Menu EN

S360MAG

7 December

COP24 başladı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 24. Taraflar Konferansı (COP24) 3 Aralık’ta başladı. 14 Aralık’a kadar devam edecek olan konferans bu yıl Polonya’nın kömür kenti Katoviçe’de yapılıyor. Sözleşmenin en önemli organizasyonu olan konferans, sözleşmenin hükümlerini etkin bir şekilde uygulayabilmek için kararlar almayı ve hükümlerin uygulanışını kontrol etmeyi amaçlıyor.

Konferansın açılış konuşmasında söz alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres şöyle dedi: “İklim değişikliği bizden daha hızlı koşuyor ve çok geç olmadan onu yakalamalıyız.” Guterres, iklim değişikliğini durdurmak için düşük karbonlu, iklim direncine sahip, sürdürülebilir kalkınma planlarını benimsememiz gerektiğini belirtirken, kurtuluş umudumuzun Paris Anlaşması’nda olduğunu da “Paris Anlaşması yalnızca bir kağıt parçasından ibaret değil, tarihi bir anlaşma” sözleriyle ekledi. Ulaşımda salımı sıfırlamayı amaçlayan “Değişimin Öncüsü Olalım” (Driving Change Together) girişimine katılan Polonya ve Birleşik Krallık’a destek veren Guterres; ulaşımda salımın azaltılmasının sadece iklim değişikliğini değil, hava kirliliğini ve buna bağlı olarak artan sağlık sorunlarını önlemek için de gerekli olduğunu belirtti ve Katoviçe’den başarısızlıkla ayrılma lüksümüz olmadığını vurgulayarak konuşmasına son verdi.

Dünya genelinde en yaygın dördüncü ölüm sebebi olan hava kirliliği yalnızca 2016’da 6.1 milyon insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Dünya Sağlık Örgütü’nün COP24 Özel Raporu’nda da Paris Anlaşması’nın taahhütlerine ulaşmanın milyonlarca insanın hayatı için önemi vurgulandı. Dünya Sağlık Örgütü’nden Doktor Maria Neira iklim değişikliğinin gerçek maliyetinin hastanelerde ve ciğerlerimizde hissedildiğini ekledi.

Konferansın ikinci gününde katılımcılar şaşırtıcı bir mesaj aldılar. Çünkü mesaj uzaydan geliyordu. Avrupa Uzay Ajansı’nın astronotu Alexander Gerst, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan ilettiği duygusal videoda gezegenimizin benzersiz manzarasına karşı şöyle konuştu: “Bu simsiyah boşluğun içindeki küçük mavi bilyenin üzerindeki hiçbir kaynak sınırsız değil ve gezegenimizin bir yedeği yok.”

Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün yeni raporu, konferansa bir “çözüm menüsü” sundu. Rapora göre 2050’de 10 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun tamamımın beslenmesi sağlanırken iklim felaketini önlemek mümkün. Tüketimi azaltmak, tarımsal verimi ve ağaçlandırmayı arttırmak menüdeki stratejilerden bazıları. Beslenme alışkanlıklarımızı, yoğun kaynak kullanımıyla üretilen et gibi hayvansal gıdaların tüketimini azaltma yönünde değiştirmek ise en önemli adımlardan biri olarak vurgulanıyor.

Dünya Bankası adına söz alan Başkan Jim Yong Kim de iklim değişikliğine karşı savaşta, Dünya Bankası olarak 200 milyar dolar yatırım sağlayarak destek vereceklerini açıkladı.

Ünlü aktör ve Kaliforniya eski valisi Arnold Schwarzenegger ise iklim değişikliğine karşı ABD’nin aldığı eylemle ilgili şöyle konuştu: “Amerika’dan bahsederken Washington yönetiminin iklim hareketinden desteğini çekeceği yönündeki açıklamaların ötesine bakarsak, eyalet ve şehirlerde yerel yönetimlerin girişimleriyle salımın %70’e kadar azaltılabileceğini görebiliriz.”

Konferansın en etkileyici konuşmacılarından biri de Planet Earth, Blue Planet ve son olarak Dynasties'i seslendiren ünlü Biyolog, Doğa Bilimci ve televizyoncu David Attenborough oldu. Birleşmiş Milletler’in halktan konu hakkındaki düşüncelerini iletmesini istemesiyle dünya halklarının temsilcisi olarak söz alan Attenborough, dünya liderlerine seslenerek iklim değişikliğini küresel çapta, insan etkisiyle ortaya çıkan bir felaket olarak tanımladı. Bir an önce eyleme geçmezsek ufukta medeniyetimizin çöküşünün ve doğal hayatın büyük oranda yok oluşunun göründüğünü de ekledi.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Kadın: Sokakta hanımefendi, evde patron, işte...?

Ev işlerinin mecburi patronları olarak kodlanan kadınların iş dünyasında yaşadığı zorluklar; üzerine çokça konuşulan, yazılıp çizilen sorunlardan. Fakat yine de hala yeterli çözüme ulaşamamış olmamız bu konuda herkesin yeteri kadar elinden geleni yapmadığını kanıtlıyor. Çünkü en çok okunan kısalarımızda İş Hayatında Kadın Olmak’ta da bahsettiğimiz gibi ayrıcalık, ona sahip olanlar için görünmezdir. S360Mag için bu konuyu iki farklı çizerin vurucu görselleriyle yeniden masaya yatırdık.

İş dünyasında çaba ve yeteneklerinin karşılığını ve talep ettikleri sorumluluğu almakta engellerle karşılaşan kadınlar için söz konusu ev işleri olduğunda durum tersine dönüyor. Karikatürist Emma, Ev İşlerinde Cinsiyet Savaşları çizgi hikayesinde bu farklılığı vurguluyor.

Erkekler ev işlerine ‘yardımcı olmayı’ kabul etseler bile bu işlerin planlama ve yönetim aşamasına katılmaktan kaçındıkları için tam zamanlı bir iş kadar vakit ve zihinsel aktivite gerektiren “ev işleri yönetimini” kadınlar ‘zorunlu olarak’ üstleniyor. Emma bu işin kadınlara ‘zihinsel yük’ olarak döndüğünü söylüyor.

Kültürel ve sosyal yapıların, dolayısıyla çocukluk döneminde ailede şahit olunan toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı bu döngü iş dünyasının alışagelmiş uygulamalarıyla da besleniyor. 1700’lerden sonra hızla sanayileşen ve kentleşen dünyada iş bölümünün cinsiyetle temellendirilmesi sonucunda kadınlara ‘mecburi ev kadını’, erkeklere ise ‘ekmeğinin peşindeki fedailer’ rolünün düşmesinin günümüze kadar ulaşan uzantıları; erkeklere ebeveynlik izni (doğum izni) verilmemesi, işe alım ve terfi süreçlerinde toplumsal cinsiyet bazlı yaklaşımlar ve ücret eşitsizliği vb. durumlar olarak karşımıza çıkıyor.

Bir diğer çizer Sarah Cooper ise kadınların evde mecburen üstlendikleri bu görevi iş yerinde üstlenmeye çalışırken karşılaştıkları zorlukların üzerinde durduğu “Erkeklerin Duygularını İncitmeden Nasıl Başarılı Olursunuz?” kitabında kadınlara bu zorluklara karşı alabilecekleri önlemlerle ilgili ironik öneriler veriyor.

Yönetim kademelerinde ilerlemek isteyen kadınların sorunlarının başında terfi alma süreçlerindeki ayrımcı yaklaşımlar geliyor. Cooper’ın bu konudaki önerisi ise kadınların yöneticileriyle kendileri konuşmaktansa ofisteki erkek çalışanlardan kendileri için terfi istemesini rica etmesi! Çünkü talep etmeyen kadınlar daha az tehditkâr görünüyor. Yazar, toplantılarda görmezden gelinen kadınları ise ironik olarak şöyle teselli ediyor: “Toplantılarda doğru düzgün tanıtılmadığınızda sakın ha toplantının akışını bölmeyin. Toplantıdan sonra tüm katılımcılara kendinizi tanıtan küçük bir not gönderirsiniz, olur biter! Bu hep sizin başınıza geliyor olabilir, yine de kişisel algılamayın.”

İş kadınlarının en büyük sorunlarından biri de mütemadiyen maruz kaldıkları cinsiyetçi yorumlar ve eril dil. Kadınların herhangi bir konuda bir erkeğin fikrine ya da yardımına ihtiyaç duyduğu kanısı, yani erilleme. İş ortamında kadınların sürekli sözünün kesilerek fikirlerinin küçümsenmesi ya da tamamlanmaya çalışılması, korunmaya muhtaç oldukları kanısı, dış görünüşleri ya da ses tonları üzerine yapılan yorumlar ve kısıtlamalar, eril dil kullanımı, iş ortamında taciz ve şiddet bu konu altında incelenebilecek sorunlardan bazıları. Cooper’ın sözü kesilen kadınlara önerisi çok basit: “Susun”. Cinsiyetçi yorumlara verecekleri tepki ise biraz daha çaba gerektirebilir. Cinsiyetçi yorumlar aldıklarında yapmaları gereken daha önce ayna karşısında çalıştıkları garip ve utangaç kahkahayı atmak!

Kadınları bekleyen bir başka engel de iş birliği içinde çalışmak. İş birliği yapılan konu hakkında kadınların da fikirleri ya da katılmadığı noktalar olabiliyor. Cooper kadınların fikirlerini belirtirken fazla özgüvenli görünmelerinin erkekler tarafından itici algılanabileceğini söylüyor. Bu yüzden kadınların fikirlerini önemsizleştirerek; “Sesli düşünüyorum da…”, “Aklıma aptalca bir şey geldi…” gibi alttan alan girişler yaparak belirtmeleri daha güvenli bir yol. Yine de kadınların ortaya attığı fikirlerin önemsenmemesi ve aynı fikir bir erkek tarafından tekrar edildiğinde değer görmesi de iş hayatında sıkça karşılaşılan sorunlardan. Böyle durumlarda da kadınlar, fikirlerinin değer görmesini sağlayan arkadaşlarına bir teşekkür borçlular çünkü o tekrar etmeseydi bu fikri kimse duymayabilirdi bile! Katılmadıkları ya da yanlış olduğuna emin oldukları fikirleri belirtmekse kadınlar için mayın tarlasında yürümek gibi. Bu yüzden Cooper kadınlara bir hata bulduklarında emin olsalar dahi çok emin görünmemeyi, hatta bu hatayı fark ettikleri için özür dilemelerini öneriyor. Katılmadıkları fikirleri belirtmeyi gerçekten çok isteyen kadınlara ise bıyık takmalarını! Bu aşamayı da geçip yönetici pozisyonuna ulaşmayı başaran kadınlar içinse en önemli konu çalışanlara isteklerini belirtme biçimleri. Örneğin bir iş için teslim tarihi belirlerken iş arkadaşına direkt olarak bir tarih vermek yerine o tarihte bitirmekle ilgili ne düşündüğünü sormak daha ‘kadınsı’ bir yaklaşım olabilir. Mail yoluyla bir iş isterken de bolca ünlem ve emoji kullanmak yerinde olur. Çünkü etkin iletişim kurmak kadınları daha ulaşılmaz gösterebilir.

Kadınlar Cooper’ın önerilerine uymanın ödülü olarak iş dünyasının “değeri bilinmeyen kahramanları” unvanını kazanabilirler. Ancak biz de ona katılıyor, kadınlara değeri bilinmeyen kahramanlar olarak kalmamalarını önermiyoruz. Çünkü ücret eşitsizliğine, terfi ve işe alım süreçlerinde ayrımcılığa, iş yerinde cinsiyetçi söylemlere, tacize ve şiddete boyun eğmemenin sadece kadına değil, çalıştığı şirkete de çok önemli kazanımlar sağladığını ortaya koyan araştırmalara güveniyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) Tahvilleri ve Kurumsal Finans

SKH tahvilleri, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkıda bulunmayı yatırım stratejisine dahil eden yatırımcılar için şirketler, hükümetler ve belediyeler tarafından ihraç edilen senetlerdir. Kurumsal SKH finansı ise çeşitli finansal araçların kurumsal düzeyde geliştirilen SKH stratejilerini hayata geçirebilmek için kullanılmasıdır. Bu tanımlar bağlamında SKH’lere katkı sağlamak isteyen yatırımcılar için yeterince büyük, yüksek likiditeli, çeşitli alanlara dağılarak riskleri en aza indirgenmiş ve şeffaf bir tahvil piyasası oluşturabilmek için UN Global Compact Eylem Platformu tarafından yayınlanan raporda iki ayaklı bir plan öneriliyor. Bu planın ilk aşamasını, piyasayı şekillendirmek oluştururken ikinci aşamasında kurumsal şirketler için SKH finansına entegre olmuş bir model geliştirmenin yolları anlatılıyor.

Sabit getirili SKH yatırımları için geniş bir portföy tanımlanması SKH tahvilleri için bir piyasa oluşturmanın ilk adımı olarak sunuluyor. Bu portföyde ise finansal olmayan kurumsal SKH tahvilleri, bankalar ve diğer finansal kuruluşların ihraç ettiği SKH tahvilleri, varlıklara ve projelere dayalı SKH tahvilleri, son olarak da devlet ve belediye SKH tahvilleri bulunuyor. Yatırım portföyünün tanımlanmasından sonra önerilen ikinci hamle ise piyasadaki kurumsal SKH yatırımları boşluğundan faydalanmak için harekete geçmek. Çünkü varlık sınıflarının büyüklüğüyle SKH etkilerinin orantılı olmaması sermayenin küresel hedeflerin finansmanını yapmada başarılı olamadığını gösteriyor. Bir sonraki adımda yatırımların etkisinin boyutunu ve alanını mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmak için piyasanın etkinliğini arttırmak geliyor. Bu sayede küresel hedeflere katkı sağlayan geniş bir likit varlık sınıfı oluşturulabilir. Ancak bu noktada, piyasanın hem boyutunu arttırmak hem de güvenilirliğini sağlamak zor olabilir. Piyasayı genişletmek ve likiditeyi sağlamak için geleneksel tahvil piyasalarının belgeleme yöntemlerini, ihraç süreçlerini, yüksek hesap verebilirlik ve şeffaflık standartlarını örnek almak yeterliyken güvenilirliği sağlamak için sürdürülebilir kalkınmanın kendi iç dinamiklerinden faydalanmak gerekiyor. SKH yatırımlarıyla ülkenin SKH stratejilerinin uyumlu olması da piyasanın performansını arttıran bir etmen olarak karşımıza çıkıyor. Çalışmada, piyasanın şekillendirilmesinin son aşaması ise yatırımcıların ve yatırımların risk, gelir ve etki profillerinin detaylıca analiz edilip aralarındaki eşleştirmelerin doğru yapılması olarak sunuluyor.

UN Global Compact Eylem Platformu’nun önerdiği planın ikinci ayağında kurumsal SKH finansmanı için şirketin iç dinamikleriyle ve stratejileriyle bütünleşmiş ve uyumlu bir model geliştirmek bulunuyor. Bu modeli geliştirirken atılacak ilk adım güvenilir bir etki teorisi geliştirmek. Çünkü bu teori şirketlerin SKH’lere katkısının etkin ve doğru bir şekilde ölçülmesinin temelini oluşturuyor. Etki teorisinin sahip olması gereken özelliklerin arasında belli bir amaç için ve bu amaca uygun olarak tasarlanmış, spesifik, dengeli, ölçülebilir, entegre ve karşılaştırılabilir olması sayılabilir. Bir sonraki adımda ise etki teorisiyle doğrudan ilişkili ve bütünleşmiş bir etki ölçme metodu geliştirmek yer alıyor. Son olarak da oluşturulan etki teorisini ve ölçme metodunu temel alarak modelin şirketin ana stratejilerine, yönetim yapısına ve finansmanına entegre hale getirilmesi öneriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 December

Sürdürülebilir Gelecek için Liderler Zirvesi

Sürdürülebilir bir toplumun inşası için bireysel, kurumsal ve sistemsel sürdürülebilirliği sağlamak gerekiyor. Peki kurumlar, sürdürülebilirliğin sağlanması ve bu amaca katkı verilebilmesi için nelere ihtiyaç duyar?
Sürdürülebilir organizasyonel yapılara ulaşmak için “nelerin” farklı yapılması gerektiğini artık biliyoruz. Yeteneklerin yakalanması ve anlamlı işlerde çalışmalarının sağlanarak kendilerini gerçekleştirmelerine olanak sağlanması, toplumsal cinsiyet eşitliği lensinden örgütlenen kurumsal yönetim yapıları, düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş için enerji kullanımı ve yoğunluğunun azaltılması, çok çeşitli sorunlara neden olan atıkların sistemsel bir biçimde ele alınması ve oluşumlarının engellenmesi, stratejik yönlerin belirlenerek ortak vizyon temelinde hareket eden organizasyonel yapılar kurulması gibi birçok çözüm önerisi sayabiliriz. Dolayısıyla “neyi” farklı yapmamız gerektiğinin farkındayız. Ancak tüm bu sayılanları “nasıl” hayata geçireceğimiz sorusuna verdiğimiz yanıtlar hâlen sınırlı.

Günümüzün toplumsal, çevresel ve hatta ekonomik meseleleri artan bir karmaşıklığa sahip. Bu da karar vericiler için belirsiz bir ortam oluşturmakta ve karmaşık meselelerin çözümünü zorlaştırmakta. Çözümler alışılagelen sebep-sonuç ilişkileri bağlamında ele alındığında daha derin sorunlara yol açabilmekte, mevcut sorunları farklılaştırarak derinleştirebilmekte. Bu karmaşıklık ve çetrefilli durumlarla baş edebilmenin ilk koşullarından birisi de iş birlikleri kurmak ve birlikte çalışmak. Yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” sorusunun yanıtlarından bir tanesi de bu iş birliklerini ve birlikte çalışma/üretme kültürünü organizasyonların alışkanlıkları arasına sokmak ile ilgili. Bir kurumun/paydaşın kendisinde eksik olarak gördüğü bir konu bir başkasının güçlü yanı olabilir. Ancak bir araya gelmeden ve birlikte çalışmadan bunu fark etmek olanaksız. Toplumsal, çevresel ve ekonomik faydaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bahsedilen faydayı büyütmek farklı organizasyonların bir araya gelerek güçlerini birleştirmesinden ve toplamda daha büyük faydaya imza atmaları ile olanaklı hale gelebilir. Sürdürülebilir bir toplum için liderlik, anlamlı iş birliklerini kurabilmek ve bunları sürekli hale getirmekten geçiyor.

Tüm bu bahsedilenler ışığında, silolaşmış ve izole hale gelmiş kurumlar ve sektörlerin farklı ve anlamlı iş birlikleri etrafında bir araya gelmelerini sağlayacak ve toplumsal faydanın büyütülmesine katkı sağlayacak bir etkinlik gerçekleştiriliyor: Sürdürülebilir Gelecek için Liderler Zirvesi. Yıldız Holding’in çağırıcısı olduğu etkinlik, iş dünyasından liderlerin bir araya geldiği ve yeni iş birlikleri için taahhütlerini ortaya koydukları bir manifestonun da imzalanması için bir çağrı niteliği taşıyor. 19 Aralık 2018, Çarşamba günü gerçekleştirilecek etkinliğe katılmak için şu bağlantıdan kayıt yapabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Sürdürülebilir şehirler için yeni ortaklık

İnşaat sektörünün önde gelen çevre örgütleri, kendi türünün ilk örneği olan yapı kalitesi ve performansı ortaklığını duyurdu. BRE (Bina Araştırma Kurumu-The Building Research Establishment) ve USGBC (ABD Yeşil Bina Kurulu- US Green Building Council) ortaklığı ile sürdürülebilirlik standartlarını yükseltmek ve daha fazla değer üretebilmek için küresel pazar çözümleri sunmak amaçlanıyor.

Ortaklık, BRE ve USGBC’nin uzmanlığı ile birleşik endüstri anlayışı geliştirerek yapılara, yapıların çevresel performansına, çevresel performans arttırıcı çözümlere yeni bir endüstri anlayışı sunacak. Bu ortaklığın ortak vizyonu, daha temiz, daha verimli, daha sürdürülebilir ve dünyanın mevcut ve gelecekteki kentleşme ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecek, daha iyi inşa edilmiş bir çevre oluşturması yönünde. Böylece, yapı sektörünün çevresel, ekonomik ve sağlık açısından etkileri gözetilerek insanların yaşam kalitesini iyileştirmek amaçlanıyor.

BRE ve USGBC iş birliğinin hedefleri:

- Mevcut binaların çevresel, sosyal ve refah etkilerinin ölçümü, raporlanması ve iyileştirilmesinde katılımın arttırılması
- Teknolojik yetkinlikleri geliştirmek ve endüstri çaplı veri standartları ve protokolleri oluşturmak için dijital bir strateji benimseyerek daha basit, akıllı platformlar oluşturulması
- Dünyadaki binalar, topluluklar ve şehirler ile ilgili sürdürülebilirlik bilgilerinin geliştirilmesi için gelecekteki dönüşüm fırsatlarını belirleyebilecek araştırmaların yapılması

Ek olarak, BRE ve USGBC’nin birleşik pazar bilgisi, ortaklıkları ve kolektif araçlarından faydalanılarak altyapı, peyzaj, enerji, atık ve finans gibi tüm sektörlere fayda sağlayacağı düşünülüyor. Bu amaçla, iş birliği ile 167 ülke ve bölgede, 126.000 farklı projede, 640.000 yapıyı değerlendiren dünyanın en çok kullanılan yeşil bina sertifika programları olan Enerji ve Çevresel Tasarım Liderliği-Leadership in Enery and Environmental Design (LEED), Yapı Araştırma Kurumu Çevresel Değerlendirme Metodu-Building Research Establishment Environmental Assessment Method (BREEAM) ve diğer derecelendirme sistemlerinin kullanılması planlanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Verimsiz geçen iş toplantıları şirketlerin geleceğini etkiliyor

Harward Business Review (HBR) dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bir danışmanlık şirketinin yaptığı analiz, ismi verilmeyen ancak büyük bir şirketin bir yılda 300 bin saatini sadece olağan haftalık toplantıya ayırdığını ortaya koyuyor. Bir yılda uykuya ayrılan zaman dahil bir insanın 8760 saati olduğu da düşünülürse bu sayı daha da şaşırtıcı hale geliyor. Hesabın nasıl yapıldığını kısaca şöyle açıklıyorlar: Birkaç saat süren haftalık bir toplantı yalnızca fiziksel olarak orada bulunan insanların vaktini harcamıyor, kurumun tamamında zincirleme bir etki ve zaman talebi yaratıyor. Toplantıya katılan her yönetici yılda 7 bin saatini veriyor ancak haftalık genel toplantılara hazırlanmak için birimlerinin genel müdürüyle ayrı toplantılar da yapmak durumunda kalıyorlar ki bu da yılda ekstra 20 bin saat anlamına geliyor. Bahsedilen birim müdürleri de kendi ekipleriyle toplantılar yaparak genel toplantıya hazırlanıyor ve bu da 63 bin saati daha toplantıya feda etmek anlamına geliyor. Son olarak bu ekip toplantıları 210 bin saate mâl olan sayısız daha küçük hazırlık toplantılarını beraberinde getiriyor. Raporun yazarları, belirtilen toplam zamana çalışanların toplantılara bireysel olarak hazırlandıkları sürenin dahil olmadığını da belirtiyor.

İsmi gizli tutulan şirket için “neredeyse toplantı yapmak için kurulmuş” yorumu dahi yapılabilir. Toplantılar için harcanan zamanın tamamının çöpe atıldığını söylemek doğru olmayabilir ancak araştırmalar gösteriyor ki toplantılar, karar alma mekanizmalarının en verimli yollarından değil. Northcote Parkinson, bu verimsizliği açıklamak için “Önemsizlik Kanunu”nu ortaya koydu. Bu kanuna göre toplantının gündemindeki maddelerin herhangi biri üzerinde harcanan vakit, o maddenin önemiyle ters orantılıdır. Çünkü toplantının katılımcıları karmaşık ve konuyla ilgili daha fazla bilgi gerektiren konularda söz almaya çekinebilirler fakat toplantılarda aktif görünmeye de istekli olan çalışanlar; daha basit, herkesin yorum yapabileceği konularda söz almaya heveslidirler. Bu yüzden toplantılar önemsiz konular üzerinde gereksiz tartışmaların yapıldığı uzun zaman israfları halini alıyor. Toplantıların verimsizliğinin bir başka sebebi olarak da gündemin en önemli maddelerinin sona bırakılması olarak görülüyor. Toplantının başında katılımcıların dikkatleri ve sabırları hala yüksekken önemli konuların konuşulması toplantının verimini yükseltebilir.

Toplantının amacının önceden belirlenmesi ve katılımcıların bu konuda önceden bilgilendirilmesi de verimsizliği düşürmenin yollarından biri olabilir. Toplantılar genellikle ya çalışanlara yeni bir yönetim kararını bildirmek ya da onların fikirlerini almak amacıyla yapılıyor. Eğer amaç ilkiyse, ilk sözü üst düzey yöneticilerden birinin alıp durumu kısaca açıkladıktan sonra toplantıyı çok uzatmaması ve bu amaçla nadiren toplantı yapılması gerekiyor. Böylece bu amaçla yapılan toplantılar çok daha az vakit alabilir. Ancak araştırmalar gösteriyor ki çok konuşan yöneticilerin gündemle doğrudan ilgili olmayan konular ve gündemi bastıran kişisel anekdotlarıyla toplantılar uzadıkça uzuyor. Eğer toplantının amacı çalışanların fikirlerini almak ise bu noktada yeni bir yaklaşım gerekiyor. Araştırmalar gösteriyor ki toplantıların sonucunda alınan kararlar genellikle katılımcılar arasındaki en yüksek maaşlı çalışanın fikirleriyle paralel oluyor. Düşük statülü çalışanların toplantılarda söz almaktan çekinmesinin sebebi burada aranabilir. Bu yüzden toplantıların verimini arttırmak amacıyla düşük statülü çalışanları söz almaya teşvik etmek ve “söz kesmeme kuralı”yla da diğer çalışanlar tarafından utandırılmamalarını sağlamak gerekiyor. Yine de bu kural çok konuşan çalışanlar tarafından toplantıların saatler sürmesine sebep olabilir. Bu yüzden konuşma süresini 2-3 dakikayla sınırlamak mantıklı olabilir.

Toplantıların verimsiz olduğunu düşünmemize sebep olan gerçeklerden bir diğeri de yöneticilerin genellikle çıkacak kararı beklemeden toplantıdan ayrılmaları. Fikir paylaşmak ve karar almak amaçlarıyla yapılan toplantıların sonucunda çıkan kararların tüm katılımcılar tarafından bilinmemesi en azından erken ayrılan katılımcının vaktinin tamamen boşa harcandığını gösteriyor.

Peki bu hem katılımcılar için hem de şirket için bu kadar sıkıcı olan toplantılar neden hala bu kadar sık yapılıyor? Bu sorunun cevabının bir kısmı şu paradoksta gizli: Çalışanlar toplantılardan nefret etseler de dışarıda kalmaktan daha çok nefret ediyorlar. Bir çalışan için birim toplantısına çağırılmamak en büyük korkulardan biridir. Yöneticiler de bu yüzden toplantı konusuyla alakalı olabilecek her çalışanı davet ediyor.

Bu zaman israfının en kolay çözümü çok gerekmedikçe toplantı yapmamak olabilir. GE’nin yeni patronu John Flannery de bu yönde bir çağrı yaptı. Çünkü günümüzde teknoloji sayesinde mesaj gruplarında, çok daha az vakit harcayarak yeni kararları paylaşıp iş arkadaşlarımızın fikirlerini alabiliyoruz. Bir başka çözüm olarak da toplantıların ayakta yapılması öneriliyor. Rapora, göre oturmanın rahatlığı olmadan toplantılar gereksizce uzayamayacağından sadece bu düzenlemeyle bile %34 zaman tasarrufu yapılabilir.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Sektörün dönüşümü enerjiyi daha güvenli, sürdürülebilir ve ekonomik hale getirebilir mi?

Modern ekonomiler için en önemli kaynak olan enerji, 4. Sanayi Devrimi için de hayati önem taşıyor. Bu yüzden enerji politikalarının en önemli amaçlarından biri sektörel dönüşüme uyum sağlayabilmek olarak karşımıza çıkıyor. Bu amaca ulaşmak için koyulan hedefler şöyle: Enerji güvenliğini sağlamak, enerjiyi herkes için erişilebilir yani daha ekonomik hale getirmek ve çevresel sürdürebilirliği sağlamak. Enerji sektörünün dönüşümü; kaynakların çeşitlenmesi, üretimin karbondan arındırılması ve dijital sistemlerin kullanımının artması unsurlarına bağlı olarak tanımlansa da dönüşümün hızını tam olarak tahmin edebilmek zor. Bu da ülkeler ve enerji şirketleri için bahsedilen hedefler arasında bir denge kurmayı karmaşık hale getiriyor.

İlk hedef olan enerji güvenliğini sağlama konusunda, enerji kaynaklarının dönüşümüyle beraber enerji güvenliğinin tanımı ve araçları da değişiyor. Fosil yakıt kullanımına dayalı bir sektör için enerji güvenliğine ulaşmanın yolu tedarik aşamasında güvenliğin sağlanmasından geçiyordu. Gelişen teknoloji sayesinde artan doğalgaz tedarikinin ve yenilenebilir kaynakların performansının artmasıyla beraber enerji güvenliği, çok çeşitli ve dallı budaklı bir sistemin karmaşasız ve sorunsuz hale getirilmesi anlamına gelmeye başladı. Bu da güvenlik seviyesini ölçmeyi ve güvenlikten emin olmayı zorlaştırdı. Örneğin, OECD ülkelerinde kömürle elektrik üretimi son günlerini yaşıyor. Dönüşümün başında kömür yerini doğalgaza bırakırken zaman içinde yenilenebilir kaynaklar baskın hale gelmeye başladı. Bu dönüşüm sonucunda, OECD ülkelerinde kömür ve nükleer enerji kullanımının 2050’de büyük ölçüde sona ereceği ve enerji üretiminin %90’ında yenilenebilir kaynakların kullanılacağı öngörülüyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminine göre bu oran küresel çapta 2040’ta %40’a ulaşmış olacak. Örneğin bu konuda dünya trendleri üzerinde etkisi büyük olan Çin’de kömür kullanımı 2007’de %80 iken yenilenebilir kaynakların kullanımının artmasıyla %56’ya kadar düştü.

Enerjiyi daha ekonomik hale getirmek ise hedeflerden bir diğeri. Kaynakların ve kaynak elde edilen bölgelerin çeşitlenmesi enerjinin daha ekonomik, dolayısıyla daha erişilebilir ve demokratik hale gelmesini sağlıyor. Yenilenebilir üretimin artması, enerji kaynaklarının bölgesel olarak dağınıklaşması, akıllı ağların yaygınlaşması, gelişmiş enerji depolama sistemleri ve ulaşımda elektrik enerjisi kullanımının artması enerji sektöründe üretim, iletim ve dağıtım aşamalarında dönüşümü şekillendiren trendlerin yalnızca bir kısmı. Bu dönüşüm sonucunda sınırlı sayıda merkezden yürütülen geleneksel üretim ve dağıtım modellerinin gözden düşmesi bekleniyor. Dolayısıyla pek çok ülkede birçok şirket yeni koşullara uyum sağlayabilmek için yeni iş modelleri geliştirmek için çalışıyor. Sektörün yeni şartları, küçük ekonomilerin daha güvenli ve erişilebilir enerjiye ulaşmaları ve enerji sistemlerinde aktif rol almaları için fırsatlar doğuruyor.

Enerji güvenliğine ve ekonomik enerjiye ulaşmak için kullanılan araçlar sektörü üçüncü ve en geniş etkiye sahip hedefe götürüyor: çevresel sürdürülebilirlik. Enerji üretiminde ve ulaşımda kullanılan kaynakların dönüşümüyle petrol ve doğalgaz sektörlerinin dinamikleri de değişiyor. Örneğin, günümüzde yaklaşık 400 şirket, devlet ve bölge yenilenebilir enerji kullanımını ve 0 karbon salımını hedefleri arasında bulunduruyor. Bu hedeflere uyum sağlayabilmek için enerji şirketleri de yenilikçi mekanizmalar geliştiriyor.

Enerji sektörünün dönüşümüyle birçok farklı sektörde karşılaştığımız yeni dinamikler zaman içinde yalnızca ekonomik dönüşümleri sağlamakla kalmayacak, toplumsal dönüşüm üzerinde de etkili olacak. Çünkü böylesine iç içe geçmiş bir ağ içinde enerji sektörünün tek başına ele alınması mümkün görünmüyor. Bu yüzden enerji politikaları oluşturulurken bahsedilen üç hedef arasındaki dengenin toplumsal dönüşüm üzerindeki etkisi de göz önünde bulundurulmalı.

PAYLAŞ: DETAY

23 November

Fransa tedarik zinciri kaynaklı ormansızlaşmanın önüne geçiyor

Fransa 2030’a kadar diğer ülkelerde ormansızlaşmaya neden olan ithalatı yasaklamayı planlıyor. Yeni stratejisi dahilinde, konuyu Avrupa Birliği’ne taşıyarak Brüksel’e baskı yapan Fransa ormanları yok eden ticareti durdurmak için harekete geçmek üzere. Fransa, diğer AB ülkelerine öncü olarak 2030’a kadar soya, palm yağı, et, kereste gibi ormansızlaşmayla ve sürdürülebilir olmayan tarım ile ilişkili ürünlerin ithalatını durdurmayı amaçlıyor.

Çevre Bakanlığı’nun oluşturduğu yeni ulusal strateji, ticaret aracılığıyla yoksul ülkelerin ekonomik kalkınmasını olumsuz yönde etkileyen, sürdürülebilir olmayan tarımsal faaliyetler için ağaçların kesilmesi ile sonuçlanan eylemlere son vermeyi içeriyor. Fransa tüm bunlara ek olarak, ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatıyla mücadele etmek amacıyla şirketlere hedeflerine ulaşmaları yönünde desteklemeyi taahhüt ederken yatırımcıları, yatırım kararlarında çevresel ve sosyal konuları dikkate almaları konusunda teşvik ediyor.

Latin Amerika’dan gelen soya fasulyesi, Güneydoğu Asya’dan gelen hurma yağından Afrika’dan gelen kakaoya kadar, Avrupa’nın ithal tarım ürünlerin ormansızlaşmanın üçte birinden fazlasından sorum olduğunu görüyoruz. Fransa özelinden çıkıp büyük çerçevede baktığımızda, Avrupa Komisyonu’nun bloğun diğer tarafında bulunan ülkelerdeki ormansızlaşmaya katkısını azaltmaya yönelik, bazı AB başkentleri, Avrupa Parlamentosu üyeleri ve sivil toplum örgütlerinin baskı yaptığını görüyoruz. Bu baskı dahilinde Fransa, Hollanda, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık, Danimarka ve Norveç tarafından, AB komisyon üyelerine yine komisyonun kendi fizibilite çalışmasına dayanarak ormansızlaşmayla mücadele etmesi için blok çapında bir eylem planı oluşturulması amacıyla bir mektup gönderildi.

Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun seçilmesinin ardından Amazon tropikal ormanlarında, ormansızlaşmanın giderek arttığını görüyoruz. AB’nin Brezilya’nın en büyük yabancı yatırımcısı olduğu ve %18,3’lük payı ile ikinci büyük ticaret partneri olduğunu düşünürsek AB’nin Bolsonaro’nun karşısında ancak adil ticaret ile durabilir.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi, İlerleme Raporu Yayınlandı

Organizasyonu UNCTAD, UN Global Compact, UNEP FI ve UN PRI tarafından yürütülen Sustainable Stock Exchanges Initiative (SSE – Sürdürülebilir Borsalar Initiative), 2018 İlerleme Raporu’nu yayımladı.
Rapora göre, 2017 yılında sayısı 68 olan üye borsalar, 2018’de 78’e yükseldi. 2016 yılında Sürdürülebilirlik Raporlaması yayınlayan borsa sayısı 21’ken bu sayı ise 39 olarak açıklandı. “Zorunlu Listeye Alma Kurallar”ı olan borsa sayısı 16 olurken, 48 borsa, sürdürülebilirlik eğitimi verdiğini beyan etti. Raporda, 25 borsanın bünyesinde sürdürülebilirlik endeksi hesaplandığı belirtildi. Ayrıca, 2016 yılına göre, yeşil tahvil arzı %167 artarak 2017 yılında 163 olarak gerçekleşti. Buna ek olarak, 15 borsanın sürdürülebilirlik tahvillerine özgü listeleme segmenti bulunduğu paylaşılıyor.
Raporda ayrıca, borsalarda şirketlerin ÇSY konularını raporlanmasına ilişkin bir sıralama yapılırken bu sıralamaya göre aşağıda farklı kategorilerde ilk üçte performans gösteren borsalar şu şekilde belirlenmiş:
Raporlama Performansı:
1.Nasdaq Helsinki
2.Euronext Paris
3. BME Spanish Stock Exchanges
Raporlamada Büyüme Performansı:
1.Hong Kong Stock Exchange
2. Bursa Malaysia
3. Australian Securities Exchange
Raporlamada Hız Performansı:
1.Nasdaq Copenhagen
2. Australian Securities Exchange
3. Johannesburg Stock Exchange

PAYLAŞ: DETAY

16 November

NGFS ilk ilerleme raporunu yayımladı

2017 sonunda Paris’te düzenlenen One Planet Summit sırasında 18 merkez bankası ve denetleyici kuruluş ve beş uluslararası kuruluş tarafında oluşturulan “Network for Greening the Financial System” (NGFS – Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı), ilk ilerleme raporunu yayımladı.

Rapordaki temel noktalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

NGFS üyeleri, iklimle ilişkili risklerin, finansal riske sebep olduğunu kabul eder. Bu nedenle, finansal sistemin bu risklere karşı dayanıklı olmasının sağlanması, Merkez Bankaları ve denetleyici otoritelerin görevleri arasındadır. Bu bağlamda, otoriteler ve finansal kuruluşlar, stres testleri ve ileriye dönük senaryolar da dahil olmak üzere, yeni analitik ve denetim teknikleri geliştirmeleri gereklidir. Otoriteler ve finansal kuruluşlar, bu risklerle ilgili anlayışlarını derinleştirmelidir. Bununla birlikte, metodoloji ve ilgili araçlar henüz erken aşamalarındadır ve analitik zorluklar söz konusudur. Örneğin veri erişebilirliği ve kalitesi sınırlı, taksonomi ve tanımlar ise henüz geliştirilme aşamasındadırlar. Bazı merkez bankaları yeşil finansmanın geliştirilmesinde katkılarını sağlamak üzere, yatırım stratejilerinde iklim ve çevresel faktörleri dikkate almaya başladılar.
Yukarıda özet olarak verilen unsurlara, rapor içeriğinde örneklerle birlikte, detaylı olarak yer verilirken Nisan 2019’da yayınlayacak daha kapsamlı rapora dair ipuçları da paylaşılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

Dünya Yatırım Forumu’nda SSE yeni raporunu paylaştı

UNCTAD tarafından düzenlenen Dünya Yatırım Forumu’nda, Sürdürülebilir Borsalar Girişimi (SSE) yeni raporunun lansmanını gerçekleştirdi. Rapor, düzenleyici kuruluşlar, yatırımcılar, uzman kuruluşlar ve borsalardan oluşan, 65’in üzerinde danışman grubun katkısıyla hazırlandı. Raporda, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin daha iyi desteklenmesi amacıyla istikrarlı ve dayanıklı bir finansal sistem için menkul kıymet düzenleyici otoritelerinin katkı sağlayabileceği beş eylem alanı şu şekilde paylaşılıyor:
1. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin gerçekleştirilmesi için yatırımların teşvik edilmesi;
2. Sürdürülebilirlikle ilgili kurumsal raporlamaların güçlendirilmesi;
3. Sürdürülebilirlik konusunda yatırımcıların görevleri;
4. Sürdürülebilirliği desteklemek üzere kurumsal yönetimin güçlenmesi ve
5. Sürdürülebilirlikle ilgili piyasa yeterlilik ve uzmanlığın geliştirilmesi.
Raporda ayrıca, düzenleyici otoritelerinin dikkate alabilecekleri beş destek alanı da şu şekilde belirlenmiş:
1. Analiz: Piyasa aktörlerinin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne destek yetkinliklerini geliştirmeye katkı sağlayacak faktörlerin analizi
2. Yol Haritaları: Boşluk ve engellere yönelik, bölgesel ve ulusal yol haritalarını üretilmesi veya destek verilmesi
3. Paylaşım: Tecrübelerin diğer düzenleyicilerle paylaşılması
4. Standartlar: Uygun bölgesel ve uluslararası yapılarla birlikte çalışarak standartlaştırılmış çerçeve ve rehberlerin oluşturulması
5. İş birliği: Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri doğrultusundaki çabaları birleştirmek için ilgili kuruluşlarla birlikte çalışılması.
Yukarıda başlıklar halinde yer verilen konular, raporda alt başlıklar ve ülke uygulamalarından örneklerle detaylı olarak açıklanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 November

WFE üyelerine ilişkin "Sürdürülebilirlik İlkeleri"ni yayımladı

Dünya Borsalar Birliği (WFE), yayınladığı “İlkeler”le WFE üyelerinin sürdürülebilirliğe ilişkin sorumluluklarına dair bir çerçeve çizerken WFE ve üyelerinin sürdürülebilir finans gündemi konusunda liderlik rolü üstlendiklerine dair bir beyan olma niteliği bulunuyor.
Bu bağlamda, İlkeler şu şekilde paylaşıldı:
1- Borsalar, ekosistemlerindeki katılımcılarını sürdürülebilirlik unsurlarının önemine ilişkin eğitmeye çalışacaklar.
2- Borsalar, uygun ve karar vermede katkısı olan ÇSY kapsamındaki bilginin erişilebilirliğini destekleyecekler. Bu kapsamda kaliteli veri akışının sağlanması için, raporlamanın yaygın olarak kabul görmüş uluslararası standart ve bilimsel tabanlı göstergelerle uyumlu olmasını teşvik edecekler.
3- Borsalar, sürdürülebilir finans gündeminin geliştirilmesi için paydaşlarıyla aktif iletişim kuracaklar.
4- Borsalar, sürdürülebilir finansman düzeyinin arttırılmasını ve finansal akımların yönlendirilmesini destekleyecek piyasa ve ürünler sağlayacaklardır.
5- Borsalar, kendi sürdürülebilirlik çalışmalarını desteklemek üzere etkin dahili yönetim ve operasyonel süreçler geliştireceklerdir.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

İş dünyasında Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile uyum 233 milyar dolar gelir üretti

Dünyanın en büyük şirketlerinden 13’ünün değer zincirlerindeki SKH’ler ile uyumlu faaliyetleri araştıran finansal değerlendirme şirketi Trucost’un raporunda, bu şirketlerin Birleşmiş Milletler’in (BM) 17 Küresel Hedefi sürdürülebilirlik stratejilerine ekleyerek 233 milyar dolar gelir ürettiği belirtiliyor. Değerlendirilen şirketlerin yıllık toplam 266 milyar dolar gelir elde ettiği ve SKH’ler ile uyumun bu gelirin %87’sini oluşturduğu öne çıkıyor. Bu sonuç Trucost’un her şirketin kendi sektörüne ve konumuna göre SKH ile bütünsel uyum sağlayıp sağlamadığını ölçmek için geliştirdiği bir araçla bulundu. Bu araç şirketlerin SKH’lerin olumlu katkılarını, yaklaşımlarının dengeli olup olmadığını, toplum üzerindeki olumsuz etkilerin azaltılması için attığı adımları yani şirketlerin SKH ile ilgili risklere ne derece maruz kaldığını dikkate alıyor. Ham gelir elde etmenin yanı sıra araç, şirketlerin SKH’ler ile uyumlu iş değerini tanımlamasına, risk ve fırsatları önceliklendirmesine ve sürdürülebilir büyüme stratejilerini güncellemesine yardımcı olacak şekilde tasarlandı.

Küresel Hedefler’in önündeki engeller

Küresel Çerçevenin oluşturulduğu 2015 yılından beri, SKH’ler 193 ülke, 4 trilyon dolardan fazla varlığa sahip yatırımcı ve 9000 şirket tarafından desteklendi. Fakat uluslararası bir danışmanlık şirketi tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre, şirketler Küresel Hedefler’in sağladığı ilerlemeleri ölçecek araçlardan yoksun. Başka bir deyişle, son araştırmalar SKH’lerin küresel ekonomik stratejilere tamamen uygulandığında 2030’a kadar 12 trilyon dolar değerinde işin üretilebileceğini öne sürse de, her bir hedefin benimsenmesinin spesifik yararlarını kanıtlayan analizlerinin oldukça az olduğunu görüyoruz. Yine bir uluslararası danışmanlık şirketi iş dünyasının beşte ikisinin SKH’ler ile hala anlamlı bir ilişki kuramadığını saptadı. BM Küresel İlkeler Sözleşmesi ise özel sektörün taahhütlerini yerine getiremediği sonucuna vardı. Birleşik Krallık Sürdürülebilir Kalkınma Paydaşları (UKSSD) tarafından incelenen bu bulgular sonucunda, Birleşil Krallık Hükümei hedeflerin sağlanmasında %24 başarı sağlayabilen ülkere karşı ilk performans inceleme girişiminin başlatılmasını planlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

Kadın yöneticiler dünyayı daha iyi bir yere dönüştürüyor

2015 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından; yoksulluğu azaltmak, eğitim ve sağlık imkanlarını geliştirmek ve 2030’a gelindiğinde çevre risklerini önemli ölçüde azaltmış olmak gibi 17 hedeften oluşan “Küresel Hedefler” sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak amacıyla yayımlandı. İş dünyası için de bu hedeflere ulaşmanın önemi her geçen gün artıyor. Küresel Hedefler’in içinde yer alan cinsiyet eşitliği, iş dünyasının diğer hedeflere ulaşmasında bir araç olarak fayda sağlarken şirketlerin genel performansını da önemli derecede arttırabilecek bir unsur olarak görülüyor. Yönetim kurullarında cinsiyet eşitliğine değer vermenin şirketlere faydalı sağladığı birçok alan var. Daha büyük pazar payı, yatırımların daha hızlı geri dönüşü ve gelişmiş şirket kültürü bu alanların yalnızca bir kısmı.

Birleşik Krallık Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu ve iş dünyasının iş birliğinde yayımlanan “Daha iyi İş/Daha iyi Dünya” raporunda şirketlerin küresel hedeflere ulaşabilmelerini sağlayan yetkinlikler 6 başlık altında toplandı: Uzun vadeli planlama, inovasyon, iş birliği, şeffaflık, çevre yönetimi ve toplumsal kapsayıcılık. Üstelik araştırmalar, bu yetkinliklerin; yönetici kadrolarında cinsiyet dağılımının dengeli olduğu şirketlerde, erkek egemen yönetim kadrolarına sahip şirketlere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Küresel Hedeflerin gerçekleştirilebilmesi, yöneticilerin ileri görüşlü, yenilikçi ve işbirliğine açık olmasını gerektiriyor ve araştırmalar kadınları bu özelliklere yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Varlık yönetimi şirketi BlackRock’tan yapılan açıklamaya göre şirketlerde cinsiyet çeşitliliği oranının düşük olması, etkili stratejik kararlar alma yeteneğini düşürerek uzun vadede büyüme kapasitesini düşürüyor.

Üst düzey yönetici pozisyonlarında daha fazla kadın olması, şirketlerin inovasyon kapasitesini de arttırıyor çünkü kadınlar, birçok sektörde kadınların hayatını kolaylaştıran ya da kadınlar tarafından daha yüksek verimle üretilebilecek mal ve hizmetleri belirlemede avantajlılar. Örneğin 2017’de BM ile BNY Mellon’ın beraber yürüttüğü çalışmanın sonucuna göre telekomünikasyon, enerji, çocuk bakımı gibi sektörlerde cinsiyet eşitliğini sağlamak 300 milyar dolarlık ek pazar fırsatı yaratabilir. Küresel Hedefler’e ulaşmanın koşulu olarak görülen işbirliği ise kadınların uzlaşmaya açık olmaları, kapsamlı bir yaklaşım sergilemeleri ve diğer paydaşların yararını da gözetmeye yatkın olmalarıyla beraber kadınların bulunduğu karar alma süreçlerinde daha kolay sağlanabilen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Kadınlar birçok paydaşın farklı isteklerini ve çıkarlarını dengeleme konusunda yetenekliler. Araştırmaların sonuçlarından bir diğeri de kadın yöneticilerin iş dünyasının toplumsal ve çevresel etkisini daha çok önemsedikleri. Bu durum çalışma ortamının huzurunu ve kadın çalışanlar da dahil olmak üzere tüm çalışanların süreçlere katılımını arttırıyor. Bunu sağlayan yüksek empati yeteneği, kadınların tüketici ihtiyaçlarını belirlemede de daha tutarlı sonuçlar elde etmelerine yardımcı oluyor. Örneğin Norveç’te 2006 yılında %18 olan kadın yönetici oranı 2009’da %40’a çıkarken; işten çıkarmaların azalması ve istihdamın artmasının bir sonucu olarak karlılık %3 azaldı. Ancak üç yılın sonunda daha uzun vadede bu şirketlerin ekonomik olarak diğerlerine göre başarısız olduğu görülmedi.

Net Impact’ın araştırmasına göre sosyal ve çevresel sorumluluğu önemseyen bir şirkette çalışmak kadınların %60’ı için önemliyken bu oran erkeklerde %38’de kalıyor. Kadınlar iklim değişikliğinin ve toplumsal sorunların etkilerini erkeklere göre daha fazla ve doğrudan hissediyor, bu yüzden çözüm üretmeye daha elverişli oldukları görülüyor. İş yerinde etik uygulamalar da kadınlar tarafından erkeklere göre daha çok destekleniyor. Bu açıdan daha çok kadının yönetici olarak çalıştığı şirketler, olumlu toplumsal gelişmelerle ve kurumsal sosyal sorumlulukla eşleştiriliyor.

İş yerinde cinsiyet eşitliğini ölçütleri şöyle: ücret eşitliği, kariyer fırsatlarında eşitlik ve çalışanların cinsiyet dağılımı. Sürdürülebilirlik odaklı yatırım danışmanlığı şirketi RobecoSam bu kriterleri kullanarak 500 şirketin “Cinsiyet skoru”nu ölçtü ve elde ettiği verileri şirketlerin hisse senedi gelirleriyle karşılaştırdı. Çalışmanın sonunda cinsiyet skoru daha yüksek olan şirketlerin 2004-2014 yılları arasında %11 daha yüksek performans gösterdiği ortaya çıktı. Credit Suisse’in 2016’da yaptığı analiz de benzer bir sonuca işaret ediyor: Üst düzey yöneticilerinin en az %15’i kadın olan şirketler, kadın temsilinin %10’un altında kaldığı şirketlere göre %18 daha karlı.

Daha İyi İş/Daha İyi Dünya raporunun sıraladığı verilerin mesajı çok açık: Daha fazla kadının rol aldığı yönetim kurulları; şirketlerin performansını arttırmakla kalmıyor, toplumları ve Dünya’yı da daha iyi bir yer haline getiriyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

WWF Yaşayan Gezegen Raporu'nu yayımladı

WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), 2018 yılının Yaşayan Gezegen Raporu’nu yayımladı. “Daha İyiyi Hedeflemek” sloganıyla yola çıkan raporda; doğanın ekonomi ve iş dünyası için önemi, insan sağlığı ve refahı üzerindeki etkileri vurgulanıyor. Mevcut verilerin işaret ettiği olumsuz gelecek senaryolarına rağmen Büyük Veri’den ve yeni teknolojilerden yararlanılarak atılacak iddialı adımlarla verdiğimiz zararı ölçmenin ve azaltmanın yolları da tartışılıyor.

Modern toplumlar sahip oldukları ve üretmeye devam ettikleri her şeyin kaynağını doğadan karşılıyor. Bu sebeple doğa ve doğal yaşam insan sağlığı, refahı ve güvenliği için en önemli unsur olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalardan elde edilen veriler, değeri yıllık 125 trilyon dolara ulaşan ekonomik aktivitenin tamamının doğa ve doğal kaynaklar kullanılarak elde edildiğini gösteriyor. Bu sebeple her geçen gün doğayı korumanın keyfi bir girişim olmadığı, buna mecbur olduğumuz daha iyi anlaşılıyor. Bu bağlamda iş dünyası ve finans sektörü çevrenin karşı karşıya olduğu tehlikelerin ülkeler, iş dünyası ve mali piyasalar üzerindeki etkisi hakkında endişelenmeye başlarken politikacılar da doğaya verdiğimiz zararın artması ve biyoçeşitliliğin azalması karşısında iklim ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmanın yollarını arıyor.

Raporda tüketimin artışıyla beraber gelen enerji, arazi ve su talebinin artışı gezegenimizdeki değişimin ana sebebi olarak gösteriliyor. Ekolojik Ayak İzi gibi ölçüm araçları; tüketim ürünlerinin, bu ürünlerin üretiminde kullanılan materyallerin ve tedarik zincirinin dünyamız üzerinde ciddi etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Gittikçe büyüyen bir tehlike olan iklim değişikliğinin artmasının yanı sıra canlı türlerinin aşırı kullanımı, arazilerin dönüştürülmesi ve tarım biyoçeşitliliği azaltan temel unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Son araştırmalara göre dünya üzerinde insan kullanımına açılmamış arazi, toplam alanın yalnızca dörtte birini oluştururken bu oranın 2050’de onda bire düşmesi bekleniyor. Canlı türleri, doğal yaşam alanlarının kalitesi ve ekosistemlerin işleyişi üzerinde önemli olumsuz etkileri olan toprak bozunması, dünya genelinde ormanlaştırma ve ekim-dikim çalışmalarıyla yavaşladığı halde biyoçeşitlilik açısından en zengin bölgelerden biri olan tropikal ormanlarda giderek artıyor. Karasal ekosistemler üzerinde olumsuz etkileri olan toprak bozunması 3 milyar insanın refahını olumsuz etkilerken devasa boyutlarda ekonomik zarara yol açıyor. Raporda belirtilen diğer olumsuz gelişmelerin arasında arıların ve diğer polen taşıyıcıların popülasyonlarındaki ciddi daralma, gıda üretimi ve diğer ekosistemlerin işleyişinde hayati önem taşıyan toprak biyoçeşitliliğinin ciddi risk altında olması da vurgulanıyor. Bunların yanında deniz ve tatlı su ekosistemleri de ağır baskı altında bulunuyor. Örneğin 1950’ye göre günümüzde, okyanuslardan 6 milyar ton ağırlığında balık ve omurgasız hayvan eksildi. Tüm büyük deniz ekosistemlerinde plastik kirliliği görülüyor. Üstelik insan hayatının en önemli kaynaklarından biri olan tatlı sular da benzer sebeplerle tehlike altında.

Mevcut duruma ve olumsuz gelecek senaryolarına karşın raporda, alınması gereken önlemler ve olumlu değişimi destekleyecek girişimler de sunuluyor. Araştırmacılar Büyük Veri’yi, gelişmiş görüntüleme yöntemlerini ve diğer analitik yöntemleri kullanarak belli ürünlerin ve tedarik zincirlerinin sebep olduğu spesifik etkiyi ölçebiliyor. Bu karmaşık ağın şeffaflaştırılması, biyoçeşitliliğin kaybolmasını durdurma amacında etkili bir yöntem olarak görülüyor. Bir diğer önemli adım ise biyoçeşitliliğe karşı tehditlerin farklı coğrafyalarda ortaya çıkma şekillerindeki ve benzer türlerin bu tehditlerden etkilenme yollarındaki farklılıkları anlamak. Bu amaçta, türlerin popülasyonları üzerindeki tehlikeler hakkında bilgi veren Yaşayan Gezegen Endeksi bize zengin bir kaynak olarak gösteriliyor. Yaşayan Gezegen Endeksi, dünya üzerinde binlerce omurgalı türünün popülasyonunu ölçerek biyoçeşitliliğin durumu takip etmemize de yardımcı oluyor. Örneğin son endekse göre dünya genelinde 1970-2014 arasında canlı popülasyonlarında %60 oranında daralma görüldü. “Dünya üzerindeki her türlü yaşam formu ve bu yaşam formları arasındaki tüm ilişkiler” olarak tanımlanan biyoçeşitliliği ölçmek oldukça karmaşık ve zor bir süreç olduğu için WWF’nin raporunda Yaşayan Gezegen Endeksi’nin yanı sıra türlerin dağılımındaki değişimi, yok olma tehlikelerinin boyutunu ve topluluk yapılarındaki değişimi inceleyen başka ölçme yöntemleri de sunuluyor. Tüm ölçme yöntemlerinin ortaya koyduğu sonuç ise aynı gerçeğe işaret ediyor: Doğal sistemler ve biyoçeşitlilik ciddi daralmalar ve değişimler yaşıyor.

İş dünyası iddialı adımlar atmazsa ve inisiyatif almazsa toplumların ve insani kalkınmanın olmazsa olmaz kaynağı olan doğal sistemlerdeki kötü gidişatın devam edeceği raporda açıkça belirtiliyor. Bu trendi tersine çevirmek için önerilen girişimlerin ana çerçevesini ise Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’yle uyumlu amaçlarla tasarlanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi oluşturuyor. WWF’nin yaklaşık 40 üniversite, doğayı koruma kuruluşu ve hükümetlerarası kuruluş ile beraber başlattığı Biyolojik Çeşitlilik Eğrisini Tersine Çevirmek adını taşıyan araştırma; modelleme sistemlerinin kullanılmasıyla muhtemel senaryoları belirlemeyi ve bu doğrultuda en iyi yöntemlere ulaşmayı amaçlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

Şehirlerin döngüsel ekonomiye sahip olmasının dört yolu

2013’te Norveçli bir otobüs şirketi Oslo sakinlerine otobüslerin artık muz kabukları ile çalışacağını duyurdu. Bu duyurudan tam bir yıl öncesine gittiğimizde, Oslo’da iklim değişikliği ile ilgili yenilikçi kararlar alınmaya başlandığını görüyoruz. Şehrin sakinlerine evlerinde gıda atıklarını biriktirmeleri için yeşil geri dönüşümlü plastik torbalar dağıtılmış, toplanan bu organik materyallerden biyogaz üretilmesi amaçlanmıştı. Bugün, Oslo’da otobüsler üretilen bu biyogaz ile hareket ederken, ulaşımdan kaynaklı sera gazı salımının da büyük ölçüde önüne geçiliyor.

Aynı amaçla, San Francisco da yemek artıklarını kompostlamak için bir program uygulamıştı. Evlerden ve iş yerlerinden toplanan atıklar, alan düzenlemesiyle beraber yerel çiftçilerin topraklarında kullanması için gübreye dönüştürüldü. Bu girişim 2002’de oluşturulan ve 2020 yılına kadar gerçekleştirilmesi planlanan sıfır atık hedefinin bir parçası. Bu hedefle birlikte atıkların tamamını düzenli depolama sahasına göndermeden ve yakılma işlemi uygulamadan geri dönüştürmek veya yeniden kullanmak planlanıyor. San Francisco 2012 yılına kadar bu hedefi %80 oranında gerçekleştirerek Kuzey Kaliforniya’da atıkların yeniden kullanımı konusunda öncü şehir oldu. Şehir yönetimi, depolama alanlarına giden atıkların yarısının da geri dönüştürülebileceğini düşünüyor ve böylelikle bu oranın %90’a çıkması planlanıyor.

Gıda atıklarını yakıta veya gübreye dönüştürerek tekrar kullanmak şehirlerin döngüsel ekonomiyi deneyimlediği bir yol. William McDonough bunu “Biz büyük bir problemi devasa bir fırsata dönüştürüyoruz” diyerek açıklıyor. Tabi ki döngüsel sistemler şehirlerin geleneksel geri dönüşüm ve tekrar kullanma sistemleri üzerine kuruluyor ama artık ürünlerin başlangıçta dayanıklılık, tekrar kullanım ve onarımı için nasıl tasarlanabileceğine bakılıyor. Döngüsellik kaynakların sürekli olarak uygunluğu, kullanılması, yeniden dağıtılması ve ileride kullanılmak üzere geri dönüştürülmesi için kullanılan olgun ekosistemlerdeki malzeme ve enerji akışlarının taklit etmek için tasarlanıyor. Döngüsel sistemler, gereksiz tüketimi, materyallerin maliyetini, ürün üretmek için gereken enerji miktarını azaltarak ve maliyetleri düşürerek ekonomiye katkı sağlıyor. Son zamanlarda yapılmış olan Avrupa Komisyonu çalışmasında, Avrupa’da sadece üretim alanında döngüsel ekonomiye geçilmesiyle bile yıllık 630 milyon dolar tasarruf sağlanabileceğini görüyoruz. Döngüsellik yerel odaklı üretimi ve ürünlerin onarımını canlandırarak yerel bir “kapalı döngü” oluşturabilir. Oslo’nun Atık Yönetim Ajansı üst düzey yöneticisi ve Avrupa Birliği Döngüsel Ekonomi Ortaklığı başkanı Håkon Jentoft, Oslo ve diğer şehirlerin döngüsellik alanındaki öncülüğünü 4 farklı yolla açıklıyor.

1. Şehirler ve sektörler arasında diyalog başlatılıyor.

Daha iyi bir kaynak yönetimi için, ürünlerin nasıl üretildiği hakkında endüstriler ile iletişim içinde olmak ve ürünlerin üretim yolunu değiştirmek için çabalanması gerekiyor. Şehirlerin, kendi atık yönetimi bilgilerini kullanarak, problemler hakkında şirketlerle diyalog kurmaya başladığını görüyoruz. Döngüsel pazarların gelişimi işletmelerin ürünlerini tasarlamalarına ve üretici sorumluluğu almaya yönelik eylemlerine bağlanıyor.

2. Şehirler satın alma gücünü ve tedariki kullanıyor.

Satın alma gücü çok büyük olan şehirler, karbon salımları da dahil olmak üzere çevresel kriterleri ürünlere uygulayan yeşil tedarik üzerine odaklanıyor. Ürünlerin yaşam döngüsüne bakarak, üretim ve atık süreçleri doğrultusunda dairesellik, tedarik sürecine uygulanıyor.

3. Şehirler, vatandaşların tüketim şekillerini etkilemeye çalışıyorlar.

Her gün daha fazla tüketmelerini sağlayan çok güçlü dayatmalar olmasına rağmen kurallar ve tavsiyelerle, insanların döngüselliği benimsemesi planlanıyor.

4. Materyallerin nasıl daha iyi kullanılabileceği hakkında düşünülüyor.

Hangi ürünlerin atık olarak son bulduğunu ve atık akışında nelerin yarının kaynağı olabileceğini bilerek şehirlerin döngüselliği deneyimlediğini görüyoruz. Gıda atığı ve atık sudan üretilen biyogazla çalışan 150’den fazla şehir otobüsü ve çiftliklere gönderilen gübreyle, Oslo’nun döngüsel sisteminin ilgi çektiğini söyleyebiliriz. Bu sistem Oslo’nun yenilikçi çabaları için iyi bir başlangıç noktası olma niteliği taşıyor.

Sonuç olarak, insanların ikna edilmesi ve gerekli tesislerin inşa edilmesinden çiftçilerin endüstriyel gübreden organik gübreye geçirilmesine kadar her adımda büyük çaba ve yatırım gerektiren döngüsel ekonominin, şehirlerin zenginleşmesi ve çevresel ayak izlerinin azalması için daha fazla ivme kazanması gerektiğini söyleyebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Küresel Rekabetçilik Raporu Yayımlandı

Dünya Ekonomik Forumu Küresel Rekabetçilik Raporu’nu yayımladı. Raporda, hızla değişen teknolojinin, siyasi kutuplaşmanın ve kırılgan bir ekonomik iyileşmenin ortasında, büyüme ve refahın yeni yollarının tanımlanmasının, değerlendirilmesinin ve uygulanmasının önemi vurgulanıyor. Bu raporda yer alan yeni Küresel Rekabetçilik Endeksi 4.0, Dördüncü Endüstri Devrimi (4IR)'nde üretkenlik ve uzun dönemli büyüme için kritik olan bir dizi etkene ışık tutuyor ve karar alıcıların değerlendirmesi için bir araç sunuyor. Aşağıdaki ana bulgular, küresel ve bölgesel düzeydeki analizler ile ortaya çıkan sonuçları ve yeni araçları özetliyor.

-Rekabetçiliği anlamak ve değerlendirmek için yeni bir araç: Yeni kavramlar ve geniş kapsamlı yeni veri toplama çabalarının dahil edilmesiyle Küresel Rekabetçilik Endeksi 4.0, Dördüncü Endüstri Devrimi’nin gelişmesine; insan sermayesi, inovasyon, esneklik ve çeviklik gibi etkisi önemli ölçüde artacak olan faktörler hakkında yeni ve daha incelikli anlayışlar sunuyor. 0 ile 100 arasında değişen yeni bir ilerleme puanı belirleyen Endeks, tüm ülkeler için ulaşılabilir hedefler koyuyor ve her ülkenin göstergelere göre puanını maksimize edebilmesini amaçlıyor.

Endekste, elde edilen verilerin birleşiminden oluşan toplam 98 gösterge bulunuyor ve bu göstergeler 12 sütun halinde düzenleniyor. Bunlar; kurumlar, altyapı, bilgi işlem teknolojilerinin benimsenmesi, makroekonomik istikrar, sağlık, beceri, ürün pazarı, işgücü piyasası, finansal sistem, pazar büyüklüğü, iş dinamizmi ve inovasyon yeteneği.

Endeks, her ekonomiye büyüme yolunu tanımlamak için eşit şartlar sunarken diğer taraftan ekonomilerin, sadece belirli bir faktöre odaklanmak yerine, rekabetçilik yaklaşımlarında bütünsel olması gerektiğine vurgu yapıyor. Örneğin, dijital becerilere yatırım yapmadan teknolojiye yatırım yapmanın anlamlı bir verimlilik artışı sağlamayacağına, dolayısıyla rekabet gücünü artırmak için hiçbir alanın ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

-Bölge ve ülkelerin sonuçları: ABD 85,6 puan ile endekste birinci sırada yer alıyor. Bu da birinci sırada yer alan ekonominin bile iyileştirilebileceği alanlar olduğunu gösteriyor. ABD’yi 83,5 puanla Singapur, 82,5 puanla Almanya takip ediyor. İlk ondaki diğer ülkeler sırasıyla; İsviçre, Japonya, Hollanda, Hong Kong, İngiltere, İsveç ve Danimarka.

Avrupa ve Kuzey Amerika, en rekabetçi 10 ekonominin yedisine ev sahipliği yapıyor. Sıralamanın diğer ucunda, incelenen 34 Sahra altı Afrika ekonomisinin 17'si dünya genelinde en alt sıralarda yer alırken bölgenin ortalaması ise 45,2 puan. Bölgesel ortalamalar küresel karşılaştırmalar için yararlı olsa da, bölgeler arasında çok büyük farklılıklar bulunuyor ve bu da ekonomilerin rekabet gücü geliştirmesinde coğrafyanın etkisinin düşük olduğunu gösteriyor.

-Küresel eğilimler ve etkileri: Tüm ekonomilerin gelecekte büyümeyi ve geliri sürdürebilmek için daha geniş rekabet gücü tedbirlerine yatırım yapmaları gerekiyor. Sonuçlar, rekabet gücü ile gelir seviyesi arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösteriyor. Örneğin, yüksek gelirli ekonomiler ilk 20'yi oluştururken, yalnızca üç yüksek gelirli olmayan ekonomi ilk 40'ta yer alıyor.

Günümüzde rekabet gücünün temellerini geliştirmek için yatırım yapmak olası krizlere karşı ülkeleri daha dayanıklı hale getirecek. Ayrıca sürekli değişen çevre koşulları, teknolojideki değişimler, dünya çapındaki güvenlik açıklıklarından dolayı rekabet gücünün her zamankinden daha önemli olduğu vurgulanıyor.

Açık ekonomik politikalara sahip pazarların daha yenilikçi ve rekabetçi olduğu vurgulanıyor. Örneğin, ülkeler arasında bazen “kazan-kazan” durumu yaşanırken bazen de “kazan-kaybet” durumu söz konusu oluyor. Politikaların, korumacılıktan ziyade, küreselleşmeden etkilenenlerin koşullarının iyileştirilmesine odaklanması tavsiye ediliyor. Küresel Rekabetçilik Endeksi ve diğer kaynakların verileri birleştirildiğinde, yeniden dağıtım politikalarının, güvenlik ağlarının, insan sermayesine yapılan yatırımların ve kademeli vergilendirmenin bir ülkenin rekabet edebilirlik seviyesinden taviz vermeden eşitsizliği azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Rapora göre eşitliği, sürdürülebilirliği ve büyümeyi bir arada gerçekleştirmek mümkün ancak proaktif, ileri görüşlü bir liderliğe ihtiyaç var. Herkes için daha yüksek yaşam standartlarını teşvik eden, çevreye saygılı ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının gözetildiği daha bütünsel bir ekonomik ilerleme modeline ihtiyaç duyulduğu konusunda dünya çapında bir fikir birliği olduğu belirtiliyor. Sonuçlar, eşitlik ve büyüme arasında karşıt bir ilişki olmadığını gösteriyor: Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinin hem rekabet edebilirlik hem de katılım açısından güçlü performans gösterdiği gibi, büyümeci ve eşitlikçi olmak aynı anda mümkün. En rekabetçi ekonomiler, en büyük ekolojik ayak izine sahip olmakla birlikte en verimli olanlar aynı zamanda. Bu nedenle liderler, eşitlik, sürdürülebilirlik ve büyüme arasında fayda oluşturmak için uzun vadeli öncelikler ve proaktif çabalar gösterme görevini üstlenmeleri gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Sürdürülebilir Gıda Sistemleri

Bu yıl 17 Ekim’de 4.sü düzenlenen Sürdürülebilir Gıda Konferansı’na S360 olarak biz de katıldık. Dünya nüfusunun artışıyla paralel olarak artan sağlıklı, güvenilir ve ulaşılabilir gıda ihtiyacını karşılamanın yollarını konuşmak ve iş dünyasında farkındalık yaratmak hedefleriyle düzenlenen etkinlikte, sürdürülebilir tarımın ve sürdürülebilir gıda sistemlerinin önemi vurgulandı. Konuyla ilgili ülkemizde atılmakta olan adımların örneklerinin incelendiği oturumlarda Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarıyla hayata geçirilen Türkiye-Sudan tarım ve ticaret iş birliği dikkat çekti.

Sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir gıda sistemleri, endüstriyel tarımın küresel zararları ve hızla artan nüfusun beslenme ihtiyacını karşılayamama tehlikesiyle beraber gittikçe daha fazla dikkat çeken alanlar. Çünkü bu yöntemlerin uygulanmasının gıda üretimini %58’e kadar arttırabileceği belirtiliyor. Sürdürülebilir tarımın en önemli amaçları arasında sağlıklı bir çevre, kârlılık ve sosyal ve ekonomik eşitlik gösterilebilir. Başta cinsiyet eşitsizliği olmak üzere her türlü eşitsizlikle mücadelenin, yenilikçi ekonomik fırsatların ve kırsal toplumların gelişimine katkı sağlamanın yolu da tarım ve gıda sektörünün dönüştürülmesinden geçiyor. Sürdürülebilir tarım çerçevesinde tanımlanan gıda sistemleri ise üretimden tüketime kadar her aşamada gıda güvenliğini ve sağlığını, doğal kaynakların korunmasını ve sosyoekonomik refahı arttırmayı sağlayan uzun vadeli yapılar anlamına geliyor. Dünya nüfusu için daha iyi beslenme imkanları sağlarken, gıda kayıpları ve israfının da en aza indirgenmesi amaçlanıyor.

Tarımda ve gıda sistemlerinde sürdürülebilirliğin olumlu etkisinin amaçlandığı alanların başında çevre, ekonomi ve toplum geliyor. Çevre temelinde; toprak ve su yönetimi, biyoçeşitliliğin ve doğal yaşamın korunması, atık yönetimi, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı sürdürülebilirliği sağlarken iklim değişikliğinin önlenmesi ana amaç olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik sürdürülebilirliğin yolu da her aşamasıyla kayıt altına alınan şeffaf bir yönetim sisteminden, kârlılığı ve finansal istikrarı sağlamak üzere yapılacak analizler ve önlemlerden geçiyor. Bu bağlamda son yıllarda ürün seçimi ve verimliliği önemli alanlardan biri olarak görülüyor. Son olarak tarımın toplumsal sürdürülebilirliğe katkı sağlayan bir unsur olabilmesi için ise çalışan haklarının güvence altına alınması, sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı sunulması, adil ücretlendirme, yerel iş gücü istihdamına katkı sağlanması ve her türlü ayrımcılıkla ve eşitsizlikle mücadele edilmesi en önemli kavramlar.

Ekim ayının 15’i, tarım ve gıda sistemlerinin de amaçlarından biri olan toplumsal ayrımcılık ve eşitlikle mücadele kapsamında Dünya Kadın Çiftçiler Günü olarak kutlanıyor. Kadınların tarım sektöründeki rolü ücretsizken, gayri resmi hizmetler ve ev işlerinin tamamına yakınını üstlenmeleriyle beraber oldukça büyük bir sorumluluğun altında kalıyorlar. Üstelik erkek nüfusun kırsal kesimden göç etmesiyle de bu yük her geçen gün artıyor. Buna rağmen kırsal kesimlerde kadınlar hem aynı bölgedeki erkeklerden hem de kentli kadınlardan yoksulluk, dışlanma ve iklim değişikliğinin etkileri gibi konularda daha fazla zarar görüyor. Her türlü tarımsal imkana erişmekte erkeklere göre daha fazla zorluk çeken kadın çiftçilerin çalışmaları ve ürünleri de daha düşük fiyatlandırılıyor. Bu bağlamda kadın çiftçilere eşit şartlar sunmak ve güçlenmelerini sağlamak için sürdürülebilir tarım önem teşkil ediyor.

Sürdürülebilir tarımın kazanımlarından olan gıda güvenliği, çeşitlilik ve tarımsal faaliyetlerde tasarrufun sağlanması amaçlarıyla yürütülen çalışmalara örnek gösterilebilecek projelerden biri de Türkiye ile Sudan ortaklığında gerçekleştirilecek. Geçtiğimiz Eylül ayında imzalanan anlaşmayla Türkiye’den yatırımcılar için Sudan topraklarında tarım yapma imkanının önü açıldı. Anlaşmaya göre Türkiye’den Sudan’a gönderilecek olan tarım teçhizatı gümrükten geçerken kolaylık sağlanacak ve 12.500 dönümlük pilot arazi Kasım ayında teslim alınarak faaliyete başlanacak. Sonraki aşamalarda ise 780.500 hektarlık arazi Türkiye’den yatırımcıların hizmetine sunularak başta tekstil sanayisi olmak üzere, tarıma dayalı sanayide ihtiyaç duyulan hammaddenin tedariki garanti altına alınacak. Sudan’ın uygun iklim koşullarına sahip bölgelerinde üretilebilecek ancak Türkiye ikliminde yeterli üretimin yapılamadığı tarım ürünleri, bu iş birliği sayesinde üretilerek vergilendirme olmaksızın ülkeye geri döndürülecek. Türkiye’nin sahip olduğu tarımla ilgili bilgi birikimi ve teknoloji ile Sudan’ın sahip olduğu iklim koşulları ve zengin doğal kaynakların birleşimiyle, iki ülkenin de ticaret hacimlerini arttırarak kârlı çıkmasını sağlamak amaçlanıyor. Projenin hedefleri doğrultusunda Ziraat Katılım Bankası’nın Hartum’da bir şube açması konusunda da anlaşmaya varıldı. Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcilerinin yanı sıra özel sektörden önemli sayıda temsilcinin de katıldığı Sudan gezisi sonrası yapılan açıklamalara göre Sudan ile ticaret hacminin 10 milyar dolara ulaşması hedefleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Dünyada bir yılda üretilen gıdanın üçte biri çöpe gidiyor

Tohumun toprağa düşmesinden başlayarak mutfaklarımızdaki masalara kadar gelen tedarik zinciri boyunca her yıl 1,2 trilyon dolar değerinde olan 1,6 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, gıda israfını “insan tüketimi için üretildiği halde insanların tüketmediği her türlü gıda” olarak tanımlıyor. Bu israf, gelişmiş ülkelerde büyük oranda tüketicinin mutfağında gerçekleşirken, gelişmekte olan ülkelerde ise üretim ve nakliyat aşamalarında daha çok görülüyor. 2030’da yıllık gıda israfını yarıya indirmek Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında bulunuyor. Çünkü küresel sera gazı salımının %8’i gıda israfından kaynaklanıyor. Üstelik tüm gıda üretimin üçte biri israf edilirken dünyada 870 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Buna karşılık, The Boston Consulting Group’un öngördüğü senaryo Birleşmiş Milletlerin 2030 hedeflerine yaklaşamadığımızı ortaya koyuyor. Zincirin her halkası inisiyatif alarak hedefe yönelik iş birliği yapmazsa 2030’da yıllık gıda israfı 2,1 milyar tona ulaşacak.

