ihlal ediliyor, üretimde toksik materyaller kullanılıyor. Hollandalı Fairphone markası Android işletim sistemini kullanıyor ve çok daha etik bir üretim sürecine sahip. Ayrıca telefonun modüler olması, her bir parçanın tamir edilebilir, programların güncellenebilir ve kolay eklenip çıkarılabilmesi için kullanıcı dostu olması markayı diğer tüm akıllı telefonlardan ayırmaya yetiyor. Ayrıca şirket, iş dünyasının gücünü amaç ile birleştiren bir B Corp!

PAYLAŞ: DETAY

12 April

Ambalaj ve giyim endüstrileri döngüsel ekonomi için ilham veriyor

Atıkların bertaraf edilmesi dünyada artık birçok endüstrinin odaklandığı bir konu. Ancak ambalaj ve giyim endüstrisi hem atık konusunda en büyük sorumluluğu taşıyan, hem de bu konuda oldukça ilham verici çözümler geliştiren iki endüstri olarak daha yakından incelenmeyi hak ediyor.

Plastik Ürünler ve Paketleme
Dünyaca ünlü birçok marka, güçlerini birleştiriyor ve plastik atıkların okyanus ve karada yarattığı büyük yığılmaların önüne geçmek için birden çok inisiyatife, ortaklığa veya görev gücüne katılıyor. İnisiyatiflere üye olan üreticilerin büyük çoğunluğunun, paketlemeden kaynaklanan atıkların sorumluluğunu üzerine almaları oldukça önemli bir gelişme.

Ellen MacArthur Vakfı’nın başlattığı “Yeni Plastik Ekonomisi Küresel Taahhüdü” dünyaca ünlü 70 markanın da aralarında bulunduğu ve küresel plastik endüstrisinin %20’sini temsil eden toplamda 250’den fazla imzacısı bulunan bir oluşum. Bu oluşumun hedefi ise, dünyadaki tüm plastik paketlemenin %100 yeniden kullanılabilir, geri dönüştürülebilir ve biyolojik olarak tamamen bozunabilir hale getirilmesi ve bununla birlikte yeniden tasarım ve inovasyonla gereksiz plastik paketlemenin önüne geçilmesi. Bu alanda ortaya çıkan inisiyatifer ve inovasyonlar oldukça heyecan verici olmakla birlikte, bu çalışmaların sonuçlarını görmek zaman alacak. Bu süreç içinde, sivil toplum kuruluşları plastik kirliliği konusunda ürünleri ve ambalajları ile en büyük zararı yaratan büyük markalara plastik atıkların toplanması ve temizlenmesi konusunda çağrıda bulunuyor.

Giyim
Moda endüstrisi, doğal kaynakların giysilerin üretimi için kullanılması ve yeniden kullanılabilir tekstil ürünlerinin çöp alanlarında birikmesi sonucunda  en büyük çevresel etkiyi yaratan endüstri. Küresel verilere baktığımızda, giysi üretiminde kullanılan materyalin %73’ü yaşam döngüsünün sonunda ya yakılıyor ya da çöp alanlarında birikiyorken, eski giysilerin sadece %1’i yeni giysilerin üretiminde kullanılıyor. Dünyaca ünlü büyük markalar bu sonucu değiştirmek için artık çeşitli çalışmalar yapıyor.

Pamuktan ve diğer saf ham maddeden üretilen kumaşların geri dönüşümü bilinen bir uygulama iken, farklı ham maddelerin karışımı ve sentetik malzemelerden üretilen kumaşların geri dönüşümü oldukça karmaşık. Ancak kimya alanında gerçekleşen inovasyonlar ile bu durum daha kolay uygulanabilir bir süreç haline geldi. Kullanılmış kumaştaki polyester ve pamuğun ayrıştırılarak yeniden kullanılmasını sağlayan Worn Again adlı kimyasal geri dönüşüm teknolojisi, H&M ve Kering ile pilot projeler gerçekleştirmeye başladı. Bununla birlikte H&M, başlattığı “Küresel Değişim Ödülü” ile tekstilde geri dönüşüm yoluyla giysi endüstrisinde ezber bozan start-up’ları desteklemeyi hedefliyor. Patagonia, Levi Strauss gibi markalar ise giysilerin kullanım ömürlerini uzatmak için tüketicilerine ürün bakım tavsiyeleri vererek farklı bir strateji uyguluyor.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, artık giyim ve ambalaj sektörlerinde birçok üründe ve iş süreçlerinde yaratılan atığın azaltılması için, küresel ivmeyle birlikte bilgi birikimi ve satın alma gücü yaratıldı. Bununla birlikte, bu ivmenin devamlılığının sağlanması ve sorumlu tüketimin artırılması için tüketici ve üretici iş birliğinin altı çiziliyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 April

Kentsel alanları otomobillerden geri almak mümkün: Bisiklet başkenti Amsterdam

Amsterdam’a arabayla yolu düşenler tüm şehrin bisikletliler tarafından ele geçirilmiş olduğunun hızlıca farkına varacaktır. Oysa ki şehrin yakın geçmişini bilenler bugün trafiğin mutlak sahibi olan bisikletlilere, günümüz kentleri arasında ayrıcalıklı sayılabilecek bu denli bir özgürlüğün sağlanabilmesi için çok fazla yol katedildiğini hatırlayacaktır.

Kent genelinde özenle oluşturulmuş bisiklet altyapısı, bisikleti güvenlik ve konfor açısından şehiriçi ulaşımın merkezine öylesine taşımış durumda ki 7’den 70’e nüfusun büyük bir yüzdesi bisikleti gündelik hayatlarının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Bu arada durumun sadece Amsterdam’da böyle olduğunu düşünüyorsanız yanılabilirsiniz. Benzer altyapı ve kültür neredeyse tüm Hollanda’da yerleşmiş durumda.

Peki dünyanın bisiklet başkenti olarak bilinen Amsterdam bugünlere nasıl geldi?

Aslına bakarsanız yakın geçmiş diyebileceğimiz 1950’lerle birlikte bisikletler hızla artan araç sayısından ötürü Amsterdam sokaklarından silinmek üzereyken yaşanan olaylar ve sıkı aktivizm Amsterdam’ın bugünkü çehresinin temelini oluşturuyor.

20. yüzyılın başlarında otomobil henüz bu denli yaygın ve ulaşılabilir değilken bisikletler herkes tarafından saygın bir ulaşım aracı olarak görülüyordu. Hollanda ekonomisinin savaş sonrası dönemde hızla büyümesi ve insanların satın alım gücünün günden güne artması sebebiyle şehir otoriteleri otomobili geleceğin ulaşım aracı olarak görmeye başlamıştı. Buna paralel olarak Amsterdam’ın mahalleleri motorlu taşıtlara yer açabilmek adına tekrar düzenlendi ve bisikletin ulaşım içerisindeki payı her yıl ortalama %6’lık düşüşle azalmaya başladı.



Tam da bu noktada hızla değişen ulaşım tercihleri bir takım olumsuzlukları da beraberinde getirdi. 1971 yılında 400’den fazlası çocuk olmak üzere 3300 kişi trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Bu kayıplar kamuoyunda yankı bulmaya başladıkça çeşitli gruplar tarafından protestolar gerçekleştirilmeye başlandı. Bu gruplardan en hatırda kalanı eski Avrupa Parlemento Üyesi, Maartje van Putten’in de başkanlığını yürüttüğü “Çocuk cinayetlerini durdurun” (Stop de Kindermoord) grubuydu.“Stop de Kindermoord” 70’li yıllarda kaza noktalarını ele geçirip, caddeleri çocukların özgürce gezebilmeleri için düzenli olarak kapatmaya başladı ve hızlı bir şekilde kamuoyu desteğini arkasına aldı. Bunun sonucunda Hollanda hükümeti tarafından maddi desteğe bağlanan inisiyatif, güvenli şehir planlama üzerine fikirler geliştirme görevini üstlendi. Bunun ilk tohumlarından biri olan “woonerf” leri (yaşayan sokaklar) halen Hollanda’nın birçok şehrinde görüyoruz.



Stop de Kindermoord kurulduktan iki yıl kadar sonra başka bir aktivist grup olan “First Only Real Dutch Cyclists’ Union” kamusal alanda bisikletliler için daha fazla alan talebiyle ortaya çıktı. Grup bisiklet kullananların gündelik hayatta karşılaştığı problemleri sistematik olarak bir envanterde toplamaya başladı.Tüm bunlar yaşanırken 1973 yılında ortaya çıkan petrol krizinin etkilerini de hissetmeye başlayan Hollanda, vatandaşlarının yeni bir hayat tarzını benimseyerek enerji tasarrufuna gitmesi yönünde bir politika izlemeye başladı. Sıkı aktivizmi takip eden bu dalga ile öncelikle araçsız Pazar günleri düzenlenmeye başlandı. Böylelikle otomobillerin hegemonyası kamusal alanda azaldı.

Bisikleti insanların gündelik hayatlarının bir parçası haline geitren uygulamalar arttıkça iki tekerin faydaları konusundaki deneyimlerin sayısı da buna paralel olarak artmaya başladı. Bu da beraberinde ülkenin ulaşım politikalarının bisiklet ve yaya dostu hale gelmesinde etkili oldu. Günümüzde Hollanda 35 bin kilometrenin üzerinde bisiklet yoluna sahip ve ülke genelinde yolculukların %25’ten fazlası (İngiltere’de bile bu oran sadece %2) bisikletlerle gerçekleştiriliyor. Bu oranın Amsterdam’da %38, Groningen de ise %59 olduğunu hatırlatmakta fayda var. Her şehirde bisiklet ağının geliştirilmesinden sorumlu devlet memurları var ve elektrikli bisikletlerin yaygınlaşması da bisiklet kullanımına yeni bir ivme kazandırmış durumda. Tüm bu tabloya rağmen kamusal alanları şehirlerin gerçek sahibi insanlara bırakma noktasında yeni mücadele alanları ortaya çıkıyor. Günden güne eskiyen bisiklet altyapısının yenilenmesi ve artan bisiklet kullanımını karşılayabilecek yeni rotaların açılması bunlardan sadece birkaçı. Günümüz şehir planlama anlayışına baktığımızda ise halen araçları kentsel tasarımın merkezine koyan anlayışın yerleşik olduğunu görüyoruz. Şehirlerimizin tamamen yeni bir zihniyetle tasarlanması gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 April

Gıda sistemlerinin sürdürülebilirliğinde iş dünyasının önemi

Dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyara yaklaşacağı ön görülüyor. Geleneksel tarım yöntemleri ise toprağın sağlığını olumsuz yönde etkileyerek doğal kaynaklar üzerinde baskı yaratıyor. Diğer taraftan iklim değişikliği çoğu bitki türünün varlığını tehdit ediyor, şiddetli hava olaylarını tetikleyerek tarımın geleceği üzerinde risk oluşturuyor. Bildiğimiz yöntemlerin yerine çevreyi ve çiftçi refahını gözeten yöntemler koymazsak gıda sistemleri çok ciddi bir krizle karşı karşıya kalabilir. Olası risklerin önüne geçmede hükümetlerle birlikte iş dünyasının katkıları da büyük önem taşıyor.

Bira üreticisi Anheuser-Busch ile tarım teknolojisi alanında faaliyet gösteren Indigo, verimli pirinç yetiştiriciliği için iş birliği yapıyor. Gıda sektöründen General Mills ise 2030’a kadar yaklaşık 400 futbol sahası büyüklüğünde tarım alanını ıslah edeceğinin sözünü verdi.

Çiftçileri iş ortağı olarak konumlayan Indigo, kârlılık, çevresel sürdürülebilirlik ve tüketici sağlığı konularında iyileştirmeler sağlamak üzere, mikrobiyoloji ve dijital teknolojilerden faydalanıyor. Anheuser-Busch için pirinç yetiştirmek üzere Indigo ile anlaşan çiftçiler su ve nitrojen kullanımını %10 oranında azaltacak ve ABD’deki çiftçilerin ortalama referans değerinden %10 daha az sera gazı salımı yapma sözü verecekler. Bu anlaşma, sürdürülebilir pirinç üretiminde türünün ilki olma özelliği taşıyor.

Indigo’nun Genel Müdürü David Perry, sürdürülebilir üretim için sektörde iş birliklerinin önemine dikkat çekiyor ve Indigo ile, tüketiciler için değer yaratma ve gelecekler nesillere kaynaklarımızı bırakma vizyonunda birleştiklerini belirtiyor. Indigo’nun mikrobiyal teknolojisi ve veriye dayalı desteği ile çiftçiler kimyasal, gübre ve su kullanımında azaltım sağlarken daha çok verim alabiliyorlar. Anheuser-Busch’un desteği ise sorumlu üretim ile müşterilerin beklentilerini karşılamayı, ancak bunu yaparken çevreyi korumayı ve çiftçilerin refahına katkı sunmayı sağlıyor.

Gıda sektörünün önemli oyuncularından General Mills, 2030’a kadar yaklaşık 400 futbol sahasına tekabül eden tarım alanında yenileyici tarım (regenerative agriculture) uygulamaları yapacağını duyurdu. Geleneksel ve organik tarım yapan çiftçiler, tedarikçiler ve yenileyici tarım uygulamalarında uzman danışmanlarla iş birliğine gidecek olan şirket, gıda sistemlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmayı hedefliyor. Toplam sera gazı emisyonlarının üçte biri, su tüketiminin ise %70’i küresel gıda sisteminden kaynaklanıyor.

150 yıldır faaliyet gösteren General Mills’in Genel Müdürü Jeff Harmening, 150 yıl daha insanları besleyebilmek için güçlü bir dünyaya ihtiyaç olduğunu söylüyor ve misyonlarını tedarik zincirinden başlayarak dünya için pozitif etki yaratmak olarak açıklıyor. Yenileyici tarım, doğal kaynakları korumayı ve çiftçiler ile ailelerini güçlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir yöntem. Yöntemin çevresel boyutu karbonun havadan çekilip toprakta tutulmasını ve toprağın şiddetli hava koşullarına karşı dayanıklı olmasını içeriyor. General Mills, kilit tedarikçilerle iş birliği içinde yulaf, buğday, mısır, şeker pancarı ve süt ineği yemi üretiminde yöntemin benimsenmesinde ve yayılmasında öncülük edecek.

PAYLAŞ: DETAY

11 April

Sürdürülebilir yatırımların kamuya açıklama kuralları üzerine uzlaşmaya varıldı

Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve AB üye devletlerin sürdürülebilir yatırım ve sürdürülebilirlik risklerinin kamuya açıklanmasına ilişkin yeni kurallarda uzlaşmaya vardığını paylaştı.  
Yeni düzenleme, müşterilerinin lehine davranma görevlerinin bir parçası olarak finansal piyasa katılımcılarının ve finansal danışmanların ÇSY risk ve fırsatlarını iş süreçlerine nasıl entegre edeceklerini belirliyor. Düzenleme aynı zamanda finansal piyasa katılımcılarının ÇSY risk ve fırsatlarının entegrasyonuna uyumu konusunda yatırımcıları nasıl bilgilendireceklerine dair kuralları da içeriyor. Böylelikle sürdürülebilirlik konularında finansal piyasa katılımcıları ve danışmanlar ile yatırımcılar arasındaki bilgi eşitsizliğini gidermeyi hedefliyor. Yeni düzenleme yatırımların sürdürülebilirliğini garanti almak için, su kirleten veya biyolojik çeşitliliği tahrip eden varlıklar gibi ÇSY konularında olumsuz etkilerin açıklanmasını da içeriyor.
Yeni düzenleme üç ana başlık etrafında oluşturuldu:

- Yeşil badananın (greenwashing) engellenmesi: Bir yatırım ürününün sürdürülebilirlik özellikleri ve faydaları hakkındaki doğrulanmamış veya yanıltıcı iddiaların engellenmesi ve sürdürülebilirlik konularında piyasa hassasiyetinde artış.
Düzenleyici tarafsızlığı: Farklı finansal piyasa işletmecilerinin aynı şekilde uygulayacağı şekilde kamuya açıklama araçlarının sağlanması.
- Eşit şartlar oluşturulması: Düzenlemenin, yatırım fonları, sigorta tabanlı yatırım ürünleri, özel ve mesleki emeklilik fonları, bireysel portföy yönetimi ve sigorta ve yatırım danışmanlığı gibi farklı finansal hizmet sektörlerini kapsaması.

PAYLAŞ: DETAY

11 April

İklim değişikliği ve Federal Rezerv

San Fransisco Federal Rezerv Bankası’nın 25 Mart’ta yayımladığı “Ekonomi Mektubu”nda, Kıdemli Politika Danışmanı ve Araştırma Departmanı GMY’si Glenn D. Rudebusch’un İklim Değişikliği ve Federal Rezerv başlıklı yazısı paylaşıldı. Yazıda, iklim değişikliğinin sebep olduğu sonuçlar ile Fed’in para ve maliye politikası ilişkisine yer verildi.
İklim değişikliği ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş bölümünde iklim değişikliği üzerine kısa bilgi paylaşılan yazıda, iklim değişikliğinin ABD ekonomisi üzerine etkilerinin üzerinde de duruluyor. Kanunlar doğrultusunda zorunlu olarak 13 Federal Kurum tarafından hazırlanan son “Ulusal İklim Değerlendirmesi” raporundan aşağıdaki alıntıya yer verilmiş:
“Küresel bazda esaslı ve sürekli azaltma ve bölgesel uyum çabaları olmadan iklim değişikliği bu yüzyılda Amerikan altyapısı ve varlıklarında artan şekilde kayıplara yol açacak ve ekonomik büyüme oranına sekte vuracaktır.”
Yazıda, iklim değişikliği kaynaklı maliyetlerin uygun bir karbon vergisi ile karşılanmasındaki zorluklar ele alındıktan sonra “İklim değişikliği ve Fed” alt başlıklı bölümde “İklim değişikliği ve Fed’in finansal ve makroekonomik istikrar hedefleriyle nasıl ilişkilendirilir” sorusu ele alınıyor. Bunun ardından, finansal istikrar bağlamında birçok merkez bankasının iklim değişikliğinden kaynaklanan ve artmakta olan finansal risklerin hesaplanıp dikkate alınmasının önemini kabul ettiği belirtiliyor.
İklim değişikliğinden kaynaklanan finansal risklere karşı, bazı ülkelerin düzenleyici otoriteleri şirketlere iklim ile ilgili tüm finansal risklerini açıklamalarına ve stres testleri uygulamalarına ilişkin düzenlemeler yaparken bazı merkez bankaları, iklim değişikliğinin parasal politikalara uygun olduklarını görüyorlar.
Kısaca, potansiyel üretim büyümesi, sermaye oluşumu, verimlilik ve uzun dönemli reel faiz oranı gibi bir dizi makro ekonomik politikanın geliştirilmesinde iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına da dikkat edilmesi gerekildiğinin altı çiziliyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 April

Yeni nesil düşük karbon ölçütlerinde fikir birliğine varıldı

Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu’nun ve AB üye devletlerin sürdürülebilir proje ve varlıklara olan yatırımları arttırmak için gerekli olan yeni nesil düşük karbon kıyaslama ölçütlerinde (benchmarks) görüş birliğine vardıklarını açıkladı.
Sağlanan görüş birliği, iklim değişikliği kıyaslaması ve yatırım fonlarının Paris Anlaşması hedefi ile uyumlu olacak şekilde özelleştirilmiş bir kıyaslama olmak üzere iki yeni kategoride düşük karbon kıyaslaması yaratıyor.
İlk olarak Mayıs 2018’de Komisyon tarafından önerilen bu kuralların benimsenmesi, ekonomideki ihtiyaçlar ile finansmanı bir araya getirerek Sermaye Piyasaları Birliği ve AB Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin hedeflerine destek olacak.
Bu iki yeni kategori, iklim esaslı yatırım stratejisi uygulamak isteyen yatırımcıları yönlendirmek amacıyla tasarlanan gönüllü etiketler. Bu yeni etiketler, aynı zamanda yatırımcılara bir kıyaslamanın çevresel faydaları hakkında yanıltıcı veya doğrulanmamış iddialarla aldatılmalarına neden olan yeşil badanadan (greenwashing) kaçınılabilmesi için ek güvence sağlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

Stajyer çalışma arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 12 Nisan 2019 Cuma gününe kadar info@s360.com.tr veya ece.akdogan@s360.com.tr adreslerine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.
 
Stajyer Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:
• Sürdürülebilirlik iletişimi ve sosyal medyaya ilgi
• Üniversitelerin ilgili bölümlerinde eğitim görmek
• Çok iyi derecede İngilizce bilmek
• Türkçe ve İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
 
S360 Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

22 March

Tarımda yüksek teknoloji

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yeni teknoloji kullanımına açık olan Avrupa tarım sektörü bu durumun karşılığını, dört çiftçi kuşağının bir önceki kuşaktan daha çok verim almasıyla gördü. Fakat gün geçtikçe düşen tarım ürünleri fiyatları, yüksek üretim miktarlarına sahip olan çiftçilerin artık tarımla geçinemeyecekleri bir dünya yaratıyor. Bu soruna çözüm olabilecek bazı uygulamalar dijitalleşmeden destek alıyor.

Dijital teknoloji
Tarımda besi hayvanı veya mahsul ihtiyaçlarının “doğru zamanda doğru miktarda” ölçülmesini sağlayan dijital yaklaşım “hassas tarım” olarak adlandırılıyor. Özellikle mahsul için değerli bir yöntem olduğu kanıtlanan yönteme GPS yönlendirmesi, makine kontrol arayüzleri ve gömülü veri işleme teknolojilerinin geliştirilmesiyle ulaşıldı. “Hassas tarım” yaklaşımı atık ve verimsizlikleri azaltmada da etkili bir yol olsa da böcek ilacı kullanımına bir çözüm getirmiyor. Yeni yollar araştırmak yerine halihazırdaki uygulamaları geliştirmeye yönelik olan yaklaşım, çiftçilerin böcek ilacına bağlı kalmalarına ve sürdürülebilir tarımın da ilerleyemeyecek noktada takılmasına yol açıyor. Bu sebeple, tarımda verimliliği artırabilecek olan dijital teknoloji, sürdürülebilirlik anlamında pozitif bir etki yaratamayıp, teknoloji bağımlılığında artış ve istihdam oranlarının azalması gibi riskleri beraberinde getirebilir.

Farklı bir dijital tarım
Dijital teknoloji, toplumun ve çiftçilerin ihtiyaçları çerçevesinde oluşturulacak ve tarım faaliyetlerini geliştirmeye, regülasyon değişikliklerine ve pazara ilham olacak bir iş birliğine önayak olacak şekilde de kullanılabilir. Ulusal ve uluslararası düzeyde sağlanacak iş birlikleri, dijital teknoloji sayesinde toplumun ve çiftçilerin tarım konusunda söz hakkına sahip olmasını sağlayabilir. Arz ve talebi orta yolda buluşturan dijital tarım ile hem üretici hem de tüketicilerin isteklerini karşılayabilecek bir sistem tasarlanması planlanıyor. Çiftçilerin dijital teknolojiye dahil oluşu ile ekipman paylaşımı, arazi kullanımı, tedarik ve üretim kanallarında alternatiflerin araştırılması konularında dayanışma mümkün olabiliyor. Ortak çalışmaya dayalı dijital teknolojiler ile günümüz pazarının finanse etmediği sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik elde edilebilir.

Teknoloji ne için kullanılmalı?
Performansı ölçmek için kullanılan araçlar ve süreç yönetimi değiştirilmediği sürece günümüzdeki sistem değişmeyeceğe benziyor ve toplumun tarımın işlevi konusunda daha net olması bekleniyor. Tarımla amaçlananların bir kısmının pazar değeri yokken (su ve hava gibi doğal kaynakların sürdürülmesi), bir kısmı sosyal değerden uzak (karbon depolanması) ve bazıları da çiftçi emeğinin karşılığını vermiyor. Örneğin; lavanta tarlalarının turizm sektörü ve bal üretimi sektörlerine açılmasıyla sağladığı kazanç çiftçilerin lavantayı kozmetik sektörüne satarak elde ettiği geliri aşsa da, çiftçiler bu sektörlere verdikleri katkıdan ek gelir bulamıyorlar. Tarımın gıda, lif ve yakıt üretiminin ötesinde önem kazandığının anlaşılması ve hayvan sağlığında olduğu gibi kapsamlı bir kaynak ve alan yönetimine dahil edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Süreçleri takip etmek önemli
Tarımda yürütülen dinamik süreçler mevsimlere ve alanlara göre değişkenlik gösterirken hayvanların ve bitkilerin çevreyle etkileşimine göre belirleniyor. Tarım sistemlerini değiştirebilmek ve takip edebilmek için dijital teknoloji, materyal ve enerji akışını değerlendirmekte kullanılabiliyor. Sensör teknolojilerinin ilerletilmesinin hayvan ve bitki sağlığı yönetiminde dönüştürücü bir güç olması bekleniyor. Birden fazla değişkeni ölçmek için birden fazla sensör kullanımı, böcek ilaçlarının insan sağlığına ve tarım alanlarına etkisini ölçmek de dahil olmak üzere oluşturacağı uygulamalarla tarım anlayışını değiştirebilir. Dijital teknolojilerden destek alan tarımda, böcek ilacı kullanılmayan yöntemlere önem verilmesi gerektiği belirtiliyor. Tarımdaki performansı ölçmek için sadece yüksek üretim odaklı ekonomik kriterlere odaklanmak, sürdürülebilirliğin tümünü yansıtmıyor. Bunun yerine sürdürülebilir tarım için dijital teknolojiler ile bütünsel bir tarım yaklaşımına geçiş sağlanması bekleniyor. Çiftçileri sürdürülebilir olmayan bitki ilacına bağlı tutmaktansa alternatif yolların araştırılmasıyla uygulanabilir sistemlerin performans ölçümlemeleri yapılabilir. Avrupa Birliği Tarım Politikasının ve diğer global anlaşmaların oluşturulduğu günümüzde, çevresel sürdürülebilirliği ve hem üreticiler hem de tüketiciler için toplumsal adaleti sağlamak adına performansın, daha fazla üretim adına ihmal edilmemesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

22 March

Plastik atıklarla mücadelede yeni adımlar

Ellen MacArthur Vakfı (Ellen MacArthur Foundation-EMF) Yeni Plastik Ekonomisi (New Plastics Economy) girişiminin Birleşmiş Milletler Çevre departmanıyla birlikte hazırladığı rapor, şirketlerin, devletlerin ve diğer organizasyonların plastik kirliliğini nasıl yönettiğini paylaştı. Barilla, Tetra Pak gibi şirketler ve Sao Paulo ve Ljubljana gibi şehirlerin de dahil olduğu Ekim 2018’de imzalanan Yeni Plastik Ekonomisi Global Taahhüt’ünün ardından yayımlanan rapor, önceden paylaşılmayan verileri ve katılımcıların plastik atıkları azaltma konusundaki planlarını paylaşarak günümüz plastik sistemine de şeffaflık getiriyor. Global Taahhüt, katılımcılara belirlediği aşağıdaki hedeflerle plastik paketleme sektöründe yeni normlar oluşturmayı planlıyor:

*Gereksiz veya sorun çıkaran plastik paketlemeyi durdurmak ve tek kullanımlık paketlemeden, tekrar kullanılabilir modellere geçiş yapmak
*2025’e kadar tüm plastik paketlerin kolay ve güvenli biçimde tekrar kullanımını, geri dönüştürülmesini veya kompost haline getirilmesini sağlamak
*Yeni paketleme için tekrar kullanılan veya geri dönüştürülen plastik miktarını artırarak üretilen plastiğin dönüşümünü sağlamak

EMF raporu, plastik paketlerdeki geri dönüştürülmüş materyal oranının arttığını belirterek 2025’e kadar 5 milyon tona kadar ulaşmasını bekliyor. Yapılan Global Taahhüt’ün plastik paketleme konusunda yapılan en büyük adımlardan biri olduğu söyleniyor ve bu adımla daha kaliteli geri dönüşüm yatırımları ve plastik üretiminin azaltılması konularında fayda sağlanması bekleniyor. Bununla birlikte geri dönüşüm ne kadar önemli olsa da sorunun çözümlenmesi yeniden tasarım, inovasyon ve modellemelerle mümkün olacak.

Global Taahhüt’ün ulusal boyuttaki yansımaları ise Plastik Paktları çalışmaları ile görülüyor. Hükümet, sivil toplum kuruluşları ve şirketlerin çalışmalarıyla ülke bazında plastik kirlilik için döngüsel ekonomi çözümleri oluşturuluyor. Birleşik Krallık ilk Plastik Paktını Nisan 2018’de, Fransa Şubat 2019’da yayımlarken Şili hükümeti de 2019 yılı içerisinde yayımlamayı planladığını açıkladı. Global Taahhüt’ün destekçilerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) ise Endonezya’da Global Plastik Aksiyon Ortaklığını uygulamaya koydu.

Ellen MacArthur’la benzer çabalarda olan Closed Loop Partners (CLP) organizasyonu da geçtiğimiz günlerde 2018 etki raporunu yayımladı. Raporda CLP’nin portföyündeki 36 yatırımın sera gazı salımlarını düşürmek, değerli materyalleri topraktan döngüsel tedarik zincirlerine geri kazandırmak ve istihdam sağlamak alanlarındaki etkileri sunuluyor. CLP’nin 2018’de oluşturduğu Döngüsel Ekonomi Merkezi (Center for the Circular Economy – CCE) danışmanlık servisi grubu, Starbucks, Coca-Cola Company ve McDonalds gibi şirketlerle yaptığı projede tek kullanımlık kahve bardak atıklarını sektörden kaldırmak için çalışıyor. Oluşturdukları başka bir projede ise Amazon’un 10 milyon dolarlık desteğini alarak Birleşik Devletler’deki geri dönüşüm altyapısını geliştirmeyi hedefliyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

22 March

Tüketiciler sürdürülebilir şirketleri tercih ediyor

Nielsen, paketli ürünler sektörüne dair “Sürdürülebilirlik Tüketicilerde Neden ve Nasıl Önem Kazanıyor (How and Why Sustainability is Gaining Momentum with Customers)” raporunu yayımladı. Rapor, sürdürülebilirlik iddiasında olan ürünlerin büyüme oranının tüm ürünler arasında daha fazla olduğunu gösteriyor. Raporda işleyişleri farklı olan üç hızlı tüketim malı kahve, çikolata ve banyo ürünleri inceleniyor. İncelemenin yapıldığı bir yıllık dönemde üç ürün kategorisinde de sürdürülebilir olanlar diğerlerine kıyasla %3 daha fazla büyüme gösterdi. Kahve kategorisinde, yükselen talep nedeniyle pazarlama stratejilerine çevresel sürdürülebilirliği dahil eden şirketlerin raflarda daha çok alan alabildiği görüldü. Raf alanı yerleşiminin ve miktarının önemli olduğu perakende sektöründe bu sayede daha yüksek satışlar da sağlanabiliyor.

Nielsen’in Raporuna göre sürdürülebilirliği aksiyonlarıyla stratejik anlamda bağlayabilen şirketlerin artan tüketici beklentilerini ve taleplerini paraya dönüştürmekte daha avantajlı olduğu görülüyor. Tüketiciler sürdürülebilir ürünleri sürdürülebilir şirketlerden satın almak istiyor. Bu sebeple, paketleme konusunda yapılan sürdürülebilirlik beyanlarının çalışma koşullarından çevresel etkiye kadar şirketin iç ve dış ortamlarda işleyişini de yansıtması gerektiği söyleniyor. Sürdürülebilirlik konusunda çalışmaları olan E Squared Enerji Danışmanlığı kurucusu Tim Grosse, Nielsen Raporu’nun gezegenin karbon ayak izini düşürmek için uygulanan sürdürülebilir enerji programları ve teknolojileri hakkında savunduklarını destekleyici nitelikte olduğunu belirtiyor. Raporun, enerji ve sürdürülebilirlik birlikte ele alındığında şirketlerin karlılık oranlarının artmasına ve yüksek gelir getirmesine kanıt oluşturduğunu ekliyor.

Tüketicilerin satın alma kararlarıyla bir nevi oy kullandıkları söylemi, Nielsen’inki gibi prestijli satış araştırmaları ve analizi şirketlerinin raporlarıyla anlam kazanıyor. İklim odaklı haberlerin, hasarların ve sağlık tehditlerinin arttığı günümüzde sürdürülebilirlik trendi de yükselişe geçiyor. Tüketiciler, geçmişte yapılan satın alma kararlarının bedellerini ödemeye başladığından kendi sağlıkları ve çocuklarının geleceği için satın alma alışkanlıklarını değiştirmeleri gerektiğini fark etmiş durumda. Giderek daha da zarar gören bir çevrede yaşamak zorunda olan şimdiki ve gelecek kuşaklara mal ve hizmet götüren şirketler de büyümelerinin sürdürülebilirlik çalışmalarına bağlı olduğunu fark ediyor. Nielsen raporu pek çok sektörde karşılanamayan tüketici ihtiyaçları olduğunu ve stratejik ve pazarlama planlarını bu karşılanamayan ihtiyaçlarla paralel yürüten şirketlerin bir sonraki sürdürülebilirlik dalgasında kazançlı çıkacağını söylüyor.

PAYLAŞ: DETAY

22 March

Sürdürülebilirlik raporlamasında 5 yeni trend

Sürdürülebilirlik raporlamaları ve çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularındaki açıklamalar dünyada gün geçtikçe önem kazanıyor. Asya’da artan çevresel regülasyonlar, Birleşik Devletler’de yatırımcıların karar mekanizmalarının ÇSY ve sürdürülebilirlik etrafında şekillenmesi, Avrupa’da ise bu uygulamaların şirketlerden kesin bir şekilde bekleniyor oluşu sürdürülebilirlik kavramının içselleştirildiğini kanıtlar nitelikte. Önümüzdeki yıllarda ilerlemesi beklenen konu ise raporlama standartlarının belirginleşmesi ve bu sayede daha verimli, karşılaştırmaya açık sürdürülebilirlik raporlarının oluşması.
Raporlamalarda yükselen trendler ise aşağıdaki gibi listeleniyor:

1. Sürdürülebilirlik uzmanları raporlamanın geleceğini belirliyor
Sürdürülebilirlik raporlaması uzmanları, şirket raporlamalarının geleceği adına büyük önem teşkil ediyor. Raporlamayla en yakından ilgili olanlar olduklarından, raporlama standartlarının geliştirilmesi ve performansın artırılması adına uzmanlardan alınacak bilgiler değerli görülüyor. Çeşitli boyutlarda standardizasyona gidilmesinin raporlamanın odak noktası olması, şirketlerin bilgileri paydaşlarıyla paylaşmalarını ve verimliliklerini artırmalarını destekler nitelikte.

2. Etkiyi ölçümleyen şirketlerin ve yatırımcıların sayısı artıyor
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH’ler)yönelik raporlamalar da dahil olmak üzere şirketlerin ve yatırımcıların etkiyi ölçümleyebilme yönünde yaptıkları çalışmaların artması yükselen trendlerden. Şirketlerin SKH’lerden sadece bahsetmenin ötesinde halihazırdaki ve gelecekteki projelerine SKH öncelikli tasarımları dahil ederek bu katkının etkilerini ölçmekle ilgilenmesi gerektiği belirtiliyor. Yapılan ölçümlerin şirket performansı ve stratejileri konusunda da belirleyici olacağı düşünülüyor. Yatırımcılar ölçümler sonunda sağlanan bilgileri, bireysel kararlarında ve yeni fonların yaratılmasında da kullanabiliyor.

3. TCFD tavsiyelerinin uygulanması yükselişte
İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) şirket raporlamalarında yayımladığı senaryo analizi raporlamaları gibi tavsiyeleri uygulamak da şirketlere öneriliyor. Bu tavsiyeleri benimsemek bazı şirketler için zorlayıcı olacak olsa da tümünü eş zamanlı olarak uygulamaya geçirmeden önce halihazırdaki raporlamalarıyla uyumlu olanları seçmeleri işlerini kolaylaştıracak.

4. ÇSY açıklamaları giderek artıyor
ÇSY açıklamalarını yönetim seviyesine de dahil etmek, şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarındaki imajını artırmak ve toplum gözünde değerlerini genişletmek adına fayda sağlıyor. İnovatif şirketler yöneticilerini sürdürülebilirlik konularında donatmak için çabalıyor ve yönetim kurulları gündemlerinde ÇSY meseleleri gün geçtikçe sürdürülebilirlik çerçevesinde yükseliyor.

5. Finansal açıklamalarda sürdürülebilirlik vurgusu artıyor
Şirketlerin sürdürülebilirlik verilerini finansal açıklamalarına daha çok dahil etmesi beklenirken detaylı, konu odaklı ve spesifik bir kitleye hitap eden sürdürülebilirlik raporlamasının da yaygınlaşması isteniyor. Raporlamanın Geleceği (The Future of Reporting) grubu, bu konularla ilgili yürüttükleri çalışmada şirketlerin tüm açıklamaları bir rapora toparlamak yerine farklı beklentileri olan paydaşlara yönelik farklı raporlar yayımlayabileceklerini belirtti.

PAYLAŞ: DETAY

8 March

İnsan hakları tehdit altında

Sivil toplum kuruluşlarının ortak bir çatı altında toplandığı Civicus Monitor’un yayımladığı rapora göre her 10 ülkeden 6’sı vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlıyor ve bu durum dünyada büyüyen baskının da habercisi. Rapora göre Eritrea ve Suriye gibi ülkelerde aktivizm için neredeyse hiç yer yokken Fransa, Birleşik Devletler, Hindistan ve Macaristan gibi demokrasinin yerleştiği düşünülen ülkelerde ise endişe verici gelişmeler yaşanmaya başladı. İfade özgürlüğü ve barışçı toplantı hakkı gibi temel haklar dahi 196 ülkenin 111’inde tehdit altında.

Ülkelerin bir kısmında ise toplumsal tartışmaları kontrol edebilmek adına baskıcı yasaların yürürlüğe girdiği ve yeni teknolojilerin de bu yolda kullanıldığı söyleniyor. Çin’de yeni teknolojiler aracılığıyla sansürlemenin Başkan Xi Jinping iktidara geldiğinden beri eşi benzeri görülmemiş bir noktaya geldiği belirtiliyor. Civicus, böyle uygulamaların ülkelerdeki baskının sadece görünen yüzü olduğunu ve ülkelerin şiddet ve taciz yollarına çok daha sık başvurduğunu söylüyor. Araştırmayı yürütenler, gazetecilere saldırmak ya da göstericilere şiddet uygulamak gibi aksiyonların da çoğu zaman görüldüğünü ve bu tip yöntemlerin diğer vatandaşların aktivizme yönelmeleri veya kendilerini ifade etmek istemelerini önlemek için sakinleştirici etki olarak tasarlandığını ekliyorlar.

Raporda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 2015 yaşanan politik krizin arkasından muhalif sesleri bastıran hükümeti sebebiyle kaygı veren ülkeler arasında. Rapor, şiddetin üst boyutları ulaştığı, 2018’de 21 insan hakları savunucusu öldürülen Guatemala ve baskıcı yasaları dolayısıyla Bangladeş ve Fransa’ya da dikkat çekiyor. 2015’te yaşanan terör saldırılarının arkasından uygulanan geçici acil durum güçlerinin kalıcı hale geldiği Fransa’da, polisin tutuklama, ceza ve gözetim yetkileri genişletiliyor. Rapor, polisin yetkilerini özellikle çevre aktivistleri ve Müslüman sivil toplum grupları üzerinde kullandığını söylüyor.Orta Doğu’da ise Suudi Arabistan, dinle bağlantılı figürlerin ve araba kullanma haklarını savunan kadınlar da dahil olmak üzere insan hakları aktivistlerinin tutuklanması sebebiyle endişe veren ülkeler arasında.

Civicus raporda dünya genelinde kadın aktivistlerin daha çok tehdit altında olduğunu belirtiyor. 9 ülkede Mart 2018’den beri sivil toplum gruplarının koşulları kötüleşmiş durumda. Fakat Etiyopya’nın içinde bulunduğu 7 ülkede ise sivil toplum alanı genişledi; Civicus bu gelişmenin politik irade var olduğunda gerçekleşebileceklerin bir işareti niteliğinde olduğunu söylüyor. Baskı uygulanan diğer ülkelerde değişim isteyenlerin de bu gelişmelerden cesaret bulması söyleniyor. Civicus, kısıtlamaların kaldırılması ve sivil alanın korunmasıyla ülkelerin sivil toplumun gerçek potansiyelini anlayarak geniş ölçekli bir ilerleme yaşayabilecekleri kanısında.

PAYLAŞ: DETAY

8 March

Yükselen ÇSY Trendi: Endeksler ve Derecelendirmeler

Çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) alanlarda yapılan bütüncül değerlendirmeler gün geçtikçe sürdürülebilirlikte daha da önemli hale geliyor. SustainAbility, derecelendirme şirketlerinin performanslarını ve şeffaflık kalitesini değerlendirmek ve artırabilmek için geliştirdiği Rate the Raters programı kapsamında 2019 raporunu yayımladı. Özel sektör, kamu, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından (STK) 300’den fazla sürdürülebilirlik uzmanının katılımıyla oluşturulan rapor, çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim (environmental, social and governance - ESG) konularında derecelendirme yapılmasında yaşanan zorluklara, bu alanda en iyi olan endekslere ve bu sürecin gelişimine değiniyor.

SustainAbility’nin araştırmasının ilk ayağı GlobeScan ile gerçekleştirilen global ölçekli anket ve sürdürülebilirlik uzmanlarının görüşlerinden ve ÇSY’nin nasıl algılandığından oluşuyor. İkinci faz ise yatırımcı perspektifinden bu değerlendirmelere ışık tutuyor. Binlerce sürdürülebilirlik uzmanının katıldığı ankette iyi bir sürdürülebilirlik derecelendirmesinin nasıl olması gerektiği ve bunlardan en yüksek faydanın nasıl sağlanabileceği inceleniyor ve şirketler, yatırımcılar ve diğer paydaşlara nasıl daha çok katkı sağlanabileceği de araştırılıyor.

Raporun ön plana çıkanlarını sizin için özetliyoruz;

- ÇSY derecelendirmelerinin sayısı son yıllarda beş kat büyüyerek global düzeyde 600’e ulaştı.
- ÇSY’nin yatırım araçlarına dahil edilmesi sayesinde, 2018 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan yatırımların dörtte biri sürdürülebilir, sorumlu veya etki odaklı yatırım stratejileri çerçevesinde yapıldı.
- Yatırımcıların ÇSY odaklı ürün ve portföylere ilgisinin artmasıyla birlikte, varlık yöneticileri de yatırım karar mekanizmalarını geliştirebilmek adına ÇSY veri ve derecelendirme araçlarında arayışa girdi.
- Araştırmaya katılanlar 2012’de olduğu gibi 2018 yılında da lider olarak Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksiyle bilinen RobecoSAM’i ve İklim Değişikliği, Su Programı gibi programlarıyla bilinen Karbon Saydamlık Projesini (Carbon Disclosure Project – CDP) işaret etti.
- MSCI ve Sustainalytics de derecelendirme ve değerlendirmeler arasında öne çıktı. Kalite bakımından en çok listelenen derecelendirmeler
- Raporda katılımcıların ESG derecelendirmelerinde en çok önemsediği faktörlerin veri kaynaklarının güvenilirliği ve şeffaflığı ile metodolojinin sağlamlığı olduğu görüldü.
- Katılımcıların yaptığı değerlendirmelerde bu endekslerin kalite seviyesine dikkat çekildi ve bu yüksek puanlandı. Ancak şirketler ve yatırımcılar ÇSY çalışmalarına dahil olma ve bilgilendirilme için derecelendirme araçlarına yönelse de bu araçların kalitesi ve etkisi konularında henüz ikna olmuş değiller.
- Puanlamalar sektör ve coğrafya bazında ufak farklılıklar gösterse de genel olarak katılımcıların seçimleri benzerlik gösteriyor.
- Sürdürülebilirlik uzmanları endekslerin geliştirilmesinde önemli rol oynuyor ve değerlendirmeler konusunda çok fazla geri bildirim sağlıyorlar.

SustainAbility, 2019 yılında yayımlamayı planladığı ikinci Rate the Raters raporunu yatırımcıların ESG derecelendirmeleri hakkındaki görüşlerini, yatırımcı anketleri ve röportajları sonucunda oluşturmayı planlıyor. İkinci rapor, yatırımcıların yatırım kararları sürecinde ESG derecelendirme verilerini nasıl kullandığı hakkında içgörü sağlayacak. Raporla, yatırımcıların ÇSY derecelendirmelerini nasıl daha faydalı kullanabileceklerinin ve hangi derecelendirme araçlarını daha değerli gördüklerinin ortaya konması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 March

Kadın aktivizmi dünyayı şekillendirmeye devam ediyor

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde tarihteki kadın hakları direnişlerinden örneklerin yer aldığı bir haber yayımladı. UN Women haberi, dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi için çabalayan ve güçlüklere dayanan kadın aktivistleri hatırlama ve takdir etme niteliğinde.

Başlangıç: Oy hakkı, işçi hakları ve devrim
Dünya Kadınlar Günü, Birinci Dünya Savaşı kadar erken vakitlerden beri kadınların ortak bir amaçta birleşme günü oldu. 1911’de ilk Dünya Kadınlar Günü’nde Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de 1 milyonun üzerinde kadın oy hakkı ve işçi hakları için harekete geçti. Rusya’da ise “ekmek ve barış!” isteyen kadınların liderliğindeki hareketten dört gün sonra çarın tahttan çekilmesiyle 1917’deki baş kaldırma Rus Devrimi’yle birlikte anılmaya başladı.

Birleşik Devletler’de kadınların oy hakkı, 1920
19.yasa değişikliği (The 19th Amendment), Birleşik Devletler’de 1920 yılında kadınlara oy hakkını sağladı. Ülkede kadınların oy hakkı hareketi 1848’de ilk kadın hakları konferansında başlamıştı. Kölelik karşıtı konferansta konuşmaları engellenen Elizabeth Candy Staton ve Lucretia Mott’un çabalarıyla yüzlerce kişi Seneca Falls, New York’ta kadın hakları için bir araya geldi. Konferans, kadınlar için sivil, politik ve dini haklar isteyerek Birleşik Devletler’de kadınların oy verme yolculuğuna bir başlangıç niteliğinde oldu.

Dominik Cumhuriyeti’nde politik değişim, 1960
Patria, Minerve ve Maria Teresa Mirabal, Trujillo diktatörlüğü altındaki Dominik Cumhuriyeti’nde politik aktivist ve yönetim karşıtı hareket liderleriydi. Trujillo’nun işkencelerine rağmen Mirabal kardeşler değişim için çabalamayı ve insan hakları için savaşmayı sürdürdüler. 25 Kasım 1960’da suikasta uğramalarının ardından ülkede yaşanan şaşkınlık ve öfke, bir yıldan daha kısa sürede Trujillo diktatörlüğünü bitirecek Dominik Cumhuriyeti bağımsızlık hareketi başlatıcılarından biri oldu. Mirabal kardeşleri onurlandırmak adına 25 Kasım, Dünya Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak belirlendi.

Kenya topraklarını korumak
Kenya Marsabit bölgesindeki Rendille toplumu kadınları, topraklarını ellerinden almak için hak iddia eden yatırımcılara karşı korumak adına birlik oldu. Kadınlar, ortak bir çözüm için çalışmanın toplumu bir araya getirdiğini ve özellikle kadınların toplantılar yaparak topraklarını geri almak için tek ses olduklarını söylüyor. Kadın sesini merkeze alan Rendille insanları, topraklarını korumak için mücadelelerini mahkemeye de taşıdı. Dava henüz sonuçlanmış değil.

Hindistan’da çocuk evliliklerini bitirmek
Hindistan’ın beş kırsal bölgesinde Kadın Grupları (Women’s Peer Groups) çocuk evliliğine son vermek için çalışıyor. Bölge halkı toplantılarında, Kadın Grupları liderleri katılımcılardan kızları reşit olmadan evlendirmeyecekleri ya da bu tür düğünlere katılmayacaklarına dair teminat alıyor. Toplantılardan sonra ise katılımcıları köylerinde çocuk evliliğinin kötü etkilerini anlatmak için yönlendiriyorlar. Bazı durumlarda planlanan bir çocuk evliliği haberi aldıklarında, o eve giderek kızlarının eğitimi ve haklarını korumak adına müdahale ediyorlar.

Suriye’nin geleceğini korumak
Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilciliği (UN Special Envoy for Syria) tarafından oluşturulan Suriyeli Kadınlar Danışma Kurulu (The Syrian Women’s Advisory Board) barış sürecine kadınların bakış açılarını ve liderliklerini de dahil etmek için çalışıyor. Suriye sivil toplumundan farklı geçmişlere sahip 12 bağımsız kadının oluşturduğu Kurul, Suriyeli kadınlara kurban konumunda olmaktan ziyade barış sürecinde rol alması gereken liderler olduklarını hatırlatıyor. Kurul üyesi Rajaa Altalli, kadınların Suriye’de demokrasi sağlanması adına politik değişim için çabaladıklarını fakat bir yandan da doğruları söylemek adına hayatlarını riske attıklarını söylüyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 March

Geçmişten geleceğe sağlık, bilim ve inovasyon alanındaki kadınlar

James Watson ve Francis Crick’in, DNA molekülünün yapısını 1953 yılında Cambridge’teki Eagle Bar’da keşfetmelerinin havalı hikayesi yıllardır konuşuluyor. 1962 yılında Tıp kategorisindeki Nobel Ödülünü Mauris Wilkins ile paylaşmalarını sağlayan bu keşif, şüphesiz yüzyılın en önemli buluşlarındandı. Ancak o dönemde ve sonrasında birçok insan ödülün gerçek sahibine gitmediğini düşündü: Rosalind Franklin. Üç bilim insanının ünlü Nature dergisinde art arda yayımlanan çalışmaları karşılaştırıldığında bilim çevresi Franklin’in çalışmalarını veri açısından çok daha zengin buldu. O dönemlerde erkek meslektaşları ile aynı yemekhanede yemek yeme izni bulunmayan Franklin, Nobel Ödülüne aday gösterilmedi ve çalışmaları uzun süre arka planda kaldı. Tarihe geçemeyen Rosalind Franklin, bugün tüm dünyadaki kadınlar için rol model oluyor. Genlerin siyahlar ve beyazlar arasında entelektüel kapasite ve zeka açısından farklılıklar yarattığını ve bunun zeka testlerinde ortaya çıktığını ileri süren, öncesinde yaptığı ırkçı söylemleriyle de bilinen James Watson, Ocak 2019’da, 90 yaşında iken tüm unvanlarını ve Nobel Ödülü’nü kaybetti.

60’lı yıllardan günümüze bilim ve iş dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu gelişmeler yaşanırken, kadınların geri planda kalmaya zorlandığı olaylara da şahit oluyoruz. 2018 yılında Japonya bir skandal ile çalkalandı. Tokyo Tıp Okulu, yoğun baskılar sonucunda daha çok sayıda erkeğin doktor olması için giriş sınavı sonuçlarını manipüle ettiğini kabul etti. Tarihten bugüne yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen başarılı kadınların hikayeleri kız çocuklarını güçlendiriyor ve gelecek için umut veriyor.

Pulsar(titreşen yıldız) keşiflerinde bulunan astrofizikçi Dame Jocelyn Bell Burnell, yakın zamanda yayınlanan TED konuşmasında Marie Curie, Rita Levi-Montalcini ve Julie Payette gibi cesur bilim kadınlarını hatırlattı. Çalışmalarıyla tabuları kıran bu kadınların, savaş, cinsiyet ve ırk ayrımına maruz kalmasına rağmen erkeklerden bağımsız ve bazı durumlarda erkeklere rakip olarak da çalıştıklarını söyledi. Nöroetik alanındaki çalışmalarının yanı sıra kadınların bilimdeki yerini kuvvetlendirmek için de çabaladığını söyleyen Burnell, 7000’den fazla kadın liderin dahil olduğu Uluslararası Kadın Forumu’nun (International Women’s Forum) da üyesi.

Başarılı bilim kadınlarının bıraktığı miras, dünya çapında bazı kadınlar tarafından sürdürülmeye çalışılıyor. Üniversite mezunlarının çoğunluğu kadın olsa da bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında kadınlar hala yeterince temsil edilemiyor. Araştırmalara göre, son yıllarda bu sayılar artsa da kadınlar erkeklere kıyasla bilim ve teknoloji alanlarında daha az kariyer seçimi yapıyor. 2014 yılındaki bir rapora göre, yapılan tüm bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarındaki kadınların üçte birinden azı yaptığı katkılar için tanınırken bilgi teknolojileri sektöründe yönetim kurullarındaki kadın oranı %12.

İş piyasası, aile ve iş dengesi, sosyal statü, kültürel birikim gibi faktörler kadınların hem kariyer seçimini hem de kariyer gelişimini ve tatminini etkiliyor. Motivasyon da kadınların bir iş alanında yer almasını etkileyen faktörlerden biri olarak görülse de, kariyer yollarından ayrılma sebepleri dışlanma, yetersiz geribildirim, duyarsız ilişkiler ve danışabilecek insan bulamamak gibi meseleler olarak belirtiliyor. Fakat sektörde bazı gelişmeler de var. 2016 yılında Avrupa Birliği ülkelerinde bilim insanları ve mühendisler arasındaki kadınların oranı 2007 yılına göre %20 artarak %40’lara ulaştı. Orta Asya, Latin Amerika, Orta ve Doğu Avrupa ve Arap ülkelerinde ise kadınlar inovatif işgücünün üçte birini oluşturuyor. Eşitlik ve çeşitlilik konularında dengenin ve adaletin sağlanabilmesi için çabaların arttığı iş ve akademi dünyasında, Athena Programı da kadınların liderliğini destekleyen şirketleri belirleyip ödüllendiriyor.