BCG, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ne ulaşmak ve 700 milyar dolarlık tasarruf sağlamak amacıyla odaklanılması gereken sorunları beş kategoride topladı ve her sorun için tüketicilerin, iş dünyasının, hükümetlerin, sivil toplum örgütlerinin ve üreticilerin bir araya gelerek yapabileceklerini listeledi.

Odaklanılması gereken sorunların başında gıda israfıyla ilgili farkındalığın zayıf olması geliyor. Tüketiciler ve restoran çalışanları gıda israfını nasıl en aza indirgeyebilecekleri hakkında yeterince bilgi sahibi değiller. Örneğin en yaygın yanlış bilgilerden biri her türlü taze gıdanın dondurulmuş gıdadan daha sağlıklı olduğu. Buna inanan tüketiciler yaşadıkları iklimde mevsimi olmasa da taze gıda talep ettikleri için farklı iklimlerden getirtilen ürünler nakliye masraflarına ve nakliyat sırasında bozulan ürünlerle gıda israfına sebep oluyor. Bir başka israf sebebi de tüketicilerin kampanyalardan faydalanmak isteyerek tüketebileceklerinden daha fazla ürün satın alması.

Zincirin her halkasında farkındalığı arttırmak için getirilen önerilerin başında çiftçilere tohumlarını ve ürünlerini, hastalıklara ve bozulmaya karşı korumayı öğrenmelerini sağlayacak eğitimler verilmesi geliyor. Bir diğer öneri ise şirketlerin tüketici davranışlarını olumlu yönde değiştirmek üzere tasarlanmış ürünler ve kampanyalar geliştirmesi. Süpermarketler zinciri Tesco’nun “Bir alana sonra almak üzere bir bedava” kampanyası bu önerinin hayata geçmiş bir örneği olarak, tüketicilerin ürünleri ihtiyaçları olduğu zaman almalarını sağlayarak israfı önlüyor. Şirketlerin farkındalığı arttırmak adına atabileceği adımlardan biri de çalışanlarını üretim sürecinde ham maddelerin geri dönüşümüyle ve aletlerin tekrar kullanımıyla ilgili bilinçlendirmek. Sodexo ve Ikea bu konuda profesyonellerle çalışarak israfın hesabını tutan ve sebeplerini tespit eden iki şirket olarak karşımıza çıkıyor.

BCG’nin araştırmasında ortaya koyduğu bir diğer sorun tedarik zincirinde altyapının yetersiz olması. Tedarik zinciri boyunca, özellikle nakliyat sırasında, soğutma işlemlerinin arttırılması ürünlerin ömrünü belirgin şekilde uzatıyor. Ancak birçok sektörde yeterli soğutma sistemi hala kullanılmıyor. Küresel nakliye şirketi Maersk, gelişmiş altyapıya sahip nadir örneklerden biri olarak ürünlerin taşındığı konteynırların anlık konumunu, sıcaklığını ve nemini ölçerek bozulmaların önüne geçiyor. Daha gelişmiş altyapının bir başka getirisi de tohumları, yan ürünleri ve tüketilmeyen gıdaları, tekrar kullanmayı ya da başka bir ürüne dönüştürmeyi sağlaması.

Tedarik zincirinin daha verimli hale getirilmesi için yapılan çalışmaların gıda israfı konusuna yeterince odaklanmaması da bu konudaki sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin gıda ürünlerine olan talep ile üreticinin sağladığı arzın daha iyi eşleşmesini sağlamak üzere kullanılacak aygıtların geliştirilmesi gereksiz üretimin önüne geçerek israfı azaltabilir. Yine de şimdilik şirketler yeni teknolojiye uyum sağlamakta yavaş kalıyor. Verimliliği arttıracak bir başka önlem de üretimde kullanılan ham maddeleri yerli ürünlerden sağlamaya çalışarak nakliyat süresini kısaltmak ve böylece bozulmayı azaltmak.

Tüm tedarik zinciri boyunca yeterli iş birliğinin sağlanamaması da gıda israfını arttıran etkenlerden biri. Bu amaç için düzenlenmiş anlaşmaların eksikliğinde üreticiler, talep beklediklerinden fazla olduğunda tohum kalitesini düşürmek zorunda kalıyor. Talep beklentilerinin altında kaldığında ise üretimlerinin bir kısmı ellerinde kalarak israf oluyor. Üreticiler, dağıtıcılar ve tüketiciler arasında yapılacak üretim öncesi anlaşmalar da üreticileri talebin üstünde ya da altında kalan üretimden koruyabilir.

BCG’nin ortaya koyduğu sorunların sonuncusu da resmi düzenlemelerin ve vergilendirme politikalarının israfı önlemede yetersiz kalması. Mevcut vergiler, şirketleri ya da tüketicileri sebep oldukları gıda israfından dolayı cezalandıracak ya da israfı azaltmaya teşvik edecek nitelikte değil. Bu bağlamda yapılacak yeni düzenlemeler de gıda sektörünün her paydaşını inisiyatif almaya yönlendirebilir.

Odaklanılan sorunları çözmek için geliştirilen öneriler, yalnızca gezegenimizin geleceğini korumak ve açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan için umut olmakla kalmıyor, aynı zamanda şirketler için ekonomik fırsatlar da sunuyor. Şirketlerin bu sürece katkı sağlamaları, uzun vadede üretim maliyetlerini düşürmek, geri dönüşüm ve tekrar kullanımla yeni ürünler üreterek yeni gelir kaynakları oluşturmak ve özellikle de aldıkları inisiyatif sayesinde hükümetlerin ve tüketicilerin ilgisini çekmek gibi avantajlar sağlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 October

Global Kurumsal Sosyal Sorumluluk Risk ve Performans Endeksi

EcoVadis tarafından yayımlanan Global Kurumsal Sosyal Sorumluluk Risk ve Performans Endeksi 2015-2017 yılları arasında 33.000'den fazla şirketin kurumsal sosyal sorumluluk performansının güncel analizini sunuyor.

Şirketlerin değerlendirilmesiyle elde edilen veriler, dokuz büyük sektörle ilgili (hafif, ağır ve gelişmiş üretim, yiyecek ve içecek, inşaat, toptan satış, ulaşım, bilgi ve iletişim teknolojisi (BİT), finans, hukuk ve danışmanlık) kapsamlı gözlemleri paylaşıyor. Ayrıca, bölgesel farklılıklar ve benzerlikler hakkındaki gözlemlerin yanı sıra büyük ölçekli firmaların ve KOBİ’lerin performans analizleri de mevcut. Endeks, sıfır 100 arası bir skalada, çevre, işgücü uygulamaları ve insan hakları, iş etiği ve sürdürülebilir tedarik olmak üzere dört temada ve 21 KSS kriterine dayanan EcoVadis puanlaması kullanılarak oluşturuldu. 64’ün üzerinde puan alanlar organizasyonların yaklaşık %5’ini oluşturuyor ve ileri düzey olarak kabul ediliyorlar. 45’in üzerinde puan alan şirketler “katılım gösteriyor” , 25-44 arasında puan alanlar orta riskli, 25 ve altı puan alanlar ise yüksek riskli olarak tanımlanıyor.

Raporda öne çıkanlar şu şekilde;

- İş etiği, dünyanın en çok gelişen KSS teması oldu ve BİT bu konudaki en yüksek puan alan sektör olarak 45.2 puan aldı. Tüm kategorilerdeki şirketler, özellikle yolsuzluk ve rüşvetle mücadele ve bilgi güvenliği konularında iş etiğinde önemli bir iyileşme sağlıyor. Bu temada küresel ortalama ise 41.2 puan.

- Küresel çevre performansı 45.4 puandan 45 puana geriledi. Gıda ve içecek KOBİ'leri 43.9 puanla, büyük imalat şirketleri ise 49.6 puanla çevre kategorisinde en iyi performans gösterenler oldu.

- İşgücü uygulamaları ve insan hakları girişimleri hala iyi durumda görünüyor. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri 47.7 puanla, büyük BİT şirketleri ise 43.3 puanla bu temada en yüksek performansı gösteriyorlar.

- Sürdürülebilir tedarik uygulamalarına daha çok odaklanmak gerekiyor. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri sürdürülebilir tedarik uygulamalarında 42.1 puan ile en iyi performans gösterenler, fakat genel olarak bu tema genel ortalama performansın gerisinde kalıyor ve sektörler için risk oluşturuyor.

- En iyi performans gösteren endüstriler en iyi uygulamaları benimsiyor ve düzenli olarak ilerlemeyi ölçüyorlar. Yiyecek ve içecek KOBİ'leri, en yüksek performans gösteren sektör olarak 46,8 genel KSS puanı aldı. Gelişmiş imalat şirketleri, büyük ölçekli grup içinde performans liderleri idi ve toplamda 44.2 puan aldı.

-Avrupalı şirketler diğer bölgelerden dört farklı alanın tamamında daha iyi performans gösteriyor. Avrupalı büyük şirketler dört temada ortalama 49,5 puan, KOBİ'ler ise 48.4 puan aldı. Buna karşılık, Kuzey Amerika’ daki büyük şirketler puanı 40.3 iken KOBİ'ler 44.3 puanda.

-Şirketlerin KSS performansında iyileştirmeler görülüyor. İkinci ya da üçüncü kez değerlendirilen şirketler çoğu bölgede yüzde 60'ın üzerinde bir oranla puanlarını arttırıyor. Şirketlerin yaklaşık yüzde 15 ile 17’si puanlarını koruyor. Kuzey Amerika KOBİ'leri KSS iyileştirmelerinde Çin KOBİ’lerinden en kötü performansı gösteren üçüncü grup. Sadece yüzde 49'u puanlarını iyileştirdi ve yüzde 26'sının puanı sabit kaldı.

Büyük ölçekli firmaların ve KOBİ’ lerin dört temadaki performanslarına göre değerlendirilen genel ortalama puanı yakın. KOBİ'lerin ortalama puanı 2015'te 40,7 iken 2017'de 42.4' e yükseldi. Büyük ölçekli firmaların puanı ise 39.6'da sabit kaldı. Küçük ölçekli şirketlerin genel KSS performanslarını yansıtan ortalama puanları üç yılda, 9 sektörden 6'sında sürekli olarak iyileşirken, büyük şirketler aynı sonucu sadece üç sektörde gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

İklimle İlişkili Finansal Açıklama Görev Gücü 2018 Durum Raporu’nu yayınladı.

Haziran 2017'de, İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD), şirketlerin mevcut raporlama süreçlerinin iklim ile ilgili finansal açıklamalarını alanında daha etkili olmasını sağlamak için bir çerçeve sunduğu raporunu yayınladı. 2017 raporunda, bilinçli ve etkin sermaye dağılımı kararlarını desteklemek için fiyatlandırma riskinde şeffaflığın önemi vurgulanıyordu.

Aynı raporda belirtildiği üzere, birçok yatırımcı için iklim değişikliği önemli finansal zorluklar ve fırsatlar doğuruyor. Daha düşük bir karbon ekonomisine geçişin öngörülebilir bir gelecek için yılda 3.5 trilyon dolarlık enerji sektörü yatırımları gerektireceği ve yeni yatırım fırsatları yaratacağı tahmin edilmekte. İklim değişikliği riskine maruz kalan şirketlerin risk-getiri profili, iklim değişikliğinin, iklim politikasının veya yeni teknolojilerin fiziksel etkileri nedeniyle önemli ölçüde değişebilir. Bu nedenle, uzun vadeli yatırımcıların şirketlerin daha düşük karbon ekonomisine nasıl hazırlandıklarına dair bilgiye ihtiyaçlar duydukları ve bu ihtiyacı karşılayan şirketlerin diğerlerine göre rekabet avantajına sahip olacağı belirtiliyor.

2018’de çıkan raporda Görev Gücü, TCFD tavsiyelerinin temel unsurlarıyla ilgili mevcut uygulamalarına genel bir bakış sağlamak için bu durum raporunu hazırladı.
Raporda öne çıkan bilgiler aşağıdaki gibi özetlenebilir:

- Şirketlerin çoğunluğu, genellikle sürdürülebilirlik raporlarında önceki yıldaki raporda önerilen açıklamalardan en az biri ile ilgili uyumlu bilgileri açıklamıştır.
- Birçok şirket iklimle ilgili bilgileri açıklarken, iklim değişikliğinin şirket üzerindeki finansal etkisini açıklayan şirket sayısı oldukça az olmuştur.
- İklimle ilgili farklı senaryolar karşısında geliştirilecek stratejiler ile ilgili bilgiler ise sınırlıdır. Oldukça az sayıda şirket, farklı iklim senaryoları karşısında geliştireceği stratejilerde esneklik gösterebilmiştir.
- Açıklamalar sektörel ve bölgesel olarak değişim gösteriyor. Şirketlerin iklim ile ilgili finansal açıklamalar açısından odak alanları önemli ölçüde değişmektedir. Örneğin, finansal olmayan şirketlerin büyük çoğunluğu iklimle ilişkili endikatör ve hedeflerini finansal raporlayarak paylaşırken, finansal şirketlerin büyük çoğunluğu ise kurumsal risk yönetimi süreçlerinin iklim ile ilgili risklerini bildirmiştir. Bölgesel farklılıklar açısından, Avrupa'daki şirketlerin daha yüksek bir yüzdesi, diğer bölgelerdeki şirketlerle karşılaştırıldığında tavsiyelere uygun bilgileri açıklamıştır.
- Şirketler, çoğu kez, finansal raporlar, yıllık raporlar ve sürdürülebilirlik raporları gibi çeşitli raporlarda TCFD tavsiyeleriyle uyumlu bilgiler sunmuştur.

İnceleme sonuçları ayrıca, iklim ile ilgili finansal açıklamaların hala erken aşamada olduğunu gösteriyor. Rapor, Görev Gücü’nün tavsiyelerinin uygulanmasının bir yolculuk olduğunu belirtirken, şirketlerin iklim ile ilgili risk-fırsat ve raporlamaları bakımından farklı yerlerde olduklarını vurguluyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Deutshce Bank, ilk sosyal sorumlu Borsa Yatırım Fonu’nu (ETF) oluşturdu

Deutsche Bank, bünyesinde sosyal sorumluluk yaklaşımını kullanan ilk Borsa Yatırım Fonu’nu (ETF) hayata geçirdi. Oluşturulan Xtrackers MSCI EAFE ESG Leaders Equity ETF (EASG) isimli yeni fon, MSCI EAFE endeksinden türetilen bir endeksi takip ediyor.

EASG’de karşılaştırma ölçütü olarak kullanılan endeks, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) performansı açısından ana endekste öne çıkan şirketlerden oluşuyor. Şirketlerin derecelendirme ve karşıtlık kategorilerinde minimum bir eşik değeri karşılamaları ve alkol, tütün, kumar, nükleer, çeşitli tip silahlarla ilgili belirli alanlarda faaliyet göstermemeleri gerekiyor.

Fon kapsamında seçilen şirketler piyasa değerleri ile ağırlıklandırılıyor. Temmuz ortası itibariyle EASG endeksi piyasa değeri 1,5 milyar USD ve üstünde olan 459 bileşenden oluşuyor. Bu kapsamda, %23,2 oranla Japonya temelli şirketler, endeksteki en büyük payı alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

New York, fosil yakıtlardan yatırımlarını çekiyor

İklim değişikliği önümüzdeki yıllarda New York’un karşı karşıya kalacağı en zor mücadelelerden biri olarak görülüyor. İklim değişikliği, yükselen deniz seviyesi, artan sıcaklık, daha şiddetli yağışlar ve daha sık su baskını olasılığı ile kentteki tüm mahalleleri ve altyapıyı tehdit ederken aynı zamanda birçok sosyal eşitsizliğe de sebep oluyor.

Daha önce 2012 yılında Sandy Kasırgası şehri vurduğunda, 44 kişinin hayatını kaybetmesine ve 19 milyar dolarlık hasara sebep olmuştu. 2017 yılında yapılan bir araştırma, iklim değişikliği ile mücadelede gerekli adımların atılmadığı takdirde, şehrin daha şiddetli hava olaylarıyla daha sık karşılaşabileceğini gösteriyor.

Bu bağlamda, New York kentinin önde gelen liderleri, şehrin sahibi olduğu fosil yakıt yatırımlarının geri çekilmesi için harekete geçti ve iklim değişikliği üzerinde en fazla sorumluluğu olan beş fosil yakıt şirketini dava etti. Ayrıca, Belediye Başkanı Blasio, Müfettiş Scott M. Stringer ve şehrin fon yöneticilerinden birkaçı, 2022 yılına kadar fosil yakıt rezerv sahiplerinden yatırımlarını çekmeye yönelik niyetlerini açıkladılar.

New York kentinin sahip olduğu beş emeklilik fonu, 715.000 üyeyi ve toplamda 194 milyar dolarlık bir bütçeyi kapsıyor. Bu da ABD'deki en büyük belediye emeklilik sistemi olduğu anlamına geliyor. New York'un emeklilik fonları, düşük karbonlu şirketlere yatırım yapma fırsatlarını bulmakla ilgileniyor. Fosil yakıt yatırımlarından çekilme hedefi doğrultusunda ilk adım olarak, bu sürecin sorumlu ve mali anlamda olumsuzluk yaratmayacak bir şekilde nasıl yönetilebileceğinin belirlenmesi için bir ön çalışma yürütüldü. Nihai hedef ise yeni yatırımların fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynakları ve pillere yapılması olarak belirlendi.

2007 yılında, Bloomberg liderliğindeki yönetim, New York’un ilk sürdürülebilirlik planı olan PlaNYC’yi geliştirdi. Plan, daha uygun fiyatlı konutlar inşa etmek, eskiyen altyapıyı geliştirmek ve sera gazı emisyonlarını azaltmak adına hedefler belirlenmişti. Hedefler doğrultusunda ilerlemeleri takip etmek amacıyla NYC Sera Gazı Emisyon Envanteri ilk olarak 2010 yılında yayımlandı ve o günden bu yana, yıllık olarak şehrin sera gazı emisyon bildirimleri bu raporlar aracılığıyla sürüyor. PlaNYC ekonomik büyüme, sürdürülebilirlik ve iklim dirençlilik konularına odaklanıyor. 2015 yılında kapsamı eşitsizliklerin giderilmesi, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi konularla genişletilen plan, OneNYC olarak isimlendirildi. Bu doğrultuda en dikkat çekici hedeflerden biri, 2050 yılına kadar, 2005 seviyesine kıyasla, sera gazı emisyonlarında %80'lik bir azaltım olarak göze çarpıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Tarih boyunca idealize edilen kadın

New York Eyalet Üniversitesine bağlı Fashion Insitute of Technology (FIT) tarafından düzenlenmiş olan “The Body and Physique” sergisi tarih boyunca idealize edilmiş vücut tipine odaklanıyor. Sergilenen kıyafetler farklı dönemlerin moda ve vücut tipi algısını yansıtırken, serginin küratörlerinden Emma McClendon, ziyaretçilerin sergilenen kıyafetlerin beden ölçüsü ile yakından ilgili olduklarını belirtiyor.

Bu ilgi, özellikle genç kadınlar arasında belirli bir beden ölçüsüne sahip olma isteğini körükleyen toplumsal baskılarla da eşleşiyor. CNN’den Jaqueline Howard’ın haberi, Dünya Kadınlar Günü’ne dikkat çekmek üzere bu “ideal” kadın vücudu algısının zaman içerisinde nasıl değiştiğini ve kadınlar üzerinde kurduğu baskıyı irdeliyor.

17.yy ressamlarından Peter Paul Rubens’in kadınları kıvrımlı vücut tipinde resmetmesiyle, Rönesans sonrası dönemde bu ideal bedene ulaşmak isteyen kadınlar arasında korse kullanımı oldukça popüler hale geldi. Tarihte kadınlar arasında boğulma vakalarına da neden olan korse, birçok kadın tarafından oldukça konforsuz bir çamaşır olarak kabul edildi. 20.yy başlarında ise Henri Matisse ve Pablo Picasso’nun resimleri atletik ve ince kadın vücudu algısının yerleşmesinde rol oynadı.

1920’lere gelindiğinde, ince bir vücuda sahip olmanın toplumda idealleştirilmesiyle birlikte kadınlar arasında yeme bozuklukları ortaya çıkmaya başladı. Yayımlanan bir makale, rapor edilen en yüksek düzensiz yeme sıklığının 1920 ve 1980'ler arasında gerçekleştiği gösteriyor. 1960’larda, artan kadın hareketlerinin etkisiyle kadınların toplumsal dayatmaların etkisinden kurtulduğu iddia edilse de, McClendon, bunun tam anlamıyla bir yanılgı olduğundan bahsediyor. 2012 yılında yapılan bir araştırma, şiddetli anoreksiya sebebiyle hastaneye yatan kadın hasta sayısının 1960 ve 1970 yılları arasında önemli derecece arttığını gösteriyor.

80’ler ve 90’lar ise hem süper modellerin yükselişi hem de obezite oranındaki artış ile karşılaştığımız bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. 80’lerde medyanın, Cindy Crawford ve Naomi Campbell üzerinden sağlıklı bedenlere vurgu yaptığını görüyoruz. Ancak 90’larda, medya yine ince bedene sahip kadınları idealize etmek üzere işe koyuluyor. McClendon, 90’larda Kate Moss’un yükselişiyle birlikte oldukça ince bedene sahip olmanın ideal güzellik anlayışını beslediğini belirtiyor.

Yapılan bir çalışmaya göre, anoreksiya 90’lı yıllar boyunca, tüm ruhsal bozukluklar arasında en yüksek ölüm oranına sahip olan hastalıktı.

Diğer taraftan, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) aynı yıllarda dünya genelinde artan obezite ile ilgili uyarılar yapıyor. Dünya genelinde yaklaşık 200 milyon insan obez olarak değerlendiriliyor. McClendon, bu durumla birlikte medyada vücut tipleri ile ilgili keskin bir ayrım görmeye başladığımızı, moda dünyasının aşırı inceliği överken büyük bedenlerin sağlıksız olarak nitelendirildiğini söylüyor. Bu keskin ayrımla birlikte kendi bedenlerimizi yargılamaya başlıyoruz.

2000’lere gelindiğinde ise, bizi taşıyan bedenlerimize olan güvenimizi kaybediyoruz. 2015 yılında yayımlanan ve medyanın beden algısındaki rolüne odaklanan raporda, ABD’de 5-6 yaş arası çocukların yaklaşık üçte biri kendilerininkinden daha ince bedenleri ideal olarak işaretlediği belirtiliyor. 7 yaşındaki çocukların dörtte birinde ise diyet yapma alışkanlığı görülüyor. Rapora göre, ABD’de 1999 ve 2006 yılları arasında 12 yaşın altındaki çocuklarda yeme bozukluğuna bağlı olarak hastaneye yatma oranı %119 oranında artmış. Birleşik Krallık’ı kapsayan bir araştırmaya göre, üç ve beş yaş arasındaki çocukların neredeyse dörtte biri sahip oldukları vücut tipine bağlı güven sorunu yaşıyor. Aynı araştırma, yeme bozukluklarının 15-19 yaş arasındaki genç kadınlarda en yüksek oranda ortaya çıktığını gösteriyor. Başka bir araştırma ise, Güney Afrikalı 15 yaş üzeri bireylerin yaklaşık %45’inin beden ölçülerinden memnun olmadığını gösteriyor.

21. yüzyılın başlangıcından bu yana, medya ve moda alanında farklı vücut tiplerini kucaklamaya yönelik bir değişim başladı. Bu değişimin, sosyal medyanın ortaya çıkışıyla tetiklendiği, farklı vücut tiplerinin görünür olmasıyla ilişkili olduğu düşünülüyor. Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, medya tarafından dayatılan vücut tipleri değil, “gerçek” kadınların bedenleri görünür olmaya başladı. Bu durumun “beden olumlama” hareketinin temellerine katkı sağladığı da düşünülüyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda gençlerin sosyal medyada nasıl göründüklerine dair kaygı yaşadıklarını görüyoruz. Bir araştırmaya göre gençlerin %25’inden fazlası sosyal medya hesaplarındaki fotoğraflarında nasıl göründüğüne oldukça önem veriyor, bu durumu kimlikleriyle bağdaştırıyorlar.

Dove Küresel Güzellik ve Güven Raporu’na göre Avustralyalı kadınların %89’u dış görünüşlerine güvenmedikleri için iş görüşmelerini ve diğer önemli iş randevularını iptal ediyorlar. Rapor, sosyal medyanın kadınlar üzerinde baskı oluşturarak kadınları tek bir tipte görünmeye zorlayan yeni bir faktör olduğunu ortaya koyuyor. Her iki Avustralyalı kadından biri sosyal medyada hem cinslerini gördükten sonra kötü hissettiklerini beyan ediyor.

Kadınların beden ölçüleri üzerinden ayrımcılığa uğramaları iş dünyasında da kendini gösteriyor. Sheffield Hallam Üniversitesi'nde yapılan çalışmada, katılımcılardan kilolu ve zayıf insanların olduğu listeden, adayların CV’leri de gösterilerek bir tercih yapmaları isteniyor. Katılımcılar, obez kadınları işe uygun bulmuyorlar. Başka bir araştırmaya göre, Birleşik Krallık’ta aynı işi yapan kadınlardan kilolu olanlar zayıf kadınlara kıyasla yıllık 1500 sterlin daha az kazanıyor. Erkeklerin beden ölçüleri ile maaşları arasında bir bağ bulunmazken iş dünyasında saygısızlığa ve ayrımcılığa en çok kilolu kadınlar maruz kalıyor. Biz de, İş Hayatında Kadın Olmak adlı kısamızda kadınların iş dünyasında uğradığı ayrımcılığı ele almıştık. Tüm bu toplumsal dayatmaların geride bırakılarak, kadınların iş dünyasında sadece yeteneklerine göre değerlendirilmesi, beden ölçüsünün kız çocuklarının ve kadınların kimliklerinden tamamen bağımsız bir unsur olarak düşünülmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu yeni iklim ekonomisi raporunu yayınladı

Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu tarafından yayınlanan kapsamlı bir rapor, birçok insanın daha temiz ve iklim dostu büyümenin yararlarını yeteri kadar ciddiye almadığını ortaya koyuyor. Rapora göre, eski iş yapış biçimleri yerine cesur bir iklim eylemi uygulandığı takdirde, 2030 yılına kadar en az 26 trilyon dolar ekonomik fayda sağlanabilir.

Çalışmanın ortaya koyduğu verilere göre, son on yılda teknoloji ve piyasalardaki gelişmeler yeni iklim ekonomisine geçişi hızlandırmakta. İnsanlar için yeni işler, ekonomik tasarruflar, rekabet gücü ve pazar fırsatları ile dünyadaki tüm toplumların refahı açısından yeni iklim ekonomisi ciddi faydalar sunuyor.

Rapor, enerji, şehirler, gıda ve arazi kullanımı, su ve endüstri olmak üzere beş ana ekonomik sistemdeki fırsatları vurguluyor. Bu sistemlerde uygulanabilecek eylem planları eski iş yapış biçimlerine kıyasla ciddi ekonomik kazanımlar doğurabilir:

• 2030'da 65 milyondan fazla yeni düşük karbonlu iş üretildiğinde Birleşik Krallık ve Mısır'ın bugünkü tüm iş gücüne denk bir gelir elde etmek mümkün.
• 2030 yılında hava kirliliğinden 700.000'den fazla erken ölüm engellenebilir.
• Sadece devlet yardımı reformu ve karbon fiyatlandırması yoluyla, 2030 yılında hükümet gelirlerinde yıllık 2,8 trilyon dolar- Hindistan'ın bugünkü toplam GSYİH' sine eşdeğer- kazanç elde edilebilir ve bu kazanç kamu önceliklerine yatırım yapmak veya diğer vergileri (distorting taxes) azaltmak için kullanılabilir.

Küresel Komisyon, hükümetleri, iş dünyasını ve finans liderlerini önümüzdeki iki-üç yıl boyunca dört konuda eylemleri önceliklendirmeye çağırıyor:

• Karbon fiyatlandırmasına yönelik çabaların hızlandırılması ve iklim ile ilgili finansal risklerin zorunlu olarak açıklanması
• Sürdürülebilir altyapı yatırımını hızlandırmak
• Özel sektörün desteğini sağlamak ve inovasyonu destekleyici politikalar oluşturmak
• Kazançları eşit olarak paylaşan ve insan odaklı bir yaklaşım oluşturmak.

Yeni İklim Ekonomisi Program Direktörü ve raporun baş yazarı Helen Mountford raporun önemini şöyle açıklıyor: “Bu raporun amacı, bu yeni büyüme yoluna geçişin nasıl hızlandırılacağını göstermek. Rapor yeni iklim ekonomisine geçişin yararlarını, karşılaşılabilecek zorlukları ve daha güçlü, daha temiz ve daha adil bir büyümenin getirilerini tam olarak elde etmek için atılabilecek adımları ve uygulanabilecek eylemleri ortaya koyuyor.”

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Günümüzde Sürdürülebilirlik Liderliği

İş dünyası ve sürdürülebilirliğin kesişim noktasında araştırmalar yürüten GreenBiz, “Mesleğin Durumu” raporunun beşincisini yayımladı. Raporda, iş dünyasında sürdürülebilirlik ile ilgili kariyere sahip çalışanların ve içerisinde bulunduğumuz sektörün nasıl bir gelişim gösterdiği ile ilgili sonuçlar yer alıyor. Geçmiş yıllarda olduğu gibi, pozisyonlardan maaşlara, iş tanımlarından sektördeki gelişim fırsatlarına kadar bir çok konu derinlemesine araştırılıyor. Bu kavramların yanı sıra rapor, yeni iş fırsatları için sürdürülebilirliğin kaldıraç etkisinden yararlanabilme noktasında tüyolar içeriyor.

Araştırmadaki en önemli bulgulardan birinin; sektörün, sürdürülebilirliği, sadece raporlama ve paydaş katılımı gibi pratiklerden iş stratejisi, değişim yönetimi ve saha uygulamalarına doğru taşıyor olması olarak görülüyor.

Raporda öne çıkan diğer başlıklar ise şu şekilde:

Sürdürülebilirlik programları istikrarlı bir şekilde devam ediyor: Önceki yıllardan farklı olarak raporun hazırlanması sürecinde yürütülen araştırma ile çalışanlara, şirketler içerisinde yer alan sürdürülebilirlik liderlerinin ve sürdürülebilirlik çalışmalarını sahiplenen bir CEO’nun şirketten ayrılması halinde sürdürülebilirlik faaliyetlerinin nasıl etkileneceği soruluyor. Ankete katılan çalışanların sadece yüzde 17'si şirketin sürdürülebilirlik faaliyetlerinin devam etmeyeceği yönünde görüş bildirirken, yüzde 58'i şirketin bu konudaki vizyonunun değişmeyeceğini düşünüyor. Bunun sebebi olarak da şirketler içerisinde sürdürülebilirlikten sorumlu kişinin düzenli olarak yönetim kuruluna raporlama yapması olarak görülüyor.

Uzmanlıklar artıyor: Geçmişte şirketlerin sürdürülebilirlik faaliyetlerini ağırlıklı olarak kurumsal sosyal sorumluluk algısıyla yürütmeye çalıştıkları bilinirken günümüzde ilgili tüm faaliyetlerin şirketler içerisinde konumlanmış sürdürülebilirlik departmanları ve konu özelinde çalışan sürdürülebilirlik profesyonelleri ile yönetilmeye başlandığı anlaşılıyor. Öyle ki raporda, şirketler içerisinde sürdürülebilirlik özelinde çalışan kişi sayısının sadece geçtiğimiz dört yıl gibi kısa bire süre içerisinde üç kat artması ve üst düzey yöneticilerin yarısından fazlasının sürdürülebilirlik ile ilgili rollerinden ötürü işe alındığı belirtiyor.

Cinsiyete bağlı maaş eşitliğine gidiliyor: Bu yılki rapor cinsiyet eşitliği adına da umut verici gelişmeler barındırıyor. Sürdürülebilirlik faaliyetleri ile öne çıkan, yıllık cirosu 1 milyar doların üzerindeki şirketlerin yönetici ve direktörlerinin yarısından fazlasının kadınlardan oluştuğu görülüyor. Kadın yöneticiler halen erkek muadillerine göre yüzde 5 daha az maaş alsalar da dünya standartları düşünüldüğünde sürdürülebilirlik ile ilgili çalışan profesyonellerin cinsiyete bağlı maaş eşitliği noktasında da daha iyi bir noktada olduğu görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Avrupa Yatırım Bankası, ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’ni yayınladı

Avrupa Yatırım Bankası (European Investment Bank- EIB) bugün ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’ni (Sustainability Awareness Bond) yayınladı. 500 milyon Avroluk tahvil, EIB’nin sürdürülebilir finansmanı doğrudan desteklemeyi amaçlıyor olmasıyla ve yeşil tahviller üzerinden yapılan yatırıma öncülük etmesiyle oldukça önemli.

EIB Başkanı Werner Hoyer’e göre, Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri’nin piyasaya sürülmesi Avrupa Yatırım Bankası’nın etkisi yüksek ve sürdürülebilir sektörlere finans sağlamak konusundaki kararlılığını gösteriyor. Yeşil tahvillerin küresel başarısı üzerine kurulan Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri, titiz bir şeffaflık ve piyasa standartları ile sosyal sorumluluk sahibi yatırımcıların güvenini sağlamayı hedefliyor. Başlangıçta su sektörünün seçildiğini belirten Hoyer, önümüzdeki aylarda Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri’ni sağlık ve eğitimi gibi insanların günlük yaşamlarını iyileştirebilecek sektörleri kapsayacak şekilde genişletmeyi hedeflediklerini vurguluyor.

Çıkan bu yeni tahvil ile EIB, sermaye piyasalarının çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik alanlarında şeffaflığı ve hesap verebilirliğini geliştirmek için halihazırdaki raporlama faaliyetlerini ve sermaye tahsisini genişletiyor. Yeni Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri, EIB’nin dünya çapında yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projelerini destekleyen yeşil tahviller olan İklim Bilinçli Tahvillerini (Climate Awareness Bonds) tamamlayıcı nitelikte.

Küresel yatırımcılardan ve sermaye piyasalarından mali destek almak, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ ne ulaşmak ve insanların günlük hayatlarını iyileştirmek için olmazsa olmaz konumda. Birleşmiş Milletler, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşabilmek için yıllık 6 trilyon dolarlık yatırımın gerekli olduğunu ve dönüştürücü sürdürülebilir yatırım için yeni Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvillerinin yatırımcı desteğini güçlendireceğini tahmin ediyor.

Dünya çapındaki su projelerinin en büyük finansörlerinden biri olan Avrupa Yatırım Bankası, ilk Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvili’nin AB mevzuatıyla tanımlanan sürdürülebilirlik hedeflerini destekleyen su yatırımlarına tahsis edileceğini belirtiyor. Bu kapsamda aşağıda belirtilen alanlarda faaliyet gösteren sektörler desteklenecek:

• Su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunması,
• Döngüsel ekonomiye geçiş, atık önleme ve geri dönüşüm,
• Kirlilik önleme ve kontrolü,
• Sağlıklı ekosistemlerin korunması

Sürdürülebilirlik Farkındalığı Tahvilleri hem Avrupa Birliği ekonomisini hem de gelişmekte olan ekonomilerdeki projeleri destekleyecek. Yüksek etki odağı ve sürdürülebilir yatırım zorluklarına paralel olarak, yeni tahvillerin Avrupa Birliği dışındaki projeler diğer EIB finansman faaliyetlerinden daha güçlü destek vermesi hedefleniyor.

Önde gelen sosyal sorumluluk sahibi yatırımcılar ve endüstri gruplarına danışarak, Sürdürülebilirlik Farkındalık Tahvilleri, gelirlerin kullanımı, proje seçimi değerlendirmesi, raporlanması ve doğrulanması ile ilgili en iyi uygulamaları geliştirmeye katkıda bulunması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 October

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin Küresel Isınma Özel Raporu

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, Küresel Isınma hakkında Özel Raporu’nu yayımladı. 2015 yılında tüm dünyadan birçok devletin katılımıyla imzalanan Paris Anlaşması’nın en önemli maddeleri küresel ısınmayı 2.0°C’nin altında tutmak ve 1.5°C’de sınırlamayı hedeflemek ve atmosfere yayılan karbonu 2050 itibariyle dengelemiş olmaktı. Paris Anlaşması’ndan sonra Birleşmiş Milletler tarafından toplanan panel, küresel ısınmayla ilgili tüm bilimsel literatürü bir araya getirip bu çalışmalardan sentezlenen sonuçlarla iki farklı muhtemel gelecek senaryosu sunmayı amaçlıyor. Yayımlanan son raporun ortaya koyduğu senaryolar en kısa sürede ciddi önlemler alınmazsa gezegenimizin geleceğinin parlak olmadığını gösteriyor.

Karşılaştırmalı olarak incelenen iki muhtemel gelecekten ilkinde küresel ısınma sanayi öncesi döneme göre 1.5°C artış seviyesinde kalırken ikincisinde 2.0°C’ye ulaşıyor. İklim bilimcilere göre 1.5°C hedefine ulaşmak ve büyük iklim felaketlerini önlemek için yalnızca 12 yılımız kaldı. Conservation International’ın baş biliminsanı Johan Rockström’e göre en kritik 10 yılın içindeyiz çünkü enerji yatırımlarının hayat döngüsü 10 yılda bir tamamlanıyor ve bu konuda yürütülen politikalara bağlı olarak gerçekleşecek fazladan yarım derece ısınma dahi kuraklıklar, seller, aşırı yüksek sıcaklıklarla sonuçlanabilir. Raporun sonuçlarına göre bu felaketten kaçınmak için acilen daha önce görülmemiş keskinlikte önlemler alınması gerekiyor. Raporun ortaya koyduğu başlıca sonuçlar ve öneriler şöyle,

• Dünya sanayi öncesi döneme göre bugün 1°C daha sıcak ve ısınma hızı bu seviyede kalırsa 2030-2052 arasında 1.5°C’ye ulaşacak. Yüzyılın sonunda ise 3°C’ye kadar ilerleyecek.

1.5°C’lik ısınmanın Amerika, Çin, Endonezya ve Japonya’nın da içinde bulunduğu ülkelerin kıyılarında su seviyesinin yükselmesinden dolayı zorunlu nüfus tahliyesine sebep olacağı; 2.0°C’lik artışın ise tropiklerdeki insan nüfusunun tamamının tahliye edilmesini ve bazı ülkelerin milli sınırlarında değişiklikler yapılmasını zorunlu kılacağı belirtiliyor.

• Isınmayı 1.5°C ile sınırlama hedefi için alınması gereken önlemler ertelenirse küresel ısınmanın sonuçlarından bazıları geri dönülemez hale gelecek.

Mercan resiflerinin tamamen kaybolması, geri dönülemez sonuçlara örnek gösteriliyor. Hükümetler için önlemlerin ertelenmesini cazip hale getiren faktör kısa sürede hızlı ve kesin değişiklikler yapmaya isteksiz olmaları.

• İklim değişikliğinin öngörülen maliyeti ise şöyle:
1.5°C’lik ısınmanın sonuçları 54 trilyon dolar ve 2.0°C’lik ısınmanın sonuçları 69 trilyon dolar.

İklim değişikliğini yavaşlatmak amacıyla herkesin bireysel olarak yapabileceklerinin başında tüketimi azaltmak, geri dönüşüme katkı sağlamak, ulaşımda bisiklet ve toplu taşıma kullanımını arttırmak geliyor. İş dünyasının da bu dönüşümde önemli bir rolü var. Konu ile ilgili olarak Birleşik Krallık Yeşil Bina Konseyi Başkanı başkanı Julie Hirigoyen, “İş dünyası liderleri, gelecek nesillerin devamlılığını sağlayacak düşük/sıfır karbonlu bir ekonomiye geçiş için cesur adımlar atmalı.” dedi. Oldukça etkili ve önemli olan bir başka nokta ise toplumların politikacıları inisiyatif almak üzere yönlendirecek kolektif aksiyonlar alması. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski genel sekreteri Christiana Figueres’in sözlerine göre, raporun sunduğu veriler açıkça hiçbir politikacının sorumlu tutulmak istemeyeceği bir geleceği işaret ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 October

Sürdürülebilir Afet Yönetimi Lensinden Endonezya’daki Felaket

“Dün, bir kalp atışı ve soluk sesi duyduk, başka hiçbir hareket yoktu; bu hareket edemeyen bir insanın varlığına işaret ediyor. Bugün sinyal alamıyoruz.” Bu sözler , deprem ve tsunami sonrası Endonezya’da yüksek teknoloji ekipmanlarıyla çalışan Uluslararası Acil Durum İtfaiyecileri’nin başkanı Phillippe Besson’a ait. 7.5 büyüklüğündeki deprem ve 6 metre uzunluğundaki tsunami dalgalarıyla sarsılan Endonezya’da, en az 1948 kişinin hayatını kaybettiği, 2632 kişinin ağır yaralandığı ve 70 binden fazla binanın zarar gördüğü bildiriliyor.

Hükümet yetkilileri arama-kurtarma çalışmalarının 11 Ekim’de sonlandırılmasıyla hayatın normale dönmesini umduklarını açıkladı. Save the Children (Çocukları Kurtarın) Derneği’nin verilerine göre deprem ve tsunamiden 600 binden fazla çocuk etkilendi, ailelerini kaybeden çocuklar harabelerin arasında yatıyor. Hayatını kaybedenler, hijyen ve sağlık sebepleri dolayısıyla kimlikleri tespit edilemeden gömülüyor.

Milyonlarca insanın deprem ve tsunami riski altında yaşadığı Endonezya’da ekonomi, doğal afetlerin zararlarını arttıran ve doğal afetlerin sonuçlarından zarar gören bir unsur olarak karşımıza çıkıyor: Yoksulluk ve afet bilinci eksikliği Endonezya’da halkın büyük kesimini afetler karşısında savunmasız bırakırken, afetler de ülkenin ekonomisine ve toplumsal hayata büyük zarar veriyor. Bu ölümcül mekanizma nasıl işliyor ve döngüyü kırmak mümkün mü?

Güneydoğu Asya’nın en büyük ekonomisi olan Endonezya, aynı zamanda doğal felaketler açısından en riskli bölgelerden biri. 28 Eylül’deki felaketten önce de benzer felaketlerle sarsılan ülkede, 2004’te meydana gelen tsunamiden sonra erken uyarı imkanlarıyla ilgili çalışmalar başlatılmasına rağmen çalışmalar maliyetlerinden dolayı yıllardır test aşamasında. Erken uyarı sisteminin hayata geçirilen küçük kısmını deniz zeminindeki sensörlerle bağlantılı 22 şamandıra oluşturuyor ancak 2016’da Sumatra adasında gerçekleşen depremde maliyeti binlerce dolara ulaşan şamandıraların çalışmadığı ortaya çıktı. 2017’de Jakarta yakınlarında gerçekleşen deprem sonrası tekrar gündeme gelen 1 milyar Endonezya rupisine mal olması öngörülen -yaklaşık 69 bin dolar- uyarı sistemi, Temmuz ayında Ekonomi Bakanı tarafından onaylansa da aynı yılın Eylül ayında bakanlıkların bir araya geldiği toplantıda reddedildi. Sonuç olarak Endonezya’nın tsunamiye karşı mevcut uyarı sistemi gel-git ölçeklerinden, yaklaşık 50 noktadaki sirenlerden ve kısa mesaj bildirimlerinden ibaret.

Cuma günü akşamüstü 6’da meydana gelen deprem sonrasında Meteoroloji ve Jeofizik Kurumu halkı yarım metreden 3 metreye kadar ulaşabilecek tsunami dalgalarına karşı uyardı. Ancak uyarı 6.30’da sona erdi. Yetkililerin uyarıyı erken bitirmesi eleştirilirken uzmanlar esas sorunun mevcut uyarı sistemlerinin yeterli veri sağlayamaması olduğunu belirtiyor. Tsunami uzmanı Adam Switzer’e göre mevcut tsunami modellemeleri aynı anda meydana gelen sarsıntıları ve denizaltı heyelanlarını tespit etmek için yetersiz. Fon sağlanamayan uyarı sisteminin, sorunsuz çalışması durumunda dahi yalnızca 1-3 dakika öncesinde alarm veren şamandıra sisteminden 5-45 dakika daha erken alarm verebileceği belirtiliyor.

Fon sağlanamadığı için erken uyarı sisteminin kullanılamamasıyla büyük can ve mal kayıplarına sebep olan felaket sonrası hayatın normale dönmesi yıllar alacak. Bunun yanında afetin merkezi olan Sulawesi adasında zarar gören yapıların eski haline getirilmesinin maliyetinin çok yüksek olması bekleniyor. Bölge ekonomisinin önemli bir parçası olan turizmin etkilenmesi de felaketin ekonomik sonuçlarının boyutunu arttıran etmenlerden biri.

Deprem ve tsunaminin ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de halkın afetler karşısında yapılması gerekenler konusunda yeterince bilinçli olmadığı. Uyarıların yetersizliğinin yanında, halkın büyük çoğunluğunun deprem sonrası muhtemel bir tsunamiyi tahmin edememesi de can kayıplarının önüne geçilmesini engelledi. Afet durumunda hayati önem taşıyan haberleşme ve ulaşım ağlarının zarar görmesiyle bazı bölgelerde arama-kurtarma çalışmaları ve temel ihtiyaç yardımları sekteye uğradı. Donggala bölgesinde felaketle sarsılan halk uzun süre gıda ve temiz su kıtlığı yaşadı. Çiftliklerden buldukları sebzelerle hayatta kalma mücadelesi veren halk kendilerini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiklerini belirtiyor.

Felaketin sonuçlarından zarar görenlerin büyük çoğunluğunu bölgeden uzaklaşma imkanları olmayan, gıda ve temiz suya ulaşmakta zorlanan yoksullar ve afet sonrası ağır travmalarla da sarılan çocuklar oluşturuyor. Enkazların arasında süren yaşam mücadelesi içinde meydana gelen yağmacılık da bölge halkının karşı karşıya geldiği sorunlardan. Yağmacılık suçuyla tutuklananların sayısının 92 olduğu belirtiliyor ve bölgede sükuneti ve güvenliği sağlamak için ordu sert önlemler alıyor.

Ülkelerin büyüme hedeflerinin arasında yer bulamayan sürdürülebilir afet ve risk yönetimi ancak felaketlerden sonra gündeme gelse de bilim dünyası bu konudaki çalışmalara sessiz sedasız devam ediyor. Son çalışmalara göre dünyada afetlere karşı savunmasızlık devletlerin büyüme politikalarının etkisiyle artıyor. Bu konudaki makalesinde Suvit Yodmani, doğal afetlerin felaket boyutunda etkilere ulaşmasını büyüme politikalarının getirdiği çözülememiş sorunlar olarak tanımlıyor. . Afet riski, sosyal ve ekonomik boyutta ele alınarak yönetilmediğinde sonuç, büyük can ve mal kayıplarına sebep olan felaketler oluyor. Bu bağlamda acil yardım birimlerinin yanında afetlere hazırlıklı olmak amacıyla çalışan kurumların, planlama birimlerinin ve sivil toplum örgütlerinin özellikle yerel yönetimler boyutunda geliştirilmesi felaketlerin etkilerini azaltmak için önem taşıyor. Son çalışmalar, kapsamlı bir tehlike/risk değerlendirmesinin, afetlere karşı halkın savunmasızlığının analiz edilmesinin ve afet yönetimi imkanlarının genişletilmesinin gerekliliğini vurguluyor.

Halkın afet öncesi ve afet sırasında yapılması gerekenlerle ilgili bilinçli olması can ve mal kayıplarının boyutunu en aza indirmede en etkili unsurlardan biri. Bu bağlamda halk tabanlı afet yönetimi, insanların afet deneyimlerinden yararlanarak afetlerin felakete dönüşmesini engelleme hedefiyle öne çıkıyor. Bu hedefi sağlamanın yolu yönetim birimlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve her bireyin elini taşın altına koymasından geçiyor .

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Sosyal Etki Devrimi Başladı

Risk sermayedarı ve sosyal etki alanında lider olan Sir Ronald Cohen, 2008 yılında finansal piyasaların çöküşü ile sosyal etki devriminin hızlandığına inanıyor. “Sistemin sorunları çözmek yerine, sosyal sorunlar yarattığının farkına vardık. Birçok kişinin açgözlülüğü ve finansal hırsları ile başa çıkmamız gerekiyordu. Etki yatırımı ve daha genel olarak etki yaratma, 2008'deki çöküşe cevap oldu,” diyor Cohen.

Farklı bir ifadeyle, 2008’deki Büyük Buhran pek çok sayıda sosyal ve ekonomik adaletsizliği buzdağının görünen yüzüne çıkardı. Gün yüzüne çıkan adaletsizlikler, farklı sektörlerdeki pek çok profesyoneli etkileyerek, onların, sadece çalıştıkları organizasyonu değiştirme yönünde değil aynı zamanda dünyayı ne kadar etkileyebilecekleri yönünde düşünmeye itti. Henry Ford'un “Sermayenin en iyi şekilde kullanımı o sermayeden daha fazla para kazanarak değil, parayı hayatın iyileşmesi için daha fazla kullanmak olmalı” sözlerinin üzerine, Deloiite tarafından geçen ay yayımlanan insan sermayesi üzerine araştırma 11.000’den fazla işletme liderinin %77’sinin vatandaşlık ve sosyal etkiyi kritik veya önemli olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor.

Ancak bu durum kurumsal liderliğin ötesine uzanan yeni bir düşünme kayması olarak görülüyor. Cohen'in işaret ettiği gibi yatırımcılar da stratejilerini, sadece yatırımların risk ve finansal getirisini göz önünde bulundurmaktan ziyade risk, geri dönüş ve sosyal etkiyi göz önünde bulundurarak şekillendiriyorlar.

Thomson Reuters Vakfı’nın bir anketine göre, ABD sosyal girişimciler için en iyi ülke olarak sıralandırdı ve anketi cevaplayanların %90’ı ABD'de sosyal girişimin hız kazandığını bildirdi. Destekleyici devlet ve federal hükümet politikaları, bu büyüyen hareketin ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Aynı ankette, katılımcıların %70'inden fazlası ABD'de girişimcilerin hükümet politikası tarafından desteklendiğini belirtti.

Toplumsal etki yaratmak amacıyla sektörler arası gelişmiş işbirliği örneklerinden biri de, ABD'de yaygın bir şekilde kullanılan Başarı Ödemesi (PFS) olarak adlandırılan Sosyal Etki Tahvilleri (SIB'ler). Erken eğitimde etki yaratan ilk PFS projesi, Utah Yüksek Kalite Okul Öncesi Programı, 2013 yılında başlatıldı ve halen devam ediyor. Bu programda çok sayıda sektör birlikte çalışıyor. Bir banka ve vakıf müdahaleyi işletme sermayesini oluştururken, hizmet sağlayıcılar, akranlarının gerisinde kalma riski olan çocuklar için eğitim çıktılarını iyileştirmek amacıyla araştırma temelli uygulamalarda eğitiliyor. Veriler ve çıktılar program performansını izlemek için kullanılıyor. Nihayetinde, bu proje, hassas grupların yaşamlarını ölçülebilir bir şekilde iyileştirmek için farklı geçmişlerden uzmanları ve uygulayıcıları bir araya getiriyor.

Birden çok sektör, sosyal etki devriminin ardından, insan yaşamını iyileştirme alanında daha etkili bir rol oynamaya çalışıyor ve birlikte çalışmak için daha fazla neden buluyorlar. Gittikçe karmaşıklaşmış sosyal meselelerimize nihayet çözümler üretecek, sosyal etki etrafında toplanmış bir uzmanlık ve enerjinin ortasındayız.

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Türkiye İnsani Gelişim Endeksi’nde 64. sırada

Toplumların refahına ilişkin göstergelerin öne çıktığı İnsani Gelişim Endeksi ve Göstergeleri Raporu’nda ülkeler, insani gelişme kalitesi, yaşam boyu toplumsal cinsiyet eşitliği, kadının güçlenmesi, çevresel sürdürülebilirlik ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik gibi konularda performanslarına göre sıralanıyorlar. İnsani Gelişme Raporu’nda bu yıl öne çıkanlar şu şekilde:

• Bu yıl 189 ülke endeks kapsamına alındı. Ülkeler sağlık, eğitim ve gelir olmak üzere farklı kriterlerde kaydettikleri ilerlemeye göre sıralandılar.

• Raporda, 1990-2017 döneminde endekste oluşan değişiklikler vurgulanıyor. Hangi ülkelerin insani gelişmede daha fazla ilerleme kaydettiği, hangilerinin sorun yaşadığı gibi bulgular değerlendiriliyor.

• 151 ülke için hesaplanan Eşitsizliğe Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi kendi nüfusu içinde sağlık, eğitim ve gelir dağılımı bakımından en çok ve en az eşitsizlik içeren ülkeleri ortaya koyuyor.

• 164 ülkede erkekler ve kadınlar arasında insani gelişme farkını ortaya koyan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi ise, 160 ülkede sağlık, refah ve ekonomik statü bakımından toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikleri ortaya koyuyor.

• Yeni eklenen beş istatistik gösterge panosu ise, İnsani gelişme kalitesi, Yaşam boyu toplumsal cinsiyet ayrımı, Kadının güçlenmesi, Çevresel sürdürülebilirlik ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirlik olarak karşımıza çıkıyor.

2018 yılında Norveç, İsviçre, Avustralya, İrlanda ve Almanya en son İnsani Gelişme Endeksi'nde 189 ülke arasında lider ülkeler konumundayken, Nijer, Orta Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan, Çad ve Burundi en düşük puanlara sahip ülkeler olarak yer alıyor.

Raporda Türkiye’ye dair öne çıkan istatistiklere baktığımızda, Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliği alanında 2017 endeksinde 160 ülke arasında 69. sırada yer alıyor. Türkiye'de kadınların işgücü piyasasına katılım oranı %32 iken, erkeklerde %72 düzeyinde seyrediyor. Parlamentodaki kadın milletvekili oranı ise %15. Yetişkin erkeklerin en az orta öğrenim görmüş olma oranı %66 iken yetişkin kadınlar arasında bu oran %44 olarak ortaya çıkıyor. Bir toplumda ekonomik üretkenliği ve dinamizmi etkileyen en önemli faktörlerden biri de işgücüne katılım oranıdır. Yapılan araştırmalar özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınların iş gücüne katılımı, yaş ve eğitim durumları göz önünde bulundurularak beklenen seviyelere yükseltilebilirse, hane halkı gelirlerinin %25 oranında artabileceğini gösteriyor. Bu anlamda Türkiye’deki işgücü piyasasına katılım oranındaki düşüklük ülke olarak ekonomik anlamda da önemli bir potansiyeli değerlendiremediğimizi gösteriyor.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE) ve diğer endekslere göre temel bölgesel gelişme eğilimleri:

Arap Devletleri: Bölgede 1990 yılından beri İGE değerinde %26’lık bir artış gözlemlendi. Arap ülkeleri eşitsizlikler konusuna genel İGE değerinin %25’ini kaybetti.
Doğu Asya ve Pasifik: Bölge, 1990 ve 2017 yılları arasında İGE'de  %42 oranıyla ikinci en yüksek büyümeyi kaydetti. Ancak, eşitsizlik baz alındığında, İGE'de %16 oranında bir kayıp yaşandı.
Avrupa ve Orta Asya: Bölge, gelişmekte olan bölgeler arasında en yüksek değer olan 0.771'lik bir ortalama İGE değerine sahip. Aynı zamanda, OECD ülkelerinde görülen orana (%12) benzer şekilde, %12’lik bir eşitsizlik oranıyla İGE 'deki en düşük toplam kaybın görüldüğü bölge.
Latin Amerika ve Karayipler: Latin Amerika ve Karayipler, Avrupa ve Orta Asya’dan sonra ikinci en yüksek puana sahip bölgeler. Ancak, eşitsizlik baz alındığında, bölgedeki İGE düşüşü, özellikle gelirdeki eşitsiz dağılım nedeniyle %20 olarak karşımıza çıkıyor.
Güney Asya: Güney Asya, gelişmekte olan bölgeler arasında 1990'dan bu yana %45’lik bir artışla en hızlı İGE büyümesini yaşayan bölge. Bu süre boyunca, yaşam beklentisi ve çocukların eğitim beklentileri %21 oranında artış göstermiş. İGE' deki eşitsizlikler nedeniyle kayıp ise yaklaşık %26 oranında.

 

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Sürdürülebilir İş Dünyasının Durumu raporu yayımlandı

250'den fazla üye şirketi bulunan ve küresel bir girişim olan BSR (Business for Social Responsibility) ile araştırma şirketi GlobeScan iş birliğinde yürütülen Sürdürülebilir İş Dünyasının Liderleri Araştırması’nın sonuçları yayımlandı. Araştırma, profesyonellerin ortak algılarını ve uygulamalarını paylaşarak sürdürülebilir iş dünyasına ilişkin bilgiler veriyor.

Kurumsal sürdürülebilirlikte değişen öncelikler ve zorlukların ölçülmesinin yanı sıra, bu yılki anket, işletmelerin değişen sosyal koşullara nasıl yanıt verdiğini anlamak için de fırsat sunuyor. Raporda yer alan veriler, katılımcı 152 BSR üyesi şirketin her birindeki bir sürdürülebilirlik uygulayıcısının yanıtlarına dayanıyor. Rapor kapsamında yürütülen anket, BSR üye şirketlerinden 22 Mart -16 Mayıs 2018 tarihleri arasında toplanan yanıtlarla tamamen çevrimiçi olarak yayınlandı. Tüm saha çalışmaları ve paydaş katılımı ise GlobeScan tarafından bağımsız olarak yönetildi.

Raporda öne çıka bazı noktalar şu şekilde:

  • Şirketler yeni bir sürdürülebilirlik gündemi oluşturuyorlar. 2018 yılında, kurumsal değerler ile çeşitlilik ve kapsayıcılık sürdürülebilirlikte en öncelikli konular olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun ise, sosyal sorumluluğu teşvik eden son politik, teknolojik ve sosyal dönüşümlerin bir yansıması olduğu düşünülüyor. İklim değişikliği ve insan hakları en önemli dört öncelikli konu arasında yer alırken, şirketlerin yarısından daha azı kapsayıcı büyüme veya kamu politikasına öncelik veriyor. Yapay zeka, veri gizliliği ve mülkiyet konusundaki endişeler, iklim ve enerji sistemlerinde yaşanan aksaklıklar gibi konuların gelecekteki iş stratejilerini etkileyeceğine vurgu yapılıyor. Öncelikli konuların ise değer yaratmadan ziyade risk yönetimi odağında değerlendirildiği belirtiliyor.

• Sürdürülebilirlik uygulayıcıların dörtte üçü, küresel mega trendlerin etkili bir şekilde uygulanmasının yolunun, sürdürülebilirliğin hem operasyonlara entegre edilmesinden hem de yeni strateji ve yönetişim yaklaşımları geliştirilmesinden geçtiğini düşünüyor.

• Sürdürülebilirlik Hedefleri’ni Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile paralel olarak belirleyen şirketlerin sayısı giderek artıyor.

• Raporda şirketlerin değer zincirlerinin etkilerine sınırlı ölçüde odaklandığı, değer zincirlerindeki önemli sorunları ele almak için tutarlı bir yaklaşım benimsemediği belirtiliyor.

• Daha fazla görevler arası işbirliğine ihtiyaç olduğu raporda öne çıkan konular arasında. Sürdürülebilirlik ekiplerinin stratejik planlama ve temel iş fonksiyonları konusunda zaman zaman zorluklar yaşadıkları ve bu zorlukların iş birliği ile yönetilebileceği vurgulanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Avrupa Birliği daha fazla büyüme değil, istikrar ve refah paktına ihtiyaç duyuyor

Avrupa’nın farklı yerlerinden 238 akademisyen, Avrupa Birliği'ne ve üye ülkelerine, insani ve ekolojik refahın GSYİH'den daha öncelikli olduğu bir “post-büyüme” (post-growth) geleceği planlamaya çağırıyor. Bu hafta bilim insanları, politikacılar ve politika yapıcılar Brüksel'de dönüm noktası sayılabilecek bir konferans için toplandı. Avrupa Parlamentosu’ndan beş farklı siyasi grubun temsilcileri ile sendikaların ve STK'ların birlikte düzenlediği bu etkinliğin amacı, Avrupa'da “post büyüme ekonomisi” için olanakların araştırılmasıydı.

Düzenlenen konferansta, son yetmiş yıldır, GSYİH büyümesinin, Avrupa uluslarının temel ekonomik hedefi olarak öne çıktığı, ancak ekonomik büyüme ile çevre üzerindeki olumsuz etkinin de arttığı belirtiliyor. Bugün, Avrupa ülkelerindeki sosyal sorunların çözümü için ekonomik büyümenin değil, halihazırda sahip olduğumuz gelir ve servetin daha adil bir dağılımının gerekliliği vurgulandı.

Verimliliğin azalması, piyasa doygunluğu ve ekolojik bozulma nedeniyle büyüme de giderek zorlaşıyor. Mevcut trend devam ederse, on yıl içinde Avrupa'da büyüme duracak. Büyümenin devam etmesi için borçlanmanın artması, çevresel düzenlemeleri esnetmek, çalışma saatlerini arttırmak gibi agresif uygulamalar ise ekonomik belirsizliği arttırıyor ve demokrasiyi olumsuz yönde etkiliyor.

Bu olumsuz etkiler, sivil toplum ve akademinin de desteğiyle giderek daha çok tartışılır hale geldi ve “post-büyüme” hareketi ortaya çıktı. Bu hareketin sunduğu çözümler arasında kaynak kullanımının sınırlandırılması, çalışma saatlerinin aşamalı olarak azaltılması ve vergi sistemlerinin yeniden düzenlenmesi gösterilebilir. Bu gibi çözümlerle kaynak kullanımı karbon vergisi getirilerek sınırlandırılabilir ve vergilerden elde edilen gelir sosyal programları finanse etmek için kullanılabilir. Vatandaşlık gelirinin sunulması eşitsizliklerin azaltılmasına yardımcı olurken, yeni teknolojiler işçi kitlelerini dağıtmak ve ayrıcalıklı azınlığın kârını arttırmak yerine, çalışma süresini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmek için geliştirilebilir.

Riskler göz önünde bulundurulduğunda, post-büyümenin tartışıldığı bir gelecek için olasılıkları araştırmak, politikacılar ve politika yapıcılar için oldukça kritik bir noktada. Brüksel'de gerçekleşen bu konferans umut verici bir başlangıç olmakla birlikte, daha güçlü taahhütlere ihtiyaç var. Avrupa’nın birçok yerinden sosyal bilimciler ve doğa bilimcileri, Avrupa Birliği’ne çağrıda bulunarak aşağıdaki önerileri sunuyor:

1. AB parlamentosunda post-büyümenin geleceği konusunda özel bir komisyonun oluşturması. Bu komisyon, büyümenin geleceğini aktif olarak tartışmalı, post-büyümenin geleceği için politika alternatifleri tasarlamalı ve büyümeyi en üst hedef olarak gören politikaları yeniden gözden geçirmelidir.

2. Alternatif göstergelerin AB ve üye devletlerin makroekonomik çerçevesine dahil edilmesi. Ekonomik politikalar, insan refahı, kaynak kullanımı, eşitsizlik ve insana yakışır iş temini üzerindeki etkileri açısından değerlendirilmelidir. Bu göstergelere, karar alma aşamalarında GSYİH' den daha fazla öncelik verilmelidir.

3. İstikrar ve büyüme paktının bir denge ve refah paktına dönüştürülmesi. İstikrar ve büyüme paktı, hükümet açıklarını ve ulusal borcu sınırlayan bir dizi kuraldır. Bu kurallar, üye devletlerin vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılarken, kaynak kullanımını ve atık emisyonlarını sürdürülebilir bir düzeye indirgemek için gözden geçirilmelidir.

4. Her üye ülkede ekonomik geçiş için bir bakanlığın kurulması. Doğrudan insan ve ekolojik refah üzerine odaklanan yeni bir ekonomi, yapısal olarak ekonomik büyümeye bağlı olandan çok daha iyi bir gelecek sunabilir.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Yenilenebilir enerji kullanımı artıyor!

Dünya Bankası, 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefinin Takip Edilmesi: Enerji İlerleme Raporu 2018’de, dünya genelinde enerji yoğunluğuyla ilgili verileri ve yenilenebilir enerji konusundaki gelişmeleri paylaşıyor. 2015 yılı itibarıyla, dünya genelinde toplam enerji tüketiminin %17,5'i yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlandı. Bu oranın %9,6'sı biyoenerji, jeotermal, hidroelektrik, güneş ve rüzgar enerjilerinden oluşuyor. Geriye kalanını ise biyo-kütlenin odun kömürü ve mangal kömürü gibi geleneksel kullanımlar oluşturuyor. Mevcut politikalara dayanarak, kullanılan yenilenebilir enerji oranının 2030 yılına kadar %21 seviyesine, modern yenilenebilir enerji oranının ise %15'e yükseltilmesi bekleniyor. Ancak bu artış bile 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi olan Erişilebilir ve Temiz Enerjiyi gerçekleştirmek için yeterli olmayacak. Gelişmekte olan ülkelerdeki toplam enerji kullanımının devam eden hızlı büyümesi, yenilenebilir enerjiye önemli yatırımlar yapılsa bile enerji kullanımlarında yenilenebilir enerjinin payının artmasını zorlaştırıyor.

Azalan maliyetler ve destekleyici politikalar, güneş ve rüzgar enerjisinin geleneksel enerji kaynaklarıyla rekabet etmesine olanak sağladı. Böylece, yenilenebilir elektrik kaynaklarının payı, 2015 yılında hızlı bir şekilde %22,8'e yükseldi. Ancak, elektrik o yılki toplam enerji tüketiminin %20'sini oluşturduğu için, küresel hedefe ulaşmada önemli rolleri olan ulaşım ve ısıtma-soğutma alanlarında da yenilenebilir enerjinin kullanımı ihtiyacı bulunuyor.

Isıtma-soğutma ve ulaşım sektörlerinde yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması, bu sektörlerde enerji seçiminin son tüketiciye bağlı olmasına bağlı olduğu için burada dönüşüm yaratmak zorlayıcı oluyor. Bu sektörlerde farklılık yaratmak için biyo-kütle, jeotermal veya güneş enerjisine dayanan bölgesel enerji sistemlerinin daha fazla benimsenmesi gerekiyor. Örneğin elektrik sektöründeki karbon oranın azalması, elektrik kullanımını arttırabilir.

Global enerji yoğunluğu 2015 yılında, 2010 yılından bu yana en hızlı düşüş olan, %2,8'lik bir hızla düştü. Ancak, bu ilerleme 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’nin 2030 yılına kadar enerji verimliliğinde küresel iyileşme oranını ikiye katlamada yeterli değil.

Büyüme ve enerji kullanımının ayrıştığına (decouple) dair veriler sunan araştırmaların sayısı giderek artıyor. Bu, büyümenin, salımları arttırmadan da mümkün olabileceğini ortaya koyuyor. Küresel gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH) 2010-2015 yıllarında birincil enerji arzının yaklaşık iki katı kadar büyüdü. Nitekim, ekonomik büyüme tüm bölgelerde, Batı Asya ve tüm gelir gruplarında enerji kullanımındaki artışı geride bıraktı. En büyük enerji tüketen sektör olan endüstriyel enerji yoğunluğundaki iyileşme, 2010 yılından bu yana yıllık %2,7 oranında oldu. Ancak, ilerleme başka sektörlerde bu oranlarda değil. Yüksek gelirli ülkelerde en çok enerji tüketen sektör olan ulaşımda verimliliğin sağlanması gerekiyor.

Raporda ülkelerin performansına dair öne çıkanlarsa şunlar;
 - Dünyanın en büyük enerji üretici yirmi ülkesinin performansı 7. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefine ulaşmak için kritik öneme sahip.
 - Japonya ve ABD’nin de dahil olduğu en çok enerji üreten altı ülke, enerji kullanımında bir zirveye ulaştı: yıllık enerji taleplerini azaltırken GSYİH büyümeye devam etti.
 - Gelişmekte olan, büyük enerji tüketen ekonomiler arasında Çin ve Endonezya, yıllık %3'ün üzerinde bir artışla ön plana çıktı; Brezilya ve İran ise enerji yoğunluğunda artış gördü.
 - Halen ilerlemeye ihtiyaç olmasına rağmen, birçok ülkede kanıtlanmış enerji verimliliği politikaları sistematik olarak benimseniyor.

Şimdiye kadar yenilenebilir enerji kullanımında elde edilen istikrarlı ilerlemedeki gelişmeler, politikada daha fazla taahhüdünü ve bu alana daha fazla yatırım yapılarak, yeni teknolojilerin kullanımlarının yaygınlaştırılması gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Wayfinder İstanbul’dan öğrenim ve içgörüler yayınlandı

14- 15 Mayıs tarihlerinde Social Innovation Exchange (SIX) liderliğinde, Zorlu Holding ev sahipliğinde, imece yürütücülüğünde, ATÖLYE ve S360'ın içerik partnerliği ile UNDP ve Brookings Doha Center katkılarıyla Wayfinder İstanbul etkinliği gerçekleşmişti. Etkinlikten enerji ve ilhamla, sektörler arası çalışmaya ve sosyal inovasyon ekosistemini geliştirmeye yönelik yenilenmiş bir amaç duygusuyla ayrıldık.

Sosyal inovasyonu özel, kamu ve filantropi sektörlerini de dahil ederek çok disiplinli bir yapıya dönüştürmeyi ve dünyanın her yerinden sosyal inovasyon platformlarını harekete geçirmeyi amaçlayan Wayfinder etkinliği, ilk olarak Londra’da gerçekleşmişti.

SIX Wayfinder İstanbul etkinliği, sistematik değişimi engelleyen unsurların üstesinden gelmek amacıyla ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmanın yolunu açacak değişimler nasıl yapılır sorusuyla yola çıkmıştı.

Wayfinder İstanbul’dan öğrenim ve içgörülerle imece ve SIX ekibi tarafından derlenen kaynakları aşağıda sizlerle paylaşıyoruz.

“Sosyal İnovasyonu İleri Taşımak: SIX Wayfinder 2018’den İçgörüler” raporunu Türkçe ya da İngilizce olarak okuyabilirsiniz.

Ekosistemler üzerine hazırlanan infografiklere ise aşağıdan erişebilirsiniz:
• Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Kanada ve Avrupa’dan paylaşılan içgörülerle belirlediğimiz sosyal inovasyon ekosistemlerini geliştirmeye yardımcı olacak görünen ve görünmeyen koşullar üzerine Türkçe ve İngilizce hazırlanan infografik;
• Wayfinder’ın Türkiye’deki sosyal inovasyon ekosistemi üzerine etkisini anlatan Türkçe ya da İngilizce okuyabileceğiniz infografik.

Önümüzdeki 10 yılda değişimi gerçekleştirmek için yapılması gerekenlerin ele alındığı derinlemesine inceleme workshop’larında vurgulanan çıkarımlara Türkçe veya İngilizce olarak ulaşabilirsiniz.

Charlie Leadbeater’in Wayfinder’daki konuşmasında paylaştığı, akımlar üzerine kaleme aldığı yeni kitabı The Rising’in bir bölümüne ulaşabilir; kendisiyle gerçekleştirilen röportajı Türkçe ya da İngilizce olarak okuyabilirsiniz.

Etkinlikle ilgili hazırlanan özet video ile, etkinliğin ilk gününün sabahında sosyal inovasyon ve iletişim ve dünyada sosyal inovasyonu anlamak üzerine gerçekleştirilen panel kayıtlarına ulaşabilir; oturumların tamamını buradan izleyebilirsiniz.

Wayfinder İstanbul’da önemli bir konu başlığı olarak şirketlerin rolü ortaya çıkmıştı. Kurumsal sosyal inovasyon ile ilgili gerçekleştirilen kısa röportaj, hikâye ve kaynaklara Türkçe veya İngilizce olarak ulaşabilir; etkinliğimizde vurgulanan temalardan kurumsal sosyal inovasyon, sosyal girişimcilik, sosyal finansman, akımlar ve gençlik ile ilgili yapılmış olan röportajlardan oluşan video serisini ise buradan izleyebilirsiniz.

S360 olarak etkinlik ile ilgili daha önce hazırladığımız habere ulaşabilir, etkinlik öncesi yayınladığımız iç görü raporu hakkında haberimizi ise buradan okuyabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

İklim davasına Avrupa Birliği Genel Mahkemesi’nden yeşil ışık

People’s Climate Case tarafından açılmak istenen ve Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar emisyon azaltma hedefleri başta olmak üzere diğer iklim politikalarını hedef alan davaya, mahkeme tarafından yeşil ışık verildi ve yasal eyleme geçme kararı alındı. Portekiz, Almanya, Fransa, İtalya, Romanya, Kenya ve Fiji’den 10 aile ile birlikte İsveç’ten bir gençlik kuruluşunun açmak istediği dava, Avrupa Birliği Genel Mahkemesi tarafından kabul edildi ve ilk duruşma geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşti. Mahkemenin dava açılmasını kabul etmesinin ardından, sanık konumunda olan Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Birliği Konseyi’nin mahkemeye cevaplarını iletmeleri için önlerinde iki ay var.
Davacılar, AB’nin salım azaltma hedeflerinin yeterli olmadığını ve temel hakları karşılamakta eksik kaldığını savunuyorlar ve yeni üç düzenleyici yasa ile beraber daha bağlayıcı bir hedef konulması gerektiğini vurguluyorlar.
Bahsedilen dava, daha önce hükümetin iklim hedeflerini sorgulamış ve başarıya ulaşmış olan Hollanda’nın Urgenda Davası emsal alınarak açılmış. 2015 yılında açılan davada mahkeme, Hollanda Hükümeti’nin 1990 yılında yaptığı salımları 2020 yılına kadar en azından %25’i kadar azaltması gerektiğine karar verdi. Bu dava, hükümetlerin iklim politikalarıyla yüzleşmeleri gerektiğini dünyaya gösterdi ve başka davacılara da bu yönde yasal eylem almaları için ilham kaynağı oldu.
Benzer süreçlere örnek vermek gerekirse, Birleşik Krallık vatandaşları, iklim konusunda daha iddialı hedefler koyması üzerine Britanya Hükümeti’ne bir dava açtılar.  Temmuz’da gerçekleşen ilk duruşma sonrasında mahkeme sunulan konuda eyleme geçmeme yönünde karar kıldı. Bunun üzerine, davanın destekçilerinden olan Plan B kararın hemen ardından itiraz başvurusunda bulundu. Avrupa Birliği davası ise henüz erken aşamalarda olmasına rağmen bu tür hareketlere yüksek bir ivme kazandırmaya başladı bile.
Portekizli davacılardan biri olan ve geçtiğimiz sene çıkan yangınlardan birinde ağaç korusunu kaybeden Armanda Carvalho dava sürecine giden yolu şöyle açıklıyor: “Geçen sene arazimi yangınlar yok etti, bu sene de Avrupa’daki sıcak hava dalgaları ve çıkan yangınlar büyük tehlike arz ediyor. Yazın başından beri, bir sürü insan iklim değişimleri yüzünden hayatını veya evini kaybetti. Bu duruma sessiz kalmamalıyız. Açılan davalar hepimizin geleceği için büyük önem taşıyor ve sesimizi duyurmaya yavaş da olsa başladığımız için memnuniyet duyuyoruz.”

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Doğal gaz, yeşil badana ile doğaya dost oluyor!

İlk defa bir doğal gazın satışı, üretim koşullarını onaylayan bir sertifikayla, kahve gibi adil ticaret markası olarak yapıldı. Bu sertifika, ABD ihracatçılarının, hidrolik kırılma yöntemine şüpheyle yaklaşan Avrupa ülkelerindeki pazarları kazanmalarına yardımcı olacak. Sertifikalı bu gaz, küresel ısınmaya neden olan metan gazı sızıntısı, kuyuların kirlenmesi ve atık suların ortadan kaldırılması gibi çevresel etkilerin standartlarına uymak durumunda kalacak.

Bu yeni şartlar, ilk defa Houston merkezli New Jersey Resources’ın, Southwestern Energy tarafından işletilen Batı Virginia'daki kuyulardan gaz tedarik etme anlaşmasında yer aldı. Anlaşma, New Jersey Resources'ın doğal gaz yan kuruluşları tarafından kullanılan tedariğin yüzde 14'ünü sağlayacak. New Jersey Resources, bu durumun müşterilerin maliyetlerinde önemli bir fark yaratmayacağını açıkladı.

Southwestern'in kıdemli başkan yardımcısı Jennifer Stewart, çevre koşullarına önem veren bir politikaya sahip olduklarını ve gelir arttırmak için “yeşil gaz” kullanımının farklı yollarını aradıklarını belirtti.

Southwestern, çeşitli kuruluşların desteğiyle su, hava, kara ve yerel topluluklar üzerindeki etkilerin standartlarını belirleyen Independent Energy Standards (IES) ile çalışıyor. Sertifikasyon programını yürüten şirkete göre, tamamen “sorumlu gaz” kullanımı faturaya ayda yaklaşık ortalama 90 ABD doları ekliyor. IES'in CEO'su Jory Caulkins, müşterilerinin taleplerini karşılamak için sürdürülebilirlik taahhütünde bulunan kamu kuruluşlarının ve yabancı piyasalara, özellikle Avrupa’ya, sıvılaştırılmış doğal gaz satmak isteyen ihracatçıların bu sertifikaya ilgi gösterdiğini söyledi.

Doğal gazla çalışan elektrik santralleri, metan sızıntısı da dahil olmak üzere, tortulu şist(shale) üretiminin çevresel etkisi ile ilgili kaygılar yaratıyor. Doğal gaz üreticileri ve pazarlamacıları ise bu kaygıları aşmanın yollarını arıyorlar.

Birçok şirket, marka ve itibar değerlerini yükseltmek için de farklı yollar deniyor. Bu yollardan birisi de, tüketicileri adeta bir tuzağa düşüren “Yeşil Badana”. Yukarıda bahsedilen, etik üretim sertifikasına sahip olan doğal gaz, bu durumu örneklendiriyor. Kullanımı şirketler tarafından giderek artan Yeşil Badana hakkında daha fazla bilgi için, Yeşil Badana kısamıza bakabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

İklim değişikliği mali kriz yaratabilir

Lehman Brothers'ın çöküşünün küresel mali krizi başlatmasının üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen, Uluslararası Para Fonu (IMF) başkanı Christine Lagarde, finansal sistemin hala yeterince güvenli olmadığını, on yıl önce yatırım bankasının başında kadınların olması durumunda, krizin önlenmiş olabileceğini söyledi. Lagarde’a göre, finans sektöründe daha fazla kadın lidere sahip olmak daha fazla sağduyuya olanak sağlarken krizi tetikleyebilecek ani ve yanlış kararları azaltıyor. Küresel mali krizi işaret eden uyarıların o dönemde bulunduğunu, ancak çoğu iktisatçı tarafından gözden kaçırıldığını söyledi. Ekonomistler grup düşüncesi (groupthink) nedeniyle yaklaşan krizi tahmin etmede başarısız olmuşlardı.

Sıradan insanlar kriz sonucu ağır bedeller ödemişti . Bu nedenle küreselleşmeye karşı artan tepkilerin yanı sıra hükümete ve ilgili kuruluşlara duyulan güven azaldı.. Lagarde’a göre, böyle bir krizin tekrar yaşanmasını önlenmek adına finans sektöründe daha fazla kadın liderin yer alması gerekiyor. Çeşitliliğin düşünmeyi her zaman geliştirdiğini ve grup düşüncesi etkisini azalttığını söyleyen Lagarde, bunun beraberinde, daha fazla sağduyu getireceğini ekledi. Lagarde, küresel finansal sistemi iyileştirmek için birçok değişikliğin uygulandığını, ancak kültür, değerler ve etik kilit alanlarında halen pek birşeyin değişmediğini belirtti. Finans sektörünün halen kısa vadeli karları uzun dönemli sağduyuya tercih ettiğini söyleyen Lagarde, sektör kurumlarının iyi bir düzenleme ve denetlemeye tabi olması gerektiğini ekledi. Lagarde’a göre buradaki büyük tehdit ise endüstrinin politikacılara kriz sonrası finansal düzenlemeleri azaltmaları için büyük baskı yapmaları. Siyasi ekonomi ortamında, uluslararası iş birliğine karşı azalan ilgiye değinen Lagarde, günümüzde, mali düzenlemelerinin azaltılması, aşırı eşitsizlik ile içe dönük politikalar ve artan küresel dengesizliklerle karşı karşıya olunduğunu söyledi.

Bir sonraki ekonomik krizin 2008 krizi gibi denetlenmeyen finansal spekülatif unsurlardan değil, çevresel nedenlerden dolayı gerçekleşeceği öngörülüyor. Bu nedenle kriz sonrası ilkesi, gezegenin sürdürülebilirliğinin tehlikeye düştüğü bir yüzyılda, “pazarlar ahlak olmadan hayatta kalamazlar”, olmalı. Sosyal amacın pazarda önemli bir yeri var: Pazarı koruyan bir şey olarak değil, karar verme sürecinde onu etkileyen bir etmen olarak. Finans onsuz ayakta kalamaz.

Bu gidişatla, gezegen, doğanın finansal karla karşı karşıya geldiği sonsuz bir maliyet-fayda analizinden kurtulamaz. Değişim olmazsa, doğa her zaman kaybedecek, sonuç olarak insanlık kaybedecek. Paris İklim Anlaşması şartlarında bile, iklim değişikliği hedeflerine ulaşmak için, bilinen kömür rezervlerinin %80'i, petrolün üçte biri ve gazın yarısının kullanılmaması gerekiyor.

İklim değişikliği, politik sistemden sosyal uyumsuzluğa, finansal sistemin etkileyebileceği birçok alanı etkiliyor. Bu etkinin yarattığı problemlerin çözümü de sadece tüm finansal çabaların, insanlığın geleceği ile ilişkilendirilerek yeniden yapılandırılmasıdır. Finansal kar, bir başka yüzyılın sorunlarının cevabıydı; bunu 2008'den öğrenemezsek, 2028 dersleri çok daha zor olacak.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyaleti, yeşil tahvil piyasası üzerine rapor yayımladı

Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyalet Hazinedarı, trilyon dolarlık finansal açığı kapatıp ABD altyapısını düzeltecek yeşil tahvillerin öneminin ve açacağı yolların altını çiziyor. Milken Enstitüsü ve Kaliforniya Eyalet Hazinedarı John Chiang’ın birlikte hazırladıkları rapora göre, ABD’nin çürümeye başlayan altyapısı ve bu altyapıyı aşırı iklim koşulları ve iklim değişikliği etmenlerine karşı dayanıklı hale getirme ihtiyacı, beraberinde daha güçlü bir yeşil tahvil piyasası gereksinimini yaratıyor. Bu rapor, bir önceki raporda bahsedilen finansal sorunlara pratik çözümler sunuyor ve yeşil tahvillerin yaklaşık dört trilyon ABD dolarını bulan fonlama açığını kapatmada çok daha büyük bir rol alabileceğinden bahsediyor.
 
Yeşil tahviller, geleneksel sabit gelir güvencelerinin aksine fonların sürdürülebilirlik faaliyetlerini arttırmak üzerinde kullanılacağının güvencesini veriyor. Chiang’ın açıklamasına göre “Sadece Kaliforniya’da önümüzdeki 10 yıl içerisinde altyapıyı geliştirmemiz için kapatmamız gereken ve 400 milyar ABD dolarının üzerinde olan bir fonlama açığı mevcut. Yeşil tahviller de hali hazırda bulunan altyapımızı daha yeşil hale getirecek ve karbon ayak izimizi azaltacak alternatifler üretmemizde destek olan finansal araçlar. Yayımladığımız bu rapor, sadece çözüm önerilerinde bulunmakla kalmayıp iklim değişikliği sorunuyla mücadele konusuyla ilgili büyük aşama kaydetmemizde yardımcı olabilir.”
 
Raporun sunduğu öneriler arasında:
- Yeşil tahvil bankası oluşturmak
- Borçlarını ödeyemeyen belediyelere destek olmak amaçlı yeşil tahvil sigorta programı oluşturmak
- Verimliliği arttırmak için vergilendirilebilir yeşil tahviller oluşturmak gibi konular yer alıyor.
 
Milken Enstitüsü Kıdemli Yenilikçi Finans Müdürü Caitlin MacLean’e göre “Yeşil tahvil piyasasını genişletmek ve kullanıma uygun hale getirmek için yasaları koyanlar ve finansal piyasalar arasında yenilikçi bir iş birliği gerçekleştirilmeli. Kaliforniya’nın diğer eyaletler ve ülkeler için çevresel sürdürülebilirlik alanında öncü kabul edildiğini de göz önüne aldığımızda bu hareket diğerlerine bir model veya ilham kaynağı olabilir.”

PAYLAŞ: DETAY

31 August

İnsani bir hak olarak eğitim: 72 milyon çocuk okula gidemiyor

Günümüzde dünya genelinde 72 milyondan fazla çocuk ötekileştirme ve yoksulluk gibi nedenlerden dolayı eğitim hakkına ulaşamıyor. Hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde etnik köken, dil, din gibi unsurlardan kaynaklanan eşitsizlikler nedeniyle birçok çocuğun temel eğitime erişimi bulunmuyor. İşsizlik, hastalık ve ebeveynlerin okuma yazma bilmeyişi gibi yoksulluğa bağlı faktörler, eğitim dışı kalma ve okulu bırakma oranlarını ikiye katlıyor. Dezavantajlı gruplardan gelen pek çok çocuk ise, yetersiz beslenmeyle ilgili sağlık sorunları nedeniyle ya da aile için çalışmak ve maddi destek sağlamak amacıyla eğitimlerini terk etmek zorunda kalıyorlar.

Eğitimsizliğin bir diğer başlıca nedeni ise gelişmekte olan ülkelerin mali açığı olarak karşımıza çıkıyor. Gelişmekte olan birçok ülke, okul kurmak, öğretmen yetiştirmek ve eğitmek için gerekli olan mali kaynakları sağlayamıyor. Uluslararası fonlar ise maalesef ülkelerin gerekli nitelikte bir eğitim sistemi kurmasına izin verecek kadar yeterli değil. Aynı zamanda, mali kaynak eksikliği öğretim kalitesini de olumsuz etkiliyor: Öğretmenler temel öğretmenlik eğitiminden yararlanamıyor ve az sayıda olan okullarda çok kalabalık sınıflarda eğitim veriyorlar. Sınıfların aşırı kalabalık olması, farklı eğitim seviyelerinden çocukların aynı sınıfta eğitim görmesine neden olarak, her bir çocuğun kendi ihtiyaçlarına ve becerilerine uyarlanmış bir eğitimden yararlanmasına engel oluyor. Bu nedenle, bu yerlerde okulu bırakma ve başarısızlık oranı çok yüksek.

Eğitime erişim engelinden en çok etkilenen bölge olan Sahra-altı Afrika, ilkokul çağında eğitim göremeyen 32 milyon çocuk barındırıyor. Orta ve Doğu Asya ile Pasifik’te ise 27 milyondan fazla eğitimsiz çocuk bulunuyor. Özellikle, Sahra-altı Afrika’da çocukların yarısından çoğu 4 yıldan az bir süre eğitim alıyor; Somali ve Burkina Faso gibi bazı ülkelerde çocukların yarısından fazlası 2 yıldan az bir süre eğitim alıyor. Eğitim yoksunluğu ve zayıf eğitim, nüfus ve ülke üzerinde olumsuz etkilere sahip. Çocukların temel edinmeden okuldan ayrılmaları, bu ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişimini büyük ölçüde engelliyor.

Kız çocukları dünyadaki okula gitmeyen nüfusun %54'ünden fazlasını oluşturarak eğitime en az erişimi olan grubu temsil ediyor. Bu sorun en çok Arap Devletlerinde, Orta Asya'da ve Güney ile Batı Asya'da görülüyor. Erkeklere verilen kültürel ve geleneksel ayrıcalıklı muameleyle açıklanan bu durum, kız çocuklarının ev işleriyle ilgilenmesini, erkek çocuklarının ise eğitim hakkının olmasını gerektiriyor. Sahra-altı Afrika'da 12 milyondan fazla kız çocuğu hiç eğitim alamama riskiyle karşı karşıya iken, Yemen'de ise kızların %80’den fazlasının okula gitme imkanı bulunmuyor. Daha da endişe verici olan ise, Afganistan veya Somali gibi bazı ülkeler, eğitim konusunda kızlar ve erkekler arasındaki uçurumu azaltmak için hiçbir çaba göstermiyor.

Gelişmekte olan birçok ülke eğitimdeki kızlar ve erkekler arasındaki eşitsizliği önemli ölçüde azalttıklarını belirtse de, evrensel ve eşitlikçi bir eğitim sistemine ulaşmak için ortak ve üstün bir çaba sarf edilmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Şehirciliğin öteki yüzü

Rio de Janeiro Uluslararası Havaalanı'ndan ayrılarak tüm plajların olduğu şehrin ikonik güney bölgesine doğru ilerlerken Mare isimli bir ‘favela’dan geçiyorsunuz. Mare, çoğunlukla şehirdeki en yoksulların yaşadığı kuzey bölgesinde ve Rio'da ihmal edilen yüzlerce faveladan biri. Favela, bir kamu otoritesinin gözetimi olmaksızın inşa edilmiş topluluklara yerel halkın verdiği isim. Bağımsız bir kanal olan Vox’un “2016 Olympics: What Rio doesn’t want World to see- 2016 Olimpiyatları: Rio’nun Dünyadan Sakladıkları- belgesel serisinde, Rio’da nüfusun %25'inin yaşadığı ve hiçbir yapı yasasına uygunluğu olmadan inşa edilen bu gecekondu mahallelerine giriliyor.

Şehirde bu tür yerleşimlerin ortaya çıkarak zaman içinde büyümesi Brezilya tarihiyle paralel. Brezilya tek başına ABD’nin on bir katı kadar köle ithal etti ve bu köleler özgürlüklerine kavuştuklarında toplumdaki haklarını bu gayri resmi toplulukları kendi başlarına inşa ederek yaşayabildiler. Günümüzde de işçiler, kentte uygun fiyatlı konut bulamıyorlar ve bu yerleşimlerde kendi topluluklarını kuruyorlar.

Öte yandan Rio'nun uluslararası ilgi görmesini sağlayan etkinlikler gerçekleşeceği zaman yerel yönetim turistlerin muhteşem bir şehir görmesi için turizm çevresinde altyapı oluşturmaya çalışıyor. Parlak ve yeni bir imaj yaratacak yeni yerlere yatırım yapılırken şehrin favelalar gibi kısımları tamamen ihmal ediliyor ve göz önünden kaldırılmaya çalışılıyor. Yakın zamandaki olimpiyatlar bunun güzel bir örneğini oluşturuyor. Olimpiyat Parkı’nın yapıldığı yer olan Baja bölgesi şehrin favelalarından birine yıllardır ev sahipliği yapıyordu. Birçoğu mülkleri için yasal statü kazanmış 600 aile Olimpiyat Parkı yapılmaya başlandığında ‘seçkin alan tahliyesi’ emirleri ile karşı karşıya kaldılar. Yaşadıkları alandan çok daha uzakta yapılacak olan toplu konut komplekslerine taşınacaklarını belirten bu emirler karşısında bazı topluluk sakinleri direnirken polis şiddetine maruz kaldılar. Bazıları da kendilerine teklif edilen parayı alarak bölgeyi terk ettiler. Direnen 20 ailenin daha güzel görünümlü evler inşa edilmesi koşuluyla alanda kalmasına izin verildi fakat bu 20 aile nadir görülen bir örnek oluşturuyor.

Hükümet verileri 2009 yılından günümüze dek Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları ile bağlantılı altyapı ve gayrimenkul projeleri ile alakalı bu gibi emirlerle en az 77.200 insanın Rio'daki evlerinden tahliye edildiğini gösteriyor. İnşaat sektörüne yoğunlaşan yeni yatırımların yarattığı zarar sosyal eşitsizlikle de sınırlı kalmıyor. Ülkede 2014 Dünya Kupası için inşa edilen on iki stadyumdan birisi Manaus bölgesinde Amazon Ormanları’nın tam ortasına yapılmış bulunuyor. Brezilya hükümetine yaklaşık üç yüz milyon dolara mal olan stadyum sadece dört maç için kullanıldı.

Türkiye’de görülen ‘kentsel dönüşüme dayalı inşaat odaklı ekonomi modeli’ bu durumun Brezilya ile sınırlı kalmadığını ve küresel bir trend olduğunu gösteriyor. 2014’te yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de inşaat sektörü tüm çalışanların %15’ini istihdam eden ve ekonomik olarak onlarca sektörü tetiklemesi sonucu GSMH içindeki payı yaklaşık %30 seviyesine ulaşan bir ekonomik güce sahip.

Bu büyük sektörün önünü açmak için kentin yeniden inşasına yönelik kentsel dönüşüm projeleri oluşturularak bu projeleri hayata geçirecek alt-yapıyı hazırlamak adına tarihi sit alanları ve orman alanları da dâhil bütün kent alanları ‘yenileme’, ‘kentsel dönüşüm’ veya ‘afet risk’ alanı ilan edilerek özel sektöre teslim ediliyor. Gerektiğinde belediyelere acele kamulaştırma ve tapulara şer koyma yetkileri vererek, insanlar evlerini ve yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan en büyük sorunlardan biri "soylulaştırma’. Soylulaştırma, önceden yoksulların yaşadığı kent alanlarına müdahale edilerek buralarda lüks inşaatlar yapılması ve binaların değerlerinin artması sonucu ortaya çıkan yüksek fiyatları karşılayamayan yoksul halkın bölgeyi terk etmek zorunda kalması anlamına geliyor. Buralara üst gelir grubundan insanların yerleşmesiyle bölgenin nüfus profili tamamen değişiyor. Bunun örnekleri yakın zaman içinde Sulukule’de, Tarlabaşı’nda, Fener-Balat- Ayvansaray’da, Tokludede’de, Ayazma’da ve diğer birçok proje alanında gözlemlenebiliyor.

Araştırmalar bu tarz kentsel dönüşümlerin sorunları çözmek yerine gözden uzaklaştırdığı ve derinleştirdiğini gösteriyor. Örneğin Bezirgânbahçe’deki dönüşüm sonucu yirmi yıl borçlandırılarak TOKİ’ye yerleştikten sonra çalışanların %54’ünün işini kaybettiği, Türkiye genelinde işsizlik oranı %14 iken Bezirgânbahçe TOKİ’de % 29’a çıktığı gözlemleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Rakamların ötesinde Türkiye

Çevresel Performans Endeksi (Environmental Performance Index-EPI), ülkeleri ‘hedefe yakınlık’ modeli kullanarak puanlayan bir yöntem. Örneğin, biyoçeşitlilik ve habitat kategorisinde % 17'lik bir hedef ülkelerin kendi topraklarının belirtilen yüzdesini resmi olarak koruma altına almaları anlamına geliyor. Ülke bu hedefe ne kadar yaklaşırsa endeksten aldığı puan o kadar yüksek oluyor. Ancak bir ülke sayılarda iyi bir performans sergilerken gerekli yasal düzenlemeleri uygulamakta başarısız olabiliyor veya bazı politika seçimleri sonucu ulaşmış olduğu ilerlemeyi sekteye uğratabiliyor.

Türkiye’nin nüfusu 1960’tan bu yana neredeyse 80 milyona ulaştı ve ülke bir dünya turizmi merkezi haline geldi. Son on yılda tek başına dünyanın en büyük 17. ekonomisi haline gelen Türkiye için, büyük ölçüde inşaat sektörü tarafından körüklenen bu büyüme şu anda patlamak üzere olan bir balon oluşturuyor. Türk lirası, 2011'den bu yana ABD Doları karşısında yaklaşık %70 değer kaybetti. Öte yandan Türkiye’nin çevresel performansı yükseliyor. Hava kalitesi ve su sanitasyonu gibi alanlarda iyi performans sergilerken biyoçeşitlilik ve habitat koruması gibi kategorilerdeki zayıf performansımız dikkat çekiyor. Dünyanın 35 biyoçeşitlilik sıcak noktalarından üçüne ev sahipliği yapan Türkiye’nin biyoçeşitlilik değeri neredeyse eşsiz. Türkiye’de yaklaşık 4,100 endemik hayvan türü, yaklaşık 4,000 de endemik bitki türü bulunuyor. Endemik türler sadece belli bir coğrafyaya özgü türler anlamına geliyor. Buna rağmen, biyoçeşitliliğin korunması EPI ve OECD hedeflerinin oldukça gerisinde kalarak öncelikler listemizde aşağıda yer alıyor.

Türkiye topraklarının yaklaşık % 5'i koruma altında yer alırken sadece % 1.2'si katı bir şekilde korunuyor. Katı koruma dışında kalan diğer korunan alanların çoğu, aşırı gelişme ve hidrolik inşaat projeleri tarafından tehdit altında kalıyor. Beydağlar Milli Parkı'nda yapılan yasadışı turist kompleksi bunun örneklerinden sadece birisi. 1,300 bin hektarlık sulak alanın %87'si inşaata dayalı bu kalkınma modelinin yol açtığı kayıpların sadece bir kısmını oluşturuyor.

Türkiye’nin kötüleşen performansı uluslararası çevrelerde de giderek daha fazla fark ediliyor. Bu durum, muhtemelen dünyanın en büyük ve en prestijli koruma etkinliği olan 2016 IUCN Dünya Koruma Kongresi'nin ev sahipliğinin Hawaii'ye kaybedilmesinde önemli bir faktördü. Öte yandan kanunlar, hükümetin inşaat projelerini istediği yerde gerçekleştirebilmesine olanak sağlıyor ve yönetmelik olmadan devam etmesini kolaylaştırıyor. Yasal düzenleme çevresel etki değerlendirmelerini (ÇED) gerekli tutuyor fakat çoğunlukla ÇED sonuçlarının bir önemi olmuyor. ÇED sonuçları bir projeyi onaylamasa dahi projeler devam ediyor. Hidroelektrik inşaat projelerine karşı açılan davalarda da benzer sonuçlar görülüyor: 2009 ve 2011 arasında açılan 100 davadan sadece 41’i mahkemeye çıkarken bunlardan 39'unda yargı inşaatın durdurulması emrini verdi. Yine de bu projelerin yapımına devam edildi.

2012 yılında 4 milyon hektarlık ormanlık araziyi etkileyen 2B yasası yürürlüğe girdi. Bu kanunla, bazı ormanlar ‘orman’ sınıflandırılmasının dışına çıkarılırken bazıları da yeni tanımlanan ‘korumadan yararlanamayacak ormanlar’ kategorisine eklendi. Bu düzenlemeyle daha önce koruma altına alınmış ormanlık alanlar kalkınma ve inşaata açıldı. Doğa ve Biyolojik Çeşitlilik Koruma Kanunu tasarısı ise daha büyük tehditlerin haberciliğini yapıyor. Yeni yasa tasarısı, koruma altındaki alanların ‘belirli şartlar altında’ ve ‘kamu refahı’ için yönetileceğini öngörüyor. Bu ibare ile koruma altındaki alanları imara açmak oldukça kolaylaşıyor. Ayrıca yasa tasarısında ‘milli park’ teriminin dikkat çeken yokluğu milli parkların artık Türk çevre yasalarının bir parçası olmayacağına dair kaygılara yol açıyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 August

Geleneksel tarım, yoksul coğrafyalar ve girişimcilik

Brookings Institution'a göre Nijerya, dünyanın en fazla yoksul insan yoğunluğuna sahip olan ülkesi. Petrol zengini olan bu ülkede birçok yoksul aile, günde yaklaşık 2 dolar veya daha azıyla geçiniyor. Çiftçilikle uğraşan ailelerin, gübre satın alacak paraları olmaması ve gübre yokluğu nedeniyle mahsulleri bozuluyor. Gıda ve barınma ihtiyacını zorlukla karşılayan yoksul aileler çocuklarını okula da gönderemiyor.

Terör örgütü Boko Haram, Nijerya’da ciddi seviyede bir güvenlik tehdidi oluşturuyordu. Yetkililer terör örgütü ile mücadelenin yönetilebilir bir seviyeye geldiğini belirtse de Nijerya’nın bazı bölgelerinde insanlar Boko Haram tehlikesinden dolayı tarlalarına gidemiyor. Nasarawa Eyalet Üniversitesi'nden ekonomist Uche Joseph Uwaleke, ülkesindeki aşırı yoksulluk artışını güvenlik sorunuyla ve devlet yönetiminin kötü olmasıyla açıklıyor.

Topraktan toplanan her mahsul, topraktan alınan besini temsil ediyor. Gıda güvenliğinin sağlanması için de mahsullerin sürekli olarak topraktan alınabilmesi gerekiyor. Azot, bitkilerin büyümesini sağladığı için tarımda önemli bir unsur; ancak havadaki serbest azotu kullanamayan bitkiler için alternatif bir azot kaynağı bulunması tarih boyunca önemli bir arayış olmuştu. Eski çiftçiler bitki ve hayvan atıklarını kompost hale getirerek daha verimli hasat elde etmeyi keşfetmiş, bitkilerin alabileceği azotu nitrat olarak toprağa kazandırmanın yolunu farkında olmadan bulmuşlardı.

19. yüzyıla gelindiğinde ise, Avrupalı bilim insanları azotun bitki büyümesindeki önemli rolünü keşfetti. Avrupalı elitler, büyüyen kentsel nüfusu azalan kırsal iş gücüyle karşılayamayacaklarını anladı, ve ucuz ve kolay elde edilebilen nitratın bu probleme çözüm olacağını fark etti. Böylece azot saptaması, yani azotu havadan çekme ve bitkilerin kullanabileceği forma dönüştürme işlemi bulundu. 1909'da Alman kimyacı Fritz Haber, nitratı havadan sentezleyebilmek için yüksek sıcaklıklı ve yüksek enerjili bir işlem geliştirdi. Böylece tarımın binlerce yıllık azot döngüsü problemi çözüldü. Bugünün endüstriyel ölçekli çiftlikleri Fritz Haber’e çok şey borçlu olduğunu düşünebilir. Ancak Nijerya’daki çiftçiler büyük olasılıkla aynı fikirde değiller.

Tarımda kimyasal gübre kullanımı verimi artırıyor ancak diğer taraftan toprakta biriken azotun su yataklarına taşınması su kaynaklarında azot kirliliğine dolayısıyla alg patlamasına neden oluyor. Bu durum, su kaynağında tüm canlılığın yok olması anlamına geliyor. Geleneksel tarımın çevresel etkilerinin yanında, sosyal etkileri de çarpıcı. Tarımın kimyasal gübre kullanımına bağlı hale gelmesi, Nijerya’da olduğu gibi yoksul nüfusun geçim kaynağını elinden alıyor. Bu durumun giderek artan açlık ve gıdasızlığa da katkısı büyük.

2012 yılında Iowa Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma tarımın sentetik azota bağlı olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Çalışmaya göre, her yıl farklı ekinler ekerek toprağın verimliliğini sağlamak mümkün. Böylece toplam gıda üretiminin mevcut seviyesi korunabilir ve ilave azota olan bağlılık önemli ölçüde azaltılabilir. Cornell Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırma da bunu destekliyor ve her yıl ürün rotasyonu yapmanın azot akışını azalttığını gösteriyor.

Bir yanda geleneksel tarımın sosyal ve çevresel etkileri sürerken, Nijerya’daki girişimler çiftçilerin güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. 2016 yılında kurulan ve Nijerya’nın ilk dijital tarımsal platformu olan Farmcrowdy, gençlerin tarımsal üretime katılımını teşvik ederek tarımsal üretimi artırmayı hedefliyor. Sponsorlarla küçük ölçekli çiftçileri bir araya getiren girişim, yerel gıda üretimi ve güvenliği odağında çiftçilerin güçlenmesini ve desteklenmesini sağlıyor. Örneğin, bu girişim sayesinde, kadın bir mısır çiftçisi olan Esther, aldığı destekle küçük tarım alanını bir hektara çıkararak ailesine gelecek sağlıyor. Farmcrowdy’nin etkilediği insanların öykülerine buradan ulaşabilir, girişimciliğin sosyal ve çevresel konulara getirdiği çözüm hikayelerini inceleyebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

17 August

Türkiye neden yeşil enerjiye geçmeli?

Hava kirliliği, Türkiye’de kamu sağlığını tehdit eden önemli riskler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, Türkiye’de, aralarında İstanbul ve İzmir’in de yer aldığı 12 şehirdeki zehirli parçacıklı madde (particulate matter) seviyesi, WHO’nun ‘kabul edilebilir’ olarak önerdiği rakamın en az üç katı. Buna göre, bu şehirlerdeki kirlilik seviyeleri, Avrupa ve ABD’nin büyük şehirlerindeki genel değerlerden en az iki kat daha fazla.

Kömürlü termik santraller Türkiye ve dünya genelinde havayı en çok kirleten unsurlardan biri. Kömür kaynaklı asit gazıyla kurum ve kül emisyonları, akciğerler ve kan dolaşımındaki mikroskobik parçacık kirliliğinin en büyük endüstriyel sebebi olarak kabul ediliyor. Bu kirlilik astım krizleri ve diğer solunum problemlerini de beraberinde getirerek; öncelikle bebek, çocuk ve yaşlılar olmak üzere toplum sağlığına zarar veriyor. Santrallerin bacalarından çıkan kurşun, arsenik ve kadmiyum gibi binlerce kilogramlık zehirli metal, hem akciğer kanseri ve kalp krizi riskini yükseltiyor, hem de çocuk gelişimini olumsuz etkiliyor. Türkiye’de 2010 yılında kömürlü santrallere bağlı toksik kirliliğin 79.000 yaşam yılı kaybına ve 7.900 erken ölüme sebep olduğu belirtiliyor. Bu sayı, trafik kazalarında hayatını kaybeden insanların sayısının yaklaşık iki katı kadar üzerinde. Santrallerin sebep olduğu kirlilikten doğan bu hastalıklar ve sağlık problemleri toplamda 1,7 milyon iş günü kaybıyla ilişkilendiriliyor.

Tüm bu sağlık risklerine rağmen, kömür, enerji kaynağı olarak Türkiye’de tercih edilmeye devam ediyor. Kömürlü termik santraller, iklim değişiminin en büyük etmenlerinden olan CO2 salımının da en büyük kaynağı. Türkiye’nin CO2 salımının yarıdan fazlası kömür yakıtlı santrallerden kaynaklanıyor. Türkiye’deki enerji politikalarını, yatırımlarını ve kömürlü termik santrallerini inceleyerek hazırlanan “Kömür ve İklim Değişikliği 2016 Raporu”na göre kömür ithalatımız 2014 yılı itibari ile 1990 yılındaki düzeyin altı katına çıktı. Bu artıştaki ana payın %67 oranla termik santrallerin olduğu görülüyor. Greenpeace, Coal Swarm ve Sierra Club tarafından senelik hazırlanan “Yükseliş ve Çöküş 2018” raporuna göre, dünya genelinde kömürlü termik santral kapasitesinde büyük bir düşüş yaşanmasına rağmen Türkiye kömürlü termik santral kapasitesinde dördüncü sırada yer aldı.

Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıt kullanımını da azaltarak, iklim değişikliğiyle mücadeleye çok büyük katkı sunabilir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, dünyada elektrik ve ısıtma amaçlı fosil yakıt kullanımının 2050’ye dek %90 azalmasını sağlayabilir. Avrupa 2009’dan itibaren enerji üretiminin yarıdan fazlasını, öncelikle rüzgâr ve güneş enerjisi olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarından sağladı. “Yükseliş ve Çöküş 2018” raporuna göre Şubat 2018 itibarıyla, 10 AB ülkesi (Avusturya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, İtalya, Portekiz) elektrik üretiminde kömür kullanımını sonlandırdı veya 2030’a kadar sonlandıracağını açıkladı.

Doğal gaz ve kömür ABD’de elektrik üretimine öncülük etmeye devam etmesine rağmen, her ikisinin de payı 2017'de azaldı. Bu durum geçtiğimiz yılı, 2008'den bu yana ilk kez, her iki fosil yakıttan enerji üretiminin aynı yılda düştüğü ilk sene yapıyor. Aynı zamanda, yenilenebilir enerji kaynakları – özellikle hidroelektrik, rüzgar ve güneş – yükselmeye devam etti.

Öte yandan geçtiğimiz yıl, Almanya’nın enerji üretimi kaynaklı karbondioksit salım seviyesinde büyük ölçüde bir değişim yaşanmadı. “Energiewende” ülkesinin (“Enerjide dönüşüm” – Almanya'nın nükleer ve fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişini hedefleyen politikası) son yıllardaki en büyük mücadelesi kendi 2020 iklim hedeflerini karşılayacak kadar hızlı bir şekilde sera gazı emisyonlarını azaltmak. Hükümet şu anda ülkenin en büyük sera gazı emisyon kaynağı olan kömürle çalışan enerji üretiminden uzaklaşabilmenin yolunu bulmaktan sorumlu bir komisyon görevlendirdi. Ayrıca, uluslararası bağlayıcı 2030 iklim hedeflerini karşılamak için önümüzdeki yıl bir iklim koruma kanunu çıkarmak istiyor. Bu hedefler doğrultusunda Almanya'da 2018’in ilk yarısında enerji sektöründe kömürün payını azaltan yenilenebilir enerji üretimindeki artış, CO2 emisyonlarının yaklaşık %3 oranında azalmasını sağladı.

Piyasa araştırmaları ABD başta olmak üzere dünya genelinde yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin inşasının kömür, doğal gaz ve nükleer santrallerden daha ucuz olduğunu ve daha da ucuzlayabileceğini gösteriyor. Örneğin, son yedi senede ABD’de güneş enerjisinin maliyeti %85, rüzgar enerjisinin maliyeti ise %66 oranında düştü. Üstelik bu durum güneş ve rüzgar için herhangi bir sübvansiyon (devlet desteği) olmadığı durumlarda bile geçerli.

Güneş ve rüzgar enerjisi sadece daha düşük fiyatlar değil aynı zamanda daha fazla istihdam anlamına da geliyor. Fosil yakıtları aldığımızda, paranın çoğu yakıt kaynağı olan kömür madenlerinin ve doğal gaz kuyularının sahiplerine ödeniyor. Kaynağı bedava olan güneş ışığı ve rüzgar enerjisinde bağlantılı güneş ve rüzgar enerjisi santrallerinin inşası için insan gücüne ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla güneş ve rüzgar enerjisi için yaptığımız ödemenin büyük kısmı, insan emeğinin karşılığını ödüyor ve çoğu zaman yerel işler yaratmaya veya desteklemeye yardımcı oluyoruz. Aslında düşük fiyatlar, istihdam yaratmak ya da hava, su ve iklimimizi korumak seçenekleri arasından tek bir seçim yapmak zorunda değiliz – tüm bu hedefleri güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji seçenekleriyle gerçekleştirebiliriz.

Bununla birlikte, yeni temiz enerji santralleri mevcut kirli enerji santrallerine karşı rekabet ediyor. Bu eski santralleri enerji üretiminden uzaklaştırarak yenilenebilir enerji ile değiştirebilmek adına yerel ve küresel ölçekte güçlü politikalara ihtiyaç var.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

17 August

Dünya Bankası, Avustralya Commonwealth Bankası ve Microsoft iş birliğinde dünyanın ilk blok zincir tahvili çıkıyor

Dünya Bankası, ilk blok zinciri tahvilinin yaratılması, tahsis edilmesi, aktarılması ve yönetilmesi için Avustralya'daki Commonwealth Bankası’nı (Commonwealth Bank of Australia Group, CBA) görevlendirdi. Bu tahvile gösterge yatırımcı ilgisi güçlü oldu ve Dünya Bankası ve CBA, daha geniş bir yatırımcı grubuyla görüşmeler sonucunda blok zincir tahvil işlemlerini başlatmayı düşünüyor. “Bond-i” blok zinciri platformu CBA’nın Blok Zinciri Mükemmellik Merkezi’nde (CBA Blockchain Centre of Excellence) oluşturuldu ve geliştirildi. CBA, 2009'dan beri Avustralya ve Yeni Zelanda sermaye piyasalarında bir dizi IBRD tahvil ihracında lider rolünde.

Blok zinciri, borç sermayesi piyasalarında aracıları ve kurumları azaltarak, sermaye artırımı ve hisse senedi alım satımlarını basitleştirmeye; operasyonel verimliliği arttırmaya ve yasal gözetimin geliştirilmesine yardımcı olarak sermaye piyasası araçlarını kolaylaştırıcı bir taraf sunuyor.

Blockchain Innovation Labs Başkanı Sophie Gilder, birçok yatırımcının içinde olduğu bu projenin Dünya Bankası altyapısında olduğunu ve Microsoft tarafından kontrol edilmesinin müşteriye güvence sağladığını söylüyor. Microsoft Azure Blockchain Engineering Genel Müdürü Matt Kerner ise, Dünya Bankası ve Microsoft arasındaki ortaklığın çok değerli olduğunu ve insan hayatını geliştirmek adına önemli bir adım atıldığını düşünüyor.

Dünya Bankası veznedarı Arunma Oteh yenilikçiliğe devam etmenin, yatırımcı ihtiyaçlarına cevap vermenin ve pazarları dönüştürücü bir şekilde güçlendirmenin gelişmekte olan teknolojiler ile mümkün olabildiğine inandığını söylüyor. Bu sebeple, bilgi teknolojileri meslektaşları ve CBA ile birkaç aylık çalışmanın ardından ilk blok zinciri tahvilinin gerçekleştirilmesinden memnuniyet duyduğunu söyledi. CBA’nın taahhüdünün ve Microsoft’un deneyim zenginliğinin bu başarıda etkili olduğunu söyleyen Oteh, yenilikleri yoksulluğun sona erdirilmesi ve ortak refahın artırılması için kullanacaklarını da belirtti. Dünya Bankası Grup Şefi Bilgi Memuru Denis Robitaille, bu teknolojinin Dünya Bankası’nın müşterilerine sürdürülebilir kalkınma hedefleri için tavsiyelerde bulunurken faydalı olacağını belirtirken; CBA Uluslararası Genel Müdürü James Wall, inovasyonda iş birliği yapmanın önemini vurguladı.

Dünya Bankası, uluslararası sermaye piyasalarında sürdürülebilir etkiler yaratan program ve faaliyetlerin finanse edilmesi için her yıl 50 ile 60 milyar dolar arası sürdürülebilir kalkınma tahvilleri ihraç ediyor. İlk küresel tahvil ve ilk e-tahvil ihracını yapan Dünya Bankası, 70 yıldır sermaye piyasalarında birçok yeniliklerin öncüsü konumunda.

CBA ise, 1911’de Avustralyalı aileler için başlayan serüvenine 50,000 çalışanı ve 800,000’e yakın doğrudan hissedarıyla devam ediyor. Banka, teknoloji ilkleri, yenilikçi adımları ve müşteri memnuniyeti hedefleriyle toplumların ve bireylerin finansal refahının sağlanması için önemli adımlar atıyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 August

İklim değişikliğine bağlı centrifikasyon kentsel eşitsizliği arttırıyor

Tarih boyunca birçok büyük şehrin, okyanusların, doğal limanların veya diğer su kütlelerinin yakınlarına kurulmasından dolayı iklim değişikliğine bağlı centrifikasyondan en çok etkilenen şehirler arasında Miami, New York, Tokyo, Londra, Şangay ve Hong Kong gibi şehirler gösteriliyor. Vietnam’daki Ho Chi Minh City ve Hindistan’ın başkenti Mumbai gibi dünyanın daha az gelişmiş ama daha hızlı kentleşen şehirlerin ise, iklim değişikliğine bağlı centrifikasyon sonucu daha da büyük kayıplar yaşayabileceği düşünülüyor.

2050 yılına gelindiğinde iklim değişikliği ve su seviyesi yükselişine bağlı olarak meydana gelen sellerden kaynaklanan kayıpların maliyeti yıllık 60 milyar doları aşabilir. Ancak iklim değişikliği şehirler için başka bir risk daha oluşturuyor. Harvard Üniversitesi’nden Jesse Keenan, Thomas Hill ve Anurag Gumber’in yaptığı araştırmaya göre küresel iklim değişikliği, şehirler için ‘iklim değişikliğine bağlı centrifikasyon’ riskini oluşturuyor. Hala gelişmekte olan ve tam olarak tanımlanamayan centrifikasyon teorisi, iklim değişikliğinin, barındırabilecekleri insan sayısı ve beraberinde oluşan altyapı kapasiteleri nedeniyle gayrimenkuller arasında değer farklılıkları yaratması olarak açıklanıyor. Bu tür fiyat dalgalanmaları, mevcut popülasyonların centrifikasyon nedeniyle yer değiştirmesine yol açarak kentsel gelişimi dolaylı veya dolaysız yoldan etkileyebilir.

Environmental Research Letters’da yayınlanan bu çalışma, iklim değişikliği ve su seviyesinde yükselme riskleri taşıyan şehirlerde, daha yüksek rakımlardaki gayrimenkullerin diğer yerlerden daha yüksek oranda değerlendiğini savunan rakım hipotezini geliştirdi. Bu çalışmada Miami (Miami-Dade Bölgesi), iklim değişikliği konusunda ülkenin ve dünyanın en fazla risk altında bulunan şehri olarak ele alındı.

Araştırmacılar, 1971 ile 2017 yılları arasında ABD Jeolojik Anketi verilerine dayanarak, farklı rakımlardaki ve farklı su seviyesi yükselmesi riski altındaki gayrimenkullerin değerlerini incelediler ve Miami-Dade gayrimenkul değerleme şirketinden satılan 800.000 gayrimenkulün datasını topladılar. Data sonuçlarının, rakım hipotezini ve iklim değişikliğine bağlı olan centrifikasyonu desteklediği belirlendi. Bu zaman aralığında yüksek rakımlardaki gayrimenkullerin değerleri artarken daha alçak rakımlardakilerin değer kaybettiği gözlemlendi. Aynı zamanda bu çalışmada, 2000 yılından bu yana alçak rakımlardaki gayrimenkullerin fiyat artışlarının, daha yüksek rakımlardakilerin artışına denk olmadığını işaret eden mağduriyet hipotezi sunuldu. Genel olarak, Miami’de rakımın gayrimenkul fiyatlarındaki değişimi en çok etkilediği yerler, kıyı ve yüksek sel riski altındaki yerler olarak belirlendi.

Bu çalışmaya göre iklim centrifikasyonu üç temel nedene dayanıyor. Birincisi ve en yaygın olanı, yatırımcıların sermayelerini daha yüksek rakımlara taşıması, ikincisi iklim değişikliğinin arazideki yaşam maliyetini arttırmasıyla, yalnızca varlıklı hanelerin yerlerinde kalabilmeleri, düşük gelirli hanelerin ise artan sigorta maliyetleri, emlak vergileri ve onarım masrafları gibi nedenlerle mülklerini terk etmek zorunda kalmaları olarak belirtiliyor. Üçüncü neden de, Kopenhag’da yaşandığı gibi, arazinin daha dayanıklı olması için yeniden yapılandırılması olarak gösteriliyor. Kopenhag’da bazı mahalleler dayanıklılıklarının arttırılması amacıyla yükseltilmiş ve sonucunda bu yükseltilen yerlere varlıklı kişiler taşınmış, daha düşük gelirli haneler ise buradan taşınmaya mecbur kalmıştı.

Bu çalışma, yeterince bahsedilmeyen centrifikasyonun önemli bir özelliğini doğruluyor. Centrifikasyon, insanların yaşam alanı tercihlerini yansıtmıyor, aksine büyük yapısal güçlerin ve büyük kamu yatırımlarının ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin su seviyesi ve sel baskınları arttıkça, Miami’nin yeni hatlar boyunca ayrılacağı ve mekânsal eşitsizliğin daha da artacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

15 August

Artık plastikler Çin sınırından geri dönüyor

90’lı yılların başında dünyanın plastik atıklarını geri dönüşüm için kabul etmeye başlayan Çin, üretimi için gerekli olan ham maddeyi ucuz yoldan elde etmeyi amaçlıyordu. Başka ülkelerden aldığı plastik atıkları geri dönüşüm yoluyla ham maddeye çeviren Çin, özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve Japonya’ya atıklarını yok etme konusunda kazançlı bir yol sağlamıştı.

2017 yılına gelindiğinde ise, atık geri dönüşümünde yaşadıkları çevresel problemler ve atıkların işçilere verdiği zararlardan dolayı Çin, plastik atık alımı için sınırlamalar getirmeye karar verdi. Bunun bir sonucu olarak, bugün, Tayland gibi ülkelere yönlendirilen atıklar, altyapı eksikleri nedeniyle açıkta kalıyor. Güncel verilere göre günümüzden 2030’a kadar birikecek atık miktarının 111 milyon metreküp olacağı düşünülüyor.

Çin’in uyguladığı kısıtlamalar dünyanın içinde bulunduğu tehlikeyi arttırıyor olabilir ancak bu noktada asıl hata Çin Hükümeti’nden kaynaklanmıyor. Üst düzey zehirlenmelere neden olabilecek plastik atıklar bu kadar tehlike oluştururken Çin’in tüm dünyanın plastik atığını geri dönüştürmesi çok zor görünüyor. Hükümetin plastik atıklar için koyduğu 0.5 kirlilik oranı birçok devleti, atıklarını kendi ülkelerinde bertaraf etmeye itiyor. Bazı büyük dünya şehirleri ise yeterli geri dönüşüm süreçlerine sahip olmadıkları için hala Çin’e muhtaç durumdalar ve bu yüzden geri dönüşüm süreçlerini geliştirerek Çin’in uyguladığı kısıtlamalar içinde kalmaya çalışıyorlar. San Francisco şehrinin geri dönüşümünü sağlayan Recology şirketi de Çin’e ayak uydurmaya sağlayan şirketlerden birisi. Geri dönüşüm süreçlerini geliştirip detaylandıran şirket plastik atıkların Çin tarafından kabul edilebilir seviyeye gelmesini sağlıyor.

Yeterli geri dönüşüm alt yapısı bulunmayan diğer birçok şehre bakıldığında ise Çin’in koyduğu kısıtlamalara uymalarının çok zor olduğu görülüyor. Bu şehirlerin yolladıkları atıklar Çin sınırlarından geri dönerken bekletilen, kabul edilmeyen atıklar okyanuslar için de büyük tehlike oluşturuyor.

Aslında atık yönetimi ile ilgili çözüm, Çin Hükümeti’ni suçlamadan, plastik atık oranını azaltmaya çalışmaktan geçiyor. Tek kullanımlık plastiklerin kullanımına kısıtlamalar getirmek San Francisco gibi şehirlerin yükünün azalmasına yardımcı olabilir. Diğer önemli bir adım ise şehirlerin geri dönüşüm sistemlerini geliştirmek olarak öne çıkıyor. Plastik kullanımının azaltılamadığı durumlarda geri dönüşüm yolunu seçmenin, çevreye bırakılan izi düşürmek için iyi bir adım olacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 August

Sürdürülebilir Kalkınma için BM Üst Düzey Siyasi Forumu gerçekleştirildi

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri hakkındaki gelişmelerin izlendiği resmi bir platform olan Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum-HLPF) Temmuz 2013’ten beri her yıl Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) tarafından düzenleniyor. Bu yıl 9-18 Temmuz tarihlerinde New York’ta gerçekleştirilen toplantının amacı, önceki yıllarda olduğu gibi sürdürülebilir kalkınma konusunda siyasi önderlik ve öneriler sağlamak, sürdürülebilir kalkınma taahhütlerinin uygulanmasındaki gelişmeleri gözden geçirmek ve takip etmek, sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik, sosyal ve çevresel yönlerini bütünsel olarak geliştirmek, sürdürülebilirlikle ilgili ortaya çıkan yeni zorlukları ele almak ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine Gönüllü Ulusal Gözden Geçirmeler için bir platform sağlamaktır.
Bu yılki Forum “Sürdürülebilir ve Dayanaklı Toplumlara Dönüşüm” temasına ve aşağıdaki hedeflere odaklanmıştır:
-Hedef 6: Temiz Su ve sıhhi koşullar
-Hedef 7: Erişilebilir ve temiz enerji
-Hedef 11: Sürdürülebilir şehir ve yaşam alanları
-Hedef 12: Sorumlu tüketim ve üretim
-Hedef 15: Karasal yaşam
-Hedef 17: Hedefler için ortaklıklar
Sekiz günlük süreçte 65’i bakan, kabine sekreteri, bakan yardımcısı olmak üzere 2458 kayıtlı paydaş, 47 Gönüllü Ulusal Gözden Geçirmeye katıldı. Bunların yanı sıra sürdürülebilir şehirler ve yukarıda bahsedilen hedefler temalı toplantı, atölye ve çeşitli etkinlikler düzenlendi. Öne çıkan bazı başlıklar şöyle:
-Gerçekleştirilen Forum kapsamında, SDG Academy UNESCO ve CETIC.br, ile birlikte “11. Hedefin Uygulanmasında Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin Rolü” başlıklı bir yan etkinlik düzenlendi.
-Science Council, UK Research and Innovation, Cities Alliance, UN-Habitat, OECD ve SDSN le birlikte yine 11. Hedefle ile ilgili olarak “Şehirlerde Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini Gerçekleştirmek: Bilgi, Araç ve İzleme Yapılarının Birleştirilmesi” başlıklı bir çalışma toplantısı düzenlendi. Toplantı yerel ve kurumsal gündemler arasındaki kopukluğu irdeleyen tartışma ile başladı ve toplantının ilerleyen bölümlerinde katılımcılar yerel ve ulusal kuruluşlar arasındaki iletişimin gelişmesinin önemini vurguladı. Sonuç olarak 11. Hedefin, diğer hedefler arasındaki bağı kuracak hedef olduğu görüşüne varıldı.
-Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (Sustainable Development Solutions Network-SDSN) tarafından gerçekleştirilen bir etkinlikte kentleşme problemleri ele alınmış ve kırsal alanlara bağımlılığın artması ve bunun yarattığı sorunlar, nüfus artışına yönelik sorunlar, siyasetçilerle bilim insanları arasındaki iletişim eksikliği gibi konular tartışılmıştır. Sonuç olarak mevcut bilgi boşluğunu değerlendirmek üzere bir araştırma görevi oluşturulmuştur.
-SDSN’in gerçekleştirdiği başka bir panelde, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini gerçekleştirmek için uzun dönemli stratejilerine ilişkin kamu ve özel sektör iş birliği gereksinimi, kamu fonlarının pro-aktif olmasının önemi, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak adına geliştirilmesi gereken düzenleme ve uygulamalar vurgulanmıştır.

PAYLAŞ: DETAY

10 August

“Ulusal SKH’nin Uygulanmasının Hızlandırılması” raporu yayımlandı

BM Global Compact Forum’da yayımlanan “Ulusal SKH’nin Uygulanmasının Hızlandırılması” raporunda, mevcut durum ile 2030’da olmak istenen yer arasındaki boşluğun kapatılması için Global Compact Yerel Ağların hareketlenmesi ve iş birliğini hızlandırılması için nasıl katkı sağlayabileceğine odaklanılıyor. Raporda 30’un üzerinde ülkeden örnekler yer alıyor.
Rapor beş ana bölümden oluşuyor:
1- Farkındalık arttırmak, iş dünyasının SKH risk ve fırsatlarını anlamalarına katkı sağlamak
2- Kapasite oluşturmak, SKH’ne prensip bazlı yaklaşımı hâkim kılmak
3- Liderlik sağlamak, iyi faaliyetlerle örnek oluşturmak
4- Politika-diyaloğu, ulusal “SKH sorumlu” faaliyetlere ilgiyi sağlamak
5- Çok paydaşlı ortaklıklar, iş birliği ve kolektif hareketleri teşvik etmek
Raporda özet olarak verilen mesajlar şu şekilde:
Değişim yerel olarak gerçekleşir. Esas olarak ulusal pazarlarda iş yapan KOBİ’ler, dünya genelindeki şirketlerin %95’ini oluşturuyor ve istihdamın da çoğunluğunu sağlıyor. Büyük çok uluslu şirketler de bağlı ortaklıklar ve yerel işler üzerindeki etkileri nedeniyle, yerel sorunlara ve bağlamlara uyum sağlamak durumundalar. Yerel ve ulusal seviyede, ortaklıklar kurulmalı, projeler gerçekleştirilmesi ve yeni çözümler uygulamaya geçirilmelidir.
BM Global Compact “Yerel Faaliyetlerle Küresel Hedefler Gerçekleştirmek girişimi” (Making Global Goals Local Business Initiative) ile sürdürülebilir iş için gerçek bir küresel hareket kurmayı hedefliyor. 69 Global Compact Yerel Ağı, bu hedefin başarılmasının temelini oluşturuyor. Yerel ağlar, farklı dil ve kültürlerde 9.000 iş ve 3.000 iş dünyası dışında katılımcı ile yakın çalışmalar yürüyüyor ve bu sayıları her geçen gün arttırıyor.
Son bir yılda Yerel Ağlar, farkındalık arttırmak ve kapasite geliştirmek amaçlı 1.500’den fazla workshop ve etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde 14.000’in üzerinde şirket ve kamu-özel ortaklığındaki 4.000 şirketle doğrudan iletişim kuruldu.

PAYLAŞ: DETAY

10 August

SKH İş Dünyası Forumu, sorumlu iş ve sürdürülebilir kalkınma için çağrıda bulundu

Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum -HLPF) kapsamında 17 Temmuz’da gerçekleşen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri İş Dünyası Forumu (SDG Business Forum), Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce- ICC), BM Ekonomik ve Sosyal İlişkiler Departmanı (United Nations Department of Economic and Social Affairs- UN DESA) ve UN Global Compact’ın ortak ev sahipliğiyle gerçekleştirildi. Forumda iş dünyası, hükümet, sivil toplum gibi farklı alanlardan yaklaşık 600 katılımcı yer aldı.
Forumda, 2030 Küresel Hedeflerini dünyanın en büyük şirketlerinin gündeme alması kadar, KOBİ’lerin ve yerel seviyede ortaklıkların kritik önemi vurgulandı.
2015 yılından beri gerçekleşen foruma katılım her yıl belirgin olarak artmakta. Özel sektörün ilgisinin artması, 2030 Küresel Hedeflerine erişmenin kaçınılmaz oluşunun özel sektör tarafından benimsendiğini ve her büyüklükten şirkete yapılan eylem çağrısının güçlü oluğunu gösteriyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 August

Hükümetler, Global Compact Yerel Ağlarına katıldı

Birleşmiş Milletler Üst Düzey Siyasi Forumu (UN High-Level Political Forum -HLPF) kapsamında gerçekleşen etkinlikte Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ülkeler seviyesinde gündem oluşturmak için yol haritaları tartışıldı. Etkinlik, bir sonraki adım olarak siloları yıkarak, gittikçe daha kritik hale gelen Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin finansmanı konusunda hükümetler, iş dünyası, yatırımcılar ve Birleşmiş Milletler’i bir araya getirecek sürece yoğunlaşmayı hedefliyor.
Etkinlikte, hükümet, iş dünyası, yatırımcı grupları, Birleşmiş Milletler ve Global Compact Yerel Ağlar’dan temsilciler en iyi uygulamalar, oluşan tecrübe, yeni diyaloglar ve yeni yaklaşımlar konusunda aktarımda bulundular. Yapılan görüşmelerde hükümetler ile iş dünyası, özel sektör yatırımları ile ülkelerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine yönelik planlarının hizalanması konusunda fikir birliğine vardılar.
Görüşmeler sırasında hükümetlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile paydaşları ilişkilendirmek için önemli bir rol oynayabilecekleri vurgulandı. Brezilya-Parana Eyaletinde yerel yönetimin tüm kamusal satın alma süreçlerinde Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine yönelik stratejileri olan firmaları tercih etmesi kararı, iyi örnekler paylaşımında öne çıkan uygulamalar arasında gösterildi.
Etkinlik kapsamında Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Ülke Planları’nın tartışıldığı panelde özel sermayenin sürdürülebilir iş için harekete geçmesine odaklanıldı. Bunun için hükümetlerin uygulayabileceği yaklaşım ve politikalar aşağıdaki gibi açıklandı:
-Özel sektörün Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin gerçekleşmesinde oynayabilecekleri role ilişkin ödül ve teşvik paketleri,
-Hükümetlerin Gönüllü Gözden Geçirmelerde yatırımcı topluluğu ile olan iletişimlerini arttırması,
-Hükümetlerin yatırım fırsatlarını daha iyi belirleyip tanıtmaları,
-Yatırımcıların, fırsatları maksimize etmek için yatırım hedefleri ve etkileri üzerine hükümetlerle birlikte çalışmaları,
-Yatırım için istikrarlı bir politik çevreye duyulan ihtiyaç,
-Hükümet ve yerel yönetimlerin proje önceliklendirmelerde öngörülebilirlik, taahhüt, devamlılık gözetmeleri,
-Hükümetlerin izleme ve bilgilendirmelerde hızlı olmaları
 

PAYLAŞ: DETAY

4 August

B Corp Türkiye büyüyor!

Bildiğiniz gibi B Corp, sadece sektörünün ve dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmak üzere çalışan şirketlerin gönüllü katıldığı bir liderlik hareketi ve geniş bir topluluk. Son 2 yıldır Türkiye’de birçok şirket bu topluluğun parçası olabilmek için performansını ölçüyor, geliştiriyor.

B Corp topluluğunun hem küreseldeki hem de Türkiye’deki yeni üyesi Expanscience oldu ve şirket Türkiye de dahil tüm operasyonlarıyla topluluğun bir parçası olarak değişim için çalışan şirketler arasında yer aldı. Fransız merkezli Expanscience, dermo-kozmetik sektöründe Fransa’nın ve Türkiye’nin ilk B Corp’u olma özelliği taşıyor.

Şirket Temmuz ayının sonunda bir iç paydaş etkinliği gerçekleştirerek B Corp’un anlamını çalışanlarına anlattı ve bu alanda neler yapılabileceğini dair fikirlerini topladı. S360 olarak bizim de yer aldığımız etkinlikte Taze Kuru da iş modelini anlatarak B Corp Türkiye topluluğundaki deneyimlerini anlattı.

Expanscience’ın topluluğa katılmasıyla birlikte “dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için de en iyisi olmayı” hedefleyen ve pozitif kurumsal sosyal sorumluluk bilinci ile hareket eden B Corp’ların sayısı, 51 ülke’de 130 farklı sektörde 2.457’ye ulaştı. Expanscience Türkiye’yi dünyayı şirketlerin gücüyle daha iyi bir yapma konusundaki taahhüdü için tebrik ediyoruz!

PAYLAŞ: DETAY

3 August

Bilimsel kariyer reklamları kadınlar tarafından daha az görülüyor

Kadınlar bilim ve teknoloji alanlarındaki iş ilanlarını erkeklerden daha az görüyor, fakat bunun sebebi şirketlerin erkek adayları hedeflemesinden ziyade reklamcılık ekonomisi. Bir reklamveren bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) de dâhil olmak üzere herhangi bir alanda dijital iş ilanı için ödeme yaptığında, kadınlar tarafından yapılan görüntülemelere erkeklere göre daha yüksek bir fiyat belirleniyor. Çünkü, reklamverenin parasının karşılığını en verimli şekilde alması için tasarlanan reklam algoritmaları daha ucuz bir şekilde daha çok görüntüleme elde etme yolunu seçiyor. Bunun sonucunda verilen reklamlar erkekler tarafından daha fazla görüntüleniyor.

Kadınlar tarafından yapılan görüntülemelerin daha pahalı olmasının ana sebebi, kadınların ev ekonomisinde genellikle erkeklerden daha aktif karar verici olmaları. Pazarlama algoritmalarının kadınların bu önemli satın alma gücünü fark ettiği ve bu sebeple onların görüntülemelerine daha yüksek fiyatlar biçtiği görülüyor. Bu sorun sadece STEM ile ilgili iş alanlarında değil sigorta, sağlık hizmetleri, bankacılık vb. iş alanlarında da geçerli olan küresel bir durum.

Bu konuda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve London Business School tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, bu orantısızlığın STEM alanındaki cinsiyet eşitsizliğini nasıl etkilediğini inceliyor. Yapılan araştırmada Facebook, Instagram, Twitter, Google Ads vb. medya sitelerinde yayınlamak üzere toplumsal cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir iş ilanı tasarlandı. Deney için kullanılan her platformda, platformun reklam algoritması reklamı en çok kullanıcının görmesini sağlayacak şekilde optimize ediliyor. Bu sebeple, deneyin sonucunda erkeklerin ilanı kadınlara oranla %20 daha sık gördüğü anlaşılıyor. Çalışmadaki cinsiyet eşitsizliği ABD ile de sınırlı kalmıyor. Facebook üzerinden verilen ilan ile bu çalışma 191 ülkede test ediliyor ve benzer orantısızlıklar bu çalışmada da gözlemleniyor.

Araştırmanın sonuçları kadınların STEM konularına ilgi eksikliği ile açıklanamıyor. Örneğin ABD’de, Facebook’un bilim veya mühendislik alanında ilgi duyan reklam hedefleme kitlesinde erkeklerden daha fazla kadın kullanıcı bulunuyor. Ayrıca, incelenen sosyal medya platformlarının hemen hemen tamamında ilanı gören bir kadın kullanıcının reklama tıklama oranının, erkeklerinkinden daha yüksek olduğu görülüyor. Fakat bütün bunlara rağmen kadınlar ilanları erkeklerden daha az görüyor.

Araştırmanın sahipleri bu sorunun çok basit bir çözümü olduğunu söylüyor: Reklamverenler, erkekler ve kadınlar için ayrı kampanyalar yürütebilir. Bununla birlikte, genel olarak büyük reklam platformlarının mevcut kuralları buna izin vermiyor. ABD’de federal ayrımcılık düzenlemelerine uyma gerekliliğiyle, tek bir cinsiyeti hedefleyen iş veya konut reklamları yasak. Sonuçta ironik olarak ayrımcılık karşıtı kanunun kendisi bu alandaki toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kolay bir çözüme ulaşmanın önündeki en büyük engel oluyor.

Reklam kampanyalarına daha fazla harcama yapmak da bu eşitsizliği gideren bir çözüm değil. Artan harcama STEM reklamlarının daha çok görüntülenmesi ve dolayısıyla daha fazla kadının bu reklamları göreceği anlamına gelse de, bunun kadınların görüntüleme oranlarını değiştirici bir etkisi olmuyor.

Çeşitlilik alanında çalışan araştırmacılar, reklamcılık konusundaki bu eşitsizlikleri gidermek için başka yollar olabileceğini söylüyor: Aday havuzlarında yeterli temsil edilmeyen gruplardan potansiyel adaylara doğrudan ulaşılması mümkün. Örneğin, kurumlar bahsedilen potansiyel adaylara iş ilanı açılmadan, yani mevcut bir pozisyon olmasından önce bile, onlara ulaşarak pozisyon açıldığında bu bireylerin pozisyonu radarlarında tutmaları ve de kurumların bu bireylere ulaşması sağlanabilir.

PAYLAŞ: DETAY

3 August

OECD Türkiye ekonomisini değerlendirdi

OECD, Türkiye'deki kurumların sağladığı veriler ve çeşitli araştırma şirketleri tarafından yapılan çalışmaların çıktılarına dayanan 2018 Türkiye raporunu yayımladı. Büyüme oranları, işsizlik ve yatırımlar gibi konulara değinilen 2018 Türkiye’nin Ekonomisi Araştırma Raporunda, devletin makroekonomik politikaları da detaylı olarak inceleniyor.

2018 raporunun en dikkat çeken noktalarından biri ise kadın ve erkek arasındaki toplumsal cinsiyet ayrımı. Eğitime erişim, işgücüne katılım oranı ve karar alım süreçlerinde söz sahibi olmak gibi sebeplerin güttüğü toplumsal cinsiyet adaletsizlikleri, ilk olarak yerleşik kültürün etkisiyle kentsel alanlarda kadınların işgücüne katılımını onaylamamasının etkisi büyükken, çocuk ve yaşlı bakımında merkezi çözümlerde büyük eksiklikler olması bu konunun köklenmesinde önemli etkenlerinden gibi gözüküyor.

Aslında iş hayatındaki cinsiyet eşitsizliği , toplum içindeki eşitsizlikler sonucunda ortaya çıkıyor. Kadınların lise veya üniversite bitirme oranları, erkeklerin oranı ile karşılaştırıldığında, arada %20’lik bir fark olduğu görülüyor. OECD ülkelerinde ortalama %64 olan kadınların iş gücüne katılımı Türkiye’de %34 seviyelerinde kalıyor. Erkeklerin işgücüne katılım oranı ile OECD ortalaması arasında ise büyük bir fark göze çarpmıyor. İşgücüne katılımda, okul öncesi eğitim ve çocuk bakımı konusunda destekler (kreş ve yarı zamanlı çalışma imkanları gibi) önemli konular olarak öne çıkıyor. Yüksek eğitim seviyesine sahip kadınlar ise, daha düşük eğitim seviyesinde kadınlara kıyasla iş sahibi olma ve maaş eşitsizliğinden daha az etkileniyor olsalar da, “Dünyanın Cinsiyet Ayrımı Gözetmeyen ilk 100 Şirketi’nin” Türkiye ofisleri ve finans sektörü dışında, yüksek yönetici pozisyonlarında kadınları pek göremiyoruz.

Son dönemde yapılan hamlelerle iş dünyasındaki cinsiyet eşitsizliği eskisinden daha hızlı azaltılıyor. Kadın hem iş gücüne daha fazla dahil ediliyor hem de kadın-erkek maaş dengesi sağlanarak iş dünyasındaki kadının yeri güçlendiriliyor. Kadının iş gücüne katılımı sonucu sağlanan artı üretim gayri safi milli hasılaya da büyük katkılar sağlıyor.



• Türkiye, cinsiyet ayrımı için oluşturulan 83 maddelik kriterler doğrultusunda 144 ülke arasında 131. Sırayı aldı.
• Kriterler ekonomik ve siyasal eşitlikler, ekonomiye katılım, eğitime erişim vb. konuları içeriyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 August

1 Ağustos itibarıyla sınırı aştık!

İnsanlığın doğal kaynak kullanımının, doğanın yıllık sağlayabileceği kapasiteyi aştığı gün olarak tanımlanan Dünya Limit Aşım Günü bu yıl 1 Ağustos olarak hesaplandı. Bu tarih aynı zamanda bu zamana kadar hesaplanan en erken tarih oldu. Her yıl Dünya Limit Aşım Günü’nü hesaplayan Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) kayıtlarına göre ilk limit aşım günü 29 Aralık 1970 olarak kaydedilmişti. Tarihteki en erken limit aşım gününü yaşadığımız 2018 yılı, doğal kaynakların ne derecede tükendiğini ve her geçen yıl bir sonraki yılın kaynaklarından harcayarak doğaya olan borçlarımızın arttığını gösteriyor.

Doğal kaynakların kullanımı baz alınarak belirlenen ekolojik ayak izi, limit aşım gününün hesaplanmasında kullanılıyor. Fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları, çevresel kirlilik, su ve hammadde gibi doğal kaynakların azalmasını beraberinde getiren ekolojik ayak izinin %60’ı insanlara ait ve bu oran her yıl giderek artıyor. Ekolojik harcamalar beraberinde ormansızlaşmayı, balıkçılığın çöküşünü, tatlı su kıtlığını, toprakların bozunmasını ve biyoçeşitlilik kaybını getiriyor. Aynı zamanda atmosferde artan karbondioksit birikmesi, iklim değişikliğine, daha şiddetli kuraklıklara, orman yangınlarına ve kasırgalara neden oluyor. Bu olumsuzluklar ekolojik tahribatın yanı sıra, insanlar üzerinde tehdit oluşturarak birçok insanı yakın gelecekte göç etmeye zorlayabilir.

Geleneksel tarımda kullanılan yöntemler toprağın bozunmasına neden olarak tarımın sürdürülebilirliğini dolayısıyla gıda güvenliğini tehdit ediyor. Örneğin zararlı bitki ve böcekleri uzaklaştırmak için kullanılan pestisitler hayati öneme sahip polinatörler olan arıların veya spesifik kelebek türlerinin popülasyonlarının azalmasına neden olabiliyor. Hem iklim değişikliği hem de çevresel kirliliğin etkileri ise denizlerde çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Denizlerdeki asitlenmeyle birlikte su sıcaklıklarının artması deniz ekosistemlerinin dengesini alt üst ediyor ve balık stoklarını ciddi bir şekilde etkiliyor.

Diğer taraftan endüstriyel faaliyetlerin çevresel etkileri giderek artıyor ve kaynaklar üzerinde baskı oluşturuyor. Sanayileşme ve doğa arasındaki ilişkinin hikayesi belki de ilk olarak Darwin’in Peppered Moth (Biston betularia) kelebekleri ve 1760’ta başlayan İngiltere’deki sanayi devrimi ile karşımıza çıkmıştı. Fabrika bacalarından çıkan dumanların ağaç gövdelerini karartması türün beyaz olanlarını avcılarına görünür hale getirmiş, siyah kelebekler hayatta kalırken, beyazlar sanayi tetikli bir doğal seleksiyona uğramıştı. Ancak günümüzde antropojenik (insan kaynaklı) etkilerin çok daha ciddi boyutlara ulaşması, denizlerdeki ve karadaki yaşamı tehdit ederek doğal kaynakların hızla tükenmesine neden oluyor.

Bu gidişat tersine çevrilebilir. Yapılan araştırmalar, bireysel ve kitlesel eylemlerin değişimi sağlayabileceğini gösteriyor. Örneğin, et tüketiminin %50'sinin vejetaryen bir diyetle değiştirilmesi, limit aşma tarihini beş gün geriye itebilirken, inşaat ve endüstride verimliliğin artması üç haftalık bir fark yaratabilir ve ayak izinin karbon bileşeninin %50 oranında azaltılması, üç ay daha fazla solunum alanı sağlayabilir. Bireysel düzeyde de yapılması gereken birçok şey bulunuyor. Örneğin, plastik kulak çubuğu ve içeceklerinizde plastik pipet kullanmayarak çevresel kirliliğin azalmasına katkı sağlayabilir, ekolojik ayak izinizi yönetebilirsiniz. Global Footprint Network, genel olarak, yüksek gelirli ülkelerde kişi başına ekolojik ayak izinin 2000 yılından bu yana yaklaşık %13 azaldığını bildirdi.

Doğal kaynak kullanımı konusunda umut verici gelişmeler olsa dahi daha alınacak uzun bir yol var önümüzde. Endüstri alanında ve bireysel yaşantımızda gerekli önlemler alınmazsa, gelecek yıl, senelik doğal kaynak kapasitesini temmuz ayının sonunda aşacağımız öngörülüyor. Bu gidişata göre her yıl sınırı biraz daha aşacağız.

Tüm bunlar, üretimin ve insanın iyi halinin devamlılığı için bağımlı olduğumuz doğadan sonsuza kadar borç alamayacağımız anlamına geliyor. Doğa, insan olmadan var olmaya devam edecektir, ancak insanlığın geleceği önemli bir derecede doğanın kaynaklarını nasıl kullandığına bağlı.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İnsanlığın sorunlarına çözüm: Biyo-taklit

Varlığının başlangıcından itibaren doğayla yakın ilişki içerisinde olan insanlık, bugün doğanın karşısına çıkardığı problemlere, doğa üzerinden çözümler üretmeye çalışıyor. İnsanlık biyo-mimikri yani biyo-taklit ile, karşılaştığı sorunlara çözüm arama yolunda bazen doğayı taklit etme bazen de doğadan ilham alma yöntemleri kullanıyor. S360 olarak daha önce bu ilişkiyi inceleyen bir Kısa hazırlayarak kavramın detaylarına değinmiştik.

Dünya üzerinde birçok girişimci bu yeni akımı takip ederek yenilikçi çözümler üretiyor. Bunlardan bir tanesi Planet Company.Şirket, asıl amacını , ortak sorunlarımız olan temiz suya erişim, yenilenebilir enerjiye geçiş gibi Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinde de yer bulan konularda , hem dünyanın hem de insanlığın yararına çözümler üretmek olarak açıklıyor. Ortaya konulan çalışmalarda, düşük maliyetli ve çevreye düşük etkisi olan çözümler üretilebileceği gözler önüne seriliyor. Planet CEO’su Alessandro Villa ve ekip arkadaşları dünya üzerinde doğadan ilham alınan birçok önemli projeye imza attılar.

Doğa gözlemlenerek ve doğadan öğrenilenler esas alınarak oluşturulacak çok yönlü çözümlerin daha sürdürülebilir olacağına inanan Planet, kıyı ekosistemlerinde bulunan bitkileri baz alarak Mangrov Damıtıcı adında bir cihaz üretti. Bu cihaz üretilirken Mangrov ağaçlarının tuzlu suyu nasıl kullanılabilir hale getirdiğinden ilham alındı. Aynı şekilde Şili’ de Camila Hernandez ve ekibi tamamen organik olan ve biyolojik olarak parçalanabilen LifePatch adında bir cihazla bozulmuş toprağın geri kazanılmasını amaçladılar. Brezilya’da Nucleário ekibi , ormanların yok olmasını engellemek için kanatlı tohumlardan esinlenerek ulaşılması en zor alanlarda bile ormanlaşmayı sağladılar. Amerika’da Cora Bell ekibi mercanlardan esinlenerek, çamaşırlardaki zararlı maddelerin su üzerinden çevreye karışmasını engelleyen bir filtre ürettiler. Tüm bu örnekler biyo-taklitle geliştirilebileceklere önemli örnekler teşkil ediyor.

Dünyanın farklı noktalarından yenilikçiliği esas alan üretici ve girişimciler de örneklerini yukarıda paylaştığımız yararlı projelerle insanlığa katkı sağlamaya devam ediyorlar. Tüm bu çalışmalarda yapılan bazı çıkarımlar bu dalda çalışmak isteyen ekiplere öneriler sunuyor:

• Disiplinler arası çalışma anlayışını benimseyin : Kimya, mühendislik ve tasarım gibi bir arada düşünülmeyen disiplinler, alışılmışın aksine bir arada çalışmalı ve birbirini beslemeli.

• Bir topluluk ile bağlantıya geçin : Fikirlerinizi, uygulanabilir olması için bir topluluk ile paylaşmalı ve alınan geri dönüşler doğrultusunda fikirlerinizi geliştirmelisiniz.

• Fikrinizi piyasaya sunabilmek için destek alın : Geliştirilen bir fikrin, dünyada kabul edilebilir olması için daha büyük bir platforma taşınması gerekiyor. Bu, fikrin kaybolmaması için önemli bir konu.

• Doğanın işleyişini anlamaya çalışın : AskNature gibi kaynaklardan yardım alarak, doğayı ve doğadaki süreçleri anlamaya çalışmak, o süreçleri özümsemek, doğanın tasarım stratejilerini anlamak, fikrinizi uygulamanız için yardımcı olacaktır.

• Doğayı yakından inceleyin : Doğaya çıkıp, normalde fark etmediğiniz sistemleri fark etmeye çalışın. Bir ağacı sadece gölge veren bir cisim olarak görmek yerine, o ağacın doğaya ve insalığa verdiği katkıları bir bütünsellik içerisinde düşünün. Bu bakış açısı sizi , doğayı sömürülecek bir kaynak olarak görmekten uzaklaştırıp, onu  ilham alınacak bir sistem olarak görmeye yakınlaştıracaktır.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İrlanda, fosil yakıt yatırımlarını geri çekmeye karar veren ilk ülke oluyor

İrlanda Cumhuriyeti, meclisteki tüm partilerin desteğiyle birlikte konu ile ilgili yasa tasarısını geçirmesinin ardından dünyadaki fosil yakıt yatırımından çekilme yolunda adım atan ilk ülke konumuna geliyor.

8 milyar Euro yatırımı olan İrlanda ulusal yatırım fonu, kömür, petrol ve doğalgazı kapsayan yatırımlarını “mümkün olan en uygun zamanda” satacağını açıkladı. Tahminlere göre bu, önümüzdeki 5 yıl içinde gerçekleşecek.

Devletin fosil yakıt yatırımlarını geri çekmesi gerektiğini savunanların belirttiğine göre, hali hazırda bulunan fosil yakıt kaynakları tamamen yakıldığı zaman çevreye çok büyük zararlar verebilecek ve iklim değişikliğini hızlandırabilecek düzeyde. Bu nedenle, yeni fosil yakıt kaynakları bulmak ve daha fazla fosil yakıt üretimi yapmak hem etik açıdan yanlış hem de ekonomik açıdan riskli bir durum.

Yasa tasarısının, senato onayından hızlıca geçmesi ve yıl sonuna kadar yasalaşması bekleniyor. Bu da ulusal yatırım fonunda bulunan 150 şirketten toplam 300 milyon Euro’dan fazla fosil yakıt yatırımının elden çıkarılacağı anlamına geliyor.