Kadın iş gücü ve uluslararası birliktelik ışığında Vancouver Kanada’da Dünya Kadınlar Günü ile bağlantılı olarak farklı ülkelerden kadın liderleri buluşturacak olan Bilim, Sağlık ve İnovasyonda Kadınlar: Geleceği gözleyen Liderlik (Woman in Science, Health and Innovation: Leadership Looking To The Future) etkinliği gerçekleştirilecek. Kanada, Birleşik Devletler, Fransa, Birleşik Krallık ve İsviçre gibi ülkelerden gelen araştırmacı ve konuşmacılar aşağıdaki konulara değinecek:

• Kuzey Amerika ve Avrupa’da sağlık, bilim ve inovasyon alanlarında çalışan kadınların yaşadığı en büyük zorluklar neler?
• Geçmişte kadınların mühendislik ve bilim alanlarına dahil olması önündeki engeller nelerdi?
• Cinsiyet, sağlık ve inovasyon araştırmalarında gelecek yıllarda nelere önem verilecek?
• Önceki yıllarda akademideki kadınlar kendilerinden sonra gelenler için sağlık ve girişimcilik alanlarını nasıl şekillendirdiler?

Organizasyon, Haziran ayında Vancouver’da toplumsal cinsiyet eşitliği teması ile gerçekleşecek 2019 Woman Deliver konferansına da hazırlık niteliği taşıyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 February

Şirket içi çeşitlilik ticaret sırrı olabilir mi?

Harvard Business Review (HBR)’da yayımlanan bir araştırmada şirket içi çeşitlilik bilgilerinin ticaret sırrı olarak kabul edilip edilemeyeceği sorgulanıyor. IBM’in şirket içi çeşitlilik direktörünün Microsoft’ta benzer bir pozisyona geçmesi ve IBM’in ticaret sırlarını açık edebileceği kaygısıyla açtığı davayla başlayan tartışmalar pek çok yönden ele alınıyor. Coca Cola’nın gizli formülü, Google algoritması ya da McDonalds’ın özel BigMac sosu gibi saklamaları gerek somut bir veri içermeyen bilişim şirketleri, çalışanlarına dair bilgilerin “ticaret sırrı” olma meselesini yasal bir söyleme çevirmek istiyorlar.. Fakat HBR araştırması, bu taktiğin rekabet haklarını korumaktan çok, kötü itibar kaynaklarını engelleme çalışmaları olarak algılanması gerektiği kanısında. Araştırma, bu bilgilerin ticaret sırrı olarak korunmasının yetenek çeşitliliğine zarar verebileceğini, şeffaflığı ve izlenebilirliği zedeleyebileceğini ve şirket içi eşitliği sağlayabilecek çabaları kısıtlayabileceğini söylüyor.

Yetenek çeşitliliğini kısıtlanması
Araştırma, IBM-Microsoft davasında olduğu gibi bu meselenin çalışanların iş değiştirmesini ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını da engelleyebileceğini söylüyor. Şirketlerin ticaret sırlarını koruma yaklaşımının sadece onların finansal kazanımlarına zarar vermemek için geliştirildiği vurgulanıyor. Şirketlerin bu “sırları” rakiplerinden saklayarak bir yandan da çalışanlarını şirket dışına çıkmaktan alıkoydukları belirtiliyor. Araştırma, yaklaşımın özellikle en çok kadınları etkilediğini ve kariyerleri söz konusu olduğunda en kötü sonuçlarla onların karşılaşacağını gösteriyor.

Şeffaflığın zedelenmesi
Araştırma, CNN’in 2011’de bilişim şirketlerine yaptığı ilgili verilerin açıklanması yönündeki çağrısına da değiniyor. Apple, Google, HP, IBM ve Microsoft gibi sektör öncülerinin reddettiği bu çağrıya 20 şirketten sadece 3 tanesi bilgilerini paylaşma kabulüyle karşılık vermişti. Bu üç şirketten hala şeffaflık faaliyetlerini sürdürmekte olan Intel, bu bilgiler istenmeden önce de veri paylaşımında bulunuyordu. Intel yetkilileri, veri şeffaflığının müşterileriyle kurulabilecek en iyi iletişim yolu olduğu kanısında ve bilişim sektöründeki diğer şirketlerin de ekonomik kaygıların ötesine geçerek veri paylaşımında ortak hareket etmesini umuyor.

İzlenebilirliği engellemek
Şirketler ticaret sırrı söylemini şirket içi çeşitlilik bilgisi talep edilen eski çalışanlarının açtığı ayrımcılık davalarında da kullanarak izlenebilirliklerini kısıtlıyorlar. Microsoft, bir cinsiyet ayrımcılığı davasında bilgi paylaşımı yapılmasının, rakiplerinin Microsoft şirket içi çeşitlilik politikalarına erişimine sebep olacağı ve bunu Microsoft aleyhinde kullanacakları gerekçesiyle ilgili tüm belgeleri ve veriyi paylaşmamak için uğraş verdi. Şirket hakkındaki bilgilerin yanlış yorumlanabileceğini ve şirket faaliyetlerini kötü etkileyecek şekilde kullanılabileceğini belirtti.

Araştırmada bu gibi davalarda şirketlerin çalışan sayıları ve çeşitliliğinin şirketin rekabet durumunu nasıl etkileyebileceği tartışma konusu olsa da şirketlerin şirket içi çeşitlilik bilgilerini saklamasının itibarlarını kötü etkileyebileceği belirtiliyor. Şirketlerin ticari sır yasaları ile bu bilgileri koruma çabalarına kalkışmaları yerine şirket içi çeşitlilik bilgilerinde şeffaflık politikasına gitmeleri tavsiye ediliyor. Bu sayede şirketlerin cinsiyet eşitliği ve şirket içi çeşitlilik konularında daha etkili programlara yatırım yapmaya da motive olabileceği düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 February

Kurumlarda sosyal faydanın geleceği

Son yıllarda şirketler toplumsal ve çevresel konulara giderek daha çok dahil oluyor. 2011 yılında şirketlerin %24’ü gönüllülük programlarına sahipken 2018 yılına gelindiğinde bu sayı %56’ya kadar çıkmış durumda. Dünyada bu gönüllülük faaliyetlerini düzenleyen büyük organizasyonlardan biri olan Points of Light’ın şirketlerin sosyal sorumluluk stratejilerini incelemek için bir araya gelen Kurumsal Servis Konseyi (Corporate Service Council-CSC) bu sene de Ocak ayında buluştu. Şirket temsilcileri iki gün boyunca şirketleri için nasıl sosyal fayda odaklı amaçlar edinebileceklerini ve hem çalışanlarını hem de müşterilerini nasıl dünyada yaşanan değişimlerin bir parçası haline getirebileceklerini tartıştılar. Buluşmada vurgulanan birkaç konu şu şekilde:

"Sosyal” faydanın yükselişi
Çevresel, sosyal ve denetimsel konular bir arada yürütülse de çevre ve denetim geçmiş yıllarda daha çok öne çıkıyordu. CSC toplantısında öne çıkan bir bulgu sosyal meselelerin de 2019 yılında geride kalmayacağı yönünde oldu. Sosyal fayda odaklı çalışmaların yükselişi ve etkilerinin ölçülmesi hem şirket içi hem de şirket dışı aktörlere bağlanabiliyor. Veraworks’ten Bea Boccalandro, ölçümü çalışanların dahil olduğu gönüllülük faaliyetlerinin çalışanların şirkete olan katılımına etkisi çerçevesinde yaparken, Mission Measurement’ın hazırladığı Impact Genome projesi BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne odaklanıyor.

Şirketlerin bakış açısında değişiklik
Sosyal fayda odaklı çalışmalara verilen önem artarken, şirketler de yeni iş ortakları fırsatları ve ortak değerde birleşecekleri kurum ilişkileri arayışına giriyorlar. Kar amacı gütmeyen ortaklıklarından giderek daha çok şeffaflık ve etki ölçümü bekleyen şirketler, bu ortaklarına destek olmaları gerektiğinin de önemini kavrıyorlar. Gönüllülük faaliyetlerine zaman ayırmak dışında, Booz Allen Hamilton’un oluşturduğu Data Science for Social Good gibi çalışmalar, tüm bu faaliyetleri organize etmek isteyen şirketler için bir altyapı ve veri tabanı oluşmasını sağlıyor. Çalışanlarına ek olarak müşterileri ve ticari partnerleri gibi tüm paydaşlarını da dahil etmeyi amaçlayan şirketler sosyal değişim meselelerindeki duruşlarının paydaşlarınınkiyle aynı doğrultuda olmasına özen gösteriyorlar.

Çalışanların dahil edilmesi
Şirket politikalarının sosyal fayda faaliyetleriyle ve sundukları ürün ve servisleriyle uyumlu olmasına çabalayan şirketler, çalışanlarının da önemsediği sosyal değerlere dikkat etmeye başlıyor. Z kuşağının da iş ortamına dahil olması ve sosyal faydaya olan ilgilerini beraberinde getirmeleriyle, şirketlerin toplumsal fayda stratejileri de değişiyor. Şirketler gelen yeni neslin bu ihtiyacını karşılayabilmek için yenilikçi gönüllülük faaliyetleri araştırmalarına başlamış durumda.

PAYLAŞ: DETAY

21 February

IOSCO, iklim riski açıklamaları yapmaması nedeniyle eleştiriliyor

Çevre hukuku şirketi ClientEarth’un yayımladığı rapora göre, Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü (International Organization of Securities Comissions - IOSCO), ÇSY raporlamalarında yatırımcılar için ortak bir düzenleme çerçevesi sunamıyor. Yatırımcılar, ülkeden ülkeye değişen standartlar nedeniyle yatırımlarını iklim değişikliği riskleri açısından değerlendirmekte zorlanıyor. IOSCO’ya yapılan eleştiriler, raporlama düzenlemelerini yapmamalarının ötesinde bu düzenleme için Finansal İstikrar Kurulu’nun (FSB - Financial Stability Board) 2017 yılında yayımladığı önerileri benimsememesinden de kaynaklanıyor.

FSB’nin İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu (Task Force on Climated Related Financial Disclosures - TCFD) tarafından hazırlanan öneriler, yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken faydalanabileceği bir rehber niteliğindeydi. Bu öneriler, şirket kaynaklı bilgilerin iklim değişikliği etkisi çerçevesinde nasıl değerlendirileceğine yönelik bilgiler sunuyordu.. Fakat IOSCO’nun bu önerileri değerlendirmeyerek uluslararası yatırımcılar için ortak bir kaynak oluşturmaması, pek çok yatırımcı ve yöneticiyi IOSCO’ya baskı yapmaya yönlendirdi. Bu baskılar sonucunda ise IOSCO ÇSY konularında bir beyan yayımladı.

Beyanda IOSCO, yatırımcıların karar verme süreçlerinde önemli olan finansal sonuçlar, risk ve diğer bilgilendirmelerin halka arzda bulunanlar tarafından tam, doğru ve zamanında yapılması gerektiğini vurguluyor. Yatırımcıların ÇSY açıklamalarını yatırım ve oy verme kararlarında tamamlayıcı bilgi olarak gördüğünü ifade eden IOSCO, ÇSY konularının stratejik ve finansal riskler ile uzun dönem değer yaratımı etkilerini öne çıkardığını belirtiyor.

IOSCO şirketlerden ÇSY bilgi ve açıklamalarındaki mukayese edilebilirlik ve güvenilirliğin geliştirilmesini bekliyor ve bu gelişimin daha doğru risk değerlemesi ve dolayısıyla daha bilgiye dayalı yatırım kararını destekleyeceğini düşünüyor. Beyanda, ülkelerin ÇSY raporlamasını kendi hukuk ve düzenleme sistemleri ile bazı bilgilerin önemine ilişkin bakışları kapsamında ele aldığı ve bazı ülkelerin belirlenmiş ÇSY bilgilerinin açıklanmasını zorunluluk, uyumlu olma veya açıkla yapma yaklaşımı altında talep ettiği söyleniyor.

TCFD’nin önerilerine de değinen beyan, IOSCO’nun halihazırda süren çabalarından bahsederek sona eriyor. IOSCO, Sürdürülebilir Finans Ağı (Sustainable Finance Network) adıyla oluşturduğu yeni platformla piyasadaki gelişmelerin ve tartışmaların bir araya gelebileceğini söylese de henüz yatırımcılar için oluşturduğu resmi bir raporlama düzenlemesi bulunmuyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 February

Sürdürülebilir getiriler sağlayan etik yatırımlara ilgi artıyor

Yatırımcıların finansal getiri ile olumlu sosyal etkiyi bir araya getiren fonlara olan talebi giderek artıyor. Birleşik Krallık'ın TKYD'si olarak tanımlanabilecek The Investment Association’ın geçtiğimiz temmuz yayımladığı rakamlara göre, etik fonlar altında yönetilen para miktarı son 10 yılda üç kat artarak 16,7 milyar Euro’yu buldu. Bu miktar, yönetilen toplam paranın hala çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Fakat etik fonlar dışında da birçok yatırımcı karar alma süreçlerinde çevresel, sosyal, yönetimsel (ÇSY) faktörleri göz önünde bulundurmaya başladı. Bunun yanında fon yöneticilerinin emeklilik fonları gibi uzun vadeli yatırımlarda iklim değişikliği gibi risk faktörlerini göz önünde bulundurmalarını zorunlu kılan yasal düzenlemeler ve uzun vadeli risklerin yönetimiyle ilgili danışmanlık veren kurumlar da yaygınlaşıyor.
Sorumlu yatırım yaklaşımını benimseyenler, karar alma süreçlerinde çevresel ve sosyal etkileri de önemsemenin yalnızca etik ve doğru olmakla kalmadığını, aynı zamanda uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmeyi ve sürdürülebilir getiriler yaratmayı sağladığını savunuyor. Örneğin, bazı hisse senetleri uzun vadede iklim değişikliği, olumsuz sağlık şartları, güvenlik sorunları gibi faktörlere karşı savunmasız kalarak değer kaybına uğrayabiliyor. Bu ve benzeri risklerin doğru yönetimi ise karar alma süreçlerine ÇSY faktörlerini de dahil etmekten geçiyor.
Etik fon piyasalarında, uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmek ve hem çevre hem de toplum için daha prensipli bir yaklaşım sergilemek isteyen yatırımcıların emeklilik ya da bireysel tasarruflarıyla ilgili karar alırken faydalanabileceği, geleneksel piyasalar için yeni sayılabilecek terimler ve yaklaşımlar kullanılıyor. Örneğin “Koyu Yeşil Tahviller” (Dark Green Funds); etik prensipleri katı bir şekilde uygulayan, dolayısıyla silah, fosil yakıt, tütün ve kumar gibi sektörlerde faaliyet göstermeyen fonlar anlamına geliyor. “Açık Yeşil Tahviller” (Light Green Funds) ise faaliyet alanlarının biraz daha esnek olmasıyla koyu yeşil tahvillerden ayrılıyor. Örneğin açık yeşil tahviller, tüm petrol şirketlerini elemek yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttırma konusunda sorumlu davranan petrol şirketlerini faaliyet alanlarına dahil edebiliyorlar. Etik piyasalarda sıkça kullanılan bir başka terim de “Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) Faktörleri” (ESG Factors). Bu faktörler fon yöneticilerinin hisse senedi seçerken göz önünde bulundurabileceği; bir şirketin iklim değişikliği, israf, kirlilik, ormansızlaşma, çalışanlar için sağlanan koşullar, çalışanların arka planları bakımından çeşitliliği, sağlık ve güvenlik koşulları, yönetim yapısı ve vergi stratejisi gibi konulara yaklaşımlarını içeriyor. ÇSY faktörlerine odaklanan tahviller için de herhangi bir sektör sınırlaması bulunmuyor. “Etki Yatırımları” (Impact Investing) ise yatırımcıların olumlu sosyal veya çevresel sonuçlar yaratma potansiyeli olan şirketlere ve projelere yönelmesi anlamına geliyor. Son olarakSürdürülebilir, Sorumlu ve Etki Odaklı Yatırımlar” (Sustainable, responsible and impact investing); bahsedilen tüm terimleri kapsayan, yani hem ÇSY faktörlerini hem de olumlu sosyal etkiyi amaçlayan bir yatırım stratejisini ifade ediyor.
Finansal piyasalarda her geçen gün biraz daha önemli bir yer edinen etki fonları, sürdürülebilir çevre ve toplumlar için umut vadediyor. Daha sürdürülebilir bir gelecek yaratmaya katkı sağlamak isteyen yatırımcıların, yatırım kararları alırken bu terimlerin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığını da unutmaması gerekiyor. Örneğin, bazı sektörleri tamamen eleyen koyu yeşil tahviller, diğer şirketlerin yatırım kararlarına yardım etmek için ÇSY faktörlerini de göz önünde bulundurabiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 February

Sorumlu yatırımlarla gelecek neslin iş dünyasına hazırlanması

Farklı kuşakların iş dünyası ile ilgili konularda sağlıklı bir iletişim kurması ve gençlerin iş hayatında gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlıklı olması, aile içinde varlıkların başarılı bir şekilde devredilebilmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanması için oldukça önemli. Sorumlu yatırımlar hem bu iletişimi sağlamak hem de gençleri iş hayatına hazırlamak için kullanılabilecek araçlardan biri olabilir. Kişisel değerler hakkındaki tartışmalar nesilleri birbirine bağlayan bir köprü olurken temel yatırım bilgilerinin ve tecrübelerinin aktarılması da gençleri iş hayatına hazırlayabilir. Üstelik gençleri sorumlu yatırımlar aracılığıyla iş süreçlerine dahil etmek, aile üyelerinin danışmanlığı ışığında çalışmanın anlamını ve değerini öğrenmeleri açısından da faydalı olabilir.
Sorumlu yatırımların hayata geçirilmesi için birçok farklı strateji izlenebilir. Örneğin geleneksel finansal analize dahil edilmeyen, şirketlerin karşılaştığı finansal olmayan konuları ifade eden Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) faktörler, yatırım süreçlerinde ÇSY faktörlerinin de göz önünde bulundurulduğu “Sosyal Sorumlu Yatırımlar” veya toplumda somut bir pozitif etki yaratmayı hedefleyen “Etki Yatırımları" gibi kavramlar; yatırımcıların kişisel değerlerini iş hayatına yansıtabilecekleri yatırım stratejilerinden yalnızca bazıları. Bunun yanında her varlık seviyesine uygun sorumlu yatırım çözümleri üretmek de mümkün. Bu çeşitlilik sayesinde genç nesillerle, kendi tutku ve değerlerine uygun yatırım planları hakkında iletişim kurmak kolaylaşıyor.
Sorumlu yatırımlar aracılığıyla elde edilecek gelirler ve topluma veya çevreye sağlanacak katkılarla ilgili diyaloglar; varlık sahiplerinin ve mirasçılarının kişisel değerlerini keşfetmeleri, bu değerleri halihazırda uyguladıkları alanlarda geliştirmeleri ve yeni alanlara adapte etmeleri için fırsatlar yaratabilir. Varlıklı ailelerin büyük bir kısmı, ellerindeki varlığın ailenin gelecek nesillerini nasıl etkileyeceği konusunda endişe duyarlar. Aileler gelecek nesle fırsatlar yaratmayı, onları güvence altına alırken güçlendirmeyi, kariyerlerini anlamlı bir şekilde geliştirmelerini ve topluma olumlu bir katkı sağlamalarını isterken, çocuklarının işlerle ilgisiz olmalarından endişe ederler. Gençlerin aile işleri ve varlıklarıyla ilgili rolleri hakkında bilgi ve sorumluluk sahibi olmaları için işle ilgili diyalogların kurulması gerekir; fakat sahip olunan varlıkların değeri, elde edilen gelirler gibi detayların paylaşılması konusu iki nesil arasında bir gerilim yaratabilir. Bu gerilimin çözülmesi için sorumlu yatırımlar; para ve gelirlerle ilgili detaylı bilgileri sohbetin dışında bırakarak değerler ve hedefler etrafında şekillenen, sağlıklı diyalogların kurulmasını sağlayabilir.
Genç nesillerin aile varlıklarının yönetimiyle ilgili konulara dahil olmak istememeleri, varlıkların başarılı bir şekilde devredilememesinin en yaygın sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun gençlerin okul, aile, özel hayatları gibi konularla meşgul olmalarından finans diline yabancı olmalarına kadar birçok sebebi olabilir. Fakat özellikle Y Jenerasyonunda yaygın görülen özelliklerden biri filantropi ve sosyal sorumluluğa önem vermeleri: Birçok genç bu konulardaki fikirlerini hem iş hayatına hem de topluma yansıtmak ve eylemlerinin yarattığı etkilerle olumlu değişimin parçası olmak istiyor. Bu yüzden gençlerin ailelerinden gelen sorumlu yatırımlarla ilgili süreçlere dahil olmaları yönündeki çağrıya olumlu yanıt vermeleri muhtemel görünüyor. Dolayısıyla, sorumlu yatırımlar yoluyla gençlerin iş dünyasına adım atmalarını sağlamak, ilgilerini çekmek ve böylece onları gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlamak, ailelerin başarılı bir varlık transferi için atabilecekleri en uygun adımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda sorumlu yatırımlar bir tür eğitim biçimi haline gelebilir ve gençlerin aile değerlerini anlamasına yardımcı olurken varlık yönetimiyle ilgili temel bilgilerin aktarılmasını da sağlayabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

7 February

Sürdürülebilirlik iletişiminde sosyal medyayı en iyi kullanan şirketler

Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirliği iş süreçlerine dahil eden ve sürdürülebilirlik raporlaması yapan şirketlerin sayısı giderek artıyor. Hedefler belirlemek ve bu hedeflere paralel olarak gelişme performansını klasik yöntemlerle paylaşmak oldukça önemli ancak sosyal medyanın önemli bir iletişim aracı haline gelmesiyle birlikte, sürdürülebilirlik performansı bu popüler kanal aracılığıyla da paylaşılıyor.

Reuters Enstitüsü’ne göre 2018’de sosyal medya, internet aramalarını dahi geride bırakarak, 18-34 yaş grubu kullanıcılar için ana haber kaynağı oldu. Dolayısıyla bu yaş grubunun dikkatini çekmenin tek yolu sosyal medya gibi görünüyor. Çünkü bu yaş grubu özenle hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarına göz atmak için internet sitelerini ziyaret etmeye pek istekli değil.

Sosyal medya ise genellikle kısa, mizahi ve görselliğe dayalı paylaşımlar yapıldığı için sürdürülebilirlik mesajları için çok uygun bir mecra gibi görünmeyebilir. Bu sebeple sosyal platformlarda en iyi etkiyi yaratmak için sürdürülebilirlik ekiplerine büyük iş düşüyor. Peki sürdürülebilirlik paylaşımlarını büyük kitlelere ulaştıracak en popüler platformlar hangileri? Şirketler bu platformlarda sürdürülebilirlik paylaşımları için özel bir hesap açmalılar mı? En fazla etkileşimi nasıl elde edebilirler? Sürdürülebilirlik için sosyal medya kullanımında en başarılı şirketler hangileri? Context America’nın oluşturduğu ilk Sürdürülebilir Sosyal Medya sıralaması bütün bu sorulara cevap arıyor.

Facebook, Instagram ve LinkedIn gibi platformlar her ne kadar yaygın olarak kullanılsalar da sürdürülebilirlik ekiplerinin en aktif oldukları mecralar değil. Sıralama oluşturulurken Twitter paylaşımları ön plana çıkıyor. Analizin tek bir sosyal mecrayla sınırlandırılması ise seçilen 100 şirket arasında doğrudan karşılaştırma yapma imkânı sağlıyor. Analizde yapılan sürdürülebilirlik tanımı, gönüllü etkinliklerle ilgili bilgilendirme paylaşımlarından yorumlara, iklim değişikliğiyle mücadele için koyulan hedeflerin açıklanmasına kadar birçok konuyu kapsıyor.

Değerlendirme süreci ise belirlenen üç kritere göre yürütüldü:

• Sürdürülebilirlik paylaşımlarının sıklığı
Takipçi kitlesi oluşturmak ve daha fazla insana ulaşabilmek için düzenli olarak paylaşım yapmak önemli.

• Etkileşim sayısı
Beğeniler, “retweet”ler, yanıtlar… Etkileşimler sayesinde daha fazla insana ulaşmak mümkün.

• Geniş kitleler üzerinde sürdürülebilirlikle ilgili etki sahibi olan takipçilerin sayısı
Paylaşımların güvenilir ve sürdürülebilirlik konularına uygun olduğunun kanıtı.

Paylaşım yapan şirketlerin metotları üçe ayrılıyor; şirketin ana hesabın kullananlar, sürdürülebilirlik paylaşımlarına özel bir hesap açanlar ve şirketin sürdürülebilirlikten sorumlu liderinin kişisel hesabını kullananlar. Her hesap tipinin kendine özgü avantajları ve dezavantajları var. Örneğin sürdürülebilirlik paylaşımlarını şirketin ana hesabı üzerinden yürüten şirketler genellikle en fazla takipçiye ulaşanlar ancak özel olarak sürdürülebilirlik paylaşımları için açılmış olan hesapların takipçileri arasında konuyla ilgili insanların daha yoğunlukta olduğu görülüyor. Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları ise etki sahibi takipçiler için en çekici hesaplar olarak karşımıza çıkıyor. En sık paylaşım yapanlar, ayda ortalama 29 paylaşımla sürdürülebilirliğe özel olarak açılan hesaplar iken şirketin ana hesabını kullanan şirketler ayda ortalama 19 paylaşımla bu konuda ikinci sırada yer alıyor.

Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları üzerinden ise ayda ortalama beş sürdürülebilirlik paylaşımı yapılıyor. Fakat oldukça aktif olan liderler de var. Örneğin Marks&Spencer’ın sürdürülebilirlik faaliyetlerinden sorumlu yöneticisi Mike Barry’nin günlük sürdürülebilirlik paylaşımı ortalaması 2’nin üzerinde. Şirketler aldıkları etkileşim sayısına göre sıralandığında Microsoft’un 18 bin etkileşimle zirvede olduğu görülüyor. Üç kriterin harmanlanmasıyla ortaya çıkan genel sıralamanın en üstünde ise Cisco bulunuyor. Sıralamayla ilgili detaylı bilgilere ve diğer analizlere raporun tamamından erişilebiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

2019 Küresel Risk Raporu yayımlandı

Küresel Risk Algısı Anketi’nin ortaya çıkardığı sonuçlarla hazırlanan Küresel Risk Raporu, arka planda dünyanın birçok bölgesinde ve çeşitli konular hakkında yaşanan politik gerilimlerin eşliğinde yayımlandı. Ankette; kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 1000 katılımcı dünyanın karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi.

“Dünya bilinçsizce bir krize doğru mu yürüyor?” sorusundan yola çıkarak küresel risklerin büyüdüğünü ve çeşitlendiğini ortaya koyan raporda, kolektif bir şekilde alınması gereken önlemlerin yetersiz kaldığı belirtiliyor. 2018 raporunda bahsedilen “devlet merkezli politikalara geçiş”in hızlı ve güçlü bir şekilde devam ettiği dünya sahnesinde; bu temelin üzerinde makroekonomik riskler, jeopolitik ve jeoekonomik gerilimler, teknolojiden kaynaklanan sorunlar ve katılımcılar tarafından en endişe verici risk olarak görülen iklim değişikliğine bağlı çevresel yıkımlar şekillendi.

Raporda uluslararası ekonomik ortamda yaşanan olumsuz gelişmeler kısa vadede büyümesi beklenen tehlikelerden biri olarak gösteriliyor. Katılımcıların %91’i dünya devleri arasındaki anlaşmazlıkların, %88’i de ticaret anlaşmalarının ve kurallarının ihlal edilmesinin 2019’da ekonomik sorunların artışına sebep olacağını düşünüyor. Bunun yanında finansal piyasalardaki dalgalanmalar ve gelir eşitsizliği de en büyük ekonomik sorunlar arasında gösteriliyor.

Ekonomik sorunların temel sebebi olarak gösterilen jeopolitik gerilimler, başlı başına bir risk olarak raporda inceleniyor ve bu gerilimlerin ekonomik alanın dışında başka alanlara yayılması da muhtemel görülüyor. Uluslararası arena büyük güçler arasındaki sürtüşmelerin yanı sıra ulusal çaptaki politik gelirimler de toplumsal kutuplaşmalara ve yönetim zafiyetlerine sebep olduğu için birçok ülkenin politik ortamının işlevselliği hakkında soru işaretleri yaratıyor. Kuzey Kore ile ABD ve Güney Kore arasındaki diplomatik ilişkilerin artması ve Kuzey Kore’nin nükleer programı hakkındaki gerilimin ve belirsizliğin azalması ise geçtiğimiz yılın olumlu olarak yorumlanabilecek tek politik gelişmesi olarak gösteriliyor. Teknolojik gelişmelerin ise bu gerilimleri daha da kızıştırabileceği düşünülüyor. Geçen yılın raporunda vurgulanan siber saldırılar ve veri hırsızlığına ek olarak yalan haberler ve kimlik bilgilerinin şirketlere ve hükümetlere sızdırılması da teknolojik riskler arasında sıralanıyor. Yapay zeka ve nesnelerin interneti gibi gelişmiş teknolojiler de dijitalleşmeyi hayatın her alanına yaymaları sebebiyle bu endişeleri büyütüyor.

Raporda çevresel riskler ise en büyük sorun olarak değerlendiriliyor.Katılımcılar, en büyük etkiye sahip tehlikelerden biri olan iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyulan anlaşma ve eylem planlarının uygulamada başarısız olmasından endişe duyuyor. Çevre sorunlarının altında incelenen bir başka gelişme de biyoçeşitliliğin hızla azalması olarak karşımıza çıkıyor: 1970’ten günümüze biyoçeşitlilikte %60 oranında azalma yaşanması gıda zincirini olumsuz etkiliyor. Bu etkilere bağlı sosyoekonomik sorunların artması bekleniyor.

Raporun Gelecek Şokları adlı bölümünde ise gittikçe daha da karmaşık ve iç içe geçmiş hale gelen dünyada meydana gelebilecek, ani ve ciddi çöküntülere yer veriliyor. Örneğin Hava Durumu Savaşları başlığı altında hava koşullarının belli bölgelerde olumsuz yönde manipüle edilebileceğinden bahsediliyor. Kırsal ve kentsel alanlar arasında; değer yargıları, yaş ortalamaları, eğitim seviyesi, refah gibi konulardaki uçurumun daha da artacağını öngören Kent Limitleri senaryosu, bu farkların daha büyük sorunların başlangıcı olabileceğini ortaya koyuyor. Dijital Hapishane kavramı ise biyometrik gözetlemeyle sağlanan yeni kontrol biçimlerinin kullanılması olarak tanımlanıyor. Duyguları algılayabilen ve bunlara cevap verebilen yapay zeka teknolojileri de Duygusal Bozulma başlığı altında inceleniyor. Gıda ve su tedarikinin günlük hayatın en önemli sorunlarından biri haline gelmesi de gelecek şokları arasında gösteriliyor.

Raporun sonunda ise risklere karşı alınması gereken önlemlere ve risk yönetimiyle ilgili önerilere yer veriliyor. András Tilcsik ve Chris Clearfield yalnızca raporda belirtilen küresel risklerin değil günlük hayatta ve iş hayatında karşılaşılabileceğimiz risklerin de yönetimiyle ilgili tavsiyelerde bulunuyorlar. Bunlardan bazıları; küçük başarısızlıklardan büyük dersler çıkarmak, olaylara ve durumlara karşı şüpheci yaklaşımı arttırmak; gerektiği zaman bir işten vaz geçmeyi bilmek ve başarısızlık senaryolarını da planlara dahil etmek olarak karşımıza çıkıyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

Etkili bir strateji: Kurumsal sorumluluğa çalışanları dahil etmek

Etik ve sosyal sorumluluk odaklı uygulamaların politik fayda ve müşterilerini etkilemek dışında kârlılıklarını da iyi etkilediğini gören şirketler bu uygulamalara ağırlık vermeye başladı. Walmart, otopark alanında LED ışıklar kullanarak çevresel fayda sağlamanın yanında şirkete enerji maliyetlerindeki düşüş ile yılda milyonlarca dolar kazandırabileceğini gösterdi. Çevre bilincinin şirketlere kazanç sağlayabileceği bu örnekte görülse de önemli olan noktanın şirketteki herkesi aynı bakış açısı etrafında toplamak olduğu belirtiliyor.

Yönetim kurulu, yöneticiler ve çalışanları sosyal fayda ve sorumluluk etrafında bir araya getirmek, farklı politik görüşler ya da kişilik yapılarından dolayı zaman zaman zor olsa da stratejik olarak fayda sağlıyor. Benevity tarafından yapılan araştırmaya göre gönüllülük ve bağış uygulamaları şirket misyonunun bir parçası haline geldiğinde, çalışan devir oranlarında %57’lik bir azalma yaşanıyor.

İş gücünüzle birlikte etik yaklaşımlar geliştirmek için aşağıdaki uygulamalar yol gösterici olabilir:

1. En kolay yoldan başlamak
Her çalışan grubunun ortak noktasını bularak başlamak şirketlerin yapmak istediklerini daha hızlı ve daha az zorlukla yapmalarını sağlıyor. Özellikle şirketin sosyal değişim sağlamaya çalıştığı konu hassas denilebilecek bir konuysa, yapılmak istenenleri tartışmaya yol açmayacak bir şekilde ifade etmek iyi bir seçenek olabilir.

2. Sadece satışları değil, sürdürülebilirliği de hedef haline getirmek
Kârlılık arayışı şirketler için önemli olsa da, şirketin sosyal fayda sağlayan uygulamalar içinde olması da müşterilerin şirketle ilgili algılarına anlam katıyor. 2920 Sleep şirketi, test için kullandığı yatakları atık alanlarına yollamak yerine sığınaklara yollayarak hem toplumda iyi bir algı inşa ediyor hem de atıklarını azaltıyor. Kârının %1’ini çevresel fayda için bağışlayan şirket, asıl meselenin bu bağlılığı hem çalışanlar hem de müşteriler için anlamlı kılmak olduğu kanısında.

3. Kapsamlı bir liderlik anlayışı için çalışanları katılıma cesaretlendirmek
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla beraber çalışmak şirketlerin sosyal fayda konularına dahil olma isteklerinin bir göstergesi olmakla birlikte çalışanlarına farklı bakış açılarına sahip insanlarla tanışarak liderlik becerilerini geliştirme fırsatı da sunuyor. Bir danışmanlık şirketinin yaptığı bir ankete göre gönüllülük faaliyetlerine katılan çalışanların empati yetenekleri %76 oranında artarken farklı bakış açılarına saygıları da artıyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

Birleşik Krallık'ta hızlı modanın etkileri parlamentoya taşındı

Birleşik Krallık Parlamento üyeleri, pek çok giyim markasını yüksek çevre standartlarına uymamak ve çalışanlarını koruyamamak ile suçluyor. Çevresel Denetim Komitesi’nin (EAC – Environmental Audit Committee) soruşturması hızlı moda endüstrisinin aşırı tüketime teşvik ettiğini ve fazla miktarda atık oluşumuna neden olduğunu ortaya koydu. EAC, ülkenin giyim sektöründeki iş modelinin sürdürülebilir olmadığını söyleyerek markaları sömürücü uygulamalarını durdurmaya çağırdı. Birleşik Krallık’tan JD Sports, Sports Direct, TK Maxx, Amazon UK, Boohoo ve Misguided markaları sektördeki karbon salımı, su kullanımı veya atık yönetimi aksiyon planlarının hiçbirine katılmadıklarından en az ilgili markalar olarak gösterildi. Aynı zamanda bu şirketlerin, organik veya sürdürülebilir pamuk da kullanmadıkları belirtildi.

Next, Debenhams, Arcadia Group ve Asda Stores orta derecede ilgili markalar olarak gruplanırken, organik ve sürdürülebilir pamuk ile geri dönüştürülmüş materyal kullanan Asos, Marks&Spencer, Tesco, Primark ve Burberry en çok ilgili markalar kategorisinde yer aldı. Parlamento üyesi Mary Creagh, Komitenin yürüttüğü çalışma sonucu yayımlanan bu bilgilerle tüketicilerin çevreyi korumak için çok az çabalayan ya da çalışanlarına yeterince maaş sağlamayan markaları sorgulamaları gerektiğini söyledi. Markaların eğer çevresel sürdürülebilirlik performansları düşük ise ortaya çıkan bu bilgilerin, onları çalışan hakları ve çevresel etki konusunda harekete geçmeye motive edeceğini umduğunu ekledi.

Listede ilgisiz veya orta ilgili düzeyinde değerlendirilen şirketlerden birçoğu henüz duruma bir yorum yapmaazken, Boohoo soruşturmanın marka politikalarını ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalarını tamamen yansıtmadığını, JD Sports'un, ürünlerinin %90’ının üçüncü parti şirketler tarafından tedarik edildiğini belirtmesi ise moda sektörünün karmaşık ve çok katmanlı tedarik zinciri ağını gündeme taşıyor.

Komite ilerleyen haftalarda markalarla yaptığı görüşmeler sonrasında tamamlayacağı raporu yayımlayacak. Raporun, devletin daha sürdürülebilir ve adaletli bir endüstri için uygulayabileceği politikalar için öneriler içermesi bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 January

Dünya Ekonomik Forumu Başladı

Her yıl ocak ayında İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan toplantılar bu yıl 22 Ocak’ta başladı. Aralarında küresel liderlerin, kurumsal devlerin, akademisyenlerin ve düşünürlerin bulunduğu yaklaşık 3000 katılımcı; küresel iş birliğini arttırmak, dijital devrime uyum sağlamak ve iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele yürütmek amaçlarıyla tartışma oturumları gerçekleştiriyor.

Bu yıl toplantılara katılım göstermeyen dünya liderleri de var. Ülkelerindeki güncel sorunları sebep göstererek Davos’taki toplantılara katılmayan liderler arasında ABD Başkanı Donald Trump, İngiltere Başbakanı Theresa May ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bulunuyor. Meksika sınırına yapılması istenen duvarın maliyetini de içeren bütçe isteği muhalefetle karşılanan Donald Trump’ın ABD Hükümeti’ni kısmî olarak kapatması, Davos ziyaretini iptal etmesine gerekçe olarak gösterildi. Bunun yanında Davos’ta ABD’nin dünyanın ekonomik sistemlerindeki rolü hakkındaki oturum da dahil olmak üzere birçok panelde söz alması beklenen ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Dış işleri Bakanı Mike Pompeo gibi Amerikalı temsilcilerin toplantılara katılımı da Başkan Donald Trump’ın isteği üzerine iptal edildi.

Ülkedeki ekonomik durgunlukla mücadele içinde olan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve seçim kampanyası sürecinde olan Hindistan Başbakanı Narenda Modi de Davos’ta göremediğimiz liderler arasında. Yine de Almanya’dan Angela Merkel, İtalya’dan Giuseppe Conte ve Brezilya’nın çiçeği burnunda Devlet Başkanı Jair Bolsonaro gibi onlarca ülkeden onlarca lider Dünya Ekonomik Forumu’nun toplantılarına katılıyor. Suçlarla mücadele konusundaki sert politikalarıyla ve ekonomik liberalizmle geleneksel aile değerlerini bir araya getirme vaadiyle Brezilya’da seçimin galibi olan ve eşcinseller, kadınlar ve siyasilerle ilgili ayrıştırıcı açıklamalarından dolayı Tropiklerin Trump’ı olarak adlandırılan Bolsonaro’nun Davos’ta da eleştiri oklarının hedefi olması bekleniyor. Bolsonaro’nun Amazon yağmur ormanlarındaki ormansızlaşmaya engel olmak için alınan önlemleri hafifletmesinden korkuluyor. Fakat yabancı yatırımcıları ülkesine çekmek isteyen Bolsonaro’nun toplantılar boyunca iyi bir izlenim bırakmak için elinden geleni yapması bekleniyor.

İklim değişikliği, Dünya Ekonomik Forumu üyeleri tarafından bu yılın en büyük sorunu olarak belirlendi. Üyeler, ekstrem hava koşullarının her geçen gün yaygınlaşmasından ve dünyanın bu duruma karşı etkili önlemler almamasından dolayı endişeli. İklim değişikliği ve diğer çevre sorunları, kitle imha silahları ve siber saldırılarla beraber 2019’da en büyük zarara sebep olacak sorunlar olarak gösteriliyor. Daha da endişe verici olan ise Donald Trump’ın 2015 Paris Anlaşması’ndan çekilmesi örneğinde görüldüğü gibi, artan milliyetçilik ve ekonomide korumacı politikalar sebebiyle dünya liderlerinin iklim değişikliğiyle mücadelede yapılması gereken iş birliklerine sırt çevirdiği muhtemel senaryolar.

Bu yılki toplantılara geçen yılın aksine karamsar bir havanın hakim olduğu açıkça hissediliyor. Geçen yıl hem Avrupa’da hem de Asya’da görülen ekonomik büyüme oranları ve ABD’nin yeni vergi düzenlemesi Davos’ta da olumlu bir iletişim ortamı yaratmıştı. Ancak ekonomik ortam dünya genelinde geçen yıldan beri oldukça değişti. ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı, İngiltere’deki Brexit belirsizliği, ABD hükümetinin kısmî olarak kapatılması ve dünya genelinde finansal piyasaların istikrarsızlığı gibi ekonomik sorunlar Davos’taki gergin havanın sebepleri olarak görülüyor.

Davos’taki en ilgi çekici oturumlardan biri de ünlü biyolog ve çevre aktivisti, bir çok doğa belgeselinin sesi David Attenborough ile Cambridge Dükü Prens William’ın bir araya geldiği, Salı günü yapılan David Attenborough ve Cambridge Dükü ile sohbet başlığı ile verilen panel oldu. Oturum Prens William’ın Attenborough’yu Dünya Ekonomik Forumu tarafından verilen Kristal Ödüle layık görülmesinden dolayı tebrik etmesiyle başladı. David Attenborough dünya liderlerini iklim değişikliğiyle ilgili daha etkili mücadeleye davet ettiği konuşması sırasında insan türünün dünya üzerindeki tüm türleri her an -hatta belki farkında bile olmadan- yok etmeye yetecek güce ulaştığını vurguladı.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

2019’da iklim değişikliğiyle mücadelede etkili olabilecek 10 grup

2018 yılında çevresel değerlendirmelerin neredeyse tamamı can sıkıcı sonuçlar ortaya koydu: Tropik yağmur ormanları gibi önemli habitatlar yok olmaya devam etti, son 40 yılda vahşi yaşam popülasyonları %60 oranında daraldı ve belki de en endişe vericisi iklim değişikliğini güvenli sınırlarda tutmak için gerekli önlemleri almada başarısız olduk. Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın gezegenimizde insanlara ve doğaya sürdürülebilir bir gelecek sağlamak hala mümkün. Bunun yolu ise önümüzdeki on yıl boyunca etkili ve kesin adımlar atmaktan geçiyor. Üstelik bu adımların yalnızca iklim değişikliğiyle ilgili akla ilk gelen kurumlar ve kişiler tarafından atılması yeterli olmayacak. Her kesimden her grubun elini taşın altına sokması gerekiyor. İklim değişikliği ile mücadelede etkili olabilecek 10 grubu ve bu mücadelede nasıl konumlanabileceklerini paylaşıyoruz:

1. Gençler: Devrim sosyal medyada yayınlanacak!
Günümüzde gençler yaşadıkları ortamlarla ve toplumlarla yakından ilgileniyorlar, küresel bir bilince sahipler ve iklim değişikliğiyle mücadelenin de daha fazla çabaya ihtiyaç duyduğu konusunda hemfikirler. Son araştırmalara göre, 186 ülkeden 31 bin genç, iklim değişikliğini dünyadaki en büyük ve önemli sorun olarak görüyor, %90’ından fazlası iklim değişikliğilinin sebebinin insanlar olduğunu düşünüyor ve %60’ı sürdürülebilir çözümler aramak üzere çalışmayı planlıyor.

2. Meteoroloji uzmanları: Hava bugün bulutlu, iklim değişikliği ihtimali de var!
Birçok insan her sabah kahvaltı sırasında hava durumu tahminlerini izliyor. Bu yüzden televizyon meteorologlarının en kolay ulaşabildiğimiz ve güvendiğimiz bilim insanları olmasına şaşırmamalı. ABD’de, 2012 yılı boyunca yalnızca 55 hava durumu yayınında iklim değişikliğinden bahsedilmişti. Bugün ise 500’den fazla televizyon meteorologu günlük hava durumu tahminlerinin yanı sıra iklim değişikliğinin etkilerini inceliyor. Böylece izleyicilerin iklim bilinci her geçen gün artıyor.

3. Belediye başkanları: Yerel liderler, küresel kazançlar!
Küçük kasabalardan metropollere kadar her düzeyde pek çok yerel lider çevre bilinciyle çalışıyor. Örneğin ABD hükümetinin Paris Anlaşması’ndan geri çekilme ihtimali konuşulurken Amerikalıların %70’ini temsil eden 450 belediye başkanı iklim değişikliğiyle mücadele etmeye devam edeceğini açıkça belirtti. Çin’den Brezilya’ya kadar dünyanın birçok yerinde belediye başkanları benzer şekilde eylemlerini sürdürüyor ve yeni girişimlerde bulunuyor.

4. Kadınlar: Komuta kadınlarda!
Yerel belediyelerden ulusal hükümete kadar her yönetim kademesinde kadınlar süreçlere daha fazla dahil olduğunda, elde edilen iyi sonuçlar artıyor. Küresel çapta yürütülen bir araştırmaya göre mülk sahibinin kadın olduğu bölgelerde toprağın daha iyi korunduğu, tarımsal verimliliğin daha yüksek ve ormansızlaşmanın daha az olduğu görülüyor. Bu da çok açık bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Cinsiyet eşitliği iklimle mücadeleyi güçlendiriyor.

5. Yatırımcılar: Her yatırım, bir tür etki yatırımı!
Daha yüksek maddi getiri mi yoksa çevre üzerinde daha fazla olumlu etki mi? Kurumsal yatırımcıların %70’inden fazlası her ikisini de istiyor. Belki de bu yüzden yatırım devi BlackRock, yatırımların sürdürülebilirlikle ilgili sonuçlarının takip edilmesi için çeşitli araçlar ortaya koyuyor. İş dünyası üzerinde geniş bir etkiye sahip olan yatırımcılar iklim değişikliğiyle mücadelede de etkili, önemli gruplar arasında.

6. Sağlık uzmanları: Doktorlar ne tavsiye ediyor?
Araştırmalar, kalp-damar ve solunum hastalıkları nedeniyle ölenlerin sayısıyla ormansızlaşmanın bağlantılı olduğunu gösteriyor. Birçok kentsel alanda yeşil alanların azlığı insanların ruh sağlığını da olumsuz etkiliyor. The Lancet Medical School’dan 150 doktor, iklim değişikliğinin yüzyılın en büyük küresel tehdidi olduğunu belirtiyor.

7. Yerel halklar: Toprağın gözü-kulağı
Moğolistan’dan Kanada’ya kadar dünyanın pek çok yerinde, yerel topluluklar doğal sistemlerle ilgili derin bilgileriyle doğanın en yakın dostu. Bununla beraber biyoçeşitliliğin korunmasında da yerel topluluklar oldukça etkili. Biyoçeşitlilikle insan sağlığı arasındaki bağlantı da göz önünde bulundurulursa yerel toplulukların hem gezegenimizin geleceği hem de insan sağlığı için vazgeçilmez olduğu sonucuna varılabilir.

8. Risk Yöneticileri: Mercan Resifleri!
Sigortacılık, altyapı gibi hizmetlere herkes ihtiyaç duyar ama bunlar kimseye heyecan verici gelmez. Sahiller ve mercan resifleri için ise tam tersi geçerli; herkes için heyecan vericidir ama kimse onlara ihtiyacımız olduğunu düşünmez. Tabii mercan resiflerinin de bir tür altyapı hizmeti olduğunu bilmiyorlarsa. Mercan resifleri 200 milyon insanı fırtınalara karşı koruyor ve böylece 4 milyar dolarlık bir zararı da önlemiş oluyorlar. Yani mercan resifleri ve benzer çevre risklerinin doğru yönetilmesi iklim değişikliğiyle mücadelede oldukça önemli.

9. Çiftçiler ve balıkçılar: Korkusuz liderler!
Dünya nüfusunu beslemenin bir maliyeti var: Gıda sistemleri, sera gazı salımlarının %29’unun kaynağı ve biyoçeşitlilik kaybının da ana sebeplerinden biri. Bu yüzden toprağın karbon depolama potansiyelinin keşfedilmesi ve bu potansiyelden faydalanarak üretimde verimin artırılması çiftçilerin iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir konuma gelmesini sağladı. Denizlerde ise Micronesia gibi şirketler balıkçılık sektöründe şeffaflığı sağlamayı ve böylece daha sağlıklı denizlere, daha dayanıklı toplumlara ve avlanmada daha yüksek verime ulaşmayı amaçlıyor.

10. Silikon Vadisi: Büyük dehalar toplantısı!
Büyük değişimler yaratmak için çok az vaktimizin kaldığını kabul etmeliyiz. Bu yüzden az zamanda geniş çaplı ve büyük etkili çözümler bulmamız gerekiyor. Bu konuda çalışacak bağımsız girişimleri desteklemek amaca ulaşmak için önemli olabilir. Techstars ve TNC Sustainability Accelerator gibi ortaklıklar; su yönetimi, balıkçılık uygulamalarını gözlemlemek gibi faaliyetlere yönelik teknolojiler üreten girişimlere destek oluyor.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

Beslenme alışkanlıklarımızın çevresel etkileri

Bir büyükbaş hayvan yılda ortalama 100 kg Metan gazı salımı yapıyor. Sera gazı olan Metan’ın iklim üzerindeki olumsuz etkisi CO2’nin 23 katı. Bu miktar, 1000 litre petrolün yanmasıyla ortaya çıkan CO2’ye karşılık geliyor. Etobur beslenmenin taleplerini karşılamak üzere dünyada yaklaşık 1.5 trilyon inek ve boğa bulunuyor ve bu nüfusun otlanması sonucu yok olan yeşil alanlar yılda fazladan 2.8 trilyon metrik ton CO2 emisyonu anlamına geliyor.

Et ve süt ürünleri tüketimini azaltmak çevre üzerindeki olumsuz etkimizi azaltmada etkili bir yol olabilir. Fakat dana eti tüketmekle tavuk eti tüketmenin çevresel etkileri aynı mı? Bir tabak pilav ve bir tabak patates kızartması, hangisi çevreyi daha çok etkiliyor? Şarap biradan daha mı çevre dostu?

Oxford Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre atmosfere salınan toplam sera gazının çeyreği gıda üretimi sırasında ortaya çıkıyor. Fakat besinlerin çevresel etkileri büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin gıdalardan kaynaklanan sera gazı salımının yarısını hayvansal ürünler oluşturuyor. Bu ürünlerin arasında da en büyük olumsuz etkiyi yaratan besinlerin dana ve kuzu eti olduğu belirtiliyor. Üstelik hayvansal ürünler, günlük besin tüketimimizin yalnızca %15’ini oluşturuyor. Araştırmada dünya çapında tüketimi en yaygın olan 40 gıdaya odaklanıldı ve bu gıdaların üretim sürecinde kullanılan arazi alanı, su miktarı ve sebep oldukları sera gazı değerlendirilerek karbon ayak izleri belirlendi.

Araştırmanın sonuçları Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovermental Panel on Climate Change-IPCC) iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyduğu önerilere de yön veriyor: Hayvansal ürünleri azaltmanın yanı sıra önerilenler arasında; yaşadığımız bölgede üretilen gıdaların günlük tüketimimizdeki payını arttırmak, bu gıdaları mevsiminde tüketmek ve gıda israfını mümkün olan en düşük seviyeye getirmek de bulunuyor.

Oxford Üniversitesi’nin araştırmasında, et ve süt ürünleri tüketimini azaltmanın bir bireyin karbon ayak izini -su tasarrufundan kirliliğin azaltılmasına kadar birçok yolla- üçte birine kadar düşürebileceği belirtiliyor. Bunun yanında gıdaların çevre üzerindeki etkisi nerede ve nasıl üretildiklerine göre de büyük değişiklikler gösterebiliyor. Örneğin ormansızlaştırılmış bir arazide yetiştirilen bir dana, doğal koşullarda yetiştirilmiş bir ineğin 12 katı, Güney Amerika’da yetiştirilen bir dana ise, Avrupa’da yetiştirilmiş bir dananın 3 katı kadar sera gazı salımı yapıyor. Ayrıca çalışmada, en uygun çevresel koşullarda yetiştirilen danaların dahi çevre üzerindeki olumsuz etkisinin, fasulye ve fındık gibi vejetaryen protein kaynaklarından daha fazla olduğu belirtiliyor. Çikolata ve kahve ise, hayvansal ürünler kadar olmasa da, iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkisi oldukça yüksek olan gıdalara örnek olarak veriliyor. Çünkü ormansızlaştırılmış arazilerde yetişen kakao ve kahvenin toplam sera gazı salımında önemli bir payı var.

Hayvansal proteinin muadili olup olmadığına dair tartışmalar devam ederken, Birleşmiş Milletler beslenmeye yönelik yeni bir öneri sunuyor: yarı zamanlı vejetaryan beslenme (Flexitarianism). Artan et üretimi ve tüketimi iyi halimizin devamlılığını sağlayan sistemlerin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Bu nedenle haftada en fazla 500 gram et tüketilen bitkisel gıda ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı çevresel etkiyi azaltma ve insan sağlığı açısından ideal olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

Amaç odaklı çalışma itibarı arttırıyor

Halkla ilişkiler ve iletişim şirketi Porter Novelli’nin yayımladığı 2018 Amaç Primi Endeksi, ABD’nin en başarılı 200 şirketini derinlemesine inceleyerek, faaliyetlerini iyi bir amaca odaklanarak yürüten şirketlerin kazandığı Amaç Primi’ni açıklıyor: İtibar her şeydir. Tüketicilerin satın alma kararlarında, çalışanların işe yaklaşımlarında, şirketlerin ortaklık kurma süreçlerinde ve belki de en önemlisi yatırımcıların yatırım kararlarında şirketlerin itibarı büyük önem taşır. İtibar zor, emek gerektiren ve uzun bir sürecin sonunda kazanılır ve onu korumak büyük bir dikkat ve ihtiyat gerektirir. Fakat kaybetmek için bir an yeterlidir ve bir kez kaybedildiğinde tekrar kazanmak yıllar alır. Bu yüzden itibarınızı inşa ederken koyacağınız her tuğla çok önemli.

Porter Novelli, Amaç Primi raporunda şirketlerin itibarlarını güçlendirmeleri ve rakipleri arasından sıyrılmaları için ipuçları veriyor. Birçok açıdan benzer yetkinliklere sahip iki şirket arasında seçim yapılması gerektiğinde belirleyici unsur haline gelen itibar, birçok katmanın birleşiminden oluşuyor. Bu katmanlar arasında en büyük bölümü oluşturan üç ana kategori; kalite, vizyon ve amaç odaklılık olarak karşımıza çıkıyor. Raporda değerlere önem vermek ve sorumlu bir iş planı oluşturmak olarak tanımlanan amaç odaklı çalışma, şirketlerin kendilerine özgü rollerini ve topluma kattıkları değeri belirliyor. Bu yüzden de şirketlerin itibarının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Raporun ortaya koyduğu diğer önemli sonuçlar ise şöyle;

• Amaç odaklı olmanın şirketlerin genel itibarındaki payı %13 olarak hesaplanıyor. Bunun yanında amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerin genel itibarlarının da yüksek olduğu görülüyor. En itibarlı 10 şirketten dördünün (Amazon, UPS, Colgate-Palmolive ve Alphabet) aynı zamanda amaç odaklı çalışma skoru en yüksek 10 şirket arasında da olduğu görülüyor.

• Amerikalı tüketicilere göre amaç odaklı çalışmanın şirketlerin itibarına katkı sağladığı noktalar; faaliyetlerini sorumlu şekilde yürütmek, toplumsal sorunlarla ilgilenmek ve bu sorunlarda toplumun savunucusu pozisyonunda olmak.

• Amaç odaklı çalışma, tüketici davranışlarına da yön veriyor. Tüketiciler, amaç odaklı çalışan şirketleri satın alma kararları ve diğer destekleriyle ödüllendirmeye daha istekliler. Bu durum amaç odaklı çalışmanın genel itibara katkısının yanı sıra somut getirileri de olduğunu gösteriyor. Örneğin Amerikalı tüketicilerin, amaç odaklı çalışan bir şirketin ürününü ilk defa denemeye diğer şirketlerin ürünlerinden %33 daha istekli olduğu görülüyor.

• Amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerle tüketici kitleleri arasında daha güçlü bağlar kuruluyor. Hem sosyal medya üzerinde hem de geleneksel iletişim kanallarında bu şirketlerin içerikleri daha fazla ilgi görüyor.

• Amaç odaklı tüketimi önemseyen tüketici kitleleri bölgelere göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu durum amaç odaklı çalışan şirketler için bazı bölgelerde daha büyük fırsatlar elde etmesini sağlayabiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 January

2019’da yeşil finans trendleri

Lüksemburg borsası yönetim kurulu üyesi ve Lüksemburg Yeşil Borsası’nın başındaki isim olan Julie Becker, 2019’un yeşil finans trendleriyle ilgili açıklamalar yaptı.

COP24’ün ardından…
Cop24’te Paris Anlaşması’nın hedeflerini hayata geçirmek için bazı kurallar üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu kurallar arasında hükümetlerin gaz salımını azaltma girişimlerinin sonuçlarını ölçmeleri, raporlamaları ve doğrulamaları da bulunuyor. Bu da gaz salımının ölçülmesiyle ilgili ortak bir çerçeve ortaya koyarak ülkelerin bu konuda aynı dili konuşmalarını sağlıyor. Böylece finans sektörünün, düşük karbonlu ekonomiye geçişe öncülük etme rolüyle, önemi artıyor.

Kahverenginin düşüşü, yeşilin yükselişi
2019’da yatırımcıların karar alma süreçlerinde yeşil tahvil finansının etkilerini de göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor. Kurumların çevre sorunları ve bu sorunların faaliyetleri üzerindeki etkileriyle ilgili bilinç düzeyinin yükselmesiyle de piyasalarda çevresel, sosyal ve yönetimsel riskleri temel alan kararlar veren oyuncuların sayısı artıyor. Yatırımcıların odak noktaları bir gecede değişmeyecek olsa da bilinç düzeylerinin ve şeffaflık taleplerinin artmasının ekonominin dönüşmesini sağlaması bekleniyor.

İş modellerinin dönüşümü
Şirketlerin yeşil ekonomiye geçişi benimsemesinden sonra yatırımcıların, bu değişimi iş modellerinde de görmek isteyeceği öngörülüyor. Bu yüzden yatırımcıların odaklandığı konulardan biri de kurumların faaliyetlerinin Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflerle uyumlu olup olmadığı olacak.

Sınıflandırma
Avrupa Komisyonu’nun Teknik Bilirkişi Grubunun oluşturduğu Avrupa Sürdürülebilirlik Sınıflandırması’nın, çevresel sürdürülebilirliği sağlayacak ekonomik faaliyetlerin kullanışlı bir listesini sunması bekleniyor. Bu sayede araçların çeşitlenmesine paralel olarak uluslararası düzeyde sınıflandırmaya olan ilgi de artacak.

Yeşil ekonomiden Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine: Tahvillerin farklı tonları
2018’in ikinci yarısında piyasadaki gelişmeler tahvillerin yeşilde kalmayarak gökkuşağına dönüşeceğini gösteriyor. Dünyanın ilk mavi tahvilinin ihraç edilmiş olması 2019’da da büyümeye açık bir trendin ilk adımı olarak görülüyor. Yeşil tahviller sürdürülebilir finansın ana aracı olmaya devam edecek olsa da bu trendin, yeşil tahvillerin ihracı üzerinde de etkili olması bekleniyor.

Mahallenin yeni çocukları: Yeşil krediler
Bankaların sürdürülebilir finans arenasına hızlı girişiyle yeşil kredilerin daha fazla dikkat çekeceği tahmin ediliyor. Her meslek örgütünden katılımcının -özellikle enerji verimliliği yüksek ev kredilerinde- yeşil borçlanmaya yönelmesi bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 January

Dünyadaki en değerli doğal varlık: Mercan resifleri

Kıyı ormanları, artan sıcaklık sebebiyle beyazlama riski altında kalan mercan yataklarına sığınacak bir yuva sağlıyor. National Geographic’in haberinde, Amerikalı Jeologların mercan resiflerini kurtarmak için yeni bir stratejiden bahsettikleri duyuruluyor: Mangrove’ların gölgeleri.

Yoğun kök yapısıyla mangrovelar, erozyonu önlemeye, tsunami ve fırtınaların verdiği zararı azaltmaya yardımcı oluyor. Araştırmalara göre bu ağaçlar gölgeleri sayesinde okyanuslardaki ısınmanın etkisini azaltarak mercanların beyazlamasının önüne de geçebiliyor.


Mangrove ağaçları

Küresel ısınmayla artan okyanus sıcaklıklarından en çok etkilenen canlı türlerinden biri deniz mercanları. Beyazlama, mercanların hayati aktivitelerini sürdürmelerinde büyük önemi olan foto-sentetik alglerin, mercan hücrelerinden dışarı çıkmasıyla oluşan ölümcül bir olay. Denizlerdeki ısınma ise bu olayın arkasında yatan sebep. Beyazlamanın en yoğun gözlemlendiği alanlardan olan Karayipler’deki mercan resifleri 1970’lere kıyasla %50 oranında azaldı. Deniz canlıları için barınak görevi gören mercan resifleri deniz eko-sistemleri için hayati bir öneme sahip. Ayrıca denizel doğal afetlerde doğal dalga kıran göreviyle felaketlerin mali kayıplarını düşürüyor. Turizme olan ekonomik katkısı da düşünüldüğünde, mercan resifleri hektar başına yaklaşık 353.000 dolar mali değerle dünyanın en değerli doğal varlığı olarak gösteriliyor.

Meksika kıyılarında yapılan son çalışmalarda dördü nesli tükenen olmak üzere otuz çeşit mercan resifinin su altındaki ağaç gövdelerinde büyümeye devam ettiği bulundu. Araştırmacılara buradan hareketle, mangrove köklerinin bu mercan türlerini koruduğunu düşündüler.

Kök gölgelerde yaşamaya devam eden bu mercanların, beyazlamaya karşı daha dirençli olma ihtimalleri de soyu hızla tükenmekte olan resifler için bir umut oluşturuyor. Önceki araştırmalarda gözlendiği üzere, çevresel dalgalanmalara alışmış resifler, aşırı sıcaklarda da hayatta kalabiliyorlar. Daha dirençli bu mercanların, ölü resiflerin yerini alması umuluyor.


Mercan resiflerinde beyazlama

2030’a kadar küresel ısınma, artan karbondioksit miktarıyla beraber denizlerdeki asitlenmenin artması ve turizm gibi sebeplerle soylarının %90 oranında tükeneceği öngörülen mercan resifleri için araştırmacılar barınacak yeni yerler aramaya devam ediyor. Bu son gelişme doğrultusunda da yapılacak ilk iş mangroveların korunmaya başlanması olacak. Mercan resiflerinin çeşitliliği tahminleri güçleştirse bile, en azından bazı türlerin yaklaşmakta olan değişimlere uyum sağlayabileceği düşüncesi bu koşullar altında bile bir umut ışığı yakabiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 January

2018'i şekillendiren 10 ulaşım teknolojisi trendi

Ulaşım, doğrudan hayatın içinde bir kavram; her gün okula, işe, alışverişe nasıl gittiğimizi, yolculuğumuzu ne koşullarda ve ne kadar sürede yaptığımızı belirliyor. Teknoloji ise programlama biçimleriyle, kablosuz ağlarla, yapay zekayla ve düşük maliyetli bataryalarla ulaşım trendlerini temelden değiştiriyor. Bir yandan da insanlar ilgi alanlarının yansımalarını yeni ulaşım teknolojilerinde bulabiliyor: Scooter-severlerin e-scooterlar hakkındaki toplantıları, “Model 3”e hemen sahip olmak isteyen Tesla hayranlarının kampları, sürücüsüz arabada yolculuk deneyimi… Bunlara paralel olarak 2018 boyunca, ulaşım teknolojisinde dönüm noktalarına ve altyapının elektrikli, otonom ve paylaşımlı trendlere doğru yönlendiğine şahit olduk. Bu gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

Elektrikli otobüslerin yükselişi
İklim değişikliğiyle mücadelenin unsuru olan elektrikli otobüsler yıl boyunca dünyanın pek çok şehrinde yükselişteydi. Otobüslerin elektrik bataryalarının maliyetleri düşse de elektrikli otobüsler, hâlâ dizel motorlu benzerlerine göre daha pahalı. Aradaki farkı kapatmak amacıyla hükümetler çeşitli teşvikler ve zorunluluklar koyuyor. Örneğin Kaliforniya’da 2029’dan sonra devlet şirketlerinin fosil yakıtla çalışan otobüsler alması yasaklandı. Bunun gibi uygulamalar, otomobil üreticilerinin daha fazla elektrikli araç üretmesini teşvik edebilir. Bloomberg Yeni Enerji Finansmanı’nın öngörüsü de bu tahmini destekliyor: 2040’ta şehir içi ulaşımda kullanılan otobüslerin %80’i elektrikli olacak.

“Micro-mobility” heyecanı
Mümkün olduğunca küçük araçlarla, en fazla iki kişinin yolculuk yaptığı ulaşım çözümleri olarak tanımlanan “micro-mobility”, 2018’de kendini scooterlarla gösterdi. Mobil uygulamalar üzerinden hizmet veren şirketler ve otomobil imalatçıları da bağımsız girişimlerle bu sektördeki heyecanı karşılamaya talip oldu. Toplu taşımanın yetersiz olduğu bölgelerde de scooterlar, alternatif bir ulaşım aracı olarak görülüyor.

Elektrikli araç şarj sistemleri
2018’de elektrikli araç şarj sistemlerinin geliştirilmesi için ciddi miktarda yatırım yapıldı. Edison Elektrik Enstitüsü raporuna göre 2025’te, elektrikli araç kullanımının artışıyla beraber 4.5 milyondan fazla şarj istasyonuna ihtiyaç duyulacak. Bu talebi karşılamak için ChargePoint gibi şirketler ağlarını hızla büyütmeye çalışıyor. ChargePoint; Chevron Technology Services, BMW i Ventures ve Simens’in de aralarında bulunduğu kurumlardan 240 milyon dolarlık yatırım aldı. Petrol şirketleri ise bu sektörde nispeten yeni. Örneğin BP, elektrikli araçların şarj sistemleri üzerine çalışan Chargemaster’ı 170 milyon dolara devraldı.

• Sürücüsüz araçlar
May Mobility, EasyMile ve Local Motors gibi şirketler, okul kampüsü gibi alanlarda sürücüsüz servisleri kullanıma açtı. Birçok Amerikalıyı sürücüsüz bir otomobilde yolculuk yapma fikri geriyor. Ancak servisler, arabalara göre daha güvenli bir deneyim sunuyor. Bu yüzden üretici şirketler, kullanıcıların sürücüsüz araçlarla ilk deneyimlerinden olumlu ayrılmalarını önemsiyor.

• Otomobil endüstrisinin ulaşımın dönüşümü üzerindeki etkisi
Otomobil imalatçıları, ulaşımdaki teknolojik dönüşümden hem en büyük yararı sağlamaya hem de en büyük zararı görmeye açıklar. Bu yüzden elektrikleşme, mobilizasyon ve yakıt verimliliği çalışmaları artarken bu dönüşümün karşısında duran imalatçılar da var. General Motors, fabrikalarının yedisini kapatacağını, dolayısıyla 14 bin çalışanı ile ilişiğini keseceğini duyurdu. Ford da çalışan sayısında daralmayı planlıyor.

• Ulaşım teknolojileriyle dönüşen şehirler
Dünyanın her yerinde şehirler; insanların bir yerden bir yere ulaşma biçimlerine müdahale eden teknolojilerle karşı karşıya kaldı. Bu süreç kent sakinlerine mobil uygulamalardan scooterlara kadar birçok ulaşım seçeneği sunmaya kadar vardı. Bu yüzden bu hizmetlerin şehirler üzerinde olumlu ve olumsuz birçok etkisi var. Örneğin Uber ve Lyft, bazı kentlerde ciddi trafik sıkışıklıklarına sebep oluyor. Kaldırımları işgal eden scooter kullanıcıları ise yayaları rahatsız ediyor.

Robot-arabalar nihayet hayatımızda
Waymo, Phoenix’te robot-taksi hizmeti vermeye başladı. Sürücüsüz araç teknolojilerinin öncülerinden biri olan şirket, zaten yıllardır deneme sürüşleri yapıyordu. Hayata geçirilen sürücüsüz minivanlar ilk aşamada yüzlerce gönüllüye hizmet verecek. Aracın içinde acil durumlarda müdahale edebilmesi için bir sürücü bulunacak.

Elektrikli araçlarda rekor
15 yıl boyunca birçok ilke imza atan Tesla’nın halkın büyük bir kesimine hitap eden, düşük maliyetli Model 3’ünün performansı 2018’in etkileyici olaylarından biriydi.

• Ulaşıma bağlı gaz salımında artış
Birçok bölgede elektrik enerjisi, yenilenebilir kaynakların kullanımının artmasına katkı sağlıyor. Yine de ulaşım sebebiyle ortaya çıkan karbon salımı trendi çok parlak görünmüyor. Bu yüzden ulaşımın elektrikleşmesi iklim değişikliğiyle mücadelenin önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

• Elektrikli araç sektöründe Çin’in büyük payı
Çin, elektrikli araç sektörüne, rakiplerine göre çok daha iyi bir giriş yaptı. Hükümet, bu konuda birçok zorunluluk ve teşvik ortaya koydu. Yüksek nifusuyla Çin, elektrikli araç sektörünün en büyük üreticisi haline geldi.

PAYLAŞ: DETAY

4 January

2018’in en etkili sürdürülebilirlik iletişimine sahip şirketleri

Sürdürülebilirlik stratejisi için 2019’da odak noktası olacak alanlardan biri de etkili iletişim olarak gösteriliyor. Şirketlerin sadece aksiyon almasının yeterli olmadığı, bu aksiyonların paydaşlarla anlamlı ve samimi olarak paylaşılmasının da giderek önemli hale geldiği belirtiliyor.

2018’de sürdürülebilirlik iletişimleri ile öne çıkan markalar, sadece etkili bir stratejiyle yarını planlamadıklarını, stratejilerini de etkili bir şekilde paylaştıklarını ortaya koydular. Starbucks’ın tek kullanımlık plastik pipet kullanımını yasaklaması, Walmart’ın silah satış politikalarını değiştirmesi, Nike’nin, eski Amerikan futbolu oyuncusu ve aktivist Colin Kaepernick’in yanında olduğunu gösteren bir reklam filmi yayınlaması gibi örneklerle markalar, tüm paydaşlarına değerleri doğrultusunda davrandıklarının gösteriyorlar. Bu durum, şirketlere akılda kalıcılıktan tüketici seçimlerindeki değişimle paralel yükselen satışlara birçok fayda da sağlıyor.

Şirketlerin etki alanlarını büyütmeleri iki katmanlı bir süreçten oluşuyor. İlki bir firmanın etkisini kitleyle paylaşmasını oluştururken ikincisi de kitleden alınan destekle bu etkinin artırılmasını kapsıyor. Bu doğrultuda, hitap ettikleri hedef gruplarına göre 2018’de gündeme gelmiş markaları sıralıyoruz:

Müşteriler (B2B) : SAP
SAP, sene başında yayınladığı “İyi iş dünyayı iyileştirir - The Best-Run Businesses Make the World Run Better” kampanya videosuyla, mevcut müşterilerini çağın büyük sorunlarına karşı çözümler üretmeye çağırırken, onların yanında olduğunun altını çizdi.

Topluluklar: Patagonia
Patagonia CEO’su Rose Marcario, paylaştığı açık mektupta vergilerden biriktirdikleri 10 milyon doları havayı, toprağı ve suyu koruyan, iklim değişikliğine çözüm bulmaya çalışan STK’lara bağışladıklarını duyurdu. Bu davranışıyla markanın bağlı olduğu değerleri tekrar gösteren Patagonia, marka imajını daha da güçlendirdi.

Çalışanlar: Salesforce
Salesforce CEO’su Marc Benioff, yeni işe başlayan çalışanların ilk günlerini yerel topluluklarla ilgili gönüllü aktivitelerde geçirmelerini sağladıklarını söyledi. Bu durumun çalışanlara kendilerini iyi hissettirdiğini söyleyen CEO, çalışanların potansiyelinin sadece şirketin iyiliği için değil başkalarının iyiliği için de önemli olduğunu vurguladıklarını belirtti.

Yatırımcılar: SAP
SAP, 2017 Entegre Raporu ile etkili sürdürülebilirlik iletişimi yapan şirketler listesine iki kez giriyor. Şirketin iş ve sürdürülebilirlik stratejilerinin birbirine bağımlılığını, hedefler ve girişimler doğrultusunda geçirdikleri gelişimi ve gelecek planlarını etkili bir biçimde paylaştıkları bu rapor, çevresel, sosyal ve yönetişimsel sürdürülebilirlik boyutlarındaki etkilerin yatırımcıları nasıl kapsadığını gösteriyor.

STK’lar: Unilever
Bu sene hayata geçirdiği “Harekete Geç-Take Action” kampanyası dahilinde oluşturduğu web sitesinde Unilever, yenilikçilikten eşitliğe dokuz anahtar konu ile ilgilenen elliden fazla girişime ve STK’ya yer veriyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile ilgili farkındalığı artırmayı amaçlayan site konu ile ilgilenen kişileri de bu organizasyonlarla buluşturabilmeyi hedefliyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 January

Mevcut ekonomi, enerji sistemindeki değişimlere hazırlıklı değil

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2019’da yayımlanacak olan Global Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nun ekonomik tarafının oluşturulmasında rol oynayacak ve bağımsız bir grup bilim insanı tarafından gerçekleştirilen çalışmaya göre, alışmış olduğumuz hızlı ekonomik büyüme, ucuz enerji seçeneğinin bitmesiyle sona erecek.

Araştırma, tarihte ilk kez kapitalist ekonomilerin daha az verimli enerji kaynaklarına dönüş yapacağını öne sürüyor. Buradaki verim, Enerji Yatırımlarının Geri Ödeme Süresi’ne (Energy Return on Investment-EROI) göre tanımlanıyor, yani endüstriyel toplumun enerji ihtiyacını karşılamak için ilk kez daha fazla efor ve kaynak gerekecek.

Endüstriyel aşırı kullanım sonucunda ödediğimiz ekolojik ve ekonomik bedeller, kapitalizmin alıştığı ekonomik büyüme hızını tehlikeye sokuyor, dolayısıyla alışılmış politikaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Aşırı tüketim nedeniyle ortaya çıkan atıkların çevresel maliyetleri düşünülmüyor, ancak bu atıkların yarattıkları sonuçlardan kaçmak imkansız. Şu anda yaşadığımız iklim değişikliği sorunu bunun en belirgin örneklerinden.

Mevcut modellerin ekonominin bu gibi enerji maliyetlerini kapsamadığını söyleyen araştırmacılar, bu modeller ile enerji fiyatlarındaki artışların anlamlandırılamayacağını savunuyorlar.

Yatırımcı Jeremy Grantham, kapitalizm ve alışılageldik ekonomik modellerin ekosistemlerin ve kaynakların sistematik tüketimini dikkate almadığını söylüyor. Bu kaynakların tekrar yerine konulması için gereken masraflar düşünüldüğünde, geçen on ila yirmi yılda kar elde etmiş sayılmadığımızı, aksine zararda olduğumuzu ekleyen Grantham, sistemin mevcut formunda sosyal faydaya itibar etmeden kısa zamanlı kar maksimizasyonuna odaklandığını söyleyerek durumu özetliyor.

Artık doğal gaz veya kömür gibi konvansiyonel kaynakların madenciliği bile çok daha yüksek maliyetlere tekabül ediyor. Bu durum, ucuz enerji çağının bitmesi olarak yorumlanıyor, üstelik henüz bunu algılayacak ekonomik bir modele sahip değiliz.

Bilim insanları, son yıllarda alıştığımız gibi bir ekonomik gelişmenin devam etmeyeceğiyle yüzleşmemiz gerektiğini, mevcut tüketim alışkanlıklarımızı devam ettirmemizin mümkün gözükmediğini vurguluyor. Ancak, toplam enerji tüketimini düşürmek için hep birlikte çalışırsak ve hükümetler de bu doğrultuda teşvik sağlarsa yeni bir sistem oluşturabileceğimizi de ekliyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

21 December

Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu yayımlandı

Dünya Ekonomik Forumu, 2018 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’nu yayımladı. İlki 2006’da yayımlanan rapor, cinsiyet temelli eşitsizliğin boyutunu ölçmeyi ve zaman içindeki gelişimini takip etmeyi amaçlıyor. Geçen yıl 144 ülkeden alınan verilerle hazırlanan raporun kapsamına bu yıl Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Irak, Umman, Sierra Leone ve Togo da eklendi. Böylece bu yıl 149 ülkede; ekonomiye katılım ve fırsatlar, eğitime katılım, sağlık ve sağ kalma, siyasi güçlenme olmak üzere dört temel kategoride kadınların ve erkeklerin imkanları arasındaki fark ölçüldü. Bunun sonucunda ülkelere 0 ile 1 arasında, cinsiyetler arası farkı kapatma oranını ifade eden bir skor verildi. Örneğin 149 ülke arasında 130. sırada bulanan Türkiye’nin skoru 0.628 ve bu skor Türkiye’de kadın-erkek eşitsizliğinin yaklaşık %63’ünün giderildiği anlamına geliyor.

Yapılan analizlerin sonucunda ülkelere ve bölgelere göre karşılaştırmalı değerlendirmelerin yanı sıra küresel sonuçlar da ortaya koyuldu. Bu değerlendirmeler ve sonuçlardan bazıları şöyle:

     • Küresel çapta, cinsiyet temelli eşitsizliğin %68’i giderilmiş durumda. Yani kadınlarla erkeklerin çeşitli imkanlara erişimi arasında %32 oranında fark var.   
     • En büyük farkın gözlemlendiği kategori %77,1 ile siyasi güçlenme. Bunu %49,9 ile ekonomiye katılım ve fırsat kategorisi izliyor.
     • Politikada ve ekonomik alanlarda cinsiyet eşitliği bakımından durum kötü; araştırmanın kapsadığı 149 ülkenin yalnızca 17’sinin devlet başkanı kadın. Küresel çapta iş dünyasında yönetici pozisyonlarındaki kadınların oranı ise %34. Yine de güzel şeylerin olduğu yerler de var: Bahamalar, Kolombiya, Jamaika, Laos ve Filipinler’de iş dünyasında yönetici pozisyonlarında kadın-erkek eşitliğinin tam anlamıyla sağlandığı görülüyor.
     • Kadınların finansal hizmetlere erkeklerle eşit düzeyde erişim sağlayabildiği ülkelerin oranı %60 iken arazi mülkiyetinde eşitliğin sağlandığı ülkelerin oranı %42’de kalıyor.
     • Geçmiş yıllara göre ilerleme sağlanmış olsa da hâlâ kadınların %20’sinden fazlasının eğitime erişemediği 44 ülke var.
     • Ülkeler sıralamasında birinci, eşitsizliği %85 oranında kapatmış olan İzlanda. Norveç, İsveç ve Finlandiya da onu takip ediyor.
     • Bölgesel sıralamada ise lider Batı Avrupa iken hemen arkasından Kuzey Amerika, sonra da Latin Amerika geliyor.

Raporun ortaya koyduğu sonuçlardan yola çıkılarak, küresel yarışta kendine yer bulmak ve daha kapsayıcı bir yaklaşım sergilemek isteyen ülkelere insan kaynağını geliştirme stratejilerinde cinsiyet eşitliğini önemli bir yere koymaları öneriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 December

2018’e veda ederken…

Yılın son S360MAG’i ile 2018 yılı boyunca size nelerden bahsettiğimizi özetlemek istedik. Geçtiğimiz yıl iklim, doğal kaynaklar, tarım, ekosistemler, iş dünyası ve toplumsal konularla ilgili gelişmeleri sizlerle paylaştık. 2019’a girmemize sayılı günler kala 2018’de neler olduğuna beraber göz atalım istedik.

2018’de iklimle ilgili birçok haberi ve çalışmayı sizlere aktardık. Mayıs ayında, Carbon Brief, Türkiye'nin artan karbon salımı ve bu artışa karşı alınabilecek önlemlerle ilgili önerilerin yer aldığı bir yazı yayımladı. İklim değişikliğinin fiziksel sağlığımızın yanı sıra ruh sağlığımız üzerinde de önemli olumsuz etkilerinin olduğunu vurgulayan araştırmaları da aynı ay içerisinde sizlerle paylaştık. İnsanlığın doğal kaynak kullanımının, doğanın sağlayabileceği yıllık kapasiteyi aştığı gün olarak tanımlanan Dünya Limit Aşım Günü, 2018’de 1 Ağustos oldu. Üstelik bu tarih bugüne kadar görülen en erken Dünya Limit Aşım Günü’ydü.

Olumsuz gelişmelere rağmen, iklim değişikliğini önlemeye yönelik çabalar hız kesmedi. Binlerce şirket ve kuruluşa sürdürülebilirlik raporlamasında yardımcı olan GRI Sürdürülebilirlik Raporlaması Rehberi’nin kullanım kolaylığını ve kalitesini arttırmak amacıyla GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’na geçildi. Yılın sonuna yaklaşırken de Polonya’nın Katoviçe kenti COP24’e ev sahipliği yaptı.

Geride bıraktığımız yıl boyunca iş dünyasında sürdürülebilirlikle ilgili birçok gelişme oldu. Bu duruma şaşırmamalı, çünkü artık sürdürülebilirlik, şirketlerin gelecekteki konumlarının en önemli belirleyicilerinden biri olarak görülüyor. Sürdürülebilirliğe yapılan yatırımların, kârlılık ve olumlu sosyal etki olarak geri dönmesinin yanı sıra sürdürülebilirliğin sağlanması gelecekteki muhtemel afetlere karşı önlem niteliği taşıyor. 2018’in ilk aylarında Corporate Knights “En Sürdürülebilir 100 Şirket” sıralamasını yayımladı. Fransa’dan Dassault Systèmes’in başı çektiği listede yer alan şirketlere bakıldığında özellikle kamu hizmetlerinde, otomotiv ve gıda sektöründe sürdürülebilirlik adına önemli gelişmeler yaşandığını görebiliyoruz. Benzer bir araştırma da Temmuz ayında SustainAbility ve GlobeScan’in iş birliğinden “2018 Sürdürülebilirlik Liderleri” adıyla geldi. Bu araştırmada liderlik koltuğuna Unilever otururken aynı zamanda bir B Corp olan Patagonia onu takip etti. Sadece sektörünün ve dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmak için de çalışan şirketlerin gönüllü katıldığı bir liderlik hareketi ve geniş bir topluluk olan B Corp’un Türkiye topluluğu ise aramıza katılan yeni şirketlerle 2018’de büyümeye devam etti.

İş dünyasında ve toplumsal boyutta kadınların yaşadığı zorluklara ve bu zorluklara karşı gösterdikleri mücadeleye değinmeden bu yazıyı hazırlamamız düşünülemezdi tabii ki. UN Women ve 59 farklı ülkeden 162 politik karikatüristin oluşturduğu, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir ağ olan Cartooning for Peace (Barış için Karikatür)’in Dünya Kadınlar Günü ve Birleşmiş Milletler (BM) Kadının Statüsü Komisyonu’nun 62. Toplantısı için güçlerini birleştirmesi geçtiğimiz yılda gördüğümüz mücadele örneklerinden biri oldu. Ekim ayında ise Fashion Insitute of Technology (FIT) tarafından düzenlenen “The Body and Physique” sergisi tarih boyunca idealize edilmiş vücut tipine odaklandı. Ev işleri yönetimini zorunlu bir şekilde üstlenen kadınların yaşadıklarını anlatan karikatürist Emma’nın çizimleriyle yine mizaha yaslanarak kadınlara erkeklerin “duygularını incitmeden” iş hayatında başarılı olmak için ipuçları veren Sarah Cooper’ın kitabını bir araya getiren haberimizi de yılın son aylarında sizlere sunduk.

Küresel düzeni etkileyebilecek riskleri çevre, siber güvenlik, ekonomi ve jeopolitik kategorileri altında Ocak ayında Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı Küresel Riskler Raporu’nda inceledik. Sürdürülebilirliğin doğal felaketlerle ve toplumsal sorunlarla mücadelede ne kadar etkili olduğunu ve bu durumun olumlu ve olumsuz örneklerini geçtiğimiz yıl boyunca paylaştık. Hepimizi sarsan, Endonezya’da binlerce insanın hayatına mâl olan, geride kalanların da uzun yıllar boyunca hayatını etkilemeye devam edecek olan tsunami felaketine sürdürülebilir afet yönetimi lensinden baktık. Ülkemizin 189 ülke arasında 64. olduğu İnsani Gelişim Endeksi’nin çıktılarına göz attık. 2018’in Dünya Mutluluk Raporu ise Mart ayında gündemimizdeydi ve Türkiye bu listede 69. sırada yer almıştı.

2018’in son günlerinde sizlere S360MAG’den güzel dileklerimizi yolluyoruz. Herkes için hem iş dünyasında hem toplumda hem de gezegenimizde olumlu değişim için mücadele etmeye devam edeceğimiz bir yıl olsun!

PAYLAŞ: DETAY

21 December

24. Taraflar Konferansı (COP24) sona erdi

2-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Polonya’nın Katoviçe şehrinde gerçekleşen 24. Taraflar Konferansı’nın en önemli hedeflerinden biri, 2015 Paris Anlaşması’nın uygulanması için Kurallar Kitabı’nı belirlemekti. Zirvenin çıktılarının iklim değişikliğinin önleme konusunda ne kadar etkili olacağı ise tartışılan konular arasında.

İki hafta süren müzakereler sonucunda 190 ülkenin onayıyla Kurallar Kitabı kabul edildi. Kurallar Kitabı 2015 Paris Anlaşmasıyla konulan hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için temel oluşturacak ve eksikleriyle çıkmış olsa dahi, Paris Anlaşması’nın geçerliliğini devam ettireceği anlamına geldiğinden ötürü büyük önem taşıyor.

İlk kez 2015’te net bir şekilde dillendirilen ve Paris Anlaşması’nın da hedefi olan 1.5 derecelik ısınmanın potansiyel sonuçlarının anlaşılabilmesi için Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ekim ayında bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda belirtildiği üzere, mevcut emisyon seviyeleriyle 1.5 derecenin üzerinde bir ısınmayı engellemek için önümüzde yaklaşık 12 yıl var. 1.5 derece özellikle de deniz altı ekosistemi ve geri döndürülebilir iklimsel değişim açısından kritik bir limit, 2 derecelik sıcaklık artışı ile iklim değişikliğinin sonuçları çoğu alanda geri döndürülemez seviyelere ulaşıyor.

Gönüllülük esasına dayanan Paris Anlaşması için ülkeler tarafından koyulan hedefler ise 3.5 derecelik bir ısınmaya sebebiyet verecek seviyede iken Konferansta, iklim adaleti, karbon piyasaları ve karbon vergisinden elde edilen gelirin sosyal adaleti sağlayacak şekilde nasıl harcanması gerektiği, ülkelerin geçmiş karbon emisyonları üzerine olan sorumlulukları ve karbon politikaları gibi birçok konuda net çıktılar oluşturulamadı. Bu konular gelecek konferanslarda tartışılmaya devam edecek.

STK’lar ve iklim aktivistlerinin de yoğun katılım gösterdiği Konferans’a damgasını vuran isimlerden genç iklim aktivisti Greta Thunberg, yaptığı konuşmada krizin kriz olarak değerlendirilmediği sürece çözülemeyeceğini, delegelerin iklim gerçekliklerini olduğu gibi dillendirecek kadar olgun olmadıklarını ve bu sorumluluğu çocuklara yüklediklerini ancak dünya liderleri istese de istemese de değişimin geldiğini söyledi.

Konferans’a katılan ülkelerden biri olan Türkiye ise iklim koruma önlemleri fonlarından yararlanabilmek için yine statü değişikliği talep etti. Talebin çözümlenmemesi üzerine Türkiye Paris Anlaşması’nı imzalamadı. Gelecekte Türkiye’nin iklim değişikliğine dair nasıl stratejiler izleyeceği konusu ise henüz netlik kazanmadı.

PAYLAŞ: DETAY

20 December

Google Translate cinsiyetçi söyleme karşı

Google Translate son yıllarda çeviri altyapısını oldukça geliştirirken cinsiyetçi bazı çevirileri konusunda eleştirilmeye devam ediyordu. Örneğin “o bir doktor” yazdığınızda otomatik olarak çeviriyi “erkek bir doktor” olarak yapıyordu. Aralık ayı itibariyle Google Translate, çevirilerinde ortaya çıkabilen bu cinsiyetçi ifadeleri önleyebilmek için yeni bir yöntem geliştirdiklerini duyurdu.

Yıl boyunca Google’ın makine öğrenimi (machine learning) algoritmalarında toplumsal cinsiyet eşitliğini artırmak ve önyargıları azaltmak için çalıştıklarını söyleyen ürün müdürü Kuczmarski, bu alandaki son gelişmenin Google Translate’de, cinsiyet ayrımı belirli olmayan kelimelerde, maskülen ve feminen olmak üzere iki çeviri sağlanacak olması olduğunu söyledi.

Benzer alanda çalışmalar yapan Stanford Clayman Cinsiyet Araştırmaları Merkezi’nden Marcie Bianco, machine learning ve robotik alanında cinsiyet ve eşitlik üzerine yazdığı yazıda, algoritmaların nötr olması gerektiği inancının taşıdığını ancak öğrenmeye bağlı çıktı oluştururken geçmiş verileri kullanmaları sebebiyle algoritmaların yıllar boyunca farklı dillerde aktarılan cinsiyetçi söylemleri yansıttıklarını belirtiyor.

Benzer biçimde, Google Translate de, internette hali hazırda bu cinsiyetçi eğilimler ile çevrilmiş milyonlarca kaynaktan veri topluyor. Dolayısıyla çeviri tek bir sonuç vereceği zaman, daha çok veriye ulaştığı seçeneği sunuyordu. Ürün müdürü Kuczmarski, Google Translate’in “güçlü” ve “doktor” kelimeleri için maskülen sonuç verirken “hemşire” ve “güzel” kelimeleri için feminen sonuç vermesinin bu sebepten kaynaklandığını vurgularken bunu değiştireceklerini de ifade ediyor. Çünkü cinsiyetçi yönelimi olmayan bu gibi kelimeler için artık Google Translate iki ayrı sonuç verecek: Mesela “surgeon” kelimesi İngilizce’den Fransızca, Portekizce, İspanyolca veya İtalyanca’ya çevrilirken feminen ve maskülen kalıpların ikisi de sonuç olarak verilecek. Bu durum Türkçe için de geçerli, mesela “o bir doktor” cümlesini İngilizce’ye çevirmek isterseniz sonuç olarak hem “she is a doctor” hem “he is a doctor” çevirilerini göreceksiniz.

Gelecekte cinsiyet eğilimi olmayan çevirileri daha fazla dilde ve iOS ve Android tabanlı çeviri yapılabilen diğer uygulamalarında da uygulamayı planlayan Google Translate, aynı teknolojiyi otomatik cümle tamamlama gibi diğer alanlarda da kullanacak. İlk sürümlerinin bir parçası olamasa bile, ikili cinsiyet tanımı dışında da bu uygulamanın nasıl genişletilebileceği Google Translate’in kendilerini geliştirmeyi planladıkları alanlar arasında.

PAYLAŞ: DETAY

14 December

Finansal olmayan bilgilerin güvenilirliğini arttırmak üzere, yatırımcıların perspektiflerini yansıtan bir rapor yayınlandı

Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD) ve PwC, yatırımcıların Çevre, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) göstergeleri dahil olmak üzere finansal olmayan konularda karar vermek için hangi bilgilere ihtiyaç duyduklarına dair rapor yayınladılar.

Farklı ülkelerden 50 yatırımcı ile yapılan yuvarlak masa toplantıları sonuncunda oluşturulan rapor, yatırımcıların kararlarında finansal olmayan bilgileri kullanmaya istekli olduklarını fakat verilerde belirgin bir trend olmamasından dolayı bu bilgiyi esas almak konusunda sorun yaşadıklarını vurguluyor.

Araştırmanın amacı, finansal olmayan bilgilerin hangi yönlerinin yatırımcılar ve süreçleri için daha faydalı olduğunu, yatırımcıların bu bilgiyi nasıl kullanacaklarını ve paylaşılan bilgilere nasıl daha fazla güvenebileceklerini anlamak. Görüşme yapılan yatırımcıların neredeyse tamamı, finansal olmayan bilgilerin finansal bilgiye içerik katması, yatırımcının kurumsal yönetimi anlaması, risk ve fırsatların belirlenmesi ve işin sürdürülebilirliği için öngörü sağlaması açısından yatırım kararlarında kullanıldığını belirtiyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 December

“Sorumlu Bankacılık Prensipleri” için kamuya danışma süreci başlatıldı

Bankacılık sektörünün sürdürülebilir bir gelecek için rol ve sorumluluklarını çizen “Sorumlu Bankacılık Prensipleri” (Principles for Responsible Banking) taslağı, 26 Kasım’da Paris’te gerçekleşen BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) toplantısında açıklandı. Sorumlu Bankacılık Prensipleri, bankaların çalışma prensiplerini Sürdürülebilirlik Kalkınma Hedefleri’ne ve Paris Anlaşması’na paralel olarak geliştirmelerine katkı sağlamayı amaçlıyor.

Toplam aktif varlıkları 17 trilyon ABD dolarını aşan, beş farklı kıtadan 28 bankanın katılımıyla belirlenen Sorumlu Bankacılık Prensipleri; bankalara, toplumsal hedeflerle bağlantılı bir vizyonun yanı sıra strateji, portföy ve işlemler gibi her kademede ve her faaliyet alanında sürdürülebilirliği iş modellerinin bir parçası haline getirmelerine yardımcı olacak kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Prensipleri imzalayan bankalar sosyal, ekonomik ve çevresel anlamda olumlu ve olumsuz etkilerinden kamuya açık bir şekilde sorumlu tutulacaklar. Böylelikle bankalar, hissedarları ve müşterileri için de değer yaratabilecekler.

Küresel finansmanın üçte ikisini sağlamakta olan Bankacılık sektörünün bu düzlemde geçireceği dönüşüm geniş bir etki potansiyeli taşıyor. Geleceğin sürdürülebilir bankacılık sisteminin temel çerçevesini oluşturacak olan Prensipler, daha sürdürülebilir toplumların eşit ve refah dolu bir geleceğe ulaşmaları için dönüştürücü ivme yaratacak aşağıdaki altı maddeden oluşuyor:
   1. Hizalanma: 28 kurucu kurum, iş aktivitelerini Sürdürülebilirlik Kalkınma Hedefleri ve Paris Anlaşması’na uyumlu olarak düzenleyeceğini taahhüt edecek.
   2. Etki: Pozitif etkiler artırılırken negatif etkiler azaltılacak. Her banka, etkisinin en önemli olduğu alana odaklanacak.
   3. Müşteriler: Finansal kurumlar, müşterileriyle beraber sürdürülebilir uygulamalar ile mevcut ve gelecek nesiller için ortak zenginlik yaratacak ekonomik aktivitelerin benimsenmesi için ortak sorumlulukla çalışarak teşvik yaratacaklar.
   4. Paydaşlar: Kurumlar bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için ilgili paydaşlarla, geleceğe dönük danışmanlıklar ve ortaklıklar oluşturacaklar.
   5. Yönetişim ve Hedef Belirleme: En hissedilir etkileri yaratan kamu hedefleri belirlenecek, SKH ve iklim değişikliği hedeflerine erişmede katkı sağlayacak şekilde, bu etkilerin negatif taraflarını azaltacak ve pozitif taraflarını arttıracak düzeltici aktiviteler tanımlanacak.
   6. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik: Prensiplerin hem bireysel hem de kolektif bazdaki uygulamaları periyodik olarak gözden geçirilecek. Katılımcı kurumlar, iş aktivitelerinin pozitif ve negatif etkileri hakkında tam şeffaflık sağlayacak ve tümünden sorumlu olacaklar.

Sorumlu Bankacılık Prensipleri’nin amaçları ise aşağıdaki gibi özetlenebilir:
   • Bankaların çalışmalarının Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve Paris Anlaşması kapsamında belirlenen toplumsal hedefler ile ulusal ve bölgesel çerçevelere uyumunun sağlanması
   • Sürdürülebilir bankacılık için küresel en iyi örneklerin (benchmarkların) belirlenmesi
   • İmzacı bankaların ulusal ve uluslararası toplumsal, çevresel ve ekonomik hedeflere katkıları hakkında alt hedefler koymasını ve bunları raporlamasını sağlayarak motivasyonun yükseltilmesi
   • Bankaların etkileri üzerine hesap verilebilirliğin ve şeffaflığın sağlanması
   • Bankacılık sektörünün sürdürülebilir bir gelecek için liderlik rolü üstlenmesinin sağlanması

Hazırlık süreci 2018 Nisan ayında sivil toplum kuruluşları, bankalar birlikleri, düzenleyici kurumlar ve BM kurumları gibi sektörün ilgili paydaşları ile iş birliği içerisinde tamamlanan bu prensipler, 31 Mayıs 2019’a kadar, küresel bazda kamudan alacağı geri dönüşlerle gelişecek. Prensipler, Eylül 2019’da tüm dünyadan gönüllü bankalar tarafından imzalanmak üzere New York’ta düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda sunulacak. Prensipler’in şekillendirilmesi sürecine bağlantı üzerinden katılabilirsiniz.

Küresel çalışma grubuna Türkiye’den katılan tek banka Garanti Bankası oldu. Çalışma grubunda yer alan diğer bankalar; İngiltere’den Barclays, Güney Kore’den Hana Financial Group ve Shinhan Financial Group, Hollanda’dan ING ve Triodos Bank, Fransa’dan Societe Generale ve BNP Paribas, Avustralya’dan Westpac, National Australia Bank (NAB), Çin’den ICBC (Çin Endüstri ve Ticari Bankası), İsveç’ten Nordea, Brezilya’dan Bradesco, İspanya’dan BBVA ve Santander, Yunanistan’dan Piraeus Bank, Güney Afrika’dan Land Bank, First Rand ve Standard Bank, Hindistan’dan Yes Bank, Meksika’dan Banorte, Nijerya’dan Access Bank, Mısır’dan Arab African International Bank (AAIB) ve Commercial International Bank (CIB), Ekvador’dan Banco Pichincha, Malezya’dan CIMB Bank, Moğolistan’dan Golomt Bank ve Kenya’dan Kenya Commercial Bank (KCB) Group oldu.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) Tahvilleri ve Kurumsal Finans

SKH tahvilleri, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkıda bulunmayı yatırım stratejisine dahil eden yatırımcılar için şirketler, hükümetler ve belediyeler tarafından ihraç edilen senetlerdir. Kurumsal SKH finansı ise çeşitli finansal araçların kurumsal düzeyde geliştirilen SKH stratejilerini hayata geçirebilmek için kullanılmasıdır. Bu tanımlar bağlamında SKH’lere katkı sağlamak isteyen yatırımcılar için yeterince büyük, yüksek likiditeli, çeşitli alanlara dağılarak riskleri en aza indirgenmiş ve şeffaf bir tahvil piyasası oluşturabilmek için UN Global Compact Eylem Platformu tarafından yayınlanan raporda iki ayaklı bir plan öneriliyor. Bu planın ilk aşamasını, piyasayı şekillendirmek oluştururken ikinci aşamasında kurumsal şirketler için SKH finansına entegre olmuş bir model geliştirmenin yolları anlatılıyor.

Sabit getirili SKH yatırımları için geniş bir portföy tanımlanması SKH tahvilleri için bir piyasa oluşturmanın ilk adımı olarak sunuluyor. Bu portföyde ise finansal olmayan kurumsal SKH tahvilleri, bankalar ve diğer finansal kuruluşların ihraç ettiği SKH tahvilleri, varlıklara ve projelere dayalı SKH tahvilleri, son olarak da devlet ve belediye SKH tahvilleri bulunuyor. Yatırım portföyünün tanımlanmasından sonra önerilen ikinci hamle ise piyasadaki kurumsal SKH yatırımları boşluğundan faydalanmak için harekete geçmek. Çünkü varlık sınıflarının büyüklüğüyle SKH etkilerinin orantılı olmaması sermayenin küresel hedeflerin finansmanını yapmada başarılı olamadığını gösteriyor. Bir sonraki adımda yatırımların etkisinin boyutunu ve alanını mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmak için piyasanın etkinliğini arttırmak geliyor. Bu sayede küresel hedeflere katkı sağlayan geniş bir likit varlık sınıfı oluşturulabilir. Ancak bu noktada, piyasanın hem boyutunu arttırmak hem de güvenilirliğini sağlamak zor olabilir. Piyasayı genişletmek ve likiditeyi sağlamak için geleneksel tahvil piyasalarının belgeleme yöntemlerini, ihraç süreçlerini, yüksek hesap verebilirlik ve şeffaflık standartlarını örnek almak yeterliyken güvenilirliği sağlamak için sürdürülebilir kalkınmanın kendi iç dinamiklerinden faydalanmak gerekiyor. SKH yatırımlarıyla ülkenin SKH stratejilerinin uyumlu olması da piyasanın performansını arttıran bir etmen olarak karşımıza çıkıyor. Çalışmada, piyasanın şekillendirilmesinin son aşaması ise yatırımcıların ve yatırımların risk, gelir ve etki profillerinin detaylıca analiz edilip aralarındaki eşleştirmelerin doğru yapılması olarak sunuluyor.

UN Global Compact Eylem Platformu’nun önerdiği planın ikinci ayağında kurumsal SKH finansmanı için şirketin iç dinamikleriyle ve stratejileriyle bütünleşmiş ve uyumlu bir model geliştirmek bulunuyor. Bu modeli geliştirirken atılacak ilk adım güvenilir bir etki teorisi geliştirmek. Çünkü bu teori şirketlerin SKH’lere katkısının etkin ve doğru bir şekilde ölçülmesinin temelini oluşturuyor. Etki teorisinin sahip olması gereken özelliklerin arasında belli bir amaç için ve bu amaca uygun olarak tasarlanmış, spesifik, dengeli, ölçülebilir, entegre ve karşılaştırılabilir olması sayılabilir. Bir sonraki adımda ise etki teorisiyle doğrudan ilişkili ve bütünleşmiş bir etki ölçme metodu geliştirmek yer alıyor. Son olarak da oluşturulan etki teorisini ve ölçme metodunu temel alarak modelin şirketin ana stratejilerine, yönetim yapısına ve finansmanına entegre hale getirilmesi öneriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Kadın: Sokakta hanımefendi, evde patron, işte...?

Ev işlerinin mecburi patronları olarak kodlanan kadınların iş dünyasında yaşadığı zorluklar; üzerine çokça konuşulan, yazılıp çizilen sorunlardan. Fakat yine de hala yeterli çözüme ulaşamamış olmamız bu konuda herkesin yeteri kadar elinden geleni yapmadığını kanıtlıyor. Çünkü en çok okunan kısalarımızda İş Hayatında Kadın Olmak’ta da bahsettiğimiz gibi ayrıcalık, ona sahip olanlar için görünmezdir. S360Mag için bu konuyu iki farklı çizerin vurucu görselleriyle yeniden masaya yatırdık.

İş dünyasında çaba ve yeteneklerinin karşılığını ve talep ettikleri sorumluluğu almakta engellerle karşılaşan kadınlar için söz konusu ev işleri olduğunda durum tersine dönüyor. Karikatürist Emma, Ev İşlerinde Cinsiyet Savaşları çizgi hikayesinde bu farklılığı vurguluyor.

Erkekler ev işlerine ‘yardımcı olmayı’ kabul etseler bile bu işlerin planlama ve yönetim aşamasına katılmaktan kaçındıkları için tam zamanlı bir iş kadar vakit ve zihinsel aktivite gerektiren “ev işleri yönetimini” kadınlar ‘zorunlu olarak’ üstleniyor. Emma bu işin kadınlara ‘zihinsel yük’ olarak döndüğünü söylüyor.

Kültürel ve sosyal yapıların, dolayısıyla çocukluk döneminde ailede şahit olunan toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı bu döngü iş dünyasının alışagelmiş uygulamalarıyla da besleniyor. 1700’lerden sonra hızla sanayileşen ve kentleşen dünyada iş bölümünün cinsiyetle temellendirilmesi sonucunda kadınlara ‘mecburi ev kadını’, erkeklere ise ‘ekmeğinin peşindeki fedailer’ rolünün düşmesinin günümüze kadar ulaşan uzantıları; erkeklere ebeveynlik izni (doğum izni) verilmemesi, işe alım ve terfi süreçlerinde toplumsal cinsiyet bazlı yaklaşımlar ve ücret eşitsizliği vb. durumlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bir diğer çizer Sarah Cooper ise kadınların evde mecburen üstlendikleri bu görevi iş yerinde üstlenmeye çalışırken karşılaştıkları zorlukların üzerinde durduğu “Erkeklerin Duygularını İncitmeden Nasıl Başarılı Olursunuz?” kitabında kadınlara bu zorluklara karşı alabilecekleri önlemlerle ilgili ironik öneriler veriyor.

Yönetim kademelerinde ilerlemek isteyen kadınların sorunlarının başında terfi alma süreçlerindeki ayrımcı yaklaşımlar geliyor. Cooper’ın bu konudaki önerisi ise kadınların yöneticileriyle kendileri konuşmaktansa ofisteki erkek çalışanlardan kendileri için terfi istemesini rica etmesi! Çünkü talep etmeyen kadınlar daha az tehditkâr görünüyor. Yazar, toplantılarda görmezden gelinen kadınları ise ironik olarak şöyle teselli ediyor: “Toplantılarda doğru düzgün tanıtılmadığınızda sakın ha toplantının akışını bölmeyin. Toplantıdan sonra tüm katılımcılara kendinizi tanıtan küçük bir not gönderirsiniz, olur biter! Bu hep sizin başınıza geliyor olabilir, yine de kişisel algılamayın.”