Yasa tasarısına göre, fosil yakıt üreten şirketler gelirlerinin %20 ya da daha fazlasını fosil yakıt arama, çıkarma veya rafine etmekten elde eden şirketler fosil yakıt şirketi olarak tanımlanıyor. Eğer bu şirketler fosil yakıt uygulamalarından vazgeçerse tekrar yatırım almaya devam edebilecek niteliğe gelmiş sayılabiliyorlar.

“Küresel Yasal Eylem Ağı” (Global Legal Action Network) bünyesinde çalışan ve yasa tasarısının taslağını hazırlamış olan Garry Liston’a göre, hükümetler fosil yakıtları finansal olarak desteklemeye devam ettiği sürece Paris anlaşmasında iklim değişikliği üzerinde kararlaştırılan yükümlülüklerini yerine getirmemiş olacaklar. Bu nedenle ülkelerin İrlanda’nın izinden giderek fosil yakıt yatırımlarını durdurmaları gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İklim Değişikliği Raporlamasında Zorluklar

Tüm dünyada pek çok şirket çevreye olan etkilerini yıllık olarak raporluyor. İklim değişikliğinin sebep olduğu etkiler, bu raporlarda önemli ölçüde yer kaplıyor. Düşük karbon ekonomisine geçiş, iklim değişikliği kaynaklı öngörülemeyen riskler gibi unsurlar, şirketlerin hızla uyum sağlaması gerektiği anlamına geliyor. Değişen müşteri taleplerine verilen karşılıklarsa yeni fırsatların ortaya çıkmasını tetikliyor.

Paydaşlar ve yatırımcılar, şirketlerin finansal performanslarını ve gelecek hedeflerini raporlarken iklim değişikliğinin etkisini, açıklık ve şeffaflık içinde paylaşmalarını istiyor. Finansal İstikrar Kurumu – İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (FSB – TCFD) önerileri, iklim risklerini şeffaf bir şekilde yansıtıyor. TCFD’nin çalışmaları, şirketlerin iklim risklerini değerlendirmelerini ve bu riskleri finansal süreçlerine şeffaf bir şekilde yansıtmalarına yardımcı oluyor.

TCFD’nin önerileri, şirketlerin genişlemesine ve hızla büyümesini destekliyor. Birçok şirket ve kuruluş bu tavsiyelere uyacağını taahhüt etmesine rağmen , şirketlerin çerçevenin içine daha derin bir şekilde girdiklerinde, ilgili önerilerin nasıl uygulanacaklarına dair sıkıntı çekebiliyor. Küresel Risk Merkezi’nin (Global Risk Center) tespitlerine göre şirketler bu önerileri uygulamaya koyarken 3 temel zorluk yaşıyor :

*İklim Risklerine Daha Geniş Bir Yaklaşım için Liderlik Desteği Sağlanması: Her ne kadar şirket raporlarında yöneticilerin çoğunun iklim riskleri ile ilgili konuların üzerinde drurduğu söylense de , küresel çapta iklim ile ilgili konularda gösterilen liderlik oldukça sınırlı kalıyor. Şirketler, iklim değişikliğini başlıca gündem başlıkları arasına almayabiliyor. Bu konuda ilerleme kaydedilecekse, bu sürecin üst düzeyden başlayıp alta doğru yayılması önem taşıyor.

*Karmaşık Risk Yönetimi Süreçlerinin Üstesinden Gelmek : Standart risk yönetim süreçleri, iklim değişikliği ve düşük karbon ekonomisi konularında işlevsiz kalıyor. Kısa vadeli ve klasik olan risk yönetim süreçleri paydaşların uzun vadeli planları için yeterli olmayabiliyor. İklim risklerinin değerlendirilmesi ve bu sürecin yönetiminde sürdürülebilirlik topluluklarının görevi olması gerekiyor. TCFD önerileri doğrultusunda ilerlemek de önem taşıyor.

*İklim Değişikliği Senaryolarında Sınırlı Deneyim : İklim senaryolarının anlamlı finansal analizlere dönüştürülmesi karmaşık bir süreç. Hangi senaryonun nasıl bir sonuç ortaya çıkaracağı ve hangi senaryonun kullanılacağına dair tercihin yapılması, çoğu zaman ilgili ekipleri zorlayabiliyor. Oluşturulan iklim-eko senaryoların finansal etkilere dönüştürülmesi de başka bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bu sorunların çözümü, tüm kuruluşun etkin çalışmasıyla gerçekleştirilebilir. Bir sonraki adımda, şirket ortaya konulan senaryoları planlamalarına etkili bir şekilde dahil edebilmelidir. Sürecin kesinlikle uzun ve aşamalı olarak ilerlenmesi beklenmelidir. İklim senaryoları kısa vadeli olarak finansal süreçlere dahil edilemediği sürece , sorunun çözümü gecikecektir. Bununla beraber, süreci kucaklayabilen ve uyum sağlayabilen şirketler, uzun vadeli sürdürülebilir büyümelerine katkıda bulunabilirler.

PAYLAŞ: DETAY

20 July

İnsanlığın Değişime Ayak Uydurması

Dünyayı ilk kez uzay boşluğundan gören William Anders’in ikonikleşen Dünya fotoğrafı yıllar sonra “Dünya’yı Kurtarmak” adı altında paylaşıldı. Aslında William o fotoğrafı 55 milyon yıl önce çekmiş olsa yemyeşil bir ormanlık, daha da geriye gitse buzullarla kaplı bir dünyayı görebilirdi.
Bu görüntülerin altında yatan ortak şey ise yaşam. Yaşam, mikropların içinden geçerek dünyanın aşama aşama ortaya çıkmasına neden oldu. Yaşam, dünyaya mavi-yeşil alg formunda dahil olarak oksijenli atmosferi oluşturdu. İnsanlık da tüm bu yaşam süreçlerini Vladimir Vernadsky’nin “biyosfer” tanımıyla kabul etti.
Biyosfer, Dünya’yı güneşin zararlı ışınlarından koruyarak yaşamı devam ettiren karmaşık bir yapıdır. Yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan önemli bir faktör olarak biyosfer; son dönemde insanlığın, kötü davranışlarını, üzerinden anlatmaya çalıştığı bir odak noktası haline geldi. İnsanlığın kendini kandırdığı nokta ise çevreye ve biyosfere sahip olduğunu düşünmek ve onu koruyabileceğine kendini inandırmak. Dünya yüzyıllar boyunca felaketler atlatmış ve 5 büyük neslin kayboluşuna tanıklık etmiştir. Bu noktadaki asıl konu insanlığın kendi medeniyetini kurtarması aslında; çünkü Dünya, üzerine yüklediğimiz bu felaketleri atlatarak, yeni bir formda serüvenine devam edebilir.
Birçok bilim insanına göre insanlığın yaşamını şekillendirdiği Holosen çağı bitiyor ve insan merkezli olan Antroposen çağı başlıyor. Bu görüşte, örneğin, biyosferin perspektifinde ormanlar ve şehirler arasında bir fark yok. Ormanların biyosferin bütün detaylarını içerdiği gibi, şehirler de insanlığın bütün detaylarını içeriyor. İnsanlık Holosen’i uzatmaya çalışmak yerine, sürdürülebilir bir Antroposen çağı kurmayı seçerse, insanlığın çevre üzerinde her zaman etkisi olacağı gerçeğini göz ardı etmemiş olur. Yani, biyosfer ile yapılan mantıklı bir anlaşma insanlığın daha kötü senaryolara gitmesini engeller.
u durumu anlamak, yani Dünya’nın biz olmasak da devam edebileceği gerçeği, bizi önlem alma gerekliliğinden muaf tutmuyor. Aynı şekilde bu durum çevreye zarar vermeyi, kaynakları bilinçsizce tüketmeyi ve Dünya’daki diğer türlere acı çektirmeyi de haklı çıkarmıyor. Bu noktada yapılması gereken Dünya’ya dair sorumluluklarımızın farkında olarak Dünya’nın daha önce tanık olmadığı bu durumun aktif özneleri haline gelmek olmalıdır.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Dünya Borsalar Birliği, Çevresel Sosyal ve Yönetişim Rehberi ve Göstergeleri’ni yayınladı

Dünya Borsalar Birliği (The World Federation of Exchanges- WFE), ÇSY Rehber ve Göstergeleri’nin gözden geçirilmiş versiyonunu Haziran 2018’de yayınladı.

Dünya Borsalar Birliği’nin Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu, 2015 yılı sonlarına doğru ÇSY Rehber ve Göstergeleri’ni yayınlamıştı. Söz konusu doküman, ÇSY raporlamasını kendi piyasalarına tanıtmayı, geliştirmeyi ya da gerekli kılmayı hedefleyen borsalara bir referans noktası sağlamak amacıyla tasarlanmıştı. Rehberin yayınlanmasının ardından 35’ten fazla borsa ÇSY raporlama rehberi yayınladı ya da yayınlama taahhüdünde bulundu.

Bu yeni doküman, 2015’te yayınlanan rehberi aşağıda belirtilen konularda güncellemeyi amaçlıyor:

- BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) gibi yeni hedefleri tanımak ve kapsamak
- Önceki Rehbere ilişkin yatırımcı geri dönüşlerini kapsamak,
- Çeşitli piyasalarda oluşan uygulama tecrübesini temelinde göstergeleri gözden geçirmek

Bu amaçlar doğrultusunda yayınlanan güncel rehberde aşağıdaki değişiklikler yapıldı:

• İşlem gören şirketlerin ÇSY raporlamalarının hedef kitlesi yatırımcılar olduğu göz önüne alınarak, Borsalar yatırımcıya uygun, karar almada yararlı bilgi sağlamaya odaklanmalıdır.
• ÇSY Raporu hazırlamada, aşağıdaki konularda daha kapsamlı rehberlik gerekiyor:

o Sorumluluk ve gözetim,
o Amacın ve iş değeri arasındaki bağlantının açık olması
o Önceliklendirme sürecinin tanımlanması

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Hava Olaylarının Şirket Gelirlerine Olan Etkisi Artıyor

İklim Değişikliği ve ciddi hava olayları manşetlerde giderek daha çok yer aldıkça kredi verenler ve yatırımcılar olayların dünya genelinde şirket karlılıklarını nasıl etkilediği konusuna daha çok ilgi göstermeye başladılar.

Bu saptamadan hareketle, S&P 500 index’inde yer alan şirketlerde iklim riski önemliliği ve yaygınlığını saptamak için S&P Global Ratings iklim riskleri uzman kuruluşu Bermuda merkezli Resilience Economics ile işbirliğine giderek bir çalışma gerçekleştirdi.

Çalışmada, gelirler üzerinde önemli etkileri olan hava olaylarını belirlemek için 2017 yılı finansal dönemi için araştırma güncellemelerini ve gelir analizi görüşme tutanakları inceleniyor. Bir çok çıkarıma varılan çalışmada en önemliler aşağıdaki şekilde karşımıza çıkıyor;

• 73 şirket (%15) hava olaylarından dolayı gelirlerinde etki olduğunu raporlamış, fakat sadece 18 şirket (%4) etki ile ilgili sayısal bilgi vermiş. Negatif önemli etki belirten şirket sayısının 66 (% 10) olduğu,
• İklim riskinin yönetim kadroları arasında şaşırtıcı bir şekilde yaygın bir tartışma konusu olduğu ve yönetim kadrolarının artan şekilde iklim riskini anlama ve etkinin azaltılmasında sorumluluk aldığı,
• İklim riski etkisine dair kanıtların tüm sektörlerde, tüm coğrafyalarda ve tüm mevsimlerde gerçekleştiği saptanmıştır. Çalışmada bir çok sayısal bulguya, sektör bazında iklim etkilerine ilişkin örneklere, derecelendirme çalışmalarına olan artan etkisine ve bunlara ilişkin örneklere, coğrafi dağılımlara yer verilmiştir.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Norveç Finansal Sektörü'nden 2030 Yol Haritası

Bankalar, sigortacılar, yatırım şirketleri ve emeklilik kuruluşları birliği olan Finance Norway, Norveç Finansal Sektöründe Yeşil Rekabetçilik için yol haritası hazırladı. Bu yol haritası, 2030 yılında karlı ve sürdürülebilir bir Norveç Finansal Sektörünün vizyonunu çiziyor.

Yol Haritasında genel olarak yedi öneri yer alıyor;

• Sürdürülebilir Finans için ortak bir sınıflandırma,
• İklim raporlamasını Finansal İstikrar Kurulu’nun İklim Bazlı Risklerin Açıklanmasına İlişkin Önerilerle uyumlaştırılması,
• Finansal sektörde iklim kapasitesi ve yetkinliğini arttırma,
• İklim risklerinin Norveç Finansal Düzenleyici otoritenin görevleri arasında yer almasının sağlanması,
• Düzenleyici kurumlarla finansal sektör arasında işbirliğinin geliştirilmesi,
• Akıllı iklim çözümleri için dijitalleşmeyi kullanmak,
• Diğer sektörlerde değişim ve yaratıcılık için katkıda bulunmak.

Bunların ötesinde Yol Haritası bankaların, sigortacıların ve yatırımcıların çekirdek faaliyetleri için özel öneriler sunuyor.

Finance Norway Yol Haritası’nın hazırlanması sırasında, üyeleri, tüketiciler, finansal sektör girişimleri, iş ve endüstri, hükümet, çevre örgütleri ve diğer ana paydaşlar arasında kapsamlı bir danışma süreci gerçekleştirdi.

Finance Norway, Norveç finansal sektörünü Yol Haritası’nın amaçları arkasında birleştirmeyi ve bu yöndeki gelişmeleri izlemeyi hedefliyor. Finance Norway, Yol Haritası’nı, 6 Haziran’da gerçekleşen Sürdürülebilirlik Konferansı’nda İklim ve Çevre Bakanı Ola Elvestuen ve Finans Bakanlığı Devlet Sekreteri Geir Olsen’e takdim etti.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

“Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedefleri” dokümanı piyasaya sunuldu

Sigorta sektörünün öncülerini, belediye başkanlarını, yerel yönetim liderlerini ve ana paydaşları kapsayan ve bir yıl süren danışma sürecini takiben ICLEI*’nin 2018 Dünya Kongresinde “Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedefleri” piyasaya sunuldu.

Hedefler, endüstri ve şehirlere ekonomik, sosyal ve çevresel, kısaca sürdürülebilir kalkınma bağlamında küresel bir gündem sunuyor.

Dünyanın önde gelen sigorta şirketlerinden biri olan Aon’un eş başkanı Eric Anderson’a göre temel işi risk yönetmek olan sigorta sektörü, kentsel dayanıklılığı ve sürdürülebilirliği desteklemek için de çok iyi bir konumda. Bu sebeple Anderson, sektördeki meslektaşları da Hedefler için çalışmak adına yerel yönetimlerle birlikte çalışmaya teşvik ettiklerini belirtiyor. 

Dokümanda aşağıdaki hedeflere yer veriliyor:

Ana kentsel zorluklar ve fırsatlar (Hedefler 1 - 5)
Hedef 1: İklim değişimine ve afetlere karşı dayanıklı topluluklar ve ekonomiler oluşturmak. Hedef 2: Sağlıklı yaşam biçimlerini desteklemek ve kirlenmeyi engellemek. Hedef 3: Hizmet almayan şahıs ve kuruluşlar için çözüm geliştirmek. Hedef 4: Doğal ve kültürel miras alanlarını korumak. Hedef 5: Sürdürülebilir enerji ve kaynak verimliliğini teşvik etmek.

Yardımcı Faktörler (Hedefler 6 - 10)
Hedef 6: Data, risk analitiği ve teknolojiyi desteklemek.
Hedef 7: Risk yönetimini, sigorta ve finansal okur yazarlığı teşvik etmek.
Hedef 8: İklim ve afet risk yönetimi strateji ve planlarının geliştirilmesine yardımcı olmak.
Hedef 9: Şehirler için sigorta yol haritalarının geliştirilmesine yardımcı olmak.
Hedef 10: Sigorta Şirketlerinin Şehirler için Kalkınma Hedeflerini desteklemek .

Dokümanda hedeflerle birlikte her hedef için olası eylemlere de yer veriliyor.


  *Sürdürülebilirlik için yerel yönetimler

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Aon BM Sürdürülebilir Sigorta Prensiplerini imzaladı

Sigorta sektöründe çevresel, sosyal ve yönetişim riskleri azaltmaya yönelik olarak Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Sigortacılık Prensipleri, dünyanın önde gelen sigorta şirketlerinden Aon P.L. C. tarafından imzalandı.

Ezber bozan bir adım olarak değerlendirilen bu karar ile Aon, imzacı ilk küresel sigorta şirketi oldu. Prensiplerin imzalanmasıyla Aon, afet ve sağlık risklerini analiz edip bu riskleri azaltma, tehdit altındaki topluluklar için sigorta çözümleri geliştirme, dayanıklı altyapılara yatırım yapma ve yeşil teknolojileri destekleme sözü vermiş oldu.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi’nin (UNEP FI) 2006-2009 arasında yaptığı araştırmalara dayanarak oluşturulan prensiplerin Aon tarafından imzalanması, şirketi dayanıklı, kapsayıcı ve sürdürülebilir toplum ve ekonomileri desteklemek açısından sigortacılık alanında lider konumuna getiriyor.

Aon’un uymayı taahhüt ettiği dört prensip şunlardan oluşuyor:

• Prensip 1: Sigortacılık işleriyle ilgili karar alma süreçlerinde çevresel, sosyal ve yönetişim konuları değerlendirilecek.
• Prensip 2: Çevresel, sosyal ve yönetişim konularında farkındalık yaratmak, riski yönetmek ve çözümler geliştirmek için müşteriler ve iş ortakları ile birlikte çalışılacak.
• Prensip 3: Çevresel, sosyal ve yönetişim sorunlarının çözümüne yönelik eylemleri toplumda yaygınlaştırmak için hükümetlerle ve diğer kilit paydaşlarla birlikte çalışılacak.
• Prensip 4: İlkelerin uygulanmasındaki ilerlemeyi kamuoyuna düzenli olarak açıklarken hesap verebilirlik ve şeffaflığa önem verilecek.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

İklim değişikliği gayrimenkul pazarını etkiliyor

2007 ile 2017 yılları arasında, sel, kasırga ve orman yangınları riski açısından bakıldığında, riskin en düşük ve en yüksek olduğu bölgeler arasında ortalama konut fiyatlarının farkı çok büyüdüğü görülüyor. Sel ve kasırga riskinin en yüksek olduğu bölgelerde ortalama konut fiyatları on yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, oldukça düşmüş olması bu iddiayı kanıtlar nitelikte.

Attom Data’nın Bloomberg News için yaptığı araştırmada, ABD çapında 3.397 şehirdeki konut fiyatlarındaki yıllık değişimi ve satışları değerlendirip, sonrasında bu şehirleri çeşitli doğal afetlere maruz kalma oranları ile karşılaştırdı. Sonuçlar, iklim değişikliğinin yarattığı tehditlerin konut piyasasında bir belirleyici olduğunu gösteriyor.

Analiz edilen şehirlerde konut fiyatları 2007 ve 2017 yılları arasında %7.3 artarken, doğal afet riski yüksek olan bölgelerde düşüşler yaşandı. Ortalama konut fiyatları, yüksek sel riski için %4.8 ile %5.6 arasında, yüksek kasırga riski için ise %9.1 oranında değer kaybetmiş gözüküyor. Bu durum, ev alacakların artık, doğal afet risklerini hesaba kattıklarını gösteriyor.

Wharton School Risk Yönetimi ve Karar Süreçleri Merkezi’nde politika araştırmaları direktörü olan Carolyn Kousky’e göre, insanların daha büyük bir afet riski bilincine sahip olma olasılıkları çok yüksek. Zor olan kısım, en riskli alanlardan bazılarının da orman veya deniz yanında olmak gibi özelliklere sahip olmasının fiyatlara pozitif şekilde yansıyan belirleyici bir faktör olması. Örneğin Florida'daki ev değerleri, sel riskine rağmen, 2007-2017 arasında %19 yükseldi. Aynı şekilde çok yüksek bir orman yangını riskine sahip olarak sınıflandırılan Aromas, Kaliforniya'daki evlerin değeri, aynı dönemde %43 arttı. Her iki alan da, -rakamlar öyle gösteriyor ki- alıcılar için tehlikelere değecek doğal güzellikler sunuyor.

Ancak veriler bu alanların istisna haline geldiğini gösteriyor. Harvard Üniversitesi'nde ders veren ve iklim değişikliği ile konut piyasası arasındaki etkileşime odaklanan Jesse Keenan, Amerikalıların daha çok fırtına, sel ya da orman yangınları yaşadığı için bu bağlantıların arttığını söyledi. Bu tüketici davranışındaki değişikliğin bir sebebi de, tüketicilerin 2017’de ekonomik zararları 200 milyar dolara varan Irma ve Harvey kasırgalarını gözlemlemiş olmaları olabilir.

Colorado Üniversitesi'nde Boulder'daki deniz seviyesinin yükselmesiyle bağlantılı konut fiyatlarındaki düşüşü inceleyen Asaf Bernstein, bunun zaman içinde daha net bir biçimde gözlemleyeceğimiz, kaçınılmaz bir konu olduğunu ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

Kadın ve Sürdürülebilirlik

İklim eylemi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve herkes için toplumsal adalet konularına küresel düzeyde dikkat çeken 10 başarılı kadın ve onların ilham veren hikayeleri, kadınlar ve kız çocukları için tüm dünyada eşitliğin sağlanmasına dikkat çekiyor.

Akademi ve Sivil Toplum Kuruluşları tarafından yürütülen çalışmalar, kadınların kaynak baskısının söz konusu olduğu durumlarda gıda ve suya erişimi, toprak mülkiyeti ve hatta sel felaketi sırasında yüzebilmesi gibi konularda erkeklere kıyasla daha dezavantajlı bir konumda olduğunu ortaya koyuyor. Diğer taraftan kadınlar, iklim ve çevre politikaları, finans ve sürdürülebilir işe yönelik karar alma aşamalarında ekonomik ve politik alanda dışlanıyorlar. Kadınların, açlık ve yetersiz beslenme, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ile direnç geliştirilmesi ve kapsayıcı politika oluşturma konularındaki yetenekleri, bilgileri ve liderlikleri göz ardı ediliyor.

Kadınlar ve kız çocukları için eşitliğin sağlanmasında henüz ciddi bir yol kat edilmese de iklim eylemi, sürdürülebilir iş ve toplumsal değişim konularında öncü 10 kadının hikayesi ilham ve umut veriyor.

İş dünyası, çevre koruma, insan hakları ve yolsuzlukla mücadele gibi konuları her zaman iş yapış şekline entegre etmiyor, fakat United Nations Global Compact- UNGC Direktörü Lisa Kingo, kurumsal sektörün sorumlu iş yapmasını sağlamayı misyonu olarak görüyor.

UNGC’nin Kingo liderliğinde geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Making Global Goals Local Business (Küresel Hedefleri Yerele Taşımak) stratejisi iş dünyasını, iş yapış şekillerini Küresel Hedefler’e paralel bir şekilde düzenlemeye ve küresel gündemin gelişim göstermesi için yenilikçi çözümler geliştirmeye davet ediyor.

İrlanda’nın ilk kadın başbakanı, eski Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve küresel sorunlarla mücadelede kapsayıcı bir grup olan The Elders üyesi Mary Robinson, eşitlik, adalet ve insan hakları konularında uzun yıllardır savunuculuk yapıyor. Robinson’un yeni girişimi Mary Robinson Vakfı – İklim Adaleti, belirlediği yedi ilke ile yoksul ve savunmasız toplulukların sesini duyurmayı amaçlıyor. Vakıf, iklim değişikliği ve insan hakları konularında fikir liderliği sağlarken, insan hakları disiplini ile sürdürülebilir kalkınma arasındaki bağlantıyı güçlendiriyor. Çeşitli paydaş grupları, Robinson öncülüğünde iklim adaleti konusunda çözüm üretmek için bir araya geliyorlar.

350.org Direktörü May Boeve, gazeteci ve aktivist Naomi Klein, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) yönetici sekreteri Patricia Espinoza, Sustainable Energy for All CEO’su Rachel Kyte, Kanadalı eskimo aktivisti Sheila Watt-Cloutier, World Green Building Council CEO’su Terri Wills, Navdanya’nın kurucusu eko-feminist Vandana Shiva, Oxfam International Direktörü Winnie Byanyima ilham veren ve sürdürülebilir bir dünya misyonunu benimseyen 10 kadın arasında gösteriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 July

Balıkların hızına yasalar yetişemiyor

Balıklar uluslararası sınırları takip edemezler, ticaret anlaşmalarından habersizlerdir, farklı türleri dünyanın dört bir yanında yaşar ve yaş aldıkça göç ederler.

İklim değişikliği karşısında ise, somon ve uskumru gibi rezervleri hayati derecede sınırlı olan balıklar “evraksız” bir şekilde göç ediyor. Yakın zamanda Science dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, kıyı ülkelerinin kaynaklarının kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla uluslararası balıkçılık yönetmelikleri üzerinde daha fazla işbirliği yapmaları gerekiyor.

Araştırma, balıkçıları ve onların yönetimi altına girdikleri ulusal yetki sınırlarını haritalandırıyor. Ekonomik, hukuksal, istatistiksel, oşinografik ve ekolojik veriye dayanan araştırma modeli uluslararası balıkçıların geleceği hakkında tahminlerde bulunarak öneriler sunuyor.

Birçok ülke sularında çok farklı türlerdeki balıkların hareketlerine işaret edilen araştırmada balıklar, ortalama 43 kilometre bölü 10 yıl hızıyla yeni sulara giriyor ve bu hızın giderek artması bekleniyor. Rutgers Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan ve birçok ülkede farklı araştırmaya katkısı bulunan Malin Pinsky’e göre bu, ciddi bir gelecek tehdidi.

Balıkçılık, gıda güvenliği, istihdam ve ekonomik istikrar için kritik bir öneme sahip. Dünya tarihine bakıldığında 1600'lü yıllarda Büyük Britanya ve İzlanda’nın, Atlantik Morina Balığı üzerindeki haklar sebebiyle karşı karşıya geldikleri ve birkaç yüzyıl boyunca ünlü geleneksel yemek “fish and chips” (balık ve patates cipsi) için kullanılan balık üzerine pazarlık ettikleri biliniyor.

Günümüzde uluslararası balıkçılık hakları, okyanus sularının ısınması nedeniyle daha da karmaşık bir hal alıyor. Stanford Okyanus Çözümleri Merkezi'nde balıkçılık alanında uzmanlaşmış Angee Doerr'e göre, özellikle tropik bölgelerdeki gelişmekte olan ülkeler risk altında bulunuyor. Ekvator ülkelerinin protein kaynağı olarak balıklara büyük ölçüde bağımlı olduğunu dile getiren Doer, su sıcaklıkları arttıkça balıkların rahat ettikleri sıcaklık bölgelerinde kalmaya çalıştıklarını ve dolayısıyla geleneksel olarak yaşadıkları suları tamamıyla terk edebildiklerini ekliyor.

Balıkların yaşadıkları suları tamamıyla terk etmesi, yönetimsel adımlar atılmadan önce gerçekleşirse bu durum kelimemin tam anlamıyla balıkların bir süre boyunca kanunsuz olacakları, yani hiçbir kuruluş tarafından yönetilmeyeceği anlamına geliyor. Pinsky “İlk kez paylaşılan bir balık rezervi, son kek dilimi için karşı karşıya gelen iki çocuğa benzer” diyor ve ekliyor: “Kapmak için yarışacaklar ve tüm masanın üzerine kek bulaşacak.”

PAYLAŞ: DETAY

6 July

2018 Sürdürülebilirlik Liderleri

SustainAbility ve GlobeScan iş birliğinde her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen ve 70 farklı ülkeden 729 uzmanın katıldığı “Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi” (Sustainability Leaders Survey) 2018 sonuçları açıklandı.

Araştırma sonuçları, geçtiğimiz yıllardaki sonuçlarla benzerlik gösteriyor; Unilever 2011 yılından bu yana olduğu gibi bu yıl da lider konumunu korudu. Sürdürülebilirlik liderleri arasında öne çıkan Interface ve B Corp olan Patagonia’nın da uzun yıllardır elde ettikleri konumu korudukları görüldü. Bunların yanında IKEA, Marks & Spencer, Tesla, Nestlé, Natura, Danone ve Apple öne çıkan şirketler oldular. Bu yılın yükselen şirketiyse Walmart oldu.



Bu yıl araştırmada ön plana çıkanları sizler için şöyle özetleyebiliriz;

• Bir ilk olarak anket katılımcıları, şirketleri 5 ana konuda değerlendirdiler; amaç belirleme, planlama, kültür, iş birliği ve savunuculuk. Değerlendirmede lider şirketlerin en çok planlama konusunda iyi oldukları, en zayıf kaldıkları alanın ise savunuculuk olduğu ortaya çıktı.
• Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne gençlerin katkı ve etkisinin nasıl olabileceğine yönelik değerlendirme yapılmasına yönelik sorunun yer aldığı ankette öne çıkan cevaplar, tüketici davranışları ve siyasi katılımın ile değişim yaratma, oldu. Bunun yanı sıra genç uzmanlar, girişimcilik, kariyer ve eğitim tercihleri, yatırım kararları ve savunuculuk faaliyetlerini sürdürülebilirlikte en önemli alanlar olarak belirlediler.
• Üst üste sekizinci yıldır liderlik konumunu koruyan Unilever, araştırmaya katılan uzmanların %47'si tarafından telaffuz edildi. B Corp olan Patagonia katılımcıların %23’ü tarafından söylendi.
• Sürdürülebilirlik değerlerini entegre etmek, sürdürülebilirliği iş modelinin merkezine koymak ve güçlü liderlik göstermek, sıralamada başta yer alan şirketlerin ortak özellikleri olarak ön plana çıktı.
• WWF ve Greenpeace, Sivil Toplum Kuruluşları (STK) arasında liderliklerini korudular ve özellikle 18-35 yaş arasındaki genç uzmanlar tarafından ön plana çıkardılar. World Resources Institute ve Oxfam, STK’lar arasında öne çıktılar.
• Çok paydaşlı girişimlerin ve iş birliğinin önemi ve iş dünyasının Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine katkısı 2015 yılından bu yana arttı. Bu konuda araştırma ve akademik kuruluşların katkısı azaldı.

PAYLAŞ: DETAY

22 June

Ikea artık sadece geri dönüştürülmüş ve yenilenebilir malzeme kullanacak

Ikea 2030 stratejik planları çerçevesinde sürdürülebilirliği faaliyetlerinin merkezine alıyor. Mobilya devi, kaynak yetersizliği ve kontrolsüz şehirleşmenin yarattığı sorunlara kayıtsız kalmayarak 2030 yılına kadar tamamen dairesel ekonomiye geçme ve karbon nötr olma sözü verdi.

“Three Roads Forward” adı verilen stratejik plan biyolojik çeşitliliği koruma, erişilebilirlik ve eşitlik sağlama gibi yaygın kurumsal sürdürülebilirlik taahhütlerinin yanı sıra temel ticari faaliyetlerin dönüştürülmesini de gerektiriyor. Dairesel ekonomiye geçiş ve iklim pozitif olma hedefinin gerçekleşmesi için ise firmanın bütün ham maddelerinin geri dönüştürülmüş veya yenilenebilir olması gerekiyor.

Atıksız üretim ve dairesel bir ekonomi için iş birliklerinin ve alt yapının önemine dikkat çeken IKEA Group CEO’su Torbjörn Lööf, ham madde sağlayıcılarından müşterilere kadar herkesle ortak çalışmaya ve bu yönde yapılacak yeniliklere liderlik etmeye hazır olduklarını dile getirdi.

Emisyonlar konusunda da katı önlemler alan firma, 2016 yılına kıyasla karbon ayak izinde %80,sera gazı salımlarında ise %15 azalma hedefliyor. Hedeflere ulaşıldığı takdirde her bir ürünün iklim değişikliğine olan etkisi %70 oranında azalmış olacak.

Yakın zamanda 1,7 milyar dolar değerinde yenilenebilir enerji yatırımı yapan Ikea, basın konferansında 2020 yılına kadar bütün enerji tüketimini yenilenebilir enerji ile karşılamayı planladığını açıkladı. Bunun yanı sıra firma 2017 yılında piyasaya sürülen duvara monte edilebilir güneş panelleri ile müşterilerini evde enerji üretmeye teşvik etmiş ve temiz enerji kullanımını daha ulaşılabilir hale getirmişti.

Dünya genelindeki ahşap tüketiminin %1’inden sorumlu olan mobilya zinciri son aldığı önlemler ile kuşkusuz büyük bir değişimin öncüsü olacak.

Ikea’nın diğer 2030 taahhütleri şu şekilde;

 - Bütün Ikea ürünlerinde yenilenebilir ve geri dönüştürülmüş malzeme kullanarak tamamıyla dairesel ekonomiye geçmek
 - Ürünlerin taşıma, bakım ve değiş tokuşunu kolaylaştıracak servisler sunmak
 - 2020 yılına kadar dünya genelindeki tüm Ikea’lardan ve Ikea restoranlarından tek kullanımlık plastik ürünleri kaldırmak
 - Ikea restoranlarında vejeteryan ve bitki bazlı ürün çeşitlerini çoğaltmak
 - Ürün başına düşen iklim ayak izini ortalama %70 oranında azaltmak
 - 2025  yılına kadar eve teslimde sıfır emisyon hedefine ulaşmak
 - Ulaşılabilir ev güneş çözümleri satışını 29 Ikea mağazasında gerçekleştirmek

PAYLAŞ: DETAY

21 June

Yeni tedarikçi endeksi tedarik zinciri sorunlarına çözüm oluyor

Tedarik zinciri yönetimi ile ilgili sorunlarda şimdiye kadar şirket ve perakendecilerin değerlendirmeleri göz önüne alınıyor, tedarikçilere söz hakkı verilmiyordu. Better Buying’in yeni endeksi ile tedarikçilerin şirket ve perakendecileri puanlaması sağlanıyor, böylece tedarik zinciri ile ilgili bugüne kadar fikir beyan etmemiş tedarikçiler tarafından görülen sorunlar da sürdürülebilirlik için masaya yatırılabiliyor. Tedarikçilerin küresel giyim, ayakkabı ve ev tekstili endüstrilerinde çalışan 65 marka ve perakendecinin satın alma pratikleri hakkındaki değerlendirmeleri işyeri çalışma koşulları, çevresel ve hatta finansal sürdürülebilirliğin iyileştirilmesi adına büyük önem taşıyor.

Bugün tedarik zinciri yönetiminde tedarikçilerin görüşlerine yalnızca denetimler ve şirketlerin yaptığı öz-değerlendirme anketleri yoluyla yer veriliyor. Ancak araştırmalar tedarikçilerin sorulan sorulara, müşterinin şikâyet etmeyen rakipleri tercih etmesi riskinden dolayı tamamıyla dürüst yanıt vermediğini gösteriyor. Better Buying endeksi için gerekli bilgilerin tedarikçilerden internet üzerinden anonim olarak toplanması ve şirketlerden bağımsız bir şekilde değerlendiriliyor olması tedarikçilere çalıştıkları markalarla karşılaştıkları sorunları açıkça bildirebilmeleri için güven veriyor.

Better Buying aynı zamanda marka ve perakendecilere tedarik zinciri yönetimini vetedarikçilerle ilişkilerini iyileştirebilmeleri için tahmin edilebilirlik ve tutarlılık tavsiyelerinde de bulunuyor. Tedarikçilerden gelen veriler de planlama ve öngörü, yönetim ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) uyumu konularında analizlerde kullanılıyor.

Better Buying doğrudan şirketlerin araştırmaya göre aldıkları puanlar yerine bölge ve endüstri bazında endeks sonuçlarını açıklıyor. Yayımlanan endekse göre Ödeme ve Koşullar başlığında genelde yüksek puan alınmışken, Kaynak kullanımı ve Sipariş başlığı neredeyse tüm şirket, endüstri ve bölgelerde yetersiz kalıyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 June

Cinsiyete dayalı maaş eşitsizliğinin maliyeti 160 trilyon dolar

İş gücüne katılımda kadın erkek eşitsizliği küresel bir sorun teşkil ediyor. Dünyanın birçok yerinde kadınlar yeterli eğitim alamıyor, iş bulma konusunda sıkıntı yaşıyor, bulduklarında ise erkelere oranla çok daha düşük maaşlar alıyorlar. Ancak bu durum tahmin edilenin aksine sadece kadınları değil bütün ekonomik dengeleri sarsıyor. Dünya Bankası tarafından yayınlanan rapora göre ülkeler servetlerinin ortalama %14'ünü cinsiyete dayalı gelir eşitsizliğinden dolayı kaybediyor.

Raporda, kadın erkek arasında eşit ücret, eşit çalışma saati ve iş gücüne katılım sağlanmasının kişi başına yaklaşık 24 bin dolarlık bir refah artışı sağlamasının yanı sıra çocuk ölümlerinde azalma ve eksik beslenme sorunlarının çözümü gibi yan faydalar da doğurabileceğine değiniliyor.

Ekonomistler kapsamlı bir çalışma ile 141 ülke verilerine dayanarak iş gücündeki her bireyin potansiyel becerilerini, eğitimini ve gelecekteki değerini analiz ederek bireylerin “yaşam boyu kazançları” ile karşılaştırdı. Bu karşılaştırmadan yola çıkarak küresel kayıp tahmini yapıldı. Kadınların yaşam boyu kazançları ülkelerin toplam yaşam boyu kazançlarının %38’ine denk gelirken erkekler toplam kazancın %62’sini alıyor. Düşük ve orta gelirli ülkelerde ise servetin üçte birden de az bir kısmı kadınlara gidiyor.

En büyük toplam kayıp ise kişi başına düşen gelirin yüksek olduğu Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde gözleniyor. Bu ülkelerde gelir eşitsizliğinden doğan refah kaybı 40 trilyon dolar ile 50 trilyon dolar arasında değişiyor.

141 ülkenin hepsinde ortak olarak gözlenen sorun kadınların erkeklerden daha az kazanıyor olması. Bulgulara göre kadın erkek arasındaki maaş eşitsizliğinin ortadan kaldırıldığı bir senaryoda global ekonomi 160 trilyon dolar değer kazanacak.

PAYLAŞ: DETAY

21 June

G4’ten GRI Standartlarına geçiş tamamlandı

GRI Sürdürülebilirlik Raporlaması Rehberi 2000 yılından bu yana, 90'dan fazla ülkede binlerce kurum ve kuruluş tarafından kamuoyunu ekonomik, çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik konularında bilgilendirmek amacıyla kullanılıyor. Ayrıca, farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin ortak bir dil ile çevresel, sosyal ve ekonomik etkilerini ölçmelerine, yönetmelerine ve bu konularda hedef belirlemelerine olanak sağlıyor.

Standartlar, sürdürülebilirlik raporlamasında belli bir seviyeyi yakalamak, evrensel bir dil yaratmak ve raporların anlaşılabilirliğini kolaylaştırmak adına küresel en iyi uygulamayı temsil ediyor. GRI Standartlarında kullanılan modüler ve birbiriyle bağlantılı yapı ise güncellemeyi kolaylaştırarak kuruluşların farklı alanlardaki gelişmelere ayak uydurmasını sağlıyor.

2016 yılına gelindiğinde GRI, rehberlerin kullanım kolaylığını ve kalitesini arttırmak amacıyla bir dizi değişikliğe giderek GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’na geçişi başlattı. 1 Temmuz 2018’de GRI Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları’na (GRI Standartları) geçiş tamamlanacak.

G4 rehberlerinden gelen tüm kilit kavramlar ve açıklamalar GRI Standartlarına da taşınmış durumda. Raporlama ilkeleri, yönetim yaklaşımının raporlanması ve öncelikli konuların raporlanmasına verilen önem devam ediyor.

GRI 2016 yılından beri raporlama kuruluşlarını G4 rehberleri yerine yeni GRI standartlarını kullanmaya teşvik ediyor. 1 Temmuz 2018 tarihinden itibaren ise GRI, G4 rehberleri ile ilgili teknik destek vermeyi durduracak. Ancak GRI Standartları bölümü, GRI Standartlarına uyan raporların geliştirilmesi ve yenilenmesi ile ilgili teknik destek vermeye kesintisiz bir şekilde devam edecek.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Dünya Borsalar Birliği sürdürülebilirlik anket çalışması sonuçları

Yaptığı anket çalışması ile borsaların sürdürülebilirlik girişimlerini inceleyen Dünya Borsalar Birliği (WFE), borsaların şirketlerin ÇSY raporlamalarını geliştirmeleri ve daha sürdürülebilir bir ekonomiye dönüşümün finansmanını sağlamak için gösterdikleri çabaya dikkat çekiyor.

WFE bu yılki araştırmasında, üyelerine Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ve İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerilerine ilişkin çalışmaları hakkında sorular soruldu. Anketi yanıtlayan borsaların %61’nde sürdürülebilirlik ile ilgili, %20’sindeyse Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne yönelik ürünlerin işlem gördüğü belirlendi.

Yanıt veren borsaların %27’si TCFD önerilerini ilkelerine ve süreçlerine dahil ettiklerini, %42’si ise bu yönde planlamaya gittiğini belirtti.Araştırmanın sonucuna göre, WFE üyesi borsaların iş uygulamalarına sürdürebilirliği etkin bir şekilde entegre etmeye başladığı ve daha sürdürülebilir bir finansal sisteme geçişteki rollerini kabul ettikleri görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Coller Fairr Protein Üretici Endeksi yayımlandı

Tarım sektörünün sürdürülebilirlik gündemine dahil edilmesi için çalışan bir yatırımcı girişimi olan FAIRR (Farm Animal Investment Risk and Return)’in oluşturduğu Coller Fairr Endeksi kapsamında küresel çapta en büyük 60 tarım, et, kümes hayvancılığı ve süt ürünleri alanlarında üretici şirketler kritik ÇSY konularında performansa göre ilk kez kapsamlı değerlendirilerek sıralandı.

Paydaşlarla yapılan bir dizi çalışma sonucunda sera gazı emisyonu, ormansızlaştırma ve biyoçeşitlilik kaybı, su kıtlığı ve kullanımı, antibiyotik, atık ve çevre kirliliği, çalışma koşulları, gıda güvenliği, hayvan refahı ve sürdürülebilir protein konularında paydaşlar için önemli dokuz risk belirlendi. Şirketler, bu risklerle ilgili olarak yaptıkları raporlamalara göre düşük, orta ve yüksek riskli olarak sınıflandırıldı.

Endeks aynı zamanda sera gazı salımı ve alternatif protein gibi alanlarda da en iyi uygulamaları da öne çıkarıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

HKEX, sürdürülebilirlik raporlarını değerlendirdi

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası’nda (HKEX) yer alan şirketler, 1 Ocak 2016 tarihinden bu yana emisyonlar ve doğal kaynak kullanımı gibi çevresel ölçütlerin yanı sıra istihdam, iş sağlığı ve güvenliği, eğitim ve kapasite geliştirme, tedarik zinciri, ürün sorumluluğu, yolsuzlukla mücadele ve toplumsal yatırımlar gibi alanlarda kamuya açıklamalarda bulunmak zorundalar.

HKEX’in bu açıklamalar üzerinden yaptığı çalışmada “Hang Seng Endüstri Sınıflandırma Sistemi”nde yer alan endüstriler içinden rastgele seçilen 400 şirketin kamuya açıklamaları değerlendirildi. Çalışma, şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarında, paydaşların beklentilerini karşılama konusunda gelişme gösterebilecekleri alanlara odaklandığını gösterdi.

Söz konusu ÇSY analizinin özellikleri arasında zamanlama ve format, kriterlerin raporlama seviyeleri, farklı endüstrilerde ve Hang Seng Endeksi’nde yer alma ve almama temelinde raporlama eğilimleri yer alıyor.

HKEX, çalışmasının ardından, daha kaliteli sürdürülebilirlik raporlarının yayımlanabilmesi için uygulamaya dair dönemsel analizini tekrarlayacağını da açıkladı.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Avrupa Parlamentosu’ndan Sürdürülebilirlik Finansmanı Düzenlemesi

AB Komisyonu’nun 24 Mayıs tarihinde Parlamento’ya sunduğu AB Sürdürülebilirlik Finansmanı için Eylem Planı’na uygun olarak yaptığı düzenlemelerde:

1.Birleşik AB sınıflandırma sistemi: Ekonomik etkinliklerin çevresel olarak sürdürülebilir olup olmadığının belirlenmesi için bir dizi kritere;
2. Kurumsal Yatırımcıların Görev ve Raporlamaları: Varlık yöneticileri, sigorta şirketleri, emeklilik fonları, yatırım danışmanları gibi kurumsal yatırımcıların çevresel, sosyal ve yönetimsel unsurları yatırım kararı süreçlerine nasıl dahil ettiklerine ilişkin tutarlılık ve açıklık sağlayıcı düzenlemelere;
3.Düşük Karbon Kriterleri: Yeni kategori kriterlerin oluşturulmasını sağlayacak önerilere ve
4. Yatırımcılara Sürdürülebilirlik ile ilgili daha iyi öneriler: Bir ürünün yatırımcı gereksinimlerini karşılama değerlendirmesi yapılırken, her bir müşterinin sürdürülebilirlik tercihlerinin de dikkate alınması gerektiğine dair önerilere yer verdi.

AB Komisyonu’nun önerileri, 29 Mayıs tarihinde, Parlamento’dan tarafından büyük bir destekle kabul edildi.

AB, sera gazı salımlarında 1990’a kıyasla, 2030 yılına kadar asgari %40 azaltım, enerji tüketiminde de yenilenebilir enerjinin payını %27’ye çıkarma hedefiyle iklim değişikliği ile mücadele ve temiz enerjiye dönüşümde iddialı hedefler belirledi. Bu taahhütleri gerçekleştirmek için yıllık 180 milyar Euro yatırım gerektiği tahmin ediliyor ve bu tutarda bir yatırımın gerçekleşmesi için finansal kaynak gerektiğinden, AB, iklim ve yenilenebilir enerji finansmanında temkinli fakat cesur adımlar atıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Morningstar’dan yeni “karbon fonları risk puanı” değerlendirmesi

Yatırım araştırmaları alanında önde gelen bağımsız araştırma kurumlarından Morningstar, yatırımcıların fonların karbon risklerini değerlendirmesine yardımcı olmak için “Karbon Fonları Portföyü Risk Puanı” (Portfolio Carbon Risk Score) uygulamasını başlattı. Bir portföyün karbon riskleri ve fırsatları hakkında değerlendirme olanağı sunan puanlama sistemi, düşük karbon riskli ve az fosil yakıt tüketen, Paris Antlaşması’yla uyumlu olarak karbon salımını azaltan veya buna yönelik karbon çözümleri üreten şirketlerin belirlenmesini sağlayacak. Böylelikle düşük karbon fonlarının daha kolay tespit edilmesi ve yatırımcılar için ön plana çıkarılması hedefleniyor.

Morningstar başlangıç olarak, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularına odaklanan bağımsız araştırma ve analiz şirketi Sustainalytics’in değerlendirmelerine göre 30.000 fona düşükten yüksek riske puanlama yapacak. Sustainalytics CEO’su Michael Jantzi, Sustainalytics ve Morningstar’ın müşterilerinin daha bilinçli kararlar alması için çalışan şirketler olarak ortak bir değer paylaştıklarını belirtiyor.

Morningstar analizlerine göre, Birleşik Krallık hariç Avrupa kaynaklı fonlar en düşük karbon risklerine sahipken, Japonya hariç Asya kaynaklı fonların karbon risk puanları en yüksek. Ancak, Morningstar’ın Sürdürülebilirlik Araştırmaları Direktörü Jon Hale’e göre karbon riskini anlamaya yönelik metrikleri kullanarak gerçekleştirdikleri bu analiz yatırımcıların her yatırım modelinde ve her bölgede düşük karbonlu yatırım fonları bulabileceğini gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 June

Temiz enerji için “Temiz Trilyon Kampanyası” umut vadediyor

Sürdürülebilirlik alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Ceres, 2014 yılında başlattığı Temiz Trilyon kampanyası ile, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmak için temiz enerji yatırımlarına 2050 yılına kadar her yıl 1 trilyon dolar daha ayrılması gerektiğinin altını çiziyordu. 195 ülkenin imza attığı Paris Anlaşması’nın ardından Ceres konu ile ilgili raporlar yayınlamaya devam etti. Geçtiğimiz ay yayınlanan “In Sight of the Clean Trillion” raporunda ise temiz enerjinin yaygınlaştığı dünyada güncel durum ve gelişmeler inceleniyor.

Rapora göre, küresel temiz enerji alanında yatırım fırsatları oldukça geniş ölçekli. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini yok etmek ve Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşabilmek için gerçekleşecek küresel temiz enerji dönüşümü ile 2050 yılına kadar onlarca trilyon dolarlık temiz enerji yatırım fırsatı yaratılacak. Geleneksel enerji kaynaklarının yarattığı risklerin katlanarak artmasıyla temiz enerjiye yönelen enerji pazarı, birçok sektörü etkileyerek ve farklı sermaye kaynaklarını dahil ederek temiz enerji dönüşümünü başlatmış durumda. Temiz enerji yatırımlarının büyük çoğunluğunun, ulaşım sektöründe özellikle elektrikli araçlar gibi düşük karbon salımlı araçların geliştirilmesine yönelik yatırımlara odaklanması bekleniyor.

Raporun değindiği bir diğer önemli nokta, kurumsal yatırımcıların yatırım portföylerini değerlendirirken iklim bağlantılı riskler ve fırsatları göz önüne alma talepleri. Kurumsal yatırımcılar için sorumlu yatırım, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) ve iklim bağlantılı yönetişim gibi alanlar, gittikçe önemi artan değerlendirme kriterleri haline geliyor. Bu kriterler çerçevesinde ihtiyaçları karşılamak ve oluşan fırsatlardan faydalanmak için, yatırımcıların stratejik portföy dağılımını yeniden değerlendirmesinin, düşük karbon yatırımı fırsatlarını değerlendirebilmek için gerekli beceri ve kapasiteye sahip olmasının ve konu ile ilgili danışmanlar ve hizmet sağlayıcılar ile iletişim içinde olmasının altı çiziliyor.

Ceres’in hazırladığı raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

7 June

Karbon Fiyatlandırma Gelirleri Hızla Arttırıyor!

Dünya Bankası Grubu’nun yayınladığı “State and Trends of Carbon Pricing 2018” raporuna göre, 2017 yılı sonunda devletlerin karbon fiyatlandırma geliri %50 artarak 33 milyar dolara ulaştı. Şu anda 70 ülkede uygulanan ve 88 ülkede uygulama girişiminde bulunulan karbon fiyatlandırma politikaları, karbon salımını azaltırken aynı zamanda ülkelere gelir elde etme fırsatı sunduğu için yükselen sürdürülebilirlik trendleri arasında.

Rapora göre, geçtiğimiz on yılda çeşitli karbon fiyatlandırma girişimlerinde bulunan ülke sayısı üç kat arttı. 2016 ve 2017 yıllarındaki artış temel olarak Şili, Kamboçya, Kanada gibi Amerika kıtası ülkelerinin uygulamalarından ve ABD’nin Kaliforniya, Massachusetts ve Washington eyaletlerinin yürürlüğe soktuğu yasalardan kaynaklanıyor. 2017 yılının Aralık ayında, Çin’in enerji sektörü başta olmak üzere karbon fiyatlandırma uygulamalarına başlayacağını duyurması ve “Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi”ni yayınlaması gelecek için büyük umut veriyor. Çin’in bu sistemi bütünüyle uygulamaya soktuğu bir senaryoda küresel sera gazı emisyonlarının %20’si ticaret kapsamına alınmış olacak.

Bahsi geçen karbon fiyatlandırma politikaları ise uyum yükümlülüklerini yerine getirmek amaçlı doğrudan ödemeleri, karbon vergilerini ve karbon izni açık arttırmalarını kapsıyor. Ticaret kapsamı altındaki karbon salımının yarısından fazlası $10/ton karbon eşdeğeri üzerinden fiyatlandırılmakta, ancak bu fiyatların artması bekleniyor.

Raporda, 2017 yılında ulusal ve bölgesel ölçekteki karbon fiyatlandırma girişimlerinin kaydettiği hızlı ilerleme göz önünde bulundurulduğunda 2018 yılının uluslararası karbon mekanizmalarının da uygulamaya sokulması için kritik bir yıl olacağı öngörülüyor. Girişimlerin kazandığı bu ivme ise birçok ülkenin yeni yöntem ve teknoloji kullanımlarını artırmalarının yanı sıra fosil yakıtları terk etme politikalarına dayandırılıyor.

Dünya Bankası Grubu’nun iklim finansmanı, yatırım ve piyasalar üzerine gerçekleştirdiği en önemli etkinlik olan Innovate4Climate (I4C) konferansında yayınlanan raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

1 June

Al Gore: “Sürdürülebilirlik tarihin en büyük yatırım fırsatı”

Sürdürülebilir yatırımı, gelecekten çalmadan yaşam kalitesini arttırmak olarak tanımlayan Al Gore, sürdürülebilir yatırımın endüstriyel devrimin büyüklüğünü ve dijital devrimin hızını bir araya getiren, tarihin en büyük yatırım fırsatı olduğunu belirtiyor.

Küresel çevre hareketi ve Paris Anlaşması’nın önemli savunucularından ABD eski başkan yardımcısı Al Gore, hem 19 milyar dolarlık sürdürülebilirlik odaklı Generation Investment Management adlı şirketin hem de 1 milyona yakın üyesi olan İklim Gerçekliği Projesi’nin (The Climate Reality Project) kurucusu. Al Gore, 2007 yılında iklim değişikliğine karşı mücadelesi nedeniyle Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin de desteğiyle Nobel ödülüne layık görüldü; film ve kitabı “Rahatsız Eden Gerçek” (An Inconvenient Truth) ile de iki Oscar ve bir Grammy ödülü kazandı.

Al Gore, sürdürülebilirliğin tarihin en büyük yatırım fırsatı olduğuna dair iddiasına kanıt olarak kendi şirketinin 14 yılda kazandığı başarıyı gösteriyor. İş dünyasına sürdürülebilirliğin yatırımlara tam anlamıyla entegre edilmesinin kârlılığı azaltmayacağını göstermek hedefiyle, eski Goldman Sachslı David Blood ile 2004’te kurduğu Generation Investment, kurulduğundan beri yatırımcılarına yıllık %13,5 getiri sağlıyor. Bu oran, yıllık %7,3 olan referans ölçütünün neredeyse iki katına yakın.

Generation Investment sürdürülebilir şirketleri, gelirini gelecekteki kazançlarından çalmayan, onu sürdürülebilir uygulamalar yoluyla kazanan, müşterisine düşük karbon salan, sağlıklı ve sosyal ürün veya hizmetler sunan kuruluşlar olarak tanımlıyor. Örneğin Generation Investment’ın portföyünde yeşil enerji üreticileri gibi şirketler dışında internet üzerinden çalışan süpermarketler, restoranlara odaklanan yazılım şirketi ve verimlilik uygulamaları sunan şirketler de var. Generation Investment'ın yatırımlarını sürdürülebilir uygulamalarla yöneten şirketlere fon sağlamasıyla elde edilen başarılar, sürdürülebilir yatırımı destekleyen trendlerin yayılıp güçlenmesini de sağlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 May

Estonya dünyanın tamamen ücretsiz ilk toplu taşıma ağını kuruyor

Estonya’da şimdiye kadar yalnızca Tallinn’de uygulanan ücretsiz toplu taşıma hizmetinin 1 Temmuz’dan itibaren tüm ülkede uygulanmasına karar verildi. Tallinn’de bugün yalnızca şehir sakinleri için ücretsiz olan toplu taşıma araçları, bundan sonra 1,3 milyon Estonya vatandaşına hizmet verecek ve ülkenin bir ucundan diğer ucuna hiçbir ücret ödemeden seyahat edilebilecek. Kararın uygulamaya alınmasıyla birlikte Estonya dünyanın en geniş ücretsiz ulaşım bölgesi olacak.

Ücretsiz toplu taşıma alanının genişletilmesiyle ulaşım araçları demokratikleşiyor ve bu sayede toplu taşıma kullanan vatandaşların gelirlerinden ulaşıma bütçe ayırmasına gerek kalmıyor. Ayrıca biletleme ve hizmet maliyetlerinin düşmesi ve halihazırda ulaşım sektöründe %80’e varan devlet desteklerinden dolayı, sanılanın aksine uygulamanın maliyeti de devlete fazla yük oluşturmayacak.

Estonya’nın bu kararı almasının arkasında toplam nüfusunun %32’sini oluşturan yaş ortalaması yüksek ve görece yoksul kırsal nüfusun şehirlere gelmesini kolaylaştırmak var. Kaliteli ve ücretsiz toplu taşıma aracılığıyla kırsalda halen yaşamakta olan nüfusun şehirlerle bağlantısı, ve ekonomik ve sosyal olanaklara erişimi arttırılacak. Bir tür mali bölüşüm olarak alınan karar kırsal nüfusun korunmasını hedefliyor.

PAYLAŞ: DETAY

31 May

Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nün 25. yılı kutlandı

Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü 22 Mayıs tarihinde dünyanın bir çok yerinde düzenlenen etkinliklerle kutlandı. Bu yılın teması ise “Biyoçeşitlilik Hareketinin 25. Yıl Kutlamaları” oldu. Doğa ile uyumlu bir gelecek kurma adına 25 yılda ulaşılan hedeflerin ve yapılması gerekenlerin vurgulandığı kutlamalar gelecekte atılacak adımlar için de motivasyon sağladı.

Uluslararası Biyoçeşitlilik Anlaşması 1992 yılında 150 ülke tarafından imzalanmış 1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti. Bu tarihten itibaren canlı çeşitliliğinin korunmasına ve sürdürülebilirliğine dikkat çekmek amacıyla her yıl 22 Mayıs’ta farklı temalarla kutlanan Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'nden Hedef 14: Suda Yaşam ve Hedef 15: Karada Yaşam amaçlarının gerçekleştirilmesi konularında da farkındalık yaratıyor.

Kutlamalar 2017 yılında ise “Sürdürülebilir Turizm ve Biyoçeşitlilik” temasıyla gerçekleşmiş, sürdürülebilir turizmin su ve karadaki yaşamın korunmasına ve ekonomik büyümeye olan katkılarına dikkat çekilmişti.  Ayrıca 2017 teması dahilinde turizmin biyoçeşitlilik üzerindeki olumsuz etkilerine de değinilmiş ve sürdürülebilir turizmin iyi örnekleri gündeme getirilmişti. Turistik cazibe merkezlerinin oluşmasında doğal güzelliklerin ve canlı çeşitliliğinin büyük etkisi olmasına rağmen Dünya Mirası Listesi’nde bulunan doğal alanların %25’inin turistik faaliyetlerden negatif etkileniyor olması ise konunun aciliyetini gösteriyor.

“Biyoçeşitliliğin İş Dünyası için Önemi” başlıklı yazımızda Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Sri Lanka’da deniz kaplumbağalarını ve yumurtlama alanlarını koruma amacıyla Anantara oteller zinciri ile yaptığı iş birliğine değinmiştik. Proje kapsamında kaplumbağaların yumurtlama bölgeleri restore edilmiş ve ziyaretçilere çeşitli bilinçlendirme çalışmaları yapılmıştı.

Sadece turizm değil doğal kaynaklara bağlı olan bütün sektörlerin faaliyetlerinin devamlılığı için biyoçeşitliliğin korunması ve koruma bölgelerinin genişletilmesi gerekiyor. Su, kara ve hava ekosistemlerinin sürdürülebilirliği ve dolayısıyla milyonlarca insanın beslenme ve içme suyu güvenliği hükümetlerin ve iş dünyasının atacağı adımlara bağlı. Konu hakkında tartışma ortamı oluşturmak amacıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Konferansı kasım ayında Şarm El Şeyh’te 14. buluşmasını gerçekleştirecek. 190’ın üzerinde ülkenin katılımıyla, 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planı üzerinde durulacak. Konferans sonuçlarının olumlu gelişmelere vesile olmasını umuyor ve Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü’nün 2019 temasını heyecanla bekliyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

31 May

Yeşil badana ve Kalkınma Hedefleri

Bugün hedefleri gerçekleştirmeye yönelik atılabilecek adımların 12 trilyon dolarlık yeni büyüme fırsatları sunacağı tahmin ediliyor. Ethical Corporation’ın hazırladığı Sorumlu İş Trendleri 2018 Raporu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SKH) 2030 yılına kadar gerçekleştirilmesi için iş dünyasında SKH’lerin stratejik entegrasyonunun ve hedeflerle ilgili ilerlemenin ölçülmesinin önemini vurguluyor.

İş dünyasından 1.542 profesyonelle yapılan araştırmanın sonuçları SKH’lerin yalnızca iletişim aracı olarak kullanılıp iş stratejilerine entegre edilmemesinin veya hedeflere yönelik etki ölçümü yapılmamasının olumsuz sonuçlarını ve şirketlerin “yeşil badana yapma” riskini ortaya koyuyor.



Araştırmaya Kuzey Amerika’dan katılanların yalnızca %37’si şirketlerinin sürdürülebilirliğe yönelik yaptığı yatırımların geri dönüşünü (Return on Investment – ROI) ölçtüğünü belirtirken bu oran Asya-Pasifik ve Avrupa’da düşüyor. Bu durum şirketlerin etki değerlendirmesi yapmadan sürdürülebilirliğe yönelik temellendirilmemiş adımlar attığını gösteriyor. Değerlendirme yapan şirketler arasında katılımcıların %50’den fazlasının bunun hangi kriterlere dayanarak yapıldığını sorguladığı görülüyor.

SKH’lerin stratejilere entegre edilmesi

Sorumlu İş Trendleri Raporu, geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen araştırmaya kıyasla %9 artışla, kurumsal şirketlerin %69’unun SKH’leri iş stratejilerine entegre ettiğini belirtiyor. Asya-Pasifik bölgesindeki şirketlerin %74’ü bugün SKH stratejisine sahipken, Avrupa’da bu oran %71 ve Kuzey Amerika’da %61.

SKH ölçümü, raporlaması ve iletişimi

Şirketlerin sürdürülebilirlik çalışmalarının etkilerini raporlanmaları ve iletişimi küresel hedefler çerçevesinde değerlendirilmeleri Sorumlu İş Trendleri raporunun önemli bir konusunu oluşturuyor. Yukarıda açıklandığı şekilde etkisini ölçen şirketlerin oranı oranlar düşükken araştırmaya katılan şirketlerin %51’i SKH’leri iletişim faaliyetlerinde kullandığını ifade ediyor. Bu da kurumların sürdürülebilirlik iletişimini zenginleştirmeye yönelip küresel hedeflere katkı sağlamayarak Yeşil Badana yapmaları ihtimalinin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.



2018 Raporu’nun bulguları daha önce KPMG and WBCSD tarafından yapılan, çoğu şirketin SKH’lere yönelik stratejileri olmasına rağmen yalnızca %10’unun katkılarını ölçme amaçlı kendilerine hedefler koyduğunun belirlendiği araştırma sonuçlarıyla da uyumlu. KPMG’nin Şubat 2018’de yayımladığı SKH’ler Nasıl Raporlanmalı raporuna göre, SKH raporlaması yapan şirketlerin yalnızca %75’i hedeflerin gerçekleşmesi için doğrudan etkilerinin ne olduğunu açıklıyor. Ancak bu anlatım oldukça dengesiz ve yetersiz, çünkü şirket raporlarında SKH’lere pozitif etkilerden bahsedilirken, negatif etkilerine değinilmiyor.

Şirketlerin SKH odakları



Yapılan araştırma sonucu ortaya çıkan bir diğer bulgu da şirketlerin hangi küresel hedeflere stratejilerinde daha çok yer verdikleri. 13. Hedef olan İklim Eylemi katılımcı şirketlerin %65’inin ve 8. Hedef İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme %60’ının planlarında varken, 602 şirketin yalnızca %16’sı Sualtında Yaşam ve %19’u Açlığa Son hedeflerine stratejilerinde yer veriyor. Bu da gösteriyor ki bazı Hedefler diğerlerine kıyasla daha çok ön plana çıkıyor ve şirketler geliştirmek yönünde daha fazla fırsat görüyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

18 May

Türkiye’de sosyal inovasyon ekosistemine dair içgörü raporu yayınlandı

Önde gelen sosyal inovasyon ağı Social Innovation Exchange (SIX) liderliğinde Wayfinder İstanbul etkinliği 14-15 Mayıs tarihlerinde gerçekleşti. S360 olarak etkinlik için hazırladığımız içgörü raporu, sosyal inovasyon alanının bakış açısını, yaklaşımlarını ve gelecekteki yönünü alanın temel aktörlerinden duyarak Türkiye'deki durumunu belgelemeyi hedefliyor. Rapora göre, Türkiye'de sosyal inovasyon terimi görece yeni olmasına rağmen, birçok toplulukta önem kazanarak gelişiyor.

Sosyal inovasyon ekosistemi hakkında bilgiler sunan rapor, aşağıdaki üç soruya yanıt arayarak oluşturuldu:
• Türkiye'de sosyal inovasyonun mevcut durumu nedir?
• Sosyal inovasyon ekosisteminin gelişmesine yardımcı olabilecek unsurlar nelerdir?
• Türkiye'de, sosyal inovasyonun gelecekte ele alması gereken temel zorluklar nelerdir?

Paydaşların en çok üstünde durduğu konular arasında sosyal inovasyonun finansman zorluğu, geleneksel iş modellerinin çoğunlukla yenilik içermeyen sosyal sorumluluk projelerini desteklemesi ve yeni yaklaşımlar arayışı, iş dünyasında işbirliği ile güven eksikliği, ve aktörler arası iletişimin güçlenmesinin önemi bulunuyor.

Türkiye’de sosyal inovasyonun ele alması gereken zorluklar ise geniş coğrafyasından ve çok katmanlı olmasından dolayı oldukça fazla. Bununla birlikte, en çok vurgulanan sorunlar arasında gençliğin eğitime erişim ve olanaklar sağlanması yoluyla güçlendirilmesi, birey ve toplumun güçlendirilmesi için güven ortamı sağlanması ve iş dünyasında şeffaflık ve hesap verilebilirlik prensiplerinin benimsenmesi yer alıyor.

Raporun Türkçe çevirisine buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

18 May

İklim değişikliğinin ruh sağlığımıza bile etkisi var!

Dünyanın başlıca sağlık risklerinden biri, iklim değişikliği. Sıklaşan ısı dalgalarına maruz kalan insan sayısının her geçen yıl artmasından, bulaşıcı hastalıkların hızla yaygınlaşmasına kadar birçok gözle görülebilir sağlık sorununun temel nedeni değişen iklimsel dengeler. Ayrıca sayısı ve şiddeti her yıl giderek artan “ölçüsüz” iklim olayları birçok insanı evlerinden edip yaşam alanlarına ve mekanlarına büyük zararlar veriyor. İklim değişikliğinin etki alanı sürekli genişliyor; ancak en büyük darbeyi daha savunmasız ve kırılgan bölgelerde ve tekrar tekrar bu felaketleri yaşayan insanlar alıyor.

Bu olayların fiziksel etkilerine odaklanan araştırmalar yaşanan felaketlerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini çoğunlukla gözden kaçırıyor. Genel kabul, aşırı iklim olaylarına maruz kalan insanların sayısının artacağı ve bu travmaların keder, kaygı, depresyon hatta intihar gibi problemleri tetikleyeceği yönünde.

Avustralya’da sıcak hava dalgaları üzerine yapılan bir araştırma, işsizlik ve ısı dalgalarının benzer psikolojik etkiler gösterdiğini ortaya koyuyor. Gece artan sıcak hava dalgaları hem ruh sağlığı bozukluğunun nedeni hem de sonucu olan uykusuzluğa sebep olurken, birçok psikiyatrik ilaç ısı dalgaları sırasında etkisini kaybediyor. Ayrıca, ısı dalgaları sırasında psikolojik problemlerle hastaneye başvuranların sayısında bir artış gözlenirken, aşırı sıcaklıkların hasatları azalttığı ve bunun da çiftçiler arasında intihar oranlarını arttırdığı bulgular arasında.

İngiltere’de 2.000 selzede üzerinde yapılan bir araştırmada ise fiziksel sonuçların ruh sağlığı üzerindeki direk etkisinin yanı sıra ikincil stres kaynaklı etkilere yani sigorta tazminatına, maddi baskıya ve akraba ilişkilerine de yer verilmiş. Bulgulara göre araştırmanın ilk yılı içinde ortaya çıkan depresyon, travma sonrası sendrom ve kaygı bozuklukları dördüncü yılda hala devam edebilmekte, üstelik selden fiziksel olarak etkilenmeyenlerde dahi görülebilmekte.

En büyük risk ise hava olaylarına bağlı felaketlerin etkilerinin ulaşım, iletişim, sağlık gibi çeşitli alanlarda aksaklıklara yol açması ve bunun da toplumsal iyileşme sürecini yavaşlatması. Hayati ilaçların ve tıbbi yardımların bu olağanüstü durumlar altında yok olması ve kurumlarda yaşanan olağandışı yoğunluk sağlık hizmetlerinin devamlılığını aksatıyor. Besin kıtlığı, ulaşım sistemlerinin tahribatı, kanalizasyon, su sistemi gibi altyapıların zarar görmesi, elektrik kesintisi, tarım alanlarının bozulması ise yeniden yapılanma ve iyileşme sürecinin hem masrafını hem de süresini arttırıyor.

Olayların ekonomik etkisi göz önünde bulundurulduğunda yoksulluk ve eşitsizlik gibi sosyal sorunların baş göstermesi kaçınılmaz. İşletmelerin hasar gördüğü, gelirlerin ve üretkenliğin düştüğü bu felaket ortamında bir de bütün bu yeniden yapılanma sürecinin yüksek maliyetini göğüslemek zorunda kalan halkın üzerindeki baskı bir kez daha katlanarak artıyor.

Maddi ve fiziksel baskıların birlik ve dayanışma ortamını bozması ise bireysel huzurun en büyük kaynağı olan toplumsal huzuru yok edebiliyor. Kriz ortamında olumlu toplumsal ilişkiler ve kimlikler zarar görürken süregelen ayrışmalar ve kutuplaşmalar derinleşebiliyor. Hem geçmiş felaketler hem de yapılan araştırmalar, felaketlerin yükünün kadın, çocuk, yaşlı ve azınlıkları orantısız bir şekilde etkilediğini ortaya koyuyor.

İklim değişikliğinin bazı önlenemez etkilerinin olacağı açık. Ancak bu etkilerin belirli sınırlarda kalması için iklim değişimi ve ruh sağlığının diğer karmaşık sistemlerle olan bağlantılarının iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Bütüncül bir yaklaşım araştırmaları hızlandıracağı gibi afet sonrası politikalara da yansıyarak olumsuz etkilerin asgari seviyede tutulmasına olanak tanıyacaktır.

PAYLAŞ: DETAY

18 May

ILO: Yeşil Ekonomi İstihdamı Arttırıyor

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yayımladığı Dünya İstihdam ve Sosyal Durum 2018: İşlerle Yeşil Ekonomi temalı Raporu yeşil ekonominin gelişmesinin küresel istihdama katkısı üzerinde duruyor.

Paris Antlaşması’nın küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlama hedefine yönelik iş modeli değişikliklerinin enerji üretim ve tüketim sektörlerinde 6 milyon insanı işsiz bırakması üzerinde duruluyordu. Ancak 2018 raporuna göre doğru adımlar atıldığı ve yeşil ekonomiye yönelik politikalar uygulandığı takdirde 2030 yılına kadar 24 milyon yeni iş yaratılabilecek ve iş kaybı telafi edilecek. Sürdürülebilir yöntemlerin benimsendiği enerji alternatiflerinin ve çeşitliliğinin oluşturulması, yaygın elektrikli araç kullanımı, eski ve yeni binalarda enerji verimliliğinin sağlanması gibi çalışmalar yeni istihdam alanları oluşturacak.

Sürdürülebilir tarıma geçiş ve yeniden kullanım, geri dönüşüm, yeniden üretim ve onarımı temel alan döngüsel ekonominin, geleneksel tüketim odaklı iş modellerinin yerini almasının 6 milyon insana istihdam sağlaması bekleniyor.

Rapor, 2000 ve 2015 yılları arasında küresel ekonomide ve özellikle de yoksulluğun ve çocuk işçilerin azaltılması konularında insana yakışır işin yaygınlaştırılmasında önemli ilerlemeler kaydedildiğini söylerken, aynı zamanda paradoksal olarak eşitsizliklerin arttığının da altını çiziyor. Bugün kullandığımız ekonomik modellerin çevre üzerindeki kalıcı etkisine de değinen Rapor, 2013 yılında dünyanın kendini yenileme kapasitesinden 1,7 kat daha fazla kaynak tüketilip atık üretildiğini söylüyor.

ILO raporu aynı zamanda istihdamda bu ilerlemelerin sağlanabilmesi için uygun politikaların yürürlüğe konmasını da şart koşuyor. Hem işçi hem de ekonomiyi koruyan sosyal koruma ve çevre politikaların oluşturulması, yeşil finansa yönelim, fosil yakıtların tüketiminin sınırlanıp ekonomik büyüme ve istihdam hedeflenmesi tavsiye ediliyor. Yasal düzenlemeler dışında yeşil ekonomiye geçişin toplum tarafından benimsenmesi için sosyal iletişim kurulması; insan altyapısının güçlendirilmesi için eğitim programları oluşturulması; merkezi ve yerel yönetimlerin, işletmelerin, toplumsal ortakların ve sivil toplumun ortaklaşa çalışması öneriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

18 May

Türkiye'nin iklim performansı

İklim bilimi ve politikaları ile enerji politikaları üzerine yayın yapan Carbon Brief, önemli ölçüde karbon salımı yapan ülkeleri incelediği yazı dizisinde bu kez Türkiye’ye yer verdi. İncelemede, Türkiye’nin artan karbon salımı ve bunu durdurmaya yönelik çabalar ele alınıyor.

İncelemeye göre, Türkiye’nin son yıllarda büyüyen ekonomisiyle birlikte enerji talebi de hızla artıyor. Artan enerji ihtiyacının çoğunluğunun fosil yakıtlardan karşılanması (özellikle elektrik üretiminde yoğun olarak kullanılan kömür), karbon salımını önemli ölçüde arttırıyor. Bu nedenle, en yüksek sera gazı salımı yapan ülkeler arasında 20. sırada yer alan Türkiye’nin iklim performansı kötüleşmeye devam ediyor. 2015 itibariyle, sorumlu olduğu 415 milyon ton CO2 salımının, küresel salımların yaklaşık %0,83'üne denk geldiği belirtiliyor. 1990 yılından bu yana %156 artan ve hızla artmaya devam eden enerji tüketimi kısa sürede kişi başına 7,7 ton CO2 olan Avrupa ortalamasını geçeceğine işaret ediyor.

İncelemede ayrıca, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamındaki statüsünden doğan tartışmalı özel durumuna yer veriliyor. Türkiye, hem karbon emisyonu nispeten düşük olan ve orta gelirli ülkeler arasında yer alırken hem de gelişmiş ülkelerin bulunduğu OECD grubunun da bir parçası. Türkiye 2001 yılında kendisinden daha gelişmiş ülkelerin bulunduğu ve diğer ülkelere finansal destekte bulunması beklenen EK-2 kategorisinden ayrıldı. Bununla beraber Türkiye’nin tüm düşük karbonlu kalkınma fonlarına erişimden yararlanma isteği sürüyor. Türkiye, Paris Anlaşması’nı imzalamış ancak onaylamamış olmasının ardındaki sebebi Yeşil İklim Fonu’ndan (Green Climate Fund) yararlanamaması olarak gösteriyor.