İş kadınlarının en büyük sorunlarından biri de mütemadiyen maruz kaldıkları cinsiyetçi yorumlar ve eril dil. Kadınların herhangi bir konuda bir erkeğin fikrine ya da yardımına ihtiyaç duyduğu kanısı, yani erilleme. İş ortamında kadınların sürekli sözünün kesilerek fikirlerinin küçümsenmesi ya da tamamlanmaya çalışılması, korunmaya muhtaç oldukları kanısı, dış görünüşleri ya da ses tonları üzerine yapılan yorumlar ve kısıtlamalar, eril dil kullanımı, iş ortamında taciz ve şiddet bu konu altında incelenebilecek sorunlardan bazıları. Cooper’ın sözü kesilen kadınlara önerisi çok basit: “Susun”. Cinsiyetçi yorumlara verecekleri tepki ise biraz daha çaba gerektirebilir. Cinsiyetçi yorumlar aldıklarında yapmaları gereken daha önce ayna karşısında çalıştıkları garip ve utangaç kahkahayı atmak!

Kadınları bekleyen bir başka engel de iş birliği içinde çalışmak. İş birliği yapılan konu hakkında kadınların da fikirleri ya da katılmadığı noktalar olabiliyor. Cooper kadınların fikirlerini belirtirken fazla özgüvenli görünmelerinin erkekler tarafından itici algılanabileceğini söylüyor. Bu yüzden kadınların fikirlerini önemsizleştirerek; “Sesli düşünüyorum da…”, “Aklıma aptalca bir şey geldi…” gibi alttan alan girişler yaparak belirtmeleri daha güvenli bir yol. Yine de kadınların ortaya attığı fikirlerin önemsenmemesi ve aynı fikir bir erkek tarafından tekrar edildiğinde değer görmesi de iş hayatında sıkça karşılaşılan sorunlardan. Böyle durumlarda da kadınlar, fikirlerinin değer görmesini sağlayan arkadaşlarına bir teşekkür borçlular çünkü o tekrar etmeseydi bu fikri kimse duymayabilirdi bile! Katılmadıkları ya da yanlış olduğuna emin oldukları fikirleri belirtmekse kadınlar için mayın tarlasında yürümek gibi. Bu yüzden Cooper kadınlara bir hata bulduklarında emin olsalar dahi çok emin görünmemeyi, hatta bu hatayı fark ettikleri için özür dilemelerini öneriyor. Katılmadıkları fikirleri belirtmeyi gerçekten çok isteyen kadınlara ise bıyık takmalarını! Bu aşamayı da geçip yönetici pozisyonuna ulaşmayı başaran kadınlar içinse en önemli konu çalışanlara isteklerini belirtme biçimleri. Örneğin bir iş için teslim tarihi belirlerken iş arkadaşına direkt olarak bir tarih vermek yerine o tarihte bitirmekle ilgili ne düşündüğünü sormak daha ‘kadınsı’ bir yaklaşım olabilir. Mail yoluyla bir iş isterken de bolca ünlem ve emoji kullanmak yerinde olur. Çünkü etkin iletişim kurmak kadınları daha ulaşılmaz gösterebilir.

Kadınlar Cooper’ın önerilerine uymanın ödülü olarak iş dünyasının “değeri bilinmeyen kahramanları” unvanını kazanabilirler. Ancak biz de ona katılıyor, kadınlara değeri bilinmeyen kahramanlar olarak kalmamalarını önermiyoruz. Çünkü ücret eşitsizliğine, terfi ve işe alım süreçlerinde ayrımcılığa, iş yerinde cinsiyetçi söylemlere, tacize ve şiddete boyun eğmemenin sadece kadına değil, çalıştığı şirkete de çok önemli kazanımlar sağladığını ortaya koyan araştırmalara güveniyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

COP24 başladı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 24. Taraflar Konferansı (COP24) 3 Aralık’ta başladı. 14 Aralık’a kadar devam edecek olan konferans bu yıl Polonya’nın kömür kenti Katoviçe’de yapılıyor. Sözleşmenin en önemli organizasyonu olan konferans, sözleşmenin hükümlerini etkin bir şekilde uygulayabilmek için kararlar almayı ve hükümlerin uygulanışını kontrol etmeyi amaçlıyor.

Konferansın açılış konuşmasında söz alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres şöyle dedi: “İklim değişikliği bizden daha hızlı koşuyor ve çok geç olmadan onu yakalamalıyız.” Guterres, iklim değişikliğini durdurmak için düşük karbonlu, iklim direncine sahip, sürdürülebilir kalkınma planlarını benimsememiz gerektiğini belirtirken, kurtuluş umudumuzun Paris Anlaşması’nda olduğunu da “Paris Anlaşması yalnızca bir kağıt parçasından ibaret değil, tarihi bir anlaşma” sözleriyle ekledi. Ulaşımda salımı sıfırlamayı amaçlayan “Değişimin Öncüsü Olalım” (Driving Change Together) girişimine katılan Polonya ve Birleşik Krallık’a destek veren Guterres; ulaşımda salımın azaltılmasının sadece iklim değişikliğini değil, hava kirliliğini ve buna bağlı olarak artan sağlık sorunlarını önlemek için de gerekli olduğunu belirtti ve Katoviçe’den başarısızlıkla ayrılma lüksümüz olmadığını vurgulayarak konuşmasına son verdi.

Dünya genelinde en yaygın dördüncü ölüm sebebi olan hava kirliliği yalnızca 2016’da 6.1 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Dünya Sağlık Örgütü’nün COP24 Özel Raporu’nda da Paris Anlaşması’nın taahhütlerine ulaşmanın milyonlarca insanın hayatı için önemi vurgulandı. Dünya Sağlık Örgütü’nden Doktor Maria Neira iklim değişikliğinin gerçek maliyetinin hastanelerde ve ciğerlerimizde hissedildiğini ekledi.

Konferansın ikinci gününde katılımcılar şaşırtıcı bir mesaj aldılar. Çünkü mesaj uzaydan geliyordu. Avrupa Uzay Ajansı’nın astronotu Alexander Gerst, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan ilettiği duygusal videoda gezegenimizin benzersiz manzarasına karşı şöyle konuştu: “Bu simsiyah boşluğun içindeki küçük mavi bilyenin üzerindeki hiçbir kaynak sınırsız değil ve gezegenimizin bir yedeği yok.”

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün yeni raporu, konferansa bir “çözüm menüsü” sundu. Rapora göre 2050’de 10 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun tamamımın beslenmesi sağlanırken iklim felaketini önlemek mümkün. Tüketimi azaltmak, tarımsal verimi ve ağaçlandırmayı arttırmak menüdeki stratejilerden bazıları. Beslenme alışkanlıklarımızı, yoğun kaynak kullanımıyla üretilen et gibi hayvansal gıdaların tüketimini azaltma yönünde değiştirmek ise en önemli adımlardan biri olarak vurgulanıyor.

Dünya Bankası adına söz alan Başkan Jim Yong Kim de iklim değişikliğine karşı savaşta, Dünya Bankası olarak 200 milyar dolar yatırım sağlayarak destek vereceklerini açıkladı.

Ünlü aktör ve Kaliforniya eski valisi Arnold Schwarzenegger ise iklim değişikliğine karşı ABD’nin aldığı eylemle ilgili şöyle konuştu: “Amerika’dan bahsederken Washington yönetiminin iklim hareketinden desteğini çekeceği yönündeki açıklamaların ötesine bakarsak, eyalet ve şehirlerde yerel yönetimlerin girişimleriyle salımın %70’e kadar azaltılabileceğini görebiliriz.”

Konferansın en etkileyici konuşmacılarından biri de Planet Earth, Blue Planet ve son olarak Dynasties'i seslendiren ünlü Biyolog, Doğa Bilimci ve televizyoncu David Attenborough oldu. Birleşmiş Milletler’in halktan konu hakkındaki düşüncelerini iletmesini istemesiyle dünya halklarının temsilcisi olarak söz alan Attenborough, dünya liderlerine seslenerek iklim değişikliğini küresel çapta, insan etkisiyle ortaya çıkan bir felaket olarak tanımladı. Bir an önce eyleme geçmezsek ufukta medeniyetimizin çöküşünün ve doğal hayatın büyük oranda yok oluşunun göründüğünü de ekledi.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Sürdürülebilir Gelecek için Liderler Zirvesi

Sürdürülebilir bir toplumun inşası için bireysel, kurumsal ve sistemsel sürdürülebilirliği sağlamak gerekiyor. Peki kurumlar, sürdürülebilirliğin sağlanması ve bu amaca katkı verilebilmesi için nelere ihtiyaç duyar?
Sürdürülebilir organizasyonel yapılara ulaşmak için “nelerin” farklı yapılması gerektiğini artık biliyoruz. Yeteneklerin yakalanması ve anlamlı işlerde çalışmalarının sağlanarak kendilerini gerçekleştirmelerine olanak sağlanması, toplumsal cinsiyet eşitliği lensinden örgütlenen kurumsal yönetim yapıları, düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş için enerji kullanımı ve yoğunluğunun azaltılması, çok çeşitli sorunlara neden olan atıkların sistemsel bir biçimde ele alınması ve oluşumlarının engellenmesi, stratejik yönlerin belirlenerek ortak vizyon temelinde hareket eden organizasyonel yapılar kurulması gibi birçok çözüm önerisi sayabiliriz. Dolayısıyla “neyi” farklı yapmamız gerektiğinin farkındayız. Ancak tüm bu sayılanları “nasıl” hayata geçireceğimiz sorusuna verdiğimiz yanıtlar hâlen sınırlı.

Günümüzün toplumsal, çevresel ve hatta ekonomik meseleleri artan bir karmaşıklığa sahip. Bu da karar vericiler için belirsiz bir ortam oluşturmakta ve karmaşık meselelerin çözümünü zorlaştırmakta. Çözümler alışılagelen sebep-sonuç ilişkileri bağlamında ele alındığında daha derin sorunlara yol açabilmekte, mevcut sorunları farklılaştırarak derinleştirebilmekte. Bu karmaşıklık ve çetrefilli durumlarla baş edebilmenin ilk koşullarından birisi de iş birlikleri kurmak ve birlikte çalışmak. Yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” sorusunun yanıtlarından bir tanesi de bu iş birliklerini ve birlikte çalışma/üretme kültürünü organizasyonların alışkanlıkları arasına sokmak ile ilgili. Bir kurumun/paydaşın kendisinde eksik olarak gördüğü bir konu bir başkasının güçlü yanı olabilir. Ancak bir araya gelmeden ve birlikte çalışmadan bunu fark etmek olanaksız. Toplumsal, çevresel ve ekonomik faydaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bahsedilen faydayı büyütmek farklı organizasyonların bir araya gelerek güçlerini birleştirmesinden ve toplamda daha büyük faydaya imza atmaları ile olanaklı hale gelebilir. Sürdürülebilir bir toplum için liderlik, anlamlı iş birliklerini kurabilmek ve bunları sürekli hale getirmekten geçiyor.

Tüm bu bahsedilenler ışığında, silolaşmış ve izole hale gelmiş kurumlar ve sektörlerin farklı ve anlamlı iş birlikleri etrafında bir araya gelmelerini sağlayacak ve toplumsal faydanın büyütülmesine katkı sağlayacak bir etkinlik gerçekleştiriliyor: Sürdürülebilir Gelecek için Liderler Zirvesi. Yıldız Holding’in çağırıcısı olduğu etkinlik, iş dünyasından liderlerin bir araya geldiği ve yeni iş birlikleri için taahhütlerini ortaya koydukları bir manifestonun da imzalanması için bir çağrı niteliği taşıyor. 19 Aralık 2018, Çarşamba günü gerçekleştirilecek etkinliğe katılmak için şu bağlantıdan kayıt yapabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Sektörün dönüşümü enerjiyi daha güvenli, sürdürülebilir ve ekonomik hale getirebilir mi?

Modern ekonomiler için en önemli kaynak olan enerji, 4. Sanayi Devrimi için de hayati önem taşıyor. Bu yüzden enerji politikalarının en önemli amaçlarından biri sektörel dönüşüme uyum sağlayabilmek olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaca ulaşmak için koyulan hedefler şöyle: Enerji güvenliğini sağlamak, enerjiyi herkes için erişilebilir yani daha ekonomik hale getirmek ve çevresel sürdürebilirliği sağlamak. Enerji sektörünün dönüşümü; kaynakların çeşitlenmesi, üretimin karbondan arındırılması ve dijital sistemlerin kullanımının artması unsurlarına bağlı olarak tanımlansa da dönüşümün hızını tam olarak tahmin edebilmek zor. Bu da ülkeler ve enerji şirketleri için bahsedilen hedefler arasında bir denge kurmayı karmaşık hale getiriyor.

İlk hedef olan enerji güvenliğini sağlama konusunda, enerji kaynaklarının dönüşümüyle beraber enerji güvenliğinin tanımı ve araçları da değişiyor. Fosil yakıt kullanımına dayalı bir sektör için enerji güvenliğine ulaşmanın yolu tedarik aşamasında güvenliğin sağlanmasından geçiyordu. Gelişen teknoloji sayesinde artan doğalgaz tedarikinin ve yenilenebilir kaynakların performansının artmasıyla beraber enerji güvenliği, çok çeşitli ve dallı budaklı bir sistemin karmaşasız ve sorunsuz hale getirilmesi anlamına gelmeye başladı. Bu da güvenlik seviyesini ölçmeyi ve güvenlikten emin olmayı zorlaştırdı. Örneğin, OECD ülkelerinde kömürle elektrik üretimi son günlerini yaşıyor. Dönüşümün başında kömür yerini doğalgaza bırakırken zaman içinde yenilenebilir kaynaklar baskın hale gelmeye başladı. Bu dönüşüm sonucunda, OECD ülkelerinde kömür ve nükleer enerji kullanımının 2050’de büyük ölçüde sona ereceği ve enerji üretiminin %90’ında yenilenebilir kaynakların kullanılacağı öngörülüyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminine göre bu oran küresel çapta 2040’ta %40’a ulaşmış olacak. Örneğin bu konuda dünya trendleri üzerinde etkisi büyük olan Çin’de kömür kullanımı 2007’de %80 iken yenilenebilir kaynakların kullanımının artmasıyla %56’ya kadar düştü.

Enerjiyi daha ekonomik hale getirmek ise hedeflerden bir diğeri. Kaynakların ve kaynak elde edilen bölgelerin çeşitlenmesi enerjinin daha ekonomik, dolayısıyla daha erişilebilir ve demokratik hale gelmesini sağlıyor. Yenilenebilir üretimin artması, enerji kaynaklarının bölgesel olarak dağınıklaşması, akıllı ağların yaygınlaşması, gelişmiş enerji depolama sistemleri ve ulaşımda elektrik enerjisi kullanımının artması enerji sektöründe üretim, iletim ve dağıtım aşamalarında dönüşümü şekillendiren trendlerin yalnızca bir kısmı. Bu dönüşüm sonucunda sınırlı sayıda merkezden yürütülen geleneksel üretim ve dağıtım modellerinin gözden düşmesi bekleniyor. Dolayısıyla pek çok ülkede birçok şirket yeni koşullara uyum sağlayabilmek için yeni iş modelleri geliştirmek için çalışıyor. Sektörün yeni şartları, küçük ekonomilerin daha güvenli ve erişilebilir enerjiye ulaşmaları ve enerji sistemlerinde aktif rol almaları için fırsatlar doğuruyor.

Enerji güvenliğine ve ekonomik enerjiye ulaşmak için kullanılan araçlar sektörü üçüncü ve en geniş etkiye sahip hedefe götürüyor: çevresel sürdürülebilirlik. Enerji üretiminde ve ulaşımda kullanılan kaynakların dönüşümüyle petrol ve doğalgaz sektörlerinin dinamikleri de değişiyor. Örneğin, günümüzde yaklaşık 400 şirket, devlet ve bölge yenilenebilir enerji kullanımını ve 0 karbon salımını hedefleri arasında bulunduruyor. Bu hedeflere uyum sağlayabilmek için enerji şirketleri de yenilikçi mekanizmalar geliştiriyor.

Enerji sektörünün dönüşümüyle birçok farklı sektörde karşılaştığımız yeni dinamikler zaman içinde yalnızca ekonomik dönüşümleri sağlamakla kalmayacak, toplumsal dönüşüm üzerinde de etkili olacak. Çünkü böylesine iç içe geçmiş bir ağ içinde enerji sektörünün tek başına ele alınması mümkün görünmüyor. Bu yüzden enerji politikaları oluşturulurken bahsedilen üç hedef arasındaki dengenin toplumsal dönüşüm üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulmalı.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Verimsiz geçen iş toplantıları şirketlerin geleceğini etkiliyor

Harward Business Review (HBR) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bir danışmanlık şirketinin yaptığı analiz, ismi verilmeyen ancak büyük bir şirketin bir yılda 300 bin saatini sadece olağan haftalık toplantıya ayırdığını ortaya koyuyor. Bir yılda uykuya ayrılan zaman dahil bir insanın 8760 saati olduğu da düşünülürse bu sayı daha da şaşırtıcı hale geliyor. Hesabın nasıl yapıldığını kısaca şöyle açıklıyorlar: Birkaç saat süren haftalık bir toplantı yalnızca fiziksel olarak orada bulunan insanların vaktini harcamıyor, kurumun tamamında zincirleme bir etki ve zaman talebi yaratıyor. Toplantıya katılan her yönetici yılda 7 bin saatini veriyor ancak haftalık genel toplantılara hazırlanmak için birimlerinin genel müdürüyle ayrı toplantılar da yapmak durumunda kalıyorlar ki bu da yılda ekstra 20 bin saat anlamına geliyor. Bahsedilen birim müdürleri de kendi ekipleriyle toplantılar yaparak genel toplantıya hazırlanıyor ve bu da 63 bin saati daha toplantıya feda etmek anlamına geliyor. Son olarak bu ekip toplantıları 210 bin saate mâl olan sayısız daha küçük hazırlık toplantılarını beraberinde getiriyor. Raporun yazarları, belirtilen toplam zamana çalışanların toplantılara bireysel olarak hazırlandıkları sürenin dahil olmadığını da belirtiyor.

İsmi gizli tutulan şirket için “neredeyse toplantı yapmak için kurulmuş” yorumu dahi yapılabilir. Toplantılar için harcanan zamanın tamamının çöpe atıldığını söylemek doğru olmayabilir ancak araştırmalar gösteriyor ki toplantılar, karar alma mekanizmalarının en verimli yollarından değil. Northcote Parkinson, bu verimsizliği açıklamak için “Önemsizlik Kanunu”nu ortaya koydu. Bu kanuna göre toplantının gündemindeki maddelerin herhangi biri üzerinde harcanan vakit, o maddenin önemiyle ters orantılıdır. Çünkü toplantının katılımcıları karmaşık ve konuyla ilgili daha fazla bilgi gerektiren konularda söz almaya çekinebilirler fakat toplantılarda aktif görünmeye de istekli olan çalışanlar; daha basit, herkesin yorum yapabileceği konularda söz almaya heveslidirler. Bu yüzden toplantılar önemsiz konular üzerinde gereksiz tartışmaların yapıldığı uzun zaman israfları halini alıyor. Toplantıların verimsizliğinin bir başka sebebi olarak da gündemin en önemli maddelerinin sona bırakılması olarak görülüyor. Toplantının başında katılımcıların dikkatleri ve sabırları hala yüksekken önemli konuların konuşulması toplantının verimini yükseltebilir.

Toplantının amacının önceden belirlenmesi ve katılımcıların bu konuda önceden bilgilendirilmesi de verimsizliği düşürmenin yollarından biri olabilir. Toplantılar genellikle ya çalışanlara yeni bir yönetim kararını bildirmek ya da onların fikirlerini almak amacıyla yapılıyor. Eğer amaç ilkiyse, ilk sözü üst düzey yöneticilerden birinin alıp durumu kısaca açıkladıktan sonra toplantıyı çok uzatmaması ve bu amaçla nadiren toplantı yapılması gerekiyor. Böylece bu amaçla yapılan toplantılar çok daha az vakit alabilir. Ancak araştırmalar gösteriyor ki çok konuşan yöneticilerin gündemle doğrudan ilgili olmayan konular ve gündemi bastıran kişisel anekdotlarıyla toplantılar uzadıkça uzuyor. Eğer toplantının amacı çalışanların fikirlerini almak ise bu noktada yeni bir yaklaşım gerekiyor. Araştırmalar gösteriyor ki toplantıların sonucunda alınan kararlar genellikle katılımcılar arasındaki en yüksek maaşlı çalışanın fikirleriyle paralel oluyor. Düşük statülü çalışanların toplantılarda söz almaktan çekinmesinin sebebi burada aranabilir. Bu yüzden toplantıların verimini arttırmak amacıyla düşük statülü çalışanları söz almaya teşvik etmek ve “söz kesmeme kuralı”yla da diğer çalışanlar tarafından utandırılmamalarını sağlamak gerekiyor. Yine de bu kural çok konuşan çalışanlar tarafından toplantıların saatler sürmesine sebep olabilir. Bu yüzden konuşma süresini 2-3 dakikayla sınırlamak mantıklı olabilir.

Toplantıların verimsiz olduğunu düşünmemize sebep olan gerçeklerden bir diğeri de yöneticilerin genellikle çıkacak kararı beklemeden toplantıdan ayrılmaları. Fikir paylaşmak ve karar almak amaçlarıyla yapılan toplantıların sonucunda çıkan kararların tüm katılımcılar tarafından bilinmemesi en azından erken ayrılan katılımcının vaktinin tamamen boşa harcandığını gösteriyor.

Peki bu hem katılımcılar için hem de şirket için bu kadar sıkıcı olan toplantılar neden hala bu kadar sık yapılıyor? Bu sorunun cevabının bir kısmı şu paradoksta gizli: Çalışanlar toplantılardan nefret etseler de dışarıda kalmaktan daha çok nefret ediyorlar. Bir çalışan için birim toplantısına çağırılmamak en büyük korkulardan biridir. Yöneticiler de bu yüzden toplantı konusuyla alakalı olabilecek her çalışanı davet ediyor.

Bu zaman israfının en kolay çözümü çok gerekmedikçe toplantı yapmamak olabilir. GE’nin yeni patronu John Flannery de bu yönde bir çağrı yaptı. Çünkü günümüzde teknoloji sayesinde mesaj gruplarında, çok daha az vakit harcayarak yeni kararları paylaşıp iş arkadaşlarımızın fikirlerini alabiliyoruz. Bir başka çözüm olarak da toplantıların ayakta yapılması öneriliyor. Rapora, göre oturmanın rahatlığı olmadan toplantılar gereksizce uzayamayacağından sadece bu düzenlemeyle bile %34 zaman tasarrufu yapılabilir.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Fransa tedarik zinciri kaynaklı ormansızlaşmanın önüne geçiyor

Fransa 2030’a kadar diğer ülkelerde ormansızlaşmaya neden olan ithalatı yasaklamayı planlıyor. Yeni stratejisi dahilinde, konuyu Avrupa Birliği’ne taşıyarak Brüksel’e baskı yapan Fransa ormanları yok eden ticareti durdurmak için harekete geçmek üzere. Fransa, diğer AB ülkelerine öncü olarak 2030’a kadar soya, palm yağı, et, kereste gibi ormansızlaşmayla ve sürdürülebilir olmayan tarım ile ilişkili ürünlerin ithalatını durdurmayı amaçlıyor.

Çevre Bakanlığı’nun oluşturduğu yeni ulusal strateji, ticaret aracılığıyla yoksul ülkelerin ekonomik kalkınmasını olumsuz yönde etkileyen, sürdürülebilir olmayan tarımsal faaliyetler için ağaçların kesilmesi ile sonuçlanan eylemlere son vermeyi içeriyor. Fransa tüm bunlara ek olarak, ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatıyla mücadele etmek amacıyla şirketlere hedeflerine ulaşmaları yönünde desteklemeyi taahhüt ederken yatırımcıları, yatırım kararlarında çevresel ve sosyal konuları dikkate almaları konusunda teşvik ediyor.

Latin Amerika’dan gelen soya fasulyesi, Güneydoğu Asya’dan gelen hurma yağından Afrika’dan gelen kakaoya kadar, Avrupa’nın ithal tarım ürünlerin ormansızlaşmanın üçte birinden fazlasından sorum olduğunu görüyoruz. Fransa özelinden çıkıp büyük çerçevede baktığımızda, Avrupa Komisyonu’nun bloğun diğer tarafında bulunan ülkelerdeki ormansızlaşmaya katkısını azaltmaya yönelik, bazı AB başkentleri, Avrupa Parlamentosu üyeleri ve sivil toplum örgütlerinin baskı yaptığını görüyoruz. Bu baskı dahilinde Fransa, Hollanda, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık, Danimarka ve Norveç tarafından, AB komisyon üyelerine yine komisyonun kendi fizibilite çalışmasına dayanarak ormansızlaşmayla mücadele etmesi için blok çapında bir eylem planı oluşturulması amacıyla bir mektup gönderildi.

Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun seçilmesinin ardından Amazon tropikal ormanlarında, ormansızlaşmanın giderek arttığını görüyoruz. AB’nin Brezilya’nın en büyük yabancı yatırımcısı olduğu ve %18,3’lük payı ile ikinci büyük ticaret partneri olduğunu düşünürsek AB’nin Bolsonaro’nun karşısında ancak adil ticaret ile durabilir.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Sürdürülebilir şehirler için yeni ortaklık

İnşaat sektörünün önde gelen çevre örgütleri, kendi türünün ilk örneği olan yapı kalitesi ve performansı ortaklığını duyurdu. BRE (Bina Araştırma Kurumu-The Building Research Establishment) ve USGBC (ABD Yeşil Bina Kurulu- US Green Building Council) ortaklığı ile sürdürülebilirlik standartlarını yükseltmek ve daha fazla değer üretebilmek için küresel pazar çözümleri sunmak amaçlanıyor.

Ortaklık, BRE ve USGBC’nin uzmanlığı ile birleşik endüstri anlayışı geliştirerek yapılara, yapıların çevresel performansına, çevresel performans arttırıcı çözümlere yeni bir endüstri anlayışı sunacak. Bu ortaklığın ortak vizyonu, daha temiz, daha verimli, daha sürdürülebilir ve dünyanın mevcut ve gelecekteki kentleşme ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecek, daha iyi inşa edilmiş bir çevre oluşturması yönünde. Böylece, yapı sektörünün çevresel, ekonomik ve sağlık açısından etkileri gözetilerek insanların yaşam kalitesini iyileştirmek amaçlanıyor.

BRE ve USGBC iş birliğinin hedefleri:

- Mevcut binaların çevresel, sosyal ve refah etkilerinin ölçümü, raporlanması ve iyileştirilmesinde katılımın arttırılması
- Teknolojik yetkinlikleri geliştirmek ve endüstri çaplı veri standartları ve protokolleri oluşturmak için dijital bir strateji benimseyerek daha basit, akıllı platformlar oluşturulması
- Dünyadaki binalar, topluluklar ve şehirler ile ilgili sürdürülebilirlik bilgilerinin geliştirilmesi için gelecekteki dönüşüm fırsatlarını belirleyebilecek araştırmaların yapılması

Ek olarak, BRE ve USGBC’nin birleşik pazar bilgisi, ortaklıkları ve kolektif araçlarından faydalanılarak altyapı, peyzaj, enerji, atık ve finans gibi tüm sektörlere fayda sağlayacağı düşünülüyor. Bu amaçla, iş birliği ile 167 ülke ve bölgede, 126.000 farklı projede, 640.000 yapıyı değerlendiren dünyanın en çok kullanılan yeşil bina sertifika programları olan Enerji ve Çevresel Tasarım Liderliği-Leadership in Enery and Environmental Design (LEED), Yapı Araştırma Kurumu Çevresel Değerlendirme Metodu-Building Research Establishment Environmental Assessment Method (BREEAM) ve diğer derecelendirme sistemlerinin kullanılması planlanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

NGFS ilk ilerleme raporunu yayımladı

2017 sonunda Paris’te düzenlenen One Planet Summit sırasında 18 merkez bankası ve denetleyici kuruluş ve beş uluslararası kuruluş tarafında oluşturulan “Network for Greening the Financial System” (NGFS – Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı), ilk ilerleme raporunu yayımladı.

Rapordaki temel noktalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

NGFS üyeleri, iklimle ilişkili risklerin, finansal riske sebep olduğunu kabul eder. Bu nedenle, finansal sistemin bu risklere karşı dayanıklı olmasının sağlanması, Merkez Bankaları ve denetleyici otoritelerin görevleri arasındadır. Bu bağlamda, otoriteler ve finansal kuruluşlar, stres testleri ve ileriye dönük senaryolar da dahil olmak üzere, yeni analitik ve denetim teknikleri geliştirmeleri gereklidir. Otoriteler ve finansal kuruluşlar, bu risklerle ilgili anlayışlarını derinleştirmelidir. Bununla birlikte, metodoloji ve ilgili araçlar henüz erken aşamalarındadır ve analitik zorluklar söz konusudur. Örneğin veri erişebilirliği ve kalitesi sınırlı, taksonomi ve tanımlar ise henüz geliştirilme aşamasındadırlar. Bazı merkez bankaları yeşil finansmanın geliştirilmesinde katkılarını sağlamak üzere, yatırım stratejilerinde iklim ve çevresel faktörleri dikkate almaya başladılar.
Yukarıda özet olarak verilen unsurlara, rapor içeriğinde örneklerle birlikte, detaylı olarak yer verilirken Nisan 2019’da yayınlayacak daha kapsamlı rapora dair ipuçları da paylaşılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi, İlerleme Raporu Yayınlandı

Organizasyonu UNCTAD, UN Global Compact, UNEP FI ve UN PRI tarafından yürütülen Sustainable Stock Exchanges Initiative (SSE – Sürdürülebilir Borsalar Initiative), 2018 İlerleme Raporu’nu yayımladı.
Rapora göre, 2017 yılında sayısı 68 olan üye borsalar, 2018’de 78’e yükseldi. 2016 yılında Sürdürülebilirlik Raporlaması yayınlayan borsa sayısı 21’ken bu sayı ise 39 olarak açıklandı. “Zorunlu Listeye Alma Kurallar”ı olan borsa sayısı 16 olurken, 48 borsa, sürdürülebilirlik eğitimi verdiğini beyan etti. Raporda, 25 borsanın bünyesinde sürdürülebilirlik endeksi hesaplandığı belirtildi. Ayrıca, 2016 yılına göre, yeşil tahvil arzı %167 artarak 2017 yılında 163 olarak gerçekleşti. Buna ek olarak, 15 borsanın sürdürülebilirlik tahvillerine özgü listeleme segmenti bulunduğu paylaşılıyor.
Raporda ayrıca, borsalarda şirketlerin ÇSY konularını raporlanmasına ilişkin bir sıralama yapılırken bu sıralamaya göre aşağıda farklı kategorilerde ilk üçte performans gösteren borsalar şu şekilde belirlenmiş:
Raporlama Performansı:
1.Nasdaq Helsinki
2.Euronext Paris
3. BME Spanish Stock Exchanges
Raporlamada Büyüme Performansı:
1.Hong Kong Stock Exchange
2. Bursa Malaysia
3. Australian Securities Exchange
Raporlamada Hız Performansı:
1.Nasdaq Copenhagen
2. Australian Securities Exchange
3. Johannesburg Stock Exchange

PAYLAŞ: DETAY

16 November

Dünya Yatırım Forumu’nda SSE yeni raporunu paylaştı

UNCTAD tarafından düzenlenen Dünya Yatırım Forumu’nda, Sürdürülebilir Borsalar Girişimi (SSE) yeni raporunun lansmanını gerçekleştirdi. Rapor, düzenleyici kuruluşlar, yatırımcılar, uzman kuruluşlar ve borsalardan oluşan, 65’in üzerinde danışman grubun katkısıyla hazırlandı. Raporda, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin daha iyi desteklenmesi amacıyla istikrarlı ve dayanıklı bir finansal sistem için menkul kıymet düzenleyici otoritelerinin katkı sağlayabileceği beş eylem alanı şu şekilde paylaşılıyor:
1. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin gerçekleştirilmesi için yatırımların teşvik edilmesi;
2. Sürdürülebilirlikle ilgili kurumsal raporlamaların güçlendirilmesi;
3. Sürdürülebilirlik konusunda yatırımcıların görevleri;
4. Sürdürülebilirliği desteklemek üzere kurumsal yönetimin güçlenmesi ve
5. Sürdürülebilirlikle ilgili piyasa yeterlilik ve uzmanlığın geliştirilmesi.
Raporda ayrıca, düzenleyici otoritelerinin dikkate alabilecekleri beş destek alanı da şu şekilde belirlenmiş:
1. Analiz: Piyasa aktörlerinin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne destek yetkinliklerini geliştirmeye katkı sağlayacak faktörlerin analizi
2. Yol Haritaları: Boşluk ve engellere yönelik, bölgesel ve ulusal yol haritalarını üretilmesi veya destek verilmesi
3. Paylaşım: Tecrübelerin diğer düzenleyicilerle paylaşılması
4. Standartlar: Uygun bölgesel ve uluslararası yapılarla birlikte çalışarak standartlaştırılmış çerçeve ve rehberlerin oluşturulması
5. İş birliği: Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusundaki çabaları birleştirmek için ilgili kuruluşlarla birlikte çalışılması.
Yukarıda başlıklar halinde yer verilen konular, raporda alt başlıklar ve ülke uygulamalarından örneklerle detaylı olarak açıklanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

WFE üyelerine ilişkin "Sürdürülebilirlik İlkeleri"ni yayımladı

Dünya Borsalar Birliği (WFE), yayınladığı “İlkeler”le WFE üyelerinin sürdürülebilirliğe ilişkin sorumluluklarına dair bir çerçeve çizerken WFE ve üyelerinin sürdürülebilir finans gündemi konusunda liderlik rolü üstlendiklerine dair bir beyan olma niteliği bulunuyor.
Bu bağlamda, İlkeler şu şekilde paylaşıldı:
1- Borsalar, ekosistemlerindeki katılımcılarını sürdürülebilirlik unsurlarının önemine ilişkin eğitmeye çalışacaklar.
2- Borsalar, uygun ve karar vermede katkısı olan ÇSY kapsamındaki bilginin erişilebilirliğini destekleyecekler. Bu kapsamda kaliteli veri akışının sağlanması için, raporlamanın yaygın olarak kabul görmüş uluslararası standart ve bilimsel tabanlı göstergelerle uyumlu olmasını teşvik edecekler.
3- Borsalar, sürdürülebilir finans gündeminin geliştirilmesi için paydaşlarıyla aktif iletişim kuracaklar.
4- Borsalar, sürdürülebilir finansman düzeyinin arttırılmasını ve finansal akımların yönlendirilmesini destekleyecek piyasa ve ürünler sağlayacaklardır.
5- Borsalar, kendi sürdürülebilirlik çalışmalarını desteklemek üzere etkin dahili yönetim ve operasyonel süreçler geliştireceklerdir.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

İş dünyasında Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile uyum 233 milyar dolar gelir üretti

Dünyanın en büyük şirketlerinden 13’ünün değer zincirlerindeki SKH’ler ile uyumlu faaliyetleri araştıran finansal değerlendirme şirketi Trucost’un raporunda, bu şirketlerin Birleşmiş Milletler’in (BM) 17 Küresel Hedefi sürdürülebilirlik stratejilerine ekleyerek 233 milyar dolar gelir ürettiği belirtiliyor. Değerlendirilen şirketlerin yıllık toplam 266 milyar dolar gelir elde ettiği ve SKH’ler ile uyumun bu gelirin %87’sini oluşturduğu öne çıkıyor. Bu sonuç Trucost’un her şirketin kendi sektörüne ve konumuna göre SKH ile bütünsel uyum sağlayıp sağlamadığını ölçmek için geliştirdiği bir araçla bulundu. Bu araç şirketlerin SKH’lerin olumlu katkılarını, yaklaşımlarının dengeli olup olmadığını, toplum üzerindeki olumsuz etkilerin azaltılması için attığı adımları yani şirketlerin SKH ile ilgili risklere ne derece maruz kaldığını dikkate alıyor. Ham gelir elde etmenin yanı sıra araç, şirketlerin SKH’ler ile uyumlu iş değerini tanımlamasına, risk ve fırsatları önceliklendirmesine ve sürdürülebilir büyüme stratejilerini güncellemesine yardımcı olacak şekilde tasarlandı.

Küresel Hedefler’in önündeki engeller

Küresel Çerçevenin oluşturulduğu 2015 yılından beri, SKH’ler 193 ülke, 4 trilyon dolardan fazla varlığa sahip yatırımcı ve 9000 şirket tarafından desteklendi. Fakat uluslararası bir danışmanlık şirketi tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre, şirketler Küresel Hedefler’in sağladığı ilerlemeleri ölçecek araçlardan yoksun. Başka bir deyişle, son araştırmalar SKH’lerin küresel ekonomik stratejilere tamamen uygulandığında 2030’a kadar 12 trilyon dolar değerinde işin üretilebileceğini öne sürse de, her bir hedefin benimsenmesinin spesifik yararlarını kanıtlayan analizlerinin oldukça az olduğunu görüyoruz. Yine bir uluslararası danışmanlık şirketi iş dünyasının beşte ikisinin SKH’ler ile hala anlamlı bir ilişki kuramadığını saptadı. BM Küresel İlkeler Sözleşmesi ise özel sektörün taahhütlerini yerine getiremediği sonucuna vardı. Birleşik Krallık Sürdürülebilir Kalkınma Paydaşları (UKSSD) tarafından incelenen bu bulgular sonucunda, Birleşil Krallık Hükümei hedeflerin sağlanmasında %24 başarı sağlayabilen ülkere karşı ilk performans inceleme girişiminin başlatılmasını planlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

Şehirlerin döngüsel ekonomiye sahip olmasının dört yolu

2013’te Norveçli bir otobüs şirketi Oslo sakinlerine otobüslerin artık muz kabukları ile çalışacağını duyurdu. Bu duyurudan tam bir yıl öncesine gittiğimizde, Oslo’da iklim değişikliği ile ilgili yenilikçi kararlar alınmaya başlandığını görüyoruz. Şehrin sakinlerine evlerinde gıda atıklarını biriktirmeleri için yeşil geri dönüşümlü plastik torbalar dağıtılmış, toplanan bu organik materyallerden biyogaz üretilmesi amaçlanmıştı. Bugün, Oslo’da otobüsler üretilen bu biyogaz ile hareket ederken, ulaşımdan kaynaklı sera gazı salımının da büyük ölçüde önüne geçiliyor.

Aynı amaçla, San Francisco da yemek artıklarını kompostlamak için bir program uygulamıştı. Evlerden ve iş yerlerinden toplanan atıklar, alan düzenlemesiyle beraber yerel çiftçilerin topraklarında kullanması için gübreye dönüştürüldü. Bu girişim 2002’de oluşturulan ve 2020 yılına kadar gerçekleştirilmesi planlanan sıfır atık hedefinin bir parçası. Bu hedefle birlikte atıkların tamamını düzenli depolama sahasına göndermeden ve yakılma işlemi uygulamadan geri dönüştürmek veya yeniden kullanmak planlanıyor. San Francisco 2012 yılına kadar bu hedefi %80 oranında gerçekleştirerek Kuzey Kaliforniya’da atıkların yeniden kullanımı konusunda öncü şehir oldu. Şehir yönetimi, depolama alanlarına giden atıkların yarısının da geri dönüştürülebileceğini düşünüyor ve böylelikle bu oranın %90’a çıkması planlanıyor.

Gıda atıklarını yakıta veya gübreye dönüştürerek tekrar kullanmak şehirlerin döngüsel ekonomiyi deneyimlediği bir yol. William McDonough bunu “Biz büyük bir problemi devasa bir fırsata dönüştürüyoruz” diyerek açıklıyor. Tabi ki döngüsel sistemler şehirlerin geleneksel geri dönüşüm ve tekrar kullanma sistemleri üzerine kuruluyor ama artık ürünlerin başlangıçta dayanıklılık, tekrar kullanım ve onarımı için nasıl tasarlanabileceğine bakılıyor. Döngüsellik kaynakların sürekli olarak uygunluğu, kullanılması, yeniden dağıtılması ve ileride kullanılmak üzere geri dönüştürülmesi için kullanılan olgun ekosistemlerdeki malzeme ve enerji akışlarının taklit etmek için tasarlanıyor. Döngüsel sistemler, gereksiz tüketimi, materyallerin maliyetini, ürün üretmek için gereken enerji miktarını azaltarak ve maliyetleri düşürerek ekonomiye katkı sağlıyor. Son zamanlarda yapılmış olan Avrupa Komisyonu çalışmasında, Avrupa’da sadece üretim alanında döngüsel ekonomiye geçilmesiyle bile yıllık 630 milyon dolar tasarruf sağlanabileceğini görüyoruz. Döngüsellik yerel odaklı üretimi ve ürünlerin onarımını canlandırarak yerel bir “kapalı döngü” oluşturabilir. Oslo’nun Atık Yönetim Ajansı üst düzey yöneticisi ve Avrupa Birliği Döngüsel Ekonomi Ortaklığı başkanı Håkon Jentoft, Oslo ve diğer şehirlerin döngüsellik alanındaki öncülüğünü 4 farklı yolla açıklıyor.

1. Şehirler ve sektörler arasında diyalog başlatılıyor.

Daha iyi bir kaynak yönetimi için, ürünlerin nasıl üretildiği hakkında endüstriler ile iletişim içinde olmak ve ürünlerin üretim yolunu değiştirmek için çabalanması gerekiyor. Şehirlerin, kendi atık yönetimi bilgilerini kullanarak, problemler hakkında şirketlerle diyalog kurmaya başladığını görüyoruz. Döngüsel pazarların gelişimi işletmelerin ürünlerini tasarlamalarına ve üretici sorumluluğu almaya yönelik eylemlerine bağlanıyor.

2. Şehirler satın alma gücünü ve tedariki kullanıyor.

Satın alma gücü çok büyük olan şehirler, karbon salımları da dahil olmak üzere çevresel kriterleri ürünlere uygulayan yeşil tedarik üzerine odaklanıyor. Ürünlerin yaşam döngüsüne bakarak, üretim ve atık süreçleri doğrultusunda dairesellik, tedarik sürecine uygulanıyor.

3. Şehirler, vatandaşların tüketim şekillerini etkilemeye çalışıyorlar.

Her gün daha fazla tüketmelerini sağlayan çok güçlü dayatmalar olmasına rağmen kurallar ve tavsiyelerle, insanların döngüselliği benimsemesi planlanıyor.

4. Materyallerin nasıl daha iyi kullanılabileceği hakkında düşünülüyor.

Hangi ürünlerin atık olarak son bulduğunu ve atık akışında nelerin yarının kaynağı olabileceğini bilerek şehirlerin döngüselliği deneyimlediğini görüyoruz. Gıda atığı ve atık sudan üretilen biyogazla çalışan 150’den fazla şehir otobüsü ve çiftliklere gönderilen gübreyle, Oslo’nun döngüsel sisteminin ilgi çektiğini söyleyebiliriz. Bu sistem Oslo’nun yenilikçi çabaları için iyi bir başlangıç noktası olma niteliği taşıyor.

Sonuç olarak, insanların ikna edilmesi ve gerekli tesislerin inşa edilmesinden çiftçilerin endüstriyel gübreden organik gübreye geçirilmesine kadar her adımda büyük çaba ve yatırım gerektiren döngüsel ekonominin, şehirlerin zenginleşmesi ve çevresel ayak izlerinin azalması için daha fazla ivme kazanması gerektiğini söyleyebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

WWF Yaşayan Gezegen Raporu'nu yayımladı

WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), 2018 yılının Yaşayan Gezegen Raporu’nu yayımladı. “Daha İyiyi Hedeflemek” sloganıyla yola çıkan raporda; doğanın ekonomi ve iş dünyası için önemi, insan sağlığı ve refahı üzerindeki etkileri vurgulanıyor. Mevcut verilerin işaret ettiği olumsuz gelecek senaryolarına rağmen Büyük Veri’den ve yeni teknolojilerden yararlanılarak atılacak iddialı adımlarla verdiğimiz zararı ölçmenin ve azaltmanın yolları da tartışılıyor.

Modern toplumlar sahip oldukları ve üretmeye devam ettikleri her şeyin kaynağını doğadan karşılıyor. Bu sebeple doğa ve doğal yaşam insan sağlığı, refahı ve güvenliği için en önemli unsur olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalardan elde edilen veriler, değeri yıllık 125 trilyon dolara ulaşan ekonomik aktivitenin tamamının doğa ve doğal kaynaklar kullanılarak elde edildiğini gösteriyor. Bu sebeple her geçen gün doğayı korumanın keyfi bir girişim olmadığı, buna mecbur olduğumuz daha iyi anlaşılıyor. Bu bağlamda iş dünyası ve finans sektörü çevrenin karşı karşıya olduğu tehlikelerin ülkeler, iş dünyası ve mali piyasalar üzerindeki etkisi hakkında endişelenmeye başlarken politikacılar da doğaya verdiğimiz zararın artması ve biyoçeşitliliğin azalması karşısında iklim ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmanın yollarını arıyor.

Raporda tüketimin artışıyla beraber gelen enerji, arazi ve su talebinin artışı gezegenimizdeki değişimin ana sebebi olarak gösteriliyor. Ekolojik Ayak İzi gibi ölçüm araçları; tüketim ürünlerinin, bu ürünlerin üretiminde kullanılan materyallerin ve tedarik zincirinin dünyamız üzerinde ciddi etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Gittikçe büyüyen bir tehlike olan iklim değişikliğinin artmasının yanı sıra canlı türlerinin aşırı kullanımı, arazilerin dönüştürülmesi ve tarım biyoçeşitliliği azaltan temel unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Son araştırmalara göre dünya üzerinde insan kullanımına açılmamış arazi, toplam alanın yalnızca dörtte birini oluştururken bu oranın 2050’de onda bire düşmesi bekleniyor. Canlı türleri, doğal yaşam alanlarının kalitesi ve ekosistemlerin işleyişi üzerinde önemli olumsuz etkileri olan toprak bozunması, dünya genelinde ormanlaştırma ve ekim-dikim çalışmalarıyla yavaşladığı halde biyoçeşitlilik açısından en zengin bölgelerden biri olan tropikal ormanlarda giderek artıyor. Karasal ekosistemler üzerinde olumsuz etkileri olan toprak bozunması 3 milyar insanın refahını olumsuz etkilerken devasa boyutlarda ekonomik zarara yol açıyor. Raporda belirtilen diğer olumsuz gelişmelerin arasında arıların ve diğer polen taşıyıcıların popülasyonlarındaki ciddi daralma, gıda üretimi ve diğer ekosistemlerin işleyişinde hayati önem taşıyan toprak biyoçeşitliliğinin ciddi risk altında olması da vurgulanıyor. Bunların yanında deniz ve tatlı su ekosistemleri de ağır baskı altında bulunuyor. Örneğin 1950’ye göre günümüzde, okyanuslardan 6 milyar ton ağırlığında balık ve omurgasız hayvan eksildi. Tüm büyük deniz ekosistemlerinde plastik kirliliği görülüyor. Üstelik insan hayatının en önemli kaynaklarından biri olan tatlı sular da benzer sebeplerle tehlike altında.

Mevcut duruma ve olumsuz gelecek senaryolarına karşın raporda, alınması gereken önlemler ve olumlu değişimi destekleyecek girişimler de sunuluyor. Araştırmacılar Büyük Veri’yi, gelişmiş görüntüleme yöntemlerini ve diğer analitik yöntemleri kullanarak belli ürünlerin ve tedarik zincirlerinin sebep olduğu spesifik etkiyi ölçebiliyor. Bu karmaşık ağın şeffaflaştırılması, biyoçeşitliliğin kaybolmasını durdurma amacında etkili bir yöntem olarak görülüyor. Bir diğer önemli adım ise biyoçeşitliliğe karşı tehditlerin farklı coğrafyalarda ortaya çıkma şekillerindeki ve benzer türlerin bu tehditlerden etkilenme yollarındaki farklılıkları anlamak. Bu amaçta, türlerin popülasyonları üzerindeki tehlikeler hakkında bilgi veren Yaşayan Gezegen Endeksi bize zengin bir kaynak olarak gösteriliyor. Yaşayan Gezegen Endeksi, dünya üzerinde binlerce omurgalı türünün popülasyonunu ölçerek biyoçeşitliliğin durumu takip etmemize de yardımcı oluyor. Örneğin son endekse göre dünya genelinde 1970-2014 arasında canlı popülasyonlarında %60 oranında daralma görüldü. “Dünya üzerindeki her türlü yaşam formu ve bu yaşam formları arasındaki tüm ilişkiler” olarak tanımlanan biyoçeşitliliği ölçmek oldukça karmaşık ve zor bir süreç olduğu için WWF’nin raporunda Yaşayan Gezegen Endeksi’nin yanı sıra türlerin dağılımındaki değişimi, yok olma tehlikelerinin boyutunu ve topluluk yapılarındaki değişimi inceleyen başka ölçme yöntemleri de sunuluyor. Tüm ölçme yöntemlerinin ortaya koyduğu sonuç ise aynı gerçeğe işaret ediyor: Doğal sistemler ve biyoçeşitlilik ciddi daralmalar ve değişimler yaşıyor.

İş dünyası iddialı adımlar atmazsa ve inisiyatif almazsa toplumların ve insani kalkınmanın olmazsa olmaz kaynağı olan doğal sistemlerdeki kötü gidişatın devam edeceği raporda açıkça belirtiliyor. Bu trendi tersine çevirmek için önerilen girişimlerin ana çerçevesini ise Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’yle uyumlu amaçlarla tasarlanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi oluşturuyor. WWF’nin yaklaşık 40 üniversite, doğayı koruma kuruluşu ve hükümetlerarası kuruluş ile beraber başlattığı Biyolojik Çeşitlilik Eğrisini Tersine Çevirmek adını taşıyan araştırma; modelleme sistemlerinin kullanılmasıyla muhtemel senaryoları belirlemeyi ve bu doğrultuda en iyi yöntemlere ulaşmayı amaçlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

Kadın yöneticiler dünyayı daha iyi bir yere dönüştürüyor

2015 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından; yoksulluğu azaltmak, eğitim ve sağlık imkanlarını geliştirmek ve 2030’a gelindiğinde çevre risklerini önemli ölçüde azaltmış olmak gibi 17 hedeften oluşan “Küresel Hedefler” sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak amacıyla yayımlandı. İş dünyası için de bu hedeflere ulaşmanın önemi her geçen gün artıyor. Küresel Hedefler’in içinde yer alan cinsiyet eşitliği, iş dünyasının diğer hedeflere ulaşmasında bir araç olarak fayda sağlarken şirketlerin genel performansını da önemli derecede arttırabilecek bir unsur olarak görülüyor. Yönetim kurullarında cinsiyet eşitliğine değer vermenin şirketlere faydalı sağladığı birçok alan var. Daha büyük pazar payı, yatırımların daha hızlı geri dönüşü ve gelişmiş şirket kültürü bu alanların yalnızca bir kısmı.

Birleşik Krallık Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu ve iş dünyasının iş birliğinde yayımlanan “Daha iyi İş/Daha iyi Dünya” raporunda şirketlerin küresel hedeflere ulaşabilmelerini sağlayan yetkinlikler 6 başlık altında toplandı: Uzun vadeli planlama, inovasyon, iş birliği, şeffaflık, çevre yönetimi ve toplumsal kapsayıcılık. Üstelik araştırmalar, bu yetkinliklerin; yönetici kadrolarında cinsiyet dağılımının dengeli olduğu şirketlerde, erkek egemen yönetim kadrolarına sahip şirketlere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Küresel Hedeflerin gerçekleştirilebilmesi, yöneticilerin ileri görüşlü, yenilikçi ve işbirliğine açık olmasını gerektiriyor ve araştırmalar kadınları bu özelliklere yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Varlık yönetimi şirketi BlackRock’tan yapılan açıklamaya göre şirketlerde cinsiyet çeşitliliği oranının düşük olması, etkili stratejik kararlar alma yeteneğini düşürerek uzun vadede büyüme kapasitesini düşürüyor.

Üst düzey yönetici pozisyonlarında daha fazla kadın olması, şirketlerin inovasyon kapasitesini de arttırıyor çünkü kadınlar, birçok sektörde kadınların hayatını kolaylaştıran ya da kadınlar tarafından daha yüksek verimle üretilebilecek mal ve hizmetleri belirlemede avantajlılar. Örneğin 2017’de BM ile BNY Mellon’ın beraber yürüttüğü çalışmanın sonucuna göre telekomünikasyon, enerji, çocuk bakımı gibi sektörlerde cinsiyet eşitliğini sağlamak 300 milyar dolarlık ek pazar fırsatı yaratabilir. Küresel Hedefler’e ulaşmanın koşulu olarak görülen işbirliği ise kadınların uzlaşmaya açık olmaları, kapsamlı bir yaklaşım sergilemeleri ve diğer paydaşların yararını da gözetmeye yatkın olmalarıyla beraber kadınların bulunduğu karar alma süreçlerinde daha kolay sağlanabilen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Kadınlar birçok paydaşın farklı isteklerini ve çıkarlarını dengeleme konusunda yetenekliler. Araştırmaların sonuçlarından bir diğeri de kadın yöneticilerin iş dünyasının toplumsal ve çevresel etkisini daha çok önemsedikleri. Bu durum çalışma ortamının huzurunu ve kadın çalışanlar da dahil olmak üzere tüm çalışanların süreçlere katılımını arttırıyor. Bunu sağlayan yüksek empati yeteneği, kadınların tüketici ihtiyaçlarını belirlemede de daha tutarlı sonuçlar elde etmelerine yardımcı oluyor. Örneğin Norveç’te 2006 yılında %18 olan kadın yönetici oranı 2009’da %40’a çıkarken; işten çıkarmaların azalması ve istihdamın artmasının bir sonucu olarak karlılık %3 azaldı. Ancak üç yılın sonunda daha uzun vadede bu şirketlerin ekonomik olarak diğerlerine göre başarısız olduğu görülmedi.

Net Impact’ın araştırmasına göre sosyal ve çevresel sorumluluğu önemseyen bir şirkette çalışmak kadınların %60’ı için önemliyken bu oran erkeklerde %38’de kalıyor. Kadınlar iklim değişikliğinin ve toplumsal sorunların etkilerini erkeklere göre daha fazla ve doğrudan hissediyor, bu yüzden çözüm üretmeye daha elverişli oldukları görülüyor. İş yerinde etik uygulamalar da kadınlar tarafından erkeklere göre daha çok destekleniyor. Bu açıdan daha çok kadının yönetici olarak çalıştığı şirketler, olumlu toplumsal gelişmelerle ve kurumsal sosyal sorumlulukla eşleştiriliyor.

İş yerinde cinsiyet eşitliğini ölçütleri şöyle: ücret eşitliği, kariyer fırsatlarında eşitlik ve çalışanların cinsiyet dağılımı. Sürdürülebilirlik odaklı yatırım danışmanlığı şirketi RobecoSam bu kriterleri kullanarak 500 şirketin “Cinsiyet skoru”nu ölçtü ve elde ettiği verileri şirketlerin hisse senedi gelirleriyle karşılaştırdı. Çalışmanın sonunda cinsiyet skoru daha yüksek olan şirketlerin 2004-2014 yılları arasında %11 daha yüksek performans gösterdiği ortaya çıktı. Credit Suisse’in 2016’da yaptığı analiz de benzer bir sonuca işaret ediyor: Üst düzey yöneticilerinin en az %15’i kadın olan şirketler, kadın temsilinin %10’un altında kaldığı şirketlere göre %18 daha karlı.

Daha İyi İş/Daha İyi Dünya raporunun sıraladığı verilerin mesajı çok açık: Daha fazla kadının rol aldığı yönetim kurulları; şirketlerin performansını arttırmakla kalmıyor, toplumları ve Dünya’yı da daha iyi bir yer haline getiriyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Sürdürülebilir Gıda Sistemleri

Bu yıl 17 Ekim’de 4.sü düzenlenen Sürdürülebilir Gıda Konferansı’na S360 olarak biz de katıldık. Dünya nüfusunun artışıyla paralel olarak artan sağlıklı, güvenilir ve ulaşılabilir gıda ihtiyacını karşılamanın yollarını konuşmak ve iş dünyasında farkındalık yaratmak hedefleriyle düzenlenen etkinlikte, sürdürülebilir tarımın ve sürdürülebilir gıda sistemlerinin önemi vurgulandı. Konuyla ilgili ülkemizde atılmakta olan adımların örneklerinin incelendiği oturumlarda Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarıyla hayata geçirilen Türkiye-Sudan tarım ve ticaret iş birliği dikkat çekti.

Sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir gıda sistemleri, endüstriyel tarımın küresel zararları ve hızla artan nüfusun beslenme ihtiyacını karşılayamama tehlikesiyle beraber gittikçe daha fazla dikkat çeken alanlar. Çünkü bu yöntemlerin uygulanmasının gıda üretimini %58’e kadar arttırabileceği belirtiliyor. Sürdürülebilir tarımın en önemli amaçları arasında sağlıklı bir çevre, kârlılık ve sosyal ve ekonomik eşitlik gösterilebilir. Başta cinsiyet eşitsizliği olmak üzere her türlü eşitsizlikle mücadelenin, yenilikçi ekonomik fırsatların ve kırsal toplumların gelişimine katkı sağlamanın yolu da tarım ve gıda sektörünün dönüştürülmesinden geçiyor. Sürdürülebilir tarım çerçevesinde tanımlanan gıda sistemleri ise üretimden tüketime kadar her aşamada gıda güvenliğini ve sağlığını, doğal kaynakların korunmasını ve sosyoekonomik refahı arttırmayı sağlayan uzun vadeli yapılar anlamına geliyor. Dünya nüfusu için daha iyi beslenme imkanları sağlarken, gıda kayıpları ve israfının da en aza indirgenmesi amaçlanıyor.

Tarımda ve gıda sistemlerinde sürdürülebilirliğin olumlu etkisinin amaçlandığı alanların başında çevre, ekonomi ve toplum geliyor. Çevre temelinde; toprak ve su yönetimi, biyoçeşitliliğin ve doğal yaşamın korunması, atık yönetimi, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı sürdürülebilirliği sağlarken iklim değişikliğinin önlenmesi ana amaç olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik sürdürülebilirliğin yolu da her aşamasıyla kayıt altına alınan şeffaf bir yönetim sisteminden, kârlılığı ve finansal istikrarı sağlamak üzere yapılacak analizler ve önlemlerden geçiyor. Bu bağlamda son yıllarda ürün seçimi ve verimliliği önemli alanlardan biri olarak görülüyor. Son olarak tarımın toplumsal sürdürülebilirliğe katkı sağlayan bir unsur olabilmesi için ise çalışan haklarının güvence altına alınması, sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı sunulması, adil ücretlendirme, yerel iş gücü istihdamına katkı sağlanması ve her türlü ayrımcılıkla ve eşitsizlikle mücadele edilmesi en önemli kavramlar.

Ekim ayının 15’i, tarım ve gıda sistemlerinin de amaçlarından biri olan toplumsal ayrımcılık ve eşitlikle mücadele kapsamında Dünya Kadın Çiftçiler Günü olarak kutlanıyor. Kadınların tarım sektöründeki rolü ücretsizken, gayri resmi hizmetler ve ev işlerinin tamamına yakınını üstlenmeleriyle beraber oldukça büyük bir sorumluluğun altında kalıyorlar. Üstelik erkek nüfusun kırsal kesimden göç etmesiyle de bu yük her geçen gün artıyor. Buna rağmen kırsal kesimlerde kadınlar hem aynı bölgedeki erkeklerden hem de kentli kadınlardan yoksulluk, dışlanma ve iklim değişikliğinin etkileri gibi konularda daha fazla zarar görüyor. Her türlü tarımsal imkana erişmekte erkeklere göre daha fazla zorluk çeken kadın çiftçilerin çalışmaları ve ürünleri de daha düşük fiyatlandırılıyor. Bu bağlamda kadın çiftçilere eşit şartlar sunmak ve güçlenmelerini sağlamak için sürdürülebilir tarım önem teşkil ediyor.

Sürdürülebilir tarımın kazanımlarından olan gıda güvenliği, çeşitlilik ve tarımsal faaliyetlerde tasarrufun sağlanması amaçlarıyla yürütülen çalışmalara örnek gösterilebilecek projelerden biri de Türkiye ile Sudan ortaklığında gerçekleştirilecek. Geçtiğimiz Eylül ayında imzalanan anlaşmayla Türkiye’den yatırımcılar için Sudan topraklarında tarım yapma imkanının önü açıldı. Anlaşmaya göre Türkiye’den Sudan’a gönderilecek olan tarım teçhizatı gümrükten geçerken kolaylık sağlanacak ve 12.500 dönümlük pilot arazi Kasım ayında teslim alınarak faaliyete başlanacak. Sonraki aşamalarda ise 780.500 hektarlık arazi Türkiye’den yatırımcıların hizmetine sunularak başta tekstil sanayisi olmak üzere, tarıma dayalı sanayide ihtiyaç duyulan hammaddenin tedariki garanti altına alınacak. Sudan’ın uygun iklim koşullarına sahip bölgelerinde üretilebilecek ancak Türkiye ikliminde yeterli üretimin yapılamadığı tarım ürünleri, bu iş birliği sayesinde üretilerek vergilendirme olmaksızın ülkeye geri döndürülecek. Türkiye’nin sahip olduğu tarımla ilgili bilgi birikimi ve teknoloji ile Sudan’ın sahip olduğu iklim koşulları ve zengin doğal kaynakların birleşimiyle, iki ülkenin de ticaret hacimlerini arttırarak kârlı çıkmasını sağlamak amaçlanıyor. Projenin hedefleri doğrultusunda Ziraat Katılım Bankası’nın Hartum’da bir şube açması konusunda da anlaşmaya varıldı. Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcilerinin yanı sıra özel sektörden önemli sayıda temsilcinin de katıldığı Sudan gezisi sonrası yapılan açıklamalara göre Sudan ile ticaret hacminin 10 milyar dolara ulaşması hedefleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Dünyada bir yılda üretilen gıdanın üçte biri çöpe gidiyor

Tohumun toprağa düşmesinden başlayarak mutfaklarımızdaki masalara kadar gelen tedarik zinciri boyunca her yıl 1,2 trilyon dolar değerinde olan 1,6 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, gıda israfını “insan tüketimi için üretildiği halde insanların tüketmediği her türlü gıda” olarak tanımlıyor. Bu israf, gelişmiş ülkelerde büyük oranda tüketicinin mutfağında gerçekleşirken, gelişmekte olan ülkelerde ise üretim ve nakliyat aşamalarında daha çok görülüyor. 2030’da yıllık gıda israfını yarıya indirmek Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında bulunuyor. Çünkü küresel sera gazı salımının %8’i gıda israfından kaynaklanıyor. Üstelik tüm gıda üretimin üçte biri israf edilirken dünyada 870 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Buna karşılık, The Boston Consulting Group’un öngördüğü senaryo Birleşmiş Milletlerin 2030 hedeflerine yaklaşamadığımızı ortaya koyuyor. Zincirin her halkası inisiyatif alarak hedefe yönelik iş birliği yapmazsa 2030’da yıllık gıda israfı 2,1 milyar tona ulaşacak.

BCG, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmak ve 700 milyar dolarlık tasarruf sağlamak amacıyla odaklanılması gereken sorunları beş kategoride topladı ve her sorun için tüketicilerin, iş dünyasının, hükümetlerin, sivil toplum örgütlerinin ve üreticilerin bir araya gelerek yapabileceklerini listeledi.

Odaklanılması gereken sorunların başında gıda israfıyla ilgili farkındalığın zayıf olması geliyor. Tüketiciler ve restoran çalışanları gıda israfını nasıl en aza indirgeyebilecekleri hakkında yeterince bilgi sahibi değiller. Örneğin en yaygın yanlış bilgilerden biri her türlü taze gıdanın dondurulmuş gıdadan daha sağlıklı olduğu. Buna inanan tüketiciler yaşadıkları iklimde mevsimi olmasa da taze gıda talep ettikleri için farklı iklimlerden getirtilen ürünler nakliye masraflarına ve nakliyat sırasında bozulan ürünlerle gıda israfına sebep oluyor. Bir başka israf sebebi de tüketicilerin kampanyalardan faydalanmak isteyerek tüketebileceklerinden daha fazla ürün satın alması.

Zincirin her halkasında farkındalığı arttırmak için getirilen önerilerin başında çiftçilere tohumlarını ve ürünlerini, hastalıklara ve bozulmaya karşı korumayı öğrenmelerini sağlayacak eğitimler verilmesi geliyor. Bir diğer öneri ise şirketlerin tüketici davranışlarını olumlu yönde değiştirmek üzere tasarlanmış ürünler ve kampanyalar geliştirmesi. Süpermarketler zinciri Tesco’nun “Bir alana sonra almak üzere bir bedava” kampanyası bu önerinin hayata geçmiş bir örneği olarak, tüketicilerin ürünleri ihtiyaçları olduğu zaman almalarını sağlayarak israfı önlüyor. Şirketlerin farkındalığı arttırmak adına atabileceği adımlardan biri de çalışanlarını üretim sürecinde ham maddelerin geri dönüşümüyle ve aletlerin tekrar kullanımıyla ilgili bilinçlendirmek. Sodexo ve Ikea bu konuda profesyonellerle çalışarak israfın hesabını tutan ve sebeplerini tespit eden iki şirket olarak karşımıza çıkıyor.

BCG’nin araştırmasında ortaya koyduğu bir diğer sorun tedarik zincirinde altyapının yetersiz olması. Tedarik zinciri boyunca, özellikle nakliyat sırasında, soğutma işlemlerinin arttırılması ürünlerin ömrünü belirgin şekilde uzatıyor. Ancak birçok sektörde yeterli soğutma sistemi hala kullanılmıyor. Küresel nakliye şirketi Maersk, gelişmiş altyapıya sahip nadir örneklerden biri olarak ürünlerin taşındığı konteynırların anlık konumunu, sıcaklığını ve nemini ölçerek bozulmaların önüne geçiyor. Daha gelişmiş altyapının bir başka getirisi de tohumları, yan ürünleri ve tüketilmeyen gıdaları, tekrar kullanmayı ya da başka bir ürüne dönüştürmeyi sağlaması.

Tedarik zincirinin daha verimli hale getirilmesi için yapılan çalışmaların gıda israfı konusuna yeterince odaklanmaması da bu konudaki sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin gıda ürünlerine olan talep ile üreticinin sağladığı arzın daha iyi eşleşmesini sağlamak üzere kullanılacak aygıtların geliştirilmesi gereksiz üretimin önüne geçerek israfı azaltabilir. Yine de şimdilik şirketler yeni teknolojiye uyum sağlamakta yavaş kalıyor. Verimliliği arttıracak bir başka önlem de üretimde kullanılan ham maddeleri yerli ürünlerden sağlamaya çalışarak nakliyat süresini kısaltmak ve böylece bozulmayı azaltmak.

Tüm tedarik zinciri boyunca yeterli iş birliğinin sağlanamaması da gıda israfını arttıran etkenlerden biri. Bu amaç için düzenlenmiş anlaşmaların eksikliğinde üreticiler, talep beklediklerinden fazla olduğunda tohum kalitesini düşürmek zorunda kalıyor. Talep beklentilerinin altında kaldığında ise üretimlerinin bir kısmı ellerinde kalarak israf oluyor. Üreticiler, dağıtıcılar ve tüketiciler arasında yapılacak üretim öncesi anlaşmalar da üreticileri talebin üstünde ya da altında kalan üretimden koruyabilir.

BCG’nin ortaya koyduğu sorunların sonuncusu da resmi düzenlemelerin ve vergilendirme politikalarının israfı önlemede yetersiz kalması. Mevcut vergiler, şirketleri ya da tüketicileri sebep oldukları gıda israfından dolayı cezalandıracak ya da israfı azaltmaya teşvik edecek nitelikte değil. Bu bağlamda yapılacak yeni düzenlemeler de gıda sektörünün her paydaşını inisiyatif almaya yönlendirebilir.

Odaklanılan sorunları çözmek için geliştirilen öneriler, yalnızca gezegenimizin geleceğini korumak ve açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan için umut olmakla kalmıyor, aynı zamanda şirketler için ekonomik fırsatlar da sunuyor. Şirketlerin bu sürece katkı sağlamaları, uzun vadede üretim maliyetlerini düşürmek, geri dönüşüm ve tekrar kullanımla yeni ürünler üreterek yeni gelir kaynakları oluşturmak ve özellikle de aldıkları inisiyatif sayesinde hükümetlerin ve tüketicilerin ilgisini çekmek gibi avantajlar sağlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Küresel Rekabetçilik Raporu Yayımlandı

Dünya Ekonomik Forumu Küresel Rekabetçilik Raporu’nu yayımladı. Raporda, hızla değişen teknolojinin, siyasi kutuplaşmanın ve kırılgan bir ekonomik iyileşmenin ortasında, büyüme ve refahın yeni yollarının tanımlanmasının, değerlendirilmesinin ve uygulanmasının önemi vurgulanıyor. Bu raporda yer alan yeni Küresel Rekabetçilik Endeksi 4.0, Dördüncü Endüstri Devrimi (4IR)'nde üretkenlik ve uzun dönemli büyüme için kritik olan bir dizi etkene ışık tutuyor ve karar alıcıların değerlendirmesi için bir araç sunuyor. Aşağıdaki ana bulgular, küresel ve bölgesel düzeydeki analizler ile ortaya çıkan sonuçları ve yeni araçları özetliyor.

-Rekabetçiliği anlamak ve değerlendirmek için yeni bir araç: Yeni kavramlar ve geniş kapsamlı yeni veri toplama çabalarının dahil edilmesiyle Küresel Rekabetçilik Endeksi 4.0, Dördüncü Endüstri Devrimi’nin gelişmesine; insan sermayesi, inovasyon, esneklik ve çeviklik gibi etkisi önemli ölçüde artacak olan faktörler hakkında yeni ve daha incelikli anlayışlar sunuyor. 0 ile 100 arasında değişen yeni bir ilerleme puanı belirleyen Endeks, tüm ülkeler için ulaşılabilir hedefler koyuyor ve her ülkenin göstergelere göre puanını maksimize edebilmesini amaçlıyor.

Endekste, elde edilen verilerin birleşiminden oluşan toplam 98 gösterge bulunuyor ve bu göstergeler 12 sütun halinde düzenleniyor. Bunlar; kurumlar, altyapı, bilgi işlem teknolojilerinin benimsenmesi, makroekonomik istikrar, sağlık, beceri, ürün pazarı, işgücü piyasası, finansal sistem, pazar büyüklüğü, iş dinamizmi ve inovasyon yeteneği.

Endeks, her ekonomiye büyüme yolunu tanımlamak için eşit şartlar sunarken diğer taraftan ekonomilerin, sadece belirli bir faktöre odaklanmak yerine, rekabetçilik yaklaşımlarında bütünsel olması gerektiğine vurgu yapıyor. Örneğin, dijital becerilere yatırım yapmadan teknolojiye yatırım yapmanın anlamlı bir verimlilik artışı sağlamayacağına, dolayısıyla rekabet gücünü artırmak için hiçbir alanın ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

-Bölge ve ülkelerin sonuçları: ABD 85,6 puan ile endekste birinci sırada yer alıyor. Bu da birinci sırada yer alan ekonominin bile iyileştirilebileceği alanlar olduğunu gösteriyor. ABD’yi 83,5 puanla Singapur, 82,5 puanla Almanya takip ediyor. İlk ondaki diğer ülkeler sırasıyla; İsviçre, Japonya, Hollanda, Hong Kong, İngiltere, İsveç ve Danimarka.

Avrupa ve Kuzey Amerika, en rekabetçi 10 ekonominin yedisine ev sahipliği yapıyor. Sıralamanın diğer ucunda, incelenen 34 Sahra altı Afrika ekonomisinin 17'si dünya genelinde en alt sıralarda yer alırken bölgenin ortalaması ise 45,2 puan. Bölgesel ortalamalar küresel karşılaştırmalar için yararlı olsa da, bölgeler arasında çok büyük farklılıklar bulunuyor ve bu da ekonomilerin rekabet gücü geliştirmesinde coğrafyanın etkisinin düşük olduğunu gösteriyor.

-Küresel eğilimler ve etkileri: Tüm ekonomilerin gelecekte büyümeyi ve geliri sürdürebilmek için daha geniş rekabet gücü tedbirlerine yatırım yapmaları gerekiyor. Sonuçlar, rekabet gücü ile gelir seviyesi arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösteriyor. Örneğin, yüksek gelirli ekonomiler ilk 20'yi oluştururken, yalnızca üç yüksek gelirli olmayan ekonomi ilk 40'ta yer alıyor.

Günümüzde rekabet gücünün temellerini geliştirmek için yatırım yapmak olası krizlere karşı ülkeleri daha dayanıklı hale getirecek. Ayrıca sürekli değişen çevre koşulları, teknolojideki değişimler, dünya çapındaki güvenlik açıklıklarından dolayı rekabet gücünün her zamankinden daha önemli olduğu vurgulanıyor.

Açık ekonomik politikalara sahip pazarların daha yenilikçi ve rekabetçi olduğu vurgulanıyor. Örneğin, ülkeler arasında bazen “kazan-kazan” durumu yaşanırken bazen de “kazan-kaybet” durumu söz konusu oluyor. Politikaların, korumacılıktan ziyade, küreselleşmeden etkilenenlerin koşullarının iyileştirilmesine odaklanması tavsiye ediliyor. Küresel Rekabetçilik Endeksi ve diğer kaynakların verileri birleştirildiğinde, yeniden dağıtım politikalarının, güvenlik ağlarının, insan sermayesine yapılan yatırımların ve kademeli vergilendirmenin bir ülkenin rekabet edebilirlik seviyesinden taviz vermeden eşitsizliği azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Rapora göre eşitliği, sürdürülebilirliği ve büyümeyi bir arada gerçekleştirmek mümkün ancak proaktif, ileri görüşlü bir liderliğe ihtiyaç var. Herkes için daha yüksek yaşam standartlarını teşvik eden, çevreye saygılı ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının gözetildiği daha bütünsel bir ekonomik ilerleme modeline ihtiyaç duyulduğu konusunda dünya çapında bir fikir birliği olduğu belirtiliyor. Sonuçlar, eşitlik ve büyüme arasında karşıt bir ilişki olmadığını gösteriyor: Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinin hem rekabet edebilirlik hem de katılım açısından güçlü performans gösterdiği gibi, büyümeci ve eşitlikçi olmak aynı anda mümkün. En rekabetçi ekonomiler, en büyük ekolojik ayak izine sahip olmakla birlikte en verimli olanlar aynı zamanda. Bu nedenle liderler, eşitlik, sürdürülebilirlik ve büyüme arasında fayda oluşturmak için uzun vadeli öncelikler ve proaktif çabalar gösterme görevini üstlenmeleri gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Global Kurumsal Sosyal Sorumluluk Risk ve Performans Endeksi

EcoVadis tarafından yayımlanan Global Kurumsal Sosyal Sorumluluk Risk ve Performans Endeksi 2015-2017 yılları arasında 33.000'den fazla şirketin kurumsal sosyal sorumluluk performansının güncel analizini sunuyor.

Şirketlerin değerlendirilmesiyle elde edilen veriler, dokuz büyük sektörle ilgili (hafif, ağır ve gelişmiş üretim, yiyecek ve içecek, inşaat, toptan satış, ulaşım, bilgi ve iletişim teknolojisi (BİT), finans, hukuk ve danışmanlık) kapsamlı gözlemleri paylaşıyor. Ayrıca, bölgesel farklılıklar ve benzerlikler hakkındaki gözlemlerin yanı sıra büyük ölçekli firmaların ve KOBİ’lerin performans analizleri de mevcut. Endeks, sıfır 100 arası bir skalada, çevre, işgücü uygulamaları ve insan hakları, iş etiği ve sürdürülebilir tedarik olmak üzere dört temada ve 21 KSS kriterine dayanan EcoVadis puanlaması kullanılarak oluşturuldu. 64’ün üzerinde puan alanlar organizasyonların yaklaşık %5’ini oluşturuyor ve ileri düzey olarak kabul ediliyorlar. 45’in üzerinde puan alan şirketler “katılım gösteriyor” , 25-44 arasında puan alanlar orta riskli, 25 ve altı puan alanlar ise yüksek riskli olarak tanımlanıyor.

Raporda öne çıkanlar şu şekilde;

- İş etiği, dünyanın en çok gelişen KSS teması oldu ve BİT bu konudaki en yüksek puan alan sektör olarak 45.2 puan aldı. Tüm kategorilerdeki şirketler, özellikle yolsuzluk ve rüşvetle mücadele ve bilgi güvenliği konularında iş etiğinde önemli bir iyileşme sağlıyor. Bu temada küresel ortalama ise 41.2 puan.

- Küresel çevre performansı 45.4 puandan 45 puana geriledi. Gıda ve içecek KOBİ'leri 43.9 puanla, büyük imalat şirketleri ise 49.6 puanla çevre kategorisinde en iyi performans gösterenler oldu.

- İşgücü uygulamaları ve insan hakları girişimleri hala iyi durumda görünüyor. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri 47.7 puanla, büyük BİT şirketleri ise 43.3 puanla bu temada en yüksek performansı gösteriyorlar.

- Sürdürülebilir tedarik uygulamalarına daha çok odaklanmak gerekiyor. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri sürdürülebilir tedarik uygulamalarında 42.1 puan ile en iyi performans gösterenler, fakat genel olarak bu tema genel ortalama performansın gerisinde kalıyor ve sektörler için risk oluşturuyor.

- En iyi performans gösteren endüstriler en iyi uygulamaları benimsiyor ve düzenli olarak ilerlemeyi ölçüyorlar. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri, en yüksek performans gösteren sektör olarak 46,8 genel KSS puanı aldı. Gelişmiş imalat şirketleri, büyük ölçekli grup içinde performans liderleri idi ve toplamda 44.2 puan aldı.

-Avrupalı şirketler diğer bölgelerden dört farklı alanın tamamında daha iyi performans gösteriyor. Avrupalı büyük şirketler dört temada ortalama 49,5 puan, KOBİ'ler ise 48.4 puan aldı. Buna karşılık, Kuzey Amerika’ daki büyük şirketler puanı 40.3 iken KOBİ'ler 44.3 puanda.

-Şirketlerin KSS performansında iyileştirmeler görülüyor. İkinci ya da üçüncü kez değerlendirilen şirketler çoğu bölgede yüzde 60'ın üzerinde bir oranla puanlarını arttırıyor. Şirketlerin yaklaşık yüzde 15 ile 17’si puanlarını koruyor. Kuzey Amerika KOBİ'leri KSS iyileştirmelerinde Çin KOBİ’lerinden en kötü performansı gösteren üçüncü grup. Sadece yüzde 49'u puanlarını iyileştirdi ve yüzde 26'sının puanı sabit kaldı.

Büyük ölçekli firmaların ve KOBİ’ lerin dört temadaki performanslarına göre değerlendirilen genel ortalama puanı yakın. KOBİ'lerin ortalama puanı 2015'te 40,7 iken 2017'de 42.4' e yükseldi. Büyük ölçekli firmaların puanı ise 39.6'da sabit kaldı. Küçük ölçekli şirketlerin genel KSS performanslarını yansıtan ortalama puanları üç yılda, 9 sektörden 6'sında sürekli olarak iyileşirken, büyük şirketler aynı sonucu sadece üç sektörde gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

İklimle İlişkili Finansal Açıklama Görev Gücü 2018 Durum Raporu’nu yayınladı.

Haziran 2017'de, İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD), şirketlerin mevcut raporlama süreçlerinin iklim ile ilgili finansal açıklamalarını alanında daha etkili olmasını sağlamak için bir çerçeve sunduğu raporunu yayınladı. 2017 raporunda, bilinçli ve etkin sermaye dağılımı kararlarını desteklemek için fiyatlandırma riskinde şeffaflığın önemi vurgulanıyordu.

Aynı raporda belirtildiği üzere, birçok yatırımcı için iklim değişikliği önemli finansal zorluklar ve fırsatlar doğuruyor. Daha düşük bir karbon ekonomisine geçişin öngörülebilir bir gelecek için yılda 3.5 trilyon dolarlık enerji sektörü yatırımları gerektireceği ve yeni yatırım fırsatları yaratacağı tahmin edilmekte. İklim değişikliği riskine maruz kalan şirketlerin risk-getiri profili, iklim değişikliğinin, iklim politikasının veya yeni teknolojilerin fiziksel etkileri nedeniyle önemli ölçüde değişebilir. Bu nedenle, uzun vadeli yatırımcıların şirketlerin daha düşük karbon ekonomisine nasıl hazırlandıklarına dair bilgiye ihtiyaçlar duydukları ve bu ihtiyacı karşılayan şirketlerin diğerlerine göre rekabet avantajına sahip olacağı belirtiliyor.

2018’de çıkan raporda Görev Gücü, TCFD tavsiyelerinin temel unsurlarıyla ilgili mevcut uygulamalarına genel bir bakış sağlamak için bu durum raporunu hazırladı.
Raporda öne çıkan bilgiler aşağıdaki gibi özetlenebilir:

- Şirketlerin çoğunluğu, genellikle sürdürülebilirlik raporlarında önceki yıldaki raporda önerilen açıklamalardan en az biri ile ilgili uyumlu bilgileri açıklamıştır.
- Birçok şirket iklimle ilgili bilgileri açıklarken, iklim değişikliğinin şirket üzerindeki finansal etkisini açıklayan şirket sayısı oldukça az olmuştur.
- İklimle ilgili farklı senaryolar karşısında geliştirilecek stratejiler ile ilgili bilgiler ise sınırlıdır. Oldukça az sayıda şirket, farklı iklim senaryoları karşısında geliştireceği stratejilerde esneklik gösterebilmiştir.
- Açıklamalar sektörel ve bölgesel olarak değişim gösteriyor. Şirketlerin iklim ile ilgili finansal açıklamalar açısından odak alanları önemli ölçüde değişmektedir. Örneğin, finansal olmayan şirketlerin büyük çoğunluğu iklimle ilişkili endikatör ve hedeflerini finansal raporlayarak paylaşırken, finansal şirketlerin büyük çoğunluğu ise kurumsal risk yönetimi süreçlerinin iklim ile ilgili risklerini bildirmiştir. Bölgesel farklılıklar açısından, Avrupa'daki şirketlerin daha yüksek bir yüzdesi, diğer bölgelerdeki şirketlerle karşılaştırıldığında tavsiyelere uygun bilgileri açıklamıştır.
- Şirketler, çoğu kez, finansal raporlar, yıllık raporlar ve sürdürülebilirlik raporları gibi çeşitli raporlarda TCFD tavsiyeleriyle uyumlu bilgiler sunmuştur.

İnceleme sonuçları ayrıca, iklim ile ilgili finansal açıklamaların hala erken aşamada olduğunu gösteriyor. Rapor, Görev Gücü’nün tavsiyelerinin uygulanmasının bir yolculuk olduğunu belirtirken, şirketlerin iklim ile ilgili risk-fırsat ve raporlamaları bakımından farklı yerlerde olduklarını vurguluyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

New York, fosil yakıtlardan yatırımlarını çekiyor

İklim değişikliği önümüzdeki yıllarda New York’un karşı karşıya kalacağı en zor mücadelelerden biri olarak görülüyor. İklim değişikliği, yükselen deniz seviyesi, artan sıcaklık, daha şiddetli yağışlar ve daha sık su baskını olasılığı ile kentteki tüm mahalleleri ve altyapıyı tehdit ederken aynı zamanda birçok sosyal eşitsizliğe de sebep oluyor.

Daha önce 2012 yılında Sandy Kasırgası şehri vurduğunda, 44 kişinin hayatını kaybetmesine ve 19 milyar dolarlık hasara sebep olmuştu. 2017 yılında yapılan bir araştırma, iklim değişikliği ile mücadelede gerekli adımların atılmadığı takdirde, şehrin daha şiddetli hava olaylarıyla daha sık karşılaşabileceğini gösteriyor.

Bu bağlamda, New York kentinin önde gelen liderleri, şehrin sahibi olduğu fosil yakıt yatırımlarının geri çekilmesi için harekete geçti ve iklim değişikliği üzerinde en fazla sorumluluğu olan beş fosil yakıt şirketini dava etti. Ayrıca, Belediye Başkanı Blasio, Müfettiş Scott M. Stringer ve şehrin fon yöneticilerinden birkaçı, 2022 yılına kadar fosil yakıt rezerv sahiplerinden yatırımlarını çekmeye yönelik niyetlerini açıkladılar.

New York kentinin sahip olduğu beş emeklilik fonu, 715.000 üyeyi ve toplamda 194 milyar dolarlık bir bütçeyi kapsıyor. Bu da ABD'deki en büyük belediye emeklilik sistemi olduğu anlamına geliyor. New York'un emeklilik fonları, düşük karbonlu şirketlere yatırım yapma fırsatlarını bulmakla ilgileniyor. Fosil yakıt yatırımlarından çekilme hedefi doğrultusunda ilk adım olarak, bu sürecin sorumlu ve mali anlamda olumsuzluk yaratmayacak bir şekilde nasıl yönetilebileceğinin belirlenmesi için bir ön çalışma yürütüldü. Nihai hedef ise yeni yatırımların fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynakları ve pillere yapılması olarak belirlendi.

2007 yılında, Bloomberg liderliğindeki yönetim, New York’un ilk sürdürülebilirlik planı olan PlaNYC’yi geliştirdi. Plan, daha uygun fiyatlı konutlar inşa etmek, eskiyen altyapıyı geliştirmek ve sera gazı emisyonlarını azaltmak adına hedefler belirlenmişti. Hedefler doğrultusunda ilerlemeleri takip etmek amacıyla NYC Sera Gazı Emisyon Envanteri ilk olarak 2010 yılında yayımlandı ve o günden bu yana, yıllık olarak şehrin sera gazı emisyon bildirimleri bu raporlar aracılığıyla sürüyor. PlaNYC ekonomik büyüme, sürdürülebilirlik ve iklim dirençlilik konularına odaklanıyor. 2015 yılında kapsamı eşitsizliklerin giderilmesi, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi konularla genişletilen plan, OneNYC olarak isimlendirildi. Bu doğrultuda en dikkat çekici hedeflerden biri, 2050 yılına kadar, 2005 seviyesine kıyasla, sera gazı emisyonlarında %80'lik bir azaltım olarak göze çarpıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Günümüzde Sürdürülebilirlik Liderliği

İş dünyası ve sürdürülebilirliğin kesişim noktasında araştırmalar yürüten GreenBiz, “Mesleğin Durumu” raporunun beşincisini yayımladı. Raporda, iş dünyasında sürdürülebilirlik ile ilgili kariyere sahip çalışanların ve içerisinde bulunduğumuz sektörün nasıl bir gelişim gösterdiği ile ilgili sonuçlar yer alıyor. Geçmiş yıllarda olduğu gibi, pozisyonlardan maaşlara, iş tanımlarından sektördeki gelişim fırsatlarına kadar bir çok konu derinlemesine araştırılıyor. Bu kavramların yanı sıra rapor, yeni iş fırsatları için sürdürülebilirliğin kaldıraç etkisinden yararlanabilme noktasında tüyolar içeriyor.

Araştırmadaki en önemli bulgulardan birinin; sektörün, sürdürülebilirliği, sadece raporlama ve paydaş katılımı gibi pratiklerden iş stratejisi, değişim yönetimi ve saha uygulamalarına doğru taşıyor olması olarak görülüyor.

Raporda öne çıkan diğer başlıklar ise şu şekilde:

Sürdürülebilirlik programları istikrarlı bir şekilde devam ediyor: Önceki yıllardan farklı olarak raporun hazırlanması sürecinde yürütülen araştırma ile çalışanlara, şirketler içerisinde yer alan sürdürülebilirlik liderlerinin ve sürdürülebilirlik çalışmalarını sahiplenen bir CEO’nun şirketten ayrılması halinde sürdürülebilirlik faaliyetlerinin nasıl etkileneceği soruluyor. Ankete katılan çalışanların sadece yüzde 17'si şirketin sürdürülebilirlik faaliyetlerinin devam etmeyeceği yönünde görüş bildirirken, yüzde 58'i şirketin bu konudaki vizyonunun değişmeyeceğini düşünüyor. Bunun sebebi olarak da şirketler içerisinde sürdürülebilirlikten sorumlu kişinin düzenli olarak yönetim kuruluna raporlama yapması olarak görülüyor.

Uzmanlıklar artıyor: Geçmişte şirketlerin sürdürülebilirlik faaliyetlerini ağırlıklı olarak kurumsal sosyal sorumluluk algısıyla yürütmeye çalıştıkları bilinirken günümüzde ilgili tüm faaliyetlerin şirketler içerisinde konumlanmış sürdürülebilirlik departmanları ve konu özelinde çalışan sürdürülebilirlik profesyonelleri ile yönetilmeye başlandığı anlaşılıyor. Öyle ki raporda, şirketler içerisinde sürdürülebilirlik özelinde çalışan kişi sayısının sadece geçtiğimiz dört yıl gibi kısa bire süre içerisinde üç kat artması ve üst düzey yöneticilerin yarısından fazlasının sürdürülebilirlik ile ilgili rollerinden ötürü işe alındığı belirtiyor.

Cinsiyete bağlı maaş eşitliğine gidiliyor: Bu yılki rapor cinsiyet eşitliği adına da umut verici gelişmeler barındırıyor. Sürdürülebilirlik faaliyetleri ile öne çıkan, yıllık cirosu 1 milyar doların üzerindeki şirketlerin yönetici ve direktörlerinin yarısından fazlasının kadınlardan oluştuğu görülüyor. Kadın yöneticiler halen erkek muadillerine göre yüzde 5 daha az maaş alsalar da dünya standartları düşünüldüğünde sürdürülebilirlik ile ilgili çalışan profesyonellerin cinsiyete bağlı maaş eşitliği noktasında da daha iyi bir noktada olduğu görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Avrupa Yatırım Bankası, ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’ni yayınladı

Avrupa Yatırım Bankası (European Investment Bank- EIB) bugün ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’ni (Sustainability Awareness Bond) yayınladı. 500 milyon Avroluk tahvil, EIB’nin sürdürülebilir finansmanı doğrudan desteklemeyi amaçlıyor olmasıyla ve yeşil tahviller üzerinden yapılan yatırıma öncülük etmesiyle oldukça önemli.

EIB Başkanı Werner Hoyer’e göre, Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri’nin piyasaya sürülmesi Avrupa Yatırım Bankası’nın etkisi yüksek ve sürdürülebilir sektörlere finans sağlamak konusundaki kararlılığını gösteriyor. Yeşil tahvillerin küresel başarısı üzerine kurulan Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri, titiz bir şeffaflık ve piyasa standartları ile sosyal sorumluluk sahibi yatırımcıların güvenini sağlamayı hedefliyor. Başlangıçta su sektörünün seçildiğini belirten Hoyer, önümüzdeki aylarda Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri’ni sağlık ve eğitimi gibi insanların günlük yaşamlarını iyileştirebilecek sektörleri kapsayacak şekilde genişletmeyi hedeflediklerini vurguluyor.

Çıkan bu yeni tahvil ile EIB, sermaye piyasalarının çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik alanlarında şeffaflığı ve hesap verebilirliğini geliştirmek için halihazırdaki raporlama faaliyetlerini ve sermaye tahsisini genişletiyor. Yeni Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri, EIB’nin dünya çapında yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projelerini destekleyen yeşil tahviller olan İklim Bilinçli Tahvillerini (Climate Awareness Bonds) tamamlayıcı nitelikte.

Küresel yatırımcılardan ve sermaye piyasalarından mali destek almak, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ ne ulaşmak ve insanların günlük hayatlarını iyileştirmek için olmazsa olmaz konumda. Birleşmiş Milletler, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşabilmek için yıllık 6 trilyon dolarlık yatırımın gerekli olduğunu ve dönüştürücü sürdürülebilir yatırım için yeni Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvillerinin yatırımcı desteğini güçlendireceğini tahmin ediyor.

Dünya çapındaki su projelerinin en büyük finansörlerinden biri olan Avrupa Yatırım Bankası, ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’nin AB mevzuatıyla tanımlanan sürdürülebilirlik hedeflerini destekleyen su yatırımlarına tahsis edileceğini belirtiyor. Bu kapsamda aşağıda belirtilen alanlarda faaliyet gösteren sektörler desteklenecek:

• Su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunması,
• Döngüsel ekonomiye geçiş, atık önleme ve geri dönüşüm,
• Kirlilik önleme ve kontrolü,
• Sağlıklı ekosistemlerin korunması

Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri hem Avrupa Birliği ekonomisini hem de gelişmekte olan ekonomilerdeki projeleri destekleyecek. Yüksek etki odağı ve sürdürülebilir yatırım zorluklarına paralel olarak, yeni tahvillerin Avrupa Birliği dışındaki projeler diğer EIB finansman faaliyetlerinden daha güçlü destek vermesi hedefleniyor.

Önde gelen sosyal sorumluluk sahibi yatırımcılar ve endüstri gruplarına danışarak, Sürdürülebilirlik Farkındalık Tahvilleri, gelirlerin kullanımı, proje seçimi değerlendirmesi, raporlanması ve doğrulanması ile ilgili en iyi uygulamaları geliştirmeye katkıda bulunması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Deutshce Bank, ilk sosyal sorumlu Borsa Yatırım Fonu’nu (ETF) oluşturdu

Deutsche Bank, bünyesinde sosyal sorumluluk yaklaşımını kullanan ilk Borsa Yatırım Fonu’nu (ETF) hayata geçirdi. Oluşturulan Xtrackers MSCI EAFE ESG Leaders Equity ETF (EASG) isimli yeni fon, MSCI EAFE endeksinden türetilen bir endeksi takip ediyor.

EASG’de karşılaştırma ölçütü olarak kullanılan endeks, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) performansı açısından ana endekste öne çıkan şirketlerden oluşuyor. Şirketlerin derecelendirme ve karşıtlık kategorilerinde minimum bir eşik değeri karşılamaları ve alkol, tütün, kumar, nükleer, çeşitli tip silahlarla ilgili belirli alanlarda faaliyet göstermemeleri gerekiyor.

Fon kapsamında seçilen şirketler piyasa değerleri ile ağırlıklandırılıyor. Temmuz ortası itibariyle EASG endeksi piyasa değeri 1,5 milyar USD ve üstünde olan 459 bileşenden oluşuyor. Bu kapsamda, %23,2 oranla Japonya temelli şirketler, endeksteki en büyük payı alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Tarih boyunca idealize edilen kadın

New York Eyalet Üniversitesine bağlı Fashion Insitute of Technology (FIT) tarafından düzenlenmiş olan “The Body and Physique” sergisi tarih boyunca idealize edilmiş vücut tipine odaklanıyor. Sergilenen kıyafetler farklı dönemlerin moda ve vücut tipi algısını yansıtırken, serginin küratörlerinden Emma McClendon, ziyaretçilerin sergilenen kıyafetlerin beden ölçüsü ile yakından ilgili olduklarını belirtiyor.

Bu ilgi, özellikle genç kadınlar arasında belirli bir beden ölçüsüne sahip olma isteğini körükleyen toplumsal baskılarla da eşleşiyor. CNN’den Jaqueline Howard’ın haberi, Dünya Kadınlar Günü’ne dikkat çekmek üzere bu “ideal” kadın vücudu algısının zaman içerisinde nasıl değiştiğini ve kadınlar üzerinde kurduğu baskıyı irdeliyor.

17.yy ressamlarından Peter Paul Rubens’in kadınları kıvrımlı vücut tipinde resmetmesiyle, Rönesans sonrası dönemde bu ideal bedene ulaşmak isteyen kadınlar arasında korse kullanımı oldukça popüler hale geldi. Tarihte kadınlar arasında boğulma vakalarına da neden olan korse, birçok kadın tarafından oldukça konforsuz bir çamaşır olarak kabul edildi. 20.yy başlarında ise Henri Matisse ve Pablo Picasso’nun resimleri atletik ve ince kadın vücudu algısının yerleşmesinde rol oynadı.

1920’lere gelindiğinde, ince bir vücuda sahip olmanın toplumda idealleştirilmesiyle birlikte kadınlar arasında yeme bozuklukları ortaya çıkmaya başladı. Yayımlanan bir makale, rapor edilen en yüksek düzensiz yeme sıklığının 1920 ve 1980'ler arasında gerçekleştiği gösteriyor. 1960’larda, artan kadın hareketlerinin etkisiyle kadınların toplumsal dayatmaların etkisinden kurtulduğu iddia edilse de, McClendon, bunun tam anlamıyla bir yanılgı olduğundan bahsediyor. 2012 yılında yapılan bir araştırma, şiddetli anoreksiya sebebiyle hastaneye yatan kadın hasta sayısının 1960 ve 1970 yılları arasında önemli derecece arttığını gösteriyor.

80’ler ve 90’lar ise hem süper modellerin yükselişi hem de obezite oranındaki artış ile karşılaştığımız bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. 80’lerde medyanın, Cindy Crawford ve Naomi Campbell üzerinden sağlıklı bedenlere vurgu yaptığını görüyoruz. Ancak 90’larda, medya yine ince bedene sahip kadınları idealize etmek üzere işe koyuluyor. McClendon, 90’larda Kate Moss’un yükselişiyle birlikte oldukça ince bedene sahip olmanın ideal güzellik anlayışını beslediğini belirtiyor.

Yapılan bir çalışmaya göre, anoreksiya 90’lı yıllar boyunca, tüm ruhsal bozukluklar arasında en yüksek ölüm oranına sahip olan hastalıktı.

Diğer taraftan, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) aynı yıllarda dünya genelinde artan obezite ile ilgili uyarılar yapıyor. Dünya genelinde yaklaşık 200 milyon insan obez olarak değerlendiriliyor. McClendon, bu durumla birlikte medyada vücut tipleri ile ilgili keskin bir ayrım görmeye başladığımızı, moda dünyasının aşırı inceliği överken büyük bedenlerin sağlıksız olarak nitelendirildiğini söylüyor. Bu keskin ayrımla birlikte kendi bedenlerimizi yargılamaya başlıyoruz.

2000’lere gelindiğinde ise, bizi taşıyan bedenlerimize olan güvenimizi kaybediyoruz. 2015 yılında yayımlanan ve medyanın beden algısındaki rolüne odaklanan raporda, ABD’de 5-6 yaş arası çocukların yaklaşık üçte biri kendilerininkinden daha ince bedenleri ideal olarak işaretlediği belirtiliyor. 7 yaşındaki çocukların dörtte birinde ise diyet yapma alışkanlığı görülüyor. Rapora göre, ABD’de 1999 ve 2006 yılları arasında 12 yaşın altındaki çocuklarda yeme bozukluğuna bağlı olarak hastaneye yatma oranı %119 oranında artmış. Birleşik Krallık’ı kapsayan bir araştırmaya göre, üç ve beş yaş arasındaki çocukların neredeyse dörtte biri sahip oldukları vücut tipine bağlı güven sorunu yaşıyor. Aynı araştırma, yeme bozukluklarının 15-19 yaş arasındaki genç kadınlarda en yüksek oranda ortaya çıktığını gösteriyor. Başka bir araştırma ise, Güney Afrikalı 15 yaş üzeri bireylerin yaklaşık %45’inin beden ölçülerinden memnun olmadığını gösteriyor.

21. yüzyılın başlangıcından bu yana, medya ve moda alanında farklı vücut tiplerini kucaklamaya yönelik bir değişim başladı. Bu değişimin, sosyal medyanın ortaya çıkışıyla tetiklendiği, farklı vücut tiplerinin görünür olmasıyla ilişkili olduğu düşünülüyor. Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, medya tarafından dayatılan vücut tipleri değil, “gerçek” kadınların bedenleri görünür olmaya başladı. Bu durumun “beden olumlama” hareketinin temellerine katkı sağladığı da düşünülüyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda gençlerin sosyal medyada nasıl göründüklerine dair kaygı yaşadıklarını görüyoruz. Bir araştırmaya göre gençlerin %25’inden fazlası sosyal medya hesaplarındaki fotoğraflarında nasıl göründüğüne oldukça önem veriyor, bu durumu kimlikleriyle bağdaştırıyorlar.

Dove Küresel Güzellik ve Güven Raporu’na göre Avustralyalı kadınların %89’u dış görünüşlerine güvenmedikleri için iş görüşmelerini ve diğer önemli iş randevularını iptal ediyorlar. Rapor, sosyal medyanın kadınlar üzerinde baskı oluşturarak kadınları tek bir tipte görünmeye zorlayan yeni bir faktör olduğunu ortaya koyuyor. Her iki Avustralyalı kadından biri sosyal medyada hem cinslerini gördükten sonra kötü hissettiklerini beyan ediyor.

Kadınların beden ölçüleri üzerinden ayrımcılığa uğramaları iş dünyasında da kendini gösteriyor. Sheffield Hallam Üniversitesi'nde yapılan çalışmada, katılımcılardan kilolu ve zayıf insanların olduğu listeden, adayların CV’leri de gösterilerek bir tercih yapmaları isteniyor. Katılımcılar, obez kadınları işe uygun bulmuyorlar. Başka bir araştırmaya göre, Birleşik Krallık’ta aynı işi yapan kadınlardan kilolu olanlar zayıf kadınlara kıyasla yıllık 1500 sterlin daha az kazanıyor. Erkeklerin beden ölçüleri ile maaşları arasında bir bağ bulunmazken iş dünyasında saygısızlığa ve ayrımcılığa en çok kilolu kadınlar maruz kalıyor. Biz de, İş Hayatında Kadın Olmak adlı kısamızda kadınların iş dünyasında uğradığı ayrımcılığı ele almıştık. Tüm bu toplumsal dayatmaların geride bırakılarak, kadınların iş dünyasında sadece yeteneklerine göre değerlendirilmesi, beden ölçüsünün kız çocuklarının ve kadınların kimliklerinden tamamen bağımsız bir unsur olarak düşünülmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu yeni iklim ekonomisi raporunu yayınladı

Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu tarafından yayınlanan kapsamlı bir rapor, birçok insanın daha temiz ve iklim dostu büyümenin yararlarını yeteri kadar ciddiye almadığını ortaya koyuyor. Rapora göre, eski iş yapış biçimleri yerine cesur bir iklim eylemi uygulandığı takdirde, 2030 yılına kadar en az 26 trilyon dolar ekonomik fayda sağlanabilir.

Çalışmanın ortaya koyduğu verilere göre, son on yılda teknoloji ve piyasalardaki gelişmeler yeni iklim ekonomisine geçişi hızlandırmakta. İnsanlar için yeni işler, ekonomik tasarruflar, rekabet gücü ve pazar fırsatları ile dünyadaki tüm toplumların refahı açısından yeni iklim ekonomisi ciddi faydalar sunuyor.

Rapor, enerji, şehirler, gıda ve arazi kullanımı, su ve endüstri olmak üzere beş ana ekonomik sistemdeki fırsatları vurguluyor. Bu sistemlerde uygulanabilecek eylem planları eski iş yapış biçimlerine kıyasla ciddi ekonomik kazanımlar doğurabilir:

• 2030'da 65 milyondan fazla yeni düşük karbonlu iş üretildiğinde Birleşik Krallık ve Mısır'ın bugünkü tüm iş gücüne denk bir gelir elde etmek mümkün.
• 2030 yılında hava kirliliğinden 700.000'den fazla erken ölüm engellenebilir.
• Sadece devlet yardımı reformu ve karbon fiyatlandırması yoluyla, 2030 yılında hükümet gelirlerinde yıllık 2,8 trilyon dolar- Hindistan'ın bugünkü toplam GSYİH' sine eşdeğer- kazanç elde edilebilir ve bu kazanç kamu önceliklerine yatırım yapmak veya diğer vergileri (distorting taxes) azaltmak için kullanılabilir.

Küresel Komisyon, hükümetleri, iş dünyasını ve finans liderlerini önümüzdeki iki-üç yıl boyunca dört konuda eylemleri önceliklendirmeye çağırıyor:

• Karbon fiyatlandırmasına yönelik çabaların hızlandırılması ve iklim ile ilgili finansal risklerin zorunlu olarak açıklanması
• Sürdürülebilir altyapı yatırımını hızlandırmak
• Özel sektörün desteğini sağlamak ve inovasyonu destekleyici politikalar oluşturmak
• Kazançları eşit olarak paylaşan ve insan odaklı bir yaklaşım oluşturmak.

Yeni İklim Ekonomisi Program Direktörü ve raporun baş yazarı Helen Mountford raporun önemini şöyle açıklıyor: “Bu raporun amacı, bu yeni büyüme yoluna geçişin nasıl hızlandırılacağını göstermek. Rapor yeni iklim ekonomisine geçişin yararlarını, karşılaşılabilecek zorlukları ve daha güçlü, daha temiz ve daha adil bir büyümenin getirilerini tam olarak elde etmek için atılabilecek adımları ve uygulanabilecek eylemleri ortaya koyuyor.”

PAYLAŞ: DETAY

11 October

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin Küresel Isınma Özel Raporu

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, Küresel Isınma hakkında Özel Raporu’nu yayımladı. 2015 yılında tüm dünyadan birçok devletin katılımıyla imzalanan Paris Anlaşması’nın en önemli maddeleri küresel ısınmayı 2.0°C’nin altında tutmak ve 1.5°C’de sınırlamayı hedeflemek ve atmosfere yayılan karbonu 2050 itibariyle dengelemiş olmaktı. Paris Anlaşması’ndan sonra Birleşmiş Milletler tarafından toplanan panel, küresel ısınmayla ilgili tüm bilimsel literatürü bir araya getirip bu çalışmalardan sentezlenen sonuçlarla iki farklı muhtemel gelecek senaryosu sunmayı amaçlıyor. Yayımlanan son raporun ortaya koyduğu senaryolar en kısa sürede ciddi önlemler alınmazsa gezegenimizin geleceğinin parlak olmadığını gösteriyor.