İncelemede, Türkiye’nin iklim performansına yönelik öne çıkan diğer noktalar şu şekilde:

• Türkiye, Paris Anlaşması öncesinde, 2030 yılına kadar salımlarını %21'e varan oranlarda azaltacağı yönünde UNFCCC'ye bir iklim taahhüdü sundu. Ancak, Climate Action Tracker (CAT) Türkiye’nin iklim taahhüdünü “kritik derecede yetersiz” buluyor. Değerlendirmeye göre, tüm ülkeler benzer şekilde hareket ederlerse küresel ortalama sıcaklık artışı 4°C’yi aşabilir.
• Yeni bir rapor, Türkiye'nin AB iklim finansmanı kapsamında en büyük alıcısı olduğunu ortaya koyuyor. 2013 ile 2016 yılları arasında alınan yaklaşık 667 milyon Euro, daha az gelişmiş ülkelerin aldığı desteğin üzerinde olduğu görünüyor.
• Türkiye, 2019 yılına kadar enerji üretimi için yerli kömür kullanımını neredeyse iki katına çıkarmayı hedefliyor.
• Türkiye, özellikle rüzgâr ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynağı potansiyeli, Türkiye'nin güneş ve rüzgârdan kömüre kıyasla daha ucuz elektrik üretebileceğini gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

UNEP FI üyesi bankalar TCFD önerilerinin uygulanması üzerine ilk rehberi yayınladılar

BM Çevre Programı Finans Girişimi’nin (UNEP FI) bir araya getirdiği dünyanın önde gelen 16 bankası, iklim değişikliği ve iklim eyleminin bankacılık sektörünü nasıl etkilediğinin daha iyi anlaşılması için ortak bir metodoloji rehberi yayımladı. Rehber, bankaların iklimle ilgili maruz kaldıkları risk ve fırsatlarda TCFD önerileri ile uyumlu şeffaflık gösterebilmeleri için temel oluşturuyor. Aynı zamanda bankaların müşterilerine verdikleri hizmetlerde düşük karbon dönüşümüne katkı sağlamaları ve bu dönüşümden kendileri de faydalanmaları için de yol gösteriyor.

Metodoloji ve destek malzemeler 10 ay boyunca sürdürülen eşsiz ve ortaklaşa bir çabanın ilk ürünü olarak ortaya çıktı. Rehber, bankaların kredi riski, stres testi, sürdürülebilirlik, iş geliştirme gibi departmanları ile önde gelen bilim adamları, risk ve yatırım yönetimi uzmanlarının ortak çalışmasıyla hazırlandı.

Metodolojiyi hazırlayan ANZ, Barclays, BBVA, BNP Paribas, Bradesco, Citi, DNB, Itaú Unibanco, National Australia Bank, Rabobank, Royal Bank of Canada, Santander, Société Générale, Standard Chartered, TD Bank Group ve UBS bankaları yalnızca çalışmaya katılmakla kalmadılar, aynı zamanda yayınladıkları metodolojiyi uyguluyorlar. Oliver Wyman, Mercer, Acclimatise’ın danışmanlığı ve International Institute for Applied Systems Analysis (IIASA) ve Potsdam Institute for Climate Impact Research (PIK)’dan bilim insanlarının desteği ile yazılan metodoloji, TCFD’nin önerilerine göre tasarlanan iklim esaslı risk ve fırsatları değerlendirme amaçlı ilk bankacılık rehberi olma özelliğini taşıyor.

İklim eylemi ve bankacılık ile ilgili en iyi uygulamaları geliştirmek için sektörler arası ve uzmanlık alanları anlamında daha ileri düzeyde çalışmaların gerektiği belirtiliyor. Haziran ayında yayımlanacağı duyurulan ikinci rapor fiziki risklerin değerlendirilmesini kapsayacak. Metodolojiye bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

CDSB raporlama sisteminde güncelleme

İklim Beyanları Standartları Kurulu (The Climate Disclosure Standards Board – CDSB) “Çevresel Bilgiler, Doğal Sermaye ve İlgili İş Etkileri Raporlama Çerçevesi”ni, İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerileri doğrultusunda yeniden düzenledi ve beş yıllık stratejisini açıkladı.

Yeni yayımlanan raporlama sistemi, Kurul’un ilkeleri, TCFD önerilerinin raporlama gereklilikleri ve tavsiye edilen destekleyici nitelikteki beyanlar arasındaki bağlantıları açıkça gösteriyor. Tavsiyeler arasında, hedefleri net olarak gösterilmiş, daha detaylı beyan yapma beklentisi de bulunuyor. Risk yönetimi hakkında ek bir kılavuzun yanı sıra şirketlerin, Paris Anlaşması ve gerekliliklerine uygun olarak stratejilerinin “Küresel ortalama sıcaklık artışını 2 derece veya daha altında tutma” hedefinin gerçekleşmesi durumunda oluşacak risklere karşı ne kadar dirençli olduğunu dikkate almaları için öneriler de sunuyor.

CDSB raporlama sistemi, şu anda toplamda piyasa değeri 5,2 trilyon dolar düzeyinde olan şirketler tarafından kullanılıyor ve bu şirketlerin, TCFD tarafından tanımlanan ana akım raporları aracılığıyla iklim değişikliği ve doğal sermaye bilgisini raporlamalarına yardımcı oluyor.

CDSB’nin yayımladığı beş yıllık stratejisine bakılınca, Kurul’un önümüzdeki dönemde de gelişmiş kurumsal beyanları desteklemeyi, sermayenin daha iyi tahsis edilmesine katkıda bulunmayı ve böylece daha sürdürülebilir finansal ve çevresel sistemler oluşturmayı hedeflediği görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

2018’in ilk çeyreğindeki dalgalanma, sürdürülebilir fonları yavaşlatmadı

Sürdürülebilir fonlar, 2018’in ilk çeyreğinde piyasalarda oldukça büyük dalgalanmalar olmasına rağmen varlıklarını büyüterek iyi bir performans gösterdi. S&P 500 Endeksi 2015 yılının üçüncü çeyreğinden bu yana ilk kez çeyrek dönem kaybını açıklarken, sürdürülebilir fonlar güvenilirliğini korudu ve daha düşük dalgalanmalar yaşandı. ABD’deki sürdürülebilir fonların üçte biri, yılın ilk çeyreğini Morningstar kategorisinde en iyi %25’lik dilimde kapatırken, %55’i bu dönem üst yarım dilimde yer aldı.

Sürdürülebilir fonların yatırım stratejilerini belirlerken çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) faktörleri ön plana koymaları, kurumsal yönetimi güçlü ve önemli çevresel ve sosyal konuları etkin yöneten şirketleri tercih etmelerine olanak verirken, bu şirketlerin kriz dönemlerinde daha az dalgalanma yaşadığı ve olumsuz gelişmelere direndiği ilk çeyrek dönem raporlarına yansıdı.

2017’nin ilk çeyreğinde, tahmin edilen nakit akışını ikiye katlayarak yaklaşık 2,5 milyar dolarlık akış elde eden sürdürülebilir fonlar grubunda, en büyük akış 422 milyon dolar ile Calvert Emerging Markets Equity’de (CVMAX) olurken, onu 314 milyon dolar ile TIAA-CREF Social Choice Bond’s (TSBIX) takip etti. 2017’nin sonu itibarıyla sürdürülebilir fon grubuna dahil ve Amerikan yatırımcılara açık olan 240 fon varken, 2018’in ilk çeyrek döneminin sonunda bu sayı 267’ye ulaşarak büyümesini sürdürdü. Giderek büyüyen sürdürülebilir fon grubunun temel özellikleri ise yatırım süreçlerinde ÇSY kriterlerini baz almaları ve finansal getiri ile beraber gözle görülebilir bir sürdürülebilir etki yaratmayı hedefliyor olmaları. Gruba yeni eklenen 28 fondan büyük çoğunluğunu önceden var olan ancak ÇSY kriterlerini yatırım süreçlerine henüz dahil etmiş fonlar oluşturuyor. Elinde bulunan 19 fona ÇSY kriterlerini ekleyerek sürdürülebilir fon grubuna dahil eden Aberdeen Asset Management ise eklemelerin büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

Öte yandan Putnam Mart ayında, Putnam Multi-Cap Growth fonunu Putnam Sustainable Leaders (PNOPX) ve Putnam Multi-Cap Value fonunu Putnam Sustainable Future (PMVAX) olarak güncelleyerek bu iki fona tamamen sürdürülebilir bir yön kazandırdı. Dört milyar doları geçen varlıkları ile Putnam Sustainable Leaders (PNOPX), Amerika’nın dördüncü en büyük sürdürülebilir fonu konumuna gelerek yatırımlarında “sürdürülebilir iş uygulamalarına bağlılık” taşıyan şirketlere odaklanmaya başladı. Daha küçük olan Putnam Sustainable Future (PMVAX) ise yatırımlarında sürdürülebilir gelişme odaklı çözümler üreten ve sosyal, çevresel ve ekonomik alanlarda doğrudan etki yaratan şirketleri seçiyor.

Bu gelişmeler, sürdürülebilir yatırım alanında yavaş ancak emin adımlarla ilerleyen bir büyüme olacağını gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

Merkez bankaları ve denetleyici kurumlar iklim risklerine karşı bir arada

Banco de Mexico, Bank of England, Banque de France, Autorité de Contrôle Prudentiel et de Résolution (ACPR), De Nederlandsche Bank, Deutsche Bundesbank, Finansinspektionen, Monetary Authority of Singapore, People’s Bank of China’dan oluşan sekiz banka ve düzenleyici kurum bir araya gelerek “Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı”nı (Network for Greening the Financial System (NGFS)) oluşturduklarını 12 Aralık 2017 tarihinde yaptıkları bir açıklamayla duyurmuştu.

24 Ocak’ta ilk toplantısını yapan grup, aldıkları kararlar doğrultusunda 6 Nisan’da Dutch Central Bank (DNB), Bank of England, Banque de France ve ACPR inisiyatifinde ve NGFS himayesinde merkez bankaları ve denetleyici kurumlardan 200 temsilciyi bir araya getirdiler.

Danimarka Merkez Bankası Başkanı Klaas Knot yaptığı açılış konuşmasında, finansal istikrarın kendi içinde bir son görev olmadığı, hizmet verilen toplumların yaşam standartlarını ve refahlarını arttırmalarına izin veren gerekli bir ön koşul olarak görülmesi gerektiğini belirtti. Knot, eskiden olduğu gibi, ekolojik dengeye zarar verilerek yaratılan refahın sürdürülebilir olmadığının artık anlaşıldığını ve bu nedenle güncelledikleri misyonlarında, refah kelimesine “sürdürülebilir” kelimesiyle nitelik kazandırıldıklarını dile getirdi.

Fransa Merkez Bankası Başkanı da konuşmasında uzun dönemde iklim istikrarının, finansal istikrarın belirleyici unsurlarından biri olduğunu söyledi. Bununla beraber, iklim değişiminin yeni bir cephe olduğunu, 19. yüzyılın altyapı ve büyüme krizleri, 20 yüzyılın ise finansal krizleri ile karşılaştırılabilir ölçüde var olan sisteme meydan okuduğunu belirtti.

İngiliz Merkez Bankası Başkanı Mark Carney’e göreyse, düşünsel düzlemde oluşan dönüşüm artık eyleme dönüştürülmeye başlandı ve Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı’nın bu bağlamda önemli katkı sağlayacak.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

Bloomberg, TCFD önerilerini 2017 Etki Raporu’na entegre etti

Bloomberg, TCFD önerilerini 2017 Etki Raporu’na entegre ederek ilk kez TCFD önerileriyle uyumlu raporlama yaptı. Raporun iklimle ilgili senaryo analizlerine ayrılan bölümünde, küresel ortalama sıcaklık artışının 2 derece ile sınırlanamadığı durumda Bloomberg’in nasıl bir iş stratejisi ile yoluna devam edeceğine dair bir inceleme de bulunuyor.

Bloomberg’in sürdürülebilirliğe bakışı ve iş yaklaşımının paylaşıldığı raporda, sürdürülebilirlik ile ilgili konularda yapılan çalışmalarla faaliyet giderlerinde yaklaşık 100 milyon dolarlık tasarruf sağlandığı ve finansal ürün ve hizmetlere sürdürülebilirlik finansmanının entegre edildiği vurgulanıyor.

Raporun giriş mektubunda şirketin CEO’su Michael Bloomberg, Beyaz Saray’ın, ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekileceğini duyurmasının ardından, Bloomberg Philanthropies’in desteğiyle, iş dünyası ve sivil toplumdan liderlerin, Anlaşma’ya olan ortak desteğin teyit edilmesini sağladığını belirtiyor. Bloomberg, bunun sonucunda, 455 şehir, 16 eyalet, 325 üniversite ve 1.700'den fazla işletmenin America’s Pledge (Amerika’nın Taahhüdü) çatısı altında buluştuğu söylüyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

ILG’den, AB Sürdürülebilir Finans Eylem Planı’na destek

Cambridge Üniversitesi Sürdürülebilirlik Liderliği Enstitüsü (CISL) tarafından düzenlenen toplantıda, Küresel CEO' ve CIO ağı “Yatırım Liderleri Grubu” (The Investment Leaders Group - ILG), AB Komisyonu'nun Euro ve Sosyal Diyalogdan Sorumlu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis ile bir araya gelerek, AB Sürdürülebilir Finans Eylem Planı (EU Action Plan on Sustainable Finance)’na desteklerini sundu.

Toplantı, değeri toplamda 12 trilyon doları aşan varlığı kontrol eden piyasa liderlerinin, konu ile ilgili deneyimlerini anlatmaları için önemli bir fırsat oldu. Toplantıda, Komisyon’un Sürdürülebilir Finans Eylem Planı’nın üç temel hedefi ele alındı:

• Sermaye akışını sürdürülebilir varlıklara yönlendirmek;
• ÇSY riskleri finansal karar süreçlerine dahil etmek;
• Şeffaflık ve uzun dönemselliği arttırmak.

ILG liderleri aynı zamanda, özel sektörün, AB finans kuruluşlarının finansal sistemde sürdürülebilirliği hızlı ve etkin bir şekilde yaygınlaştırması için nasıl destekleyebileceğinin üzerinde durdu.

Toplantı kapsamında başkan yardımcısı Dombrovskis’e iletilen analizler arasında çevresel risklerin hem portföy hem de finans sektörü için finansal etkileri olması bulunuyor. ILG, şu anda bir fonun Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile bağlantılı çevresel ve sosyal temalar üzerindeki etkisini hesaplamak için bir metodoloji üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 May

WBA Washington toplantısından notlar

Daha önce Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkıları temel alarak şirketleri sıralayan karşılaştırma ölçütleri geliştirmek amacıyla paydaşlarından görüş alan World Benchmarking Alliance (Dünya Karşılaştırma Ölçütü İttifakı – WBA), ilkini New York’ta gerçekleştirdiği aylık toplantılarına Jakarta, Londra, Kuala Lumpur, Cape Town, Nairobi, Mumbai ve Buenos Aires’ten sonra Washington’la devam etti.

20 Nisan’da gerçekleşen Washington toplantısı daha önceki küresel ve bölgesel nitelikli toplantılarda anlaşılan konular üzerinden ortak görüş oluşturması adına önem taşıyordu. Bu toplantıda şirketlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri üzerine kriterlerin önemi konuşuldu ve Hedefler ile ilgili ölçütlerin, WBA tarafından geliştirilmesi, finanse edilmesi ve korunmasına yönelik öneriler geliştirildi.

Danışma toplantılarını bir sohbet havasında ve isteğe bağlı katılımla tasarlayan WBA, böylece sürdürülebilirlik, kurumsal uyum ve ittifakın bu bağlamda alacağı rol için gerekli olan anlayış ve bilgiye ulaşmayı hedefliyor. Washington toplantısı bağlamında şekillenen son WBA dosyasına buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

4 May

ACE Gençlik Forumu, BM’e isteklerini sundu

Bonn'da gerçekleşen 2018 BM İklim Değişikliği Konferansı'nın başlamasının öncesinde, 29 Nisan’da ACE (Action for Climate Empowerment – İklim Güçlenme Eylemi) Gençlik Forumu'nun ilki gerçekleştirildi. 70 ülkeden 100 “gençlik delegesi”, kendi çabalarını paylaşmak ve devlet temsilcilerine öneriler sunmak üzere bir araya geldi.

BM İklim Değişikliği Sekreteri Patricia Espinosa, forumun açılış konuşmasında gençlerin iklim değişikliği çözümünün önemli bir parçası olduğuna ve uluslararası müzakerelere taraf olmalarının gerekliliğine dikkat çekti. Espinoza aynı zamanda, BM Gençlik delegasyonunun müzakerelerdeki rolünün genişlemesiyle müzakere sürecinin kapsayıcılığını arttırdığını ve bu durumun gezegeninin geleceğine katkısının yadsınamaz olduğunu belirtti.

Fiji başkanlığında yürütülen Talanoa diyaloğunda, genç iklim delegeleri ile fikir alışverişinde bulundu. COP23 Başkanlığı’nı yürüten Fijili Alisi Volalevu ve gelecek dönem COP başkanlığını yapacak olan Polonya’dan Inia B. Seruiratu da konuşmalara katıldı.

Forumun odak noktasında, Paris Antlaşması’nın 6. maddesinde ACE başlığı altında toplanan ve bir arada üzerinde çalışılması öngörülen konular (eğitim, öğretim, bilgiye halkın ulaşımı, halkın bilinçlendirilmesi, halkın katılımı ve iklim eylemiyle ilgili uluslararası iş birliği) vardı.

Foruma katılan genç delegeler gruplar halinde ACE aktivitelerinin etkinliğini arttırmanın yolları hakkında beyin fırtınası yaptı. Bu çalışmada, ACE ulusal irtibat kişilerinin (national focal points) desteklenmesi, ACE aktiviteleri için daha fazla fon yaratılması ve iklim eylemi konusunda ilgi ve farkındalık yaratmak gibi taleplerde bulunuldu. ACE Gençlik Forumu’ndan çıkan fikir ve öneriler, 2 Mayıs’ta toplanan BM ACE toplantısında müzakereye sunuldu.

PAYLAŞ: DETAY

4 May

SIX Wayfinder 14-15 Mayıs’ta İstanbul’da toplanıyor

Dünyanın önde gelen sosyal inovasyon ağı, Social Innovation Exchange’in SIX Wayfinder İstanbul etkinliğinin, Zorlu Holding’in ev sahipliğinde, imece yürütücülüğünde, ATÖLYE ve S360'ın içerik partnerliği ve BM Kalkınma Programı Bölge Ofisi ve Brookings Institution katkılarıyla 14-15 Mayıs 2018 tarihlerinde Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde düzenleneceğini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.

İlki, geçen yıl Londra’da düzenlenen etkinlikte sosyal inovasyonun gelecek on yılının konuşulması hedeflenmişti. Bu yıl SIX, Wayfinder İstanbul aracılığıyla, odağında insan ve gezegen olan, çok sektörlü yapıda sosyal inovasyon ekosistemlerinin kurulmasını ve bu sistemlerin geleceğin profesyonelleri tarafından tasarlanmasını amaçlıyor.

Sistematik değişimi engelleyen unsurların üstesinden gelmek amacıyla ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmanın yolunu açacak değişimler nasıl yapılır sorusuyla yola çıkan SIX Wayfinder İstanbul etkinliğinde;

• Sosyal fayda ve inovasyonun kesiştiği sosyal inovasyon ekosistemindeki mevcut modelleri ortak bir şekilde daha iyi bir dünya için yeniden tasarlamak,
• Toplumsal meseleler üzerinde düşünmek, bu konularda çözüm üretmek ve hayata geçirilen sosyal inovasyon projeleriyle toplum için değer yaratmak
• Sosyal inovasyon ekosistemini zenginleştirecek etkin platformlar yaratmak amaçlanıyor.

Etkinliğin ilk günü gerçekleşecek halka açık oturuma katılmak için http://sixwayfinder.biletino.com/custom/sixwayfinder adresinden kayıt olabilirsiniz. Konu hakkında daha fazla bilgi için events@socialinnovationexchange.org adresinden iletişime geçebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

4 May

B Corp’lar müşteri bağlılığıyla ön planda

Bugünün müşterilerinin satın alma alışkanlıklarını etkileyen artık yalnızca ürünlerin kolay erişilebilir ve ucuz olması değil. Markalar sosyal ve çevresel sorunlara karşı duruşlarıyla müşteri kazanıyorlar. Üstelik müşterilerle değerler konusunda ortak paydada buluşan markaların sadakat ve bağlılık oranları da çok yüksek oluyor. Bu şirketler, müşterilerin markaya güveni sayesinde, sürekli olarak klasik pazarlama aktiviteleriyle onlara ulaşmaya çalışmaktansa; değer üzerinden bir söylem geliştirerek pazarlama stratejilerinin merkezine, müşteriye daha iyi hizmet veya ürün sağlamayı, onlarla ortak değerlerde anlaşmayı koyuyorlar.

Sıkı sosyal ve çevresel standartlara uymayı kabul etmiş, hesap verebilir ve şeffaf yönetimi odağa alan sertifikalı B Corp’lar diğer şirketlere, müşterileriyle ortak değerler üzerinden aralarında inşa ettikleri güven ilişkisine dayanan müşteri bağlılıklarıyla örnek oluyorlar.

Müşterilerde güven ve bağlılık yaratmanın ilk adımı şirketlerin önce kendi çalışanlarında bunu sağlamalarıyla başlıyor. Dünyaya olumlu etki yaratmak için koydukları hedefleri, bir pazarlama aracı olarak kullanmadan önce çalışanların benimsemesi ve desteklemesi şirketlerin hedeflerine daha kolay ulaşmalarını sağlıyor. Sayısı 2000’i geçen B Corp’lar, yetenekleri elde tutmada çok başarılı bir performansa sahip, bu da şirket değerlerinin aslında çalışanlarca içselleştirilmiş olduğunu gösteriyor.

Müşteri bağlılığı yaratmanın bir diğer yoluysa müşterilerle iş aracılığıyla bağ kurmaktan geçiyor. B Corp’lar sundukları ürün veya hizmetler hakkında müşterilerini sürekli reklam yağmuruna tutmaktansa, değer verdikleri konularla ilgili paylaşım yaparak müşterilerin katılımını sağlıyorlar. Böylece sunulan ürün veya hizmet aracılığıyla bağ kurmanın ötesinde, müşterileriyle ortak değerlerde birleşiyorlar. Örneğin, B Corp’ların en bilineni, Unilever şirketi olan Ben&Jerry’s’in, internet ve sosyal medya içeriklerinin azımsanmayacak kısmı, siyaset gibi dondurmayla ilgisi olmayan paylaşımlardan oluşuyor.

Patagonia, müşterilerini de davet ettiği çevre koruma yürüyüş ve eylemleri düzenliyor. Müşterileri Patagonia ürünleri kullanarak katıldığı bu eylemler aracılığıyla hem marka değerini hem de satışlarını artırıyor, aynı zamanda onlarla ortak bir değeri savunurken buluşuyor. Geleneksel pazarlama tekniklerinde görülmeyen bu müşteri-marka ilişkisi, tüm tarafları çevrenin korunması için bir araya getiriyor ve satıcı-alıcı ilişkisinin ötesinde bir ortaklık yaratıyor.

B Corp’ların başarıyla uyguladığı müşteri bağlılığı ve güvenini arttırma yolları, sosyal ve çevresel etkileri konusunda bilinçli şirketlere pazarda ortak değerleriyle fark yaratmak için örnek oluyor. B Corp sertifikası sahibi olmayan şirketlerin kolaylıkla uygulayabileceği yöntemler, bilinçli şirketlerin zamanla iş modellerini değiştirerek B Corp sertifikası standartlarına erişebilmelerinin önüne açabilir.

PAYLAŞ: DETAY

4 May

18 eyalet araç emisyonları konusunda Trump yönetimini dava etti

Donald Trump yönetiminin araçlarda sera gazı salım kurallarını gözden geçireceğini açıklamasının ardından 18 eyalet hukuki yollara başvurarak cevap verdi.

Eski ABD başkanı Obama döneminde, iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında emisyonların azaltılması için atılan adımlar arasında 2025’e kadar arabalarda yakıt verimliliğini arttırma hedefi yer alıyordu. Günümüzdeki Çevre Koruma Ajansı (EPA) yöneticisi Pruit ise bu hedefin, güncel olmayan bilgilere dayanarak konulmuş kısıtlayıcı bir hedef olarak değerlendiriyor.

EPA’nın bu hedefi geri çekmeye yönelik hamlesinin keyfi olduğunu söyleyen eyaletler sözcüsü Kaliforniya valisi Brown, hava kirliliğinin önüne geçmek ve araçlarda performansını artırmak için “temiz” araba standartlarını savunmaya devam edeceklerini açıkladı.

Trump yönetiminin bu kapsamdaki hareketi aslında daha geniş kapsamlı bir iklim politikasının parçası. Trump yönetiminin almak istediği kararlar arasında Kaliforniya gibi eyaletlerin kendi yakıt verimliliği kurallarını koymasını engellemek, federal sera gazı salımlarını Obama dönemi hedeflerinin çok gerisinde bırakmak da var. Dava açan 18 eyaletten 13’ünün kendi salım standartları olması ve bu eyaletlerin toplamda ABD’deki araba pazarının %36’sını kontrol ediyor olmaları, Trump yönetimi kararları arkasındaki niyeti de gösteriyor.

Güncel salım standartları, 2011 yılında Obama yönetimi, Kaliforniya eyalet görevlileri ve araba üreticilerinin ortak kararıyla yürürlüğe konulmuştu. EPA’ya göre, bu standartların korunması durumunda 2012 ile 2025 yılları arasında satılan araçların yaklaşık 6 milyar ton daha az karbondioksit salımına sebep olacağı öngörülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

20 April

Bilinçli Kapitalizm ve B Corp’tan güç birliği

Belirli bir amaç için çalışan, kurumsal değerlerle hareket eden ve ortak değer yaratan farklı bir kapitalizm anlayışının var olabileceğini savunan Bilinçli Kapitalizm (Conscious Capitalism) hareketi, küresel B Corp topluluğu ile güçlerini birleştirdi.

Aslında bu iki topluluk, uzun süredir birbirini tamamlayan işler yapıyor, amaca odaklanan bir iş dünyası inşa etme hedefiyle ortak çalışmalar yaratıyorlar. Örneğin Bilinçli Kapitalizm girişimi, Patagonia, Ben & Jerry’s, Plum Organics, Campbell Soup gibi dünyaca bilinen B Corp’ların üst düzey yöneticilerini buluşturan farklı konferans, zirve ve çalıştaylar düzenliyor. Son olarak Bilinçli Kapitalizm, yayımladığı Bilinçli Kapitalizm Kılavuzu’nda B Corp hareketini anlatan ve paydaşlara topluluğun neyi farklı yaptığını detaylandıran bir bölüm kaleme aldı. Kılavuzda B Corp’ların paydaş yönetiminde neyi farklı yaptıklarına dair üç alana yer veriliyor;

1. Paydaş yönetişim yapısı

Paydaş yönetişimi, şirketlerin geleneksel yönetim kurallarına bağlı kalmadan gelişim göstermeleri için gerekli değişikliklerin yapılmasını sağlıyor. B Corp’larda, paydaş yönetişim yapısı aynı zamanda paydaşlara karşı yasal sorumluluğun olduğu bir çerçeveyi işaret ediyor. Geleneksel şirketler sadece hissedarlarına karşı sorumluluk yaşarken, B Corp’lar her zaman tüm paydaşlarına karşı sorumluluk taşıyorlar.

2. Paydaş yönetim sistemi

Paydaş odaklılık, bir yol haritası çıkarmada ve güçlü ilkeleri performansa yansıtmada ön plana çıkıyor. B Corp hareketi paydaş yönetim sisteminde B Etki Değerlendirmesi’ni (B Impact Assessment - BIA) kullanıyor. Bilinçli Kapitalizm de 2013’te B Corp ile kurduğu ortaklıkla üyelerini ve takipçilerini BIA sistemini kullanmaya davet ediyor. B Etki Değerlendirmesi bir şirketin B Corp sertifikası alma niyetinde olup olmamasına bakılmaksızın dünyadaki her şirket tarafından kullanılabiliyor. Değerlendirme, şirketlerin paydaşları üzerindeki etkisi hakkında kapsamlı bir değerlendirme sunarak şirketlerin paydaşlarıyla iletişim ve etkileşim konusundaki performanslarını ölçmelerine ve bu performansı geliştirmelerine yardımcı oluyor.

3. Uygulama topluluğu B Corp hareketinin liderlerini sertifikalı B Corp’lar oluşturuyor. 2000’in üzerinde şirket B Corp’un en titiz paydaş yönetimi ve paydaş yönetimi standartlarını karşılıyor. Çoğu B Corp için, sertifika sahibi olmanın en önemli yanı bu topluluğun bir parçası olmak. Ortak amaçla çalışan bir topluluğun parçası haline gelen bilinçli şirketler, ortak kültür yaratma, çalışan katılımı, yeşil badana (green washing) gibi kavramlardan uzak doğru pazarlama ve iletişimi, amaca yönelik sermaye yaratma, değer odaklı tedarik zincirleri oluşturma, atık ve karbon salımı azaltma, işgücü geliştirme gibi birçok alanda en iyi uygulamalarını birbiriyle paylaşma olanağı buluyorlar.

İş dünyasında sürdürülebilirlik bir takım oyunu. Sertifikalı B Corp topluluğu, Bilinçli Kapitalizm’in örnek aldığı bir yapı olmaktan gurur duyuyor ve tüm bilinçli şirketlerin de bir gün B Corp topluluğunun bir parçası olmasını umuyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 April

Servet eşitsizliği gelir eşitsizliğinden çok daha fazla ve giderek artıyor

OECD’nin varlık vergilerini ele aldığı yeni raporunda, son yıllarda eşitsizliklerin giderek arttığı ve servet eşitsizliğinin (wealth inequality), gelir eşitsizliğinden (income inequality) daha büyük oranda arttığı belirtiliyor.

Rapora göre, serveti oluşturan mülk, birikim, hisse senedi portföyleri, emeklilik yatırımları gibi unsurlar artarak büyüyor çünkü halihazırda varlıklı olan insanlar yüksek getirili yatırımlara daha fazla kaynak yatırabiliyor; yoksullarla karşılaştırıldığında yatırım tavsiyeleri ve finansal uzmanlığa daha kolay ulaşabiliyorlar. Bu kişiler toplumsal hayatta daha fazla güç, etki ve fırsata sahipler ve doğrudan çalışmadan mal varlıkları aracılığıyla gelir elde edebiliyorlar. Buna göre, aynı geliri çalışarak kazanan biri ile serveti yoluyla elde eden bir kişi, toplumda oldukça farklı konumlardalar.

Ünlü ekonomist Thomas Piketty’nin eşitsizlikle mücadelede servetin önemine dikkat çekmesini yeniden gündeme getiren OECD raporu aynı zamanda Piketty’nin eşitsizliği azaltmak ve toplumsal hareketliliği artırmak için küresel bir varlık vergisi oluşturulması çağrısını da destekliyor. Birleşik Krallık merkezli, The Resolution Foundation düşünce kuruluşunda araştırmacı olan Laura Gardiner da servetin gelirden çok daha eşitsiz bir yapısı olduğunu ancak servetin gelirden çok daha az tartışılan bir konu olduğunun altını çiziyor.

Varlık vergisi uygulayan gelişmiş ülkelerin sayısının her yıl giderek azaldığı ve 1994’te 12 olan sayının bugün yalnızca dört – Fransa, İspanya, Norveç ve İsviçre – olduğu belirtiliyor. OECD’ye göreyse, varlık vergisi uygulamasının destekçilerinin az olmasının sebebi, bireyin kişisel servetini tespit etmenin ve dolayısıyla vergiyi uygulamanın zorluğu ile ilgili.

OECD, servet eşitsizliğinin azaltılması için sermaye gelirlerinin vergilendirilmesinin yeterli olmayacağını ve çözümün miras yoluyla edinilmiş servete uygulanacak bir vergi olduğunu belirtiyor. Miras yoluyla edinilmiş servet üzerinden vergilendirme her ne kadar Birleşik Krallık’ta oldukça sevilmeyen bir vergilendirme biçimi olsa da OECD, servet kazanımlarını daha sert bir şekilde vergilendirme ihtiyacının Birleşik Krallık’ta tartışma uyandıracağına ve giderek artan eşitsizlikler karşısında kilit bir önlem olacağına işaret ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 April

Şehir idarecileri “TheCityFix Learn” ile daha iyi kararlar alacak

Kentlilere daha iyi yaşam sunma hedefiyle çalışan WRI, kent idarecilerinin daha iyi kararlar alması için profesyonellere uygun destekleyici eğitim, kılavuz ve araç gibi içerikler barından “TheCityFix Learn” adlı e-öğrenme platformunu hayata geçirdi. İngilizce, İspanyolca ve Türkçe olarak hazırlanan platform üzerinden benzer sorunlar yaşayan dünya şehirleri için ortak çözümler üretilmesi amaçlanıyor.

Dünya şehirleri giderek artan nüfuslarına rağmen sera gazı emisyonlarını azaltmak için çalışıyor. Şehirlerin aynı zamanda, sakinlerine güvenli ve sağlıklı yaşam alanları sunabilmesi ve kentlilerin hareketlilik, barınma ve ulaşılabilir fırsat beklentilerini sağlayabilmesi gerekiyor. Bu tür sorunlar bazen altyapı yatırımı ve ekstra fonlar yerine, kentlilerin daha iyi kararlar almasıyla çözülebiliyor.

Kent idarecilerinin kapasitelerini geliştirmelerine destek olacak olan TheCityFix Learn, yol güvenliği, toplu taşıma, transit odaklı gelişim (TOD), yürüme ve bisiklet yolları ilgili çevrimiçi eğitimlerin yanı sıra liderlik ve yönetim becerileri oluşturmak için kişisel eğitimler ve akranlar arası toplantıları takip etme fırsatlarını içeriyor. Böylece, dünyanın her yerinden merkezi ve yerel şehir idarecilerini tek bir e-öğrenme platformunda bir araya getiriliyor.

WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler Direktörü Dr. Güneş Cansız, Türkiye’den idarecilerin hayata geçirecekleri kararları platformda bilgi havuzu ve webinar’larda paylaşılan dünyadan iyi örneklerle değerlendirme olanağı olmasının özellikle üstünde duruyor. Şehirlerin etkin idaresinin önündeki en önemli engelleri aşmak için, kapasite artırmaya yönelik faaliyetlerin hem teknik gerekliliklere hem de tüm paydaşların liderlik ve idarecilik yeteneklerini geliştirmeye yöneltilmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 April

Modanın liderleri için 7 sürdürülebilirlik önceliği

Moda sektöründe sürdürülebilirlikten daha önce “Fast Fashion Sürdürülebilirlik Olabilir Mi?” dosyamızda bahsetmiştik. Sektörün sürdürülebilirlikte çözülecek birçok sorunun olduğunun ve çözümün karmaşıklığının farkında olan moda markaları yöneticileri bu yılki Kopenhag Moda Zirvesi kapsamında “2018 CEO Ajandası” adlı bir kılavuz yayınladı. Bu süreçte sektörün önemli oyuncuları ilk kez moda endüstrisinin çevresel ve sosyal ayak izini iyileştirmek için önceliklerini belirlemek ve uzlaşmak için bir araya geldiler.

Aralarında H&M, Target, BESTSELLER ve Li & Fung gibi çok sayıda yüksek kaliteli moda markasının yer aldığı CEO Ajandası girişiminde Sustainable Apparel Coalition liderliğinde sektörün değer ve amaçları yansıtılıyor. Aynı zamanda bu dokümanın moda sektöründeki yatırımcılar, tedarikçiler, devlet yetkilileri, araştırmacılar, girişimler ve sivil toplum örgütleri gibi diğer oyuncuların da sürdürülebilirlik hareketine katılmasını sağlamak amaçlanıyor.

CEO Ajandasında belirlenen sürdürülebilirlik öncelikleri iki bölüme ayrılıyor. İlk olarak moda markalarının derhal alması gereken önlemlere değiniliyor. Bunlar:

1. Tedarik zincirinin takibi
2. Su ve enerjinin etkin, kimyasalların bilinçli kullanımı
3. Saygılı ve güvenli çalışma ortamları sağlanması

İkinci kısımda ise sektörde temelden değişim yaratmak için gerekli olan dönüşüm öncelikleri belirtiliyor:

1. Sürdürülebilir malzeme karışımları yaratılması
2. Kapalı döngü üretim sistemleri (tekrar kullanım ve geri dönüşüm)
3. Daha iyi ücret sistemlerinin geliştirilmesi
4. Dördüncü sanayi devrimine uyum

CEO Ajandası’nda verilen önceliklere yönelik çözümlerin gerçekleşebilmesi için moda markalarının tedarik zincirinde işgücü ve işçiler üzerindeki etkileri dikkate alan sorumlu bir sistem geliştirmeleri gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 April

Sahalarda rakip, sürdürülebilirlikte ortak

Spor endüstrisinde yeni sürdürülebilirlik stratejileri geliştiriliyor ancak davranış değişikliği yaratmak için hem kulüplerin hem de taraftarların yapması gereken daha çok şey var.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Delegesi Patricia Espinosa, spor endüstrisinde sürdürülebilirliğin önemini “600 milyar dolarlık bu küresel endüstrinin insanları bir araya getirmek, harekete geçirmek ve ilham vermek konusunda özel bir gücü var” sözleriyle vurguluyor. Espinosa, Paris Konferansı’nda dünya liderlerinin gerçekleştirme sözünü verdiği güvenli iklimin ve dirençli ekonominin sağlanması için spor endüstrisine BM’nin de destek olacağını belirtiyor.

2-3 Mayıs’ta Amsterdam’da yapılacak “Sporda Sürdürülebilir Yenilikler Forumu”nda, spor faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkisi ele alınacak temel konular arasında yer alıyor. Sürdürülebilirlik stratejisi belirleme, enerji, su ve atık yönetimi, sürdürülebilir sahalar, sürdürülebilir hareketlilik, sürdürülebilirlik mirası bırakmanın önemi ve sürdürülebilirliği aktarmak ve teşvik etmek amacıyla elçiler kullanmak gibi konular da forumda görüşülecek.

Forum, endüstrinin iklim değişikliği ile mücadeleye nasıl ilham verebileceğine dair fikirleri ve yenilikleri paylaşacak 250'den fazla üst düzey temsilci ve 40 konuşmacıyı bir araya getiriyor. Öne çıkan konuşmacılar şu şekilde:

• Federico Addiechi, Sürdürülebilirlik ve Çeşitlilik Başkanı, FIFA
• Paula Stringer, Üretim Başkanı, BBC Sport
• Patrick Gasser, Futbol ve Sosyal Sorumluluk Başkanı, UEFA
• Michael Lloyd, Stadyum Direktör Yardımcısı, Arsenal Futbol Kulübü
• Viviane Fraisse, Sürdürülebilir Kalkınma Başkanı, Roland Garros
• Dan Reading, Sürdürülebilirlik Programı Direktörü, World Sailing
• Martin Murphy, Stadyum Direktörü, Aviva Stadyumu
• Anne Cécile Turner, Sürdürülebilirlik Program Lideri, Volvo Ocean Race

PAYLAŞ: DETAY

6 April

Google çalışanları askeri drone projesine karşı

Geçtiğimiz ay Google’ın ABD Savunma Bakanlığı için “Project Maven” adında bir projeyle özel bir drone yazılımı geliştirdiği gündeme oturmuştu. Proje, Google’ın görüntü tanıma yazılımını askeri drone’ların şimdiye kadar çekilmiş milyonlarca saatlik görüntüleriyle bir araya getirerek şüpheli kişi ve nesnelerin tanımlanmasında kullanılmasını amaçlıyor.

The New York Times’ın yayımladığı habere göre, projeyi duyduklarından beri iptalini isteyen Google çalışanları, bu sefer CEO Sundar Pichai’ye ortak bir mektup gönderdiler. 3.100’ün üzerinde imza toplanan mektupta, ilgili projenin, Google’ın “savaş işi”nde olmaması gerektiğine inandıkları için sonlandırılması gerektiğini iletiyorlar.

Mektupta, Google’ın, ABD hükümetine askeri gözetimde ve potansiyel olarak ölümcül operasyonlara yardım etmek için bu teknolojiyi geliştirmesinin kabul edilemez olduğu ve projenin Google markasına ve şirketin rekabet gücüne zarar vereceğini dile getiriliyor. Ayrıca, CEO Pichai’ye, şirketin “Kötü Olma” (Don’t Be Evil) mottosu da hatırlatılıyor.

Çalışanların, projenin iptalini talep etmesine Google’ın nasıl tepki vereceğini ilerleyen günlerde görülecek. Bununla beraber, bu mektup, hükümet-iş dünyası-bireyler üçgeninde ortak hedefler için çalışmanın önemini gösteriyor.

Google, ABD Savunma Bakanlığı için proje geliştiren ilk teknoloji odaklı şirket değil. Daha önce Amazon ve Microsoft gibi önde gelenler şirketler de Pentagon’la çalışmıştı.

PAYLAŞ: DETAY

6 April

Sera gazı emisyonları yeniden yükselişte

Küresel ısınmanın önüne geçmek için sera gazı emisyonlarının azaltılması gerekiyor. Ancak Uluslararası Enerji Ajansının raporu son iki yıldır değişmeyen kömür, petrol ve doğal gaz kaynaklı karbondioksit emisyonlarının 2017’de %1,4 oranında arttığını ve tarihin en yüksek emisyon değerine ulaştığını gösteriyor. Bu artış, bir yılda 170 milyon yeni arabanın trafiğe çıkmasına eş değer.

Enerji Ajansının raporunda 2017 yılının emisyonlarınınParis Antlaşması çabalarına rağmen artış göstermesinin 5 ana sebebi sıralanıyor:

Asya’da emisyonlar artıyor
Hızlı büyüyerek yoksulluktan kurtulma çabasında olan Çin, Hindistan ve Endonezya gibi ülkelerde fosil yakıtların yoğun kullanımı, emisyon yükselişinin yaklaşık üçte ikisinden sadece Asya ülkelerininsorumlu olmasına neden oluyor. Örneğin, Çin tek başına dünyadaki sanayi kaynaklı sera gazı emisyonlarının dörtte birini üretiyor ve artan ekonomik büyümenin sonucunda 2017’de emisyonları %1,7 oranında arttığı belirtiliyor. Asya’daki artış ne yazık ki diğer ülkelerde azalmagösteren emisyon değerlerine de gölge düşürüyor. Örneğin, artan yenilenebilir enerji kapasitesi sayesinde Amerika Birleşik Devletleri sera gazı emisyonlarını %0,5 oranında azalttı.

Yenilenebilir enerji sektörü yeterince hızlı büyümüyor
Rüzgâr, güneş ve hidroelektrik gibi yenilenebilir enerji kaynakları 2017’de dünya çapında sektörde en çok büyüme gösteren kaynaklardı. Ancak artan yenilenebilir enerji kapasitesi artan küresel enerji ihtiyacının yalnızca dörtte birini karşılayabiliyor, fosil yakıtların payı ise hala %81. Enerji Ajansı Paris Antlaşması’nın iklim hedeflerine ulaşılmak isteniyorsa 2040’a kadar temiz enerjinin her yıl 5 kat artması gerektiğini belirtiyor.

Kömür geri döndü
Son yıllarda özellikle ABD ve Çin gibi ülkelerin fosil yakıtlardan uzaklaşması küresel kömür talebini düşürmüştü. Ancak Güney Asya’daki kömür santrallerindeki artıştan dolayı 2017’de bu talep %1 oranında arttı. Sıcak geçen yaz aylarının da etkisiyle Çin’in artan iklimlendirme ihtiyacı için enerjiyi kömürden sağladığı görülüyor.

Arazi aracı (S.U.V.) satışları artıyor
Petrol talebinin önceki seneye göre %1,6 oranında artmasıyla ortaya çıkan petrol fiyatlarındaki düşüşün etkisi araç satışlarının artmasında da görülüyor. ABD ve Avrupa’da daha fazla kişi arazi aracı gibi yüksek emisyonlu araçlar satın alıyor ve bu durum ulaşım kaynaklı karbon salınımını artırıyor. Her ne kadar Eeektrikli arabaların kullanımı teşvik edilmeyebaşlanmış olsa da satışlarındaki büyüme petrol talebindeki artışın yanında çok düşük kalıyor.

Enerji verimliliği çabaları azaldı
Enerji Ajansının raporuna göre geçtiğimiz yıl küresel enerji yoğunluğu değeri –enerji verimliliği ölçütü- yalnızca %1,7 oranında iyileşti. Son 3 yılın değerlerinden çok daha yavaş olan bu değer ülkelerin enerji verimliliği artırma politikaları ile emisyonlarını düşürmekten vazgeçtiklerini düşündürüyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 April

İklim Risklerinin Açıklanmasına İlişkin Öneriler’e Belçika’dan destek

Euronext Brüksel’de düzenlenen gong seremonisinde, Euronext Borsası, Belçika Finansal Hizmetler Kurumu (FSMA), Belçika Ulusal Bankası (NBB) ve Belçika Maliye Bakanı, İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD)’nün iklim riskleri ve fırsatlarıyla bağlantılı finansal beyanlara ilişkin Öneriler’ini desteklediklerini açıkladı.

Michael R. Bloomberg, desteklerini sunan tüm Belçika liderlerine teşekkür etti. Euronext’in Başkanı Stéphane Boujnah konuşmasında: “Çeşitli sektör ve coğrafyalardan arz yapan kuruluşlara yeşil ve iklim tahvili sunarak Euronext, düşük karbonlu ve kaynaklarını verimli kullanan bir ekonomik model için yeni finansal kaynaklar sağlamakta ve sürdürülebilir büyüme stratejisini teşvik etmekte aynı zamanda yatırımcılardan gelen şeffaflık talebine cevap vermektedir” sözlerine yer verdi. Belçika Maliye Bakanı Johan Van Overtveldt, doğru bir piyasa yapısının geliştirilmesi ihtiyacının altını çizerken birkaç hafta önce dört buçuk milyar Euro tutarındaki ilk yeşil tahvillerini arz ettiklerini belirtti. FSMA Başkanı Jean-Paul Servais ise Görev Gücü önerilerinin, iklim bazlı beyan süreçlerinin hızlanması adına önemli bir küresel adım olduğunu ekledi.

PAYLAŞ: DETAY

4 April

Küresel Yeşil Finans Endeksi

Küresel Yeşil Finans Endeksi Finansal hizmetler, iklim değişikliği gibi küresel tehditlerin üstesinden gelmekten, risk yönetiminde yeni fırsatlar sunmak ve teknolojik inovasyonun finanse edilmesine kadar, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni gerçekleştirmek açısından önemli rol oynuyor. Büyümeye devam eden yeşil finans piyasaları ise, insan refahı ve sağlıklı bir gezegen için ekonomiyi dönüştürecek bir potansiyel sunuyor.

Özellikle son 20 yılda, yeşil finansın yaygınlaştırılması alanında çok büyük yol kat edildi ve yeşil finansın ekonomideki yeri yaygın bilince yerleşti. Küresel Yeşil Finans Endeksi (Global Green Finance Index-GGFI), sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen ekonomik harekete katkı sağlamak amacıyla finans merkezlerinin ne kadar “yeşil” olduğunu ölçümleyecek. Küresel Yeşil Finans Endeksi, üç alanda çalışmalar gerçekleştirmeyi hedefliyor:

• Bir finans merkezini “yeşil” yapan ve yapmayan öğeleri tespit etmek,
• Yeşil Finans alanında rekabet yaratmak,
• Yeşil finans ve yeşil finans merkezlerinin en iyi uygulamalarını yaymak.

Senede iki kez yayınlanacak olan Yeşil Finans Endeksi, finans uzmanlarının 108 uluslararası finans merkezini yeşil finansman tekliflerinin kalitesi ve derinliği üzerinden değerlendirdiği dünya çapında bir anket çalışması yoluyla oluşturulacak. İlki Mart 2018’de yayınlanan Küresel Yeşil Finans Endeksi’nde öne çıkan bazı sonuçlar şöyle:

• Batı Avrupa, kalite endeksinde ilk on finans merkezinin dokuzunu ve penetrasyon endeksinde ise ilk on yediden yedisini bulundurarak yüksek bir performans sergiliyor. Endekste yer alan 47 merkezden 21 tanesi Batı Avrupa’da.
• Paris, Lüksemburg ve Çin gibi yeşil finans konusunda liderlik gösteren merkezler endekste yüksek sıradalar.
• Washington ve San Francisco kalite endeksinde yüksek sıralarda yer aldı. Dünyanın en iyi finans merkezlerinden biri olarak kabul edilmesine rağmen New York, endekste Kuzey Amerika’daki diğer finans merkezlerinin gerisinde kaldı.
• Asya Pasifik bölgesinde ise, Shanghai kalite endeksinde, Shenzhen penetrasyon endeksinde en üst sırada. Çin merkezlerinin hepsi iyi performans gösteriyor ve derecelendirme açısından yakın kümeleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 April

Avrupa Komisyonu Sürdürülebilir Büyüme Finansmanı için Eylem Planı’nı Açıkladı

Avrupa Birliği’nin, Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşılabilmesine destek sağlanması amacıyla 2016 yılının sonunda AB Komisyonu, Sürdürülebilir Finans Üst Düzey Uzman Grubu’nu (HLEG on Sustainable Finance) kurmuştu. HLEG’nin amacı finansal politikalara sürdürülebilirliğin entegre edilmesi üzerine AB’nin sürdürülebilir finans özelindeki geniş kapsamlı stratejisine katkı sağlamak olarak belirlenmişti.

HLEG yoğun çalışmaları sonrasında Temmuz 2017’de ara raporunu yayımladı. Ara rapor için de birçok paydaş tarafından görüşler alınmıştı. HLEG paydaş görüşlerini de titizlikle dikkate alarak yaptığı çalışmalar sonucunda 31 Ocak’ta Final Raporu’nu yayımladı. Rapor, AB Sürdürülebilir Finans stratejisinin oluşturulması için kapsamlı bir vizyon içeriyor. Avrupa Komisyonu ise süreç sonrasında, 8 Mart 2018’de “Sürdürülebilir Büyüme Finansmanı İçin Eylem Planı”nı açıkladı. Eylem Planı kapsamında ana başlıklar aşağıdaki şekildeydi:

Ana Eylem Başlıkları

1. Sürdürülebilir faaliyetler için AB sınıflandırma sisteminin geliştirilmesi
2. Yeşil finansal ürünler için standart ve etiketlerin oluşturulması
3. Yatırımların sürdürülebilir projelere yönlendirilmesi
4. Finansal tavsiyelere sürdürülebilirliğin dahil edilmesi
5. Sürdürülebilirlik kriterleri geliştirilmesi
6. Sürdürülebilirliğin derecelendirmelere ve piyasa araştırmalarına daha iyi entegrasyonunun sağlanması
7. Kurumsal yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin görevlerinin belirginleştirilmesi
8. Sürdürülebilirliğin ihtiyati gereksinimlere dahil edilmesi
9. Sürdürülebilirlik beyanları ve muhasebe standartlarının güçlendirilmesi
10. Sermaye piyasalarında sürdürülebilir kurumsal yönetimin teşvik edilmesi ve kısa dönemci anlayışın terk edilmesi

Eylem Planı’nda her bir alt başlık için yapılması gerekenler, ilgili kurumlar ve tarihler paylaşılıyor. Bu açık dosya kapsamında Eylem Planı ile ilgili gelişmeleri sizlere duyurmaya devam edeceğiz.

PAYLAŞ: DETAY

4 April

TCFD’ye UNEP FI ve 9 büyük yatırımcıdan destek

Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve yaklaşık üç trilyon USD varlığı temsil eden dokuz yatırımcı, yatırımcı topluluğu içinde iklim konusunda şeffaflığı yaygınlaştırmak amacıyla iş birliğine giderek lider bir grup oluşturdu. Buna göre, yatırımcılar UNEP FI ile birlikte çalışarak Finansal İstikrar Kurumu (FSB) çatısı altında faaliyet gösteren İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tarafından yayımlanan Öneriler’e uyumlu olarak “İklim Bağlantılı Yatırımcı Açıklamaları”nın ilk örneğini sunacaklar.

Gruba katılan yatırımcılar şu şekilde: Addenda Capital, Aviva, Caisse de Dépôt et Placement du Québec, Desjardins Group, La Française Group, Nordea Investment Management, Norges Bank Investment Management, Rockefeller Asset Management, and Storebrand Asset Management. Görev Gücü’nün başkanı ve BM’nin İklim Eylemi Özel Elçisi Michael Bloomberg, yatırımcıların, şirketlerin maruz kaldıkları iklim risk ve fırsatlarına dair daha fazla bilgiye sahip oldukça, daha bilinçli kararlar alabilecek konumda olacaklarını belirtiyor. Bloomberg, böylece piyasaların daha verimli işleyeceğini eklerken Görev Gücü’nün Önerileri uyumlu ilerlemenin önemini vurguladı.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

BİST Sürdürülebilirlik Platformu 9. yuvarlak masa toplantısını düzenledi

Sürdürülebilirlik çalışmalarının değerlendirilebilmesi ve ortak adımların planlanması için oluşturulan Borsa İstanbul Sürdürülebilirlik Platformu, 28 Şubat tarihinde 9. yuvarlak masa toplantısında üyelerini bir araya getirdi.

Toplantının gündeminde platformun yeni üyelerinin tanıtılması ve yeni üye temsilcileri ile tanışılmasının yanı sıra, üyeler tarafından son dönemde yürütülen sürdürülebilirlik aktivitelerinin ve etkinliklerinin paylaşılması, yerel ve ulusal düzeyde entegre raporlama ve sürdürülebilirlik alanındaki gelişmelerin ve yeniliklerin değerlendirilmesi vardı.

Yuvarlak masa toplantısına Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB), Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği (TKYD), İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD Türkiye), TÜYİD Yatırımcı İlişkileri Derneği, Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), CDP Türkiye, Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Sürdürülebilirlik Akademisi, Argüden Yönetişim Akademisi ve Yıldız Teknik Üniversitesi Finans Kurumsal Yönetim ve Sürdürülebilirlik Araştırma ve Uygulama Merkezi, Entegre Raporlama Türkiye Ağı (ERTA) ve BİST temsilcileri katıldı.

Toplantıda, ERTA’nın Sürdürülebilirlik Platformu’na üyeliği kabul edildi, entegre raporlama alanında Türkiye’deki gelişmeler değerlendirildi ve Platform üyeleri güncel sürdürülebilirlik ve kurumsal yönetişim faaliyetleri hakkında diğer katılımcılarla bilgi paylaşımında bulundu.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

Birleşik Krallık Yeşil Finans Görev Gücü’nden yeni rapor

Birleşik Krallık hükümeti daha önce Kasım 2017’de “Oluşum Şartları” dokümanı ile “Yeşil Finans Görev Gücü” (Green Finance Taskforce)’nün kurulduğu açıklamıştı. Hükümetin, Görev Gücü’nü oluşturmadaki amacı, Birleşik Krallık’ın “Endüstriyel Stratejisi” ile “Temiz Büyüme Stratejisi”ne uygun şekilde gerekli yatırımın sağlanması; uluslararası bağlamda temiz yatırımda Birleşik Krallık’ın liderliğinin daha ileriye taşınması ve hızla büyüyen bu alanda Birleşik Krallık’ta özel sektör adına fırsatların en üst düzeye taşınmasına yardımcı olunması olarak belirlenmişti.

Oluşum Şartları’nda, hükümetin Görev Gücü’nden altı ay içinde bir rapor hazırlayarak belirlenen hedefler doğrultusunda güçlü ve pratik politika önerileri hazırlamasını öngörülmüştü. Bu doğrultuda Görev Gücü, 2018 Mart ayında “Yeşil Finansın İvmelendirilmesi” raporunu yayımladı. Raporda, Birleşik Krallık’ta yeşil finans hareketinin yeniden harekete geçirilmesi adına aşağıdaki on ana başlık altında otuz öneri paylaşılıyor:

1. Birleşik Krallık yeşil finans etkinliklerinin ortak bir marka altında toplanılarak yeniden harekete geçirilmesi,
2. Gelişmiş veri ve çözümlemelerle iklimsel risk yönetimini geliştirilmesi,
3. İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerilerinin uygulanması,
4. Yeşil borç verme ürünlerinde talep ve arzın geliştirilmesi,
5. Yaratıcı temiz teknolojilere olan yatırımın arttırılması,
6. Yatırımcıların rol ve sorumluluklarının daha belirgin hale getirilmesi,
7. Bir devlet yeşil tahvili arz edilmesi,
8. Yeşil altyapı projeleri oluşturulması,
9. Yerel aktörleri destekleyerek kapsayıcı bir refah ortamının teşvik edilmesi,
10. Yeşil finansman gündemine dirençliliğin (resilience) entegre edilmesi

Rapora bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

23 March

Şirketler “SKH badanası”ndan nasıl kaçabilir?

Şirketlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine (SKH) güvenilir taahhütlerde bulunmalarına yardımcı olmak için Gold Standard ve WWF bir kılavuz yayımladılar. Yayımlanan kılavuz şu ana kadar Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri konusunda şirketlerin yaptıkları çalışmaları daha anlamlı hale getirmeyi ve çalışmalara ivme kazandırmayı hedefliyor.

Çevresel sorunları önemsiyor ve bu sorunlara çözüm sunuyor gibi görünmek bir dönem şirketlerle özdeşleştirilen “Yeşil Badana” kavramının çok tartışılmasına sebep olmuştu. Bu konunun şirketler tarafından sadece trendi yakalamak ve pazarlama aracı olarak önemsendiği dönemlerde, şirketler hiçbir stratejik çalışma yapmadan ürünlerine “doğa dostu” etiketi yapıştırıp yıllık raporlarına “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” bölümü ekleyerek paydaşlarını sorumlu olduklarına inanmak ve inandırmak istiyorlardı. S360 olarak yaptığımız bir çalışmayla bu konudaki bilinci arttırmayı hedeflemiştik. Gün geçtikçe paydaşların daha bilinçli sorgulamalar yapmasının da yardımıyla yeşil badana görece azaldı ve şirketler de çevresel konularda taahhütlerde bulunmak ve performanslarını iyileştirmek için yapılması gerekenleri daha yakından takip etmeye başladı.

Birleşmiş Milletler’in (BM) küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C ile sınırlamak ve 2030’a kadar gerçekleştirilecek Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle tüm taraflar için adil ve refah içerisinde işleyen bir toplum yaratmak yönünde aldığı kararlar, devletlerin, bireylerin ve iş dünyasını topyekûn harekete geçmesini gerektiriyor. Çünkü BM’nin 2017 SKH Raporuna göre “Birçok alanda gözlemlenen ilerleme yine de hedefleri 2030 yılına kadar karşılamak için pek yeterli değil.” Tam olarak bu sebeple yayımlanan kılavuzun özel sektöre kendi mümkün hedeflerini koyma ve gerçekleştirmede rehber olması bekleniyor.

İş dünyası tarafından Küresel Hedefler hızlıca benimsenmiş de olsa, şirketlerin katkılarında yetersizlikler var. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, incelenen şirketlerin %79’u hedefleri kabul ediyor ancak yalnızca %6’sı kendi strateji ve iş hedeflerini SKH kriterlerine göre yeniden düzenlemiş ve katkılarını ölçmeye yönelik çalışma yapmış durumda. KPMG’nin yaptığı bir diğer araştırmaysa on lider şirketten sadece dördü kurumsal raporlarında SKH’leri kabul ettiğini, %8’inin üzerinde çalışmak için bir vaka sunduğunu ve %10’unun belirli ve ölçülebilir hedefler koyduğunu gösteriyor.

Her zamanki işlerini sürdürürken sadece iletişim dillerini SKH’lere göre değiştiren şirketler “SKH Badanası” suçlamalarıyla karşı karşıyalar. Ayrıca bu şirketlerin koydukları kolayca gerçekleştirilebilir hedefler, küresel hedeflere “adil katkı” prensibinden de oldukça uzakta kalıyor. Yayımlanan kılavuz bunun önüne geçmek için açık ve eyleme geçirilebilir uygulamalar sunuyor. Bunlardan bazıları şöyle:
• Paydaş ve uzmanların da katılımını alarak, etkilerin ve hedeflerin kapsamlı bir şekilde belirlenmesini sağlamak
• Güvenilir ve karşılaştırılabilir etki değerlendirmesi için üçüncü tarafların ve uluslararası güvenilirliği olan kurumların doğrulama ve sertifikasyonunu almak,
• Şirket içi karar verme süreçlerinde SKH’lere de yer vererek inisiyatiflerin bütünsel etkisini anlamak ve fırsatları tespit etmek ve bu sayede maksimum etkiyi yakalamak. Konu hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

23 March

Dünyanın en büyük yatırım şirketinden topluma katkı için yeni adımlar

BlackRock CEO’su Larry Fink, 2018’in başında CEO’lara seslendiği yıllık mektubunda şirketlerden topluma katkı sağlayacak kurumsal yapıyı oluşturmalarını istemişti. Fink, mektubunda CEO’ları topluma katkı sağlamaya çağırırken bunu yapmayan şirketlerin de desteklerini kaybetmeyi göze alması gerektiğini belirtmişti. BlackRock tarafından mart ayında yayımlanan yeni not, Fink’in kaleme aldığı mektup kapsamında atılacak adımları içeriyor.

İlk adım olarak insan sermayesi yönetimine yaklaşımı ele alan BlackRock, ABD’de yıllık yönetim kurulu sezonu başlamadan önce birkaç ay boyunca yüzlerce yönetici ve yönetim kurulu üyesiyle görüşmeyi planlıyor. Bu toplantılarda insan sermayesi yönetiminin yanı sıra, iklim değişikliği, çeşitlilik ve yönetici ödemeleri gibi konular detaylı olarak konuşulacak. Ayrıca, BlackRock’un konu ile ilgili olarak hazırladığı ve internet sitesinde yayımladığı 21 maddelik listenin üzerinden geçilecek.

6,3 trilyon dolarlık bir yatırım sahibi olan şirket, yöneticilerle yapılacak bu görüşmeler ile şirketlerin tüm paydaşları için fayda sağlayan bir yapı kurma yönünde kararlar almasını sağlamaya çalışıyor. Böylece şirketler, yatırımcıların uzun dönemli beklentilerini daha iyi karşılayabilecekler. Araştırmalara göre, şirketlerin finansal performanslarına, insan sermayesi yönetiminin doğrudan bir etkisi var. Örneğin, çalışanların refahı için yatırım yapan şirketlerin, yapmayanlara kıyasla %17 daha yüksek faaliyet kâr marjı olduğu belirtiliyor.

İnsan kaynakları yönetimine yeni yaklaşım

BlackRock, insan kaynaklarını hem yönetim kurulu hem de yönetimde önemli bir konu olarak tanımlıyor. Bu nedenle, yönetim kurulunun insan kaynakları politikalarını etkili bir şekilde uygulaması ve şirketin bu yöndeki stratejilerinin belirlenmesine yönelik çaba göstermesi bekleniyor. Ürün kalitesi ve şirket itibarı, çalışanların şirkete, işine ve şirket hedeflerine tam olarak katılmadığı ve destek vermediği zaman zarar görebiliyor ve bunun da uzun vadeli finansal etkileri oluyor. Yönetim çevresi için ise insan kaynakları yönetimi günlük işlerin devamı için önem teşkil ediyor.

BlackRock’un yönetici görüşmelerinde sorgulayacağı konular arasında yönetim kurullarının insan kaynakları bağlamında yöneticileri denetlemesi gereken konular ve yöneticilerin iş süreçlerinde dikkat etmesi gereken belirlenmiş ölçütler var. Tartışılacak maddelerden bazıları şöyle:
• İnsan kaynakları yönetimi risklerinin risk yönetimi süreçlerine entegrasyonunun yönetim kuruluna raporlanması
• Yönetim kurulu sorumluluğunu teşvik etmek için insan kaynakları yönetimi performansının yönetici tazminatına bağlanması
• Çalışanlar arasında cinsiyet ve diğer çeşitlilik özelliklerinin yanı sıra terfi oranları ve tazminat farkları ile ilgili istatistikler

BlackRock, topluma katkı sağlayan kurumsal yapı oluşturma sürecine, yatırım yaptığı şirketlerle karşılıklı bir anlaşmaya ulaşmak amacıyla yapıcı bir yol izleyerek ilerleyeceğini öne sürüyor. Ayrıca, pazarda veya benzerleri arasında fayda uygulamaları eksik kalan şirketlerle içgörüleri ve bakış açılarını paylaşarak dönüşüm sürecinde destek olma sözü de veriyor.

PAYLAŞ: DETAY

23 March

İklim değişikliği 140 milyon insanı evinden edebilir

Dünya Bankası'na göre 2050 itibarıyla iklim değişikliği, ülkeler içinde ve sınırların ötesinde büyük göç hareketlerine neden olacak. Buna göre, on milyonlarca insan kalabalık ve altyapısı zayıf gecekondu mahallelerine yerleşmek durumunda kalabilir. Dünya nüfusunun %55’inin incelendiği Dünya Bankası araştırma sonuçlarına göre, Sahra Altı Afrika’da 86 milyon, Güney Asya’da 40 milyon ve Latin Amerika’da 17 milyon insanın yer değiştirmesi bekleniyor. Bu büyüklükte bir nüfus değişiminin, göç edilen yerlerde var olan yönetimlerle toplumsal ve ekonomik sorunlar yaratma olasılığı çok yüksek.

Dünya Bankası’nda İklim Değişikliği Direktörü olarak görev yapan John Roome, iyimser bir bakış açısıyla, iklim değişikliğine dayalı göçlerin gerçekleşeceğini fakat harekete geçip cesurca hareket edersek bu durumun bir krize dönüşmeyeceğini belirtiyor. Roome, bu sürecin sorunsuz geçmesi için devletlerin atması gereken adımları özetle söyle açıklıyor:
• Sera gazı emisyonlarının azaltımının hızlandırılması,
• Devletlerin ulusal kalkınma planlarına iklim değişikliğiyle mücadelenin katılması,
• Kalkınma planlamasında kullanılmak üzere veri ve analize yatırımın arttırılması.

İklim değişikliği sonucunda ülkeler içinde göç alan ve göç veren yerler “sıcak noktalar” olarak ortaya çıkacaklar. Yerel yönetimlerin şimdiden bu bölgeleri belirleyip gerekli altyapı ve kaynakların yönetimini sağlamas,ı iklim değişikliğine bağlı göçün yönetilmesinde büyük önem taşıyor. Sadece incelenen bölgelerde nüfusun %3’e yakınının yer değiştirmesi bekleniyor, bu durumun dünyanın geri kalanında da gerçekleşeceği varsayılabilir. İklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olan ülkeler arasındaki göç, sınır ötesi çatışma çıkması potansiyelinden dolayı çok dikkat çekiyor ancak iç göç altyapı, iş olanakları, yiyecekler ve su kaynakları üzerinde baskı oluşturarak ciddi aksamalara neden olabilir.

140 milyon kişilik göç tahmini, bugün mevcut olan verilere bakılarak yapılmış bir tahmin, dolayısıyla koşulların değişmesi durumunda bunun önüne geçilebileceği düşünülüyor. Örneğin Dünya Bankası raporuna göre, ekonomik kalkınma daha iyi eğitim ve altyapı yoluyla iklim değişikliğini de kapsayacak şekilde yapılırsa, incelenen üç bölgedeki iç göç 65 milyon ile 105 milyon arasında kalabilir. Sera gazı emisyonlarının azaltılması için güçlü bir önlem alınırsa, göç rakamlarının 30 milyon ile 70 milyon civarında düşüş gösterebileceği belirtiliyor.

İklim değişikliğinin en çok en yoksul ve en savunmasız grupları etkileyeceği, tarımın dünyanın geniş bölgelerinde zor ve hatta imkânsız hale geleceği, su kaynaklarının tehdit altında olacağı ve bazı bölgelerde sel, kuraklık ve sıcak hava dalgaları oluşma olasılığının artacağı öngörülüyor. İklim değişikliği kaynaklı göçler konusunda önlem almaya bir an önce başlamak gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

23 March

2018 Dünya Mutluluk Raporu Yayımlandı

Her yıl bağımsız uzmanların çalışmalarıyla hazırlanan Dünya Mutluluk Raporu’nda bu yıl 156 ülke vatandaşlarının, 117 ülkeyse göçmenlerin mutluluk durumuna göre sıralandı. Rapora göre 2018’de dünyanın en mutlu ülkesi Finlandiya oldu. Bundan önceki yıllarda ise birinci sırada Danimarka, İsviçre ve Norveç yer almıştı. İlk sıradaki değişikliğe rağmen raporda ilk 10 sırada yer alan ülkelerin pek de değişmediği söylenilebilir. Bu ülkelerin, raporda ele alınan altı kriter olan gelir düzeyi, sağlıklı yaşam beklentisi, sosyal destek, özgürlük, güven ve cömertlik konularında aldıkları puanlar neredeyse birbirine eşit.

Geçtiğimiz yıl 69. sırada olan Türkiye, bu sene listede 74. sırada yer alabildi. ABD’nin, 2007’de 3. sırada yer alırken geçen 11 yılda 18. sıraya kadar gerilediği belirtiliyor. Uzun dönemli “mutluluk analizleri” yapıldığında, Togo’nun 17 sıra yükselerek mutluluğu en fazla artan ülke olduğu, Venezuela’nınsa en çok mutluluk kaybına uğrayan ülke olduğu görülüyor.



Rapor, ülkeleri sıralamanın yanı sıra, ülkelerin vatandaşlarını ve göçmenleri daha mutlu etmeye yönelik politikaların daha görülür kılınmasına katkıda bulunuyor. Ünlü ekonomist Jeffrey Sachs, raporun insanlar için en önemli konular doğrultusunda sağlam politikalar oluşturma gereğine küresel ölçüde dikkat çektiğini belirtiyor.

Mutluluk Raporu’nun bu yıl odaklandığı bir diğer nokta göçmenlerin mutlulukları oldu. Rapora göre, mutluluk seviyesi yüksek ülkelerde yaşayan göçmenlerin, aynı şekilde daha mutlu oldukları görülüyor. Sıralamalar arasındaki bu yakınlık, göçmenlerin mutluluğu üzerinde yaşadıkları ülkedeki yaşam kalitesinin yüksekliğinin etkisini gösteriyor. Sanılanın aksine, en mutlu göçmenlere ev sahipliği yapan ülkeler en zengin ülkeler değil, daha dengeli yaşamak için daha dengeli bir dizi sosyal ve kurumsal destek sağlayabilen ülkeler olduğu görülüyor. Her iki sıralamada da birinci sırada yer alan Finlandiya, bu eğilimi doğrular nitelikte bir performans gösteriyor.

Göçmenlerle ilgili raporda ele alınan bir diğer konu ise, yeni yaşadıkları ülkelerde, yerel halk kadar mutlu olabilmelerine rağmen kendi ülkelerinden kalan bir “mutluluk ayak izi”ni de taşımaya devam etmeleri.

PAYLAŞ: DETAY

9 March

Yeşil İklim Fonu’ndan 1 milyar doları aşan destek

2018’in ilk Yeşil İklim Fonu (Green Climate Fund – GCF) Yönetim Kurulu toplantısında, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında emisyon azaltımı ve adaptasyon üzerine 23 projeye toplamda 1,1 milyar dolara yakın destek sağlanmasına karar verildi. Yeni onaylanan projeler ile birlikte, gelişmekte olan ülkelerde düşük karbon ve iklim dirençliliği konusunda desteklenmek üzere yürütülen proje sayısı 76’ya, sağlanan fonun miktarı ise 3,7 milyar dolara ulaştı.

Toplantıda, GCF’nin faaliyetlerini güçlendirmek adına, “Yerli Halk Politikası” (Indigenous Peoples Policy) ile “Çevresel ve Sosyal Politikalar”ın da kabul edilmesini kapsayan bir dizi karar da alındı. Ayrıca Yönetim Kurulu, gelişmekte olan ülkelerin GCF fonlarına erişimine yardımcı olmak amacıyla, Hazırlık Programı’nın uygulanması için 60 milyon dolarlık ek bütçeyi de onayladı.

Emisyon azaltımı ve adaptasyonu kapsayan çok sayıda proje ve hazırlık desteği için ek 60 milyon dolarlık fon, GCF’nin gelişmekte olan ülkeleri iklim hedeflerini gerçekleştirmeleri konusunda desteklemeye hazır olduğunu gösteriyor. Söz konusu destek, iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir etki yaratabilir. Bununla beraber, Türkiye’nin GCF kapsamındaki fonlardan şu anda yararlanamadığını hatırlatmada fayda var.

PAYLAŞ: DETAY

9 March

Prestijli üniversitelerden sürdürülebilir finansman için iş birliği

Dünya’nın önde gelen 18 araştırma üniversitesinin bir araya gelerek kurduğu Sürdürülebilir Finans ve Yatırım için Küresel Araştırma İttifakı (Global Research Alliance For Sustainable Finance and Investment), küresel sürdürülebilir finans alanında akademik araştırmaları teşvik ederek Yeşil Finans sektörünü büyütmeyi ve geliştirmeyi amaçlıyor.

Üyeleri arasında Cambridge, Oxford, Yale, Stanford, California Üniversitesi, Berkeley, Imperial College London, Zürih Üniversitesi, Frankfurt School of Finance ve London School of Economics gibi prestijli üniversitelerin bulunduğu İttifakın üç ana hedefi bulunuyor:

• Sürdürülebilir finans ve yatırım alanında uluslararası çapta akademik konferanslar düzenlemek
• Sürdürülebilir finans ve yatırım üzerine çalışan araştırmacılar arasında akademik iş birliğini geliştirmek
• Sürdürülebilir finans ve yatırım üzerine çalışan lisansüstü öğrencilerin ve genç akademisyenlerin gelişimini sağlamak ve sayılarını arttırmak.

Son dönemde finans sektörü çalışanlarının, politikacıların ve sivil toplumun ilgisini çeken sürdürülebilir finans konusu, bu alanda kaliteli araştırmaların sayısını artırmak için de fırsatlar sunuyor.

Oxford Sürdürülebilir Finans Programı’nın da direktörü olan, İttifak eş başkanı Ben Caldecott verdiği bir röportajda, kurulan bu platformun halihazırda sürdürülebilir finans üzerine araştırma yapan 18 prestijli üniversiteyi bir araya getirerek etkili araştırma sonuçları elde edeceğini belirtiyor. 5 Mart’ta kullanıma açılan internet sitesiyle birlikte resmi olarak faaliyete geçen İttifakın akademik araştırmalara etkisi dışında 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşması’nın hayata geçirilmesi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleriyle ilgili çalışılmasında da oldukça etkili olacağı öngörülüyor. Kullandığımız finans sisteminin küresel çevresel sürdürülebilirlik kavramının gerekliliklerine uygunluğunu sağlayacak olan araştırma sonuçları, sürdürülebilir kalkınma seviyesine ulaşmak için küresel finans sektöründeki eksikliklere çözüm üretecek.

İttifakın ilk etkinliği Eylül 2018’de Maastricht Üniversitesi’nde yapılması planlanan “Sorumlu Şirketleri Yönetmek ve Finanse Etmek” konulu konferans olacak. Sürdürülebilirlik alanında akademik çalışmaların sunulacağı Maastricht’te sürdürülebilir finans ve yatırım alanında teorik ve pratikte gelişme sağlayacak bilgi üretimi hedefleniyor. Ayrıca, yıl boyunca Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da daha küçük ölçekte konferansların gerçekleşmesi planlanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 March

Sosyal girişimcilere, büyük şirketlerle ortaklık yolunda 8 öneri

Sosyal girişimlerin fikirlerini hayata geçirmeleri ve etki alanlarını genişletmeleri adına büyük şirketlerle ortaklıklara gitmeleri büyük önem taşıyor. Bu ortaklıklar sosyal girişimlerin önemli fırsatlara erişmesine olanak tanırken çoğu zaman oldukça uzun ve zorlu süreçlerle başlıyor.

Finansal teknoloji alanındaki genç ve yenilikçi bir girişim olan Destacame’in, Şili’deki en büyük bankalardan biriyle yaşadığı ortaklık çabası sürecindeki deneyim, diğer sosyal girişimcilere yol gösterici olabilir. Bireysel ödeme kapasitesi ve kredi itibarını değerlendirmek için elektrik veya su faturası ödeme geçmişi gibi verileri kullanan alternatif bir kredi derecelendirme platformu olan Destacame, bankaların, düşük gelir segmentinde yer alan müşterilere düşük maliyetler ile hizmet vermesini sağlıyor.

Genç ve yenilikçi şirketler, kullanıcı deneyimini iyileştirmek için esnek ve çevik süreçler önerirken, bankalar sağlam altyapı, geniş müşteri tabanları ve tanınmış markaları sağlayarak bu tür ortaklıkları her iki taraf açısından fayda sağlayan bir yapıya dönüştürüyor. Destacame gibi sosyal girişimlere fon sağlayan Catalyst Fund üzerinden yaşanan tecrübeler temel alınarak, teknoloji alanındaki sosyal girişimciler için oluşturulan öneriler şu şekilde:

1. İş ortağınızın son teslim tarihlerine hakim olun

Kurumun büyük kilometre taşları, iç projeleri ve zaman çizelgelerini iyi bilmelisiniz. Bütçe yılının ne zaman başlayıp ne zaman sona erdiği, yönetim kurulunun ne zaman toplandığı, önemli kararların ne zaman verildiği dikkatle takip edilmesi gereken konular arasında.