Karşılaştırmalı olarak incelenen iki muhtemel gelecekten ilkinde küresel ısınma sanayi öncesi döneme göre 1.5°C artış seviyesinde kalırken ikincisinde 2.0°C’ye ulaşıyor. İklim bilimcilere göre 1.5°C hedefine ulaşmak ve büyük iklim felaketlerini önlemek için yalnızca 12 yılımız kaldı. Conservation International’ın baş biliminsanı Johan Rockström’e göre en kritik 10 yılın içindeyiz çünkü enerji yatırımlarının hayat döngüsü 10 yılda bir tamamlanıyor ve bu konuda yürütülen politikalara bağlı olarak gerçekleşecek fazladan yarım derece ısınma dahi kuraklıklar, seller, aşırı yüksek sıcaklıklarla sonuçlanabilir. Raporun sonuçlarına göre bu felaketten kaçınmak için acilen daha önce görülmemiş keskinlikte önlemler alınması gerekiyor. Raporun ortaya koyduğu başlıca sonuçlar ve öneriler şöyle,

• Dünya sanayi öncesi döneme göre bugün 1°C daha sıcak ve ısınma hızı bu seviyede kalırsa 2030-2052 arasında 1.5°C’ye ulaşacak. Yüzyılın sonunda ise 3°C’ye kadar ilerleyecek.

1.5°C’lik ısınmanın Amerika, Çin, Endonezya ve Japonya’nın da içinde bulunduğu ülkelerin kıyılarında su seviyesinin yükselmesinden dolayı zorunlu nüfus tahliyesine sebep olacağı; 2.0°C’lik artışın ise tropiklerdeki insan nüfusunun tamamının tahliye edilmesini ve bazı ülkelerin milli sınırlarında değişiklikler yapılmasını zorunlu kılacağı belirtiliyor.

• Isınmayı 1.5°C ile sınırlama hedefi için alınması gereken önlemler ertelenirse küresel ısınmanın sonuçlarından bazıları geri dönülemez hale gelecek.

Mercan resiflerinin tamamen kaybolması, geri dönülemez sonuçlara örnek gösteriliyor. Hükümetler için önlemlerin ertelenmesini cazip hale getiren faktör kısa sürede hızlı ve kesin değişiklikler yapmaya isteksiz olmaları.

• İklim değişikliğinin öngörülen maliyeti ise şöyle:
1.5°C’lik ısınmanın sonuçları 54 trilyon dolar ve 2.0°C’lik ısınmanın sonuçları 69 trilyon dolar.

İklim değişikliğini yavaşlatmak amacıyla herkesin bireysel olarak yapabileceklerinin başında tüketimi azaltmak, geri dönüşüme katkı sağlamak, ulaşımda bisiklet ve toplu taşıma kullanımını arttırmak geliyor. İş dünyasının da bu dönüşümde önemli bir rolü var. Konu ile ilgili olarak Birleşik Krallık Yeşil Bina Konseyi Başkanı başkanı Julie Hirigoyen, “İş dünyası liderleri, gelecek nesillerin devamlılığını sağlayacak düşük/sıfır karbonlu bir ekonomiye geçiş için cesur adımlar atmalı.” dedi. Oldukça etkili ve önemli olan bir başka nokta ise toplumların politikacıları inisiyatif almak üzere yönlendirecek kolektif aksiyonlar alması. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski genel sekreteri Christiana Figueres’in sözlerine göre, raporun sunduğu veriler açıkça hiçbir politikacının sorumlu tutulmak istemeyeceği bir geleceği işaret ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 October

Sürdürülebilir Afet Yönetimi Lensinden Endonezya’daki Felaket

“Dün, bir kalp atışı ve soluk sesi duyduk, başka hiçbir hareket yoktu; bu hareket edemeyen bir insanın varlığına işaret ediyor. Bugün sinyal alamıyoruz.” Bu sözler , deprem ve tsunami sonrası Endonezya’da yüksek teknoloji ekipmanlarıyla çalışan Uluslararası Acil Durum İtfaiyecileri’nin başkanı Phillippe Besson’a ait. 7.5 büyüklüğündeki deprem ve 6 metre uzunluğundaki tsunami dalgalarıyla sarsılan Endonezya’da, en az 1948 kişinin hayatını kaybettiği, 2632 kişinin ağır yaralandığı ve 70 binden fazla binanın zarar gördüğü bildiriliyor.

Hükümet yetkilileri arama-kurtarma çalışmalarının 11 Ekim’de sonlandırılmasıyla hayatın normale dönmesini umduklarını açıkladı. Save the Children (Çocukları Kurtarın) Derneği’nin verilerine göre deprem ve tsunamiden 600 binden fazla çocuk etkilendi, ailelerini kaybeden çocuklar harabelerin arasında yatıyor. Hayatını kaybedenler, hijyen ve sağlık sebepleri dolayısıyla kimlikleri tespit edilemeden gömülüyor.

Milyonlarca insanın deprem ve tsunami riski altında yaşadığı Endonezya’da ekonomi, doğal afetlerin zararlarını arttıran ve doğal afetlerin sonuçlarından zarar gören bir unsur olarak karşımıza çıkıyor: Yoksulluk ve afet bilinci eksikliği Endonezya’da halkın büyük kesimini afetler karşısında savunmasız bırakırken, afetler de ülkenin ekonomisine ve toplumsal hayata büyük zarar veriyor. Bu ölümcül mekanizma nasıl işliyor ve döngüyü kırmak mümkün mü?

Güneydoğu Asya’nın en büyük ekonomisi olan Endonezya, aynı zamanda doğal felaketler açısından en riskli bölgelerden biri. 28 Eylül’deki felaketten önce de benzer felaketlerle sarsılan ülkede, 2004’te meydana gelen tsunamiden sonra erken uyarı imkanlarıyla ilgili çalışmalar başlatılmasına rağmen çalışmalar maliyetlerinden dolayı yıllardır test aşamasında. Erken uyarı sisteminin hayata geçirilen küçük kısmını deniz zeminindeki sensörlerle bağlantılı 22 şamandıra oluşturuyor ancak 2016’da Sumatra adasında gerçekleşen depremde maliyeti binlerce dolara ulaşan şamandıraların çalışmadığı ortaya çıktı. 2017’de Jakarta yakınlarında gerçekleşen deprem sonrası tekrar gündeme gelen 1 milyar Endonezya rupisine mal olması öngörülen -yaklaşık 69 bin dolar- uyarı sistemi, Temmuz ayında Ekonomi Bakanı tarafından onaylansa da aynı yılın Eylül ayında bakanlıkların bir araya geldiği toplantıda reddedildi. Sonuç olarak Endonezya’nın tsunamiye karşı mevcut uyarı sistemi gel-git ölçeklerinden, yaklaşık 50 noktadaki sirenlerden ve kısa mesaj bildirimlerinden ibaret.

Cuma günü akşamüstü 6’da meydana gelen deprem sonrasında Meteoroloji ve Jeofizik Kurumu halkı yarım metreden 3 metreye kadar ulaşabilecek tsunami dalgalarına karşı uyardı. Ancak uyarı 6.30’da sona erdi. Yetkililerin uyarıyı erken bitirmesi eleştirilirken uzmanlar esas sorunun mevcut uyarı sistemlerinin yeterli veri sağlayamaması olduğunu belirtiyor. Tsunami uzmanı Adam Switzer’e göre mevcut tsunami modellemeleri aynı anda meydana gelen sarsıntıları ve denizaltı heyelanlarını tespit etmek için yetersiz. Fon sağlanamayan uyarı sisteminin, sorunsuz çalışması durumunda dahi yalnızca 1-3 dakika öncesinde alarm veren şamandıra sisteminden 5-45 dakika daha erken alarm verebileceği belirtiliyor.

Fon sağlanamadığı için erken uyarı sisteminin kullanılamamasıyla büyük can ve mal kayıplarına sebep olan felaket sonrası hayatın normale dönmesi yıllar alacak. Bunun yanında afetin merkezi olan Sulawesi adasında zarar gören yapıların eski haline getirilmesinin maliyetinin çok yüksek olması bekleniyor. Bölge ekonomisinin önemli bir parçası olan turizmin etkilenmesi de felaketin ekonomik sonuçlarının boyutunu arttıran etmenlerden biri.

Deprem ve tsunaminin ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de halkın afetler karşısında yapılması gerekenler konusunda yeterince bilinçli olmadığı. Uyarıların yetersizliğinin yanında, halkın büyük çoğunluğunun deprem sonrası muhtemel bir tsunamiyi tahmin edememesi de can kayıplarının önüne geçilmesini engelledi. Afet durumunda hayati önem taşıyan haberleşme ve ulaşım ağlarının zarar görmesiyle bazı bölgelerde arama-kurtarma çalışmaları ve temel ihtiyaç yardımları sekteye uğradı. Donggala bölgesinde felaketle sarsılan halk uzun süre gıda ve temiz su kıtlığı yaşadı. Çiftliklerden buldukları sebzelerle hayatta kalma mücadelesi veren halk kendilerini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiklerini belirtiyor.

Felaketin sonuçlarından zarar görenlerin büyük çoğunluğunu bölgeden uzaklaşma imkanları olmayan, gıda ve temiz suya ulaşmakta zorlanan yoksullar ve afet sonrası ağır travmalarla da sarılan çocuklar oluşturuyor. Enkazların arasında süren yaşam mücadelesi içinde meydana gelen yağmacılık da bölge halkının karşı karşıya geldiği sorunlardan. Yağmacılık suçuyla tutuklananların sayısının 92 olduğu belirtiliyor ve bölgede sükuneti ve güvenliği sağlamak için ordu sert önlemler alıyor.

Ülkelerin büyüme hedeflerinin arasında yer bulamayan sürdürülebilir afet ve risk yönetimi ancak felaketlerden sonra gündeme gelse de bilim dünyası bu konudaki çalışmalara sessiz sedasız devam ediyor. Son çalışmalara göre dünyada afetlere karşı savunmasızlık devletlerin büyüme politikalarının etkisiyle artıyor. Bu konudaki makalesinde Suvit Yodmani, doğal afetlerin felaket boyutunda etkilere ulaşmasını büyüme politikalarının getirdiği çözülememiş sorunlar olarak tanımlıyor. . Afet riski, sosyal ve ekonomik boyutta ele alınarak yönetilmediğinde sonuç, büyük can ve mal kayıplarına sebep olan felaketler oluyor. Bu bağlamda acil yardım birimlerinin yanında afetlere hazırlıklı olmak amacıyla çalışan kurumların, planlama birimlerinin ve sivil toplum örgütlerinin özellikle yerel yönetimler boyutunda geliştirilmesi felaketlerin etkilerini azaltmak için önem taşıyor. Son çalışmalar, kapsamlı bir tehlike/risk değerlendirmesinin, afetlere karşı halkın savunmasızlığının analiz edilmesinin ve afet yönetimi imkanlarının genişletilmesinin gerekliliğini vurguluyor.

Halkın afet öncesi ve afet sırasında yapılması gerekenlerle ilgili bilinçli olması can ve mal kayıplarının boyutunu en aza indirmede en etkili unsurlardan biri. Bu bağlamda halk tabanlı afet yönetimi, insanların afet deneyimlerinden yararlanarak afetlerin felakete dönüşmesini engelleme hedefiyle öne çıkıyor. Bu hedefi sağlamanın yolu yönetim birimlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve her bireyin elini taşın altına koymasından geçiyor .

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Türkiye İnsani Gelişim Endeksi’nde 64. sırada

Toplumların refahına ilişkin göstergelerin öne çıktığı İnsani Gelişim Endeksi ve Göstergeleri Raporu’nda ülkeler, insani gelişme kalitesi, yaşam boyu toplumsal cinsiyet eşitliği, kadının güçlenmesi, çevresel sürdürülebilirlik ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik gibi konularda performanslarına göre sıralanıyorlar. İnsani Gelişme Raporu’nda bu yıl öne çıkanlar şu şekilde:

• Bu yıl 189 ülke endeks kapsamına alındı. Ülkeler sağlık, eğitim ve gelir olmak üzere farklı kriterlerde kaydettikleri ilerlemeye göre sıralandılar.

• Raporda, 1990-2017 döneminde endekste oluşan değişiklikler vurgulanıyor. Hangi ülkelerin insani gelişmede daha fazla ilerleme kaydettiği, hangilerinin sorun yaşadığı gibi bulgular değerlendiriliyor.

• 151 ülke için hesaplanan Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi kendi nüfusu içinde sağlık, eğitim ve gelir dağılımı bakımından en çok ve en az eşitsizlik içeren ülkeleri ortaya koyuyor.

• 164 ülkede erkekler ve kadınlar arasında insani gelişme farkını ortaya koyan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi ise, 160 ülkede sağlık, refah ve ekonomik statü bakımından toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikleri ortaya koyuyor.

• Yeni eklenen beş istatistik gösterge panosu ise, İnsani gelişme kalitesi, Yaşam boyu toplumsal cinsiyet ayrımı, Kadının güçlenmesi, Çevresel sürdürülebilirlik ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik olarak karşımıza çıkıyor.

2018 yılında Norveç, İsviçre, Avustralya, İrlanda ve Almanya en son İnsani Gelişme Endeksi'nde 189 ülke arasında lider ülkeler konumundayken, Nijer, Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan, Çad ve Burundi en düşük puanlara sahip ülkeler olarak yer alıyor.

Raporda Türkiye’ye dair öne çıkan istatistiklere baktığımızda, Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliği alanında 2017 endeksinde 160 ülke arasında 69. sırada yer alıyor. Türkiye'de kadınların işgücü piyasasına katılım oranı %32 iken, erkeklerde %72 düzeyinde seyrediyor. Parlamentodaki kadın milletvekili oranı ise %15. Yetişkin erkeklerin en az orta öğrenim görmüş olma oranı %66 iken yetişkin kadınlar arasında bu oran %44 olarak ortaya çıkıyor. Bir toplumda ekonomik üretkenliği ve dinamizmi etkileyen en önemli faktörlerden biri de işgücüne katılım oranıdır. Yapılan araştırmalar özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınların iş gücüne katılımı, yaş ve eğitim durumları göz önünde bulundurularak beklenen seviyelere yükseltilebilirse, hane halkı gelirlerinin %25 oranında artabileceğini gösteriyor. Bu anlamda Türkiye’deki işgücü piyasasına katılım oranındaki düşüklük ülke olarak ekonomik anlamda da önemli bir potansiyeli değerlendiremediğimizi gösteriyor.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE) ve diğer endekslere göre temel bölgesel gelişme eğilimleri:

Arap Devletleri: Bölgede 1990 yılından beri İGE değerinde %26’lık bir artış gözlemlendi. Arap ülkeleri eşitsizlikler konusuna genel İGE değerinin %25’ini kaybetti.
Doğu Asya ve Pasifik: Bölge, 1990 ve 2017 yılları arasında İGE'de  %42 oranıyla ikinci en yüksek büyümeyi kaydetti. Ancak, eşitsizlik baz alındığında, İGE'de %16 oranında bir kayıp yaşandı.
Avrupa ve Orta Asya: Bölge, gelişmekte olan bölgeler arasında en yüksek değer olan 0.771'lik bir ortalama İGE değerine sahip. Aynı zamanda, OECD ülkelerinde görülen orana (%12) benzer şekilde, %12’lik bir eşitsizlik oranıyla İGE 'deki en düşük toplam kaybın görüldüğü bölge.
Latin Amerika ve Karayipler: Latin Amerika ve Karayipler, Avrupa ve Orta Asya’dan sonra ikinci en yüksek puana sahip bölgeler. Ancak, eşitsizlik baz alındığında, bölgedeki İGE düşüşü, özellikle gelirdeki eşitsiz dağılım nedeniyle %20 olarak karşımıza çıkıyor.
Güney Asya: Güney Asya, gelişmekte olan bölgeler arasında 1990'dan bu yana %45’lik bir artışla en hızlı İGE büyümesini yaşayan bölge. Bu süre boyunca, yaşam beklentisi ve çocukların eğitim beklentileri %21 oranında artış göstermiş. İGE' deki eşitsizlikler nedeniyle kayıp ise yaklaşık %26 oranında.

 

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Sosyal Etki Devrimi Başladı

Risk sermayedarı ve sosyal etki alanında lider olan Sir Ronald Cohen, 2008 yılında finansal piyasaların çöküşü ile sosyal etki devriminin hızlandığına inanıyor. “Sistemin sorunları çözmek yerine, sosyal sorunlar yarattığının farkına vardık. Birçok kişinin açgözlülüğü ve finansal hırsları ile başa çıkmamız gerekiyordu. Etki yatırımı ve daha genel olarak etki yaratma, 2008'deki çöküşe cevap oldu,” diyor Cohen.

Farklı bir ifadeyle, 2008’deki Büyük Buhran pek çok sayıda sosyal ve ekonomik adaletsizliği buzdağının görünen yüzüne çıkardı. Gün yüzüne çıkan adaletsizlikler, farklı sektörlerdeki pek çok profesyoneli etkileyerek, onların, sadece çalıştıkları organizasyonu değiştirme yönünde değil aynı zamanda dünyayı ne kadar etkileyebilecekleri yönünde düşünmeye itti. Henry Ford'un “Sermayenin en iyi şekilde kullanımı o sermayeden daha fazla para kazanarak değil, parayı hayatın iyileşmesi için daha fazla kullanmak olmalı” sözlerinin üzerine, Deloiite tarafından geçen ay yayımlanan insan sermayesi üzerine araştırma 11.000’den fazla işletme liderinin %77’sinin vatandaşlık ve sosyal etkiyi kritik veya önemli olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Ancak bu durum kurumsal liderliğin ötesine uzanan yeni bir düşünme kayması olarak görülüyor. Cohen'in işaret ettiği gibi yatırımcılar da stratejilerini, sadece yatırımların risk ve finansal getirisini göz önünde bulundurmaktan ziyade risk, geri dönüş ve sosyal etkiyi göz önünde bulundurarak şekillendiriyorlar.

Thomson Reuters Vakfı’nın bir anketine göre, ABD sosyal girişimciler için en iyi ülke olarak sıralandırdı ve anketi cevaplayanların %90’ı ABD'de sosyal girişimin hız kazandığını bildirdi. Destekleyici devlet ve federal hükümet politikaları, bu büyüyen hareketin ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Aynı ankette, katılımcıların %70'inden fazlası ABD'de girişimcilerin hükümet politikası tarafından desteklendiğini belirtti.

Toplumsal etki yaratmak amacıyla sektörler arası gelişmiş işbirliği örneklerinden biri de, ABD'de yaygın bir şekilde kullanılan Başarı Ödemesi (PFS) olarak adlandırılan Sosyal Etki Tahvilleri (SIB'ler). Erken eğitimde etki yaratan ilk PFS projesi, Utah Yüksek Kalite Okul Öncesi Programı, 2013 yılında başlatıldı ve halen devam ediyor. Bu programda çok sayıda sektör birlikte çalışıyor. Bir banka ve vakıf müdahaleyi işletme sermayesini oluştururken, hizmet sağlayıcılar, akranlarının gerisinde kalma riski olan çocuklar için eğitim çıktılarını iyileştirmek amacıyla araştırma temelli uygulamalarda eğitiliyor. Veriler ve çıktılar program performansını izlemek için kullanılıyor. Nihayetinde, bu proje, hassas grupların yaşamlarını ölçülebilir bir şekilde iyileştirmek için farklı geçmişlerden uzmanları ve uygulayıcıları bir araya getiriyor.

Birden çok sektör, sosyal etki devriminin ardından, insan yaşamını iyileştirme alanında daha etkili bir rol oynamaya çalışıyor ve birlikte çalışmak için daha fazla neden buluyorlar. Gittikçe karmaşıklaşmış sosyal meselelerimize nihayet çözümler üretecek, sosyal etki etrafında toplanmış bir uzmanlık ve enerjinin ortasındayız.

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Sürdürülebilir İş Dünyasının Durumu raporu yayımlandı

250'den fazla üye şirketi bulunan ve küresel bir girişim olan BSR (Business for Social Responsibility) ile araştırma şirketi GlobeScan iş birliğinde yürütülen Sürdürülebilir İş Dünyasının Liderleri Araştırması’nın sonuçları yayımlandı. Araştırma, profesyonellerin ortak algılarını ve uygulamalarını paylaşarak sürdürülebilir iş dünyasına ilişkin bilgiler veriyor.

Kurumsal sürdürülebilirlikte değişen öncelikler ve zorlukların ölçülmesinin yanı sıra, bu yılki anket, işletmelerin değişen sosyal koşullara nasıl yanıt verdiğini anlamak için de fırsat sunuyor. Raporda yer alan veriler, katılımcı 152 BSR üyesi şirketin her birindeki bir sürdürülebilirlik uygulayıcısının yanıtlarına dayanıyor. Rapor kapsamında yürütülen anket, BSR üye şirketlerinden 22 Mart -16 Mayıs 2018 tarihleri arasında toplanan yanıtlarla tamamen çevrimiçi olarak yayınlandı. Tüm saha çalışmaları ve paydaş katılımı ise GlobeScan tarafından bağımsız olarak yönetildi.

Raporda öne çıka bazı noktalar şu şekilde:

  • Şirketler yeni bir sürdürülebilirlik gündemi oluşturuyorlar. 2018 yılında, kurumsal değerler ile çeşitlilik ve kapsayıcılık sürdürülebilirlikte en öncelikli konular olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun ise, sosyal sorumluluğu teşvik eden son politik, teknolojik ve sosyal dönüşümlerin bir yansıması olduğu düşünülüyor. İklim değişikliği ve insan hakları en önemli dört öncelikli konu arasında yer alırken, şirketlerin yarısından daha azı kapsayıcı büyüme veya kamu politikasına öncelik veriyor. Yapay zeka, veri gizliliği ve mülkiyet konusundaki endişeler, iklim ve enerji sistemlerinde yaşanan aksaklıklar gibi konuların gelecekteki iş stratejilerini etkileyeceğine vurgu yapılıyor. Öncelikli konuların ise değer yaratmadan ziyade risk yönetimi odağında değerlendirildiği belirtiliyor.

• Sürdürülebilirlik uygulayıcıların dörtte üçü, küresel mega trendlerin etkili bir şekilde uygulanmasının yolunun, sürdürülebilirliğin hem operasyonlara entegre edilmesinden hem de yeni strateji ve yönetişim yaklaşımları geliştirilmesinden geçtiğini düşünüyor.

• Sürdürülebilirlik Hedefleri’ni Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile paralel olarak belirleyen şirketlerin sayısı giderek artıyor.

• Raporda şirketlerin değer zincirlerinin etkilerine sınırlı ölçüde odaklandığı, değer zincirlerindeki önemli sorunları ele almak için tutarlı bir yaklaşım benimsemediği belirtiliyor.

• Daha fazla görevler arası işbirliğine ihtiyaç olduğu raporda öne çıkan konular arasında. Sürdürülebilirlik ekiplerinin stratejik planlama ve temel iş fonksiyonları konusunda zaman zaman zorluklar yaşadıkları ve bu zorlukların iş birliği ile yönetilebileceği vurgulanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Avrupa Birliği daha fazla büyüme değil, istikrar ve refah paktına ihtiyaç duyuyor

Avrupa’nın farklı yerlerinden 238 akademisyen, Avrupa Birliği'ne ve üye ülkelerine, insani ve ekolojik refahın GSYİH'den daha öncelikli olduğu bir “post-büyüme” (post-growth) geleceği planlamaya çağırıyor. Bu hafta bilim insanları, politikacılar ve politika yapıcılar Brüksel'de dönüm noktası sayılabilecek bir konferans için toplandı. Avrupa Parlamentosu’ndan beş farklı siyasi grubun temsilcileri ile sendikaların ve STK'ların birlikte düzenlediği bu etkinliğin amacı, Avrupa'da “post büyüme ekonomisi” için olanakların araştırılmasıydı.

Düzenlenen konferansta, son yetmiş yıldır, GSYİH büyümesinin, Avrupa uluslarının temel ekonomik hedefi olarak öne çıktığı, ancak ekonomik büyüme ile çevre üzerindeki olumsuz etkinin de arttığı belirtiliyor. Bugün, Avrupa ülkelerindeki sosyal sorunların çözümü için ekonomik büyümenin değil, halihazırda sahip olduğumuz gelir ve servetin daha adil bir dağılımının gerekliliği vurgulandı.

Verimliliğin azalması, piyasa doygunluğu ve ekolojik bozulma nedeniyle büyüme de giderek zorlaşıyor. Mevcut trend devam ederse, on yıl içinde Avrupa'da büyüme duracak. Büyümenin devam etmesi için borçlanmanın artması, çevresel düzenlemeleri esnetmek, çalışma saatlerini arttırmak gibi agresif uygulamalar ise ekonomik belirsizliği arttırıyor ve demokrasiyi olumsuz yönde etkiliyor.

Bu olumsuz etkiler, sivil toplum ve akademinin de desteğiyle giderek daha çok tartışılır hale geldi ve “post-büyüme” hareketi ortaya çıktı. Bu hareketin sunduğu çözümler arasında kaynak kullanımının sınırlandırılması, çalışma saatlerinin aşamalı olarak azaltılması ve vergi sistemlerinin yeniden düzenlenmesi gösterilebilir. Bu gibi çözümlerle kaynak kullanımı karbon vergisi getirilerek sınırlandırılabilir ve vergilerden elde edilen gelir sosyal programları finanse etmek için kullanılabilir. Vatandaşlık gelirinin sunulması eşitsizliklerin azaltılmasına yardımcı olurken, yeni teknolojiler işçi kitlelerini dağıtmak ve ayrıcalıklı azınlığın kârını arttırmak yerine, çalışma süresini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmek için geliştirilebilir.

Riskler göz önünde bulundurulduğunda, post-büyümenin tartışıldığı bir gelecek için olasılıkları araştırmak, politikacılar ve politika yapıcılar için oldukça kritik bir noktada. Brüksel'de gerçekleşen bu konferans umut verici bir başlangıç olmakla birlikte, daha güçlü taahhütlere ihtiyaç var. Avrupa’nın birçok yerinden sosyal bilimciler ve doğa bilimcileri, Avrupa Birliği’ne çağrıda bulunarak aşağıdaki önerileri sunuyor:

1. AB parlamentosunda post-büyümenin geleceği konusunda özel bir komisyonun oluşturması. Bu komisyon, büyümenin geleceğini aktif olarak tartışmalı, post-büyümenin geleceği için politika alternatifleri tasarlamalı ve büyümeyi en üst hedef olarak gören politikaları yeniden gözden geçirmelidir.

2. Alternatif göstergelerin AB ve üye devletlerin makroekonomik çerçevesine dahil edilmesi. Ekonomik politikalar, insan refahı, kaynak kullanımı, eşitsizlik ve insana yakışır iş temini üzerindeki etkileri açısından değerlendirilmelidir. Bu göstergelere, karar alma aşamalarında GSYİH' den daha fazla öncelik verilmelidir.

3. İstikrar ve büyüme paktının bir denge ve refah paktına dönüştürülmesi. İstikrar ve büyüme paktı, hükümet açıklarını ve ulusal borcu sınırlayan bir dizi kuraldır. Bu kurallar, üye devletlerin vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılarken, kaynak kullanımını ve atık emisyonlarını sürdürülebilir bir düzeye indirgemek için gözden geçirilmelidir.

4. Her üye ülkede ekonomik geçiş için bir bakanlığın kurulması. Doğrudan insan ve ekolojik refah üzerine odaklanan yeni bir ekonomi, yapısal olarak ekonomik büyümeye bağlı olandan çok daha iyi bir gelecek sunabilir.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Yenilenebilir enerji kullanımı artıyor!

Dünya Bankası, 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefinin Takip Edilmesi: Enerji İlerleme Raporu 2018’de, dünya genelinde enerji yoğunluğuyla ilgili verileri ve yenilenebilir enerji konusundaki gelişmeleri paylaşıyor. 2015 yılı itibarıyla, dünya genelinde toplam enerji tüketiminin %17,5'i yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlandı. Bu oranın %9,6'sı biyoenerji, jeotermal, hidroelektrik, güneş ve rüzgar enerjilerinden oluşuyor. Geriye kalanını ise biyo-kütlenin odun kömürü ve mangal kömürü gibi geleneksel kullanımlar oluşturuyor. Mevcut politikalara dayanarak, kullanılan yenilenebilir enerji oranının 2030 yılına kadar %21 seviyesine, modern yenilenebilir enerji oranının ise %15'e yükseltilmesi bekleniyor. Ancak bu artış bile 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi olan Erişilebilir ve Temiz Enerjiyi gerçekleştirmek için yeterli olmayacak. Gelişmekte olan ülkelerdeki toplam enerji kullanımının devam eden hızlı büyümesi, yenilenebilir enerjiye önemli yatırımlar yapılsa bile enerji kullanımlarında yenilenebilir enerjinin payının artmasını zorlaştırıyor.

Azalan maliyetler ve destekleyici politikalar, güneş ve rüzgar enerjisinin geleneksel enerji kaynaklarıyla rekabet etmesine olanak sağladı. Böylece, yenilenebilir elektrik kaynaklarının payı, 2015 yılında hızlı bir şekilde %22,8'e yükseldi. Ancak, elektrik o yılki toplam enerji tüketiminin %20'sini oluşturduğu için, küresel hedefe ulaşmada önemli rolleri olan ulaşım ve ısıtma-soğutma alanlarında da yenilenebilir enerjinin kullanımı ihtiyacı bulunuyor.

Isıtma-soğutma ve ulaşım sektörlerinde yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması, bu sektörlerde enerji seçiminin son tüketiciye bağlı olmasına bağlı olduğu için burada dönüşüm yaratmak zorlayıcı oluyor. Bu sektörlerde farklılık yaratmak için biyo-kütle, jeotermal veya güneş enerjisine dayanan bölgesel enerji sistemlerinin daha fazla benimsenmesi gerekiyor. Örneğin elektrik sektöründeki karbon oranın azalması, elektrik kullanımını arttırabilir.

Global enerji yoğunluğu 2015 yılında, 2010 yılından bu yana en hızlı düşüş olan, %2,8'lik bir hızla düştü. Ancak, bu ilerleme 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’nin 2030 yılına kadar enerji verimliliğinde küresel iyileşme oranını ikiye katlamada yeterli değil.

Büyüme ve enerji kullanımının ayrıştığına (decouple) dair veriler sunan araştırmaların sayısı giderek artıyor. Bu, büyümenin, salımları arttırmadan da mümkün olabileceğini ortaya koyuyor. Küresel gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH) 2010-2015 yıllarında birincil enerji arzının yaklaşık iki katı kadar büyüdü. Nitekim, ekonomik büyüme tüm bölgelerde, Batı Asya ve tüm gelir gruplarında enerji kullanımındaki artışı geride bıraktı. En büyük enerji tüketen sektör olan endüstriyel enerji yoğunluğundaki iyileşme, 2010 yılından bu yana yıllık %2,7 oranında oldu. Ancak, ilerleme başka sektörlerde bu oranlarda değil. Yüksek gelirli ülkelerde en çok enerji tüketen sektör olan ulaşımda verimliliğin sağlanması gerekiyor.

Raporda ülkelerin performansına dair öne çıkanlarsa şunlar;
 - Dünyanın en büyük enerji üretici yirmi ülkesinin performansı 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefine ulaşmak için kritik öneme sahip.
 - Japonya ve ABD’nin de dahil olduğu en çok enerji üreten altı ülke, enerji kullanımında bir zirveye ulaştı: yıllık enerji taleplerini azaltırken GSYİH büyümeye devam etti.
 - Gelişmekte olan, büyük enerji tüketen ekonomiler arasında Çin ve Endonezya, yıllık %3'ün üzerinde bir artışla ön plana çıktı; Brezilya ve İran ise enerji yoğunluğunda artış gördü.
 - Halen ilerlemeye ihtiyaç olmasına rağmen, birçok ülkede kanıtlanmış enerji verimliliği politikaları sistematik olarak benimseniyor.

Şimdiye kadar yenilenebilir enerji kullanımında elde edilen istikrarlı ilerlemedeki gelişmeler, politikada daha fazla taahhüdünü ve bu alana daha fazla yatırım yapılarak, yeni teknolojilerin kullanımlarının yaygınlaştırılması gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Wayfinder İstanbul’dan öğrenim ve içgörüler yayınlandı

14- 15 Mayıs tarihlerinde Social Innovation Exchange (SIX) liderliğinde, Zorlu Holding ev sahipliğinde, imece yürütücülüğünde, ATÖLYE ve S360'ın içerik partnerliği ile UNDP ve Brookings Doha Center katkılarıyla Wayfinder İstanbul etkinliği gerçekleşmişti. Etkinlikten enerji ve ilhamla, sektörler arası çalışmaya ve sosyal inovasyon ekosistemini geliştirmeye yönelik yenilenmiş bir amaç duygusuyla ayrıldık.

Sosyal inovasyonu özel, kamu ve filantropi sektörlerini de dahil ederek çok disiplinli bir yapıya dönüştürmeyi ve dünyanın her yerinden sosyal inovasyon platformlarını harekete geçirmeyi amaçlayan Wayfinder etkinliği, ilk olarak Londra’da gerçekleşmişti.

SIX Wayfinder İstanbul etkinliği, sistematik değişimi engelleyen unsurların üstesinden gelmek amacıyla ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmanın yolunu açacak değişimler nasıl yapılır sorusuyla yola çıkmıştı.

Wayfinder İstanbul’dan öğrenim ve içgörülerle imece ve SIX ekibi tarafından derlenen kaynakları aşağıda sizlerle paylaşıyoruz.

“Sosyal İnovasyonu İleri Taşımak: SIX Wayfinder 2018’den İçgörüler” raporunu Türkçe ya da İngilizce olarak okuyabilirsiniz.

Ekosistemler üzerine hazırlanan infografiklere ise aşağıdan erişebilirsiniz:
• Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Kanada ve Avrupa’dan paylaşılan içgörülerle belirlediğimiz sosyal inovasyon ekosistemlerini geliştirmeye yardımcı olacak görünen ve görünmeyen koşullar üzerine Türkçe ve İngilizce hazırlanan infografik;
• Wayfinder’ın Türkiye’deki sosyal inovasyon ekosistemi üzerine etkisini anlatan Türkçe ya da İngilizce okuyabileceğiniz infografik.

Önümüzdeki 10 yılda değişimi gerçekleştirmek için yapılması gerekenlerin ele alındığı derinlemesine inceleme workshop’larında vurgulanan çıkarımlara Türkçe veya İngilizce olarak ulaşabilirsiniz.

Charlie Leadbeater’in Wayfinder’daki konuşmasında paylaştığı, akımlar üzerine kaleme aldığı yeni kitabı The Rising’in bir bölümüne ulaşabilir; kendisiyle gerçekleştirilen röportajı Türkçe ya da İngilizce olarak okuyabilirsiniz.

Etkinlikle ilgili hazırlanan özet video ile, etkinliğin ilk gününün sabahında sosyal inovasyon ve iletişim ve dünyada sosyal inovasyonu anlamak üzerine gerçekleştirilen panel kayıtlarına ulaşabilir; oturumların tamamını buradan izleyebilirsiniz.

Wayfinder İstanbul’da önemli bir konu başlığı olarak şirketlerin rolü ortaya çıkmıştı. Kurumsal sosyal inovasyon ile ilgili gerçekleştirilen kısa röportaj, hikâye ve kaynaklara Türkçe veya İngilizce olarak ulaşabilir; etkinliğimizde vurgulanan temalardan kurumsal sosyal inovasyon, sosyal girişimcilik, sosyal finansman, akımlar ve gençlik ile ilgili yapılmış olan röportajlardan oluşan video serisini ise buradan izleyebilirsiniz.

S360 olarak etkinlik ile ilgili daha önce hazırladığımız habere ulaşabilir, etkinlik öncesi yayınladığımız iç görü raporu hakkında haberimizi ise buradan okuyabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

İklim davasına Avrupa Birliği Genel Mahkemesi’nden yeşil ışık

People’s Climate Case tarafından açılmak istenen ve Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar emisyon azaltma hedefleri başta olmak üzere diğer iklim politikalarını hedef alan davaya, mahkeme tarafından yeşil ışık verildi ve yasal eyleme geçme kararı alındı. Portekiz, Almanya, Fransa, İtalya, Romanya, Kenya ve Fiji’den 10 aile ile birlikte İsveç’ten bir gençlik kuruluşunun açmak istediği dava, Avrupa Birliği Genel Mahkemesi tarafından kabul edildi ve ilk duruşma geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşti. Mahkemenin dava açılmasını kabul etmesinin ardından, sanık konumunda olan Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Birliği Konseyi’nin mahkemeye cevaplarını iletmeleri için önlerinde iki ay var.
Davacılar, AB’nin salım azaltma hedeflerinin yeterli olmadığını ve temel hakları karşılamakta eksik kaldığını savunuyorlar ve yeni üç düzenleyici yasa ile beraber daha bağlayıcı bir hedef konulması gerektiğini vurguluyorlar.
Bahsedilen dava, daha önce hükümetin iklim hedeflerini sorgulamış ve başarıya ulaşmış olan Hollanda’nın Urgenda Davası emsal alınarak açılmış. 2015 yılında açılan davada mahkeme, Hollanda Hükümeti’nin 1990 yılında yaptığı salımları 2020 yılına kadar en azından %25’i kadar azaltması gerektiğine karar verdi. Bu dava, hükümetlerin iklim politikalarıyla yüzleşmeleri gerektiğini dünyaya gösterdi ve başka davacılara da bu yönde yasal eylem almaları için ilham kaynağı oldu.
Benzer süreçlere örnek vermek gerekirse, Birleşik Krallık vatandaşları, iklim konusunda daha iddialı hedefler koyması üzerine Britanya Hükümeti’ne bir dava açtılar.  Temmuz’da gerçekleşen ilk duruşma sonrasında mahkeme sunulan konuda eyleme geçmeme yönünde karar kıldı. Bunun üzerine, davanın destekçilerinden olan Plan B kararın hemen ardından itiraz başvurusunda bulundu. Avrupa Birliği davası ise henüz erken aşamalarda olmasına rağmen bu tür hareketlere yüksek bir ivme kazandırmaya başladı bile.
Portekizli davacılardan biri olan ve geçtiğimiz sene çıkan yangınlardan birinde ağaç korusunu kaybeden Armanda Carvalho dava sürecine giden yolu şöyle açıklıyor: “Geçen sene arazimi yangınlar yok etti, bu sene de Avrupa’daki sıcak hava dalgaları ve çıkan yangınlar büyük tehlike arz ediyor. Yazın başından beri, bir sürü insan iklim değişimleri yüzünden hayatını veya evini kaybetti. Bu duruma sessiz kalmamalıyız. Açılan davalar hepimizin geleceği için büyük önem taşıyor ve sesimizi duyurmaya yavaş da olsa başladığımız için memnuniyet duyuyoruz.”

PAYLAŞ: DETAY

13 September

İklim değişikliği mali kriz yaratabilir

Lehman Brothers'ın çöküşünün küresel mali krizi başlatmasının üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen, Uluslararası Para Fonu (IMF) başkanı Christine Lagarde, finansal sistemin hala yeterince güvenli olmadığını, on yıl önce yatırım bankasının başında kadınların olması durumunda, krizin önlenmiş olabileceğini söyledi. Lagarde’a göre, finans sektöründe daha fazla kadın lidere sahip olmak daha fazla sağduyuya olanak sağlarken krizi tetikleyebilecek ani ve yanlış kararları azaltıyor. Küresel mali krizi işaret eden uyarıların o dönemde bulunduğunu, ancak çoğu iktisatçı tarafından gözden kaçırıldığını söyledi. Ekonomistler grup düşüncesi (groupthink) nedeniyle yaklaşan krizi tahmin etmede başarısız olmuşlardı.

Sıradan insanlar kriz sonucu ağır bedeller ödemişti . Bu nedenle küreselleşmeye karşı artan tepkilerin yanı sıra hükümete ve ilgili kuruluşlara duyulan güven azaldı.. Lagarde’a göre, böyle bir krizin tekrar yaşanmasını önlenmek adına finans sektöründe daha fazla kadın liderin yer alması gerekiyor. Çeşitliliğin düşünmeyi her zaman geliştirdiğini ve grup düşüncesi etkisini azalttığını söyleyen Lagarde, bunun beraberinde, daha fazla sağduyu getireceğini ekledi. Lagarde, küresel finansal sistemi iyileştirmek için birçok değişikliğin uygulandığını, ancak kültür, değerler ve etik kilit alanlarında halen pek birşeyin değişmediğini belirtti. Finans sektörünün halen kısa vadeli karları uzun dönemli sağduyuya tercih ettiğini söyleyen Lagarde, sektör kurumlarının iyi bir düzenleme ve denetlemeye tabi olması gerektiğini ekledi. Lagarde’a göre buradaki büyük tehdit ise endüstrinin politikacılara kriz sonrası finansal düzenlemeleri azaltmaları için büyük baskı yapmaları. Siyasi ekonomi ortamında, uluslararası iş birliğine karşı azalan ilgiye değinen Lagarde, günümüzde, mali düzenlemelerinin azaltılması, aşırı eşitsizlik ile içe dönük politikalar ve artan küresel dengesizliklerle karşı karşıya olunduğunu söyledi.

Bir sonraki ekonomik krizin 2008 krizi gibi denetlenmeyen finansal spekülatif unsurlardan değil, çevresel nedenlerden dolayı gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle kriz sonrası ilkesi, gezegenin sürdürülebilirliğinin tehlikeye düştüğü bir yüzyılda, “pazarlar ahlak olmadan hayatta kalamazlar”, olmalı. Sosyal amacın pazarda önemli bir yeri var: Pazarı koruyan bir şey olarak değil, karar verme sürecinde onu etkileyen bir etmen olarak. Finans onsuz ayakta kalamaz.

Bu gidişatla, gezegen, doğanın finansal karla karşı karşıya geldiği sonsuz bir maliyet-fayda analizinden kurtulamaz. Değişim olmazsa, doğa her zaman kaybedecek, sonuç olarak insanlık kaybedecek. Paris İklim Anlaşması şartlarında bile, iklim değişikliği hedeflerine ulaşmak için, bilinen kömür rezervlerinin %80'i, petrolün üçte biri ve gazın yarısının kullanılmaması gerekiyor.

İklim değişikliği, politik sistemden sosyal uyumsuzluğa, finansal sistemin etkileyebileceği birçok alanı etkiliyor. Bu etkinin yarattığı problemlerin çözümü de sadece tüm finansal çabaların, insanlığın geleceği ile ilişkilendirilerek yeniden yapılandırılmasıdır. Finansal kar, bir başka yüzyılın sorunlarının cevabıydı; bunu 2008'den öğrenemezsek, 2028 dersleri çok daha zor olacak.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Doğal gaz, yeşil badana ile doğaya dost oluyor!

İlk defa bir doğal gazın satışı, üretim koşullarını onaylayan bir sertifikayla, kahve gibi adil ticaret markası olarak yapıldı. Bu sertifika, ABD ihracatçılarının, hidrolik kırılma yöntemine şüpheyle yaklaşan Avrupa ülkelerindeki pazarları kazanmalarına yardımcı olacak. Sertifikalı bu gaz, küresel ısınmaya neden olan metan gazı sızıntısı, kuyuların kirlenmesi ve atık suların ortadan kaldırılması gibi çevresel etkilerin standartlarına uymak durumunda kalacak.

Bu yeni şartlar, ilk defa Houston merkezli New Jersey Resources’ın, Southwestern Energy tarafından işletilen Batı Virginia'daki kuyulardan gaz tedarik etme anlaşmasında yer aldı. Anlaşma, New Jersey Resources'ın doğal gaz yan kuruluşları tarafından kullanılan tedariğin yüzde 14'ünü sağlayacak. New Jersey Resources, bu durumun müşterilerin maliyetlerinde önemli bir fark yaratmayacağını açıkladı.

Southwestern'in kıdemli başkan yardımcısı Jennifer Stewart, çevre koşullarına önem veren bir politikaya sahip olduklarını ve gelir arttırmak için “yeşil gaz” kullanımının farklı yollarını aradıklarını belirtti.

Southwestern, çeşitli kuruluşların desteğiyle su, hava, kara ve yerel topluluklar üzerindeki etkilerin standartlarını belirleyen Independent Energy Standards (IES) ile çalışıyor. Sertifikasyon programını yürüten şirkete göre, tamamen “sorumlu gaz” kullanımı faturaya ayda yaklaşık ortalama 90 ABD doları ekliyor. IES'in CEO'su Jory Caulkins, müşterilerinin taleplerini karşılamak için sürdürülebilirlik taahhütünde bulunan kamu kuruluşlarının ve yabancı piyasalara, özellikle Avrupa’ya, sıvılaştırılmış doğal gaz satmak isteyen ihracatçıların bu sertifikaya ilgi gösterdiğini söyledi.

Doğal gazla çalışan elektrik santralleri, metan sızıntısı da dahil olmak üzere, tortulu şist(shale) üretiminin çevresel etkisi ile ilgili kaygılar yaratıyor. Doğal gaz üreticileri ve pazarlamacıları ise bu kaygıları aşmanın yollarını arıyorlar.

Birçok şirket, marka ve itibar değerlerini yükseltmek için de farklı yollar deniyor. Bu yollardan birisi de, tüketicileri adeta bir tuzağa düşüren “Yeşil Badana”. Yukarıda bahsedilen, etik üretim sertifikasına sahip olan doğal gaz, bu durumu örneklendiriyor. Kullanımı şirketler tarafından giderek artan Yeşil Badana hakkında daha fazla bilgi için, Yeşil Badana kısamıza bakabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyaleti, yeşil tahvil piyasası üzerine rapor yayımladı

Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyalet Hazinedarı, trilyon dolarlık finansal açığı kapatıp ABD altyapısını düzeltecek yeşil tahvillerin öneminin ve açacağı yolların altını çiziyor. Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyalet Hazinedarı John Chiang’ın birlikte hazırladıkları rapora göre, ABD’nin çürümeye başlayan altyapısı ve bu altyapıyı aşırı iklim koşulları ve iklim değişikliği etmenlerine karşı dayanıklı hale getirme ihtiyacı, beraberinde daha güçlü bir yeşil tahvil piyasası gereksinimini yaratıyor. Bu rapor, bir önceki raporda bahsedilen finansal sorunlara pratik çözümler sunuyor ve yeşil tahvillerin yaklaşık dört trilyon ABD dolarını bulan fonlama açığını kapatmada çok daha büyük bir rol alabileceğinden bahsediyor.
 
Yeşil tahviller, geleneksel sabit gelir güvencelerinin aksine fonların sürdürülebilirlik faaliyetlerini arttırmak üzerinde kullanılacağının güvencesini veriyor. Chiang’ın açıklamasına göre “Sadece Kaliforniya’da önümüzdeki 10 yıl içerisinde altyapıyı geliştirmemiz için kapatmamız gereken ve 400 milyar ABD dolarının üzerinde olan bir fonlama açığı mevcut. Yeşil tahviller de hali hazırda bulunan altyapımızı daha yeşil hale getirecek ve karbon ayak izimizi azaltacak alternatifler üretmemizde destek olan finansal araçlar. Yayımladığımız bu rapor, sadece çözüm önerilerinde bulunmakla kalmayıp iklim değişikliği sorunuyla mücadele konusuyla ilgili büyük aşama kaydetmemizde yardımcı olabilir.”
 
Raporun sunduğu öneriler arasında:
- Yeşil tahvil bankası oluşturmak
- Borçlarını ödeyemeyen belediyelere destek olmak amaçlı yeşil tahvil sigorta programı oluşturmak
- Verimliliği arttırmak için vergilendirilebilir yeşil tahviller oluşturmak gibi konular yer alıyor.
 
Milken Enstitüsü Kıdemli Yenilikçi Finans Müdürü Caitlin MacLean’e göre “Yeşil tahvil piyasasını genişletmek ve kullanıma uygun hale getirmek için yasaları koyanlar ve finansal piyasalar arasında yenilikçi bir iş birliği gerçekleştirilmeli. Kaliforniya’nın diğer eyaletler ve ülkeler için çevresel sürdürülebilirlik alanında öncü kabul edildiğini de göz önüne aldığımızda bu hareket diğerlerine bir model veya ilham kaynağı olabilir.”

PAYLAŞ: DETAY

31 August

İnsani bir hak olarak eğitim: 72 milyon çocuk okula gidemiyor

Günümüzde dünya genelinde 72 milyondan fazla çocuk ötekileştirme ve yoksulluk gibi nedenlerden dolayı eğitim hakkına ulaşamıyor. Hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde etnik köken, dil, din gibi unsurlardan kaynaklanan eşitsizlikler nedeniyle birçok çocuğun temel eğitime erişimi bulunmuyor. İşsizlik, hastalık ve ebeveynlerin okuma yazma bilmeyişi gibi yoksulluğa bağlı faktörler, eğitim dışı kalma ve okulu bırakma oranlarını ikiye katlıyor. Dezavantajlı gruplardan gelen pek çok çocuk ise, yetersiz beslenmeyle ilgili sağlık sorunları nedeniyle ya da aile için çalışmak ve maddi destek sağlamak amacıyla eğitimlerini terk etmek zorunda kalıyorlar.

Eğitimsizliğin bir diğer başlıca nedeni ise gelişmekte olan ülkelerin mali açığı olarak karşımıza çıkıyor. Gelişmekte olan birçok ülke, okul kurmak, öğretmen yetiştirmek ve eğitmek için gerekli olan mali kaynakları sağlayamıyor. Uluslararası fonlar ise maalesef ülkelerin gerekli nitelikte bir eğitim sistemi kurmasına izin verecek kadar yeterli değil. Aynı zamanda, mali kaynak eksikliği öğretim kalitesini de olumsuz etkiliyor: Öğretmenler temel öğretmenlik eğitiminden yararlanamıyor ve az sayıda olan okullarda çok kalabalık sınıflarda eğitim veriyorlar. Sınıfların aşırı kalabalık olması, farklı eğitim seviyelerinden çocukların aynı sınıfta eğitim görmesine neden olarak, her bir çocuğun kendi ihtiyaçlarına ve becerilerine uyarlanmış bir eğitimden yararlanmasına engel oluyor. Bu nedenle, bu yerlerde okulu bırakma ve başarısızlık oranı çok yüksek.

Eğitime erişim engelinden en çok etkilenen bölge olan Sahra-altı Afrika, ilkokul çağında eğitim göremeyen 32 milyon çocuk barındırıyor. Orta ve Doğu Asya ile Pasifik’te ise 27 milyondan fazla eğitimsiz çocuk bulunuyor. Özellikle, Sahra-altı Afrika’da çocukların yarısından çoğu 4 yıldan az bir süre eğitim alıyor; Somali ve Burkina Faso gibi bazı ülkelerde çocukların yarısından fazlası 2 yıldan az bir süre eğitim alıyor. Eğitim yoksunluğu ve zayıf eğitim, nüfus ve ülke üzerinde olumsuz etkilere sahip. Çocukların temel edinmeden okuldan ayrılmaları, bu ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişimini büyük ölçüde engelliyor.

Kız çocukları dünyadaki okula gitmeyen nüfusun %54'ünden fazlasını oluşturarak eğitime en az erişimi olan grubu temsil ediyor. Bu sorun en çok Arap Devletlerinde, Orta Asya'da ve Güney ile Batı Asya'da görülüyor. Erkeklere verilen kültürel ve geleneksel ayrıcalıklı muameleyle açıklanan bu durum, kız çocuklarının ev işleriyle ilgilenmesini, erkek çocuklarının ise eğitim hakkının olmasını gerektiriyor. Sahra-altı Afrika'da 12 milyondan fazla kız çocuğu hiç eğitim alamama riskiyle karşı karşıya iken, Yemen'de ise kızların %80’den fazlasının okula gitme imkanı bulunmuyor. Daha da endişe verici olan ise, Afganistan veya Somali gibi bazı ülkeler, eğitim konusunda kızlar ve erkekler arasındaki uçurumu azaltmak için hiçbir çaba göstermiyor.

Gelişmekte olan birçok ülke eğitimdeki kızlar ve erkekler arasındaki eşitsizliği önemli ölçüde azalttıklarını belirtse de, evrensel ve eşitlikçi bir eğitim sistemine ulaşmak için ortak ve üstün bir çaba sarf edilmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Şehirciliğin öteki yüzü

Rio de Janeiro Uluslararası Havaalanı'ndan ayrılarak tüm plajların olduğu şehrin ikonik güney bölgesine doğru ilerlerken Mare isimli bir ‘favela’dan geçiyorsunuz. Mare, çoğunlukla şehirdeki en yoksulların yaşadığı kuzey bölgesinde ve Rio'da ihmal edilen yüzlerce faveladan biri. Favela, bir kamu otoritesinin gözetimi olmaksızın inşa edilmiş topluluklara yerel halkın verdiği isim. Bağımsız bir kanal olan Vox’un “2016 Olympics: What Rio doesn’t want World to see- 2016 Olimpiyatları: Rio’nun Dünyadan Sakladıkları- belgesel serisinde, Rio’da nüfusun %25'inin yaşadığı ve hiçbir yapı yasasına uygunluğu olmadan inşa edilen bu gecekondu mahallelerine giriliyor.

Şehirde bu tür yerleşimlerin ortaya çıkarak zaman içinde büyümesi Brezilya tarihiyle paralel. Brezilya tek başına ABD’nin on bir katı kadar köle ithal etti ve bu köleler özgürlüklerine kavuştuklarında toplumdaki haklarını bu gayri resmi toplulukları kendi başlarına inşa ederek yaşayabildiler. Günümüzde de işçiler, kentte uygun fiyatlı konut bulamıyorlar ve bu yerleşimlerde kendi topluluklarını kuruyorlar.

Öte yandan Rio'nun uluslararası ilgi görmesini sağlayan etkinlikler gerçekleşeceği zaman yerel yönetim turistlerin muhteşem bir şehir görmesi için turizm çevresinde altyapı oluşturmaya çalışıyor. Parlak ve yeni bir imaj yaratacak yeni yerlere yatırım yapılırken şehrin favelalar gibi kısımları tamamen ihmal ediliyor ve göz önünden kaldırılmaya çalışılıyor. Yakın zamandaki olimpiyatlar bunun güzel bir örneğini oluşturuyor. Olimpiyat Parkı’nın yapıldığı yer olan Baja bölgesi şehrin favelalarından birine yıllardır ev sahipliği yapıyordu. Birçoğu mülkleri için yasal statü kazanmış 600 aile Olimpiyat Parkı yapılmaya başlandığında ‘seçkin alan tahliyesi’ emirleri ile karşı karşıya kaldılar. Yaşadıkları alandan çok daha uzakta yapılacak olan toplu konut komplekslerine taşınacaklarını belirten bu emirler karşısında bazı topluluk sakinleri direnirken polis şiddetine maruz kaldılar. Bazıları da kendilerine teklif edilen parayı alarak bölgeyi terk ettiler. Direnen 20 ailenin daha güzel görünümlü evler inşa edilmesi koşuluyla alanda kalmasına izin verildi fakat bu 20 aile nadir görülen bir örnek oluşturuyor.

Hükümet verileri 2009 yılından günümüze dek Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları ile bağlantılı altyapı ve gayrimenkul projeleri ile alakalı bu gibi emirlerle en az 77.200 insanın Rio'daki evlerinden tahliye edildiğini gösteriyor. İnşaat sektörüne yoğunlaşan yeni yatırımların yarattığı zarar sosyal eşitsizlikle de sınırlı kalmıyor. Ülkede 2014 Dünya Kupası için inşa edilen on iki stadyumdan birisi Manaus bölgesinde Amazon Ormanları’nın tam ortasına yapılmış bulunuyor. Brezilya hükümetine yaklaşık üç yüz milyon dolara mal olan stadyum sadece dört maç için kullanıldı.

Türkiye’de görülen ‘kentsel dönüşüme dayalı inşaat odaklı ekonomi modeli’ bu durumun Brezilya ile sınırlı kalmadığını ve küresel bir trend olduğunu gösteriyor. 2014’te yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de inşaat sektörü tüm çalışanların %15’ini istihdam eden ve ekonomik olarak onlarca sektörü tetiklemesi sonucu GSMH içindeki payı yaklaşık %30 seviyesine ulaşan bir ekonomik güce sahip.

Bu büyük sektörün önünü açmak için kentin yeniden inşasına yönelik kentsel dönüşüm projeleri oluşturularak bu projeleri hayata geçirecek alt-yapıyı hazırlamak adına tarihi sit alanları ve orman alanları da dâhil bütün kent alanları ‘yenileme’, ‘kentsel dönüşüm’ veya ‘afet risk’ alanı ilan edilerek özel sektöre teslim ediliyor. Gerektiğinde belediyelere acele kamulaştırma ve tapulara şer koyma yetkileri vererek, insanlar evlerini ve yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan en büyük sorunlardan biri "soylulaştırma’. Soylulaştırma, önceden yoksulların yaşadığı kent alanlarına müdahale edilerek buralarda lüks inşaatlar yapılması ve binaların değerlerinin artması sonucu ortaya çıkan yüksek fiyatları karşılayamayan yoksul halkın bölgeyi terk etmek zorunda kalması anlamına geliyor. Buralara üst gelir grubundan insanların yerleşmesiyle bölgenin nüfus profili tamamen değişiyor. Bunun örnekleri yakın zaman içinde Sulukule’de, Tarlabaşı’nda, Fener-Balat- Ayvansaray’da, Tokludede’de, Ayazma’da ve diğer birçok proje alanında gözlemlenebiliyor.

Araştırmalar bu tarz kentsel dönüşümlerin sorunları çözmek yerine gözden uzaklaştırdığı ve derinleştirdiğini gösteriyor. Örneğin Bezirgânbahçe’deki dönüşüm sonucu yirmi yıl borçlandırılarak TOKİ’ye yerleştikten sonra çalışanların %54’ünün işini kaybettiği, Türkiye genelinde işsizlik oranı %14 iken Bezirgânbahçe TOKİ’de % 29’a çıktığı gözlemleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Rakamların ötesinde Türkiye

Çevresel Performans Endeksi (Environmental Performance Index-EPI), ülkeleri ‘hedefe yakınlık’ modeli kullanarak puanlayan bir yöntem. Örneğin, biyoçeşitlilik ve habitat kategorisinde % 17'lik bir hedef ülkelerin kendi topraklarının belirtilen yüzdesini resmi olarak koruma altına almaları anlamına geliyor. Ülke bu hedefe ne kadar yaklaşırsa endeksten aldığı puan o kadar yüksek oluyor. Ancak bir ülke sayılarda iyi bir performans sergilerken gerekli yasal düzenlemeleri uygulamakta başarısız olabiliyor veya bazı politika seçimleri sonucu ulaşmış olduğu ilerlemeyi sekteye uğratabiliyor.

Türkiye’nin nüfusu 1960’tan bu yana neredeyse 80 milyona ulaştı ve ülke bir dünya turizmi merkezi haline geldi. Son on yılda tek başına dünyanın en büyük 17. ekonomisi haline gelen Türkiye için, büyük ölçüde inşaat sektörü tarafından körüklenen bu büyüme şu anda patlamak üzere olan bir balon oluşturuyor. Türk lirası, 2011'den bu yana ABD Doları karşısında yaklaşık %70 değer kaybetti. Öte yandan Türkiye’nin çevresel performansı yükseliyor. Hava kalitesi ve su sanitasyonu gibi alanlarda iyi performans sergilerken biyoçeşitlilik ve habitat koruması gibi kategorilerdeki zayıf performansımız dikkat çekiyor. Dünyanın 35 biyoçeşitlilik sıcak noktalarından üçüne ev sahipliği yapan Türkiye’nin biyoçeşitlilik değeri neredeyse eşsiz. Türkiye’de yaklaşık 4,100 endemik hayvan türü, yaklaşık 4,000 de endemik bitki türü bulunuyor. Endemik türler sadece belli bir coğrafyaya özgü türler anlamına geliyor. Buna rağmen, biyoçeşitliliğin korunması EPI ve OECD hedeflerinin oldukça gerisinde kalarak öncelikler listemizde aşağıda yer alıyor.

Türkiye topraklarının yaklaşık % 5'i koruma altında yer alırken sadece % 1.2'si katı bir şekilde korunuyor. Katı koruma dışında kalan diğer korunan alanların çoğu, aşırı gelişme ve hidrolik inşaat projeleri tarafından tehdit altında kalıyor. Beydağlar Milli Parkı'nda yapılan yasadışı turist kompleksi bunun örneklerinden sadece birisi. 1,300 bin hektarlık sulak alanın %87'si inşaata dayalı bu kalkınma modelinin yol açtığı kayıpların sadece bir kısmını oluşturuyor.

Türkiye’nin kötüleşen performansı uluslararası çevrelerde de giderek daha fazla fark ediliyor. Bu durum, muhtemelen dünyanın en büyük ve en prestijli koruma etkinliği olan 2016 IUCN Dünya Koruma Kongresi'nin ev sahipliğinin Hawaii'ye kaybedilmesinde önemli bir faktördü. Öte yandan kanunlar, hükümetin inşaat projelerini istediği yerde gerçekleştirebilmesine olanak sağlıyor ve yönetmelik olmadan devam etmesini kolaylaştırıyor. Yasal düzenleme çevresel etki değerlendirmelerini (ÇED) gerekli tutuyor fakat çoğunlukla ÇED sonuçlarının bir önemi olmuyor. ÇED sonuçları bir projeyi onaylamasa dahi projeler devam ediyor. Hidroelektrik inşaat projelerine karşı açılan davalarda da benzer sonuçlar görülüyor: 2009 ve 2011 arasında açılan 100 davadan sadece 41’i mahkemeye çıkarken bunlardan 39'unda yargı inşaatın durdurulması emrini verdi. Yine de bu projelerin yapımına devam edildi.

2012 yılında 4 milyon hektarlık ormanlık araziyi etkileyen 2B yasası yürürlüğe girdi. Bu kanunla, bazı ormanlar ‘orman’ sınıflandırılmasının dışına çıkarılırken bazıları da yeni tanımlanan ‘korumadan yararlanamayacak ormanlar’ kategorisine eklendi. Bu düzenlemeyle daha önce koruma altına alınmış ormanlık alanlar kalkınma ve inşaata açıldı. Doğa ve Biyolojik Çeşitlilik Koruma Kanunu tasarısı ise daha büyük tehditlerin haberciliğini yapıyor. Yeni yasa tasarısı, koruma altındaki alanların ‘belirli şartlar altında’ ve ‘kamu refahı’ için yönetileceğini öngörüyor. Bu ibare ile koruma altındaki alanları imara açmak oldukça kolaylaşıyor. Ayrıca yasa tasarısında ‘milli park’ teriminin dikkat çeken yokluğu milli parkların artık Türk çevre yasalarının bir parçası olmayacağına dair kaygılara yol açıyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Geleneksel tarım, yoksul coğrafyalar ve girişimcilik

Brookings Institution'a göre Nijerya, dünyanın en fazla yoksul insan yoğunluğuna sahip olan ülkesi. Petrol zengini olan bu ülkede birçok yoksul aile, günde yaklaşık 2 dolar veya daha azıyla geçiniyor. Çiftçilikle uğraşan ailelerin, gübre satın alacak paraları olmaması ve gübre yokluğu nedeniyle mahsulleri bozuluyor. Gıda ve barınma ihtiyacını zorlukla karşılayan yoksul aileler çocuklarını okula da gönderemiyor.

Terör örgütü Boko Haram, Nijerya’da ciddi seviyede bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu. Yetkililer terör örgütü ile mücadelenin yönetilebilir bir seviyeye geldiğini belirtse de Nijerya’nın bazı bölgelerinde insanlar Boko Haram tehlikesinden dolayı tarlalarına gidemiyor. Nasarawa Eyalet Üniversitesi'nden ekonomist Uche Joseph Uwaleke, ülkesindeki aşırı yoksulluk artışını güvenlik sorunuyla ve devlet yönetiminin kötü olmasıyla açıklıyor.

Topraktan toplanan her mahsul, topraktan alınan besini temsil ediyor. Gıda güvenliğinin sağlanması için de mahsullerin sürekli olarak topraktan alınabilmesi gerekiyor. Azot, bitkilerin büyümesini sağladığı için tarımda önemli bir unsur; ancak havadaki serbest azotu kullanamayan bitkiler için alternatif bir azot kaynağı bulunması tarih boyunca önemli bir arayış olmuştu. Eski çiftçiler bitki ve hayvan atıklarını kompost hale getirerek daha verimli hasat elde etmeyi keşfetmiş, bitkilerin alabileceği azotu nitrat olarak toprağa kazandırmanın yolunu farkında olmadan bulmuşlardı.

19. yüzyıla gelindiğinde ise, Avrupalı bilim insanları azotun bitki büyümesindeki önemli rolünü keşfetti. Avrupalı elitler, büyüyen kentsel nüfusu azalan kırsal iş gücüyle karşılayamayacaklarını anladı, ve ucuz ve kolay elde edilebilen nitratın bu probleme çözüm olacağını fark etti. Böylece azot saptaması, yani azotu havadan çekme ve bitkilerin kullanabileceği forma dönüştürme işlemi bulundu. 1909'da Alman kimyacı Fritz Haber, nitratı havadan sentezleyebilmek için yüksek sıcaklıklı ve yüksek enerjili bir işlem geliştirdi. Böylece tarımın binlerce yıllık azot döngüsü problemi çözüldü. Bugünün endüstriyel ölçekli çiftlikleri Fritz Haber’e çok şey borçlu olduğunu düşünebilir. Ancak Nijerya’daki çiftçiler büyük olasılıkla aynı fikirde değiller.

Tarımda kimyasal gübre kullanımı verimi artırıyor ancak diğer taraftan toprakta biriken azotun su yataklarına taşınması su kaynaklarında azot kirliliğine dolayısıyla alg patlamasına neden oluyor. Bu durum, su kaynağında tüm canlılığın yok olması anlamına geliyor. Geleneksel tarımın çevresel etkilerinin yanında, sosyal etkileri de çarpıcı. Tarımın kimyasal gübre kullanımına bağlı hale gelmesi, Nijerya’da olduğu gibi yoksul nüfusun geçim kaynağını elinden alıyor. Bu durumun giderek artan açlık ve gıdasızlığa da katkısı büyük.

2012 yılında Iowa Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma tarımın sentetik azota bağlı olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Çalışmaya göre, her yıl farklı ekinler ekerek toprağın verimliliğini sağlamak mümkün. Böylece toplam gıda üretiminin mevcut seviyesi korunabilir ve ilave azota olan bağlılık önemli ölçüde azaltılabilir. Cornell Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırma da bunu destekliyor ve her yıl ürün rotasyonu yapmanın azot akışını azalttığını gösteriyor.

Bir yanda geleneksel tarımın sosyal ve çevresel etkileri sürerken, Nijerya’daki girişimler çiftçilerin güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. 2016 yılında kurulan ve Nijerya’nın ilk dijital tarımsal platformu olan Farmcrowdy, gençlerin tarımsal üretime katılımını teşvik ederek tarımsal üretimi artırmayı hedefliyor. Sponsorlarla küçük ölçekli çiftçileri bir araya getiren girişim, yerel gıda üretimi ve güvenliği odağında çiftçilerin güçlenmesini ve desteklenmesini sağlıyor. Örneğin, bu girişim sayesinde, kadın bir mısır çiftçisi olan Esther, aldığı destekle küçük tarım alanını bir hektara çıkararak ailesine gelecek sağlıyor. Farmcrowdy’nin etkilediği insanların öykülerine buradan ulaşabilir, girişimciliğin sosyal ve çevresel konulara getirdiği çözüm hikayelerini inceleyebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

17 August

Türkiye neden yeşil enerjiye geçmeli?

Hava kirliliği, Türkiye’de kamu sağlığını tehdit eden önemli riskler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, Türkiye’de, aralarında İstanbul ve İzmir’in de yer aldığı 12 şehirdeki zehirli parçacıklı madde (particulate matter) seviyesi, WHO’nun ‘kabul edilebilir’ olarak önerdiği rakamın en az üç katı. Buna göre, bu şehirlerdeki kirlilik seviyeleri, Avrupa ve ABD’nin büyük şehirlerindeki genel değerlerden en az iki kat daha fazla.

Kömürlü termik santraller Türkiye ve dünya genelinde havayı en çok kirleten unsurlardan biri. Kömür kaynaklı asit gazıyla kurum ve kül emisyonları, akciğerler ve kan dolaşımındaki mikroskobik parçacık kirliliğinin en büyük endüstriyel sebebi olarak kabul ediliyor. Bu kirlilik astım krizleri ve diğer solunum problemlerini de beraberinde getirerek; öncelikle bebek, çocuk ve yaşlılar olmak üzere toplum sağlığına zarar veriyor. Santrallerin bacalarından çıkan kurşun, arsenik ve kadmiyum gibi binlerce kilogramlık zehirli metal, hem akciğer kanseri ve kalp krizi riskini yükseltiyor, hem de çocuk gelişimini olumsuz etkiliyor. Türkiye’de 2010 yılında kömürlü santrallere bağlı toksik kirliliğin 79.000 yaşam yılı kaybına ve 7.900 erken ölüme sebep olduğu belirtiliyor. Bu sayı, trafik kazalarında hayatını kaybeden insanların sayısının yaklaşık iki katı kadar üzerinde. Santrallerin sebep olduğu kirlilikten doğan bu hastalıklar ve sağlık problemleri toplamda 1,7 milyon iş günü kaybıyla ilişkilendiriliyor.

Tüm bu sağlık risklerine rağmen, kömür, enerji kaynağı olarak Türkiye’de tercih edilmeye devam ediyor. Kömürlü termik santraller, iklim değişiminin en büyük etmenlerinden olan CO2 salımının da en büyük kaynağı. Türkiye’nin CO2 salımının yarıdan fazlası kömür yakıtlı santrallerden kaynaklanıyor. Türkiye’deki enerji politikalarını, yatırımlarını ve kömürlü termik santrallerini inceleyerek hazırlanan “Kömür ve İklim Değişikliği 2016 Raporu”na göre kömür ithalatımız 2014 yılı itibari ile 1990 yılındaki düzeyin altı katına çıktı. Bu artıştaki ana payın %67 oranla termik santrallerin olduğu görülüyor. Greenpeace, Coal Swarm ve Sierra Club tarafından senelik hazırlanan “Yükseliş ve Çöküş 2018” raporuna göre, dünya genelinde kömürlü termik santral kapasitesinde büyük bir düşüş yaşanmasına rağmen Türkiye kömürlü termik santral kapasitesinde dördüncü sırada yer aldı.

Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıt kullanımını da azaltarak, iklim değişikliğiyle mücadeleye çok büyük katkı sunabilir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, dünyada elektrik ve ısıtma amaçlı fosil yakıt kullanımının 2050’ye dek %90 azalmasını sağlayabilir. Avrupa 2009’dan itibaren enerji üretiminin yarıdan fazlasını, öncelikle rüzgâr ve güneş enerjisi olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarından sağladı. “Yükseliş ve Çöküş 2018” raporuna göre Şubat 2018 itibarıyla, 10 AB ülkesi (Avusturya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, İtalya, Portekiz) elektrik üretiminde kömür kullanımını sonlandırdı veya 2030’a kadar sonlandıracağını açıkladı.

Doğal gaz ve kömür ABD’de elektrik üretimine öncülük etmeye devam etmesine rağmen, her ikisinin de payı 2017'de azaldı. Bu durum geçtiğimiz yılı, 2008'den bu yana ilk kez, her iki fosil yakıttan enerji üretiminin aynı yılda düştüğü ilk sene yapıyor. Aynı zamanda, yenilenebilir enerji kaynakları – özellikle hidroelektrik, rüzgar ve güneş – yükselmeye devam etti.

Öte yandan geçtiğimiz yıl, Almanya’nın enerji üretimi kaynaklı karbondioksit salım seviyesinde büyük ölçüde bir değişim yaşanmadı. “Energiewende” ülkesinin (“Enerjide dönüşüm” – Almanya'nın nükleer ve fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişini hedefleyen politikası) son yıllardaki en büyük mücadelesi kendi 2020 iklim hedeflerini karşılayacak kadar hızlı bir şekilde sera gazı emisyonlarını azaltmak. Hükümet şu anda ülkenin en büyük sera gazı emisyon kaynağı olan kömürle çalışan enerji üretiminden uzaklaşabilmenin yolunu bulmaktan sorumlu bir komisyon görevlendirdi. Ayrıca, uluslararası bağlayıcı 2030 iklim hedeflerini karşılamak için önümüzdeki yıl bir iklim koruma kanunu çıkarmak istiyor. Bu hedefler doğrultusunda Almanya'da 2018’in ilk yarısında enerji sektöründe kömürün payını azaltan yenilenebilir enerji üretimindeki artış, CO2 emisyonlarının yaklaşık %3 oranında azalmasını sağladı.

Piyasa araştırmaları ABD başta olmak üzere dünya genelinde yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin inşasının kömür, doğal gaz ve nükleer santrallerden daha ucuz olduğunu ve daha da ucuzlayabileceğini gösteriyor. Örneğin, son yedi senede ABD’de güneş enerjisinin maliyeti %85, rüzgar enerjisinin maliyeti ise %66 oranında düştü. Üstelik bu durum güneş ve rüzgar için herhangi bir sübvansiyon (devlet desteği) olmadığı durumlarda bile geçerli.

Güneş ve rüzgar enerjisi sadece daha düşük fiyatlar değil aynı zamanda daha fazla istihdam anlamına da geliyor. Fosil yakıtları aldığımızda, paranın çoğu yakıt kaynağı olan kömür madenlerinin ve doğal gaz kuyularının sahiplerine ödeniyor. Kaynağı bedava olan güneş ışığı ve rüzgar enerjisinde bağlantılı güneş ve rüzgar enerjisi santrallerinin inşası için insan gücüne ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla güneş ve rüzgar enerjisi için yaptığımız ödemenin büyük kısmı, insan emeğinin karşılığını ödüyor ve çoğu zaman yerel işler yaratmaya veya desteklemeye yardımcı oluyoruz. Aslında düşük fiyatlar, istihdam yaratmak ya da hava, su ve iklimimizi korumak seçenekleri arasından tek bir seçim yapmak zorunda değiliz – tüm bu hedefleri güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji seçenekleriyle gerçekleştirebiliriz.

Bununla birlikte, yeni temiz enerji santralleri mevcut kirli enerji santrallerine karşı rekabet ediyor. Bu eski santralleri enerji üretiminden uzaklaştırarak yenilenebilir enerji ile değiştirebilmek adına yerel ve küresel ölçekte güçlü politikalara ihtiyaç var.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

17 August

Dünya Bankası, Avustralya Commonwealth Bankası ve Microsoft iş birliğinde dünyanın ilk blok zincir tahvili çıkıyor

Dünya Bankası, ilk blok zinciri tahvilinin yaratılması, tahsis edilmesi, aktarılması ve yönetilmesi için Avustralya'daki Commonwealth Bankası’nı (Commonwealth Bank of Australia Group, CBA) görevlendirdi. Bu tahvile gösterge yatırımcı ilgisi güçlü oldu ve Dünya Bankası ve CBA, daha geniş bir yatırımcı grubuyla görüşmeler sonucunda blok zincir tahvil işlemlerini başlatmayı düşünüyor. “Bond-i” blok zinciri platformu CBA’nın Blok Zinciri Mükemmellik Merkezi’nde (CBA Blockchain Centre of Excellence) oluşturuldu ve geliştirildi. CBA, 2009'dan beri Avustralya ve Yeni Zelanda sermaye piyasalarında bir dizi IBRD tahvil ihracında lider rolünde.

Blok zinciri, borç sermayesi piyasalarında aracıları ve kurumları azaltarak, sermaye artırımı ve hisse senedi alım satımlarını basitleştirmeye; operasyonel verimliliği arttırmaya ve yasal gözetimin geliştirilmesine yardımcı olarak sermaye piyasası araçlarını kolaylaştırıcı bir taraf sunuyor.

Blockchain Innovation Labs Başkanı Sophie Gilder, birçok yatırımcının içinde olduğu bu projenin Dünya Bankası altyapısında olduğunu ve Microsoft tarafından kontrol edilmesinin müşteriye güvence sağladığını söylüyor. Microsoft Azure Blockchain Engineering Genel Müdürü Matt Kerner ise, Dünya Bankası ve Microsoft arasındaki ortaklığın çok değerli olduğunu ve insan hayatını geliştirmek adına önemli bir adım atıldığını düşünüyor.

Dünya Bankası veznedarı Arunma Oteh yenilikçiliğe devam etmenin, yatırımcı ihtiyaçlarına cevap vermenin ve pazarları dönüştürücü bir şekilde güçlendirmenin gelişmekte olan teknolojiler ile mümkün olabildiğine inandığını söylüyor. Bu sebeple, bilgi teknolojileri meslektaşları ve CBA ile birkaç aylık çalışmanın ardından ilk blok zinciri tahvilinin gerçekleştirilmesinden memnuniyet duyduğunu söyledi. CBA’nın taahhüdünün ve Microsoft’un deneyim zenginliğinin bu başarıda etkili olduğunu söyleyen Oteh, yenilikleri yoksulluğun sona erdirilmesi ve ortak refahın artırılması için kullanacaklarını da belirtti. Dünya Bankası Grup Şefi Bilgi Memuru Denis Robitaille, bu teknolojinin Dünya Bankası’nın müşterilerine sürdürülebilir kalkınma hedefleri için tavsiyelerde bulunurken faydalı olacağını belirtirken; CBA Uluslararası Genel Müdürü James Wall, inovasyonda iş birliği yapmanın önemini vurguladı.

Dünya Bankası, uluslararası sermaye piyasalarında sürdürülebilir etkiler yaratan program ve faaliyetlerin finanse edilmesi için her yıl 50 ile 60 milyar dolar arası sürdürülebilir kalkınma tahvilleri ihraç ediyor. İlk küresel tahvil ve ilk e-tahvil ihracını yapan Dünya Bankası, 70 yıldır sermaye piyasalarında birçok yeniliklerin öncüsü konumunda.

CBA ise, 1911’de Avustralyalı aileler için başlayan serüvenine 50,000 çalışanı ve 800,000’e yakın doğrudan hissedarıyla devam ediyor. Banka, teknoloji ilkleri, yenilikçi adımları ve müşteri memnuniyeti hedefleriyle toplumların ve bireylerin finansal refahının sağlanması için önemli adımlar atıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 August

İklim değişikliğine bağlı centrifikasyon kentsel eşitsizliği arttırıyor

Tarih boyunca birçok büyük şehrin, okyanusların, doğal limanların veya diğer su kütlelerinin yakınlarına kurulmasından dolayı iklim değişikliğine bağlı centrifikasyondan en çok etkilenen şehirler arasında Miami, New York, Tokyo, Londra, Şangay ve Hong Kong gibi şehirler gösteriliyor. Vietnam’daki Ho Chi Minh City ve Hindistan’ın başkenti Mumbai gibi dünyanın daha az gelişmiş ama daha hızlı kentleşen şehirlerin ise, iklim değişikliğine bağlı centrifikasyon sonucu daha da büyük kayıplar yaşayabileceği düşünülüyor.

2050 yılına gelindiğinde iklim değişikliği ve su seviyesi yükselişine bağlı olarak meydana gelen sellerden kaynaklanan kayıpların maliyeti yıllık 60 milyar doları aşabilir. Ancak iklim değişikliği şehirler için başka bir risk daha oluşturuyor. Harvard Üniversitesi’nden Jesse Keenan, Thomas Hill ve Anurag Gumber’in yaptığı araştırmaya göre küresel iklim değişikliği, şehirler için ‘iklim değişikliğine bağlı centrifikasyon’ riskini oluşturuyor. Hala gelişmekte olan ve tam olarak tanımlanamayan centrifikasyon teorisi, iklim değişikliğinin, barındırabilecekleri insan sayısı ve beraberinde oluşan altyapı kapasiteleri nedeniyle gayrimenkuller arasında değer farklılıkları yaratması olarak açıklanıyor. Bu tür fiyat dalgalanmaları, mevcut popülasyonların centrifikasyon nedeniyle yer değiştirmesine yol açarak kentsel gelişimi dolaylı veya dolaysız yoldan etkileyebilir.

Environmental Research Letters’da yayınlanan bu çalışma, iklim değişikliği ve su seviyesinde yükselme riskleri taşıyan şehirlerde, daha yüksek rakımlardaki gayrimenkullerin diğer yerlerden daha yüksek oranda değerlendiğini savunan rakım hipotezini geliştirdi. Bu çalışmada Miami (Miami-Dade Bölgesi), iklim değişikliği konusunda ülkenin ve dünyanın en fazla risk altında bulunan şehri olarak ele alındı.

Araştırmacılar, 1971 ile 2017 yılları arasında ABD Jeolojik Anketi verilerine dayanarak, farklı rakımlardaki ve farklı su seviyesi yükselmesi riski altındaki gayrimenkullerin değerlerini incelediler ve Miami-Dade gayrimenkul değerleme şirketinden satılan 800.000 gayrimenkulün datasını topladılar. Data sonuçlarının, rakım hipotezini ve iklim değişikliğine bağlı olan centrifikasyonu desteklediği belirlendi. Bu zaman aralığında yüksek rakımlardaki gayrimenkullerin değerleri artarken daha alçak rakımlardakilerin değer kaybettiği gözlemlendi. Aynı zamanda bu çalışmada, 2000 yılından bu yana alçak rakımlardaki gayrimenkullerin fiyat artışlarının, daha yüksek rakımlardakilerin artışına denk olmadığını işaret eden mağduriyet hipotezi sunuldu. Genel olarak, Miami’de rakımın gayrimenkul fiyatlarındaki değişimi en çok etkilediği yerler, kıyı ve yüksek sel riski altındaki yerler olarak belirlendi.

Bu çalışmaya göre iklim centrifikasyonu üç temel nedene dayanıyor. Birincisi ve en yaygın olanı, yatırımcıların sermayelerini daha yüksek rakımlara taşıması, ikincisi iklim değişikliğinin arazideki yaşam maliyetini arttırmasıyla, yalnızca varlıklı hanelerin yerlerinde kalabilmeleri, düşük gelirli hanelerin ise artan sigorta maliyetleri, emlak vergileri ve onarım masrafları gibi nedenlerle mülklerini terk etmek zorunda kalmaları olarak belirtiliyor. Üçüncü neden de, Kopenhag’da yaşandığı gibi, arazinin daha dayanıklı olması için yeniden yapılandırılması olarak gösteriliyor. Kopenhag’da bazı mahalleler dayanıklılıklarının arttırılması amacıyla yükseltilmiş ve sonucunda bu yükseltilen yerlere varlıklı kişiler taşınmış, daha düşük gelirli haneler ise buradan taşınmaya mecbur kalmıştı.

Bu çalışma, yeterince bahsedilmeyen centrifikasyonun önemli bir özelliğini doğruluyor. Centrifikasyon, insanların yaşam alanı tercihlerini yansıtmıyor, aksine büyük yapısal güçlerin ve büyük kamu yatırımlarının ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin su seviyesi ve sel baskınları arttıkça, Miami’nin yeni hatlar boyunca ayrılacağı ve mekânsal eşitsizliğin daha da artacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

15 August

Artık plastikler Çin sınırından geri dönüyor

90’lı yılların başında dünyanın plastik atıklarını geri dönüşüm için kabul etmeye başlayan Çin, üretimi için gerekli olan ham maddeyi ucuz yoldan elde etmeyi amaçlıyordu. Başka ülkelerden aldığı plastik atıkları geri dönüşüm yoluyla ham maddeye çeviren Çin, özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve Japonya’ya atıklarını yok etme konusunda kazançlı bir yol sağlamıştı.

2017 yılına gelindiğinde ise, atık geri dönüşümünde yaşadıkları çevresel problemler ve atıkların işçilere verdiği zararlardan dolayı Çin, plastik atık alımı için sınırlamalar getirmeye karar verdi. Bunun bir sonucu olarak, bugün, Tayland gibi ülkelere yönlendirilen atıklar, altyapı eksikleri nedeniyle açıkta kalıyor. Güncel verilere göre günümüzden 2030’a kadar birikecek atık miktarının 111 milyon metreküp olacağı düşünülüyor.

Çin’in uyguladığı kısıtlamalar dünyanın içinde bulunduğu tehlikeyi arttırıyor olabilir ancak bu noktada asıl hata Çin Hükümeti’nden kaynaklanmıyor. Üst düzey zehirlenmelere neden olabilecek plastik atıklar bu kadar tehlike oluştururken Çin’in tüm dünyanın plastik atığını geri dönüştürmesi çok zor görünüyor. Hükümetin plastik atıklar için koyduğu 0.5 kirlilik oranı birçok devleti, atıklarını kendi ülkelerinde bertaraf etmeye itiyor. Bazı büyük dünya şehirleri ise yeterli geri dönüşüm süreçlerine sahip olmadıkları için hala Çin’e muhtaç durumdalar ve bu yüzden geri dönüşüm süreçlerini geliştirerek Çin’in uyguladığı kısıtlamalar içinde kalmaya çalışıyorlar. San Francisco şehrinin geri dönüşümünü sağlayan Recology şirketi de Çin’e ayak uydurmaya sağlayan şirketlerden birisi. Geri dönüşüm süreçlerini geliştirip detaylandıran şirket plastik atıkların Çin tarafından kabul edilebilir seviyeye gelmesini sağlıyor.

Yeterli geri dönüşüm alt yapısı bulunmayan diğer birçok şehre bakıldığında ise Çin’in koyduğu kısıtlamalara uymalarının çok zor olduğu görülüyor. Bu şehirlerin yolladıkları atıklar Çin sınırlarından geri dönerken bekletilen, kabul edilmeyen atıklar okyanuslar için de büyük tehlike oluşturuyor.

Aslında atık yönetimi ile ilgili çözüm, Çin Hükümeti’ni suçlamadan, plastik atık oranını azaltmaya çalışmaktan geçiyor. Tek kullanımlık plastiklerin kullanımına kısıtlamalar getirmek San Francisco gibi şehirlerin yükünün azalmasına yardımcı olabilir. Diğer önemli bir adım ise şehirlerin geri dönüşüm sistemlerini geliştirmek olarak öne çıkıyor. Plastik kullanımının azaltılamadığı durumlarda geri dönüşüm yolunu seçmenin, çevreye bırakılan izi düşürmek için iyi bir adım olacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 August

SKH İş Dünyası Forumu, sorumlu iş ve sürdürülebilir kalkınma için çağrıda bulundu

Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum -HLPF) kapsamında 17 Temmuz’da gerçekleşen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri İş Dünyası Forumu (SDG Business Forum), Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce- ICC), BM Ekonomik ve Sosyal İlişkiler Departmanı (United Nations Department of Economic and Social Affairs- UN DESA) ve UN Global Compact’ın ortak ev sahipliğiyle gerçekleştirildi. Forumda iş dünyası, hükümet, sivil toplum gibi farklı alanlardan yaklaşık 600 katılımcı yer aldı.
Forumda, 2030 Küresel Hedeflerini dünyanın en büyük şirketlerinin gündeme alması kadar, KOBİ’lerin ve yerel seviyede ortaklıkların kritik önemi vurgulandı.
2015 yılından beri gerçekleşen foruma katılım her yıl belirgin olarak artmakta. Özel sektörün ilgisinin artması, 2030 Küresel Hedeflerine erişmenin kaçınılmaz oluşunun özel sektör tarafından benimsendiğini ve her büyüklükten şirkete yapılan eylem çağrısının güçlü oluğunu gösteriyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 August

Hükümetler, Global Compact Yerel Ağlarına katıldı

Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum -HLPF) kapsamında gerçekleşen etkinlikte Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ülkeler seviyesinde gündem oluşturmak için yol haritaları tartışıldı. Etkinlik, bir sonraki adım olarak siloları yıkarak, gittikçe daha kritik hale gelen Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin finansmanı konusunda hükümetler, iş dünyası, yatırımcılar ve Birleşmiş Milletler’i bir araya getirecek sürece yoğunlaşmayı hedefliyor.
Etkinlikte, hükümet, iş dünyası, yatırımcı grupları, Birleşmiş Milletler ve Global Compact Yerel Ağlar’dan temsilciler en iyi uygulamalar, oluşan tecrübe, yeni diyaloglar ve yeni yaklaşımlar konusunda aktarımda bulundular. Yapılan görüşmelerde hükümetler ile iş dünyası, özel sektör yatırımları ile ülkelerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine yönelik planlarının hizalanması konusunda fikir birliğine vardılar.
Görüşmeler sırasında hükümetlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile paydaşları ilişkilendirmek için önemli bir rol oynayabilecekleri vurgulandı. Brezilya-Parana Eyaletinde yerel yönetimin tüm kamusal satın alma süreçlerinde Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine yönelik stratejileri olan firmaları tercih etmesi kararı, iyi örnekler paylaşımında öne çıkan uygulamalar arasında gösterildi.
Etkinlik kapsamında Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Ülke Planları’nın tartışıldığı panelde özel sermayenin sürdürülebilir iş için harekete geçmesine odaklanıldı. Bunun için hükümetlerin uygulayabileceği yaklaşım ve politikalar aşağıdaki gibi açıklandı:
-Özel sektörün Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin gerçekleşmesinde oynayabilecekleri role ilişkin ödül ve teşvik paketleri,
-Hükümetlerin Gönüllü Gözden Geçirmelerde yatırımcı topluluğu ile olan iletişimlerini arttırması,
-Hükümetlerin yatırım fırsatlarını daha iyi belirleyip tanıtmaları,
-Yatırımcıların, fırsatları maksimize etmek için yatırım hedefleri ve etkileri üzerine hükümetlerle birlikte çalışmaları,
-Yatırım için istikrarlı bir politik çevreye duyulan ihtiyaç,
-Hükümet ve yerel yönetimlerin proje önceliklendirmelerde öngörülebilirlik, taahhüt, devamlılık gözetmeleri,
-Hükümetlerin izleme ve bilgilendirmelerde hızlı olmaları
 

PAYLAŞ: DETAY

10 August

Sürdürülebilir Kalkınma için BM Üst Düzey Siyasi Forumu gerçekleştirildi

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri hakkındaki gelişmelerin izlendiği resmi bir platform olan Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum-HLPF) Temmuz 2013’ten beri her yıl Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) tarafından düzenleniyor. Bu yıl 9-18 Temmuz tarihlerinde New York’ta gerçekleştirilen toplantının amacı, önceki yıllarda olduğu gibi sürdürülebilir kalkınma konusunda siyasi önderlik ve öneriler sağlamak, sürdürülebilir kalkınma taahhütlerinin uygulanmasındaki gelişmeleri gözden geçirmek ve takip etmek, sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, sosyal ve çevresel yönlerini bütünsel olarak geliştirmek, sürdürülebilirlikle ilgili ortaya çıkan yeni zorlukları ele almak ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine Gönüllü Ulusal Gözden Geçirmeler için bir platform sağlamaktır.
Bu yılki Forum “Sürdürülebilir ve Dayanaklı Toplumlara Dönüşüm” temasına ve aşağıdaki hedeflere odaklanmıştır:
-Hedef 6: Temiz Su ve sıhhi koşullar
-Hedef 7: Erişilebilir ve temiz enerji
-Hedef 11: Sürdürülebilir şehir ve yaşam alanları
-Hedef 12: Sorumlu tüketim ve üretim
-Hedef 15: Karasal yaşam
-Hedef 17: Hedefler için ortaklıklar
Sekiz günlük süreçte 65’i bakan, kabine sekreteri, bakan yardımcısı olmak üzere 2458 kayıtlı paydaş, 47 Gönüllü Ulusal Gözden Geçirmeye katıldı. Bunların yanı sıra sürdürülebilir şehirler ve yukarıda bahsedilen hedefler temalı toplantı, atölye ve çeşitli etkinlikler düzenlendi. Öne çıkan bazı başlıklar şöyle:
-Gerçekleştirilen Forum kapsamında, SDG Academy UNESCO ve CETIC.br, ile birlikte “11. Hedefin Uygulanmasında Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin Rolü” başlıklı bir yan etkinlik düzenlendi.
-Science Council, UK Research and Innovation, Cities Alliance, UN-Habitat, OECD ve SDSN le birlikte yine 11. Hedefle ile ilgili olarak “Şehirlerde Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini Gerçekleştirmek: Bilgi, Araç ve İzleme Yapılarının Birleştirilmesi” başlıklı bir çalışma toplantısı düzenlendi. Toplantı yerel ve kurumsal gündemler arasındaki kopukluğu irdeleyen tartışma ile başladı ve toplantının ilerleyen bölümlerinde katılımcılar yerel ve ulusal kuruluşlar arasındaki iletişimin gelişmesinin önemini vurguladı. Sonuç olarak 11. Hedefin, diğer hedefler arasındaki bağı kuracak hedef olduğu görüşüne varıldı.
-Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (Sustainable Development Solutions Network-SDSN) tarafından gerçekleştirilen bir etkinlikte kentleşme problemleri ele alınmış ve kırsal alanlara bağımlılığın artması ve bunun yarattığı sorunlar, nüfus artışına yönelik sorunlar, siyasetçilerle bilim insanları arasındaki iletişim eksikliği gibi konular tartışılmıştır. Sonuç olarak mevcut bilgi boşluğunu değerlendirmek üzere bir araştırma görevi oluşturulmuştur.
-SDSN’in gerçekleştirdiği başka bir panelde, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini gerçekleştirmek için uzun dönemli stratejilerine ilişkin kamu ve özel sektör iş birliği gereksinimi, kamu fonlarının pro-aktif olmasının önemi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak adına geliştirilmesi gereken düzenleme ve uygulamalar vurgulanmıştır.

PAYLAŞ: DETAY

10 August

“Ulusal SKH’nin Uygulanmasının Hızlandırılması” raporu yayımlandı

BM Global Compact Forum’da yayımlanan “Ulusal SKH’nin Uygulanmasının Hızlandırılması” raporunda, mevcut durum ile 2030’da olmak istenen yer arasındaki boşluğun kapatılması için Global Compact Yerel Ağların hareketlenmesi ve iş birliğini hızlandırılması için nasıl katkı sağlayabileceğine odaklanılıyor. Raporda 30’un üzerinde ülkeden örnekler yer alıyor.
Rapor beş ana bölümden oluşuyor:
1- Farkındalık arttırmak, iş dünyasının SKH risk ve fırsatlarını anlamalarına katkı sağlamak
2- Kapasite oluşturmak, SKH’ne prensip bazlı yaklaşımı hâkim kılmak
3- Liderlik sağlamak, iyi faaliyetlerle örnek oluşturmak
4- Politika-diyaloğu, ulusal “SKH sorumlu” faaliyetlere ilgiyi sağlamak
5- Çok paydaşlı ortaklıklar, iş birliği ve kolektif hareketleri teşvik etmek
Raporda özet olarak verilen mesajlar şu şekilde:
Değişim yerel olarak gerçekleşir. Esas olarak ulusal pazarlarda iş yapan KOBİ’ler, dünya genelindeki şirketlerin %95’ini oluşturuyor ve istihdamın da çoğunluğunu sağlıyor. Büyük çok uluslu şirketler de bağlı ortaklıklar ve yerel işler üzerindeki etkileri nedeniyle, yerel sorunlara ve bağlamlara uyum sağlamak durumundalar. Yerel ve ulusal seviyede, ortaklıklar kurulmalı, projeler gerçekleştirilmesi ve yeni çözümler uygulamaya geçirilmelidir.
BM Global Compact “Yerel Faaliyetlerle Küresel Hedefler Gerçekleştirmek girişimi” (Making Global Goals Local Business Initiative) ile sürdürülebilir iş için gerçek bir küresel hareket kurmayı hedefliyor. 69 Global Compact Yerel Ağı, bu hedefin başarılmasının temelini oluşturuyor. Yerel ağlar, farklı dil ve kültürlerde 9.000 iş ve 3.000 iş dünyası dışında katılımcı ile yakın çalışmalar yürüyüyor ve bu sayıları her geçen gün arttırıyor.
Son bir yılda Yerel Ağlar, farkındalık arttırmak ve kapasite geliştirmek amaçlı 1.500’den fazla workshop ve etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde 14.000’in üzerinde şirket ve kamu-özel ortaklığındaki 4.000 şirketle doğrudan iletişim kuruldu.

PAYLAŞ: DETAY

4 August

B Corp Türkiye büyüyor!

Bildiğiniz gibi B Corp, sadece sektörünün ve dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmak üzere çalışan şirketlerin gönüllü katıldığı bir liderlik hareketi ve geniş bir topluluk. Son 2 yıldır Türkiye’de birçok şirket bu topluluğun parçası olabilmek için performansını ölçüyor, geliştiriyor.

B Corp topluluğunun hem küreseldeki hem de Türkiye’deki yeni üyesi Expanscience oldu ve şirket Türkiye de dahil tüm operasyonlarıyla topluluğun bir parçası olarak değişim için çalışan şirketler arasında yer aldı. Fransız merkezli Expanscience, dermo-kozmetik sektöründe Fransa’nın ve Türkiye’nin ilk B Corp’u olma özelliği taşıyor.

Şirket Temmuz ayının sonunda bir iç paydaş etkinliği gerçekleştirerek B Corp’un anlamını çalışanlarına anlattı ve bu alanda neler yapılabileceğini dair fikirlerini topladı. S360 olarak bizim de yer aldığımız etkinlikte Taze Kuru da iş modelini anlatarak B Corp Türkiye topluluğundaki deneyimlerini anlattı.

Expanscience’ın topluluğa katılmasıyla birlikte “dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için de en iyisi olmayı” hedefleyen ve pozitif kurumsal sosyal sorumluluk bilinci ile hareket eden B Corp’ların sayısı, 51 ülke’de 130 farklı sektörde 2.457’ye ulaştı. Expanscience Türkiye’yi dünyayı şirketlerin gücüyle daha iyi bir yapma konusundaki taahhüdü için tebrik ediyoruz!

PAYLAŞ: DETAY

3 August

Bilimsel kariyer reklamları kadınlar tarafından daha az görülüyor

Kadınlar bilim ve teknoloji alanlarındaki iş ilanlarını erkeklerden daha az görüyor, fakat bunun sebebi şirketlerin erkek adayları hedeflemesinden ziyade reklamcılık ekonomisi. Bir reklamveren bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) de dâhil olmak üzere herhangi bir alanda dijital iş ilanı için ödeme yaptığında, kadınlar tarafından yapılan görüntülemelere erkeklere göre daha yüksek bir fiyat belirleniyor. Çünkü, reklamverenin parasının karşılığını en verimli şekilde alması için tasarlanan reklam algoritmaları daha ucuz bir şekilde daha çok görüntüleme elde etme yolunu seçiyor. Bunun sonucunda verilen reklamlar erkekler tarafından daha fazla görüntüleniyor.

Kadınlar tarafından yapılan görüntülemelerin daha pahalı olmasının ana sebebi, kadınların ev ekonomisinde genellikle erkeklerden daha aktif karar verici olmaları. Pazarlama algoritmalarının kadınların bu önemli satın alma gücünü fark ettiği ve bu sebeple onların görüntülemelerine daha yüksek fiyatlar biçtiği görülüyor. Bu sorun sadece STEM ile ilgili iş alanlarında değil sigorta, sağlık hizmetleri, bankacılık vb. iş alanlarında da geçerli olan küresel bir durum.

Bu konuda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve London Business School tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, bu orantısızlığın STEM alanındaki cinsiyet eşitsizliğini nasıl etkilediğini inceliyor. Yapılan araştırmada Facebook, Instagram, Twitter, Google Ads vb. medya sitelerinde yayınlamak üzere toplumsal cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir iş ilanı tasarlandı. Deney için kullanılan her platformda, platformun reklam algoritması reklamı en çok kullanıcının görmesini sağlayacak şekilde optimize ediliyor. Bu sebeple, deneyin sonucunda erkeklerin ilanı kadınlara oranla %20 daha sık gördüğü anlaşılıyor. Çalışmadaki cinsiyet eşitsizliği ABD ile de sınırlı kalmıyor. Facebook üzerinden verilen ilan ile bu çalışma 191 ülkede test ediliyor ve benzer orantısızlıklar bu çalışmada da gözlemleniyor.

Araştırmanın sonuçları kadınların STEM konularına ilgi eksikliği ile açıklanamıyor. Örneğin ABD’de, Facebook’un bilim veya mühendislik alanında ilgi duyan reklam hedefleme kitlesinde erkeklerden daha fazla kadın kullanıcı bulunuyor. Ayrıca, incelenen sosyal medya platformlarının hemen hemen tamamında ilanı gören bir kadın kullanıcının reklama tıklama oranının, erkeklerinkinden daha yüksek olduğu görülüyor. Fakat bütün bunlara rağmen kadınlar ilanları erkeklerden daha az görüyor.

Araştırmanın sahipleri bu sorunun çok basit bir çözümü olduğunu söylüyor: Reklamverenler, erkekler ve kadınlar için ayrı kampanyalar yürütebilir. Bununla birlikte, genel olarak büyük reklam platformlarının mevcut kuralları buna izin vermiyor. ABD’de federal ayrımcılık düzenlemelerine uyma gerekliliğiyle, tek bir cinsiyeti hedefleyen iş veya konut reklamları yasak. Sonuçta ironik olarak ayrımcılık karşıtı kanunun kendisi bu alandaki toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kolay bir çözüme ulaşmanın önündeki en büyük engel oluyor.

Reklam kampanyalarına daha fazla harcama yapmak da bu eşitsizliği gideren bir çözüm değil. Artan harcama STEM reklamlarının daha çok görüntülenmesi ve dolayısıyla daha fazla kadının bu reklamları göreceği anlamına gelse de, bunun kadınların görüntüleme oranlarını değiştirici bir etkisi olmuyor.

Çeşitlilik alanında çalışan araştırmacılar, reklamcılık konusundaki bu eşitsizlikleri gidermek için başka yollar olabileceğini söylüyor: Aday havuzlarında yeterli temsil edilmeyen gruplardan potansiyel adaylara doğrudan ulaşılması mümkün. Örneğin, kurumlar bahsedilen potansiyel adaylara iş ilanı açılmadan, yani mevcut bir pozisyon olmasından önce bile, onlara ulaşarak pozisyon açıldığında bu bireylerin pozisyonu radarlarında tutmaları ve de kurumların bu bireylere ulaşması sağlanabilir.

PAYLAŞ: DETAY

3 August

OECD Türkiye ekonomisini değerlendirdi

OECD, Türkiye'deki kurumların sağladığı veriler ve çeşitli araştırma şirketleri tarafından yapılan çalışmaların çıktılarına dayanan 2018 Türkiye raporunu yayımladı. Büyüme oranları, işsizlik ve yatırımlar gibi konulara değinilen 2018 Türkiye’nin Ekonomisi Araştırma Raporunda, devletin makroekonomik politikaları da detaylı olarak inceleniyor.

2018 raporunun en dikkat çeken noktalarından biri ise kadın ve erkek arasındaki toplumsal cinsiyet ayrımı. Eğitime erişim, işgücüne katılım oranı ve karar alım süreçlerinde söz sahibi olmak gibi sebeplerin güttüğü toplumsal cinsiyet adaletsizlikleri, ilk olarak yerleşik kültürün etkisiyle kentsel alanlarda kadınların işgücüne katılımını onaylamamasının etkisi büyükken, çocuk ve yaşlı bakımında merkezi çözümlerde büyük eksiklikler olması bu konunun köklenmesinde önemli etkenlerinden gibi gözüküyor.

Aslında iş hayatındaki cinsiyet eşitsizliği , toplum içindeki eşitsizlikler sonucunda ortaya çıkıyor. Kadınların lise veya üniversite bitirme oranları, erkeklerin oranı ile karşılaştırıldığında, arada %20’lik bir fark olduğu görülüyor. OECD ülkelerinde ortalama %64 olan kadınların iş gücüne katılımı Türkiye’de %34 seviyelerinde kalıyor. Erkeklerin işgücüne katılım oranı ile OECD ortalaması arasında ise büyük bir fark göze çarpmıyor. İşgücüne katılımda, okul öncesi eğitim ve çocuk bakımı konusunda destekler (kreş ve yarı zamanlı çalışma imkanları gibi) önemli konular olarak öne çıkıyor. Yüksek eğitim seviyesine sahip kadınlar ise, daha düşük eğitim seviyesinde kadınlara kıyasla iş sahibi olma ve maaş eşitsizliğinden daha az etkileniyor olsalar da, “Dünyanın Cinsiyet Ayrımı Gözetmeyen ilk 100 Şirketi’nin” Türkiye ofisleri ve finans sektörü dışında, yüksek yönetici pozisyonlarında kadınları pek göremiyoruz.

Son dönemde yapılan hamlelerle iş dünyasındaki cinsiyet eşitsizliği eskisinden daha hızlı azaltılıyor. Kadın hem iş gücüne daha fazla dahil ediliyor hem de kadın-erkek maaş dengesi sağlanarak iş dünyasındaki kadının yeri güçlendiriliyor. Kadının iş gücüne katılımı sonucu sağlanan artı üretim gayri safi milli hasılaya da büyük katkılar sağlıyor.



• Türkiye, cinsiyet ayrımı için oluşturulan 83 maddelik kriterler doğrultusunda 144 ülke arasında 131. Sırayı aldı.
• Kriterler ekonomik ve siyasal eşitlikler, ekonomiye katılım, eğitime erişim vb. konuları içeriyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 August

1 Ağustos itibarıyla sınırı aştık!

İnsanlığın doğal kaynak kullanımının, doğanın yıllık sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün olarak tanımlanan Dünya Limit Aşım Günü bu yıl 1 Ağustos olarak hesaplandı. Bu tarih aynı zamanda bu zamana kadar hesaplanan en erken tarih oldu. Her yıl Dünya Limit Aşım Günü’nü hesaplayan Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) kayıtlarına göre ilk limit aşım günü 29 Aralık 1970 olarak kaydedilmişti. Tarihteki en erken limit aşım gününü yaşadığımız 2018 yılı, doğal kaynakların ne derecede tükendiğini ve her geçen yıl bir sonraki yılın kaynaklarından harcayarak doğaya olan borçlarımızın arttığını gösteriyor.

Doğal kaynakların kullanımı baz alınarak belirlenen ekolojik ayak izi, limit aşım gününün hesaplanmasında kullanılıyor. Fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları, çevresel kirlilik, su ve hammadde gibi doğal kaynakların azalmasını beraberinde getiren ekolojik ayak izinin %60’ı insanlara ait ve bu oran her yıl giderek artıyor. Ekolojik harcamalar beraberinde ormansızlaşmayı, balıkçılığın çöküşünü, tatlı su kıtlığını, toprakların bozunmasını ve biyoçeşitlilik kaybını getiriyor. Aynı zamanda atmosferde artan karbondioksit birikmesi, iklim değişikliğine, daha şiddetli kuraklıklara, orman yangınlarına ve kasırgalara neden oluyor. Bu olumsuzluklar ekolojik tahribatın yanı sıra, insanlar üzerinde tehdit oluşturarak birçok insanı yakın gelecekte göç etmeye zorlayabilir.