2. Doğru insanla iletişime geçtiğinizden emin olun

Kurumda kimin hangi görevden sorumlu olduğunu anlamalı ve iletişimde olduğunuz kişiye nasıl yaklaşacağınızı bilmelisiniz. Bir IT (Bilgi Teknolojileri) müdürü, CFO, CEO veya İK müdüründen çok farklı konuları önemseyebilir. Bu nedenle herkese hitap eden bir yaklaşımdan öte ortaklığı ileriye taşıyacak çalışanlara ulaşacak bir yaklaşım benimsemek daha etkili olabilir.

3. Doğru çözümü sunun

Karar mercilerinin çözüm aradığı noktaları ve çözüm konusunda ne kadar istekli olduklarını anlamalısınız. Performans arttırıcı çözümler sunmak yerine, var olan sorunları çözmek iyi bir ortaklık için doğru yol olabilir.

4. Pozitif etki yaratın

Girişiminiz düşük işletim maliyeti ve genel giderlerin azaltılmasına katkı sağlamalı. Müşterilerin sadakatini arttırmalı, riskleri azaltmalı veya pahalı ürünlerin satışı için müşterileri ikna etmelisiniz.

5. Becerilerinizi gösterin

Geçmiş tecrübelerinizi canlı gösterimler (demo’lar) ile anlatıp bankaların iş süreçlerine ve mevzuatına hakim olduğunuzu göstermelisiniz.

6. Ortağınızın IT dilini konuşun ve etkili bir entegrasyon tecrübesi sağlayın

Her yeni müşteri için özelleştirilmiş bir çözüm oluşturmak ve bunu eski sistemlere entegre etmek korkutucu gelebilir. Ancak birçok sosyal girişim, ortaklık gelişimi sürecinde zaman alan ve maliyetli olan fakat ortaklar açısından tatmin edici olan isteğe özel ürünler geliştiriyor.

7. Ortağınızın iç değişiklikleri öngörmesine yardımcı olun

Sunduğunuz çözümlerin, finansal kuruluşların iç süreçleri, yönetim ve çalışanlar üzerinde nasıl bir etkisi olacağını gösterin. Böylelikle liderler sizin çözümlerinizin olumlu etkisini şirketin tamamında göreceklerini bilirler. 8. Uzun vadeli hedeflere hazır olun CEO’lar ortaklıkların uzun dönemli olabileceğini, yeterli kaynağa sahip olmayan girişimcilerin böyle durumlarda anlaşmanın gerekliliklerini sağlayamadıklarını belirtiyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 March

Karikatüristlerin gözünden toplumsal cinsiyet eşitliği

Mizah ve hicivin, toplumsal cinsiyet konusunu görünür kılmada ve eleştirel bir şekilde ele alınmasını sağlamada göz ardı edilemez bir etkisi var. Dünyadaki politik konularda çizimler yapan karikatüristlerin, esprili ve düşündürücü tasvirleriyle kadınların karşılaştıkları eşitsizliklere ve adaletsizliklere dikkat çekmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırma çabalarına katkı sağlıyor.

Dünyanın birçok yerinde kadınlar, erkeklerden daha az eğitiliyor, bilgileri, yetenekleri ve mücadele güçleri tanınmıyor. Kadınların sağlıklı ve tatmin edici bir hayata erişimlerini engelleyen güç ilişkileri kişiselden kamuya toplumun birçok seviyesinde varlık gösteriyor. Değişim, kadının güvenli bir yaşama ve ekonomik kaynaklara erişimini kolaylaştıran, evdeki sorumlulukları sadece kadın üzerine yüklemeyen ve hafifleten, kamusal yaşama katılımlarını kolaylaştıran politikalar ve programlarla mümkün olabilir. Etkili eğitim, kitle iletişimi ve özellikle kullanılan dil toplumsal farkındalık adına büyük önem taşıyor.

UN Women ve 59 farklı ülkeden 162 politik karikatüristin oluşturduğu, kar amacı gütmeyen uluslararası bir ağ olan Cartooning for Peace (Barış için Karikatür), Dünya Kadınlar Günü ve Kadının Durumu üzerine Birleşmiş Milletler (BM) Komisyonu’nun 62. Toplantısı için güçlerini birleştirdi.

Politik bir karikatürist olan Plantu tarafından 2006 yılında kurulan ve Nobel ödüllü eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan hamiliğinde bulunan topluluk, politik karikatürler aracılığıyla ifade özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konularda insan hakları savunuculuğu yapıyor. Cartooning for Peace üyelerinin kadının güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili eserlerinden bazılarını sizlerle paylaşıyoruz:


*Kübalı karikatürist Angel Boligan


  *Birleşik Devletler’den Liza Donnelly


  E: Şaraptan hiç anlamıyorum.
  K: Benim fikrim var.
  E: O zaman bi’ Bordeaux 2007 alalım.


*Belçika’dan Cecile Bertrand

PAYLAŞ: DETAY

2 March

Paris hedefleri yolunda “Yatırımcı Gündemi”

“Yatırımcı Gündemi” (The Investor Agenda), küresel yatırımcı topluluğunu, iklim değişikliği ve Paris Anlaşması hedefleri doğrultusunda kritik derecede önem taşıyan çalışmaları hızlandırmak ve yatırımcıların sesini daha net bir şekilde duyurmak amacıyla kuruldu. Asia Investor Group on Climate Change, CDP, Ceres, Investor Group on Climate Change, Institutional Investors Group on Climate Change, Principles for Responsible Investment (PRI) ve UNEP Finance Initiative’in bir araya geldiği hareket adına söz konusu kuruluşlar, yatırımcıların sorumlu yatırım konusunda attıkları adımlar ve ulaşılan sonuçlar üzerine her yıl raporlama yapacak.
The Investor Agenda kapsamında yatırım kuruluşlarının, müşterilerinin güvenini sağlama görevlerine uygun olarak, aşağıdaki bir veya daha fazla odak alanında harekete geçmeleri teşvik ediliyor.
Yatırım
Düşük karbonlu yatırımların yapılması, aşamalı olarak kömür yatırımlarından çıkılması ve iklim değişikliğinin portföy analizi ve karar verme süreçlerine entegre edilmesi gibi yatırımcıların güvenini de sağlamaya yönelik adımlar, bu konu altında paylaşılan öneriler arasında.
Kurumsal Sorumluluk ve Katılım
Yönetim kurulları ve üst yönetim taahhütlerinin garanti altına alınması için Climate Action 100+ imzacısı olunması öneriler arasında.
Yatırımcı Beyanı
Finansal İstikrar Kurulu (Financial Stability Board) çatısı altında yer alan İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun (Task Force on Climate Related Financial Disclosures – TCFD) varlık sahipleri ve varlık yöneticilerine yönelik oluşturduğu öneriler ile uyumlu bir şekilde iklim değişikliğiyle ilgili risk ve fırsatların raporlanması en dikkat çeken öneri olarak göze çarpıyor.
Politika Savunuculuğu
Bu konu altında, hükümetlerin, Paris Anlaşması hedefleri konusunda harekete geçmeleri ve 2020 itibariyle iklim politikaları kapsamında daha sıkı hedefler geliştirmeye sevk edilmesi amacıyla politika beyanları yayınlamak gibi öneriler yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

23 February

Küresel Tedarik Zinciri Raporu yayımlandı

CDP'nin 2018 Küresel Tedarik Zinciri Raporu’na göre, tedarik zincirinde emisyonla mücadele konusunda lider şirket sayısı bir yılda iki katına çıktı. İklimle ilgili riskler konusunda farkındalık yüksek olmasına rağmen, bu liderlik hareketi tedarik zincirinde kapsamlı aksiyonlar başlatamıyor ve emisyon azaltımı ve maliyetleri düşürmede yetersiz kalıyor.

Tedarik zincirindeki emisyonlar direkt operasyonlarda ortaya çıkan emisyonlardan yaklaşık dört kat daha yüksek. Bu anlamda Paris Anlaşması’nın hedeflerini gerçekleştirmek için tedarik zincirinin her aşamasında aksiyon almak gerekiyor. Gitgide sayısı artan bir grup şirket tedarik zincirinde emisyon azaltımı konusunda öncülük ediyor. Bu yıl, CDP’nin Tedarikçi Katılımı lider kurulu, aralarında Bank of America, Kellogg Company, Nestlé ve Unilever gibi şirketlerin bulunduğu 59 şirketin tedarik zincirinde emisyonlarını düşürüp çevresel risklerin azaltılmasına katkı sağladıklarını açıkladı. Böylelikle 2017’de sayısı 27 olan lider şirket sayısı ikiye katlanmış oldu.

CDP’nin davetine yanıt veren tedarikçilerin %76’sı iklim değişikliği konusunda kendi faaliyetlerini etkileyebilecek riskleri tespit etti. CDP’ye yanıt veren şirketlerin %52’si ise iklim değişikliğini iş stratejilerine entegre ettikleri beyanında bulundu. Bu oranlar, tedarik zincirinde emisyon azaltımı konusunda büyük bir potansiyel olduğunun göstergesi. Ancak, Küresel Tedarik Zinciri ağının büyük bir kısmı bu konuya kayıtsız kalıyor. CDP’ye yanıt veren tedarikçilerden, emisyonları azaltmak, su güvenliği ve ormansızlaştırma konularında kendi tedarikçileriyle ortak hareket edenlerin oranı %23’ün altında.

PAYLAŞ: DETAY

23 February

Almanya hava kirliliğine karşı ücretsiz toplu taşımayı konuşuyor

Otomotiv sektörü konusunda dünya liderleri arasında yer alan Almanya, trafik yoğunluğunu, hava kirliliğini ve karbon salımlarını azaltmak amacıyla toplu taşımayı ücretsiz hale getirebilir.

Almanya Çevre Bakanı Barbara Hendricks’in de aralarında bulunduğu bir bakanlar grubu, hava kirliliği ile mücadelenin Almanya’nın öncelikli konuları arasında yer aldığı beyanında bulundular. En geç yıl sonunda eski başkent Bonn ile Essen ve Mannheim gibi sanayi şehirlerinin de aralarında bulunduğu beş şehirde ücretsiz toplu taşıma uygulaması pilot olarak başlayacak.

Avrupa’da yılda yaklaşık 400.000 ölüm ve 20 milyar Euro sağlık harcamasına sebep olan hava kirliliği, 130’un üzerinde şehri ciddi anlamda etkiliyor. AB’nin hava kirliliği konusunda belirlediği yasal limitlerin üzerine çıkan ülkeler, Avrupa Adalet Divanı tarafından cezalandırılabiliyor.

Toplu taşıma kullanımı Almanya’da son yirmi yıl içerisinde ivme kazanarak 2017 yılında toplamda 10,3 milyar seyahat sayısına ulaştı. Almanya’da toplu taşımanın, Avrupa’daki diğer ülkelere kıyasla ucuz olması, halihazırda teşvik edici bir unsur olarak göze çarpıyor. Örneğin, Londra metrosunu kullanmak için tek yön bilete 5,5 Euro ödenmesi gerekirken, Berlin’de 2,9 Euro ile seyahat edilebiliyor.

Daha önce aralarında ABD’nin Seattle kentinin de bulunduğu bedava toplu taşıma denemeleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

İki yıl önce Volkswagen’in dizel araç emisyon hilesi skandalından sonra, emisyon azaltımı ile ilgili bu doğrultuda alınacak bir karar, Almanya’nın iklim değişikliği konusundaki imajına da katkıda bulunabilir.

PAYLAŞ: DETAY

23 February

EESC’den ticaret anlaşmalarına uyum konusunda yeni çağrı

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi (EESC), 15 Şubat’ta kabul ettiği kararla AB ülkelerini, serbest ticaret anlaşmalarında “Ticaret ve Sürdürülebilir Kalkınma” (TSD) bölümleri olarak tanımlanan çalışma ve çevre bölümlerine ağırlık verme çabalarını hızlandırmaya çağırdı. Bu hareket, AB’nin çevre ve çalışma konularını daha iyi izlemesi için yapılan ve son zamanlarda sayısı giderek artan çağrılardan bir tanesi. Bununla beraber, Brüksel’de konuyla ilgili gelişmeler, halihazırda beklemede olan Asya ile yapılacak serbest ticaret anlaşmalarını daha belirsiz hale getiriyor.

AB’nin ticaret ve sürdürülebilir kalkınma konularını yürürlüğe koymasının ardından müzakere sürecinin bir parçası olarak hareket eden AB Danışma Konseyi, işçi ve işveren örgütlerini bir araya getiriyor. Ayrıca, AB’nin Ticaret ve Sürdürülebilir Kalkınma ile ilgili bildirileri, imzacıları Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) sekiz temel sözleşmesine bağlı kalmaya ve nesli tehlike altında olan hayvan ve bitki türlerinin uluslararası ticaretine yönelik bir sözleşme olan CITES gibi uluslararası çevre sözleşmelerine uymaya davet ediyor. AB’nin serbest ticarete yönelik bir sonraki uygulamasınınsa, Paris Anlaşması’nın iklim değişikliği ile ilgili aksiyonlarını devreye sokmak olacağı belirtiliyor.

EESC kararı, Avrupa Birliği Serbest Ticaret Anlaşmaları izleme mekanizmalarını, Avrupa Komisyonu’na ticaret ve sürdürülebilir kalkınma taahhütlerinin uygulanması için baskı yapmak yerine, bağımsız bir şekilde bu taahhütlerin ihlallerinin araştırılmasına ağırlık vermeye çağırıyor. Tüm bu aksiyonların yanı sıra, EESC, Avrupa Komisyonu’nun ülkeler içindeki danışma gruplarının şikayetlerini dikkate almadığı yönünde eleştirilerde bulunuyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

23 February

Kaldırım Nerede?

Kentsel sorunlara alternatif çözümler geliştirerek daha yaşanabilir kentlere ulaşmayı amaçlayan Sokak Bizim Derneği, “Kaldırım Nerede?” kampanyasını dijital bir platforma taşıdı. Değişimin, kentin en küçük birimi olan sokaklardan başlaması gerektiğine inanan Sokak Bizim Derneği, çalışmalarında yaratıcı ve katılımcı yöntemler kullanarak, farkındalık arttırmayı ve kentli bireyleri harekete geçmeleri için teşvik etmeyi hedefliyor.

“Kaldırım Nerede?” kampanyası, Türkiye genelinde yaygın bir soruna dikkat çekerek tüm yayaları kaldırımların mevcut durumunu değerlendirmeye çağırıyor. 2013 yılında ilk gerçekleştirilen kampanyada kentliler kaldırımda yürürken karşılaştıkları sorunları, üzerinde kaldırım standartlarına ilişkin bir cetvel bulunan ‘kaldırımölçer’ bandı ile işaretlemiş, daha sonra fotoğrafını çekerek #kaldırımnerede etiketiyle sosyal medyada paylaşmışlardı.

Kampanya kapsamında bu sene, paylaşılan sorunları toplu halde gösterecek, haritalayacak ve kategorize edecek yeni bir ara yüz geliştirilmiş. Kentliler, kaldırımlarla ilgili günlük hayatlarında karşılaştıkları sorunların fotoğrafını çekiyor, bu fotoğrafları detaylı konum bilgisini açarak #kaldırımnerede etiketiyle Twitter üzerinden paylaşıyor. Paylaşımlar, hazırlanan yazılım sayesinde kaldirimnerede.org sitesindeki online haritaya işleniyor.

Twitter üzerinden paylaşımı yapılan sorunlar beş kategori altında haritalanıyor:

-Dar, yüksek veya bozuk durumdaki standart dışı kaldırımlar,
-Motorlu araçların yasadışı park etmesi ile oluşan araç işgali,
-Dükkanların kaldırıma taşması gibi geçici işgaller,
-Trafo, telefon, çöp kutusu ve reklam panosu gibi kalıcı işgaller, 
-Kaldırımın hiç olmaması. 

Kategorilerin farklı renklerde etiketlere sahip olması ve paylaşımların haritada konumlarının detaylı bir şekilde gösterilmesi, hangi sorunların nerelerde yoğunlaştığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yerel aktörlere bu hususta inisiyatif alma çağrısı niteliğindeki kampanya, henüz birinci ayında olmasına rağmen şimdiye dek, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinden 700’e yakın paylaşım almış.

Siz de yaya olarak evinize ya da işinize yürürken gündelik hayatta karşılaştığınız kaldırım işgallerini #kaldırımnerede etiketiyle Twitter üzerinden paylaşabilir, kaldirimnerede.org web sitesine girerek yaşadığınız alanda yapılan paylaşımları görebilirsiniz.
Kampanya videosuna buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

10 February

Davos’tan gelişmeler

Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF), 23-26 Ocak’ta Davos’ta gerçekleşen yıllık toplantısında, dünya liderleri iklim eylemine ivme kazandırılmasından okyanusların korunmasına, kadınların güçlenmesinden eğitimin geleceği ve sağlam bir ekonomik yapıya geçişe kadar birçok farklı konuda görüşlerini paylaştı. Bu seneki teması “Creating a Shared Future in a Fractured World” (“çatlamış” bir dünyada ortak bir geleceğin yaratılması) olan toplantıda, küresel risklerle ilgili söylemlerin artık eyleme dönüşmesi gerektiği görüşü öne çıktı.

Liderler neler söyledi?

Toplantının ilk gününde Hindistan Başbakanı Narendra Modi, insanlığın karşı karşıya olduğu en zorlu üç konunun iklim değişikliği, terör ve küreselleşmeden uzaklaşmak olduğunu belirtti. Modi’ye göre, ülkelerin, sınırlarını aşarak dayanışma içerisinde hareket etmeye ihtiyacı var. Modi aynı zamanda, hemen herkesin karbon emisyonlarını azaltma hakkında konuştuğunu fakat sadece birkaç ülkenin gerçekten sözlerinin arkasında durduğuna dikkat çekti.

Angela Merkel konuşmasına tarihten dersler almak gerektiğini vurgulayarak başladı. Çok taraflılığın tehdit altında olduğunu söyleyen Alman Şansölyesi, günümüzün zorluklarının duvarlar örerek değil, iş birliği ve gizlilikten kaçınma ile çözüleceğini dile getirdi. Fransa Başbakanı Macron, Merkel’in sözlerine benzer şekilde, iş birliğini vurguladı ve küresel kapitalizmin neden olduğu eşitsizliklerle mücadele etmek için bir araya gelme çağrısında bulundu.

Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May ise, Avrupa Birliği’nden ayrılacak olmasına rağmen Birleşik Krallık’ın küresel ticaretin savunucusu olacağını ve tüm ülkelerle yeni ikili anlaşmalar yapacaklarını belirtti.

Toplumsal cinsiyet ve kadının güçlenmesi

Forum’un yıllık toplantısı ilk kez sadece kadınlardan oluşan eş başkanlar tarafından yürütüldü. Norveç Başbakanı Erna Solberg, yolsuzluk, kanun dışı para akışları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konularına odaklanılmasına yönelik çağrıda bulunurken kız çocuklarının eğitime tam katılımlarının ilk adım olduğunu vurguladı. Mann Deshi Foundation’un kurucusu ve başkanı Chetna Sinha herkesin erişebileceği finansal kaynak için çağrıda bulundu ve kadın girişimciler için 100 milyon Rupee değerinde bir alternatif yatırımın duyurusunu yaptı.

Microsoft’tan Peggy Johnson, kadınların erkek iş arkadaşları ve müdürleri ile yaşadıkları cinsel çatışmalardan kaçınmak için harcadıkları zaman ve eforu dile getirdi. Johnson, bu konuya dikkat çekmek amacıyla Twitter’daki #MeToo (#BenDe) hareketi ortaya çıktığında, kadın arkadaşlarının, bunun aslında #WhoHasn’t (#KimDeğilki) şeklinde tepki verdiklerini anlattı. Cinsiyetçi şakalara artık hiç gülmediğini belirten Johnson, bunu şu anda bir yönetici olarak sahip olduğu güce bağladığını; kadınların güçlenmesiyle birlikte toplumun da değişeceğini söyledi.

Çevresel Riskler

Hindistan başbakanı Modi, Davos’tan bir hafta önce yayımlanan Küresel Riskler Raporu’nda dikkat çekilen noktalara uygun olarak, çevresel sorunların dünyanın başına gelen en tehlikeli riskler olduğunu, bu sorunların bir süredir sağlığımızı ve refahımızı etkilediğini söyledi. Greenpeace’ten Jennifer Morgan, dünya liderlerini vatandaşlar, müşteriler ve çalışanlar bazında aksiyon alıp iklim eyleminin ölçeğini ve ilerleme hızını artırmaya davet etti. Emmanuel Macron ise, Fransa’nın 2021’e kadar tüm kömür santrallerini kapatacağını duyurdu ve iklim eyleminin, ekonomide reform gerçekleştirmeye yönelik planları arasında bulunduğunu söyledi.



Okyanusların durumu

Okyanusların insanlığın ürettiği fazla ısının %90’ını, CO2 emisyonlarının ise yaklaşık %30’unu soğurduğunu düşündüğümüzde, okyanuslara ne denli bağımlı olduğumuz daha net bir şekilde görülüyor. Ancak günümüzde okyanuslar plastik kirliliği, aşırı avlanma, iklim değişikliği ve asitleşme tehdidi altında. Okyanuslardaki hayatı korumak için, Birleşmiş Milletler Sekreterliği’nin Okyanus Temsilciliği ve İsveç Başbakan Yardımcısı tarafından, Benioff Okyanus Girişimi’nin sağladığı fon yardımıyla yeni bir ortaklık kuruldu. “Okyanus Eylemi” ortaklığının üyeleri bilim, teknoloji, iş dünyası ve kamu dışı gruplardan 40’a yakın önde gelen aktivist ve düşünce liderinden oluşacak ve 14. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’nin gerçekleştirilmesine destek sağlayacak.

Forumda çevresel konulara dair bir diğer öne çıkan gelişme ise Ellen MacArthur Derneği çatısı altında 2025’e kadar %100 yeniden kullanılabilir, geri dönüşümlü veya bozunabilen ambalajlama kullanılması için önde gelen marka, perakendeci ve ambalaj şirketlerinin birlikte çalışacağını açıklaması oldu. Listede yer alan Amcor, Ecover, evian, L’Oréal, Mars, M&S, PepsiCo, The Coca-Cola Company, Unilever, Walmart, ve Werner & Mertz yılda 6 milyon tondan fazla plastik ambalaj üretiyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 February

S360 yeni takım arkadaşları arıyor!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Ekibimizle birlikte proje bazlı çalışacak “Sürdürülebilirlik Danışmanı” ve stajyer pozisyonları için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 21 Şubat 2018 Çarşamba gününe kadar info@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

Sürdürülebilirlik Danışmanı Görev Tanımı:

• Farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketler için sürdürülebilirlik strateji, iletişim ve raporlaması alanlarında proje ekibine destek sağlamak
• Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak

Sürdürülebilirlik Danışmanı Aranan Özellikler:

• Küresel raporlama pratiklerine hâkim olmak
• İlgili alanlarda minimum 3 yıl profesyonel tecrübe sahibi
• İlgili konularda yüksek lisans derecesi ve akademik yeterlilik sahibi
• Analitik yönü güçlü, öğrenmeye açık
• Ekip çalışmasına yatkın
• İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarı
• Çok iyi derecede İngilizce bilmek
• Türkçe ve İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli

Stajyer Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:

• Sürdürülebilirlik iletişimi ve sosyal medyaya ilgi
• Üniversitelerin ilgili bölümlerinde eğitim görmek
• Çok iyi derecede İngilizce bilmek
• Türkçe ve İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli

S360 Hakkında:

Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

9 February

İş yaşam dengesi için İkigai felsefesi

Bu yazımızda iş yaşam dengesine dair farklı araştırmaların sonuçlarını, çalışma koşullarının ağır olmasına rağmen yaşam süresinin oldukça uzun olduğu Japonya menşeili felsefik yaklaşım olan İkagi ile birleştiren bir derlemleyle ele aldık. Çünkü ikagi felsefesinin ve sorgulamalarının, sertifikalı bir B Corp olan S360 ve değer yaratmayı, iyi bir amaç için çalışmayı odağına alan tüm şirketler için anlamlı olduğuna inanıyoruz.

Kötü çalışma koşulları konusundaki ünüyle tanınan Japonya’nın Tokyo gibi büyük şehirlerinde çalışanlar, klasik bir iş gününe çok kalabalık trenlerde başladıkları görüntülerle biliniyorlar. İşe yolculuğun çileli olmasının yanı sıra çalışma kültüründe de stres yaşatan uygulamalar ve uzun çalışma saatleri ön plana çıkıyor. Beyaz yakalı insanlarla dolu gece yarısı trenleri ülkede fazla mesailerin ne kadar yaygın olduğunun bir göstergesi. Tüm bu tempoya rağmen Japonya, kadınlarda 87, erkeklerde 81 yıl ile dünyada yaşam süresinin en uzun olduğu ülkelerden bir tanesi.

Peki Japonların uzun yaşam sürelerinin ve tüm olumsuz koşullara rağmen yüksek iş verimliliğinin ardında bir Japon felsefesi olan ve “var olma nedeni” olarak tanımlanan İkigai yatıyor olabilir mi?

Bir ven şemasında üst üste geçen dört unsurun kesişim noktası ikigai olarak ifade ediliyor: Sevdiğiniz şeyler, iyi olduğunuz konular, dünyanın neye ihtiyacı olduğu ve ne için para kazandığınız. Bu unsurların ağırlığı kişiye göre değişiklik gösterebilir, örneğin ne kadar para kazandığınız sizin ikigainizde daha küçük bir alana sahip olabilir. Central Research Services tarafından 2010 yılında yürütülen bir araştırmaya göre, Japonya’da 2,000 kişinin sadece %31’i yaşam amacını işi ile bağdaştırıyor, bazı insanların hayat amaçları işleri olurken, bazılarınınki sadece bununla sınırlı kalmıyor.




  Kişinin sevdiği ve yeteneklerine uygun olan işi yapması ve iyi halinin devamlılığı için para kazanmak istemesi, dünyanın neye ihtiyacı olduğunu sorgulaması, var olma amacını oluşturan bir bütünün parçaları olarak ifade ediliyor. Örneğin, günümüzde yeni nesil ve yetenekler, dünyanın iyi halinin devamlılığı için, çalıştıkları şirketin bir amaca hizmet etmesi gerektiğini düşünüyor, etki yaratmayı önemseyen şirketlerde çalışmayı daha çok tercih ediyorlar.

Uzun ve yorucu çalışma saatlerine rağmen Japonya’da çalışan verimliliğinin yüksek olması ise Japon kültüründe bilgiyi aktarmanın toplumsal bir görev olarak benimsenmesi ile açıklanıyor. Yazar Dan Buettner, Japonya’da yaşlılığın kutlu bir şey olarak görüldüğünü, yaşlı bireylerin bilgilerini genç kuşaklara aktarmalarını topluma hizmet olarak gördüklerini belirtiyor. Bu aynı zamanda bireylere, kendi hayatlarının dışında bir yaşam amacı da veriyor. Üst düzey yönetici yerleştirmeleri yapan şirket Probity Global Search CEO’su Yuko Takato, şirket kurmak isteyip belirsizliklerden ürküyorsanız, benzer bir şeyi yapan birinin bunu nasıl yaptığına bakın, planlarınızın uygulamasını görmek bunu yapabileceğinize dair güven verecektir, diyor. Japon kültüründeki bu örnek almaya yönelik iş birlikçi yaklaşım iş verimliliğini sağlarken, bireylere toplum tarafından desteklenme duygusu aracılığıyla güven de veriyor.

İkigai felsefesinin yanı sıra, çalışanların iş yaşamındaki verimliliği ile ilgili bir diğer araştırma ise ülkelerin karnesini çıkarıyor. Araştırma sonuçlarına göre, Norveç çallışan verimliliği konusunda ikinci, ABD altıncı, kahve molaları ile ünlü İsveç onuncu, uzun öğle aralarıyla bilinen Fransa onbeşinci, Japonya onsekizinci ve Güney Kore yirmiikinci sırada yer alırken, en üretken ülke olarak birinciliği Lüksemburg elinde tutuyor.



  Malmo’dan Stockholm’a, İsveç’teki birçok şirket, çalışanlarına gün içerisinde işi bırakıp sohbet etmelerini öneriyor. 2017 çalışan verimliliği sıralamasında onuncu sırada yer alan İsveç, “zorunlu” kahve molaları ile boş zaman geçirmenin iş rutini içerisinde e-posta yollamak kadar önemli olduğunu vurgulayıp bu anlayışı günlük iş yaşamına entegre ediyor. Diğer taraftan, University of Surrey tarafından yapılan bir çalışma, iş saatleri dışında e-posta yanıtlamak zorunda kalan çalışanların kendilerini köleleşmiş hissetiklerini ortaya çıkarıyor. Araştırmada yöneticiler insanın iyi hali için bu durumun önüne geçmeye davet ediliyor.

Bu alanda yapılan bir diğer araştırma ise Great Place to Work tarafından yapılıyor. Çalışan bağlılığından iş hayatı ve özel hayat dengesine, iş ortamında kendilerini rahat hissedip hissetmediklerinden yöneticileriyle ilişkileri konularına farklı alanlarda sorulan soruların analiz edildiği Raporda, çalışanlar için iyi bir iş yeri kültürü oluşturan şirketlerin piyasa genelinde daha iyi performans göstererek büyüdüklerini gösteriyor. Yukarıda bahsi geçen kriterler dikkate alınarak yapılan analizler sonucunda Türkiye’de 20-50 çalışan kategorisinde GE Aviation 250-500 çalışan kategorisinde Microsoft, 50-2000 kategorisinde Axa Sigorta ve 2000 üzerinde çalışan kategorisinde Hilton birinci sırada yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 February

2018 “En Sürdürülebilir 100 Şirket” sıralaması

Teknolojik gelişmeler, çalışma şeklimizden alışverişe, ulaşım biçiminden yaşam tarzlarımıza tüm hayatımızı hızla değiştiriyor. Değişimin yönü ve hızı, daha düşük karbonlu bir geleceğe işaret ediyor. Örneğin, Bloomberg New Energy Finance tarafından yayımlanan bir rapora göre elektrikli ulaşım ve genel olarak enerji depolama için kritik önem taşıyan lityum iyon bataryaların fiyatlarında sadece 2016 yılında %24 düşüş gerçekleşti. Center for Climate and Energy Solutions tarafından yayımlanan başka bir çalışma ise 1.200 şirketin karbon fiyatlandırmasına gittiğini veya iki yıl içerisinde gideceğini ortaya koyuyor.

Corporate Knights, bu ortamda iş dünyasının sorumlu aktörlerine dikkat çekmek ve en iyi sürdürülebilirlik performansı gösteren küresel şirketleri belirlemek amacıyla Global 100 listesini yayımlıyor. Listede bu sene yer alan şirketlere bakıldığında, kamu hizmetlerinin yenilenebilir enerjiye kaydığını, geleneksel otomobil şirketlerinin elektrikli araçlara devasa yatırımlar yaptığını, gıda şirketlerinin daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir şekilde üretilmiş gıdalara yöneldiğini ve çatışma minerallerinin tedarik zincirlerinden uzaklaştırılmasına yönelik odağın arttığı görülüyor.



Sürdürülebilirlik konusunda önde gelen ve listede yer alan birçok şirketinin bile yeni şartlara ayak uydurmada zorluk çektikleri görülebiliyor. Aralık ayında “Kömür ve doğal gaz dâhil olmak üzere geleneksel enerji piyasası daralıyor” şeklinde açıklamada bulunan General Electric, bu alanlarda 12.000 çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Bu sayı Siemens için 6.900 olarak açıklandı. Listede sürdürülebilir inovasyonda elde ettiği başarıyla Fransa menşeli çok uluslu yazılım şirketi Dassault Systèmes’in bu yıl ilk sırada yer alıyor. Geçen yıl 11. sırada olan şirket, sahip olduğu dijital teknolojileriyle, yenilenebilir enerjiye geçiş, sürdürülebilir ulaşımın çeşitli formlarını test etme ve akıllı şehirlerin yaratılması konularında başka şirketlere ve hükümetlere destek olarak listede en üst sıraya tırmandı. Bu yıl “yeşil gelirler”, endeks metodolojisinde değişikliğe gidilerek bir ana performans göstergesi (KPI) olarak eklendi. Endekste kendine yer bulan Valeo (listede üçüncü sırada yer aldı), Itron ve Chr. Hansen gibi şirketlerin, yeşil gelir skorunun %40’ın üzerinde olduğunu belirtmek gerekiyor. 2018 listesinde 22 farklı ülkeden şirket bulunuyor ve liderliği ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’tan şirketlerin üstlendiği görülüyor. Listenin %69’u Avrupa, %22’si Kuzey Amerika ve %12’si Asya menşeli şirketlerden oluşuyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 February

Paris Anlaşması, AB’nin yeni ticaret anlaşmalarında ön koşul olabilir

Donald Trump yönetimi Paris Anlaşması’ndan çekilme kararından geri dönmezse, ABD, Avrupa Birliği ile yeni ticaret anlaşması yapamayabilir. Bununla birlikte, Rusya ve Türkiye’nin de AB ile potansiyel ticaret anlaşmaları, bu ülkeler Paris Anlaşması’nı yürütmeye almazlarsa tehlikeye girebilir.

Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Baptiste Lemoyne, Fransız Parlamentosu’na hitap ederken, AB ile ticaret anlaşması imzalayan tüm ülkelerin Paris Anlaşması’nı yürütmeye koymasını talep etmelerinin, Paris Anlaşması yoksa ticaret de yapılmamasının gerektiğini belirtti. Lemoyne’un sözleri, AB Ticaret Temsilcisi Cecilia Malmstörm tarafından atılan bir tweet’le de desteklendi. Malmstörm, tweet’inde “Bugün tüm AB ticaret anlaşmalarında Paris Anlaşmasına referans verilmeli” sözlerini paylaştı. Bu açıklamalara, Avrupa Komisyonu’nun bir sözcüsünden de destek geldi. Sözcü, Japonya ile geçtiğimiz yıl sonuçlanan ticaret anlaşmasında Paris Anlaşması’nın yürürlüğe koyulmasına açıkça referans verildiğini belirterek artık önemli bir ticaret anlaşmasının, sürdürülebilir kalkınmaya dair iddialı bir bölümü içermeden düşünmenin oldukça zor olduğunu belirtti.

Bu açıklamalar, ortalama küresel sıcaklık artışını iki derecenin altında tutmak için neredeyse tüm ülkeler tarafından üzerinde uzlaşılan Paris Anlaşması’nı yürürlüğe koymayan ülkelerin, AB ile yapacakları yeni ticaret anlaşmalarına taraf olmalarının önü kapanabilir. Paris Anlaşması’nı imzalamayan sadece iki ülke bulunuyor. Nikaragua, anlaşmanın küresel ısınmanın önüne geçmeyeceğine inandıklarını belirtmiş, Suriye ise iç savaş sebebiyle Anlaşma’yı imzalamamıştı. Trump yönetimiyse, ABD’nin Paris Anlaşmasından çekileceğinin duyurmuştu. Ancak bu karar 2020’ye kadar yürürlüğe giremeyecek. Bununla beraber, iki ülkenin de Anlaşma’yı imzalayacaklarının sinyalini vermesiyle, ABD, Anlaşma’nın karşısında duran tek ülke konumuna gelebilir.

Paris Anlaşması’nın zorunlu tutulması, ABD ve AB arasında görüşmeleri süren Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’nı (TTIP) riske atabilir. TTIP, iki güç arasındaki ticareti güçlendirerek ekonomik büyümeyi desteklemeyi amaçlıyor. Bununla beraber, 2016’da Trump’ın seçilmesiyle ağırdan alınmaya başlanan görüşmeleri canlandırmak için Beyaz Saray tarafında bir hareketlilik görünmüyor. Paris Anlaşması’nın ön koşul olarak alınması, TTIP adına oldukça büyük bir risk yaratabilir. AB’den bu kararın çıkması durumunda aralarında Türkiye’nin yer aldığı diğer ülkeler de etkilenecek. AB ile aktif ticari ilişkiler içerisinde olan 20’nin üzerinde ülke henüz Anlaşma’yı yürürlüğe almış durumda değil. Bunlar arasında en dikkat çekenler kuşkusuz Rusya ve Türkiye. Rusya, Anlaşma’yı 2019’da yürürlüğe koyabileceğine dair sinyaller veriyor. Türkiye ise, imzalama ön koşulu olarak daha fazla fona erişim talebine yanıt gelmemesinin ardından Anlaşma’yı yürürlüğe almayacağını belirtmişti. Tüm bu gelişmelerle birlikte, Avrupa Komisyonu’nun bu karara yönelebileceğine şüpheyle yaklaşanlar da var. Avrupa Komisyonu’nun ticaret ve piyasalarda liberalleşmeye odaklı bir kurum olması, çevresel kaygıların her zaman önceliğe sahip olmaması anlamına gelebilir. Yine de AB’nin Paris Anlaşması’na öncelik vermesi, bu konuda harekete geçen ülkelere rekabet avantaj sağlaması anlamına gelecek gibi görünüyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 February

Kurumsal risk yönetimini, ÇSY risklerine uygulamaya yönelik rehberi yolda

Treadway Komisyonu Sponsor Organizasyonlar Komitesi (COSO) ve Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD), çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) ile ilgili risklere uygulanması için hazırlanan kurumsal risk yönetimi rehberinin taslak yönetici özetini yayımladı. Aşırı hava olaylarından ürün geri çağırmalara kadar ÇSY ile ilişkili risklere cevap verirken kuruluşlara yardımcı olacak rehberin özet taslağı, Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) sırasında açıklandı. Rehberin bütününün taslağı 6 Şubat’ta “GreenBiz 2018” sırasında paylaşılacak. Bu sırada, COSO ve WBCSD, taslak üzerinden gelecek öneri ve yorumları kabul edecek.

Kuruluşların ÇSY ile ilgili riskleri risk yönetimlerine daha hızlı entegre etmeleri ve bu kuruluşların risk profillerine dair daha kapsamlı bir anlayışa sahip olmalarına yardımcı olunması, rehber hazırlanmasındaki en önemli amaçlar arasında gösteriliyor. Bununla birlikte rehber, riskleri tanımlama, ciddiyet durumlarının değerlendirilmesi ve bunlara yenilikçi cevaplar geliştirme gibi zorlukların üstesinden gelmeye yönelik çeşitli yöntemleri de içerecek. Şirketler günümüzde kendi kârlılıklarını, başarılarını ve hatta hayatta kalmalarını etkileyecek seviyede büyüyen ÇSY riskleri ile karşı karşıya. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan Küresel Riskler Raporu’na göre geçtiğimiz on yılda söz konusu ÇSY riskleri, daha geleneksel olan ekonomik, jeopolitik ve teknolojik riskleri gölgede bıraktı.


  Üzerinde durulması gereken diğer bir önemli nokta ise yatırımcıların, şirketlerin ÇSY performansını ve iklim değişikliği ile su kıtlığı gibi uzun dönemli riskleri nasıl yönettiğini anlama isteğindeki artış olarak göze çarpıyor. 2016 yılında 320 kurumsal yatırımcı ile gerçekleştirilen ankete göre yatırımcıların yüzde 80’i “şirketlerin çevresel ve sosyal risk ve fırsatları kendi işlerine temel oluşturduğunu anlamakta geç kaldığını” düşünüyor. Kurumsal yatırımcılar, ÇSY meselelerinin uzun dönemde “gerçek ve ölçülebilir” sonuçları olacağında birleşiyor ve uzun dönem yatırımlarından sürdürülebilir gelir elde etmek için ÇSY faktörlerine olan ilgilerini arttırıyorlar. Buna göre, yatırımcı kararlarını etkileyen en önemli unsurlar kurumsal yönetim, çevre ve insan hakları riskleri olarak dikkat çekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 February

500 şirket Bilim Temelli Hedefler konusunda taahhüdünde bulunacak

Bu yıl Eylül ayında gerçekleşecek Küresel İklim Hareketi Zirvesi’nde (Global Climate Action Summit) ve Aralık ayındaki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP 24), Zirve’nin eş başkanı ve Mahindra Grup Yönetim Kurulu Başkanı Anand Mahindra, tüm şirketleri, iklim bilimi doğrultusunda sera gazı emisyonlarını azaltma hedefleri belirlemeyi taahhüt eden ve sayıları gün geçtikçe artan şirketlere katılmaya çağırdı.

Halihazırda 330’un üzerinde şirket, stratejilerini "Bilim Temelli Hedefler" (Science Based Targets) girişimi aracılığıyla, Paris Anlaşması’nın hedefleriyle uyumlu hale getireceklerine dair taahhütlerini kamuyla paylaştılar. Mahindra, 2018 yılı içerisinde bu sayının 500’ü aşması için elinden geleni yapacağını belirtiyor. 900’den fazla şirket ise CDP'ye yaptıkları raporlama kapsamında önümüzdeki iki yıl içinde Bilim Temelli Hedefler’ini belirleme konusundaki kararlılıklarını beyan ettiler. Gelişmeler, özel sektörün uzun dönemli stratejilerini geliştirme biçiminde iklim değişikliğine yönelik yeni normun bu doğrultuda olacağının habercisi olarak yorumlanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 February

“Daha iyi bir dünya” için en iyi fonlar

Kuzey Buz Denizi’ndeki buzulların erime hızı, son 1.500 yılın en üst düzeyinde. Kaliforniya ormanlarında, tarihin en geniş çaplı yangınları görüldü. Böyle bir dönemde, dünyanın en önemli yatırımcılarının sorumluluk alarak iklim değişikliğine karşı harekete geçmesi bir umut ışığı olabilir. Yakın geçmişte, bu yönde oldukça önemli gelişmeler de yaşandı. Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelerdeki petrol ve gaz projelerine yönelik verdiği kredileri 2019’dan itibaren sonlandıracağının sözünü vererek küresel üreticilere finansal kurumların fosil yakıttaki riskleri yeniden değerlendirdiğine dair güçlü bir mesaj verdi.

Dünyanın en büyük fonu, Norveç Hükümet Emeklilik Fonu’nun yöneticisi, petrol şirketlerinin hisselerinin, Norveç hisse senedi kıyaslama endeksinin (equity benchmark index) kapsamından çıkarılması yönünde görüş bildirdi. Bunun durumun gerçekleşmesi tüm petrol hisse senetlerini ana akım yatırım seviyesinden, spekülatif riske taşıyacak. 270 milyar doları aşan varlığıyla Kanada’nın en büyük ikinci emeklilik fonu CDPQ (Caisse de Dépôt et Placement du Québec) ise iklim değişikliğinin etkilerine karşı portföyünü korumak amacıyla iddialı hedefler belirledi. Bu kapsamda, portföy genelinde karbon ayak izini 2025’e kadar %25 azaltmayı planlanırken, öte yandan rüzgâr enerjisi gibi “iklim dostu” yatırımların %50 arttırılması hedefleniyor.

Dünyanın en büyük iki varlık yöneticisi (toplamda dokuz trilyon dolar) BlackRock ve Vanguard, şirketlere işlerinin iklim değişikliğinden nasıl etkileneceklerine dair açıklamada bulunmaları yönünde baskıyı arttırıyor. İklim değişikliğine sebep olan en büyük aktörlerden Exxon dahi yatırımcıların bu talepleri karşısında direnemedi. Exxon, iklim değişikliğinin işleri üzerinde nasıl bir etkisi olacağına dair raporlar hazırlayacak. Eski enerji ekonomisine yatırım yapılan günler yavaş yavaş geride kalırken, yeni ve temiz bir enerji ekonomisine yapılan yatırım gün geçtikçe önem kazanıyor. Gelirini kayda değer bir oranda temiz enerjiden elde eden halka açık en büyük 200 şirketten oluşan Clean200 geçtiğimiz yıl %16,5 oranında kazanç elde ederken, gelirleri fosil yakıtlara bağlı olan şirketlerden oluşan S&P Küresel 1200 Enerji Endeksi’nin kazancının %1,2 oranda düşüşte olduğunu görülüyor. Corporate Knights, bu doğrultuda, daha adil ve çevre dostu bir dünyayı gözeten fonlara yatırım yapmak isteyen Kanada temelli yatırımcılar için çeşitli endekslerdeki fonları belirli kriterlere göre değerlendiren ve sıralayan “Daha İyi Bir Dünya İçin En İyi Fonlar” listesini yayımladı. İlk 10 şirket şu şekilde:

PAYLAŞ: DETAY

1 February

“Sürdürülebilir Avrupa Ekonomisinin Finansmanı” raporu yayımlandı

Avrupa Komisyonu (EC) tarafından kurulan Sürdürülebilir Finans Üst Düzey Uzman Grubu (HLEG on Sustainable Finance), sürdürülebilirliğin AB finans politikalarına entegrasyonunun sağlanması amacıyla sürdürülebilir finans üzerine kapsayıcı ve kapsamlı bir AB stratejisinin üretilmesine yönelik tavsiyeler geliştirmekle görevlendirilmişti.

HLEG, bu doğrultuda “Sürdürülebilir Avrupa Ekonomisinin Finansmanı” üzerine 2018 final raporunu yayımladı. Raporda öne çıkan bazı noktalar şu şekilde:
• Emisyon azaltımı ile başlayarak yatırımlara en çok ihtiyaç duyulan alanları tanımlamak için bir AB sürdürülebilirlik sınıflandırması oluşturulması
• Yatırımların zaman ufkunu genişletmek ve yatırım kararlarında çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) faktörlerine daha çok odaklanmak için yatırımcı görevlerinin açıklığa kavuşturulması
• Sürdürülebilirlik risk ve fırsatlarını şeffaflaştırmak amacıyla bu konularda yapılan açıklamaların bir üst seviyeye taşınması
• Perakendeci yatırımcıların sürdürülebilir finans fırsatlarına yatırım yapmalarının sağlanması
• Yeşil tahvillerle başlayarak belirli finansal varlıklara yönelik resmi Avrupa sürdürülebilirlik standartları geliştirilmesi
• Daha sürdürülebilir bir ekonomi için gereken altyapının AB üyesi ülkelerde kalkınma kapasitesini arttırmak amacıyla “ Avrupa Sürdürülebilir Altyapısı” modelinin kurulması
• Sürdürülebilirliğin, finansal kuruluşların yönetimine ve finansal denetimine sağlam bir şekilde entegre edilmesi

PAYLAŞ: DETAY

26 January

Küresel Riskler Raporu 2018

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF), 2018 Küresel Riskler Raporu’nu (The Global Risks Report) yayımladı. Raporda küresel düzeni etkileyebilecek riskler çevre, siber güvenlik, ekonomi ve jeopolitik gibi belirli kategoriler altında inceleniyor. Raporun özünü oluşturan ve her yıl tekrarlanan Küresel Risk Algılama Anketi (Global Risks Perception Survey - GRPS) bu yıl 1.000 katılımcıya risk trendleri hakkında sorular yöneltilmesiyle gerçekleştirildi.

Ankete göre çevresel riskler son yıllarda oldukça önem kazanıyor. Çevre kategorisinde yer alan aşırı hava olayları, doğal afetler, küresel ısınmanın hafifletilmesi ve adaptasyonunda başarısızlık, biyolojik çeşitliliğin kaybedilmesi ve ekosistemlerin çöküşü ve insanın yol açtığı çevresel felaketler şeklinde ifade edilen beş riskin tamamı, önümüzdeki 10 yıl için hem olasılık hem de etki bakımından ortalamanın üzerinde kalarak tüm riskler arasında ön plana çıktı. Bu sonuçta, yıl boyu meydana gelen yıkıcı kasırgaların, aşırı sıcaklıkların ve dört yıllık bir aranın ardından tekrar yükselişe geçen CO2 salımının etkili olduğunu belirtmek gerekiyor. Çevresel tarafta meydana gelen gelişmelerse şu şekilde; biyolojik çeşitlilik kitlesel yok oluş noktasında, tarımsal sistemler bozulma ile karşı karşıya, hava ve deniz kirliliği ise insan sağlığını tehdit eden bir seviyeye gelmiş durumda. Küresel ısınma ve çevre tahribatı ile mücadele uzun dönemli ve uluslararası iş birliği gerektiriyor ancak küreselleşme karşıtı eğilimler bu işbirliğini zora sokuyor.

Siber güvenlik ile ilgili riskler de sıklık ve yıkıcılık potansiyeli bakımından artmaya devam ediyor. Şirketlere yönelik saldırılar son beş yılda iki katına çıktı ve bir zamanların olağan dışı olarak görülen olayları sıradan bir hal aldı. Siber saldırıların yol açtığı finansal kayıplar da gittikçe artıyor. 2017’de en büyük zarara yol açan saldırılar içinde fidye yazılımlar dikkat çekiyor ve bunlar içinde 150 ülkede 300.000 bilgisayarı etkileyen WannaCry saldırısı ile etkilenen şirketlere 300 milyon Dolar kaybettiren NotPetya’nın öne çıktığı görülüyor. Büyüyen bir diğer risk ise siber saldırıların kritik önemdeki altyapı sistemlerini ve sanayi sektörlerini hedef alabilecek olması. En kötü senaryolarda toplumu işler kılan sistemlerin çöküşüne kadar gidebilecek ihtimaller söz konusu.

Ekonomik göstergeler, on yıl önce ortaya çıkan ekonomik krizin ardından dünyanın ekonomik anlamdan nihayet toparlandığına işaret ediyor. Fakat bu görece olumlu olarak görünen tablo aslında krizin altında yatan ve hala devam eden nedenleri gizliyor. Dünyada süregelen kimi kırılganlıklara yeni tehditlerin de eklendiğini söylemek gerekiyor. Aşina olduğumuz riskler içinde balon seviyesine ulaşan varlık fiyatları, özellikle Çin’de olmak üzere yükselen borçluluk ve küresel finansal sistemde devam eden tedirginlik gösterilebilir. Yeni tehditler içindeyse yeni bir kriz çıkması halinde politika üretebilme kapasitesinin sınırlı olması, ekonomik sistemlerde yoğunlaşan dijitalleşme ve otomasyonun denge bozulmaları yaratması ve milliyetçi ve popülist politikaların yükselmesiyle korumacı ve içe kapanmacı ekonomi yaklaşımlarının güçlenmesinden bahsedilebilir.

Raporda dünyanın yeni ve endişe verici bir jeopolitik yapıya geçtiği belirtiliyor. Gücü ve meşruiyeti devletin tekelinde toplamak birçok ülke için çekici bir strateji haline geldi. Dünyanın başlıca güçlerini birbirlerine yakınlaştıracak kurumlara dair işaretlerse zayıf. Bu durum yeni belirsizlik ve riskleri açığa çıkarıyor: askeri gerilimler, ekonomik ve siyasi çalkantılar ve ülkelerin iç politikaları ile küresel gelişmelerin birbirini besleyen şekilde giderek istikrarsızlaşması. Uluslararası ilişkilerdeki değişimler hızlanıyor; bunlar arasında konvansiyonel askeri güçlenme, sert ve yumuşak gücün yeni siber kaynaklar bulması, ticaret ve yatırım bağlantılarının yeniden şekillenmesi, vekalet savaşları, değişen ittifak dinamikleri ve küresel müşterekler üzerinden doğabilecek gerilimlerden bahsedilebilir.

Bu yılın raporunda yeni olarak Gelecek Şokları, Geriye Bakış ve Risklerin Yeniden Değerlendirmesi gibi başlıklar yer alıyor. Gelecek Şokları, rahat olma durumuna uyarı olarak tanımlanıyor. Bugünün dünyasında sistemler iç içe geçmiş olduğundan, bir sistemin çöküşü tüm diğer sistemleri sarsacak ve hatta çökertecek bir gelişme olarak okunabilir. Bu başlıkta demokrasilerin çöküşü ve şiddetli siber saldırılar gibi 10 farklı senaryo ele alınıyor. Geriye Bakış başlığında, önceki yılların raporlarında yer alan risklerin evrimi ve bu risklere küresel seviyede verilen cevaplar inceleniyor. Başlıkta odaklanılanlar içerisinde antimikrobiyal direnç, genç işsizliği ve “sahte haberler” olarak da ifade edilebilecek “dijital yangın” başlıkları bulunuyor. Risklerin Yeniden Değerlendirmesi başlığında ise seçilmiş risk uzmanlarının iş dünyası, hükümet ve sivil toplumdan karar vericilerin uygulamalarına dair değerlendirmelerine yer veriliyor.

Raporun detaylarını buradan inceleyebilir, interaktif risk haritalarına ise bu bağlantıdan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

26 January

Dünyanın en büyük yatırım şirketinden topluma katkı çağrısı

Altı trilyon dolarlık mal varlığını yöneten, dünyanın en büyük yatırım şirketi BlackRock CEO’su Larry Fink, geçtiğimiz hafta şirketin kuruluşunun 30. yılında CEO’lara özel bir mektup yayımladı. Fink, mektubunda CEO’ları topluma katkı sağlamaya çağırırken bunu yapmayan şirketlerin de desteklerini kaybetmeyi göze alması gerektiğini belirtti. Şirketlerin tutumlarını şekillendirebilen, böylesinde etkili bir kurumun tepesinden bu açıklamanın gelmesi ve bu söylemin gerçekten eyleme dönüşmesiyle iş dünyasında yeni bir dönem başlayabilir.

Geçtiğimiz hafta Forbes’ta yayımlanan, B Lab kurucularından Jay Coen Gilbert tarafından kaleme alınan yazıda, BlackRock ile en büyük ve en prestijli uluslararası hukuk şirketlerinden Cleary Gottlieb’in kurumsal yönetim ile ilgili bazı söylemleri tartışılıyor. Toplumu ve özel sektörü etkileyecek güce sahip bu şirketlerin söylemlerinin önemini, New York Times köşe yazarı Andrew Ross Sorkin ise “Bu kapitalizmin doğası hakkında her türlü soruyu gündeme getiren bir dönüm noktası olabilir” sözleriyle vurguluyor.
BlackRock, CEO’sunun yayımladığı mektup aracılığıyla, şirketlere topluma sağladıkları katkıyı göstermek durumunda olduklarını, bunu yapmadıkları takdirde bu şirketlere olan desteğini keseceği mesajını veriyor. Fink mektubunda, toplumun kamu şirketleri ve özel şirketlerden sosyal bir amaca hizmet etmelerini beklediğini, zamanla refah düzeyini yükseltmek için her şirketin sadece iyi ekonomik performans kaygısı değil, pozitif toplumsal katkı kaygısı da gütmesi gerektiğini belirtiyor. Fink, şirketlerin hissedarlar, çalışanlar, müşteriler ve faaliyet gösterdiği yerdeki topluluklar dahil tüm paydaşları için fayda sağlaması gerektiğini vurguluyor.

Cleary Gottlieb ise, 8 Ocak’ta yayımladığı bülteninde, büyük kurumsal yatırımcıların yönetimin uzun vadeye odaklanmasını istemesiyle yatırımcıların eylemleri arasında tutarlılık olmamasını “saçmalık” olarak nitelendiriyor. İlgili yazıda, uzun vadeye odaklanmayı amaçlayan emeklilik ve pasif strateji fonlarının kurumsal yönetim hükümleri ile çeliştiği de vurgulanıyor. Bu hükümler, yönetim kurulları ve üst yönetimlere uzun vadede oyunda kalacakları alan sağlayabilir.

Genele bakıldığında, kurumsal yatırımcıların halka açık şirketler için halihazırda sosyal fayda sağlayan kurumsal yapıyı (benefit corporation structure) yavaş yavaş benimsedikleri görülüyor. Örneğin Laureate Education, bu yapıdan yararlanarak 2017 İlk Halka Arz’ında (IPO) 490 milyon dolar topladı. Brezilya Borsası’nda işlem gören bir şirket ve B Corp olan Natura, yönetim belgelerinde değişikliğe gitti ve ana merkezi Birleşik Krallık’ta bulunan The Body Shop’u 1 milyar dolara satın aldı. French Fortune 500’de yer alan gıda şirketi Danone’nin CEO’su ise 2017 hissedarlar toplantısında B Corp sertifikası edinmek istediklerini söyledi. Dünya için en iyisini yapmayı hedefleyen, topluma ve çevreye karşı sorumlu iş modelleri benimseyen şirketleri kapsayan liderlik hareketi olan B Corp, şirketlere iş dünyasının gücünü iyi bir dünya için kullanma adına önemli fırsatlar sağlıyor.

Kurumsal yatırımcılar, yönetim kurullarının yönetim yapısını istedikleri süreç ve sonuçlar doğrultusunda düzenlemelerine yardımcı olabilirler. “Oyunun kuralları” değişmedikçe, sonuçların da değişmeyeceği aşikâr.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

2018’de İş Dünyasında Sosyal Sorumluluğa Dair 5 Öngörü

Sosyal girişimlerin 2018 yılında tam anlamıyla bir patlama yapması bekleniyor. 2018’de sosyal girişimler ve onların dünyada ve iş çevrelerinde yaratacağı olumlu kazanımlara dair beş öngörü şu şekilde sıralanabilir:

1. Blok zinciri teknolojisi sosyal sorumluluk raporlamasını kökten dönüştürebilir

İş dünyası, Fair Trade’den (adil ticaret) B Corp olmaya kadar her biri farklı bir bağımsız belgelendirme kuruluşu tarafından sunulan çeşitli sertifikaların peşinde. 2018’de blok zinciri teknolojisi, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) değerlendirmesi ve şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) politika ve davranışları temelli sürdürülebilirlik ölçümünde devrim niteliğinde dönüşümler getirebilir. Blok zinciri teknolojisi, daha doğru bir sosyal ve çevresel performans değerlendirmesinin önünü açan kapsamlı ve isabetli bir tasdikleme yolu sunabilir. Halihazırda Motive Ventures isimli bir start-up, “Goodchain” adını verdikleri ve benzer işlevi olacak bir blok zinciri sertifikasyon teknolojisi üzerinde çalışıyor.

2. Tüketiciler sosyal sorumluluk üzerinden değerlendirilebilir

Teknolojinin bireylerin çevresel ve sosyal etkilerini değerlendirmenin önünü açmasıyla, 2018’de sertifikalandırma, kurumsal dünyanın ötesine geçebilir. Bir tüketici olarak gelecekte çeşitli konularda reyting alacak olmamız çok muhtemel. Bu başlıklar bireysel enerji tüketiminden alternatif ulaşım kullanımına, hayırseverlikten gönüllü faaliyetlere ve hangi şirketlerin ürün veya hizmetlerini tükettiğimize kadar geniş bir aralıkta yer alabilir. Bireylere bildirilecek değişken ve şirketlerle hükümetler tarafından “oyunlaştırılmış” bir skor ise çeşitli amaçlara hizmet edecek: egoların okşanması, sürdürülebilir eylemlerin cesaretlendirilmesi ya da indirim ve kampanya gibi davranışı temel alan ödüller… Şu anda benzer bir sistemin prototipi Çin hükümeti tarafından hazırlanıyor.

3. Kâr amacı gütmeyen kuruluşların, kâr amacı güdenlere benzemesi muhtemel

Kârlılık kaygısı olan sosyal girişimlerin yükselişiyle kâr amacı gütmeyen kuruluşların iş yapma şekillerinin değişeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Sosyal girişimler, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan beklenen pozitif çevresel ve sosyal etkiyi yaratıyorlar. Bir misyonu odağına alan bu inisiyatifler, bağımsız ve gönüllü çabalardan etki yatırımına uzanan bir yelpazede bulunuyor. Vakıflar, küresel bağlamda bakılırsa, giderek daha özerkleşiyor ve kendi projelerini sürdürmek için kâr amacı gütmeyen kuruluşları es geçerek devam ediyor. Bireyler aynısını kitlesel fonlama ve kitle çalışması inisiyatifleri ile halihazırda yapıyor.

4. Kuruluşlar taraf seçecek ve yatırımlarını buna göre yapacak

Şirketlerin, kamunun gözünde önemli konularda mücadeleci tavır takınarak mevcut “marka aktivizmi” trendini büyütmesi öngörülüyor. Aynı zamanda, sosyal ve çevresel değişimi gözeten start-up’lara etki yatırımı yaparak daha üstü kapalı bir formda aktivizmi de sürdürecekler. Halihazırda Patagonia, TOMS ve Chobani gibi şirketler kendi ana faaliyet alanları dışındaki start-up’lara etki yatırımı yapıyor ve çevresel, sosyal ve finansal anlamda sermaye getirisi hedefleyen start-up’lardan hisse satın alıyorlar. Bu yatırımlar, şirketlerin sosyal ve çevresel anlamdaki beyanları ile aynı hizada duruyor. Aynı zamanda markalarının erişim alanlarını genişleten, yeni fikirleri ve iş birliklerini kuluçkaya yatıran ve riskleri ana faaliyet alanı ve ürün yelpazesinin ötesine alarak çeşitlendiren akıllı hamleler olarak da yorumlanılabilir.

5. Kadınların sosyal girişim ekonomisinde yükselişi sürecek

Amaç odaklı girişimler ve sosyal teknolojinin piyasaları değiştiren etkilerinin birleşimi kadının piyasadaki konumunu güçlendirecek. #MeToo hareketinin de etkisiyle 2018 yılında kadınlara dair büyük ve ölçülebilir kazanımlar ivmelenecek. Toplumda kadını güçlendiren ve şirketleri işyeri politikalarında kayda değer değişiklikler yapmaya, cinsiyet ayrımlarını kapatıp üst yönetim ve yönetim kurullarında eşitliği sağlama iten bir hareket giderek daha etkin olmaya başladı. General Motors, yönetim kurulunda %50 kadın oranına ulaşan ve CEO’su kadın olan büyük şirketler arasında dikkate alınması gereken bir örnek olarak gösterilebilir.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

Şirketler karbon fiyatlandırmasında hükümetleri geride bırakıyor

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın en etkili yollarından birinin sera gazı emisyonları için bir fiyat belirlemek olduğunu savunan pek çok taraf bulunuyor. Şimdiye kadar toplamda 40’ın üzerinde OECD ve G20 ülkesi, karbon vergisi ve/veya emisyon üst sınırı ve ticaret planı beyanında bulundular. İklimle ilgili verilerini CDP’ye raporlayan 6.100 şirket arasından 607’si ise “iç karbon fiyatlandırma” sistemine geçeceklerini duyurdu. Bu sistem kapsamında, metrik ton karbon emisyonu başına 5-20 Dolar arasında değişen bir fiyatlandırma ile şirketin emisyon azaltma çabalarını finanse etmede kullanılan özel bir gelir veya yatırım akışı oluşturuluyor.

CDP’nin ilk olarak üç yıl önce yıllık anketinde şirketlere iç karbon fiyatlandırması yapılıp yapılmadığına dair soruya yer vermesinin ardından karbon fiyatlandırmasına geçen şirketlerin sayısı dört kat attı. 782 şirketse iki yıl içerisinde önlem alacakları yönünde beyanda bulundu. Karbon fiyatlandırmasında öne çıkan 1.389 şirketin toplam yıllık geliri 7 trilyon Dolar değerinde. Bu şirketler genel olarak varlıklı ülkeleri temsil etse de gelişmekte olan ülkelerden kurumlar da listede yer almaya başladılar.

Kurumsal karbon fiyatlandırmasında şirket bazında farklı yaklaşımlar bulunuyor. Örneğin Microsoft, iklim hedeflerini gerçekleştirmek için her departmanın tükettiği kWh kirli enerji ve yöneticilerin uçuşları için bir ton karbondioksit eşleniği salım için 8 Dolar fiyatlandırma uyguluyor.

Yatırımcıların şirketlerin iklim değişikliği konusunda sorumluluk almaları yönündeki talepleri giderek artıyor. Avrupalı süper marketlerden (Fransa’dan Carrefour ve İngiltere’den Sainsbury) Hindistan’ın çimento üreticilerine değişiklik gösteren bir ölçekte şirketler (ACC, Ambuja ve Dalmia) gölge fiyatlandırmayı benimsiyor. Gölge fiyatlandırma uygulaması, şirketlerin düşük karbonlu yatırımları önceliklendirmesine ve gelecekteki uygulamalara hazırlık yapmasına yardımcı oluyor. Fransız inşaat malzemesi üreticisi Saint-Gobain, ana projelerde ton başına 30 Euro fiyatlandırma uygularken, uzun vadeli araştırma ve geliştirme projelerinde ise fiyatı 100 Euro olarak belirliyor. Hollandalı kimya devi AkzoNobel, çoğu yatırım için karbon fiyatlandırmasını ton başına 50 Euro olarak belirlerken, 30 yıldan daha uzun süreli projeler içinse iki katı fiyatlandırma uyguluyor.

Aralık ayında Çin, dünyanın en büyük karbon emisyonu ticaret sistemini duyurmuştu. Hükümetlerin karbon fiyatlandırması konusunda attıkları adımlar emisyonların azaltımı dolayısıyla iklim değişikliği ile mücadele konusunda önemli ancak iş dünyasının bu konudaki uygulamaları ile hükümetleri geride bırakması dünya genelinde bir model oluşturabilir ve hükümetlerin getireceği yeni uygulamalarla adaptasyonu kolaylaştırabilir.

PAYLAŞ: DETAY

24 January

2017’de üretilen toplam maddi varlığın %82’si dünyanın en zengin %1’ine ait

Oxfam tarafından yayımlanan rapora göre, 2017 yılı içerisinde üretilen maddi varlığın %82’si dünya nüfusunun en zengin %1’ine ait olurken, dünyanın yarısını oluşturan en yoksul 3,7 milyar insanın servetinde bir artış görülmedi. Rapor, küresel ekonominin, zengin bir elit tabakanın büyük bir servet biriktirmesine olanak sağlarken, yüz milyonlarca insanın yoksulluk ödeneği ile yaşamını sürdürmeye çalıştığını ortaya çıkarıyor. Rapordaki çıktılara göre;

• Milyonerlerin serveti, 2010 yılından bu yana yıllık ortalama %13 arttı. Bu oran yıllık kazançlarında ortalama %2 artış gören işçilerin 6 katına karşılık geliyor. Bunun yanında, dünyadaki milyarder sayısı Mart 2016 ile Mart 2017 arasında her iki günde bir daha önce görülmemiş bir oranda artış gösterdi.

• Küreselde, ilk beşte yer alan moda markalarından birinin CEO’sunun dört günde kazandığı parayı Bangladeşli bir tekstil işçisi hayatı boyunca ancak kazanabiliyor. ABD’de ise sıradan bir işçinin bir yılda kazandığını, bir CEO yaklaşık bir iş gününde kazanıyor.

• 2,5 milyon Vietnamlı tekstil işçisinin tamamının maaşlarını “Geçindirebilecek maaş” seviyesine yükseltmek için yıllık 2,2 milyar dolar gerekiyor. Bu rakam, 2016 yılında hazır giyim sektöründeki ilk beş şirketin varlıklı hissedarlarına ödediği tutarın üçte birine karşılık geliyor.

Oxfam tarafından yayımlanan rapor, işçilerin ücretleri ve çalışma koşulları pahasına hissedarların ve patronların kazançlarını yükselten unsurların altını çiziyor. Bu unsurlar işçi haklarının ihlali, büyük işletmelerin politika yapıcıları üzerindeki aşırı etkileri ve karları maksimum seviyeye çıkarmak için maliyetlerin minumum seviyede tutulmaya çalışılmasını içeriyor. Oxfam International Genel Müdürü Winnie Byanyime, son zamanlardaki milyoner patlamasının gelişen bir ekonominin değil, aksine, çuvallayan bir ekonomik sistemin belirtisi olduğunu ve kıyafetlerimizin, telefonlarımızın, yiyeceklerimizin üretiminde yer alan insanların, şirketlerin ve milyarder yatırımcıların karlarını artırmak için ucuz mal tedariği yoluyla istismar edildiklerini söylüyor. Ucuz mal tedariğinin arkasındaki ucuz iş gücünün kadınlar açısından ise farklı bir boyutu var. Dünya genelinde kadınlar, erkeklerden daha az kazanıyor ve genellikle en düşük ücretli ve en az emniyetli işlerde çalışıyorlar. Dünyadaki 10 milyarderden 9’unun erkek olması durumun bir özeti niteliğinde. Yoksulluk yüzünden evden uzakta çalışmak zorunda olan Vietnamlı tekstil işçisi kadınlar aylarca çocuklarını göremiyor. Çok daha vahim olarak, ABD’de tavukçuluk endüstrisinde çalışan kadınlar tuvalet molaları olmadığı için bebek bezi giymek zorunda kalıyorlar… Oxfam, bazı öneriler sunarak ekonomilerin sadece şanslı bir azınlık için değil, herkes için fayda sağlaması çağrısında bulunuyor. Bu doğrultuda;

• Hissedarlara ve üst düzey yöneticilere verilen ücretler sınırlandırılmalı ve tüm çalışanlara iyi bir yaşam kalitesi elde etmelerini sağlayacak geçindirebilecek bir maaş verilmeli. Örneğin, Nijerya’daki işçilerin uygun yaşam standardını yakalaması için maaşlarının üç katına çıkması gerekiyor.

• Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı ücret farkı ortadan kaldırılmalı ve kadın işçilerin hakları korunmalı. Mevcut değişim hızıyla kadınlar ve erkekler arasındaki ücret ve istihdam fırsat uçurumunu kapatmak için 217 yıl gerekiyor.

• Varlıklı nüfusun yüksek vergiler vermesi ve vergiden kaçınmaması sağlanmalı. Buna ek olarak varlıklı nüfusun sağlık ve kamu hizmetlerine yaptıkları harcamaların artırılması yönünde politikalar uygulanmalı. Oxfam’ın öngörülerine göre, küresel ölçekte milyarderlerin servetlerinin %1,5’i kadar ödeyeceği vergi ile dünyadaki her çocuğun okula gitmesi sağlanabilir. Bu öngörü bile, dünyadaki ekonomik eşitsizliğin boyutunu ortaya çıkarıyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 January

BIST Sürdürülebilirlik Endeksi, 2018 Yılı Değerlemeye Tabi Şirketler Listesi güncellendi

Borsa İstanbul Sürdürülebilirlik Endeksi (XUSRD), yeni dönemde değerlemeye alınacak şirketlerin belirlenmesi çalışması tamamlandı. Bu çalışma sonucu oluşturulan liste, BIST 50 Endeksi’nde yer alan şirketlerle birlikte BIST 100 veya BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’nde yer alan ve değerlemeye dahil edilmek üzere gönüllü bildirimde bulunan toplam 71 şirketi kapsıyor.

Değerleme çalışması Vigeo EIRIS tarafından yürütülecek ve 30 Haziran 2018 tarihinden itibaren şirketlerin kamuya açık bilgileri dikkate alınacak. Bu değerleme çalışması sonucunda, endeks seçim kriterlerindeki eşik değerleri geçen şirketler Kasım 2018 ve Ekim 2019 tarihlerini kapsayan dönemde BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’ne dahil olacaklar. 

  Değerlemeye tabi tutulacak 71 şirketin bulunduğu liste şu şekilde:

PAYLAŞ: DETAY

17 November

25 şehir “karbon nötr” olma yolunda

İklim değişikliğiyle mücadele etmek, hava kirliliğini frenlemek ve kent sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla 25 belediye başkanı, 2020’ye kadar karbon nötr ve daha iklim dirençli şehirlere dönüşümü destekleyen iklim eylem planlarını uygulamayı taahhüt etti. Bu doğrultuda imzacı şehirler, Paris Anlaşması’na uygun olarak kendi paylarına düşen salım azaltımlarını gerçekleştirecekler.

C40 Cities desteğiyle geliştirilen iklim eylem planları, dünyanın en büyük şehirlerini 2050’ye kadar net sıfır salım hedefine ulaştırmayı amaçlıyor. Planlar, her şehrin iklim kaynaklı krizlere ve olağanüstü hava olaylarına uyumunu sağlamasını ve bunlara karşı dayanıklılığını arttırmayı hedefliyor. Aynı zamanda, iklim için harekete geçmenin daha geniş sosyal, çevresel ve ekonomik faydalarını detaylandırıyor.



Taahhütte bulunan C40 üye şehirleri şu şekilde: Austin, Accra, Barselona, Boston, Buenos Aires, Cape Town, Karakas, Kopenhag, Durban, Londra, Los Angeles, Melbourne, Mexico City, Milano, New York, Oslo, Paris, Philadelphia, Portland, Quito, Rio de Janeiro, Salvador, Santiago, Stockholm ve Vancouver.
C40, 2020 programına ulaşılması ve uzun vadede daha çok şehrin salım azaltım hedefine varması için “Karbon-Nötr Şehirler Birliği” (The Carbon Neutral Cities Alliance) gibi diğer başat şehir inisiyatifleriyle ortaklaşa çalışacak.
Bununa birlikte C40, Afrika’da yer alan dokuz mega şehre Paris Anlaşması’yla uyumlu, sağlam ve uzun vadeli eylem planları geliştirmeleri için destek verecek. Sahra Altı Afrika’nın mega şehirlerinde iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yönelik dönüşüm için kapasite geliştirme projesi olan “Dubbed Cities Matter”, Uluslararası İklim İnisiyatifi (International Climate Initiative) kapsamında yer alıyor. 
Girişim tarafından desteklenecek şehirler ise şu şekilde: Accra, Cape Town, Addis Ababa, Dar es Salaam, Durban, Johannesburg, Lagos, Nairobi ve Tshwane.
Aynı zamanda C40’a başkanlık eden Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’ya göre, Paris Anlaşması, cüretkar bir iklim eylemine geçilmesi için neler yapılması gerektiğini açık bir şekilde gösteriyor. Hidalgo, büyük şehirlerinin belediye başkanlarının yüzyılımızı şekillendirdiğini ve daha iyi, daha sağlıklı ve yeşil bir geleceğin önünü açtıklarını belirtiyor. Belediye başkanlarının yapabileceklerini değil yapmak zorunda olduklarını yaptığını söyleyen Hidalgo, geliştirilen plan ve politikaların nasıl bir ruh hali içerisinde olduğumuzun kusursuz birer göstergesi olduğuna inanıyor. Hidalgo, C40 gibi önemli paydaşların desteğiyle Afrika şehirlerinin, Paris Anlaşması’nın gerekliliklerini yerine getirmede öncü ve kararlı bir rol oynayacağını ekliyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 November

2050 yılına kadar enerjide gerçekleşecek dönüşüm

Küresel danışmanlık şirketi DNV GL, üç temel çalışma alanı olan petrol, doğalgaz ve denizcilik konularını da kapsayacak şekilde günümüzde enerjinin durumunu ve 2050’ye kadar gerçekleşmesi öngörülen “enerji dönüşümü”nü değerlendirdiği “Energy Transition Outlook” raporunu yayımladı. Raporda, genelde geleceğin nasıl olacağına dair senaryolar sunan diğer çalışmaların aksine, 2050 yılında farklı enerji kaynaklarının ne derecede kullanılacağına dair bir tahmin sunuluyor.

Enerji alanında büyüme, tarih boyunca nüfus ve ekonomideki büyüme ile yakın ilişki içerisindeydi. Yakın dönemde ise bu durumda değişim başladı. Rapora göre, önümüzdeki on yıl içerisinde karbon salımı ve enerji arasındaki ilişki ayrışmayla (decoupling) kalmayacak, aynı zamanda nüfus ve ekonomideki büyümeyle birlikte küresel enerji arzı zirveye ulaşsa da sonraki dönemlerde yavaş bir düşüş eğilimi gösterecek. Bu durum, istikrarlı bir şekilde, etkili yenilenebilir kaynaklara geçilmesi, kayıpların azaltılması ve enerji tüketiminde elektriğin payının artmasının enerji verimliliğine ivme kazandırmasıyla açıklanıyor.


Önümüzdeki 30 yıl içerisinde dünyadaki enerji sisteminin karbonsuzlaşacağı ve değişeceği öngörülüyor. Çalışmada belirli yıllara, bölgelere, sektörlere ve enerji kaynaklarına özel değerlendirmeler yapılırken, enerjinin geleceğini anlamanın sürdürülebilirlik ve tüm paydaşlar nezdinde kritik bir öneme sahip olduğu vurgulanıyor. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan nüfus tahminleri yerine alternatif veri setlerinin kullanıldığı çalışmada, şehirleşme ve artan eğitim düzeyinin doğum oranını azaltıcı etkisine dikkat çekiliyor. Çalışmada 2050 yılına ait küresel nüfus öngörüsü BM öngörüsünden %6 daha düşük olarak 9,2 milyar olarak tahmin ediliyor. Ayrıca, küresel refah seviyesinin artacağı öngörüldüğü için verimlilik artışında bir yavaşlama olacağı, bu durumun da ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı görüşü yer alıyor. Dolayısıyla, ekonomide bir büyüme gerçekleşse dahi bu tahmin edilenden çok düşük olabileceği belirtiliyor.



Birim ekonomik çıktı başına ne kadar enerji kullanıldığının bir ölçüsü olan küresel ortalama enerji yoğunluğunun geçtiğimiz 20 yıl içerisinde her yıl %1,4 düşüş gösterdiği ve 2050 yılına kadar bu düşüşün yılda %2,5’a ulaşacağı düşünülüyor. Nüfus artışındaki ve ekonomik büyümedeki yavaşlama ile birlikte enerji yoğunluğundaki düşüşün, 2030’dan sonra enerji arzının durağan bir grafik çizeceği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımındaki artış sebebiyle CO2 salımlarında düşüş gerçekleşeceği belirtiliyor.



Fiyatlarda rekabeti nedeniyle, elektrik üretiminde belirgin değişiklikler görüleceği belirtilirken, 2050’de güneş ve rüzgar enerjisinin payının toplamda %72’ye kadar ulaşacağı tahmin ediliyor. Hidrojen ve nükleer enerjinin katkısı da göz önünde bulundurulduğunda, bugünkü kömür ve gaz enerjisinin hakimiyetine zıt olarak, gelecek için fosil olmayan enerji kaynaklarından oluşan bir tablo öngörülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 November

Küresel İklim Hareketi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadınlar tüm dünyada küresel ısınmanın en ağır yükünü taşıyor ve çözümlere dahil olma konusunda desteklenmiyorlar. 2017 Bonn İklim Görüşmeleri’nde bu eşitsizliği ortadan kaldırmak adına yeni bir aksiyon planı konusunda anlaşmaya varıldı.

Marshall Adaları ve Pasifik’teki kadınlar uzun süredir kolonileşme ile mücadele ediyorlar. Geçtiğimiz yıl, insan hakları ve çevresel hakları savunan birçok kadın öldürüldü. Bu vahim tabloya ve sadece ceplerini doldurmayı düşünen hükümetlere ve işletmelere rağmen, kadınlar ifade ve katılım özgürlüğü ile yerli ve kırsal halkın hakları için mücadeleye devam ediyorlar.

Bonn İklim Görüşmeleri’nde, bu cesaretli kadınlar Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Meclisi (Women and Gender Constituency) aracılığıyla toplumsal cinsiyet ve iklim savunması üzerine çalışan organizasyonlar tarafından destekleniyor. Kadınlar bu organizasyonlar ile birlikte çalışarak, kadınlar tarafından halihazırda yapılmış olan çalışmalar hakkında ve iklim politikalarının kadınlara özgü ihtiyaç ve sorumluluklarını nasıl ele alması gerektiği konusunda farkındalık yaratmayı hedefliyorlar.

Kadınların iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden erkeklerden daha  fazla etkileniyor olmaları toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve iklim değişikliğinin trajik bir tarafını yansıtıyor. Buna ek olarak kadınların finansman ve teknolojiye eşit bir erişiminin olmaması bu değişikliklerle baş etmelerini güçleştiriyor.

İklim değişikliği ve kadın hakları ile ilgili bir diğer önemli konu ise karar alma süreçlerinin daha demokratik olduğu ve %100 yenilenebilir kaynaklara dayalı bir enerji sistemine geçiş ihtiyacı olarak nitelendirilebilir. Böyle bir sistemin, fosil yakıt kaynaklı bir ekonomiye kıyasla, kadınların da iklim değişikliğinde söz sahibi olmasına ortam hazırlayarak kadın haklarının desteklenmesine olanak sağlayacağı düşünülüyor.

Bu hafta, COP23’te tüm hükümetlerin 1,5C’lik sıcaklık artışının altında kalma konusunda anlaşmaya varmaları gerekiyor. Ayrıca, hükümetler tüm iklim eylemlerinin toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımını içermesini sağlamak için Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı (Gender Equality Action Plan) ile ilgili de fikir birliğinde olmalılar.

Söz konusu plan, önümüzdeki iki yıl içerisinde iklim karar mercilerinde kadın sayısını artırmayı, iklim fonlama programlarına toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi getirmek için kadın ve erkek karar alıcıları bilgilendirmeyi, yerel ve küresel iklim planı için yerli kadın organizasyonlarını sürece dahil etmeyi hedefliyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 November

COP23 İklim Konferansı sona ererken

a“İklim sistemine yönelik insan kaynaklı tehlikeli müdahaleyi" önlemeyi, dolayısıyla iklim değişikliğini durdurmayı hedefleyen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında tüm dünya ülkelerinden binlerce temsilciyi her yıl bir araya getiren “Taraflar Konferansı” (COP) bu kez 23. toplantıyı gerçekleştirmek üzere 6-17 Kasım tarihlerinde Bonn’da bir araya geldi.

Karbon salımlarının yakın gelecekte belirgin bir şekilde azaltılmazsa ciddi ve geri döndürülemez etkileri tüm dünyada daha ciddi bir şekilde hissedilecek. 2015 yılında COP21’de imzalanan Paris Anlaşması’nın küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C, hatta mümkünse 1,5°C’nin altında tutma hedefine ulaşılması için ülkelerin ulusal katkılarını önemli ölçüde katılaştırılması gerekiyor.
Bu sene COP toplantısı daha pratik olması nedeniyle Bonn’da yapılıyor ancak toplantının asıl ev sahibi, daha önceden Fiji olarak belirlenmişti. Bu nedenle, konferansın başkanlık görevi Fiji başbakanı Frank Bainimarama tarafından yönetiliyor. Fiji, 2016’daki Winston Kasırgası’ndan sonra yaklaşık bir milyar dolarlık hasara uğramıştı ve Fiji’nin “ev sahipliği”, Fiji gibi küçük ada ülkelerinin iklim değişikliğine en az sebep olan ancak iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer almaları açısından da önem taşıyor.
COP 23 kapsamında pek çok görüşme, sunum ve etkinlik düzenleniyor. Bunların arasından Climate Analytics’in yaptığı sunum, dikkat çekenler arasında yer alıyor. Sunumda, AB ülkelerinin 2030’a kadar, tüm dünyanın ise 2050’ye kadar kömürü elektrik üretiminde kullanmayı tamamen bırakması gerektiğini vurgulandı. 
Paris Anlaşması’nın kabul edilmesine rağmen 2030’a kadar yeterli seviyede harekete geçilmemesi durumunda 1,5°C hedefinin tamamen ortadan kalkacağını, 2°C’lik hedefe dahi ulaşmanın mümkün gözükmediği belirtiliyor. UNEP, küresel sera gazı salımlarında 2014, 2015 ve 2016 yıllarında sırasıyla yüzde 0,9, 0,2 ve 0,5’lik artışı olduğunu, Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından hazırlanan BM raporu ise 2015 yılında 400 ppm olan küresel ortalama karbondioksit konsantrasyonunun, 2016 yılında 403,3 ppm’e çıkarak son 800.000 yıl içindeki en yüksek seviyeye ulaştığını gösteriyor.



2017 yılında fosil yakıt ve sanayi kaynaklı CO2 emisyonlarının %2 artacağını ve 37 milyar tona ulaşarak rekor seviyeye geleceğini bildiriliyor. 2014-2016 yılları arasında bu artışın sadece çeyreği gerçekleşmişti. Arazi kullanımı değişimi ve ormansızlaştırma yaklaşık dört milyar ton CO2 artışına neden olarak 2017 yılında küresel emisyonların yaklaşık 41 milyar tona ulaşmasına sebep olacağı tahmin ediliyor. 
Artıştaki temel sebebin, Çin’de yaz döneminde gerçekleşen kuraklık sonucu nehir sularının alçalması, hidroelektrik potansiyelinin azalması ve buna bağlı olarak kömür kullanımında artış olarak gösteriliyor. Dolayısıyla, salım artışındaki en büyük etkenin Çin kaynaklı olduğu belirtiliyor.
Türkiye’nin “özel” durumu
ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekildiğini duyurmasının ardından, Türkiye dışında herhangi bir ülke Anlaşma’ya bağlılık konusunda bir tereddüt yaşamamıştı. Avrupa ve Çin gibi büyük ölçüde salım yapan ülkeler, iklim değişikliğinin etkilerini azaltma ve bu doğrultuda mücadele amacıyla fon yaratma konularında “safları sıklaştırırken”, Türkiye ise “Yeşil İklim Fonu”ndan (GCF) yararlanmadığı takdirde Anlaşma’yı kabul etmesine rağmen yürürlüğe koymayacağını duyurmuştu. Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadeledeki özel durumu yakın tarihte sanayileşmiş ve halen sanayileşme sürecinde olmasına bağlanıyor.
Türkiye’nin “özel durumu”nun aslında uzunca bir geçmişi var. 1992 yılında Türkiye, UNFCCC uyarınca, Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) üyeliği nedeniyle Ek I/II ülkesi olarak sınıflandırılmıştı. Bu kapsamda Türkiye, iklim değişikliği ile mücadelede tedbirler almakla ve gelişmekte olan ülkelere mali kaynaklar sağlamakla yükümlü hale geldi. Türkiye, bu özel durumunu, tamamen sanayileşmiş bir ülke olmadığı, fon sağlamak yerine fondan yararlanması gerektiği üzerinden iklimle ilgili platformlarda yıllardır tartışıyor. Türkiye ekonomisi, Brezilya veya Çin gibi gelişen ekonomilerle benzerlik gösteriyor ancak Türkiye Ek I ülkeleri arasında yer almıyor. Türkiye’nin özel durumu, bazı ayrıcalıklar tanınmasına rağmen devam ediyor. Örneğin, Türkiye’ye Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından fon sağlanıyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması altında oluşturulan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma talebi ise Almanya’nın arabuluculuğunda bir karara bağlanması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 November

Kalkınma Bankaları fosil yakıt yatırımlarını desteklemeye devam ediyor

“E3G” ve “Oil Change International”, Dünya Bankası Grubu (World Bank Group) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2017’deki yıllık toplantılarının öncesinde, çok taraflı kalkınma bankalarından bazılarının iklim hareketi konusunda ilerleme kaydettiğini ancak çoğunun artan iklim değişikliği etkilerine ve Paris Anlaşması gibi küresel taahhütlere rağmen hala fosil yakıt projelerine milyarlarca dolar değerinde finansman sağladığını bildirdi.

E3G ve Oil Change International’ın ortak yayımladığı bilgilendirme notları, hükümet destekli çok taraflı kalkınma bankalarını Paris Anlaşması’nın amaçlarını desteklemek ve fosil yakıt finansmanından temiz enerji finansmanına geçmek konusunda teşvik etmek amaçlı 30’un üzerinde sivil toplum kuruluşundan oluşan “The Big Shift” (Büyük Değişim) kampanyasının bir parçası niteliğinde. Kampanya, Dünya Bankası’nı fosil yakıt yerine, temiz enerji yatırımlarına destek vermeye ve enerji yatırımlarının insan hayatı üzerindeki etkisi konusunda şeffaflığa çağıran bir koalisyon tarafından yürütülüyor.



Düşük karbonlu ekonomiye geçişi hızlandırmak için çalışmalar yürüten bir düşünce kuruluşu olan ve iklim diplomasisi ve riski, enerji politikası ve iklim finansmanı konularına odaklanan E3G’nin hazırladığı çalışmanın temel bulguları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

·         Hükümet destekli çok taraflı kalkınma bankaları (ÇKB) yeşil finansman konusunda gerideler. İklimle ilgili genel harcamaları fosil yakıt harcamalarından daha yüksek olmasına rağmen, fosil yakıt yatırımlarının durdurulması ve iklim finansmanının arttırılması konusunda yeterli ilerleme henüz kaydedilemedi.

·         Oil Change International tarafından yapılan çalışmaya göre, Aralık 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’na rağmen, ÇKB 2016 yılında toplam tutarı 5 milyar doların üzerinde fosil yakıt projesi finansmanını onayladı.

·         E3G karşılaştırmalarına göre, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası (Inter-American Development Bank), ÇKB arasında en yüksek yeşil-kahverengi oranı*na sahip. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Dünya Bankası Grubu ise ÇKB arasında en düşük yeşil-kahverengi oranına sahip bankalar.

·         E3G tarafından yapılan analiz, iklim finansmanı olarak rapor edilen bazı projelerin aslında fosil yakıt projeleri olduğunu ortaya çıkardı. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın, Azarbaycan’da denizde gaz araştırma projesi olan Lukoil Shah Deniz Stage II finansmanını 10 milyon dolar değerinde iklim finansmanı olarak gösterdiği belirtiliyor.

·         E3G ve Oil Change International ortak yayımladığı bilgilendirme notlarında, petrol ve doğalgaz desteğini kaldırmaya yönelik ilk adım olarak, ÇKB’nın kömüre tüm desteğin ve yeni fosil yakıtların rezervlerinin araştırılması için finansmanın derhal durdurulması gerektiği belirtiliyor. Afrika Kalkınma Bankası ve Asya Kalkınma Bankası finansal risklere dayalı fosil yakıt araştırmalarını desteklemeyi halihazırda kabul etmiyor ve diğer ÇKB’nın da bu tutumu örnek alması gerektiği belirtiliyor.

* yeşil-kahverengi oranı (green-brown ratio): Yeşil yenilenebilir, kahverengi ise yenilenemez enerji kaynaklarını temsil ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 November

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri – Etki Gösterge Kılavuzu

Hollanda bazlı finans kuruluşlarından temsilcilerin ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) Girişimi’nin önerilerini dikkate alan şirketler, SKH yatırımlarını izlemek ve kıyaslamak amacıyla kullanılacak bir dizi SKH göstergesini belirlemek üzere iş birliği geliştirdi ve bu konuda bir kılavuz oluşturdu. Bu ortak çaba, Hollanda Merkez Bankası (DNB) öncülüğünde yürütülen Sürdürülebilir Finans Platformu’nun bir parçası niteliğini taşıyor. DNB bünyesinde SKH Etki Ölçümü’ne odaklanan Çalışma Grubu, her bir hedef üzerinden, yatırımcıların faydalanabileceği etki göstergeleri önermişti. Aralık 2016’da başlangıç oturumunda bir araya gelen Çalışma Grubu, Şubat 2017’de çalışmalarının kapsamını belirledi ve Mart 2017’de ara ve nihai göstergeler listesini oluşturdu.



SKH ile ilgili yatırımların henüz emekleme aşamasında olduğu, bu yatırımların yaygınlaşmasının önündeki en sık rastlanan engellerden birinin etki ölçümü ile ilgili zorluklar olduğu belirtiliyor. Bu kılavuz, yatırımcılara varlıklarının SKH’ne (yatırım veya krediler) katkısını ölçmek için seçenekler sunarken, her bir SKH için esnek bir dizi temel etki göstergesi öneriyor. Önümüzdeki aylarda kılavuzun geliştirilmesi amacıyla ilgili profesyonel çevrelerle paylaşılacağı belirtiliyor. Ayrıca, önerilen göstergelerin uygunluğu ve uygulanabilirliği, Çalışma Grubu’na katılan şirketler tarafından sahada test edilecek. Böylelikle, zaman içerisinde yatırımcılara SKH’ne ölçülebilir şekilde katkıda bulunan yatırım ve kredilerini arttırmaları konusunda yardımcı olacak bir standart oluşabileceği öngörülüyor.

Çalışma Grubu’nun temel amacı, pozitif etkilere odaklanarak, SKH’ne yapılan katkıları ölçmek için emeklilik fonları, sigortacılar ve bankalar tarafından desteklenen bir metodoloji tasarlamak olarak belirlenmişti. Bu metodolojinin, yatırım yapılabilir her bir hedef için belirli sayıda gösterge ile birlikte şeffaf, güvenilir ve uygulanabilir olması gerekiyor. Böylece, etkilerin kıyaslanması ve birleştirilmesi, raporlama yapan şirketler için veri gerekliliklerinin uyumlu hale getirilmesi ve paydaşlar için konsolide raporlama sağlanmış olacak.

Sonuç olarak, önerilen göstergelerin nihai amacı ve ölçümlerin yapılmasının nedeni, SKH’ne katkıda bulunan yatırım ve kredilerin arttırılmasına katkıda bulunma olduğu söylenilebilir. SKH, iş dünyasının sürdürülebilir kalkınmaya olan pozitif katkılarını standardize etme fırsatı sağlıyor. Bir dizi ortak etki göstergesinin benimsenmesi, şirketlerin SKH ile ilgili yatırımlara ilgi duyabilecek hissedarlarına ve alacaklılarına etki verilerini açıklamalarına yardımcı olabilir. Etki verilerinin düzenli olarak geliştirilmesi, yatırımcıların seçilen SKH’ne olan katkılarını daha etkin bir şekilde izleme ve yönetme, müşteriler ve katılımcılarla da daha iyi iletişim kurma fırsatı sağlayacağı belirtiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 November

Mackenzie’den sürdürülebilirlik odaklı iki yeni yatırım ürünü

Kanadalı yatırımcılar tarafında rekabetçi getiriler sağlayabilen sürdürülebilir ve sorumlu etki yatırımlarına büyüyen bir talep söz konusu. Kanadalı yatırım şirketi Mackenzie Investments (Mackenzie Yatırım), çıkardığı iki yeni ürünle değişime yön vermeyi hedefliyor. “Mackenzie Küresel Sürdürülebilirlik ve Etki Dengeli Fonu” (Global Sustainability and Impact Balanced Fund), çevresel ve sosyal anlamda etkili yatırımlar için yatırımcılara çözüm üretirken “Mackenzie Küresel Liderlik Etki Fonu” (Global Leadership Impact Fund) ise kadın liderliğinin faydalarına odaklanarak sosyal ve yönetimsel etki yaratacak.

Environics Research tarafından yürütülen ve sponsorluğu Mackenzie Investment tarafından yapılan araştırmaya göre, yatırımcıların %63’ü sürdürülebilir ve sorumlu etki yatırımlarının kendi portfolyolarında daha önemli hale geleceği fikrinde buluşuyor.
Mackenzie Yatırım’ın Kıdemli Başkan Yardımcısı Michael Schnitman, bu iki yeni ürünün iş dünyasında kadınların temsil edilmesi dahil olmak üzere birçok önemli çevresel, sosyal ve yönetimsel kriteri göz önüne aldığını belirtiyor. Schnitman’a göre, Kanadalı yatırımcılar sosyal dönüşüme olumlu etki sağlamaya hazır ve karar almada kesenin ağzını açmaya istekliler.

Mackenzie Küresel Sürdürülebilirlik ve Etki Dengeli Fonu, gelir ve sermaye artışını gözetirken yatırımlarıyla değerlerini aynı hizaya getirmek isteyen yatırımcılar için temel bir portföy sunuyor. Fon, sürdürülebilirlik ve sorumluluğu odağına alırken çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) açılarından yetersiz uygulamalara sahip ihraççılardan kaçınıyor ve dünya çapında her sektörde ÇSY faktörleri açısından en başarılı olanlara yöneliyor. Bununla birlikte, sürdürülebilir çevresel pratikleri özendiren yeşil tahvil ihraçlarını da teşvik ediyor.
Firma ve ülkelerin kredi itibarı ve uzun vadede konumu hakkında içgörü kazandırması için ÇSY faktörleri, Mackenzie küresel sabit gelir yatırım analizi kapsamına alınmış bulunuyor. Bu faktörlerin sürece dahil edilmesi, aynı zamanda Mackenzie’nin imzacısı olduğu BM destekli Sorumlu Yatırım İlkeleri taahhütleriyle de uyumlu.
Fon, yönetici kadro ve yönetim kurulu dahil olmak üzere kadın liderliğini teşvik eden firmalara yatırımı odağına alıyor. Fonun portfolyo yöneticileri potansiyel yatırımları aşağıdaki özelliklere göre değerlendiriyor:
•    Yönetim kurulunda kadın temsil oranı
•    Liderlik pozisyonlarında kadın temsil oranı
•    Kadın CEO
•    Kadın CFO
•    Şirketlerin, Kadının Güçlenmesi Prensipleri’ni (Women’s Empowerment Principles- WEP) imzalamış olması

Fon aynı zamanda, toplumsal cinsiyet odaklı yatırım ve liderlikte kadının güçlenmesi odaklı etki yatırımının öncüsü Pax Ellevate Management LLC’den danışmanlık alıyor. Fon, yatırımcılara kadının güçlenmesi için savunuculuk fırsatı sunarken rekabetçi getiri ve uzun vadede sermaye artışı hedefliyor.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

9 November

2017-18 döneminde BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’ne dahil olan şirketler açıklandı

Borsa İstanbul'da işlem gören, sürdürülebilirlik çalışmalarına göre değerlendirilen ve ekonomik, sosyal ve çevresel konularda “üst seviyede” performans gösteren şirketlerin paylarından oluşan BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’nin (XUSRD) güncel değerleme sonuçları açıklandı.

Kasım 2017– Ekim 2018 döneminde, 01.11.2017 tarihinden itibaren Endeks'te yer alacak şirketlerin tam listesi aşağıdaki gibidir:



Borsaların çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim konularında politikalar oluşturmaları için özel sektöre yol gösteren ve şirketlerin sürdürülebilirlik politikalarına ilişkin bilgiyi de sorumlu yatırımcılara ileten bir platform oluşturmayı kendine misyon edinen Borsa İstanbul,  Endeks’in hesaplanması için EIRIS ile ortaklık içerisinde çalışıyor. Anlaşma çerçevesinde EIRIS, Borsa İstanbul şirketlerini önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik kriterlerine göre sadece “kamuya açık” bilgilere bağlı olarak değerlendiriyor. Şirketlerin çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim konularındaki gelişimini birlikte değerlendiren Endeks, böylece sürdürülebilirliği birleşik bir performans kriteri olarak sunmuş oluyor.

BIST Sürdürülebilirlik Endeksi için Kasım-Ekim olmak üzere yılda bir endeks dönemi bulunuyor. 2014 yılında BIST 30 endeksinde yer alan şirketler, 2015 yılında ise BIST 50 endeksinde yer alan şirketler değerlemeye tabi tutuldu. 2016 yılından itibaren değerlemeye tabi şirketler listesi, BIST 50 endeksi şirketlerine ek olarak, BIST 100 şirketlerinden gönüllü olanları da kapsayacak şekilde genişletildi. “Değerlemeye tabi şirketler listesi” her yılın son ayı içerisinde Borsa İstanbul tarafından ilan ediliyor.

PAYLAŞ: DETAY

3 November

Daha kapsayıcı bir küresel ekonomiye doğru

“Amaç odaklı” kuruluşların olumlu toplumsal etki yaratma yollarıyla ilgili makro trendlere odaklanan bir dizi araştırmadan oluşan “Inclusive Global Economies” (Kapsayıcı Küresel Ekonomiler) raporu, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağlı olduğumuz ekonomik kurallara odaklanıyor. Amaç odaklı kuruluşlar bu kuralları yeniden tanımlarken, daha bütüncül ve kapsayıcı bir ekonomik sisteme doğru geçişin yollarını arıyorlar.

Raporda, tüm dünyada yaşanan toplumsal huzursuzluğun ve popülizmin giderek yaygınlaşmasının sebebinin, kapitalizmin – en azından geleneksel haliyle – yeterli çözüm üretememesinden kaynaklandığı belirtiliyor. Bununla beraber, herkesi, özellikle günümüzde dışarıda bırakılmış bireyleri göz önünde bulunduran ve güçlendiren, çok daha kapsayıcı yeni bir kapitalizmin mümkün olduğu vurgulanıyor.

Kapsamlı bir ekonomik modele geçişin, Küresel Kalkınma Gündemi kapsamında SKH’ne ulaşmak adına bir ön şart olduğu belirtiliyor. Son on yılda yoksullukla mücadelede önemli bir ilerleme kaydedilmesine rağmen, mevcut jeopolitik karışıklıklar, iklim değişikliğinin etkileri, nüfus artışı ve kentleşme gibi diğer küresel trendler nedeniyle daha fazla inovasyona ve yaratıcı çözümlere ihtiyaç duyulacağına işaret ediliyor.

“Kapsayıcı Küresel Ekonomiler” rapor serisinin son parçası “Innovation Trends Report” (İnovasyon Trendleri Raporu) ile sınırlar, disiplinler ve sektörler arasında iş birlikleri sayesinde yenilikçi ekonomik çözümler üretilmesi hedefleniyor. Buna göre, yoksulluk, eşitsizlik, hastalık ve iklim değişikliği ile mücadelede süregelen ilerlemenin, politika yapıcılar, iş dünyası liderleri, sosyal sektör kuruluşları ve vatandaşlar arasındaki iş birliğinden doğacağı ifade ediliyor. Kapsayıcı ekonominin tanımı, ekonomik hayatı tüm boyutlarıyla ele alan, özellikle iyi hallerinin devamlılığı için büyük engellerle karşılaşan bireyler tarafından paylaşılan toplumsal refah için imkanlar yaratan bir yapı olarak tanımlanıyor.

Raporda, küresel nüfusun en yoksul yarısının küresel varlığın sadece %1’ine sahip olduğu dile getiriliyor. Dünyada her 100 kişiden 11’i günde sadece 1,9 ABD Doları harcayarak yaşıyor. SKH, 800 milyon insanı yoksulluktan kurtararak, küresel yoksulluk oranını 2030’a kadar %10,7’den %3’e düşürmeyi hedefliyor. Bu hedefe ulaşabilmek için, sosyal etki konusunda entegre ve inovatif yaklaşımlara ihtiyaç var.

Raporda amaç odaklı kuruluşların karar alma ve iletişim yapma konularında yönlendirilmesi amacıyla oluşturulan yol haritası dikkat çekiyor. Buna göre, daha katılımcı ekonomilere ulaşmak, altı temel noktadan geçiyor: “Değerlendir”, “Belirle”, “Yeni bir çerçeve oluştur”, “Yarat”, “Uygula” ve “Raporla”.


Rapor hakkında daha detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilirsiniz.    

PAYLAŞ: DETAY

3 November

“Kurumsal Sorumluluk” raporlamasında son durum

Kurumsal Sorumluluk (KS) raporlaması, dünyanın dört bir yanında orta ve büyük ölçekli şirketler için giderek standart bir uygulamaya dönüşüyor. KPMG’nin KS raporlaması üzerine yaptığı anket çalışması kapsamında yer alan 4.900 şirketin yaklaşık dörtte üçünün KS raporu yayımlamış olduğu görülüyor. Düzenli olarak yapılan çalışmanın tarihinde ilk kez şirketlerin %60 oranında KS raporlaması yaptığı belirtiliyor.

Anket sonuçlarının yayımlandığı raporda özellikle Latin Amerika’da, mevzuat, yabancı yatırım talebi ve oluşan kamuoyu güvenini korumak gibi sebeplerle KS raporlamasında önemli bir artış olduğu belirlenmiş. Ayrıca, son 12 yılda, KS verilerinin üzerine alınan doğrulamaların, G250 şirketleri arasında iki katına çıkması, büyük şirketlerin sürdürülebilirlik konularında kamuoyuyla paylaştıkları bilgilerin güvenilirliğini sağlama konusuna değer verdiklerini kanıtlıyor.
Raporda, entegre raporlamanın özellikle Japonya, Brezilya, Meksika ve İspanya’da yaygınlaştığı belirtilirken bununla beraber GRI rehberleri ve standartlarının, KS konusunda hala en popüler raporlama çerçevesi olduğu belirtiliyor. Çalışmada ele alınan raporların yaklaşık üçte ikisinin GRI G4 veya Standartları’nı uyguladığı da belirtiliyor.

Raporda, şirketlerin çoğunluğunun, yıllık raporlarında iklim değişikliğini finansal bir risk olarak belirlemediği vurgulanıyor. N100 şirketlerinin %72’si, G250 şirketlerinin ise %52’si iklim değişikliğini finansal bir risk olarak görmüyor. İklim değişikliğini bir risk olarak kabul eden azınlığın da sadece küçük bir kısmı ise söz konusu riskleri nicelleştirmeye veya modellemeye çalışıyor. Bu durum, Finansal İstikrar Kurulu (Financial Stability Board) tarafından kurulan İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu gibi girişimlere ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Raporda ele alınan diğer konulardan biri ise Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH). SKH iki yıldan daha kısa bir sürede özel sektörde büyük ses getirdi. Raporlama yapan G250 şirketlerinin %43’ü, N100 şirketlerinin ise %39’u KS faaliyetlerini SKH ile bağlantılı olarak sürdürüyor. Bununla birlikte, SKH ile bağlantılı raporlamanın ve entegre raporlamanın önümüzdeki üç yıl içerisinde hızla büyümeye devam edeceğini öngörülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 November

Denizlerde asitlenme canlılığı tehdit ediyor

lmanya öncülüğünde yürütülen BIOACID projesi, modern yaşamın bir sonucu olarak okyanusların git gide daha asidik olmasının canlılar üzerindeki etkisine odaklanıyor. 250 araştırmacı tarafından 8 senedir yürütülen çalışmada en çok küçük deniz canlılarının etkilendiği, bazı canlıların bu kimyasal değişimden faydalansa da besin ağının bütünündeki değişimden dolayı canlılığın olumsuz etkilendiği ifade ediliyor.



Fosil yakıtların oluşturduğu karbondioksit, deniz suyunda çözünerek karbonik asit oluşturuyor, bu da suyun pH değerinin düşmesine neden oluyor, böylece denizler daha asidik hale geliyor. Okyanuslardaki asitleşmenin etkileri iklim değişikliği, kirlilik, aşırı avlanma ve tarımsal gübrelerle daha da derinleşiyor. Sanayi devriminin başlangıcından itibaren okyanus yüzey sularının ortalama pH’ı 8.2’den 8.1’e düştü, bu %26’lık bir asit oranı artışına karşılık geliyor. Suyun pH’ındaki 0.1’lik bir azalma birçok deniz canlısının hayatını tehdit edecek bir etkiye sahip. Canlıların çevresel değişime karşı hassasiyeti farklılık göstermekle birlikte, değişimden dolaylı da olsa etkilenmeleri, sistemin bütününde geri döndürülemeyen hasara yol açabiliyor.



8 yıldır devam eden çalışma sonucunda elde edilen önemli bulgular şu şekilde;

·         Sıcak su mercanları soğuk su mercanlarına kıyasla, istiridye ve deniz salyangozları ise kabuklu deniz canlılarına kıyasla sudaki değişimlerden daha çok etkilenen daha hassas canlılar.

·         Deniz canlıları erken yaşam evrelerinde, yetişkinlik evresine kıyasla değişikliklerden daha çok etkileniyorlar.

·         Bazı canlılar okyanuslardaki asitleşmeden doğrudan etkilenmese dahi, asitleşmenin canlıların yaşam alanında veya besin ağında meydana getirdiği değişiklikler canlıları dolaylı olarak etkiliyor.

·         Tüm bu değişiklikler, okyanusların bizlere sunduğu ekosistem hizmetlerini gelecekte kötü bir şekilde etkileyecek.

Bir diğer araştırmada ise, deniz biyologları, sudaki sıcaklığın, tuzluluk ve asit oranlarının artmasının istiridye fizyolojisini nasıl etkilediğini anlamak istiyor. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) en karamsar tahminlerine göre, yüzyılın sonlarına doğru deniz suyu sıcaklığı 2 ile 4 derece arasında artabilir. Peki bu değişimin yüksek ticari değere sahip balık ve kabuklu deniz ürünleri üzerindeki sonucu ne olabilir? Deniz biyoloğu Domitilia Matias’a göre haberler istiridye çiftçileri için o kadar iyi değil: “Daha sıcak sulardaki istiridyeler filtreleme faaliyetlerini önemli ölçüde arttırıyor. Suyu serin tutmak için sürekli filtreleme yapıyorlar, böylelikle metabolizmaları hızlanıyor. Deniz suyu sıcaklığının artması ise ortama uyum sağlama çabaları sonucu kabuklarının küçülmesine neden olarak büyümelerini etkileyebilir.”



Deniz ekosisteminin insanın iyi halinin devamlılığında oldukça büyük payı bulunuyor. Denizlerdeki kaynaklar dünya nüfusunun çoğunluğu için besin kaynağı olmakla birlikte balıkçılığa dayalı geçinen nüfusun geçim kaynağını oluşturuyor. Geçim kaynaklarını kaybeden insanların göç etmek durumunda kalması ise sosyal problemleri beraberinde getiriyor.

Tüm bunların ötesinde, denizlerdeki dengenin bozulması, yeryüzündeki en büyük ve en zengin yaşam alanı olan okyanusların geleceğini ve insanın yeryüzündeki iyi halinin sürekliliğini tehdit ediyor. Denizlerin sürdürülebilir olmasıysa öncelikle doğru politikalarla aşırı avlanmanın önüne geçilmesi, yine iklim değişikliği politikalarıyla sera gazı emisyonlarının kontrol altında tutulması, insanlardaki bilincin artarak kirliliğin önüne geçilmesi ve bilinçli tarım uygulamalarına geçilerek tarımsal zararlı atıkların önemli ölçüde azaltılması gibi çok ciddi öneme sahip bir dizi uygulamadan geçiyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 November

“Blok Zinciri” kuruluşları nasıl değiştirebilir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca akademisyenler ve iş dünyasının liderleri modern işletme pratiklerini şekillendirdiler. Temel teori, kaide ve davranışlar, yöneticilerin büyük ölçüde dikey örgütlenmiş, hiyerarşik kurumlar oluşturmasının önünü açtı. Bununla beraber, “Bitcoin” gibi dijital para birimlerinin altında yatan bazı teknolojilerin, yaygın kullanılan adıyla “blockchain” (blok zinciri), şirketleri derinden etkileyebileceği söyleniyor.

Bu etkiler, firmaların nasıl fonlanıp yönetildiğinden nasıl değer yarattığına, pazarlama ve muhasebe gibi temel işletme fonksiyonlarının nasıl işlediğine kadar değişkenlik gösterebilir. Bazı durumlarda yazılımlar kimi işletme fonksiyonlarının tamamen ortadan kalkmasına yol açabilir.

Kuruluş içi ve kuruluşlar arasındaki veri transferini muazzam ölçüde geliştirse de internetin iş yapış biçimi üzerindeki etkisinin daha kısıtlı olduğu söylenilebilir. Bunun başlıca sebebi, internetin tasarlanma sebebinin kişiler arasında “değer” değil bilgi transferi olması. Örneğin, bir e-posta’nın ekinde dosya gönderirken, belgenin aslını değil, bir kopyasını göndeririz. Herkes belgenin bir kopyasını edinip değiştirebilir. Birçok durumda belgenin bir kopyasını paylaşmak hem yasaldır hem de avantajlıdır.

Buna karşın, bir işlemi hızlandırmak istediğimizde parayı direkt olarak e-posta yoluyla göndermek gibi bir seçeneğimiz bulunmuyor. Bunun gerekçesi sadece parayı kopyalamanın yasadışı olması değil; aynı zamanda gönderen tarafın kendisini tanıttığı kişi olduğundan %100 emin olma şansımızın olmamasıdır. Bu nedenle, güvenliliği korumak ve dürüstlüğün devamlılığı için aracı kurumlara başvuruyoruz. Bankalar, hükümetler ve bazı durumlarda büyük teknoloji firmaları kimlik teyidi yapıp kayıt tutuyorlar, böylece para transferini güvenli bir şekilde gerçekleştirebiliyoruz. 

Aracıların bu konuda sağladığı hizmetlerde, bazı dikkate değer istisnalar da bulunuyor. Hacklenmeye veya dolandırıcılığa açık olabilecek sağlayıcılar kullanmaları bunların arasında yer alıyor. Bir başkasıysa aracıların işlem gerçekleştirirken çoğu zaman ücret talep etmeleri. Aynı zamanda, tüketici davranışını izleyerek veri biriktirebiliyor ya da bir banka hesabı için uygun olmayan yüz milyonlarca kişiyi dışarıda bırakabiliyorlar. Bazen de 2008’de gerçekleşen küresel krizde tanık olduğumuz gibi korkunç hatalar yapabiliyorlar.

Bu noktada devreye giren blok zinciri teknolojisi, bir işleme taraf olanların, geleneksel aracılara gereksinim duymadan bir değeri saklayıp değiş tokuş edebilmesini sağlıyor. Örneğin Bitcoin, tamamen elektronik olarak oluşturuluyor ve tutuluyor. Bitcoin, diğer para birimleri gibi basılmıyor.




Peki “kripto para”nın en bilinen örneği olan Bitcoin, yedi maddede nasıl açıklanabilir?

1.    Belli bir merkezden yönetilmez

Bitcoin ağı tek bir merkezi otorite tarafından yönetilmiyor; Bitcoin madenciliği yapan ve hareketleri işleyen her bir makine ağın bir bölümünü oluşturuyor ve bu makineler birlikte çalışıyor. Ağın bir kısmı çevrimdışı olsa dahi Bitcoin akışı devam ediyor.

2.    Hesap açmaya gerek yok

Bankalar müşterilerini hesap açma işlemi için bir dizi bürokrasiye tabi tutarken Bitcoin adresi almak oldukça kısa süren bir işlem.

3.    Anonim olarak kullanılır

Kullanıcılar birden fazla Bitcoin adresine sahip olabilir ve adlara, adreslere veya kişisel olarak tanımlayıcı diğer bilgilere bağlı değildir.

4.    Tamamen transparan bir sistem

Kamuoyuna açık bir Bitcoin adresinde ne kadar para tutulduğunu herkes görebilir, sadece o paranın kime ait olduğunu bilmek mümkün değildir.

5.    Düşük transfer ücretleri
Bitcoin transfer ücretleri banka transfer ücretlerine kıyasla düşüktür.
6.    Hızlı para transferi
Bitcoin ağı ödemeyi işlemeye başladığı an dünyanın her yerine dakikalar içinde para gönderilebilir.
7.    İşlem geri alınamaz

Bir adrese Bitcoin gönderimi yapıldığında, alıcı iade etmediği sürece Bitcoin’lerin geri alınması mümkün değildir.

PAYLAŞ: DETAY

20 October

Gucci kürk kullanmayan markalara katıldı

Gucci’nin artık kürk kullanmayacağını açıklaması, son zamanlarda modaya dair en sevindiren gelişmelerden biri oldu. Tüketicilerin daha bilinçli hale gelmesi ve en sevdikleri markaların aslında kapalı kapılar ardında hayvan zulmüne sebep olduklarının farkına varması, gerçek hayvan kürkünü artık değerli ve karlı bir emtia olmaktan çıkarıyor. Büyük markalar arasında Armani ile başlayan kürksüz moda söylemini artık Gucci de takip ediyor. Uzun zamandır Stella McCartney, Vivienne Westwood ve Calvin Klein gibi lüks markalar kürksüz moda söylemini vurgulayarak başarılı ve lüks tüketimde tercih edilen markaların hayvan kürküne ihtiyaç duymadıklarını gösterdi.

Aktivistler ve konu ile ilgilenen diğer paydaşlar, Versace’nin benzer bir söz vermesi için çaba gösteriyor. Kürk çiftliklerindeki hayvanların iyi koşullarda bakıldıkları iddia edilse de, hayvanların karşılaştıkları zulmün derecesi ürkütücü.

Son zamanlarda moda dünyasına dair ilgi çeken haberlerden bir diğeri de “slow fashion” (yavaş moda) trendi. Moda dünyasının ardındaki negatif sosyal ve çevresel etkinin fazlasıyla kendini gösterdiği “fast fashion” (hızlı moda) trendinin tam tersi olan bu akım, kitle tüketimine karşı çıkarak, kaliteli materyallerden adil bir şekilde üretilmiş, dayanıklı giyim eşyalarının üretim ve satış sürecini kapsıyor.

Slow fashion trendini takip eden yeni markalar iyi satış rakamlarına ulaşıyorlar; bu durum tüketicilerin moda sektörünün arkasındaki gerçeklerle ilgili daha bilinçli hale gelmesiyle de uyumlu. Gucci’nin önde gelen tasarımcılarından Alessandro Michele, Milano’daki moda haftasında, hızlı tüketimin önüne geçilmesi ve sürekli yeni bir şeylere sahip olma arzusununu durdurulması gerektiğini belirtiyor.

Örnekler bu markalarla sınırlı değil. Mesela, AYR, 2014’te kurulan bir kot pantolon markası ve kaşmir, geri dönüştürülmüş pamuk gibi kaliteli materyaller kullanıyor. Çok fazla su gerektirdiği bilinen klasik kot pantolon üretiminin aksine, çamaşırhane bahçesinde geri kazandıkları, sadece bir bardak su ile kot yıkama işlemini gerçekleştiriyorlar. Elizabeth Suzann markası ise ipek ve kaliteli kumaş gibi kolay eskimeyen materyallerden kıyafetler üretiyor ve sadece bir yıl içerisinde 1 milyon dolarlık satışa ulaştı.

PAYLAŞ: DETAY

20 October

Kırsal kalkınma gelişmişlik göstergesi

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) geçtiğimiz günlerde kırsal bölgelerdeki ekonomik kalkınma ve gıda güvenliği konularını değerlendirdiği “Gıda ve Tarımın Durumu; Kapsayıcı bir Kırsal Dönüşüm için Gıda Sistemlerinin Geliştirilmesi" (The State of Food and Agriculture; Leveraging Food Systems for Inclusive Rural Transformation) isimli raporu yayımladı. Rapor, günümüzde gözlemlenen kırsaldan şehre göç trendinin değişeceğini ve bu değişimle birlikte önemli kazançların elde edilebileceğini ön görüyor. Aynı zamanda gelecekte, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki milyonlarca gencin iş gücüne katılmak için yaşadıkları kırsal bölgeleri terk etmek zorunda kalmayacakları belirtiliyor. Çalışmada, kırsal bölgelerin, gıda üretimi ve ilgili sektörlere bağlı ekonomik büyümede büyük bir potansiyele sahip olduğu ifade ediliyor ve 2030 Kalkınma Gündemi’nin ancak kırsaldaki potansiyelin değerlendirilmesiyle gerçekleşeceği ifade ediliyor.

1990’lardan bu yana kırsal bölgelerdeki sosyo-ekonomik değişimlerle birlikte yüz milyonlarca insan, kırsal bölgede maruz kaldıkları yoksulluktan kurtuldu. 2015-2030 yılları arasında özellikle Sahra-altı Afrika’da 15-24 yaş aralığındaki nüfusta beklenen artış karşısında sanayi ve hizmet sektörü yeni iş arayanları istihdam etmek için yeterli olmayacak. Bu hızlı artışsa kentlere göç eden kırsal nüfusun büyük bir kısmının şehirde istediği yaşam koşullarına erişememesine sebep olacak. Bu nedenle, güvence altına alınan gıda sistemleri oluşturarak gıda üretiminin sürekliliğini sağlamak ve kentsel alanlarla (özellikle küçük ve orta ölçekli şehirler) güçlü bir şekilde bağlantılı olan tarım sektörünü desteklemek için kırsal alanlarda politika desteği ve yatırım yapılması gerekecek. Bu politika ve destekler, kırsalda istihdam yaratılmasını sağlayacak ve kırsaldan kente olan mobilite azalacak. Gelişmekte olan ülkelerdeki şehirli nüfusun yarısı nüfusu 500.000’in altındaki şehirlerde ve kasabalarda yaşıyor.

Kentlerde artan gıda talebiyle birlikte, gıda sistemleri çeşitlendirilerek ve çiftlik dışı tarımsal aktivitelerle ilgili yeni ekonomik imkanlar oluşturularak kırsal ekonomi dönüştürülebilir.

Tüm bu çıkarımlar ve projeksiyonlar doğrultusunda, raporda üç aşamalı bir aksiyon planından söz ediliyor. İlk olarak, küçük ölçekli üreticilerin kentlerden gelen gıda taleplerini karşılayabilmeleri için bir dizi politika oluşturulmalı ve arazi kullanım hakları güçlendirilmeli, tedarik sözleşmelerinde eşitlik sağlanmalı ve krediye erişim iyileştirilmeli.

İkinci olarak, kırsal alanlar ve kentlerdeki pazarları birbirine bağlayan altyapılar oluşturulmalı. Birçok gelişmekte olan ülkede, kırsal alanlardaki yollar, elektrik altyapılarının, depolama tesislerinin ve soğutma sistemlerinin olmayışı kentteki pazarlara ulaşarak taze meyve-sebze, et ve süt ürünleri satmak isteyen üreticiler için büyük bir dezavantaj.

Son olarak da, birbiriyle güçlü bir şekilde bağlantılı kırsal-kentsel ekonomilere sadece mega şehirleri değil, aynı zamanda daha küçük şehirleri de dahil etmek gerekiyor. Raporda özellikle, küçük şehir merkezlerinin göz ardı edilmiş gıda pazarını temsil ettiklerinin üzerinde duruluyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 October

Ozon tabakası için 30 yıllık iş birliği

1987 yılında birçok ülke bir araya gelerek, ozon tabakasını korumak amacıyla Montreal Protokolü’nü imzalamıştı. Anlaşmanın 30. yıl dönümü olan 16 Eylül 2017 Uluslararası Ozon Tabakasını Koruma Günü, alınan önlemlerin işe yaradığının bir kez daha görülmesiyle daha anlamlı hale geldi.

Anlaşma sayesinde, 1990-2010 yılları arasında 135 milyar tondan daha fazla karbon dioksite eşdeğer salımın önüne geçildi. Bununla birlikte 2030’a kadar her yıl iki milyona yakın cilt kanseri vakasının da önüne geçildiği tahmin ediliyor. Tarım, balıkçılık ve üretim malzemelerine karşı oluşabilecek hasarın önlenmesiyle sağlık ve ekonomi açısından sağlanan toplam küresel faydaların 2,2 trilyon ABD dolarına ulaşacağı düşünülüyor. Anlaşma sayesinde ozon tabakasının incelmesine sebep olan maddelerin kullanımı tüm dünyada sonlandırılmıştı ve bir anlaşmaya varılmasa ve ozon tabakasına zarar veren salımlara aynı şekilde devam edilse, Antarktik üzerinde ozon tabakasının deliğinin 2013 yılı itibariyle %40 daha büyük olması bekleniyordu.



1974'te bilim insanları ozon tabakasının giderek inceldiğini keşfetti. Bunun ardından sorunun insan faaliyetlerinden kaynaklandığını tespit ettiler. Ozon tabakasının incelmesinin ardındaki temel neden eskiden kullanılan aerosol kaplar, alev yavaşlatıcılar ve buzdolaplarında yaygın bir şekilde kullanılan kloroflorokarbonlar (CFCs) salımları olarak belirlendi. Bu nedenle, 1987 yılında 197 ülke bir araya gelerek CFC’ların ve ozon tabakasının incelmesine sebep olan diğer kimyasalların kullanımını durdurmak amacıyla Montreal Protokolü’nü (Montreal Protocol on Substances that Deplete the Ozone Layer) imzaladı.

2016 yılında bilim insanları, ozon tabakasındaki incelmenin oldukça azaldığını ve anlaşmanın işe yaradığını gördüler. Bir grup bilim insanı, uydular, zemin tabanlı aletler ve hava balonlarından alınan ölçümlerin bir kombinasyonunu kullanarak, 2000 yılından itibaren ozondaki deliğin 4 milyon kilometrekare küçüldüğünü tespit ettiler. Bu, Hindistan’ın yüz ölçümünden daha büyük bir alana karşılık geliyor.

Montreal Protokolü, dünyanın şimdiye kadar 2°C sıcaklık artışının altında kalmasını sağlayarak, dünyanın geleceğine belki de en büyük katkıyı sağlamış olabilir. Bu aynı zamanda, geçen sene Paris Anlaşması’nda da belirlenen hedefti. Ayrıca, tahminlere göre ozon tabakasındaki deliğin bu yüzyılın ortalarına doğru tamamen kapanacak. Uluslararası düzeyde iş birliğiyle bu denli büyük bir başarıya imza atılması, iklim değişikliğine karşı ihtiyaç duyulan iş birlikleri konusunda da umut verici olarak yorumlanabilir.

PAYLAŞ: DETAY

19 October

OECD “Dijital Ekonomiye Bakış 2017” raporunu yayımladı

OECD’nin iki yılda bir yayımladığı “Digital Economy Outlook” raporunun yeni sayısında internet altyapısı ve internet kullanımının, OECD ülkeleri ve bu bölgede faaliyet gösteren şirketler arasında nasıl farklılık gösterdiği irdeleniyor. Raporda, evlerde ve özel sektörde yüksek hızlı internete, geniş bant abonelik ücretlerine, mobil veri kullanımına, dijital beceri ve istihdama, bilişim teknolojileri (BT) ve iletişim sektörlerinde patentlere, ileri dijital teknolojinin kullanımına ve çevrimiçi devlet hizmetlerine erişim trendleri inceleniyor. Dijital dönüşümün politik sonuçları da raporda ele alınan konular arasında yer alıyor.

Dijital ekonomideki dönüşüm, buna bağlı oluşan yeni fırsat ve engeller üzerinde durulan raporda, OECD ülkeleri ve partner ekonomilerin, kamu politikaları ile ilgili hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla bilişim ve iletişim teknolojileri (BİT) ile internetten faydalanma yöntemlerinin altı çiziliyor. Buna ek olarak, düzenleyici kuruluşların ve politika opsiyonlarını belirleyenler, dijital ekonominin potansiyelinin inovasyon ve kapsayıcı büyümeye öncülük etmeleri amacıyla bilgilendiriliyor.



Hükümetler, dijital dönüşümün getirdiği risk ve fırsatların giderek daha da farkına varıyor. Buna bağlı olarak hükümetler, dijital dönüşümün inovasyon, kalkınma ve toplumsal refah için faydalarını en üst düzeyde değerlendirmek için dijital dönüşümün politik sonuçlarının üzerine eğiliyor, bütüncül bir yaklaşım sergileyerek entegre politika çerçeveleri geliştiriyor.

Ekonomik durağanlığın devam eden etkilerine rağmen BT hizmetleri büyümeye devam ediyor ve olumlu bir görünüm sergiliyor. Küresel ekonomik krizden bu yana, toplam katma değer verisine paralel şekilde, OECD’de BİT sektörü kaynaklı katma değer azalmıştı. BİT sektöründeki telekomünikasyon hizmetleri, bilgisayar ve elektronik cihaz üretiminde katma değer azalırken, BT sektöründe artmış, yazılımcılıktaysa sabit kalmıştı.

Raporda ayrıca iletişim altyapıları ve hizmetlerinin yeni veri akışı için hızla arttığı, BİT sektöründeki kullanımların büyümeye devam etmekle birlikte ülkeler, şirketler ve bireyler arasında eşit olmayan bir dağılım gösterdiği belirtiliyor. Meslekler ve ticaret sektörü dahil olmak üzere dijital inovasyon ve yeni iş modellerinin dönüşümü tetiklediği bildiriliyor. BİT’in günlük hayat ve işte etkin kullanımının daha özel ve genel beceriler gerektirdiği, dijital güvenlik ve mahremiyet endişelerinin BIT’in kullanımını ve iş fırsatlarını sınırlandırdığı, yapay zekanın önemli politik ve etik sorularla birlikte gündeme geldiği ve “blok zinciri”nin (block chains) potansiyelinin teknik ve politik engellere bağlı olduğu raporda üzerinden geçilen diğer konular arasında yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 October

Borsaların Sürdürülebilirliğe ilişkin Durum Raporu

2009'dan bu yana Sürdürülebilir Borsalar Girişimi (SSE), daha sürdürülebilir sermaye piyasaları geliştirmek için borsalarla birlikte çalışıyor. Bu piyasaları yaratmak için de sürdürülebilir kalkınmanın ekonomiye tam olarak entegre edilmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler 2030 Gündemi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SKH) benimsenmesiyle birlikte, piyasalar, sürdürülebilir piyasaların ve toplumun yaratılmasına katkıda bulunmak için uluslararası kabul edilmiş bir çerçeveye sahipler.

Bu doğrultuda, “2016 SSE Report on Progress Overview” (2016 Sürdürülebilir Borsalar Gelişimine Genel Bakış) adlı rapor yayımlandı. Rapor, BM Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (SSE) kurucuları arasında yer alan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), UN Global Compact, BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve BM Sorumlu Yatırım İlkeleri (UN PRI) tarafından çok taraflı olarak hazırlandı.

Rapor, borsaların ve düzenleyici otoritelerin uyguladıkları sürdürülebilirlik girişimlerinin düzenli olarak resmini veriyor. Aynı zamanda, uygulanmakta olan iyi örnekleri, eğilimleri, fırsatları ve zorlukları irdeleyerek borsalar, menkul kıymet düzenleyicileri, politika oluşturucular, şirketler ve yatırımcılar arasında çıkartılan derslerin paylaşılmasını teşvik edilmesi hedefleniyor.

Raporda borsalar çeşitli kriterler bakımından detaylı olarak inceleniyor. Bu kriterlerin bir kısmını borsaları karşılaştırmak için kullanılan genel kriterler, diğer kısmını sürdürülebilirlik açısından önem taşıyan ÇYS kriterleri oluşturuyor. Buna göre, 82 borsanın Çevre-Sosyal-Yönetişim (ÇSY) uygulamalarının incelenmesi üzerine, borsaların giderek daha sürdürülebilir sermaye piyasalarının yaratılmasına katkıda bulunacak eylemler gerçekleştirdikleri belirtiliyor.

Bu kriterlere ve 82 borsa arasından kriteri karşılayan borsaların sayıları şu şekilde:



Kriterlerin açılımına, uygulama rehber ve prensiplerine ve uygulamalarına rapor içeriğinde yer veriliyor. Raporun birinci bölüm sonundaysa düzenleyici otoritelerin yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi veriliyor.

Raporun ikinci bölümünde, borsalar temel alınarak seçilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri inceleniyor. Bu hedefler:

5. Hedef: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

8. Hedef: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme

12. Hedef: Sürdürülebilir Tüketim ve Üretim

13. Hedef: İklim Eylemi

17. Hedef: Hedefler için Ortaklıklar

olarak belirlendi.  

SKH’ne ulaşmak, yılda 5-7 trilyon ABD doları olarak tahmin edilen önemli bir finansman gerektiriyor. Bununla birlikte, kamu finansmanı ve kalkınma yardımı önemini korurken, yatırım ölçeği itibarıyla özel sermayenin akışına da ihtiyaç duyuluyor.

SKH önümüzdeki on yıl için küresel bir kalkınma stratejisi sağlıyor. Raporda yer alan öneriler ÇSY raporlama rehberini uygulamadan, cinsiyet çeşitliliğini teşvik etmeye ve yeşil tahvilleri listelemeye değişen başlıklarda çeşitlilik gösterirken, borsaların bu tavsiyeleri uygulayarak, daha istikrarlı sermaye piyasaları ve sürdürülebilir bir toplum yaratmada liderlik rolünü üstlenebileceği vurgulanıyor.

Raporun ikinci bölümünde, daha sürdürülebilir bir finans sistemine geçilmesi için pazar teşviklerinin uzun vadeli değerlerle uyumlu olması ve ÇSY konularının standart uygulamalara entegre edilmesi gerektiği; SKH’nin birçok ÇSY faktörünün ana hatlarını belirlediği ve bunlara yönelik çerçeve sağladığı belirtiliyor. Ayrıca, hedeflerle ilgili içeriği yer verilirken, yine hedef bazında borsalar tarafından gerçekleştirilen ve gelecekte yapılması hedeflenen uygulamalar ele alınıyor. Örneğin, Johannesburg Borsası, Güney Afrika’da ÇSY bilgileri ile raporlama kültürü oluşturuyor. Amman Borsası ise cinsiyet çeşitliliğinin Ürdün’deki şirketlerin performansı üzerine etkisini ölçmek için bir çalışma gerçekleştirdi. Oslo Borsası da ayrı bir yeşil tahvil listesi sağlayan ilk borsa oldu.

Son olarak, raporun bütününde yatırımcı, standart oluşturucu, sivil toplum kuruluşları ve borsaların görüş ve açıklamaları naklediliyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 October

“The World Benchmarking Alliance” görüş alma faaliyetlerini başlattı

Uluslararası çok paydaşlı bir girişim olan “The World Benchmarking Alliance” (Dünya Karşılaştırma Ölçütü İttifakı) sürdürülebilirlik performansı ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH) katkıları temel alarak şirketleri sıralayan karşılaştırma ölçütleri geliştirecek. “Aviva”, “UN Foundation”, “Index Initiative” ve “Business and Sustainable Development Commission”ın kurucuları arasında yer aldığı girişim, karşılaştırma ölçütlerini erişime açık olarak yayımlayacak. Bu doğrultuda girişim, önümüzdeki dokuz ay boyunca söz konusu karşılaştırma ölçütleri üzerine görüş alma sürecini başlattı. Sürece, kurucu ortakların yanı sıra Birleşik Krallık, Danimarka ve Hollanda hükümetleri destek olacak. 

“Küresel Hedefler Haftası” kapsamında, BM Genel Kurulu’nun 72. Oturumu’nda girişimin kurucu üyelerinden liderler konuşmalar gerçekleştirdiler. Konuşmalarda, sürdürülebilirlik ve SKH çerçevesine oluşturulan girişimin önemi, girişimin sivil toplum temelli olmasının yarattığı değer ve karşılaştırma ölçütlerinin rehberliğinde oluşacak ortaklıklarla daha iyiye erişmek için oluşacak rekabetin önemine vurgu yapıldı. Ayrıca, girişimin, gelişmekte olan bölgelere iyi bir örnek oluşturacağının ve SKH’ne katkıda bulunmanın bir nevi “kurumsal rekabet sporu”na dönüşeceğine dair görüşler paylaşıldı.

İş dünyasında uzun yıllardır kullanılan, eksik görülen alanları veya yeterli düzeyde yönlendiricilik gösterememesi nedeniyle tartışmalara sebep olan karşılaştırma ölçütlerinin geliştirilmesi sürecinde sağlanacak ortaklığın ve bu konudaki uluslararası birikimin etkin olarak kullanılmasının hem finansal sistem katılımcılarının tümü için hem de çok daha geniş bir çerçevede dünyamız için değerli olduğuna inanıyoruz. Bu konudaki gelişmeleri düzenli olarak sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

PAYLAŞ: DETAY

13 October

Birleşik Krallık’ta hedef yeşil işe yatırımını arttırmak

Yatırımcılardan oluşan bir grup, Birleşik Krallık’ta “yeşil ekonomi”nin teşvik edilmesi amacıyla hükümet tarafından bir araya getirildi. Üyeleri arasında Londra Borsası başkanı, Bank of England kıdemli danışmanı ve Barclays, HSBC, Aviva ile özel sektör ve akademiden temsilcilerin bulunduğu “Yeşil Ekonomi Görev Komitesi” (The Green Finance Taskforce), altı ay içerisinde düşük karbon ekonomisine yapılacak yatırımların arttırılması için bankalar ile diğer finansal kuruluşlarla çalışarak öneriler geliştirecek.

Londra eski belediye başkanı Sir Roger Gifford başkanlığındaki Görev Komitesi, enerji ve ulaşım yatırımları gibi İngiltere’nin planlanan altyapı yatırımlarını çevresel anlamda daha sürdürülebilir hale getirmek için atılacak adımları gözden geçirecek.

Hükümet ayrıca, yatırımcılara paralarının nasıl işlem göreceği konusunda güvence vermek ve evlerine izolasyon yaptıran tüketicilerin daha az borçlanmalarını sağlayan yeşil ipoteklerden yararlanmalarının yollarını teşvik etmek istiyor. İklim Değişikliği Bakanı Claire Perry, düşük karbonlu bir ekonomiye geçişin milyarlarca pound değerinde bir yatırım fırsatı ve hükümetin endüstriyel stratejisinin önemli bir parçası olduğunu belirtiyor. Perry’ye göre, sürdürülebilir projelerde sorumlu yatırımı teşvik etmek üzere standartlar geliştirmek ve Yeşil Ekonomi Görev Komitesi’nin kurulması, Birleşik Krallık çapında tüm işletmelerin bu fırsattan yararlanmasını sağlayacak.



Hazine ekonomi sekreteri Stephen Barclay ise gerek İslam’a uygun krediler gerek olumlu bir çevresel etkiye sahip yeşil ipotekler olsun, insanların değerlerini destekleyen finansal hizmetlere erişiminin bir öncelik olduğunu, Görev Komitesi’nin İngiltere’yi yeşil ekonomide ön planda tutmaya ve tüketiciler için seçim sunmaya yardımcı olacağını düşünüyor. 
Bununla beraber hükümet, yaklaşımının, şirket, banka ve yatırım kuruluşlarının isteklerine bağlı benimsedikleri gönüllü standartlara dayalı olduğunu açıkça belirtiyor. Bunlar, bazı şirketlerin halihazırda maruz kaldıklarını iklim değişikliği risklerini açıklamak gibi standartları içerebilir. Bu nedenle, Görev Komitesi, daha yeşil borsalara yatırımda bulunmak isteyen yatırımcılara rehberlik sağlıyor olsa da fosil yakıt ekonomisindeki yatırımları çekmeyi tercih eden şirketler üzerinde bir etki yaratması pek olası görünmüyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 October

Ekonomik Büyümenin ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Teşvik Edilmesinde Borsaların Rolü

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (SSE) düzenleyicileri arasında yer alan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), borsaların ekonomik büyümeyi ve sürdürülebilir kalkınmayı destekleme konusundaki rolünü inceleyen bir rapor yayımladı. Rapor, borsalar ve “Merkezi Takas Kurumu” (CCPs) dahil olmak üzere 200'ün üzerinde piyasa altyapı sağlayıcısını temsil eden Dünya Borsalar Federasyonu (WFE) ile birlikte geliştirildi.

“The Role of Stock Exchanges in Fostering Economic Growth and Sustainable Development” (Ekonomik Büyümenin ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Teşvik Edilmesinde Borsaların Rolü) raporu, Tayland'da düzenlenen 57. WFE Yıllık Toplantısı'nın açılış oturumunda resmi olarak sunuldu. Rapor, borsaların nasıl işlediğini ve neden önem taşıdığına odaklanırken, raporda uzun vadeli gelişimsel zorlukları ve borsaların bu zorlukların nasıl üzerine gidebileceğine dair bilgiler de paylaşılıyor.

Raporun birinci bölümünde, modern dönemde borsalar anlatılıyor ve borsaların çalışmalarını yürüttüğü yapılar açıklanıyor. Bunu takiben kalkınma ekonomistleri, akademisyenler ve politika yapıcılar tarafından uzun zamandır sürdürülen finansal piyasaların, uzun dönemli ekonomik kalkınma üzerindeki etki ve katkılarına ilişkin sorular ve finansal piyasaların yetersizlikleri akademik yazın dahilinde ele alınıyor. Ayrıca, üzerinde tam mutabakat sağlanamamış olan piyasa ve banka temelli finansmanların kalkınmaya olan katkısına ilişkin karşılaştırmaya da yer veriliyor.

Raporda, iyi işleyen finansal piyasaların yapısal unsurları belirtildikten sonra, borsalarla reel ekonomiler arasındaki ilişkiye yer veriliyor. 2016 sonu itibariyle 81 borsa grubunda işlem gören 50.000 şirketin toplam piyasa değerinin 70 trilyon ABD doları olduğu belirtiliyor. Bölgeler itibariyle Dünya Borsalar Birliği üyesi borsalarda işlem gören şirketlerin sektörel dağılımına, bu şirketlere ilişkin büyüklüklere ve yine bu şirketlerin sayısındaki yıllar itibariyle değişimine dair bilgiler paylaşılıyor.

Raporun ikinci bölümünde KOBİ’lerin kalkınması ile borsalar arasındaki ilişki ele alınırken, KOBİ’lerin önemi, borsaların, KOBİ finansmanı için gerekli dönüşümüne, KOBİ finansmanı için örnek platformlara, gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’lerin karşılaştığı işlem görme zorluklarına yer veriliyor. Örnek olarak Afrika’da KOBİ piyasalarının gözden geçirilmesi anlatılıyor.

Raporun üçüncü bölümündeyse borsalar ve sürdürülebilirlik başlığı altında, borsalar tarafından kullanılan sürdürülebilirlik mekanizmaları, buna bağlı olarak yeşil borçlanma araçları, ÇYS endeksleri ve ÇYS raporlamasına odaklanılıyor.



Dördüncü ve son bölümde, borsaların sürdürülebilir ekonomik büyümeyi özendirmek için kaynakları hareke geçirme ve iyi yönetişimi desteklemek şeklindeki iki ana rolüne odaklanılıyor. Borsaların, KOBİ'lerin finansmana erişimini arttırmaya yönelik çalışmaları sunuluyor. Bazı borsaların, ÇSY temalı endeksler ve fonlardan yeşil bonolara çeşitlilik gösteren sürdürülebilirlik temalı ürün ve hizmetler sunarak ÇSY sorunlarını daha iyi yöneten ve sürdürülebilirlik zorluklarına yönelik fonları tedavüle sokan şirketlerin gelişimine yardımcı oldukları belirtiliyor.



İyi yönetişimi teşvik etmek üzere birçok borsanın işlem gören şirketler arasında, gönüllü rehberlik, listeleme kuralları ve eğitim faaliyetleri aracılığıyla detaylı ÇSY açıklamalarını desteklediği, KOBİ'lerin gelişiminin finansmandan daha fazlasını gerektirdiği, bazı borsaların KOBİ’lerin yönetim kapasitelerini geliştirmeleri, yönetim yapılarını güçlendirmeleri ve yenilikçi bakış açısı kazanarak büyümeleri için programlar geliştirdiklerinin altı çiziliyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 October

Sürdürülebilir Borsalar Raporu açıklandı

Corporate Knights, her yıl borsaları sürdürülebilirlik konularında yapılan bildirimlere göre değerlendirdiği “Measuring Sustainability Disclosure” (Sürdürülebilirlik Bildirimlerinin Ölçümü) raporunu yayımladı. Raporda borsalar, endekslerinde yer alan şirketlerin, enerji, sera gazı salımları, iş sağlığı ve güvenliği verileri, personel giderleri, atık ve su gibi sürdürülebilirlik göstergelerini (KPI’ları) ne ölçüde açıkladığına göre sıralanıyor. Analizler, Bloomberg ve Thomson Reuters’ın veri tabanları kullanılarak yapılıyor ve 55 büyük ölçekli halka açık şirketin veri paylaşma oranları, 2011-2015 yılları arasındaki artış ve açıklamaları ne ölçüde vaktinde yaptıkları incelenerek yürütülüyor.

Bu sene Helsinki Borsası, genel sürdürülebilirlik açıklamasına dayalı değerlendirilen dünya genelinde 55 borsa arasında ilk sırada yer aldı. Yayımlanan raporda, dünyanın en büyük şirketlerinin eksik raporlama yaparak yatırımcıların düşük karbon ekonomisine geçişte tam rol oynamalarını sağlayacak verilere erişimini engelledikleri de belirtiliyor.



Borsa İstanbul bu yıl rapordaki listede kendine 20. sırada yer buldu. 2016 yılında 35. sırada yer alan Borsa İstanbul’da büyük ölçekli 57 şirket bulunurken, açıklama oranı %60,1, açıklama oranlarındaki beş yıllık artış ise %55,9 olarak görülüyor. Vaktinde açıklama oranı ise %28,5 olarak belirtildi.

Rapor kapsamında değerlendirilen 6.441 şirketin %78’i çalışan bordrolarını paylaşırken, bunu %43 ile sera gazı, %40 ile enerji, %38 ile su, %29 ile atık, %24 ile iş kazaları ve %15 ile çalışan devir oranı konularındaki ifşalar izliyor. Geçtiğimiz beş senede, sera gazı, enerji, atık ve iş kazası açıklamalarında önemli aşama kaydedilmezken, su ve çalışan açıklamalarında yıllık %10’luk bir artışla gelişme kaydedildiği görülüyor. Rapor aynı zamanda açıklamaların, yatırımcıların sürdürülebilirliği değer yaratma hikayeleri ile birleştiren şirketleri ayırt etmelerini sağlayan temel performans göstergelerine nasıl dönüştürülebileceğini gösteriyor.

Avustralya Borsası, Johannesburg Borsası ve 2013 yılında 40. sırada yer alırken bu sene 10. sıraya kadar yükselen Tayland Borsası haricinde listenin ilk onunda ağırlıklı olarak Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinden borsalar bulunuyor. Bu sene dört basamak tırmanarak dördüncü sıraya yükselen Londra Borsası ise büyük şirketlerin %91’inin sera gazı açıklamasında bulunmasıyla diğer borsalar arasında lider konumda yer aldı.

Kopenhag Borsası %4,4 oranıyla çevresel anlamda sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen en yüksek gelire sahip olurken petrol zengini Norveç’in Oslo Borsası’nda petrol, gaz, termal kömür gibi yenilenebilir olmayan kaynaklardan elektrik üretiminde kurumlar %44,5 oranında gelir sağlıyor. Bunu %43,9’luk oran ile Moskova Borsası takip ediyor. Varşova Borsası ise 1 milyon ABD doları gelire karşılık 1,674 metrik ton sera gazı ile değerlendirilen 55 borsa arasında en yüksek birim gelir başına karbon salımına sebep olan borsa olarak gösteriliyor. Teknoloji şirketlerinin ağırlıkla bulunduğu Nasdaq ise 1 milyon ABD doları gelire karşılık 76 metrik ton sera gazı emisyonu ile en düşük karbon salımı olan borsa konumunda.

PAYLAŞ: DETAY

6 October

Güneş ve rüzgâra rakip: Buhar enerjisi!

Çok önemli bir yenilenebilir enerji kaynağını gözden kaçırmış olabilir miyiz? Buharlaşan suyu kullanarak temiz elektrik üretmek mümkün. Buharlaşma, sıvıların genellikle ısındığında gaz formuna dönüşmesi anlamına geliyor. Her gün güneşten gelen ısı enerjisi ile göl ve nehirlerden büyük miktarda buharlaşan suyun enerji potansiyeli oldukça büyük. Öyle ki, Columbia Üniversitesi’nden Özgür Şahin ve arkadaşları, ABD’deki göl ve nehirlerden buharlaşan suyun yılda 2,85 milyar MWh elektrik üretilebilme potansiyeline sahip olduğunu belirtiyor. Bu da ABD’nin 2015 yılında ürettiği elektrik enerjisinin üçte ikisine denk geliyor.

Buharlaşmadan enerji elde edilebilmesi için öncelikle, bir buharlaşma cihazına ihtiyaç duyuluyor. Şahin ve ekibinin bu doğrultuda birçok küçük ölçekli prototip geliştirmiş. Prototiplerin tamamında, kuru olduklarında küçülebilen malzemeden oluşan, bakteri sporları ile kaplı bantlar bulunuyor. Şahin, sporların kururken kıvrılarak, bandı kısalttığını ve sistemin bu özelliğiyle adeta kas gibi çalışan bir mekanizmaya benzediğini söylüyor. Cihaz bu nedenle çok kuvvetli bir itme ve çekme gücüne sahip. Bu cihazlar sulama alanları ve seralara da kurulabiliyor.



Stanford, California'daki Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Ken Caldeira ise, bu yöntemin enerjiyi yakalamak için pratik bir yol olup olmadığını sorguladığını ve buharlaşma enerjisini verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmenin mümkün olduğundan şüphe duyduğunu dile getiriyor.

Güneş panellerinin göller ve depolan su havuzları yüzeylerinde kullanımının artması sebebiyle bu yeni teknolojinin güneş panelleri ile rekabete gireceği düşünülebilir. Şahin, buharlaşma cihazlarının güneş panellerine kıyasla daha kolay kullanılıp atılabilen bir materyalden yapılabileceğini söylüyor. Bu teknolojinin yaygınlaşması halinde atmosfere ulaşan buharlaşan su miktarının azalması sebebiyle iklimin etkilenebileceği endişeler arasında. Şahin ve ekibi, iklimsel bir etkinin ancak sistemin toplamda 250.000 km2’lik bir alanda kurulması ile ortaya çıkabileceğini söylüyor. Endişelere rağmen Özgür Şahin ve ekibinin yenilenebilir enerji alanında heyecan verici bir yeniliğe imza attıkları kolaylıkla söylenilebilir.

PAYLAŞ: DETAY

6 October

6,5 milyon Euro yatırım B Corp şirketine

Elektronik aletlerin üretimi ve üretimde kullanılan hammaddeler ve kimyasallar bugün çalışan hakları ve sağlığı bakımından önemli tartışmaları gündeme getiriyor. Özellikle cep telefonlarının üretiminde kullanılan hammaddelerin üçüncü dünya coğrafyasından çıkarılmasında, çalışan haklarının ihlali birçok paydaşın sorguladığı bir konu. Fairphone, başka türlü bir üretimin mümkün olduğu fikriyle kullanıcılara alternatif sunmak için kurulmuş bir cep telefonu markası ve aynı zamanda sertifikalı bir B Corp. Şirketin amacı geri dönüştürülmüş materyallerden, açık tasarım metoduyla insan haklarının ihlal edilmediği koşullarda telefon üretmek. Kullanıcılar telefonun üretiminde kullanılan hammaddeler ve üretim koşulları konusunda bilgilendiriliyor ve kullanım ömrünü tamamlayan telefonlar kolayca parçalarına ayrılarak tekrar kullanılabiliyor.

Fairphone’un CEO’su Bas van Abel, geçtiğimiz Nisan ayında daha fazla sermayeyle şirketi büyütme hedeflerini paylaşmıştı. Geçtiğimiz hafta bu konuda önemli bir gelişme yaşandı ve B Corp olan Fairphone etki yatırımcılarının dikkatini çekerek toplamda 6,5 milyon Euro değerinde yatırım aldı. Bas, bu yeni yatırımların Fairphone’un son büyüme evresini başlatmaya yardımcı olacağını ve başlangıçta yatırımın bir kısmının daha adil elektronik bilinci ve bu konuda talebi artırmak için yeni kişilere ulaşmada kullanılacağını söyledi.

Şirketin elde ettiği yatırımların büyük bir kısmı etki yatırımı öncülerinden Pymwymic ve DOEN Vakfı’ndan geliyor. Normal bir yatırımla etki yatırımını birbirinden ayıran şeyse bir yatırım yapılırken kâr sağlamanın yanı sıra toplum ve çevre için faydanın gözetilmesi ve ön planda tutulması.



Fairphone’un ilk yatırımcısı ve Avrupa'nın en eski etki yatırım grubu olan Pymwymic (Put Your Money Where Your Meaning Is Community yani Türkçesiyle Sana Anlamlı Gelene Paranı Yatır Topluluğu) 2016'da olumlu bir etki yaratmak isteyen varlıklı bireyleri ve aileleri bir araya getirmek için Etki Yatırım Kooperatifi’ni (Impact Investing Cooperative) kurdu. İlk tematik alt fonu olan Pymwymic Sağlıklı Ekosistemler Etki Fonu (Pymwymic Healthy Ecosystems Impact Fund) ekosistemlerimizi koruyan yıkıcı ve yenilikçi iş modelleri üzerine yoğunlaşıyor. 1991 yılında kurulan diğer etki yatırımcısı DOEN ise, çevresel ve sosyal açıdan kapsayıcı ve yaratıcı bir topluma yönelik çalışmalar yürüten girişimleri destekliyor. Doen Vakfı, 2013 yılında sermaye sağlayarak Fairphone’un bir farkındalık kampanyasından şirkete dönüşmesinde büyük rol oynadı.

B Corp olan şirketlerin benzerlerinden daha kolay ayrıştığını biliyoruz. Ancak topluluğun en güçlü yanı ağın parçası olan şirketlerin yatırım çekmesine aracı olması. Bu anlamda B Corp’lar dünya genelinde büyük miktarlara ulaşan etki yatırımcılığından önemli pay almaya uygunlar. 

PAYLAŞ: DETAY

22 September

Dünya için En İyilerden Haberler

Hızlı büyüme iş dünyasındaki başarının bir göstergesi olsa da günümüzde karlılığını arttırırken ve büyürken pozitif etki ve ortak değer yaratmayı önemseyen şirketlere ihtiyaç duyuluyor. Gün geçtikçe tüketiciler, sistemi değiştirmeye çalışan, sadece en iyi olmak için değil dünya için de en iyisi olmak için yarışan şirketleri tercih ediyor, değer odaklı şirketlerin ürünlerini satın almaya önem veriyorlar. İnsan kaynağı tarafındaysa yeni jenerasyon ve yetenekler, amaç uğruna çalışan ve etki yaratmayı önemseyen şirketlerde çalışmayı daha çok tercih ediyorlar. Yatırımcılar tarafındaysa benzer bir durum söz konusu; oyunun kuralları değişiyor, ekonomik, sosyal ve çevresel etkisini yöneten şirketlere yatırım yapmanın önemi artıyor.

B Lab’in her yıl hazırladığı “Best for the World” yani “Dünya için En İyiler” listesinin 2017 yılı sonuçları, hangi şirketlerin çevresel ve sosyal anlamda daha fazla değer yarattığını ortaya koyuyor. Dünya genelinde 846 şirketin girdiği listede 30 ülkeden 52 farklı sektörde şirket yer alıyor. Önceki yıllarda tüm şirketler çalışan, müşteri, toplum ve çevre üzerindeki etkileri açısından değerlendirilirken bu sene “Değişim Yaratan” ve Uzun Vadede En İyisi” kategorilerinin eklenmesiyle ölçücülüğü ve kapsamı da genişleyen listede S360 olarak biz de yer almanın mutluluğunu yaşıyoruz. Doğa ve sürdürülebilirliğe olan bağlılığı ile bilinen Patagonia, işçilerin kendi kendilerinin patronu olduğu bir model ile yönetilen ve rüzgar enerjisi kullanıp çevresel değerleri vurgulayarak bira pazarında ünlenen New Belgium Brewing, her satın alınan gözlük için dezavantajlı nüfusa gözlük bağışında bulunan optik markası Warby Parker bu sene de öne çıkan B Corp’lar arasında. Bu şirketler, şirketlerin sadece dünyada en iyisi olmak için değil, dünya için de en iyisi olmak mottosuyla değişim yaratabileceğini kanıtlayarak daha önce belirtilen “değişim için alternatif” ilkesi için örnek oluşturuyorlar. Şirketlerin tamamını interaktif haritadan inceleyebilir, B Corp topluluğunu daha yakından tanımak ve bu hareketin bir parçası olmak için bize ulaşabilirsiniz.


“Best for the World” listesinin açıklanmasının yanı sıra B Corp tarafındaki bir diğer önemli gelişme de Natura’nın milyar dolarlık bir şirket olan The Body Shop’u satın almasıydı. 2015 yılında yaklaşık 2,5 milyar dolar ciroya sahip olan Brezilya kökenli B Corp Natura, The Body Shop’u L’Oréal’den satın aldığını duyurdu. The Body Shop’un hayvan deneylerini reddeden ve temiz içerik kullanımını savunan marka politikası, firmanın Natura çatısı altına girmesiyle özdeşleşiyor. Ayrıca, adil ticaret ilkesine olan bağlılıkları da bu markaların ortak noktasını oluşturuyor. Natura gibi iş dünyasının gücünü rakiplerinden farklı olarak bir amaç ve etki yaratmak için kullanan büyük ölçekli bir şirketin The Body Shop’u satın alarak ilk milyar dolarlık şirket alımını gerçekleştiren B Corp olması, kozmetik endüstrisindeki değişime ve B Corp faaliyetlerinin etkisinin dünya çapında güçlenerek artmasına yönelik oldukça heyecan verici bir gelişme. Böylelikle etik iş uygulamalarını, sürdürülebilirliği ve sosyal etki yaratmayı ilke edinen Natura, The Body Shop ve Aesop aynı çatı altında toplanmış oldu. Her üç marka da 17,000 çalışan, 3,200 mağaza ve 1,8 milyon bağımsız satış temsilcisinin oluşturduğu satış gücüyle 70 ülkede faaliyet gösteriyor.

Natura Yönetim Kurulu eşbaşkanı Guilherme Leal, bu birleşmenin alışılagelmiş iş uygulamalarının ötesinde ortak bir amacı benimseyen şirketleri bir araya getirdiğini ve iş dünyasının gücünü iyilik için kullanmak isteyen bir bakış açısının ölçeğini arttığını belirtti.

PAYLAŞ: DETAY

22 September

Ormanları tahrip etmeden gıda üretimi mümkün

Geçtiğimiz yıllar boyunca birçok gıda ve meşrubat şirketi tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaştırmayla mücadele etmek için taahhütlerde bulundu. Bu konuda her ne kadar önemli adımlar atılmış olsa da değişimin gerçekten sağlanabilmesi için şirketlerin, toplumun ve yerel toplulukların haklarını ve geçim kaynaklarını korumak adına politikalarını uygulamaya geçmesi ve daha güçlü bir şekilde çaba göstermesi gerekiyor.



Çikolatadan dondurmaya her gün tükettiğimiz yiyeceklerin içeriğinde bulunan palm yağı ve soya gibi ürünler tüm dünyada ormansızlaşmanın artmasına sebep oluyor. Endonezya’dan Peru Amazonları’na, karbon tutma açısından oldukça önemli birçok orman, bu tarımsal ürünlerin daha fazla üretilmesi için yok ediliyor. Dahası bu durum, iklim değişikliği ve toplumsal çatışmaların daha kötüleşmesine sebep oluyor. Ormanların yok olmasının yıkıcı etkisine ek olarak, tarımsal üretimin yeni alanlara yayılmasıyla yerel halkın kendi topraklarını terk etmeye zorlanması ve giderek artan şiddete ve tehdide maruz kalmaları, gıda sektörünün ardında yatan acı bir gerçek. Bu nedenle, tarımsal ürünlerin en büyük tüketicisi konumunda olan gıda ve meşrubat endüstrisinin, yerel toplulukları ve ormanları koruyan sürdürülebilir bir üretim modeli oluşturarak değişim yaratma konusunda çok önemli sorumlulukları bulunuyor.



Oxfam tarafından yayımlanan “Pathways to Deforestation-Free Food” (Ormansızlaştırmaya Sebep Olmayan Gıdaya Doğru) raporu, bu sorumlulukları ele alan güncel kaynaklardan birisi. Raporda, Oxfam’ın “Markaların Ardında” (Behind the Brands) kampanyası kapsamında çevresel ve sosyal politikalarını geliştirmeye teşvik edilen dünyanın en büyük gıda ve meşrubat şirketlerinin ve başlıca tedarikçilerinin tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaştırmanın önüne geçmek adına verdikleri taahhütlerini nasıl uyguladıkları analiz ediliyor. Bu şirketlerin, tarımsal tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaşmayla bağlantılı olan insan hakları üzerindeki etkilerini ne şekilde irdelediklerine ve politikalarını uygulamaya geçirmek adına attıkları adımlara raporda yer veriliyor.

Bu konuda birçok gıda ve meşrubat şirketi ilerleme kaydetmiş olsa da hala gidilecek çok yol var. Örneğin, insan hakları savunucuları ve çevreciler ön safta yer alırken birçok ülkede giderek artan şiddete maruz kalıyorlar. Ormanları korumaya taahhüt eden bu şirketlerden hiçbirinin bu konuda bir politikası bulunmuyor. Ayrıca, ilgili tarımsal ürünleri üreten küçük ölçekli çiftçilerin gelir elde edebilmesini, işçilerin geçinebilecek kadar ücret alabilmesini garanti eden politikalar da oldukça nadiren görülüyor. Raporda incelenen şirketlerin izlenebilirlik, şeffaflık ve risk değerlendirmesi süreçlerini sağlam bir şekilde uygulamaktan geri durduğu da belirtiliyor. Sadece birkaç şirket, İş Dünyası ve İnsan Hakları ile ilgili Birleşmiş Milletler Yol Gösterici İlkeleri (UN Guiding Principles on Business and Human Rights) doğrultusunda insan hakları risk/etki değerlendirmesi, şirketin tedarikçi yönetmeliği ve politikasına uyan tedarikçilerin yüzdesini açıklama gibi prosedürleri uyguluyor.

Gıda ve meşrubat sektöründe ormansızlaştırmanın önüne geçmek için şirketlerin, ormansızlaşma ile ilgili olan tarımsal tedarik zinciri süreçlerinde işçilerin, küçük ölçekli çiftçilerle birlikte yerel toplulukların ve yerli halkın haklarını ve geçim kaynaklarını güçlendirmeleri, tedarik zinciri taahhütlerinde başarı sağlamak için daha güçlü prosedürler uygulamaları, kapsayıcı ve dirençli arazi kullanımına yatırım yapmaları ve bunun savunucusu olmaları gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

22 September

İklim performansımız “kritik derecede yetersiz”

Climate Action Tracker (CAT – “İklim Hareketi Takipçisi”), Paris Anlaşması’nın küresel ortalama sıcaklık artışını 1,5°C’de tutabilmenin önemini daha iyi ifade etmek amacıyla devletlerin iklim performanslarını değerlendiren sistemini güncelledi. Oluşturulan yeni kategoriler aracılığıyla devletlerin Paris Anlaşması’nın ilkeleri doğrultusunda yeterli ve dürüst bir şekilde iklim hareketine olan taahhütleri daha net bir şekilde gösteriliyor. CAT, devletlerin aksiyon alma konusundaki eksikliklerini veya doğru yaptıkları işleri daha doğru bir şekilde tanımlamak üzere değerlendirme alanlarının sayısını dörtten altıya çıkardı. Bu alanlar, “Rol Model, Paris Anlaşması uyumlu 1,5°C Sıcaklık Artışı, 2°C Limitine Uyan, Yetersiz, Büyük Ölçüde Yetersiz, Kritik Derecede Yetersiz” olarak belirlendi.

İklim analisti Bill Hare, önceki değerlendirme sisteminde oluşturulan “Orta” ve “Yetersiz” kategorilerinin devletlerin göreceli ve mutlak performanslarını doğru bir şekilde değerlendirmeyi güçleştirdiğini söyledi. Yeni kategoriler, daha iyi bir derecelendirme ölçeği ile devletlerin iklim hareketlerini en iyi ve en kötü olarak değerlendirmeyi sağlıyor. Yeni derecelendirme sistemine göre ABD, Rusya, Türkiye ve Suudi Arabistan “Kritik Derecede Yetersiz” ülkeler kategorisinde yer alırken, Japonya ve Güney Afrika “Büyük Ölçüde Yetersiz” kategorisinde.



Çin bir önceki değerlendirme sisteminde “Orta” seviyesinde yer alırken, yeni sistemle birlikte “Önemli Derecede Yetersiz” olarak değerlendirilmesi, Çin adına önemli iyileşmeleri de beraberinde getirdi. Böylelikle Çin’in, daha ciddi sorumluluklar alarak önceki değerlendirmelere kıyasla emisyonlarını daha fazla düşürdüğü kaydedildi. NewClimate Enstitüsü’nden Hanna Fekete, Hindistan’ın elektrikli araçlarla ilgili hedeflerle birlikte yenilenebilir enerjide sürekli artışın sağlanması ve kömür fabrikalarının kapatılması gibi gelişmelerin umut verici olduğunu; bununla beraber listede bulunan 33 ülke arasından 12’sinin iklim hareketine katılmamasının dünyanın 3°C sıcaklık artışı yaşamasına neden olabileceğini ve kat edecek uzun bir yol olduğunu belirtti.

PAYLAŞ: DETAY

22 September

Geleceğin en çok çalışılmak istenen şirketleri

Great Place to Work tarafından her sene hazırlanan Fortune 100 Best Companies to Work for® listesi açıklandı. 20 yıl öncesine göre çalışanların iş yerlerindeki deneyimlerinin geçmişe göre oldukça geliştiğinin gözlemlendiği Raporda, geleceğin iş yeri kültürünün nasıl olacağına dair 3 önemli trend paylaşılıyor ve Fortune 100 Best Companies listesine giren şirketlerin bunu nasıl başardıklarına ve güçlü iş yeri kültürünü nasıl avantaja dönüştürdüklerine dair somut veriler yer alıyor.



Google, BCG, Cisco gibi tanınan markaların yer aldığı listedeki en iyi 100 şirketin piyasa genelinde daha iyi performans göstererek cirolarını üç kat arttırmış olmaları ve büyümeleri, çalışanlar için iyi bir iş yeri kültürü oluşturamayan ve trendlere uyum sağlayamayan şirketlerin piyasada geri kalacağı görüşünü kanıtlar nitelikte. Ankette çalışanlara, genel anlamda çalışan bağlılığından iş hayatı ve özel hayat dengesine, iş ortamında kendilerini rahat hissedip hissetmediklerinden yöneticileriyle ilişkileri konularına farklı alanlarda sorular soruluyor.




Raporda ayrıntılı bir şekilde incelenen ve gelecekte şirketlerin performansını etkileyeceği düşünülen üç öngörüden ilki “tüm çalışanlar için adil iş yeri”. Çalışanlarla yapılan anketlerde, işlerin yürümesi konusunda dürüst ve şeffaf davranma, gerçekten hak eden kişilerin terfi alması, yöneticilerin taraf tutmaktan kaçınmaları, pozisyondan bağımsız olarak herkesin iş yerinin bir üyesi olması ve herkesin kabul görme hakkının olması, yapılan işin maddi anlamda karşılığından tatmin olma, haksız muamele görmeyeceğinden emin olma gibi maddeler çalışanlar tarafından oylanıyor. Bu maddelerin çoğu ilk 100’de yer alan şirketlerin çalışanları tarafından daha olumlu oylanıyor. Örneğin 1998 yılında listede ilk yüze giren şirketlerin çalışanları işlerin yürümesi için dürüst ve şeffaf davranma maddesini %56 oranında olumlu olarak oylarken, 2017 yılında bu oran %79’a yükselmiş durumda.

Raporda belirtilen ikinci öngörüyse “çalışanların gelişimine odaklanılması”. 1998 yılında en iyi 100 şirket arasında yer alan şirketler çalışanlarına yılda ortalama yaklaşık 35 saatlik bir eğitim sağlarken, Fortune’un 1998 yılında yayımladığı ilk listeden itibaren bu rakam %76 oranında artarak saat başına ücret alan çalışanlar için yılda 58 saate, maaşlı çalışanlar içinse yılda 65 saate çıktı.

Gelecekteki iş yeri kültürüne dair üçüncü ve en temel öngörüyse “çalışanların belirli bir amaç için çalışması”. Amaç duygusunu teşvik etmek, çalışanların bağlılığını arttırmak ve iş yerinde güçlü bir kültür oluşturmak bakımından ön plana çıkıyor. Yapılan anketlerde, yaptıkları işin dünyada pozitif bir etki yarattığına inanan çalışanlar daha verimli çalıştıkları görülürken, eş zamanlı olarak iş yerine bağlılık duyguları da gelişiyor. Bu şirketlerde çalışanların diğer şirketlere oranla kurumlarına olan bağlılıkları 11 kat ve işe gelme konusundaki istekleri 14 kat daha fazla olarak görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 September

Stajyer Takım Arkadaşı Arıyoruz!

S360 ekibiyle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak uzun dönemli stajyer takım arkadaşı arıyoruz. Başvurularınızı en geç 29 Eylül 2017 tarihine kadar info@s360.com.tr’ye kısa bir niyet mektubu ve özgeçmiş ile beraber iletebilirsiniz. Stajyer arkadaşımız, ağırlıklı olarak sürdürülebilirlik iletişimi, sosyal medya ve e-bülten konularında destek olacak.
S360 Advisory Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşaasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

15 September

Y Jenerasyonu sürdürülebilir yatırımı ileriye taşıyor

Morgan Stanley Sürdürülebilir Yatırım Enstitüsü (Institute for Sustainable Investing) tarafından gerçekleştirilen yeni bir anket çalışması, sürdürülebilir yatırıma olan ilginin tarihin en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Çalışmaya katılan aktif yatırımcıların %75'i ve Y jenerasyonundan aktif yatırımcıların %86'sı, sürdürülebilir yatırıma karşı ilgi duyduklarını belirtiyor. İkincisi gerçekleştirilen çalışma, bireysel yatırımcıların sürdürülebilir yatırıma karşı gösterdikleri tavır, algı ve davranışları inceliyor ve hükümet, özel kuruluş ile yatırımcılar için önemli olan yansımaları değerlendiriyor. 2015 yılında yapılan ilk anket çalışmasına kıyasla, yatırımcıların çevresel veya sosyal etki yaratan yatırımlara artan inancına paralel olarak sürdürülebilir yatırıma olan ilginin de arttığı görülüyor.




Bu durumun, daha geniş bir pencereden bakıldığında sürdürülebilirliğe karşı olan ilginin artmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Çalışma sonucunda bu eğilim dışında öne çıkanlar diğer noktalar şu şekilde:

Değerler önemlidir. Sürdürülebilirlik konularıyla ilgili farkındalığın tüketici alanından, yatırım alanına geçişi hızlanıyor. Son çalışma sonucunda sürdürülebilirlik ile ilgili alanlara karşı yatırımcılar tarafından gösterilen ilginin, tüketicilerinkinden daha hızlı bir şekilde arttığı görülüyor.

Çevresel ve sosyal etki. Sürdürülebilir yatırıma olan ilginin, piyasalarda artan belirsizliklere rağmen artıyor olması, belirsizliğin hâkim olduğu koşullarda dahi daha sürdürülebilir şekilde yönetilen şirket ve fonların uzun vadede yatırımcılar üzerinde daha istikrarlı bir izlenim yarattığının göstergesi olabileceği düşünülüyor. Katılımcıların %71'i iyi sosyal, çevresel ve yönetimsel uygulamaların, potansiyel olarak daha yüksek karlılığa yönlendirebileceğini ve daha iyi uzun vadeli yatırımlar olabileceklerini belirtti.



Özelleştirme üzerine odak. Çalışma, katılan yatırımcıların %80'inin ve Y jenerasyonundan yatırımcıların %89'unun kişisel ilgi ve hedeflere ulaşmak amacıyla “özelleştirilebilen” sürdürülebilir yatırımlara ilgi duyduklarını söyledi.

İş yerinde sürdürülebilir yatırım. Y jenerasyonu yatırımcılarının %90'ı emeklilik portföylerinin (401k) bir parçası olarak sürdürülebilir yatırımlar yapacaklarını belirtiyor. Bu grubun 2025 yılında ABD işgücünün %75'ini oluşturacağı düşünüldüğünde, 401k portföy seçeneği olarak sürdürülebilir yatırım fonları sunmak, rekabetçi pazarlarda şirketlerin Y jenerasyonunu çekme ve bünyesinde tutma konusunda ilave bir yol olabileceğini anlamına geliyor.



Cinsiyetler arası fark hala var. Sürdürülebilir yatırıma ilgi konusunda kadınlar halen erkeklere kıyasla önde ancak fark azalıyor. Anket sonuçlarına göre, 2017 yılında sürdürülebilir yatırıma ilgi duyan kadınların oranı %84, erkeklerin oranıysa %67 seviyesinde. 2017 yılında sürdürülebilir yatırıma ilgi ve yatırım kararlarına entegre etme oranlarında görülen fark kadınların (%40) erkeklere (%36) oranla sadece %4 önünde olarak ölçüldü.



Aşılması gerek sorunlar mevcut. Yatırımcıların çoğu (%53) hala sürdürülebilirlik ile ilgili yatırımların yapılması için bazı finansal konulardan ödün verilmesi gerektiği mitine inanıyor. Üstelik, %59 ile, bu seviye Y jenerasyonunda daha da yüksek.

Çalışmanın sonuçlarına genel olarak bakılınca, Y jenerasyonu yatırımcıların, diğer yatırımcılarla olan farkları kolayca fark ediliyor. Bireysel yatırımcı grubunun %58'lik “katılıyorum” demesine karşılık, Y jenerasyonu “yatırım kararlarımın insan kaynaklı iklim değişikliğinin boyutuna bir etkisi vardır” sorusuna %75 oranında katıldığını belirtiyor. Bu nedenle, önümüzdeki yıllarda Y jenerasyonunun iş dünyası üzerindeki etki alanı genişlemeye devam ettikçe, sürdürülebilir yatırıma olan ilginin artmaya devam etmesi bekleniyor.

*Anket, Morgan Stanley tarafından sipariş edilmiş ve Brunswick Insight tarafından ve bağımsız olarak 17-22 Şubat 2017 arasında gerçekleştirilmiştir.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

15 September

139 ülkede %100 temiz ve yenilenebilir enerjiye geçilmesi için yol haritası oluşturuldu

Stanford Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Mark Jacobson’ın öncülüğünde bir grup araştırmacı, 139 ülke için %100 temiz ve yenilenebilir rüzgar, su ve güneş (WWS) enerjisinin tüm sektörlerde kullanılabileceğini gösteren bir yol haritası oluşturdu. Oluşturulan yol haritasının hayata geçirilmesiyle küresel ısınmanın yavaşlatılacağı ve hava kirliliği kaynaklı ölümlerin önüne geçileceği savunuluyor. Bu enerji planına göre ulaşım, ısıtma/soğutma, sanayi, tarım, ormancılık ve balıkçılık gibi sektörlerin tamamında elektrikten faydalanılması ve elektriğin tamamen rüzgar, su ve güneşten elde edilmesi öngörülüyor.

Planın uygulamaya geçirilmesiyle 2050 yılında yaklaşık 1,5°C ısınmanın ve hava kirliliği kaynaklı milyonlarca ölümün engelleneceği düşünülüyor. Buna ek olarak, yeni enerji planlamasının 2050 yılında dünya çapında 24,3 milyon insanın uzun dönemli istihdamını sağlaması, enerji masraflarını azaltıp enerjiye olan gereksiniminin %42,5 oranında düşürmesi bekleniyor. Ayrıca, tüm dünyada enerjiye erişimin sağlanabileceği görüşü planın güçlü tarafları arasında. Önerilen enerji dönüşüm planıyla birlikte, 2030 itibariyle %80 oranında, 2050 yılında ise %100 oranına ulaşılarak tüm dünyada 139 ülkede temel enerji tüketiminin rüzgar, su ve güneş enerjisinden karşılanması hedefleniyor. Ayrıca, WWS enerjisi maden çıkarma, taşıma ve yakıt işleme gerektirmiyor; ki bu da temiz enerji olarak anılmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Planın uygulanması halinde hava kirliliği kaynaklı milyonlarca bebek ölümünün önüne geçileceği, hava kirliliği maliyetlerinin 2050 yılı itibariyle yılda 22,8 trilyon dolar, iklimle ilişkili maliyetlerin ise yılda 28,5 trilyon dolar azalacağı öngörülüyor. Enerji dönüşüm planının yakıt masraflarını sıfırlamasıyla enerji fiyatlarına istikrar kazandırması, enerji kesintilerini azaltması, enerjinin farklı merkezlerde toplanmasıyla enerjiye erişimi arttırması ve 1,5°C sıcaklık artışının önüne geçeceğinin öngörülmesi oldukça büyük bir başarı olarak değerlendiriliyor. Yol haritasının uygulanabilmesi için Paris Anlaşması’nın çok daha ötesine geçilmesi ve çok daha büyük adımlar atılması gerekiyor ancak planın teknik ve ekonomik olarak uygulanabilir olması umut verici olarak nitelendirilebilir. Araştırma dahilinde 139 ülkedeki enerji profilleri oluşturulurken yol haritasının uygulanmasıyla %100 WWS enerjisinden yararlanılması halinde 2050 yılında ulaşılacak nihai kullanımdaki enerji yükü azalma oranları paylaşıldı. Ülkelere göre oluşturulan enerji profillerine bakıldığında, Türkiye’de en çok potansiyeli olan enerji türünün rüzgar enerjisi olduğu görülüyor. Buna göre, Türkiye’nin tüm enerjisini elde edebileceği kara üzerinde (on-shore): %23,52, deniz üzerinde (off-shore): %0,06’lık bir potansiyel mevcut. Rüzgar enerjisi kullanımında potansiyel dünya ortalaması ise %23.52 seviyesinde. Hidroelektrik enerjisinin potansiyel dünya ortalaması %4,0 oranındayken, %12,93 ile Türkiye’de en çok potansiyeli olan ikinci enerji türü. Bununla beraber, hidroelektrik santralleri akarsuların akış yönünü etkilediği, bu nedenle oksijenin taşınma oranını azalttığı ve yer altı sularını olumsuz etkilediği için negatif ekolojik etkilerine de dikkat edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin güneş enerjisinden yararlanabilme potansiyeli ise %10,32 iken, Türkiye dünyadaki ortalama potansiyeli %0,58 olan dalga enerjisinden coğrafik ve teknik sebeplerden dolayı faydalanamıyor. Türkiye, jeotermal enerjiden %0,67 oranında, gelgit enerjisinden ise %0,02 oranında faydalanabiliyor. Enerji dönüşüm planının uygulanıp WWS enerjisine geçilmesi halinde tüm dünyada nihai kullanım enerji yükünde ortalama %42,54 oranında, Türkiye’de ise %41,51 oranında bir azalma olması bekleniyor. 

PAYLAŞ: DETAY

15 September

2017 Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksleri değerlendirmesinin sonuçları yayımlandı

Dünyanın önde gelen endeks sağlayıcılarından S&P Dow Jones Endeksleri (S&P DJI) ve sürdürülebilirlik odaklı yatırım kuruluşu RobecoSAM, Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksleri (DJSI) değerlendirmesinin bu yılki sonuçları açıklandı.

Kurumsal sürdürülebilirlik için “altın standart” olarak kabul gören DJSI World endeksine Samsung Electronics, British American Tobacco ve ASML Holding girmeye hak kazanırken Enbridge Inc, Reckitt Benckiser Group ve Rio Tinto, bu sene endeks dışında kalan şirketler arasında yer aldı. DJSI kapsamındaki bir diğer endeks olan DJSI Emerging Markets’ta (Gelişmekte Olan Piyasalar) ise Türkiye’den iki şirket yer aldı. Garanti Bankası yerini korurken, Arçelik A.Ş. bu sene endekse girmeye hak kazandı.

Alanında ilk küresel endeks olan DJSI World, şirketleri, RobecoSAM’ın çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) unsurlarına dayanan analizlerine bağlı olarak ve S&P DJI’nın güçlü endeks metodolojisi aracılığıyla takip ediyor. RobecoSAM her yıl, şirket başına yaklaşık 600 veri noktasını, tek bir genel puana dönüştürmek için tutarlı metodoloji kullanan Kurumsal Sürdürülebilirlik Değerlendirmesi (CSA) aracılığıyla dünyanın en büyük şirketlerini değerlendiriyor ve ortaya çıkan skorlara göre en üst düzeyde performans gösteren şirketler endekste yer alıyor.

DJSI’nde üst düzeyde finansal performans gösteren, küresel şirketler yer alabiliyor. Halka açık şirketlerin gelirlerinin, faaliyet gösterdikleri ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYİH) daha yüksek olduğu durumlarda, bu şirketler yerel siyaset ve yasa yapımı ile ilgili süreçler üzerinde çok ciddi etkiler yaratabiliyor. Bu durum ise yatırım kararlarında kritik öneme sahip olan farklı risk ve fırsatlar oluşturuyor. Bu nedenle, DJSI’ya dahil olmak şirketlere hem oldukça prestijli bir konum sağlıyor hem de bu şirketleri faaliyet gösterdikleri ülkede daha fazla söz sahibi bir konuma getiriyor.

PAYLAŞ: DETAY

15 September

Nasdaq ÇSY Raporlaması üzerine yeni bir pilot program duyurdu

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (Sustainable Stock Exchange- SSE) bir parçası olarak ortaya çıkan çevresel, sosyal ve yönetişim raporlama rehberinin ardından, Nasdaq Nordik ve Baltık piyasaları için ÇSY raporlama üzerine bir pilot program geliştirdiğini 28 Ağustos 2017 tarihinde Stockholm Borsası’nın ÇSY Entegrasyon Zirvesi’nde duyurdu.  Nasdaq Nordic Başkanı Lauri Rosendahl, Stockholm’deki Nasdaq ÇSY Entegrasyon Zirvesi’nde pazarlarını daha iyi ve daha geniş tabanlı ÇSY raporlamasına ulaşmaları için desteklemek amacıyla borsa şirketlerine, yatırımcılarına ve diğer paydaşlarına ÇSY raporlamasıyla ilgili geribildirim vermelerini istediklerini belirtti.

Rosendahl, bu konuda gönüllü katılımın şimdiye kadar kaydedilen ilerlemelerinde temel olduğunu, bundan sonra ise Nordik ve Baltık piyasalarındaki borsa şirketlerini ÇSY Raporlama Kılavuzu’nu kullanarak deneyimlerini kendilerine geri bildirmeye davet ettiklerini ekledi. Bu pilot program, piyasalarındaki ÇSY şeffaflığını teşvik etmek isteyen diğer borsalar için de iyi bir örnek niteliğinde.

Nasdaq Global Sürdürülebilirlik Müdürü Evan Harvey, pilot programın 1 Eylül tarihinden itibaren başlayarak bir yıl süreyle devam edeceğini ve çeşitli büyüklükte ve farklı sektörlerden 10 ile 16 şirkete açık olacağını söyledi. Bu sayede Nasdaq katılan şirketlerden geribildirim alarak bir rapor hazırlayacak ve bulguları halka açık olarak yayımlayabilecek. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Yatırım ve İşletmeler Direktörü James Zhan ise, Mart 2017’de yayımlanan Nasdaq ÇSY rehberinin önsözünde pilot şirketlerin etkili bir ÇSY raporlama uygulamasının evriminde kritik ortaklar olacağını, yüksek kaliteli ÇSY raporlama talebinin son on yılda ciddi bir şekilde arttığını ve önceden sadece niş yatırımcıların ilgi gösterdiği ÇSY verilerinin şu anda dünyanın en büyük kurumsal yatırımcılarından oldukça talep gördüğünü belirtti.

SSE’nin ÇSY raporlama rehberliği kampanyası Eylül 2015’te başlatıldığında, ÇSY raporlamasında ihraççılara rehberlik edilmesi konusunda, SSE ve Dünya Borsalar Fedarasyonu (World Federation of Exchanges- WFE) üyelerinden % 20 oranında bir katılım olmuştu. Şu anda ise katılım % 40 oranında ve %100’e ulaşılması hedefleniyor. Nasdaq ÇSY Entegrasyon Zirvesi, sadece piyasaların değil, gezegenimizin de gelecekteki refahına katkıda bulunmak için yönlendirmeler ve kaynaklar konusunda tartışmak üzere borsa şirketlerinden, yatırımcılardan, borsalardan ve düzenleyici topluluklardan 100'den fazla ÇSY profesyoneli ve delegeyi  bir araya getiren Nordik ve Baltık ülkelerinin önde gelen bir sürdürülebilirlik etkinliği.

PAYLAŞ: DETAY

8 September

Denizlerde sürdürülebilirlik

Bu yıl 15 Nisan’da başlayan denizlerdeki av yasağı, 1 Eylül itibariyle kalktı. Balıkçıların ağlarına en çok hamsi ve istavrit takıldığı belirtiliyor. Uskumrunun yıllar sonra yeniden Marmara’da sürü halinde görülmesi ise balıkçıları şaşırttı. Aşırı avlanmanın, uskumrunun üzerinde av baskısı oluşturarak sayısının azalmasına neden olduğu belirtiliyor.

Son 10 yılda, Türkiye denizlerinden avlanan balık miktarında %30 gerileme yaşandığı kaydedildi. Hamsi, sardalye ve istavrit Türkiye’de en fazla avlanan türler arasında yer alıyor. 2007 yılında avlanan hamsi miktarı 385 bin ton olarak kaydedilirken, 2016 yılında toplamda yaklaşık 102 bin ton hamsi avlandı. İstavrit, 2007 yılı verilerine göre yaklaşık 23 bin ton avlanırken 2016 yılında avlanan istavrit sayısı yaklaşık 9 bin ton olduğu tahmin ediliyor. 2005 ile 2011 yılları arasında Lüfer avında yaşanan gerileme de çarpıcıydı; toplam av miktarı bu yıllar arasında 18 bin tondan 3 bin tona düşerken, yürütülen kampanyalar sayesinde 2016 senesinde avlanan lüfer miktarı 8 bin tona ulaştı. Kalkan balığı da koruma altına alınması gereken türler arasında gösteriliyor.



  Türkiye denizlerindeki balık türleri sayısındaki çarpıcı azalma aşırı avlanma, denizlerdeki kirlilik ve iklim değişikliğinin sonuçları ile doğrudan bağlantılı. Denizler için tehdit oluşturan bir diğer unsur ise balık çiftlikleri. Çiftliklerde istilacı ticari türlerin yetiştirilmeye başlanması, yerel türler için tehlike oluşturabiliyor. Çiftliklerden denizlere ulaşan bu istilacı türler zamanla çoğalarak yerli türlerin yok olmasına sebep olabilir. Örneğin, Washington’da bir balık çiftliğinden 160 binden fazla Atlantik somonu kaçarak Pasifik somon yoğunluğunun fazla olduğu Puget Boğazı’nı istila etti. Pasifik somonu stoklarını ve balıkçılık haklarını tehdit eden Atlantik somonları, yerli Amerikan kabilelerinin besin ve geçim kaynağını etkiliyor.

Tüm bu unsurlar, denizlerde sürdürülebilirliği yeniden düşünmemiz gerektiğine işaret ediyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun (FAO) 2016 yılında yayımladığı “Dünya’da Balıkçılığın ve Su Ürünleri Yetiştiriciliğinin Durumu” adlı rapor, konu hakkında önemli bir rehber niteliği taşıyor. Raporda, gıda güvenliği ve balıkçılığa dayalı geçinen nüfusun durumu ele alınıyor. Rapora göre, balık özellikle kırsal bölgelerdeki düşük gelirli topluluklarda önemli bir besin kaynağı. Ayrıca, balıkçılık, istihdam ve geçim kaynağı oluşturarak ekonomik büyüme ve gelişmeye katkı sağlıyor. Diğer taraftan, balık ve su ürünleri ticaretindeki önemli derecedeki artış ise talebi arttırıyor. Nüfus ve alım gücünün artmasıyla birlikte şehirleşme ve beslenme alışkanlığının daha çeşitli hale gelmesinin bu talebi tetikleyeceği düşünülüyor. Balık ve su ürünlerine olan talebin giderek artmasıyla kaynaklar üzerindeki baskının artacağı belirtilirken balıkçılığın ve su ürünleri yetiştiriciliğinin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde tartışılması önem taşıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 September

Müzik festivallerine farklı bir bakış

Her yıl Nisan ayından Ekim’e kadar, başta Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa genelinde binlerce kişinin katılımıyla dev müzik festivalleri düzenleniyor. Uzun yıllardır düzenlenen festivaller, lojistikten enerjiye farklı kalemlerde büyük çevresel etkileriyle tartışılmaya başlandı. Son yıllarda festival sonrası ortaya çıkan çöp dolu manzaralar sonucunda neredeyse tüm büyük müzik festivalleri bu konuya dikkat etmeyi ajandalarına eklediler. Artan geri dönüştürme imkanlarından ışıklandırma ve ses için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına, festival alanlarında yerel organik yiyeceklerin kullanımının özendirilmesinden alana yaratıcı toplu taşıma ulaşımı olanaklarının sunulmasına, farklı yollarla çevresel sürdürülebilirlik sağlanmaya çalışılıyor.

Örneğin ABD'nin en büyük festivallerinden olan ve 2017 yılında yaklaşık 200,000 kişinin katıldığı Coachella, ekolojik ayak izini küçültmek için bir dizi önlem aldı. 2017 yılında “carpool” yani araba paylaşımı uygulaması geliştiren organizatörler, bu şekilde festival alanına ulaşan katılımcıların festival biletlerinde kategori yükseltmesi yapıyor. 10 adet geri dönüştürülebilir atık ambalaj karşılığındaysa festivale özel tasarlanan t-shirt benzeri ürünler veren Coachella, katılımcıların elektronik ürünlerini kendi eforlarıyla enerji üreterek şarj etmelerine imkan veren alanlar kurarak enerji tüketimi konusunda bilinç yaratmaya çalışıyor.

Son günlerde sosyal medyada yayılan fotoğraflar üzerinden ve katılımcıların “çevre aktivisti” olarak konumlandırılmasıyla en çok tartışılan festivalse yine ABD’de gerçekleştirilen ve dünyanın en ünlü festivallerinden olan Burning Man. Nevada'nın Black Rock City şehrine yakın çöl ortasında yapılan ve yılda yaklaşık 70,000 kişinin katıldığı festivalin çevresel etkisinin detaylı bir çalışmayla hesaplanıyor olması en dikkat çeken özelliklerinden biri çünkü bugüne kadar bir müzik festivalinin bu derece kapsamlı çevresel etkisi ölçülmemişti. Katılımcılara kompost yapmayı ve az atık çıkarmanın yanı sıra geri dönüşümü öğreterek çevresel bilinç oluşturma iddiasında olan festivalde para ile bir şey almak mümkün değil çünkü her şey “hediye etme” ve “değiş tokuş” kültürüyle yapılıyor. Bunun yanı sıra festival alanı katılımcılar tarafından festival başlamadan önce olduğu gibi temiz bırakılıyor.




Peki ekolojik ayakizi ve çevresel sürdürülebilirlik adına kampanya ve çalışma yapan bu festivallere gitmek ne kadar “yeşil”? Festivaller arasında en çevre dostu olmakla bilinen Burning Man'e Türkiye’den katılımı ele alalım;

İstanbul-San Francisco uçuşu tam 13 saat 25 dakika sürüyor ve bu yolculukla gerçekleşen karbon salımı gidiş dönüş olmak üzere 1,7 hektar ormanın bir yılda emdiği 4,53 ton karbon'a denk geliyor. San Francisco Havalimanı’ndan festival alanı olan ve kırılgan bir ekosistem olan Black Rock Desert'a ulaşmak ortalama 7 saat sürüyor ve bu yolculuk sonucu salınan karbon 460 metrekare ormanın bir yılda emdiği 0,12 ton karbon'a eş değer. Festivale gittiğinizde yanınızda bir haftalık kutu/teneke ve plastik kaplı gıda götürdüğünüz ve suyun sadece pet şişeler ile tedarik edilebildiği düşünülürse sorumlu tüketim tarafında da önemli sorunlar mevcut. Fotoğraflardan özellikle ünlü simaların pek de mütevazi giyim tercihleri yapmadıkları görülebiliyor; katılımcıların normal hayatta giydiklerinden farklı kıyafet ve kostüm seçtikleri düşünülürse, ürünler ikinci el olsa dahi kıyafetlerin bir daha kullanılmamak üzere alınan kıyafetler olması anlamına geliyor. Bunun yanı sıra festivalin kapanışında dev tahta heykeller yakılıyor. Sonuç olarak festivalin çevresel ve sosyal anlamda çok fazla tartışmalı yanı bulunuyor. Bu konudaki çelişkilerin değerlendirildiği, 2 sene önce yayımlanan bir yazıya linkten erişebilirsiniz.
 

PAYLAŞ: DETAY

8 September

Sosyo-ekonomik problemler ve hidroelektriğin geleceği

1882 yılından bu yana insanlar akan suyun enerjisinden yararlanarak elektrik üretiyor. Bu şekilde elektrik üretilmeye başlamasının üzerinden sadece 135 yıl geçmesine rağmen hidroelektrik, günümüzde tüm dünyadaki ihtiyacının 6'da birini karşılayacak kapasiteye ulaştı ve mega baraj projeleri hala devam ediyor. Hidroelektrik santrallerinin ne kadar sürdürülebilir olduğu uzun zamandır tartışılsa da diğer tüm enerji çeşitleriyle karşılaştırıldığında mevcut enerji miktarının elektriğe çevrilmesinde daha iyisi yok. Modern hidroelektrik türbinleri %90 verim ile enerjiyi elektriğe çevirirken fosil ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları en yüksek olarak %40-45 verimliliğe ulaşabiliyor.

Fakat yine de hidroelektrik santralleri tüm çevresel ve sosyo-ekonomik etkileriyle sandığımız kadar sürdürülebilir olmayabilir. Büyük Barajlar Uluslararası Komisyonu'na göre tüm dünyada kayıtlı 33.000 baraj bulunuyor. Çin'de bulunup kayıt dışı olanlarla birlikte bu rakamın aslında 50.000'lere yakın olduğu düşünülüyor. Su altında kalan ve çürüyen vejetasyon ile metan gazı salan barajların tek olumsuz çevresel etkisi bu değil. Özellikle balık ve amfibi popülasyonunu olumsuz etkileyen barajlar alüvyon akışını da engellerken doğal yaşamı baştan sona etkiliyor. Bunun yanında bu doğal kaynaklardan yararlanarak geçimini sağlayan toplulukları direkt olarak etkilerken, rezervuarın büyüklüğüne göre insanların evlerinden olmalarına da sebep olabiliyor.

Sosyal ve çevresel etkileri yavaş yavaş daha da keskinleşen barajlar konusunda paydaş tarafındaki baskı da artıyor ve bu durum karşısında hükûmetler ve özel şirketler buna uygun zorunlu kararlar almak zorunda kalıyorlar. ABD sınırları içerisinde 1912 yılından bu yana 1185 baraj yıkılırken bu rakam sadece 2014 yılında 72 oldu. Uzun mücadeleler sonucunda yıkılan barajlarla değişen paradigma yeni projeler için de önemli sorunları gündeme getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Hindistan'ın Narmada vadisinde yapılacak olan Sardar Sarovar Barajı, dünyanın en tartışmalı barajı haline geldi. Baraj yapımıyla 192 köyde yaşayan toplam 40.000 kişinin zorla evlerinden olması gündeme geldi. 385 dinsel bölgeyi de sular altında bırakacak olan rezervuar sebebiyle çok sayıda insan açlık grevi başlatmış durumda. Barajla beraber Hindistan'da toplam 200.000 kişi ülke içinde taşınmaya zorlanmış olacak ve 2016'da yayınlanan bir rapora göre şu ana kadar taşınan insanların rehabilitasyonu için harcanması öngörülen fonun 130-200 milyon Euro kadar gibi bir kısmı yüksek oranda seyreden yolsuzluk faaliyetlerinden dolayı boşa harcandı. Ve henüz bu konuda geri adım atan yok.

Bir diğer örnekse Honduras'ın Gualcarque nehri üzerinde inşa edilecek olan Agua Zarca Barajı. Lenca halkının kutsal topraklarını sular altında bırakacak ve yüksek biyoçeşitliliğe sahip bölgedeki türlere geri dönüşü olmayan şekilde zarar verecek bu projeye karşı uzun süre mücadele veren ve insan hakları ihlallerine dikkat çekmeye çalışan Berta Caceres geçtiğimiz ay öldürüldü. 2013 yılında da aktivist arkadaşını kaybeden Caceres'in ölümüyle birlikte yerel topluluklardan artan tepki sonucunda projenin tüm uluslararası finansörleri projeden çekildiğini açıkladı.

En güncel uluslararası örneklerden bir tanesi de Ilısu Barajı. Günümüze dek projeden etkilenen kişi sayısı 15.000'i bulmuşken projenin en büyük tartışma yaratan yanlarından birini de 12.000 yaşındaki Hasankeyf yerleşkesinin %80'ini sular altında bırakması durumu. Projeyle, henüz kazı yapılmamış muhtemel tarihi alanlar baraj suları altında kalacak, Dicle nehrinin zengin ekosistemi zarar görecek ve Irak'ın UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Mezopotamya bataklıklarının kısmi olarak kuruyacak olması. 2009 yılında sosyal, kültürel ve çevresel etkilerini sebep göstererek Alman, Avusturyalı ve İsviçreli garantörleri projeden çekildi.



Dünyadaki büyük altyapı projelerinin en büyük finansörlerinden olan Dünya Bankası bu tip projelerin kaderini belirleyen kuruluş sayılabilir. 2011 ve 2014 yılları arasında toplam yatırımların %70'i hidroelektrik enerjisi yatırımlarına ayrıldı. Günümüzde hidroelektriğe olan bu iştahsa yarattığı etkiler nedeniyle azalmış durumda. 2015-2016 yılları arasında hidroelektriğin payı %25'e düşmüşken Banka, Hindistan'daki çatı güneş enerjisi projelerine ve Fas'taki konsantre güneş enerjisi santraline 500 milyon dolar ve güneş enerjisine toplam 1 milyar dolar ayırdı. Böylece güneş enerjisine yatırım tarihinde ilk defa hidroelektriğin önüne geçmiş oldu. Buna ek olarak Banka'nın yatırımları sonucunda Nijer'de çıkan insani kriz ve yolsuzluk sebebiyle finansal desteğini çekmek zorunda kaldığı dünyanın en büyük baraj projelerinden olan Inga 3 Baraj'ı Banka'nın imajına zarar verdi. Bu sebeplerden dolayı zarar gören imajını düzeltmek için yatırımları azalttığı düşünülen Banka özel sektör kolu olan IFC ile dünyanın başka yerlerinde baraj projeleri desteklemeye devam ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 September

imece ekip arkadaşı arıyor!

imece'de eğitim ve etkinlik koordinasyonu ile saha operasyonunu yönetecek tam zamanlı Operasyon Sorumlusu arıyoruz. Türkiye'de ve küreselde yükselişte olan sosyal girişimcilik ve inovasyon alanınında deneyim kazanmak, dinamik ve dönüşüm yaratma hedefindeki bir ekibin parçası olmak istiyorsan başvurunu bekliyoruz!


Biz kimiz?
imece, Şubat 2017’de, ATÖLYE, S360 ve Zorlu Holding iş birliği ile hayata geçirilen sosyal inovasyon platformudur. Sosyal girişimlere yönelik hibe, eğitim, mentorluk gibi kaynakları içeren destek programının yanı sıra farklı yetkinliklerde birey ve kurumları çeşitli etkinlik, içerik ve akademik çalışmalar ile bir araya getiren çalışmalar yürütüyoruz. Detaylar için: www.imece.com

Operasyon Sorumlusu ekip arkadaşımızdan ne bekliyoruz?
Sorumluluk

• Tüm eğitim ve etkinliklerin operasyon planlaması ve yönetimi
• imece destek programına dahil olan sosyal girişimlerin eğitim ve mentor ilişkilerinin yönetimi
ve takibi
• imece destek programına dahil olan sosyal girişimlerin dokümantasyonu
• Düzenli raporlama ve dokümantasyon


Yetkinlik ve Deneyim
• Minimum 1 - 2 yıl etkinlik, komünite ve/veya operasyon yönetiminde tecrübe
• İyi seviyede İngilizce
• Farklı paydaşlar ve tedarikçilerle çalışabilme ve koordine edilebilme yetisi
• Takip ve raporlama yapabilme yetisi
• Problem çözme kabiliyeti ve inisiyatif alabilme yetisi
• Girişimcilik ve sosyal girişimcilik alanında çalışma motivasyonu


imece olarak takım arkadaşımıza neler sağlıyoruz?
• Yenilikçi ve özgürlükçü çalışma deneyimi
• Yerel ve global sosyal girişimcilik ve girişimcilik ekosistemini tanıma imkanı
• İnisiyatif almana alan bırakarak kişisel ve profesyonel gelişimini destekleme
• Yaratıcı endüstriden profesyonellerle bir arada, dinamik ve etkileşimli çalışma ortamı
• Çalışırken sosyal fayda yaratma imkanı


Neredeyiz?
Ofisimiz kurucu ortaklarımızdan olan ATÖLYE’de. Böylelikle ATÖLYE'nin tüm komünite etkinliklerine de dahil olabiliyoruz.


Ne yapmalısın?
Güncel CV’ini imece@imece.com adresine “Operasyon Sorumlusu iş başvurusu” başlığı ile göndermeni ve iş ilanına nasıl ulaştığını da belirtmeni rica ediyoruz. Emaillere 5 iş günü içerisinde dönüş yapıyoruz ve uygun adayları görüşmeye çağırıyoruz.
Görüşmek üzere!

PAYLAŞ: DETAY

8 September

Harvey ve Irma kasırgaları, Muson yağmurları

Tüm dünyada art arda yaşanan şiddetli meteorolojik olaylar, iklim değişikliği ve bu meteorolojik olaylara karşı etkilenebilirliği yeniden gündeme taşıyor. Geçtiğimiz hafta ABD’nin Texas eyaletini vuran Harvey kasırgası, çok ciddi kayıplara sebep oldu. Otuzun üzerinde can kaybı yaşanan kasırga sonucunda, Houston’ın büyük bir bölümü sular altında kaldı. Şehirde metre kareye düşen toplam yağışın bir metreyi aşmasıyla, Harvey, ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en şiddetli kasırgalar arasında yer aldı.

Düşen yağış miktarının “eşi benzeri görülmemiş” kalıbına yeni bir anlam getirdiği yönünde görüşler hâkim. Kasırga sebebiyle, Houston’a bir ayda düşen toplam yağış miktarı, sadece 3 günde ikiye katlandı. Austin College’dan afet ekonomisti Kevin Simmons, Harvey’in neden olduğu ekonomik kayıpların 150 ile 200 milyar dolar değerinde olduğunu, sel sularının yükselmesi halinde ise rakamların artacağını belirtti.

Güney Asya’da Muson yağmurları ardından yaşanan sel felaketinin sonuçları ise çok daha vahim. Hindistan, Bangladeş ve Nepal’de hayatını kaybeden insanların sayısı 1.200’e ulaştı. Milyonlarca insan evsiz kalırken, 18.000 okul kapatıldı. Bu durum, 1,8 milyon çocuğun okula gidemeyeceği anlamına geliyor. Selin neden olduğu yıkımlardan 40 milyon insanın etkilendiği kaydedildi.

Atlantik Okyanusu’ndaki gelmiş geçmiş en güçlü kasırga olarak adlandırılan Irma kasırgası ise hızı saatte yaklaşık 300 km’ye ulaşan rüzgarlar ile Karayipler’in doğu kısmını vurdu. Küba ve Florida’nın da Irma kasırgasından etkilenmesi bekleniyor. Irma’nın şiddeti şu şekilde daha iyi anlaşılabilir: Teksas’ı etkileyen Harvey Kasırgası Saffir-Simpson ölçeğinde Kategori 4 olarak değerlendirilirken, Irma kasırgası, aynı ölçeğe göre en şiddetli olarak sınıflandırılan Kategori 5’te yer alıyor.

İklimin veya iklim olaylarının değil, iklim değişikliğinden etkilenebilirliğin kayıplara neden olduğunu hatırlamakta fayda var. Topluluklar, kasırga gibi doğal olarak gerçekleşen olayların sonuçları ile başa çıkacak bilgiden, beceriden, sosyal bağlantılardan ve finansal destekten yoksun olduklarında daha hassas hale geliyorlar. Ele alınan üç meteorolojik olay ve sonuçlarını düşündüğümüzde, gelişmişlik ve etkilenebilirlik arasında güçlü bir bağ olduğunu görüyoruz.

İklim değişikliği meteorolojik olayları daha şiddetli ve sık hale getiriyor. Arka arkaya görülen şiddetli kasırga ve seller bu durumu doğrular nitelikte. Bununla beraber, insanların bu afetlerden etkilenmesinin altında yatan tek başına iklim değişikliği değil. Houston’ın 1990 yılından itibaren nüfusu %40 artış gösteren, 2,3 milyon insanın yaşadığı bir endüstri kenti olmasında iklim değişikliğinin bir etkisi yok. Aynı şekilde, iklim değişikliği Teksaslılar’ı kıyı boyunca gerekli ölçümleri yapmadan evler inşa etmeye zorlamadı. Yağmur emilimini olumsuz etkilediği bilinen yeşil alanlardaki azalmanın sorumlusu da yine iklim değişikliği değil. İnsanları afetler karşısında çaresiz ve eşit olmayan durumlarda bırakan sosyal eşitsizlikler de iklim değişikliğinden kaynaklanmıyor. Tüm bu durumlar değerlendirildiğinde, iklim değişikliğinden etkilenebilirliği etkin bir şekilde yönetmenin önemi bir kez daha görülüyor. Bu doğrultuda, altyapı çözümlerinin geliştirilmesi, nüfusun kontrollü artışının sağlanması, afetle mücadele konusunda halkın bilinçlendirilmesi ve sosyal eşitsizliklerin giderilmesi yönünde daha fazla adımların atılması gerekiyor. Aksi takdirde, doğal olayların sonuçları yıkıcı olmaya devam edecek.

PAYLAŞ: DETAY

25 August

21 milyon insan zorla çalıştırma ve modern köleliğin kurbanı

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, 11,4 milyonu kadın ve kız çocukları, 9,5 milyonu erkek ve erkek çocukları olmak üzere, toplamda yaklaşık 21 milyon insan zorla çalıştırmaya maruz kalıyor. 19 milyon insan, kişi veya işletmeler tarafından zorla çalıştırılırken, 2 milyon insansa devletlerin veya muhalif grupların sömürüsüne maruz kalıyor. Kişi veya işletmeler tarafından istismar edilen insanların yaklaşık 4,5 milyonu seks endüstrisinde çalışmaya zorlanıyor. İstismar edilen, zorla çalıştırılan ve insanlık dışı koşullara maruz bırakılan bu insanlar üzerinden yılda 150 milyar dolar kar elde edildiği tahmin ediliyor. Ev işleri, imalat, tarım, inşaat ve eğlence sektörü zorla çalıştırmanın ve modern köleliğe en sık rastlanılan sektörlerin başında geliyor. Göçmenler ve yerli halklar, zorla çalıştırmaya en çok maruz kalan gruplar arasında yer alıyor.

Her yıl binlerce tarım işçisi, Pasifik Adaları’ndan Avustralya’ya geçici olarak geliyor. Avustralya’daki zorla çalıştırmaya ve köleliğin modernize edilmiş haline dair bulgular, tarım işçilerinin şikayetleriyle ortaya çıkıyor. İşçiler, standartların oldukça altındaki barınma koşulları ve yiyecek temini, ücretlerde %60’a varan kesintiler, aşırı uzun çalışma saatleri, karşılığı alınamayan mesailer ve sağlık hizmetlerine erişim kısıtlılığı gibi nedenlerden dolayı oldukça zor koşullar altında yaşadıklarını belirtiyor. İşçiler, iş veren tehditleri nedeniyle şikâyette bulunmaktan kaçınıyorlar ve sömürüye mecbur kalıyor. İşçileri Avustralya’ya getiren kuruluşların başındakilerse onları evlerine geri göndermekle ve çalışma izinlerini iptal etmekle tehdit ediyor. “Modern kölelik”, insanların muhtaç olma durumunun kullanıldığı ve sömürüye dönüştürüldüğü bunun gibi olayları kapsıyor.

Ülkemizdeyse lüks tatil bölgeleriyle bilinen ve “tatil cenneti” olarak anılan Bodrum’un mevsimlik inşaat işçileri için bir cehenneme dönüşmesi, bu konuda dikkat çekmesi gereken güncel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık %90’ı Ağrı ve Van’dan gelen işçiler, 11 ila 18 kişilik koğuşlarda kalıyor. Koğuşlarda elektrik ve su bulunmazken, işçiler tankerlerle taşıdıkları sular ile 100 kişinin kullandığı ortak bir banyoda yıkanıyor. Koğuşlarda kışın 2.000’in üzerinde, yazınsa 500 civarında işçi bulunuyor. Kapasitesi 320 kişi olan koğuşlarda, 500 kişi barınmak zorunda bırakıldığı durumda, bu işçilerin yaklaşık 300’ü çocuk ve öğrencilerden oluşuyor. İnşaatlarda kaçak çalıştırıldığı belirtilen çocuk ve öğrenciler, sigortaları yapılmayarak güvencesiz bir şekilde çalıştırılıyor.

Modern kölelik ve zorla çalıştırma kuşkusuz insan haklarının ihlal edilmesi anlamına geliyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çatısı altındaki 8. Hedef de zorla çalıştırmayı ortadan kaldırmak, modern köleliği ve insan ticaretini sona erdirmek amacıyla gerekli önlemlerin alınmasına ve 2025’e kadar çocuk işçiliğinin her türünün sona erdirilmesine odaklanıyor. Düzenli denetimlerin yapılarak gerekli önlemlerin alınması için insan sömürüsünün engellenerek modern kölelik, zorla çalıştırma ve çocuk işçiliğinin önüne geçilmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 August

İklim değişikliği ve kadınlar

İklim değişikliğinin, bazı bölgelerde kadınlar için daha zorlayıcı olduğu ve erkeklere kıyasla kadınların hayatlarını daha olumsuz etkilediği üzerine araştırmalar çoğalıyor. Columbia Üniversitesi Yer Bilimleri Enstitüsü’nde yapılan bir çalışma kadınların iklim değişikliğinin etkilerine karşı hassasiyetinin boyutlarını ortaya koyuyor. Dünyanın birçok yerinde geçimini tarımdan sağlayan aileler iklim değişikliğinin etkilerini şiddetli bir şekilde yaşıyor. İklim değişikliğine bağlı değişen hava koşulları, kuraklık ve felaketler tarımsal üretimi etkileyerek, yerel halkın geçim koşullarına zarar veriyor. Bu durum da bireylerin para kazanmak için sosyal çevrelerini terk etmelerine, ailelerinden ve alıştıkları coğrafyadan uzak kalmalarına sebep oluyor.

Bu örneklerden biri Nepal’deki Chitwan Vadisi’nde yaşanıyor. Bölgede hızla artan ormansızlaşma, keresteden geçimini sağlayan kadınların ekonomik durumunu, buna bağlı olarak da sosyal yaşamını olumsuz bir şekilde etkiliyor. Böylece kadınlar şehre göç ederek daha yüksek ücret vaadeden işlerde çalışmak durumunda kalarak göç etmeye zorlanmış oluyorlar. İklim değişikliğine bağlı zorunlu göçlerin sayısının gelecekte hızla artması öngörülüyor. Kadınların maruz kaldığı bu etki, iklim değişikliği konusunun kapsayıcılık, sosyal adalet ve cinsiyet eşitliği açısından sosyal, ekonomik ve politik yanlarını ön plana çıkarıyor.



Özellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlar erkeklere kıyasla ekonomik işgücünün dışına itilmiş durumda ve mülkiyet haklarından sağlık hizmetlerine  birçok temel kamu hizmetine erişimden mahrumlar. Çalışmak için evlerini terk edip şehirlere göç eden kadınların alıştıklarından farklı olarak daha kötü şartlarla karşılaştıkları, depresyonu tetikleyen psikolojik sorunlar yaşadıkları gözlemlenmiş. Liyakate bağlı olmadan gerçekleştirilen toprak yönetimi, yetersiz fiziksel ve sosyal altyapı, eşitlik gözeten politikaların eksikliği kadınların doğal afetlere karşı erkeklerden daha savunmasız olmalarının dolaylı nedenleri arasında gösteriliyor. Yapılan bir çalışmaya göre zorunlu göçü tecrübe etmek zorunda kalan kadınların bazılarının (root shock) “sosyal şok”* yaşadıkları, kendi çevrelerini terk etmek zorunda kalmalarının travmatik etkiler doğurduğu saptanmış. Kendi çevrelerinde aile üyelerinin, komşularının ve arkadaşlarının desteği ile çocuklarının bakımı konusunda endişe duymayan kadınlar, çalışmak için göç ettiklerinde ya çocuklarını terk etmek zorunda kalıyor ya da çocukları ile birlikte zorlu koşullara maruz kalıyorlar. Bu durum iklim değişikliğinin belki doğrudan olmasa da dolaylı sosyal, ekonomik ve politik boyutlarını gözler önüne sererken, kadınların iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasızlıklarını ortaya koyuyor.

*Sosyal Şok, doğal afetler veya askeri çatışmalardan dolayı çevrelerini ve geçim kaynaklarını kaybeden insanların zorunlu göçe maruz kalmalarıyla sosyal çevrelerinden uzak kalmaları ve buna bağlı olarak stresle ilişkili psikolojik rahatsızlıklar ve sağlık sorunları yaşamalarıyla sonuçlanan durum olarak tanımlanıyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 August

Şirketler, sürdürülebilirliğin işlerine etkilerini ölçmede zorlanıyor

Ethical Corps'un 2016'da gerçekleştirdiği her etkinlik ve organizasyonda, CEO'ların ve iş dünyası liderlerinin önemli kısmı, sorumlu ve sürdürülebilir bir şirket olmanın getirdiği yararların farkında olduklarını belirtti. Buna uygun olarak, 2.500 katılımcının görüşüne yer verilen Sorumlu İş Eğilimleri (Responsible Business Trends) 2017 raporunda, katılımcıların %74'ü sürdürülebilirliğin değerinin farkında olduğunu söyledi. Bununla beraber raporda, sürdürülebilirliğin değerinin ölçülmesinde şirketlerin sorun yaşadığına dikkat çekiliyor. Nestlé Waters Kuzey Amerika Sürdürülebilirlik Başkanı Nelson Switzer'ın da belirttiği üzere, katılımcıların %46’sı performans ve sürdürülebilirliğin getirdiği değeri ölçmeyi başaramadıklarını veya bunu ölçmekte zorlandıklarını belirtiyor.

Değeri sürdürmek

Raporda, sürdürülebilirlik faaliyetlerinden finansal geri dönüş alım oranlarının geçtiğimiz 3 yıl içerisinde sürekli olarak arttığı görülüyor. 2015 yılında “Evet, sürdürülebilirlik çalışmaları gelir arttırıyor” önermesini kabul edenlerin oranı %49 iken bu oran 2017'de %54'e yükseldi. Bölgesel farklılıklara bakılırsa, %56 ile Kuzey Amerika şirketleri en üst düzeyde yer alırken bunları %54 ile Asya/Pasifik ve %53 ile Avrupa izliyor.



Raporda öne çıkan konulardan bir diğeri, küresel şirketlerin dörtte birinin sürdürülebilirlik faaliyetleri ile artan gelirlerini bağlayamaması. “Bilmiyorum” cevaplarına bakıldığında, %26 ile en üst sırada Avrupa yer alıyor. Asya/Pasifik'i %24 ile Kuzey Amerika izliyor.

Farklı sektörler olarak bakıldığında ise enerji ve doğal maddeleri işleme endüstrisi %58 ile sürdürülebilirliği gelirlerine bağlıyor. Bunu %55 ile giyim ve imalat sektörü ve %50'yle finans & hizmet sektörü izliyor.

Katılımcılara sürdürülebilirliğin gelirle olan bağlantısı yerine sürdürülebilirliğin tasarrufla olan bağlantısı sorulduğundaysa biraz daha farklı bir tablo öne çıkıyor. Sektör fark etmeksizin katılımcıların %65'i şirketleri için sürdürülebilirlik aktiviteleri ve tasarruf bağlantısını kurabilirken bu oranın 2016 yılına göre %5’lik bir düşüş gösterdiğini görüyoruz.


  Bölgesel olarak verilen cevaplara bakıldığında ise Asya/Pasifik %73 ile en pozitif fikre sahip olan bölge olarak görülüyor. Ancak Asya/Pasifik’te “evet" cevabında geçtiğimiz yıla göre %14’lük bir düşüş görülüyor.

Etkinin ölçülmesi

Bir şirketin sürdürülebilirlikle ilgili girişim ve faaliyetlerinin etkilerini kantitatif olarak ölçmek için sağlam sistemler ve doğru ölçütlere ihtiyaç duymaktadır. Fakat sadece, önceki iki raporda öne çıktığı üzere, katılımcıların %46’sı ölçümler için doğru ölçütlerinin bulunduğunu ve etkiyi ölçebildiklerini belirtti. Bu oran 2015 yılında %35, 2016 yılında %42 olarak görülmüştü.

Buna ek olarak katılımcılardan %45'i sürdürülebilirlik yatırımlarının geri dönüşünü (Return on Investment – ROI) ölçtüklerini söyledi. Geçtiğimiz yıllarda oranlarda bir iyileşme görülmüş olsa da ölçümü yapamayan şirketlerin sayısının yapabilenlerden hala fazla olması endişe yaratmaya devam ediyor.

Konuyla ilgili olarak daha önce yaptığımız “Avrupa'da 2017'de öne çıkan sürdürülebilirlik trendleri” haberimize bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

11 August

Sürdürülebilir işin güncel durumu

Geçtiğimiz yıl yaşanan olumsuz gelişmeler ve istikrarsızlıklara rağmen iş dünyası olumlu gelişimini sürdürmekte. BSR ve GlobeScan’in birlikte gerçekleştirdikleri iş dünyasının sürdürülebilirlik önceliklerini ve mevcut durumu anlamayı amaçlayan Sürdürülebilir İşin Güncel Durumu araştırmasının bu yıl dokuncusu yayımlandı. Araştırma, BSR ağındaki 151 küresel şirketin %60'ından fazlasını temsil eden yaklaşık 300 iş liderinden gelen yanıtları içeriyor. Araştırmada, kurumsal sürdürülebilirlik uzmanlarının büyük bir çoğunluğu, şirketlerinin hükumetlerin değişen kararlarına ve küresel politikalardaki tutarsızlıklara rağmen sürdürülebilirlik konusundaki hedeflerini devam ettirmeye kararlı olduklarını belirtiyor.

2015 Paris İklim Anlaşması konferansından bu yana, iklim değişikliğiyle mücadelenin şirketlerdeki önceliğinin giderek arttığı gözlemleniyor. En güncel sonuçlara göre, katılımcıların % 73'ü iklim değişikliğinin şirketleri için öncelikli olduğunu belirtiyor. 2010 yılından bu yana ilk kez insan haklarıyla birlikte öncelik listesinde en üst sırada yer alan iklim değişikliğiyle mücadele konusunda katılımcıların %65'i ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesinden şirketlerinin etkilenmeyeceğini belirtti. Ayrıca, %12'si taahhütlerinin güçleneceğini söylüyor.



Yanıtlarda öne çıkan bir diğer konu ise, şirketlerin %88’i hükümet düzenlemelerinin kaldırılması durumunda dahi sürdürülebilirlik konularında ilerleme kaydetmeye devam edeceklerini ifade etmeleri oldu. Aslında, çoğunlukla büyük küresel şirketlerden olan katılımcıların büyük çoğunluğu önümüzdeki on yılda sürdürülebilirliğin kat edeceği yolda en büyük olumlu etkiyi kendilerinin yaratacağına inanıyor. Bununla birlikte, %57'lik kısım merkezi hükümetlerin de ilerleme kaydetmek için önemli olduğunu belirtiyor.

Büyük küresel şirketlerin önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilirliğe katkı sağlayacaklarına dair güçlü inançlarına rağmen, sektörün geçmişteki performansı kayda değer değil. Sürdürülebilir Liderler Anketinde, 1992'deki Rio Dünya Zirvesi'nden bu yana sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunmaları konusunda profesyonellerin farklı kurumları değerlendirmeleri istendi. Burada, özel sektörün performansı, nispeten zayıf kalmış ve uzmanlar tarafından sadece %23’u olumlu olarak derecelendirilmiş. Bu oran STK'lar için ise %59 olarak belirlenmişti. 

Şirketlerin sürdürülebilirlik stratejilerini yeni boyutlara taşımalarının ve dünyayı korumaya yardımcı olmalarının yolu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ni (SDG) kurumsal performans hedefleriyle entegre etmekten geçiyor. Neyse ki anket sonuçları, birçok şirketlerin birçoğunun bunu yaptığına işaret ediyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ni şirket politikalarında farklı şekillerde benimsemiş olan şirketlerin yüzdesi, 2016'da yapılan anketten bu yana neredeyse iki katına çıkmış. Araştırma, sürdürülebilirliğin kurumsal gündemde önem kazanmanya devam ettiğini ortaya çıkarıyor.



Araştırmaya katılan şirketlerin CEO’larının yarısından fazlası, sürdürülebilirliğin şirketlerinin en öncelikli beş konusu arasında olduğunu belirtiyor. Tüm bu sonuçlara göre nihayet kurumsal sürdürülebilirliğin ana akım olacağı bir yere mi gidiyoruz? Anket sonuçlarındaki durum buna işaret ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 August

Yeşil tahvilleri tutabilene aşk olsun!

İklim değişikliğiyle mücadelenin küresel gündemde sürekli artarak önem kazanması, yeşil tahvilerin önlenemez yükselişini de beraberinde getiriyor. Sürdürülebilir yatırıma gösterilen ilgi, hisse senedi ihraçcıları, sigortacılar arasında git gide artarken, iş dünyasında da geniş çapta ilgi görmeye başladı. Peki ya yeşil tahvil piyasası nedir?

Yeşil tahvillerin en belirgin özelliği, finansal getiri sağlarken toplum üzerinde pozitif etki yaratması. Bu tahvillerin öne çıkan diğer iki özelliği ise şeffaflık ve raporlama. Aslında bu çevresel tahviller, gelirleri çoğunlukla yenilenebilir enerji, çevresel kirliliği önleme ve koruma gibi finansman projelerine tahsis edilen sabit gelir araçlarıdır. Yeşil tahviller, yatırımcı portföylerinin çevresel ayak izlerini takip etmeyi de mümkün kılmakta.

Yeşil tahviller aynı zamanda hesap sorulabilir finansal araçlardır. 100'den fazla ihraçcı, yatırımcı ve sigortacı, bu sabit gelir araçları için tanım ve standartlar içeren Yeşil Tahvil İlkelerini imzaladı. Buna ek olarak, yeşil tahvillerin pozitif etkisi çoğu zaman STK'lar ve ikinci elden teyit edebilecekler tarafından belgelenmektedir.

Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi çok uluslu kuruluşlar tarafından başlatılan yeşil tahvil piyasası başlangıçta “niş” bir pazar olarak nitelendirildi. Ancak aradan 10 yıldan az zaman geçmesine rağmen yeşil tahviller beklenmeyen bir hızla çoğalmaya başladı. 2016'nın ilk yarısında yaklaşık olarak 40 milyar $ değerinde yeşil tahvil ihraç edilirken, bu yılın ilk yarısında bu rakam %38lik bir artışla 55 milyar $ olarak kaydedildi.

İklim Tahvil Girişimi, 2017 yılında küresel düzeyde ihraç edilen yeşil tahvillerin 150 milyar $‘a ulaşacağını tahmin ediyor. 2016 verilerine baktığımızda bu rakamın 82 milyar $ olduğunu görüyoruz. Bu da demek oluyor ki, yeşil tahviller sonunda ana akım haline geliyor!



Yeşil tahvil pazarı da ihraç edilen tahvil sayısı gibi hızla büyümeye devam ediyor. 2017'de Bank of America Merrill Lynch, Credit Agricole ve HSBC gibi farkılı ve sayısız kamu ve özel kuruluş pazara giriş yaptı ya da ilk defa yeşil tahvil ihraç etti.

Yeşil tahvil piyasası, dahil olan finansal kurumların sayısı ve isimleri sebebiyle gitgide küresel, dinamik ve tanınır hale geliyor. Polonya ve Fransa gibi devletler yenilenebilir enerji ve sürüdürülebilir altyapı projelerinin finansmanını sağlamak için ihraç ettikleri ilk kamusal yeşil tahvillerle 2017'de pazara giriş yaptılar. ABD'de ise şehirlerin ve yerel toplulukların iklim değişikliğiyle mücadelesini desteklemek ve uluslararası standartlar dahilinde yenilenebilir enerjiye geçişi kolaylaştırmak için yeşil belediye tahvilleri ihraç edildi. Çin ve Hindistan'da da ulusal yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve sürdürülebilir projeleri finanse etmek için çok sayıda tahvil ihraç edildi. Bu hareket, gelişmekte olan ülkelerin düşük karbonlu bir gelecek inşa etmek konusunda kararlı olduklarını işaret ediyor.

Devletler dışında, son 12 ayda Apple, Iberdrola, Intesa SanPaolo, QBE Insurance Group ve TenneT gibi büyük şirketler de yeşil tahvil ihraç ederek pazara dahil oldu.

Yeşil tahvile yatırım yapanlar yalnızca kurumsal yatırımcılar değil. Bank of America Merrill Lynch, Morgan Stanley, Barclays ve UBS gibi büyük yatırım bankalarının yürüttüğü çeşitli araştırmalara göre, yatırımcıların tamamının yaklaşık %89'u sürdürülebilir yatırımın ne olduğunu bildiğini ve bu yatırımlara ilgi gösterdiklerini belirttiler. Araştırmaya katılan yatırımcıların %65'i ise sürdürülebilir yatırım yaptıklarını belirtti. Araştırmaya jenerasyonları da dahil eden başka bir çalışma, y-neslinin ve genç profesyonellerin %92'sinin sürdürülebilir yatırımın ne olduğunun farkında olduğunu açığa çıkardı. Bu oranın yüksekliği gelecek yatırımcıların sermayelerini geçmiş nesillere göre daha sürdürülebilir bir şekilde geliştireceği anlamına geliyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 August

Fosil yakıt destekleri yılda 5 trilyon doları aştı

Fosil yakıtların enerji sektöründeki baskınlığını yakın gelecekte sona erebilir. Fosil yakıt kullanımının iklim değişikliğine sebep olması, bunun ardındaki en büyük etmen. Bununla birlikte, fosil yakıtlar aslında tahmin edilenden çok daha maliyetli. Maliyetlerinin çok büyük bir kısmı sübvansiyonlarla desteklendiği için fosil yakıtların gerçek maliyeti direkt olarak görülemiyor.

Geçtiğimiz günlerde IMF'de çalışan bilim insanlarının yayımladığı bir makale, fosil yakıtların gerçek maliyetini göz önüne seriyor. Sübvansiyonlar 2013 yılında 4,9 trilyon USD seviyesindeyken, bu rakam 2015 yılında 5,3 trilyon USD'a yükseldi. Bu da fosil yakıtlara yapılan mali desteğin, Türkiye ekonomisinin yaklaşık 4,5 katına eriştiğini gösteriyor. Fosil yakıtları teşvik eden destekler hem mali olarak büyük yük oluşturuyor hem de enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırımın hızını azaltılmasına sebep oluyor.




Küresel ölçekte sübvansiyonların boyutu, yaratılan GYSİH ile kıyaslandığında daha netleşiyor. 2011 yılındaki sübvansiyonlar, küresel GYSİH'nin %5,8'ine denk gelirken 2015'te bu oran %6,5'e kadar yükseldi.

Fosil yakıtlar, hükumet destekleri konusunda ayrı ayrı incelendiğinde; kömür için verilen sübvansiyonların, tüm sübvansiyonların yarısına denk geliyor. Geri kalan kısımdaysa petrolün büyük bir yer kaplıyor. Ülke bazında incelenince, 1,8 trilyon USD ile Çin en büyük destekçi konumunda yer alırken bunu 0,6 trilyon USD ile ABD, 0,3 trilyon USD ile Rusya, Avrupa Birliği ve Hindistan izliyor.

Sübvansiyonlar 2013 yılında kaldırılmış olsa:

·       Küresel karbon emisyonlarında %21 oranında azaltım,

·       Hava kirliliğinden ölümlerde %55 azaltım,

·       Küresel GYSİH'nin %4 artış ve

·       Sosyal refahın %2,2 oranında artışına sebep olabilirdi.

PAYLAŞ: DETAY

11 August

Entegre raporlamaya ilgi artmaya devam ediyor

Uluslararası Entegre Raporlama Konseyi (IIRC), 2016 entegre raporunu yayımladı. IIRC, bu konuda gösterdiği liderlikle, küresel anlamda entegre raporlamanın ve uluslararası entegre raporlama ağlarına katılımı arttırmayı hedefliyor. Entegre raporun artarak benimsenmeye devam etmesi şirketlerin yıllık finansal gelişmelerinin yanında diğer finansal olmayan “sermaye"leri kurumsal yönetim, sürdürülebilirlik ve insan kaynaklarını da raporlaması anlamına geliyor.

IIRC CEO'su Barry Melancon’a göre entegre raporlamaya geçiş adına bir dönüm noktasında. Melancon, Fransa'nın en büyük 40 şirketinin yarısı entegre raporlama yaparken bu oranın üç yıl içerisinde %100'e çıkmasını beklediklerini; Japonya'da 300'den fazla şirketin entegre raporlama yaptığını ve Güney Afrika'da Johannesburg Borsası’na kayıtlı tüm şirketlerin 2010 yılından bu yana entegre raporlama yaptıklarını belirtiyor. Çin Ekonomi Bakanlığı’nın kalkınma planında entegre raporlamaya yer vermesi ve Hindistan Menkul Kıymetler ve Borsalar Kurulu'nun “Top 500” şirketlerinin entegre raporlamaya teşvik etmesini, yakın gelecekte entegre raporlamanın yaygınlaşacağına kanıt olduğunu söylüyor. Toplam 62 ülkeden 1.500 şirketin entegre raporlamaya geçtiğini belirten Melancon, son olarak 2016'da entegre raporlama konusunda inovasyon ve ilgiyi teşvik etmek üzere gerçekleştirdikleri ağ etkinliğinde 2.000'den fazla katılımcının yer aldığını söyledi.



IIRC, entegre raporlar sayesinde geçtiğimiz yıl paydaş ilişkileri konusundaki bilgi paylaşımı ve performansının güçlendiğini belirtiyor. Konsey, entegre raporlamanın kurumsal raporlamada yeni küresel "normal” olması için gerekli stratejik geçişin üzerine çalışmalarına devam ediyor.  IIRC'nin 2016'da ulaştığı hedeflerin ve 2017 stratejisinin yer aldığı entegre raporun kısa versiyonuna bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

4 August

S&P 500 şirketlerinin %82'si 2016 yılında sürdürülebilirlik raporu yayımladı

2006 yılında kurulan, New York merkezli sürdürülebilirlik üzerine danışmanlık sunan Governance & Accountability (G&A) Enstitüsü'nün son altı yıldır yaptığı çalışmalara göre, 2011 yılında S&P 500’ün %20’si sürdürülebilirlik raporlaması yaparken, bu oran 2016 yılında %82'ye kadar yükseldi. Sürdürülebilirlik raporlamasındaki ciddi yükselişin, ÇSY konularının strateji, kaynak yönetimi ve paydaş diyaloğu alanlarında sahip olduğu öneme bağlı olduğu belirtiliyor.

ABD ekonomisinin en çok takip edilen ba