Geleneksel tarımda kullanılan yöntemler toprağın bozunmasına neden olarak tarımın sürdürülebilirliğini dolayısıyla gıda güvenliğini tehdit ediyor. Örneğin zararlı bitki ve böcekleri uzaklaştırmak için kullanılan pestisitler hayati öneme sahip polinatörler olan arıların veya spesifik kelebek türlerinin popülasyonlarının azalmasına neden olabiliyor. Hem iklim değişikliği hem de çevresel kirliliğin etkileri ise denizlerde çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Denizlerdeki asitlenmeyle birlikte su sıcaklıklarının artması deniz ekosistemlerinin dengesini alt üst ediyor ve balık stoklarını ciddi bir şekilde etkiliyor.

Diğer taraftan endüstriyel faaliyetlerin çevresel etkileri giderek artıyor ve kaynaklar üzerinde baskı oluşturuyor. Sanayileşme ve doğa arasındaki ilişkinin hikayesi belki de ilk olarak Darwin’in Peppered Moth (Biston betularia) kelebekleri ve 1760’ta başlayan İngiltere’deki sanayi devrimi ile karşımıza çıkmıştı. Fabrika bacalarından çıkan dumanların ağaç gövdelerini karartması türün beyaz olanlarını avcılarına görünür hale getirmiş, siyah kelebekler hayatta kalırken, beyazlar sanayi tetikli bir doğal seleksiyona uğramıştı. Ancak günümüzde antropojenik (insan kaynaklı) etkilerin çok daha ciddi boyutlara ulaşması, denizlerdeki ve karadaki yaşamı tehdit ederek doğal kaynakların hızla tükenmesine neden oluyor.

Bu gidişat tersine çevrilebilir. Yapılan araştırmalar, bireysel ve kitlesel eylemlerin değişimi sağlayabileceğini gösteriyor. Örneğin, et tüketiminin %50'sinin vejetaryen bir diyetle değiştirilmesi, limit aşma tarihini beş gün geriye itebilirken, inşaat ve endüstride verimliliğin artması üç haftalık bir fark yaratabilir ve ayak izinin karbon bileşeninin %50 oranında azaltılması, üç ay daha fazla solunum alanı sağlayabilir. Bireysel düzeyde de yapılması gereken birçok şey bulunuyor. Örneğin, plastik kulak çubuğu ve içeceklerinizde plastik pipet kullanmayarak çevresel kirliliğin azalmasına katkı sağlayabilir, ekolojik ayak izinizi yönetebilirsiniz. Global Footprint Network, genel olarak, yüksek gelirli ülkelerde kişi başına ekolojik ayak izinin 2000 yılından bu yana yaklaşık %13 azaldığını bildirdi.

Doğal kaynak kullanımı konusunda umut verici gelişmeler olsa dahi daha alınacak uzun bir yol var önümüzde. Endüstri alanında ve bireysel yaşantımızda gerekli önlemler alınmazsa, gelecek yıl, senelik doğal kaynak kapasitesini temmuz ayının sonunda aşacağımız öngörülüyor. Bu gidişata göre her yıl sınırı biraz daha aşacağız.

Tüm bunlar, üretimin ve insanın iyi halinin devamlılığı için bağımlı olduğumuz doğadan sonsuza kadar borç alamayacağımız anlamına geliyor. Doğa, insan olmadan var olmaya devam edecektir, ancak insanlığın geleceği önemli bir derecede doğanın kaynaklarını nasıl kullandığına bağlı.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İnsanlığın sorunlarına çözüm: Biyo-taklit

Varlığının başlangıcından itibaren doğayla yakın ilişki içerisinde olan insanlık, bugün doğanın karşısına çıkardığı problemlere, doğa üzerinden çözümler üretmeye çalışıyor. İnsanlık biyo-mimikri yani biyo-taklit ile, karşılaştığı sorunlara çözüm arama yolunda bazen doğayı taklit etme bazen de doğadan ilham alma yöntemleri kullanıyor. S360 olarak daha önce bu ilişkiyi inceleyen bir Kısa hazırlayarak kavramın detaylarına değinmiştik.

Dünya üzerinde birçok girişimci bu yeni akımı takip ederek yenilikçi çözümler üretiyor. Bunlardan bir tanesi Planet Company.Şirket, asıl amacını , ortak sorunlarımız olan temiz suya erişim, yenilenebilir enerjiye geçiş gibi Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde de yer bulan konularda , hem dünyanın hem de insanlığın yararına çözümler üretmek olarak açıklıyor. Ortaya konulan çalışmalarda, düşük maliyetli ve çevreye düşük etkisi olan çözümler üretilebileceği gözler önüne seriliyor. Planet CEO’su Alessandro Villa ve ekip arkadaşları dünya üzerinde doğadan ilham alınan birçok önemli projeye imza attılar.

Doğa gözlemlenerek ve doğadan öğrenilenler esas alınarak oluşturulacak çok yönlü çözümlerin daha sürdürülebilir olacağına inanan Planet, kıyı ekosistemlerinde bulunan bitkileri baz alarak Mangrov Damıtıcı adında bir cihaz üretti. Bu cihaz üretilirken Mangrov ağaçlarının tuzlu suyu nasıl kullanılabilir hale getirdiğinden ilham alındı. Aynı şekilde Şili’ de Camila Hernandez ve ekibi tamamen organik olan ve biyolojik olarak parçalanabilen LifePatch adında bir cihazla bozulmuş toprağın geri kazanılmasını amaçladılar. Brezilya’da Nucleário ekibi , ormanların yok olmasını engellemek için kanatlı tohumlardan esinlenerek ulaşılması en zor alanlarda bile ormanlaşmayı sağladılar. Amerika’da Cora Bell ekibi mercanlardan esinlenerek, çamaşırlardaki zararlı maddelerin su üzerinden çevreye karışmasını engelleyen bir filtre ürettiler. Tüm bu örnekler biyo-taklitle geliştirilebileceklere önemli örnekler teşkil ediyor.

Dünyanın farklı noktalarından yenilikçiliği esas alan üretici ve girişimciler de örneklerini yukarıda paylaştığımız yararlı projelerle insanlığa katkı sağlamaya devam ediyorlar. Tüm bu çalışmalarda yapılan bazı çıkarımlar bu dalda çalışmak isteyen ekiplere öneriler sunuyor:

• Disiplinler arası çalışma anlayışını benimseyin : Kimya, mühendislik ve tasarım gibi bir arada düşünülmeyen disiplinler, alışılmışın aksine bir arada çalışmalı ve birbirini beslemeli.

• Bir topluluk ile bağlantıya geçin : Fikirlerinizi, uygulanabilir olması için bir topluluk ile paylaşmalı ve alınan geri dönüşler doğrultusunda fikirlerinizi geliştirmelisiniz.

• Fikrinizi piyasaya sunabilmek için destek alın : Geliştirilen bir fikrin, dünyada kabul edilebilir olması için daha büyük bir platforma taşınması gerekiyor. Bu, fikrin kaybolmaması için önemli bir konu.

• Doğanın işleyişini anlamaya çalışın : AskNature gibi kaynaklardan yardım alarak, doğayı ve doğadaki süreçleri anlamaya çalışmak, o süreçleri özümsemek, doğanın tasarım stratejilerini anlamak, fikrinizi uygulamanız için yardımcı olacaktır.

• Doğayı yakından inceleyin : Doğaya çıkıp, normalde fark etmediğiniz sistemleri fark etmeye çalışın. Bir ağacı sadece gölge veren bir cisim olarak görmek yerine, o ağacın doğaya ve insalığa verdiği katkıları bir bütünsellik içerisinde düşünün. Bu bakış açısı sizi , doğayı sömürülecek bir kaynak olarak görmekten uzaklaştırıp, onu  ilham alınacak bir sistem olarak görmeye yakınlaştıracaktır.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İklim Değişikliği Raporlamasında Zorluklar

Tüm dünyada pek çok şirket çevreye olan etkilerini yıllık olarak raporluyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu etkiler, bu raporlarda önemli ölçüde yer kaplıyor. Düşük karbon ekonomisine geçiş, iklim değişikliği kaynaklı öngörülemeyen riskler gibi unsurlar, şirketlerin hızla uyum sağlaması gerektiği anlamına geliyor. Değişen müşteri taleplerine verilen karşılıklarsa yeni fırsatların ortaya çıkmasını tetikliyor.

Paydaşlar ve yatırımcılar, şirketlerin finansal performanslarını ve gelecek hedeflerini raporlarken iklim değişikliğinin etkisini, açıklık ve şeffaflık içinde paylaşmalarını istiyor. Finansal İstikrar Kurumu – İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (FSB – TCFD) önerileri, iklim risklerini şeffaf bir şekilde yansıtıyor. TCFD’nin çalışmaları, şirketlerin iklim risklerini değerlendirmelerini ve bu riskleri finansal süreçlerine şeffaf bir şekilde yansıtmalarına yardımcı oluyor.

TCFD’nin önerileri, şirketlerin genişlemesine ve hızla büyümesini destekliyor. Birçok şirket ve kuruluş bu tavsiyelere uyacağını taahhüt etmesine rağmen , şirketlerin çerçevenin içine daha derin bir şekilde girdiklerinde, ilgili önerilerin nasıl uygulanacaklarına dair sıkıntı çekebiliyor. Küresel Risk Merkezi’nin (Global Risk Center) tespitlerine göre şirketler bu önerileri uygulamaya koyarken 3 temel zorluk yaşıyor :

*İklim Risklerine Daha Geniş Bir Yaklaşım için Liderlik Desteği Sağlanması: Her ne kadar şirket raporlarında yöneticilerin çoğunun iklim riskleri ile ilgili konuların üzerinde drurduğu söylense de , küresel çapta iklim ile ilgili konularda gösterilen liderlik oldukça sınırlı kalıyor. Şirketler, iklim değişikliğini başlıca gündem başlıkları arasına almayabiliyor. Bu konuda ilerleme kaydedilecekse, bu sürecin üst düzeyden başlayıp alta doğru yayılması önem taşıyor.

*Karmaşık Risk Yönetimi Süreçlerinin Üstesinden Gelmek : Standart risk yönetim süreçleri, iklim değişikliği ve düşük karbon ekonomisi konularında işlevsiz kalıyor. Kısa vadeli ve klasik olan risk yönetim süreçleri paydaşların uzun vadeli planları için yeterli olmayabiliyor. İklim risklerinin değerlendirilmesi ve bu sürecin yönetiminde sürdürülebilirlik topluluklarının görevi olması gerekiyor. TCFD önerileri doğrultusunda ilerlemek de önem taşıyor.

*İklim Değişikliği Senaryolarında Sınırlı Deneyim : İklim senaryolarının anlamlı finansal analizlere dönüştürülmesi karmaşık bir süreç. Hangi senaryonun nasıl bir sonuç ortaya çıkaracağı ve hangi senaryonun kullanılacağına dair tercihin yapılması, çoğu zaman ilgili ekipleri zorlayabiliyor. Oluşturulan iklim-eko senaryoların finansal etkilere dönüştürülmesi de başka bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bu sorunların çözümü, tüm kuruluşun etkin çalışmasıyla gerçekleştirilebilir. Bir sonraki adımda, şirket ortaya konulan senaryoları planlamalarına etkili bir şekilde dahil edebilmelidir. Sürecin kesinlikle uzun ve aşamalı olarak ilerlenmesi beklenmelidir. İklim senaryoları kısa vadeli olarak finansal süreçlere dahil edilemediği sürece , sorunun çözümü gecikecektir. Bununla beraber, süreci kucaklayabilen ve uyum sağlayabilen şirketler, uzun vadeli sürdürülebilir büyümelerine katkıda bulunabilirler.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İrlanda, fosil yakıt yatırımlarını geri çekmeye karar veren ilk ülke oluyor

İrlanda Cumhuriyeti, meclisteki tüm partilerin desteğiyle birlikte konu ile ilgili yasa tasarısını geçirmesinin ardından dünyadaki fosil yakıt yatırımından çekilme yolunda adım atan ilk ülke konumuna geliyor.

8 milyar Euro yatırımı olan İrlanda ulusal yatırım fonu, kömür, petrol ve doğalgazı kapsayan yatırımlarını “mümkün olan en uygun zamanda” satacağını açıkladı. Tahminlere göre bu, önümüzdeki 5 yıl içinde gerçekleşecek.

Devletin fosil yakıt yatırımlarını geri çekmesi gerektiğini savunanların belirttiğine göre, hali hazırda bulunan fosil yakıt kaynakları tamamen yakıldığı zaman çevreye çok büyük zararlar verebilecek ve iklim değişikliğini hızlandırabilecek düzeyde. Bu nedenle, yeni fosil yakıt kaynakları bulmak ve daha fazla fosil yakıt üretimi yapmak hem etik açıdan yanlış hem de ekonomik açıdan riskli bir durum.

Yasa tasarısının, senato onayından hızlıca geçmesi ve yıl sonuna kadar yasalaşması bekleniyor. Bu da ulusal yatırım fonunda bulunan 150 şirketten toplam 300 milyon Euro’dan fazla fosil yakıt yatırımının elden çıkarılacağı anlamına geliyor.

Yasa tasarısına göre, fosil yakıt üreten şirketler gelirlerinin %20 ya da daha fazlasını fosil yakıt arama, çıkarma veya rafine etmekten elde eden şirketler fosil yakıt şirketi olarak tanımlanıyor. Eğer bu şirketler fosil yakıt uygulamalarından vazgeçerse tekrar yatırım almaya devam edebilecek niteliğe gelmiş sayılabiliyorlar.

“Küresel Yasal Eylem Ağı” (Global Legal Action Network) bünyesinde çalışan ve yasa tasarısının taslağını hazırlamış olan Garry Liston’a göre, hükümetler fosil yakıtları finansal olarak desteklemeye devam ettiği sürece Paris anlaşmasında iklim değişikliği üzerinde kararlaştırılan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olacaklar. Bu nedenle ülkelerin İrlanda’nın izinden giderek fosil yakıt yatırımlarını durdurmaları gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İnsanlığın Değişime Ayak Uydurması

Dünyayı ilk kez uzay boşluğundan gören William Anders’in ikonikleşen Dünya fotoğrafı yıllar sonra “Dünya’yı Kurtarmak” adı altında paylaşıldı. Aslında William o fotoğrafı 55 milyon yıl önce çekmiş olsa yemyeşil bir ormanlık, daha da geriye gitse buzullarla kaplı bir dünyayı görebilirdi.
Bu görüntülerin altında yatan ortak şey ise yaşam. Yaşam, mikropların içinden geçerek dünyanın aşama aşama ortaya çıkmasına neden oldu. Yaşam, dünyaya mavi-yeşil alg formunda dahil olarak oksijenli atmosferi oluşturdu. İnsanlık da tüm bu yaşam süreçlerini Vladimir Vernadsky’nin “biyosfer” tanımıyla kabul etti.
Biyosfer, Dünya’yı güneşin zararlı ışınlarından koruyarak yaşamı devam ettiren karmaşık bir yapıdır. Yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan önemli bir faktör olarak biyosfer; son dönemde insanlığın, kötü davranışlarını, üzerinden anlatmaya çalıştığı bir odak noktası haline geldi. İnsanlığın kendini kandırdığı nokta ise çevreye ve biyosfere sahip olduğunu düşünmek ve onu koruyabileceğine kendini inandırmak. Dünya yüzyıllar boyunca felaketler atlatmış ve 5 büyük neslin kayboluşuna tanıklık etmiştir. Bu noktadaki asıl konu insanlığın kendi medeniyetini kurtarması aslında; çünkü Dünya, üzerine yüklediğimiz bu felaketleri atlatarak, yeni bir formda serüvenine devam edebilir.
Birçok bilim insanına göre insanlığın yaşamını şekillendirdiği Holosen çağı bitiyor ve insan merkezli olan Antroposen çağı başlıyor. Bu görüşte, örneğin, biyosferin perspektifinde ormanlar ve şehirler arasında bir fark yok. Ormanların biyosferin bütün detaylarını içerdiği gibi, şehirler de insanlığın bütün detaylarını içeriyor. İnsanlık Holosen’i uzatmaya çalışmak yerine, sürdürülebilir bir Antroposen çağı kurmayı seçerse, insanlığın çevre üzerinde her zaman etkisi olacağı gerçeğini göz ardı etmemiş olur. Yani, biyosfer ile yapılan mantıklı bir anlaşma insanlığın daha kötü senaryolara gitmesini engeller.
u durumu anlamak, yani Dünya’nın biz olmasak da devam edebileceği gerçeği, bizi önlem alma gerekliliğinden muaf tutmuyor. Aynı şekilde bu durum çevreye zarar vermeyi, kaynakları bilinçsizce tüketmeyi ve Dünya’daki diğer türlere acı çektirmeyi de haklı çıkarmıyor. Bu noktada yapılması gereken Dünya’ya dair sorumluluklarımızın farkında olarak Dünya’nın daha önce tanık olmadığı bu durumun aktif özneleri haline gelmek olmalıdır.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Dünya Borsalar Birliği, Çevresel Sosyal ve Yönetişim Rehberi ve Göstergeleri’ni yayınladı

Dünya Borsalar Birliği (The World Federation of Exchanges- WFE), ÇSY Rehber ve Göstergeleri’nin gözden geçirilmiş versiyonunu Haziran 2018’de yayınladı.

Dünya Borsalar Birliği’nin Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu, 2015 yılı sonlarına doğru ÇSY Rehber ve Göstergeleri’ni yayınlamıştı. Söz konusu doküman, ÇSY raporlamasını kendi piyasalarına tanıtmayı, geliştirmeyi ya da gerekli kılmayı hedefleyen borsalara bir referans noktası sağlamak amacıyla tasarlanmıştı. Rehberin yayınlanmasının ardından 35’ten fazla borsa ÇSY raporlama rehberi yayınladı ya da yayınlama taahhüdünde bulundu.

Bu yeni doküman, 2015’te yayınlanan rehberi aşağıda belirtilen konularda güncellemeyi amaçlıyor:

- BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) gibi yeni hedefleri tanımak ve kapsamak
- Önceki Rehbere ilişkin yatırımcı geri dönüşlerini kapsamak,
- Çeşitli piyasalarda oluşan uygulama tecrübesini temelinde göstergeleri gözden geçirmek

Bu amaçlar doğrultusunda yayınlanan güncel rehberde aşağıdaki değişiklikler yapıldı:

• İşlem gören şirketlerin ÇSY raporlamalarının hedef kitlesi yatırımcılar olduğu göz önüne alınarak, Borsalar yatırımcıya uygun, karar almada yararlı bilgi sağlamaya odaklanmalıdır.
• ÇSY Raporu hazırlamada, aşağıdaki konularda daha kapsamlı rehberlik gerekiyor:

o Sorumluluk ve gözetim,
o Amacın ve iş değeri arasındaki bağlantının açık olması
o Önceliklendirme sürecinin tanımlanması

PAYLAŞ: DETAY

9 July

“Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedefleri” dokümanı piyasaya sunuldu

Sigorta sektörünün öncülerini, belediye başkanlarını, yerel yönetim liderlerini ve ana paydaşları kapsayan ve bir yıl süren danışma sürecini takiben ICLEI*’nin 2018 Dünya Kongresinde “Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedefleri” piyasaya sunuldu.

Hedefler, endüstri ve şehirlere ekonomik, sosyal ve çevresel, kısaca sürdürülebilir kalkınma bağlamında küresel bir gündem sunuyor.

Dünyanın önde gelen sigorta şirketlerinden biri olan Aon’un eş başkanı Eric Anderson’a göre temel işi risk yönetmek olan sigorta sektörü, kentsel dayanıklılığı ve sürdürülebilirliği desteklemek için de çok iyi bir konumda. Bu sebeple Anderson, sektördeki meslektaşları da Hedefler için çalışmak adına yerel yönetimlerle birlikte çalışmaya teşvik ettiklerini belirtiyor. 

Dokümanda aşağıdaki hedeflere yer veriliyor:

Ana kentsel zorluklar ve fırsatlar (Hedefler 1 - 5)
Hedef 1: İklim değişimine ve afetlere karşı dayanıklı topluluklar ve ekonomiler oluşturmak. Hedef 2: Sağlıklı yaşam biçimlerini desteklemek ve kirlenmeyi engellemek. Hedef 3: Hizmet almayan şahıs ve kuruluşlar için çözüm geliştirmek. Hedef 4: Doğal ve kültürel miras alanlarını korumak. Hedef 5: Sürdürülebilir enerji ve kaynak verimliliğini teşvik etmek.

Yardımcı Faktörler (Hedefler 6 - 10)
Hedef 6: Data, risk analitiği ve teknolojiyi desteklemek.
Hedef 7: Risk yönetimini, sigorta ve finansal okur yazarlığı teşvik etmek.
Hedef 8: İklim ve afet risk yönetimi strateji ve planlarının geliştirilmesine yardımcı olmak.
Hedef 9: Şehirler için sigorta yol haritalarının geliştirilmesine yardımcı olmak.
Hedef 10: Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedeflerini desteklemek .

Dokümanda hedeflerle birlikte her hedef için olası eylemlere de yer veriliyor.


  *Sürdürülebilirlik için yerel yönetimler

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Hava Olaylarının Şirket Gelirlerine Olan Etkisi Artıyor

İklim Değişikliği ve ciddi hava olayları manşetlerde giderek daha çok yer aldıkça kredi verenler ve yatırımcılar olayların dünya genelinde şirket karlılıklarını nasıl etkilediği konusuna daha çok ilgi göstermeye başladılar.

Bu saptamadan hareketle, S&P 500 index’inde yer alan şirketlerde iklim riski önemliliği ve yaygınlığını saptamak için S&P Global Ratings iklim riskleri uzman kuruluşu Bermuda merkezli Resilience Economics ile işbirliğine giderek bir çalışma gerçekleştirdi.

Çalışmada, gelirler üzerinde önemli etkileri olan hava olaylarını belirlemek için 2017 yılı finansal dönemi için araştırma güncellemelerini ve gelir analizi görüşme tutanakları inceleniyor. Bir çok çıkarıma varılan çalışmada en önemliler aşağıdaki şekilde karşımıza çıkıyor;

• 73 şirket (%15) hava olaylarından dolayı gelirlerinde etki olduğunu raporlamış, fakat sadece 18 şirket (%4) etki ile ilgili sayısal bilgi vermiş. Negatif önemli etki belirten şirket sayısının 66 (% 10) olduğu,
• İklim riskinin yönetim kadroları arasında şaşırtıcı bir şekilde yaygın bir tartışma konusu olduğu ve yönetim kadrolarının artan şekilde iklim riskini anlama ve etkinin azaltılmasında sorumluluk aldığı,
• İklim riski etkisine dair kanıtların tüm sektörlerde, tüm coğrafyalarda ve tüm mevsimlerde gerçekleştiği saptanmıştır. Çalışmada bir çok sayısal bulguya, sektör bazında iklim etkilerine ilişkin örneklere, derecelendirme çalışmalarına olan artan etkisine ve bunlara ilişkin örneklere, coğrafi dağılımlara yer verilmiştir.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Norveç Finansal Sektörü'nden 2030 Yol Haritası

Bankalar, sigortacılar, yatırım şirketleri ve emeklilik kuruluşları birliği olan Finance Norway, Norveç Finansal Sektöründe Yeşil Rekabetçilik için yol haritası hazırladı. Bu yol haritası, 2030 yılında karlı ve sürdürülebilir bir Norveç Finansal Sektörünün vizyonunu çiziyor.

Yol Haritasında genel olarak yedi öneri yer alıyor;

• Sürdürülebilir Finans için ortak bir sınıflandırma,
• İklim raporlamasını Finansal İstikrar Kurulu’nun İklim Bazlı Risklerin Açıklanmasına İlişkin Önerilerle uyumlaştırılması,
• Finansal sektörde iklim kapasitesi ve yetkinliğini arttırma,
• İklim risklerinin Norveç Finansal Düzenleyici otoritenin görevleri arasında yer almasının sağlanması,
• Düzenleyici kurumlarla finansal sektör arasında işbirliğinin geliştirilmesi,
• Akıllı iklim çözümleri için dijitalleşmeyi kullanmak,
• Diğer sektörlerde değişim ve yaratıcılık için katkıda bulunmak.

Bunların ötesinde Yol Haritası bankaların, sigortacıların ve yatırımcıların çekirdek faaliyetleri için özel öneriler sunuyor.

Finance Norway Yol Haritası’nın hazırlanması sırasında, üyeleri, tüketiciler, finansal sektör girişimleri, iş ve endüstri, hükümet, çevre örgütleri ve diğer ana paydaşlar arasında kapsamlı bir danışma süreci gerçekleştirdi.

Finance Norway, Norveç finansal sektörünü Yol Haritası’nın amaçları arkasında birleştirmeyi ve bu yöndeki gelişmeleri izlemeyi hedefliyor. Finance Norway, Yol Haritası’nı, 6 Haziran’da gerçekleşen Sürdürülebilirlik Konferansı’nda İklim ve Çevre Bakanı Ola Elvestuen ve Finans Bakanlığı Devlet Sekreteri Geir Olsen’e takdim etti.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Aon BM Sürdürülebilir Sigorta Prensiplerini imzaladı

Sigorta sektöründe çevresel, sosyal ve yönetişim riskleri azaltmaya yönelik olarak Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Sigortacılık Prensipleri, dünyanın önde gelen sigorta şirketlerinden Aon P.L. C. tarafından imzalandı.

Ezber bozan bir adım olarak değerlendirilen bu karar ile Aon, imzacı ilk küresel sigorta şirketi oldu. Prensiplerin imzalanmasıyla Aon, afet ve sağlık risklerini analiz edip bu riskleri azaltma, tehdit altındaki topluluklar için sigorta çözümleri geliştirme, dayanıklı altyapılara yatırım yapma ve yeşil teknolojileri destekleme sözü vermiş oldu.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi’nin (UNEP FI) 2006-2009 arasında yaptığı araştırmalara dayanarak oluşturulan prensiplerin Aon tarafından imzalanması, şirketi dayanıklı, kapsayıcı ve sürdürülebilir toplum ve ekonomileri desteklemek açısından sigortacılık alanında lider konumuna getiriyor.

Aon’un uymayı taahhüt ettiği dört prensip şunlardan oluşuyor:

• Prensip 1: Sigortacılık işleriyle ilgili karar alma süreçlerinde çevresel, sosyal ve yönetişim konuları değerlendirilecek.
• Prensip 2: Çevresel, sosyal ve yönetişim konularında farkındalık yaratmak, riski yönetmek ve çözümler geliştirmek için müşteriler ve iş ortakları ile birlikte çalışılacak.
• Prensip 3: Çevresel, sosyal ve yönetişim sorunlarının çözümüne yönelik eylemleri toplumda yaygınlaştırmak için hükümetlerle ve diğer kilit paydaşlarla birlikte çalışılacak.
• Prensip 4: İlkelerin uygulanmasındaki ilerlemeyi kamuoyuna düzenli olarak açıklarken hesap verebilirlik ve şeffaflığa önem verilecek.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

2018 Sürdürülebilirlik Liderleri

SustainAbility ve GlobeScan iş birliğinde her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen ve 70 farklı ülkeden 729 uzmanın katıldığı “Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi” (Sustainability Leaders Survey) 2018 sonuçları açıklandı.

Araştırma sonuçları, geçtiğimiz yıllardaki sonuçlarla benzerlik gösteriyor; Unilever 2011 yılından bu yana olduğu gibi bu yıl da lider konumunu korudu. Sürdürülebilirlik liderleri arasında öne çıkan Interface ve B Corp olan Patagonia’nın da uzun yıllardır elde ettikleri konumu korudukları görüldü. Bunların yanında IKEA, Marks & Spencer, Tesla, Nestlé, Natura, Danone ve Apple öne çıkan şirketler oldular. Bu yılın yükselen şirketiyse Walmart oldu.



Bu yıl araştırmada ön plana çıkanları sizler için şöyle özetleyebiliriz;

• Bir ilk olarak anket katılımcıları, şirketleri 5 ana konuda değerlendirdiler; amaç belirleme, planlama, kültür, iş birliği ve savunuculuk. Değerlendirmede lider şirketlerin en çok planlama konusunda iyi oldukları, en zayıf kaldıkları alanın ise savunuculuk olduğu ortaya çıktı.
• Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne gençlerin katkı ve etkisinin nasıl olabileceğine yönelik değerlendirme yapılmasına yönelik sorunun yer aldığı ankette öne çıkan cevaplar, tüketici davranışları ve siyasi katılımın ile değişim yaratma, oldu. Bunun yanı sıra genç uzmanlar, girişimcilik, kariyer ve eğitim tercihleri, yatırım kararları ve savunuculuk faaliyetlerini sürdürülebilirlikte en önemli alanlar olarak belirlediler.
• Üst üste sekizinci yıldır liderlik konumunu koruyan Unilever, araştırmaya katılan uzmanların %47'si tarafından telaffuz edildi. B Corp olan Patagonia katılımcıların %23’ü tarafından söylendi.
• Sürdürülebilirlik değerlerini entegre etmek, sürdürülebilirliği iş modelinin merkezine koymak ve güçlü liderlik göstermek, sıralamada başta yer alan şirketlerin ortak özellikleri olarak ön plana çıktı.
• WWF ve Greenpeace, Sivil Toplum Kuruluşları (STK) arasında liderliklerini korudular ve özellikle 18-35 yaş arasındaki genç uzmanlar tarafından ön plana çıkardılar. World Resources Institute ve Oxfam, STK’lar arasında öne çıktılar.
• Çok paydaşlı girişimlerin ve iş birliğinin önemi ve iş dünyasının Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine katkısı 2015 yılından bu yana arttı. Bu konuda araştırma ve akademik kuruluşların katkısı azaldı.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

Balıkların hızına yasalar yetişemiyor

Balıklar uluslararası sınırları takip edemezler, ticaret anlaşmalarından habersizlerdir, farklı türleri dünyanın dört bir yanında yaşar ve yaş aldıkça göç ederler.

İklim değişikliği karşısında ise, somon ve uskumru gibi rezervleri hayati derecede sınırlı olan balıklar “evraksız” bir şekilde göç ediyor. Yakın zamanda Science dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, kıyı ülkelerinin kaynaklarının kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla uluslararası balıkçılık yönetmelikleri üzerinde daha fazla işbirliği yapmaları gerekiyor.

Araştırma, balıkçıları ve onların yönetimi altına girdikleri ulusal yetki sınırlarını haritalandırıyor. Ekonomik, hukuksal, istatistiksel, oşinografik ve ekolojik veriye dayanan araştırma modeli uluslararası balıkçıların geleceği hakkında tahminlerde bulunarak öneriler sunuyor.

Birçok ülke sularında çok farklı türlerdeki balıkların hareketlerine işaret edilen araştırmada balıklar, ortalama 43 kilometre bölü 10 yıl hızıyla yeni sulara giriyor ve bu hızın giderek artması bekleniyor. Rutgers Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan ve birçok ülkede farklı araştırmaya katkısı bulunan Malin Pinsky’e göre bu, ciddi bir gelecek tehdidi.

Balıkçılık, gıda güvenliği, istihdam ve ekonomik istikrar için kritik bir öneme sahip. Dünya tarihine bakıldığında 1600'lü yıllarda Büyük Britanya ve İzlanda’nın, Atlantik Morina Balığı üzerindeki haklar sebebiyle karşı karşıya geldikleri ve birkaç yüzyıl boyunca ünlü geleneksel yemek “fish and chips” (balık ve patates cipsi) için kullanılan balık üzerine pazarlık ettikleri biliniyor.

Günümüzde uluslararası balıkçılık hakları, okyanus sularının ısınması nedeniyle daha da karmaşık bir hal alıyor. Stanford Okyanus Çözümleri Merkezi'nde balıkçılık alanında uzmanlaşmış Angee Doerr'e göre, özellikle tropik bölgelerdeki gelişmekte olan ülkeler risk altında bulunuyor. Ekvator ülkelerinin protein kaynağı olarak balıklara büyük ölçüde bağımlı olduğunu dile getiren Doer, su sıcaklıkları arttıkça balıkların rahat ettikleri sıcaklık bölgelerinde kalmaya çalıştıklarını ve dolayısıyla geleneksel olarak yaşadıkları suları tamamıyla terk edebildiklerini ekliyor.

Balıkların yaşadıkları suları tamamıyla terk etmesi, yönetimsel adımlar atılmadan önce gerçekleşirse bu durum kelimemin tam anlamıyla balıkların bir süre boyunca kanunsuz olacakları, yani hiçbir kuruluş tarafından yönetilmeyeceği anlamına geliyor. Pinsky “İlk kez paylaşılan bir balık rezervi, son kek dilimi için karşı karşıya gelen iki çocuğa benzer” diyor ve ekliyor: “Kapmak için yarışacaklar ve tüm masanın üzerine kek bulaşacak.”

PAYLAŞ: DETAY

6 July

İklim değişikliği gayrimenkul pazarını etkiliyor

2007 ile 2017 yılları arasında, sel, kasırga ve orman yangınları riski açısından bakıldığında, riskin en düşük ve en yüksek olduğu bölgeler arasında ortalama konut fiyatlarının farkı çok büyüdüğü görülüyor. Sel ve kasırga riskinin en yüksek olduğu bölgelerde ortalama konut fiyatları on yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, oldukça düşmüş olması bu iddiayı kanıtlar nitelikte.

Attom Data’nın Bloomberg News için yaptığı araştırmada, ABD çapında 3.397 şehirdeki konut fiyatlarındaki yıllık değişimi ve satışları değerlendirip, sonrasında bu şehirleri çeşitli doğal afetlere maruz kalma oranları ile karşılaştırdı. Sonuçlar, iklim değişikliğinin yarattığı tehditlerin konut piyasasında bir belirleyici olduğunu gösteriyor.

Analiz edilen şehirlerde konut fiyatları 2007 ve 2017 yılları arasında %7.3 artarken, doğal afet riski yüksek olan bölgelerde düşüşler yaşandı. Ortalama konut fiyatları, yüksek sel riski için %4.8 ile %5.6 arasında, yüksek kasırga riski için ise %9.1 oranında değer kaybetmiş gözüküyor. Bu durum, ev alacakların artık, doğal afet risklerini hesaba kattıklarını gösteriyor.

Wharton School Risk Yönetimi ve Karar Süreçleri Merkezi’nde politika araştırmaları direktörü olan Carolyn Kousky’e göre, insanların daha büyük bir afet riski bilincine sahip olma olasılıkları çok yüksek. Zor olan kısım, en riskli alanlardan bazılarının da orman veya deniz yanında olmak gibi özelliklere sahip olmasının fiyatlara pozitif şekilde yansıyan belirleyici bir faktör olması. Örneğin Florida'daki ev değerleri, sel riskine rağmen, 2007-2017 arasında %19 yükseldi. Aynı şekilde çok yüksek bir orman yangını riskine sahip olarak sınıflandırılan Aromas, Kaliforniya'daki evlerin değeri, aynı dönemde %43 arttı. Her iki alan da, -rakamlar öyle gösteriyor ki- alıcılar için tehlikelere değecek doğal güzellikler sunuyor.

Ancak veriler bu alanların istisna haline geldiğini gösteriyor. Harvard Üniversitesi'nde ders veren ve iklim değişikliği ile konut piyasası arasındaki etkileşime odaklanan Jesse Keenan, Amerikalıların daha çok fırtına, sel ya da orman yangınları yaşadığı için bu bağlantıların arttığını söyledi. Bu tüketici davranışındaki değişikliğin bir sebebi de, tüketicilerin 2017’de ekonomik zararları 200 milyar dolara varan Irma ve Harvey kasırgalarını gözlemlemiş olmaları olabilir.

Colorado Üniversitesi'nde Boulder'daki deniz seviyesinin yükselmesiyle bağlantılı konut fiyatlarındaki düşüşü inceleyen Asaf Bernstein, bunun zaman içinde daha net bir biçimde gözlemleyeceğimiz, kaçınılmaz bir konu olduğunu ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

Kadın ve Sürdürülebilirlik

İklim eylemi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve herkes için toplumsal adalet konularına küresel düzeyde dikkat çeken 10 başarılı kadın ve onların ilham veren hikayeleri, kadınlar ve kız çocukları için tüm dünyada eşitliğin sağlanmasına dikkat çekiyor.

Akademi ve Sivil Toplum Kuruluşları tarafından yürütülen çalışmalar, kadınların kaynak baskısının söz konusu olduğu durumlarda gıda ve suya erişimi, toprak mülkiyeti ve hatta sel felaketi sırasında yüzebilmesi gibi konularda erkeklere kıyasla daha dezavantajlı bir konumda olduğunu ortaya koyuyor. Diğer taraftan kadınlar, iklim ve çevre politikaları, finans ve sürdürülebilir işe yönelik karar alma aşamalarında ekonomik ve politik alanda dışlanıyorlar. Kadınların, açlık ve yetersiz beslenme, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ile direnç geliştirilmesi ve kapsayıcı politika oluşturma konularındaki yetenekleri, bilgileri ve liderlikleri göz ardı ediliyor.

Kadınlar ve kız çocukları için eşitliğin sağlanmasında henüz ciddi bir yol kat edilmese de iklim eylemi, sürdürülebilir iş ve toplumsal değişim konularında öncü 10 kadının hikayesi ilham ve umut veriyor.

İş dünyası, çevre koruma, insan hakları ve yolsuzlukla mücadele gibi konuları her zaman iş yapış şekline entegre etmiyor, fakat United Nations Global Compact- UNGC Direktörü Lisa Kingo, kurumsal sektörün sorumlu iş yapmasını sağlamayı misyonu olarak görüyor.

UNGC’nin Kingo liderliğinde geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Making Global Goals Local Business (Küresel Hedefleri Yerele Taşımak) stratejisi iş dünyasını, iş yapış şekillerini Küresel Hedefler’e paralel bir şekilde düzenlemeye ve küresel gündemin gelişim göstermesi için yenilikçi çözümler geliştirmeye davet ediyor.

İrlanda’nın ilk kadın başbakanı, eski Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve küresel sorunlarla mücadelede kapsayıcı bir grup olan The Elders üyesi Mary Robinson, eşitlik, adalet ve insan hakları konularında uzun yıllardır savunuculuk yapıyor. Robinson’un yeni girişimi Mary Robinson Vakfı – İklim Adaleti, belirlediği yedi ilke ile yoksul ve savunmasız toplulukların sesini duyurmayı amaçlıyor. Vakıf, iklim değişikliği ve insan hakları konularında fikir liderliği sağlarken, insan hakları disiplini ile sürdürülebilir kalkınma arasındaki bağlantıyı güçlendiriyor. Çeşitli paydaş grupları, Robinson öncülüğünde iklim adaleti konusunda çözüm üretmek için bir araya geliyorlar.

350.org Direktörü May Boeve, gazeteci ve aktivist Naomi Klein, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) yönetici sekreteri Patricia Espinoza, Sustainable Energy for All CEO’su Rachel Kyte, Kanadalı eskimo aktivisti Sheila Watt-Cloutier, World Green Building Council CEO’su Terri Wills, Navdanya’nın kurucusu eko-feminist Vandana Shiva, Oxfam International Direktörü Winnie Byanyima ilham veren ve sürdürülebilir bir dünya misyonunu benimseyen 10 kadın arasında gösteriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

22 June

Ikea artık sadece geri dönüştürülmüş ve yenilenebilir malzeme kullanacak

Ikea 2030 stratejik planları çerçevesinde sürdürülebilirliği faaliyetlerinin merkezine alıyor. Mobilya devi, kaynak yetersizliği ve kontrolsüz şehirleşmenin yarattığı sorunlara kayıtsız kalmayarak 2030 yılına kadar tamamen dairesel ekonomiye geçme ve karbon nötr olma sözü verdi.

“Three Roads Forward” adı verilen stratejik plan biyolojik çeşitliliği koruma, erişilebilirlik ve eşitlik sağlama gibi yaygın kurumsal sürdürülebilirlik taahhütlerinin yanı sıra temel ticari faaliyetlerin dönüştürülmesini de gerektiriyor. Dairesel ekonomiye geçiş ve iklim pozitif olma hedefinin gerçekleşmesi için ise firmanın bütün ham maddelerinin geri dönüştürülmüş veya yenilenebilir olması gerekiyor.

Atıksız üretim ve dairesel bir ekonomi için iş birliklerinin ve alt yapının önemine dikkat çeken IKEA Group CEO’su Torbjörn Lööf, ham madde sağlayıcılarından müşterilere kadar herkesle ortak çalışmaya ve bu yönde yapılacak yeniliklere liderlik etmeye hazır olduklarını dile getirdi.

Emisyonlar konusunda da katı önlemler alan firma, 2016 yılına kıyasla karbon ayak izinde %80,sera gazı salımlarında ise %15 azalma hedefliyor. Hedeflere ulaşıldığı takdirde her bir ürünün iklim değişikliğine olan etkisi %70 oranında azalmış olacak.

Yakın zamanda 1,7 milyar dolar değerinde yenilenebilir enerji yatırımı yapan Ikea, basın konferansında 2020 yılına kadar bütün enerji tüketimini yenilenebilir enerji ile karşılamayı planladığını açıkladı. Bunun yanı sıra firma 2017 yılında piyasaya sürülen duvara monte edilebilir güneş panelleri ile müşterilerini evde enerji üretmeye teşvik etmiş ve temiz enerji kullanımını daha ulaşılabilir hale getirmişti.

Dünya genelindeki ahşap tüketiminin %1’inden sorumlu olan mobilya zinciri son aldığı önlemler ile kuşkusuz büyük bir değişimin öncüsü olacak.

Ikea’nın diğer 2030 taahhütleri şu şekilde;

 - Bütün Ikea ürünlerinde yenilenebilir ve geri dönüştürülmüş malzeme kullanarak tamamıyla dairesel ekonomiye geçmek
 - Ürünlerin taşıma, bakım ve değiş tokuşunu kolaylaştıracak servisler sunmak
 - 2020 yılına kadar dünya genelindeki tüm Ikea’lardan ve Ikea restoranlarından tek kullanımlık plastik ürünleri kaldırmak
 - Ikea restoranlarında vejeteryan ve bitki bazlı ürün çeşitlerini çoğaltmak
 - Ürün başına düşen iklim ayak izini ortalama %70 oranında azaltmak
 - 2025  yılına kadar eve teslimde sıfır emisyon hedefine ulaşmak
 - Ulaşılabilir ev güneş çözümleri satışını 29 Ikea mağazasında gerçekleştirmek

PAYLAŞ: DETAY

21 June

Yeni tedarikçi endeksi tedarik zinciri sorunlarına çözüm oluyor

Tedarik zinciri yönetimi ile ilgili sorunlarda şimdiye kadar şirket ve perakendecilerin değerlendirmeleri göz önüne alınıyor, tedarikçilere söz hakkı verilmiyordu. Better Buying’in yeni endeksi ile tedarikçilerin şirket ve perakendecileri puanlaması sağlanıyor, böylece tedarik zinciri ile ilgili bugüne kadar fikir beyan etmemiş tedarikçiler tarafından görülen sorunlar da sürdürülebilirlik için masaya yatırılabiliyor. Tedarikçilerin küresel giyim, ayakkabı ve ev tekstili endüstrilerinde çalışan 65 marka ve perakendecinin satın alma pratikleri hakkındaki değerlendirmeleri işyeri çalışma koşulları, çevresel ve hatta finansal sürdürülebilirliğin iyileştirilmesi adına büyük önem taşıyor.

Bugün tedarik zinciri yönetiminde tedarikçilerin görüşlerine yalnızca denetimler ve şirketlerin yaptığı öz-değerlendirme anketleri yoluyla yer veriliyor. Ancak araştırmalar tedarikçilerin sorulan sorulara, müşterinin şikâyet etmeyen rakipleri tercih etmesi riskinden dolayı tamamıyla dürüst yanıt vermediğini gösteriyor. Better Buying endeksi için gerekli bilgilerin tedarikçilerden internet üzerinden anonim olarak toplanması ve şirketlerden bağımsız bir şekilde değerlendiriliyor olması tedarikçilere çalıştıkları markalarla karşılaştıkları sorunları açıkça bildirebilmeleri için güven veriyor.

Better Buying aynı zamanda marka ve perakendecilere tedarik zinciri yönetimini vetedarikçilerle ilişkilerini iyileştirebilmeleri için tahmin edilebilirlik ve tutarlılık tavsiyelerinde de bulunuyor. Tedarikçilerden gelen veriler de planlama ve öngörü, yönetim ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) uyumu konularında analizlerde kullanılıyor.

Better Buying doğrudan şirketlerin araştırmaya göre aldıkları puanlar yerine bölge ve endüstri bazında endeks sonuçlarını açıklıyor. Yayımlanan endekse göre Ödeme ve Koşullar başlığında genelde yüksek puan alınmışken, Kaynak kullanımı ve Sipariş başlığı neredeyse tüm şirket, endüstri ve bölgelerde yetersiz kalıyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 June

Cinsiyete dayalı maaş eşitsizliğinin maliyeti 160 trilyon dolar

İş gücüne katılımda kadın erkek eşitsizliği küresel bir sorun teşkil ediyor. Dünyanın birçok yerinde kadınlar yeterli eğitim alamıyor, iş bulma konusunda sıkıntı yaşıyor, bulduklarında ise erkelere oranla çok daha düşük maaşlar alıyorlar. Ancak bu durum tahmin edilenin aksine sadece kadınları değil bütün ekonomik dengeleri sarsıyor. Dünya Bankası tarafından yayınlanan rapora göre ülkeler servetlerinin ortalama %14'ünü cinsiyete dayalı gelir eşitsizliğinden dolayı kaybediyor.

Raporda, kadın erkek arasında eşit ücret, eşit çalışma saati ve iş gücüne katılım sağlanmasının kişi başına yaklaşık 24 bin dolarlık bir refah artışı sağlamasının yanı sıra çocuk ölümlerinde azalma ve eksik beslenme sorunlarının çözümü gibi yan faydalar da doğurabileceğine değiniliyor.

Ekonomistler kapsamlı bir çalışma ile 141 ülke verilerine dayanarak iş gücündeki her bireyin potansiyel becerilerini, eğitimini ve gelecekteki değerini analiz ederek bireylerin “yaşam boyu kazançları” ile karşılaştırdı. Bu karşılaştırmadan yola çıkarak küresel kayıp tahmini yapıldı. Kadınların yaşam boyu kazançları ülkelerin toplam yaşam boyu kazançlarının %38’ine denk gelirken erkekler toplam kazancın %62’sini alıyor. Düşük ve orta gelirli ülkelerde ise servetin üçte birden de az bir kısmı kadınlara gidiyor.

En büyük toplam kayıp ise kişi başına düşen gelirin yüksek olduğu Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde gözleniyor. Bu ülkelerde gelir eşitsizliğinden doğan refah kaybı 40 trilyon dolar ile 50 trilyon dolar arasında değişiyor.

141 ülkenin hepsinde ortak olarak gözlenen sorun kadınların erkeklerden daha az kazanıyor olması. Bulgulara göre kadın erkek arasındaki maaş eşitsizliğinin ortadan kaldırıldığı bir senaryoda global ekonomi 160 trilyon dolar değer kazanacak.

PAYLAŞ: DETAY

21 June

G4’ten GRI Standartlarına geçiş tamamlandı

GRI Sürdürülebilirlik Raporlaması Rehberi 2000 yılından bu yana, 90'dan fazla ülkede binlerce kurum ve kuruluş tarafından kamuoyunu ekonomik, çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik konularında bilgilendirmek amacıyla kullanılıyor. Ayrıca, farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin ortak bir dil ile çevresel, sosyal ve ekonomik etkilerini ölçmelerine, yönetmelerine ve bu konularda hedef belirlemelerine olanak sağlıyor.

Standartlar, sürdürülebilirlik raporlamasında belli bir seviyeyi yakalamak, evrensel bir dil yaratmak ve raporların anlaşılabilirliğini kolaylaştırmak adına küresel en iyi uygulamayı temsil ediyor. GRI Standartlarında kullanılan modüler ve birbiriyle bağlantılı yapı ise güncellemeyi kolaylaştırarak kuruluşların farklı alanlardaki gelişmelere ayak uydurmasını sağlıyor.

2016 yılına gelindiğinde GRI, rehberlerin kullanım kolaylığını ve kalitesini arttırmak amacıyla bir dizi değişikliğe giderek GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’na geçişi başlattı. 1 Temmuz 2018’de GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’na (GRI Standartları) geçiş tamamlanacak.

G4 rehberlerinden gelen tüm kilit kavramlar ve açıklamalar GRI Standartlarına da taşınmış durumda. Raporlama ilkeleri, yönetim yaklaşımının raporlanması ve öncelikli konuların raporlanmasına verilen önem devam ediyor.

GRI 2016 yılından beri raporlama kuruluşlarını G4 rehberleri yerine yeni GRI standartlarını kullanmaya teşvik ediyor. 1 Temmuz 2018 tarihinden itibaren ise GRI, G4 rehberleri ile ilgili teknik destek vermeyi durduracak. Ancak GRI Standartları bölümü, GRI Standartlarına uyan raporların geliştirilmesi ve yenilenmesi ile ilgili teknik destek vermeye kesintisiz bir şekilde devam edecek.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Coller Fairr Protein Üretici Endeksi yayımlandı

Tarım sektörünün sürdürülebilirlik gündemine dahil edilmesi için çalışan bir yatırımcı girişimi olan FAIRR (Farm Animal Investment Risk and Return)’in oluşturduğu Coller Fairr Endeksi kapsamında küresel çapta en büyük 60 tarım, et, kümes hayvancılığı ve süt ürünleri alanlarında üretici şirketler kritik ÇSY konularında performansa göre ilk kez kapsamlı değerlendirilerek sıralandı.

Paydaşlarla yapılan bir dizi çalışma sonucunda sera gazı emisyonu, ormansızlaştırma ve biyoçeşitlilik kaybı, su kıtlığı ve kullanımı, antibiyotik, atık ve çevre kirliliği, çalışma koşulları, gıda güvenliği, hayvan refahı ve sürdürülebilir protein konularında paydaşlar için önemli dokuz risk belirlendi. Şirketler, bu risklerle ilgili olarak yaptıkları raporlamalara göre düşük, orta ve yüksek riskli olarak sınıflandırıldı.

Endeks aynı zamanda sera gazı salımı ve alternatif protein gibi alanlarda da en iyi uygulamaları da öne çıkarıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Avrupa Parlamentosu’ndan Sürdürülebilirlik Finansmanı Düzenlemesi

AB Komisyonu’nun 24 Mayıs tarihinde Parlamento’ya sunduğu AB Sürdürülebilirlik Finansmanı için Eylem Planı’na uygun olarak yaptığı düzenlemelerde:

1.Birleşik AB sınıflandırma sistemi: Ekonomik etkinliklerin çevresel olarak sürdürülebilir olup olmadığının belirlenmesi için bir dizi kritere;
2. Kurumsal Yatırımcıların Görev ve Raporlamaları: Varlık yöneticileri, sigorta şirketleri, emeklilik fonları, yatırım danışmanları gibi kurumsal yatırımcıların çevresel, sosyal ve yönetimsel unsurları yatırım kararı süreçlerine nasıl dahil ettiklerine ilişkin tutarlılık ve açıklık sağlayıcı düzenlemelere;
3.Düşük Karbon Kriterleri: Yeni kategori kriterlerin oluşturulmasını sağlayacak önerilere ve
4. Yatırımcılara Sürdürülebilirlik ile ilgili daha iyi öneriler: Bir ürünün yatırımcı gereksinimlerini karşılama değerlendirmesi yapılırken, her bir müşterinin sürdürülebilirlik tercihlerinin de dikkate alınması gerektiğine dair önerilere yer verdi.

AB Komisyonu’nun önerileri, 29 Mayıs tarihinde, Parlamento’dan tarafından büyük bir destekle kabul edildi.

AB, sera gazı salımlarında 1990’a kıyasla, 2030 yılına kadar asgari %40 azaltım, enerji tüketiminde de yenilenebilir enerjinin payını %27’ye çıkarma hedefiyle iklim değişikliği ile mücadele ve temiz enerjiye dönüşümde iddialı hedefler belirledi. Bu taahhütleri gerçekleştirmek için yıllık 180 milyar Euro yatırım gerektiği tahmin ediliyor ve bu tutarda bir yatırımın gerçekleşmesi için finansal kaynak gerektiğinden, AB, iklim ve yenilenebilir enerji finansmanında temkinli fakat cesur adımlar atıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

HKEX, sürdürülebilirlik raporlarını değerlendirdi

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası’nda (HKEX) yer alan şirketler, 1 Ocak 2016 tarihinden bu yana emisyonlar ve doğal kaynak kullanımı gibi çevresel ölçütlerin yanı sıra istihdam, iş sağlığı ve güvenliği, eğitim ve kapasite geliştirme, tedarik zinciri, ürün sorumluluğu, yolsuzlukla mücadele ve toplumsal yatırımlar gibi alanlarda kamuya açıklamalarda bulunmak zorundalar.

HKEX’in bu açıklamalar üzerinden yaptığı çalışmada “Hang Seng Endüstri Sınıflandırma Sistemi”nde yer alan endüstriler içinden rastgele seçilen 400 şirketin kamuya açıklamaları değerlendirildi. Çalışma, şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarında, paydaşların beklentilerini karşılama konusunda gelişme gösterebilecekleri alanlara odaklandığını gösterdi.

Söz konusu ÇSY analizinin özellikleri arasında zamanlama ve format, kriterlerin raporlama seviyeleri, farklı endüstrilerde ve Hang Seng Endeksi’nde yer alma ve almama temelinde raporlama eğilimleri yer alıyor.

HKEX, çalışmasının ardından, daha kaliteli sürdürülebilirlik raporlarının yayımlanabilmesi için uygulamaya dair dönemsel analizini tekrarlayacağını da açıkladı.

PAYLAŞ: