Menu EN

S360MAG

2 April

Asya’da su (krizi) dalgaları içinden koronavirüs

Bu haberi 10 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bizlere bir kez daha hatırlatırken temiz su ve sağlık arasındaki bağlantı daha da ön plana çıkıyor.

İyi hijyenin (su ve sabun) virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik öneminin gündemde olduğu bu günlerde, gelişmekte olan ülkelerdeki hanehalklarının dörtte üçü suya ve sabuna erişemiyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından (SKA) herkes için temiz suya erişimin sağlanmasını hedefleyen 6. Temiz Su ve Sıhhi Koşullar’a ulaşmak için on yıldan az bir zaman kaldı. Ancak 2,2 milyar insan hala güvenilir içme su hizmetlerine erişemiyor.

Suyun ve sağlığın önemini daha derinden kavradığımız bu zamanlarda 22 Mart Dünya Su Günü için şiddetli su krizi yaşanan Asya ülkelerinde suya erişimin sağlanması için neler yapıldığını ve suya erişimin koronavirüsle olan bağlantısını derledik.

Asya’da neler oluyor?

Hızlı nüfus artışı, endüstriyel kalkınma ve kentleşme nedeniyle özellikle Asya’da şiddetlenen su krizi, dünyanın en büyük ve en kalabalık kıtasını ciddi bir su kıtlığı tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.

Bununla birlikte, iklim değişikliği ve artan nüfus nedeniyle 2050 yılına kadar Asya’daki bölgelerin %74-86’sında su kıtlığının artması ve kıta nüfusunun yaklaşık %40’ının ciddi bir su kıtlığıyla karşı karşıya kalması bekleniyor.

4.5 milyar insana ev sahipliği yapan Asya kıtasında küresel su tedariğinin %65’i kullanılıyor. Tarım faaliyetleri suyun en fazla kullanıldığı alanı oluştururken endüstriyel ve kentsel su kullanımı bunu takip ediyor.

Hindistan

Hindistan dünyanın en fazla su sıkıntısı çeken 13. ülkesi ancak su kıtlığından en çok etkilenen diğer 16 ülkenin toplam nüfusunun üç katından fazlasına ev sahipliği yapıyor.

Ülke çapında 600 milyon insan “aşırı yüksek” su stresiyle karşı karşıya iken her yıl yüzey ve yeraltı suyu arzının yüzde 80’inden fazlası çekiliyor. Arz ve talep arasındaki bu fark ülkeyi kuraklık ve artan su çekilmesi gibi dalgalanmalara karşı savunmasız bırakıyor. İklim değişikliği ve artan nüfus ise bu etkiyi daha kritik bir duruma getiriyor.

Hindistan Hükümeti düşünce kuruluşu Niyi Aayog tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre 2020 yılında 21 şehirde yeraltı suyunun tükeneceği öngörülüyor.

Su krizinin ciddiyeti göz önüne alınarak herkesin temiz suya erişiminin sağlanmasına öncelik vermek için Su Kaynakları (Jal Shakti) Bakanlığı 2019 yılında kuruldu. Bu yeni bakanlık, eski Su Kaynakları ve İçme Suyu ve Sanitasyon bakanlıklarını birleştiriyor ve suyla ilgili tüm çalışmalardan sorumlu.

Pakistan

Dünyanın herhangi bir bölgesinden daha fazla buzula sahip olmasına rağmen Pakistan dünyada en çok su sıkıntısı yaşayan ülkeler arasında 14. sırada geliyor.

Pakistan Su Kaynakları Araştırma Konseyi (The Pakistan Council Research in Water Resources) 2025 yılına kadar ülkenin suyunun tükenebileceği uyarısında bulunuyor.

Kışın karla kaplı alanların ve yağışların azalmasına yol açan iklim değişikliği etkilerine ek olarak hızlı nüfus artışı, eski altyapı sistemleri ve yetersiz su yönetimi su varlıklarının aşırı kullanımını tetikliyor ve su krizini kritik boyutlara taşıyor.

Pakistan’ın can damarı İndus Nehri de yıllardır süren politik tehdit altında. Nehir Hindistan’dan ve tartışmalı bölge Keşmir’den Pakistan’a akıyor ve nehrin kullanımı 1960 İndus Suları Anlaşması uyarınca yıllar önce düzenlenmişken bugün anlaşmazlıklar devam ediyor.

Hindistan, İndus Vadisi’ne su akışını değiştirecek ve Pakistan’ın ana su kaynağını etkileyecek yeni barajlar inşa etmeyi planlıyor. Tüm bu faktörler ileride Pakistan için daha büyük su sorunları yaratıyor.

Anlaşmazlıklar nedeniyle on yıldan fazla süredir ertelenen Ulusal Su Planının 2018 yılında kabul edilmesi ülkenin su geleceği için bir dönüm noktasını oluşturuyor. Plan, federal ve eyalet hükümetlerinin çeşitli meseleleri ele alabilmeleri için bir çerçeve de dahil olmak üzere azalan su kaynaklarını yönetmek için çok sayıda çözüm sunuyor. Ancak diğer yandan belirsiz ve çelişkili ifadelerin ilerlemeyi zedeleyebileceği ve su krizinin geleceğinin nihayetinde Hindistan ve Pakistan hükümetleri arasındaki iş birliğinde yattığı da vurgulanıyor.

Çin

Suyun yüzde 80’inin ülkenin güneyinde yoğunlaştığı Çin’de su krizi daha çok sanayi ve tarımın yoğunlaştığı kuzey bölgesinde hissediliyor.

Son yıllarda hükümet su kıtlığını azaltmak için daha fazla tedbir alıyor. Bunların arasında Çin’in en uzun nehri Yangtze Nehri’nden ülkenin kuzeyini beslemek için su alınmasını tasarlayan mega su transferi projesi de var.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping bu seneki konuşmasında Çin’de bir başka büyük nehir olan Sarı Nehir’in ülkenin sürdürülebilir kalkınması için olan önemini yineledi. Geçen yıl Jinping, nehrin ekolojik olarak daha fazla korunması ve yüksek kaliteli gelişiminin sağlanmasını önemli bir ulusal strateji olarak belirlemişti. Bu strateji, nehirdeki su kaynaklarının daha verimli kullanımını ve rasyonel bir nüfus planlamasıyla beraber aşırı su talebini kararlı bir şekilde azaltmak için kentsel ve endüstriyel kalkınmayı içeriyor.

Bunların yanı sıra, kirliliği önlemek için ülke genelindeki her nehir yoluna “nehir şefi” ya da “göl şefi” olarak da bilinen görevliler atandı.

2018 yılında nehrin su kalitesinin yüzde 5,2 oranında iyileştiği görülürken uzmanlar suyun aşırı kullanımının ciddi çevresel bozulmaya ve su kıtlığına yol açtığını belirterek daha fazlasının yapılması gerektiğini savunuyorlar.

Endonezya

Endonezya daha önce iddialı bir şekilde 2019 yılına kadar herkesin suya ve hijyenik koşullara erişiminin sağlanması hedefini belirlemişti, ancak bugün 28 milyon Endonezyalı hala güvenli suya erişemiyor.

Adalarının coğrafi dağılımı nedeniyle suyu bol olan adalardan ihtiyacı olan adalara suyu dağıtmak zorlu bir görev yaratıyor.

Ülkedeki su kıtlığı en büyük sorunu Endonezya'nın en kalabalık adası Java'da yaratıyor. Java, nüfusun yüzde 60'ından fazlasına ev sahipliği yapıyor fakat ülkenin su arzının sadece yüzde 10'una sahip.

Artan kentleşme, çevresel bozulma ve tarım daha fazla akışa sebep oluyor. Bu da yağışlı mevsimde suyun çoğunun gelecekte kullanılmak üzere depolanmak yerine nehirlere aktığı ve sellere neden olduğu anlamına geliyor.

2018 yılında Dünya Bankası, ülkedeki 6 milyon kişiye su temini ve hijyenik koşullarınsanitasyonun sağlanmasını amaçlayan Ulusal Kent Su Arzı Projesi için 100 milyon dolarlık krediyi onayladı. Proje, yetersiz hizmet veren su hizmeti sağlayıcılarının performanslarının iyileştirilmesini kapsıyor.

Suya Erişim ve Koronavirüs

22 Mart’ta yayımlanan Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Su Gelişim raporu, su altyapısının kritik önemine rağmen yetersiz fonlandığına dikkat çekiyor.

Gelişmekte olan ülkelerdeki sağlık tesislerinin üçte biri bulundukları bölgede temiz suya erişemiyor. Bununla beraber, onlarca yıldır yetersiz fonlanan su alt yapısı birçok ülkeyi koronavirüs krizine karşı daha büyük bir risk altına sokuyor.

Raporun baş editörü Richard Connor, temiz su ve sanitasyonun ekonomik faydaları yeterince vurgulanmadığı için harcama ve yatırım konularında suyun göz ardı edildiğini belirtirken koronavirüs krizinin bu hataları gün yüzüne çıkartmak için bir fırsat yarattığını vurguluyor.

Connor, su ve sanitasyondaki yatırım eksikliği nedenlerinden birinin bu hizmetlerin enerji alanında olduğu gibi ekonomik bir meseleden ziyade çoğunlukla sosyal ve çevresel bir mesele olarak algılanması olduğunu da ekliyor.

“Ancak Covid-19 gibi bir salgının ekonomik maliyetleri hem ulusal ekonomiler ve borsalar açısından hem de hane geliri açısından çok büyük. Suyun ve sanitasyonun ekonomik öneminin farkına varmak daha fazla yatırım için nedenler yaratmalı.”

Su ve sanitasyonun ihmal edilmesinin bir başka nedeni insanların evlerine gelen suyun bedelini ödemeye çoğunlukla istekliyken sonrasında bu suyun taşınması ve işlem görmesi için olmamaları. Connor bunun için “Sifon çekildiğinde kayboluyor ve başka birinin sorunu haline dönüşüyor,” diyor.

“İlk olarak, atık suların arıtılması kaynak suyun arıtılmasından birkaç kat daha pahalı. Dolayısıyla kullanıcılar tarafından ödeme yapmaya istekli olunmadığında bu faturaların üstesinden gelmek hükümetlere düşüyor. Fakat hükümetler daha çok çevresel bir mesele olarak ele alınan atık suyun işlenmesinin ekonomik değerini tanımadıklarından bu tür harcamaların arkasındaki politik istek düşük.”

Ancak su ve hijyenik koşullara erişimin iyileştirilmesi koronavirüs krizinin aşılmasına fayda sağlamanın da ötesinde büyük yararlar sağlıyor. Daha büyük makroekonomik faydalar göz önüne alındığında su ve sanitasyon yatırımlarının geri dönüşü yüksek olabilir: İyileştirilmiş sanitasyon için küresel ortalama fayda-maliyet oranı 5.5 olarak, içme suyu için ise 2.0 olarak hesaplanıyor. Yani, suyun yeniden kullanım için iyileştirilmesinin geri dönüşü içme suyunda daha yüksek!

Dünya genelinde son on yılda temiz enerji ve düşük karbon teknolojisi yoluyla sera gazı salımlarının azaltılmasına trilyonlarca yatırım yapılırken su tedariğine çok az kaynak ayrılıyor. Bu yılki BM su raporu, su projelerinin bir yandan temiz suya erişimi iyileştirmek ve diğer yandan sera gazı emisyonlarını azaltmak için kullanılma fırsatlarının kaçırıldığını vurguluyor.

Kanalizasyon arıtma bu durum için açıklayıcı bir örnek oluşturuyor: Atık su, küresel sera gazı salımlarının yüzde 3 ile 7’sine neden oluyor. Bu miktar uçmanın getirdiği etkiden fazla. Kanalizasyon arıtma sürecinde metanın tutularak doğal gaz yerine kullanılması atık suyu bir karbon kaynağından temiz bir enerji kaynağına dönüştürebiliyor.

Suyu daha verimli kullanmak ve aynı zamanda atmosferdeki karbonu azaltmak için tarım yöntemleri de kullanılabiliyor. Toprak daha iyi yönetildiğinde daha fazla organik madde, daha fazla karbon ve daha çok su tutuyor – böylelikle sera gazlarını hapsetmesinin yanı sıra toprak da daha verimli hale geliyor.

Bu durum suya yatırımı üç yönden de kazançlı kılıyor: insanların hayatlarını iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak ve karbonun azaltılmasına yardımcı olmak.

Ancak gelişmekte olan ülkelere yönelik yüzlerce milyarlık iklim finansmanının sadece %1’inden az bir kısmını su içeren projeler oluşturuyor.

Unesco Genel Direktörü Audrey Azoulay, suyun bir sorun olması gerekmez – [iklim değişikliğine] çözümün bir parçası olabilir, diyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

Boyut boyut insan hakları: koronavirüsün hatırlattıkları

Bu haberi 14 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs kriziyle beraber dünyanın farklı yerlerinden sansür, ayrımcılık, keyfi gözaltı, yabancı düşmanlığı gibi haberlerle karşılaşmaya devam ediyoruz.

Ancak tüm hükümetler, ciddi bir halk sağlığı krizinin insan hakları krizine de dönüşmemesini sağlamakla yükümlü. Birçok ülkenin deneyimlediği olağanüstü durumlar insan haklarını bugünle daha az alakalı hale getirmiyor, aksine insan hakları aslında bu gibi kriz zamanlarında bize her zamankinden daha fazla yol gösteriyor.

Uluslararası insan hakları hukuku, herkese mümkün olan en yüksek sağlık standardına sahip olma hakkını garanti ederken bugün deneyimlediğimiz gibi ciddi halk sağlığı tehdidi içeren durumlar için özel muafiyetler de içeriyor. Yani aslında insan hakları tarafından korunmamız tam da böyle kriz zamanları için var.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch Institute) tarafından yayımlanan makale, koronavirüs salgınıyla ortaya çıkan meselelere genel bir bakış sunuyor. Hükümetlerin bugüne kadar yaptıklarından yola çıkarak, hem hükümetlerin hem de diğer aktörlerin insan haklarına saygılı bir şekilde aksiyon alabilmesi için önerilen bu yolları sizin için derledik.

1) İfade özgürlüğünü korumak ve eleştirel bilgilere erişim sağlamak

Bazı ülkelerde hükümetler, gazetecilere ve sağlık çalışanlarına karşı kısıtlayıcı uygulamalarda bulunarak ifade özgürlüğü hakkını savunmada başarısız oluyor. Çin hükümeti başlangıçta koronavirüs hakkındaki temel bilgileri halktan saklamış, enfeksiyon vakalarını eksik raporlamış, enfeksiyonun ciddiyetini hafife almış ve insanlar arasında bulaşma olasılığını reddetmişti.

Ayrıca, Tayland’da bazı sağlık sektörü çalışanları ve gazeteciler hükümetin salgına verdiği tepkileri eleştirdikten sonra dava ve tehditlerle yüzleştiler. İran’da hükümet görevlileri arasında yüksek oranda görülen vakalar ve yetkililer ile yerel medya kaynakları tarafından açıklanan rakamlardaki tutarsızlık, verilerin kasıtlı olarak az bildirildiği veya yetersiz toplandığı ve analiz edildiği yönündeki endişeleri artırdı.

Bunun yanı sıra, açık iletişim ve vaka sayısı konusunda şeffaf raporlamaya öncelik veren Tayvan, güvenilir bilgilerin derhal halka açık hale getirilmesi de dahil olmak üzere virüsle mücadele etmek için hızlı adımlar attı. Güney Kore hükümeti de sağlık verilerini yayınladı ve sağlık yetkilileri halkın güvenini sağlamak ve halkı bilinçlendirmek için günlük açıklamalarda bulundu.

COVID-19 hakkındaki tüm bilgiler, okuma yazma bilmeyenler için de olmak üzere birçok dilde erişilebilir olmalı. Tayvan'da yapıldığı gibi televizyonda yapılan duyurular işaret dili yorumu içermeli. Çocuklara kendilerini korumaları için yardımcı olacak yaşlarına uygun bilgiler verilmeli. Ayrıca, internete güvenilir ve kesintisiz erişim sağlanmalı ve düşük gelirli kişiler için internet erişiminin artırılmasına yönelik adımlar atılmalı.

2) Karantinaların, izolasyonların ve seyahat yasaklarının hak normlarına uygun olmasını sağlamak

Belirsiz uzunluktaki geniş çaptaki karantinalar nadiren insan hakları kriterleriyle uyuşuyor ve genellikle karantina altındakilerin (özellikle risk grupları) korunması sağlanmadan ani şekilde uygulamaya konuluyor. Bu yüzden alınan hareketleri adil bir şekilde uygulamaya koymak zorlayıcı hale geliyor ve bu yüzden genellikle keyfi veya ayrımcı oluyorlar.

Çin'de hükümet, hakların yeterince gözetilmediği geniş bir karantina uyguladı. İtalya'da ise bireysel haklar için daha fazla koruma sağlayan bir karantina uygulandı. İtalyan hükümeti, Şubat ayının sonlarında ülkedeki ilk COVID-19 vakalarının patlak vermesinden bu yana giderek artan bir şekilde kısıtlayıcı önlemler aldı.

Güney Kore, Hong Kong, Tayvan ve Singapur gibi ülkeler salgına kişisel özgürlüklere kapsamlı kısıtlamalar getirmeden cevap verdiler. Güney Kore'de hükümet, COVID-19 için proaktif ve yaygın testleri hayata geçirdi.

3) Hapishanedeki insanları korumak

Hapishanelerdeki insanlar, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde ve normal şartlar altında bile yeterli sağlık hizmetine ulaşmıyor.

Amerika’da hapishanelerdeki birçok insan suçlu bulunduğu için değil, davalarında belirlenen kefaleti ödeyemediği için parmaklıklar ardında. Uzun hapis cezaları nedeniyle yaşlı erkekler ve kadınlar, Amerikan hapishanelerinde sayıları en hızlı artan grubu oluşturuyor ve cezaevi yetkilileri halihazırda uygun tıbbi bakımı sağlamakta zorluk çekiyor. Bunların yanı sıra, örneğin Ohio eyaletinde mahkemeler hapisteki kişilerin gözden geçirilmesini hızlandırarak bazılarını serbest bıraktı.

İtalya'da 40'tan fazla hapishanedeki mahkum, aşırı kalabalık yerlerde enfekte olma korkusu ve aile ziyaretlerine gelen yasaklar nedeniyle protestolar düzenledi. Buna karşılık, yetkililer ilk kez mahkumlar ve aileleri arasında iletişim için e-posta ve Skype kullanımına izin verdi ve bazı mahkumların salınması için dizayn edilen planını açıkladı.

4) Sağlık çalışanlarının korunmasını sağlamak

Hükümetlerin iş kazası ve meslek hastalığı riskini, çalışanların açık bilgilere ve yeterli koruyucu giysi ve ekipmana sahip olmalarını sağlayarak en aza indirme yükümlülüğü bulunuyor. Bu, sağlık çalışanlarına ve bu sürece dahil olan diğer kişilere enfeksiyon kontrolü eğitimi ve uygun koruyucu giysiler sağlamak anlamına geliyor.

Geçmiş salgınlarda hastalığa maruz kalma korkusu sağlık çalışanlarına karşı saldırılara neden olmuştu. Hükümetler bu tür saldırıları engellemek için gözlem yapmalı ve bu tarz saldırıların meydana gelmesi halinde hızlıca yanıt verelebilmeli.

5) Eğitim hakkını sağlamak – okullar geçici olarak kapalı olsa bile

COVID-19 salgınıyla beraber birçok ülke okullarını kapatırken yüz milyonlarca öğrencinin eğitimi sekteye uğruyor. Ancak kriz zamanlarında okullar çocuklara bir normallik hissi veriyor ve bir rutin oluştururken değişen durumlarla başa çıkmak için duygusal olarak desteklenmelerini sağlıyor. Çevrimiçi öğrenme teknolojileri kaybedilen normal okul zamanının ani etkisini azaltmak için kullanılmalı. Bu teknolojileri kullanan okullar, bu araçların çocuk haklarını ve gizliliğini koruduğundan emin olmalı.

Hükümetler, halihazırda eğitime ulaşmada engelle karşılaşan ya da farklı nedenlerden ötürü dışlanan (marginalized) çocuklar üzerindeki orantısız etkileri azaltmak için önlemler almalı.

Okula gitmeyen çok sayıda çocuğun bulunduğu ülkelerde okul kapanmaları, özellikle ortaöğretim düzeyinde okul kayıt ve devam oranını artırma çabalarını tehlikeye atabilir. Hükümetler, zorunlu eğitimin ve okullar yeniden açıldığında okula dönüşlerin takibi için ek önlemler almalı.

6) Kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkileri ele almak

Salgınların çoğunlukla cinsiyetler üzerinde farklı etkileri oluyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2014 Ebola salgınının özellikle kadınlar ve kız çocukları üzerinde zararlı etkileri olduğunu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini belirtiyor. Haberler ve halk sağlığı analizleri, COVID-19'un kadınları orantısız bir şekilde etkilediğini gösteriyor.

COVID-19'a maruz kalan hamile kadınların karşılaştığı farklı riskler henüz net olmasa da, salgın cinsel ve üreme sağlığı ve haklarını olumsuz etkileyebilir. Aşırı yüklenilen sağlık sistemleri, kaynakların dağıtımı, tıbbi malzeme eksikliği ve küresel tedarik zincirlerinin aksaması kadınların doğum kontrolüne ve bakımlarına erişimine zarar verebilir.

Çin'de basın raporları karantina altında aile içi şiddetin arttığını gösteriyor. Türkiye’de de koronavirüs nedeniyle evlere kapanmanın ardından aile içi şiddet acil yardım hatlarını arayan kadın sayısında artış yaşanmaya başlandığı belirtiliyor.

Krizler, sosyal izolasyonlar ve karantina; artan stres, zorlu yaşam koşulları ve toplumsal destek mekanizmalarındaki aksaklıklar sebebiyle aile içi şiddetin yoğunluğunu artırabilir. Krizler çoğunlukla kadınların istismardan kurtulma kabiliyetini daha da kısıtlayabiliyor.

Dünya genelinde kadınlar erkeklerin yaklaşık 2,5 katı kadar ücretsiz bakım ve ev işi yapıyor. Ayrıca okullar kapalıyken ek bakım sorumlulukları ile karşı karşıya kalma ihtimalleri erkeklerden daha fazla, bu da ücretli istihdam bulmalarını daha zor hale getiriyor.

Bazı bölgelerdeki kadın çalışanların yüzde 95 kadarı, COVID-19 gibi bir kriz nedeniyle kazançlarını kaybetmeleri durumunda iş güvenliği olmayan kayıt dışı sektörlerde çalışıyor. Kadınlar, COVID-19'dan en ağır etkilenen sektörler arasında yer alan hizmet sektörlerinde de çoğunluğu oluşturuyor.

Dünya çapında, sağlık ve sosyal hizmet görevlilerinin yüzde 70'i kadın - yani kadınlar COVID-19'un kontrol altına alınmasında en ön safhalarda yer alıyor ve virüse daha fazla maruz kalabiliyor.

Hükümetler, aile içi şiddetle karşı karşıya kalanların uygun servislere nasıl erişebileceğini açıklayan kamuoyu bilinçlendirme kampanyaları oluşturmalı. Ayrıca, bu servislerin aile içi şiddetle karşılaşan herkese açık olduğundan emin olunmalı. Ayrıca hükümetler, ön safhadaki sağlık ve sosyal servis bakım çalışanlarının çoğunluğunun kadın olduğunun bilincinde olarak bu çalışanları hem çalışan hem de kendi ailelerindeki durumlarını göz önüne alarak desteklemeli.

7) Damgalama ve ayrımcılığı yok etmek, hasta bilgilerinin gizliliğini korumak

Daha önceden yaşanan halk sağlığı krizleri sırasında, enfeksiyon veya hastalığı olan kişiler ve aileleri sıklıkla ayrımcılık ve damgalanma ile karşı karşıya kalmıştır. Halk sağlığı araştırması, Batı Afrika’da Ebola’dan kurtulanların ayrımcılıkla (bazı durumlarda istihdam kaybı, şiddet ve tahliye) karşılaştığını gösteriyor.

Koronavirüs patlak verdiğinden beri, bazı ülkelerden gelen haberlerde Asya kökenli insanlara karşı önyargı, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık belgeleniyor. Bu olaylar arasında fiziksel saldırılar, okullarda şiddetli zorbalık, öfkeli tehditler, okulda veya işyerlerinde ayrımcılık ve bunların yanı sıra haber raporlarında ve sosyal medya platformlarında aşağılayıcı dil kullanımı yer alıyor. BBC Güney Kore tarafından hazırlanan rapor, virüsle ilgili halk sağlığı uyarılarının virüslü kişilerin gizliliğini yeterince korumamış olabileceğini söylüyor.

Hükümetler, COVID-19 konusunda sağlık çalışanlarını eğiterek ve insan hakları bilincini artırmak için kitle iletişim araçlarını kullanarak damgalanma ve ayrımcılıkla mücadele etmek için çalışmalı.

8) Ötekileştirilen nüfusların ayrımcılığa uğramadan sağlık hizmetlerine erişebilmelerini sağlamak

Birçok ülkedeki LGBTİ+ bireyler sağlık hizmetlerine ulaşımda ayrımcılıkla karşılaşıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü; Amerika, Tanzanya, Japonya, Endonezya, Bangladeş, Rusya ve Lübnan’ının da içinde bulunduğu birçok ülkede cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı sağlık hizmeti ayrımcılığını belgeliyor.

Bu ayrımcılık, HIV testi ve tedavisine erişimi ve özellikle LGBTİ+ bireyleri COVID-19 sonucunda ciddi hastalık ve hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakabilecek diğer kronik hastalıkların bakımını etkileyebilir.

Hükümetler ayrıca finansal kısıtlamaların bireylerin COVID-19 için test, önleyici bakım ve tedaviye erişimini engellememesini sağlamalı. ABD'de 28 milyon insan sağlık sigortasına sahip değil ve ülkenin neredeyse üçte biri sigortalı olsa bile tedavi için ödeme yapmakta zorlanıyor. Ancak bir salgın esnasında tıbbi bakımdan kaçınma sadece hastalığa sahip insanlara zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda virüsün yayılmasının artmasına da neden oluyor.

9) Sivil toplum kuruluşlarını ve toplulukları korumak

Birçok ülkede, sivil toplum kuruluşları virüsün yayılmasını önlemek ve COVID-19'lu kişilerin – ya da tek başına veya karantina altında yaşayanların – gerekli korumaya, bakıma ve sosyal hizmetlere erişimini sağlamak için önemli çalışmalar yapıyor.

Hong Kong'da insanlar, politika açıklarını kapatarak savunmasız gruplara maske ve el dezenfektanı üretip dağıtmak için örgütlendiler. Ancak Çin hükümeti, uzun süredir sivil toplum örgütleri üzerindeki baskısını sürdürüyor ve bazı gruplar salgın sırasında daha az finansmanla yüzleşerek zor zamanlar yaşıyor.

Hükümetler, sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını kısıtlamak veya engellemek için koronavirüs salgınından faydalanmamalı. Aksine, bu işi yapan sivil toplum örgütleriyle birlikte salgının etkileri hakkında rapor verenleri de korumalı ve desteklemeli.

10) Su ve sanitasyon haklarını teşvik etmek

Dünya çapında milyarlarca insanın güvenli içme suyuna erişimi yok. Ancak, DSÖ'nün belirttiği gibi, COVID-19 salgını sırasında insan sağlığının korunması için güvenli su, sanitasyon ve hijyenik koşulların sağlanması şart.

Suya erişimin koronavirüsle olan bağlantısını daha ayrıntılı bir şekilde derlediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Venezuela sağlık altyapısının zayıflığı, el yıkama gibi en temel önerileri güç şartlar altında çalışan sağlık hizmeti sağlayıcıları için bile zorlayıcı hale getiriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son birkaç ay boyunca görüştüğü Venezuelalı doktorlar ve hemşireler, sabun ve dezenfektanların kliniklerinde ve hastanelerinde neredeyse hiç bulunmadığını söylüyor. Enflasyon yükseldikçe ve gelirlerin değeri düştükçe Venezuela’nın kendi tedariğini sağlaması imkansız hale geliyor.

Hükümetler ödeme yapmamaktan kaynaklanan su kesintilerini acilen askıya almalı. Su hizmetlerinin herhangi bir bağlamda ödeme yapılmaması nedeniyle kesilmesi insan haklarıyla bağdaşmıyor ve özellikle COVID-19 salgını gibi halk sağlığı krizleri bağlamında bu kesintiler zararlı sonuçlar doğurabiliyor.

11) İnsani yardımın devam etmesini sağlamak

Birleşmiş Milletler'e göre, COVID-19'dan etkilenen birçok ülke çatışmalar, doğal afetler veya iklim değişikliği nedeniyle halihazırda krizle karşı karşıya. Krizden etkilenen bu ülkelerdeki birçok insanın hayatta kalması insani yardıma bağlı.

Hükümetler, COVID-19'un bir sonucu olarak BM ve diğer yardım kuruluşları tarafından yürütülen hayati insani yardım operasyonlarına verilen desteğin zarar görmemesini sağlamalı.

12) Düşük ücretli çalışanlar için ekonomik yardım sağlamak 

Uzaktan çalışma; perakende, restoran, kişisel hizmetler ve kayıt dışı sektörler gibi alanlarda milyonlarca çalışanlar için bir seçenek değil. Bu alanlarda istihdam durumu daha güvencesizken ücretler de daha düşük olma eğiliminde.

Küresel tedarik zincirleri, azalan imalat ve fabrika kapanmalarına neden olan COVID-19 nedeniyle halihazırda kesintiye uğramış durumda. Hükümetler, COVID-19’un ilk ve en ağır şekilde düşük ücretli çalışanları etkileyecek ekonomik etkilerini hafifletmek için politik önlemler almalı. Bir seçenek, 2008 krizi sırasında ABD hükümetinin yaptığı gibi eksik çalışma saatlerini telafi etmek için doğrudan nakit ödemeler gerçekleştirmek.

İtalya, Fransa ve İspanya’nın da içinde bulunduğu Avrupa ülkeleri; işçileri, düşük gelirli aileleri ve küçük işletmeleri desteklemek için özel finansal tedbirler almayı düşünüyor veya bunları çoktan uygulamaya geçirdi.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

Toksik plastikleri yiyen bakteri keşfedildi

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Bilim insanları tarafından keşfedilen bir tür bakteri, plastiği parçalamakla kalmıyor aynı zamanda onu kendisi için bir yiyecek olarak kullanarak parçalama sürecini daha da güçlendiriyor.

Spor ayakkabı, bebek bezi, mutfak süngeri, yalıtım köpüğü gibi ürünlerde kullanılan plastik her yıl milyonlarca ton üretiliyor. Geri dönüşümü zor olarak nitelendirilen bu plastik içerikli ürünler kullanım sonrasında geri dönüştürülmeyip atılmak üzere katı atık sahalarına yollanıyor.

Plastiklerin atıldığı bir atık sahasında keşfedilen bakteri ilk olarak plastikte bulunan poliüretan maddesine saldırıyor. Plastikler parçalandıklarında ortama çoğu bakteriyi öldüren toksik ve kanserojen kimyasallar salıyor fakat yeni keşfedilen bakteri bu ortamda hayatta kalabiliyor. Bilim insanları yeni keşfedilen bakterinin bazı önemli özelliklerini tanımlamayı başarsalar da bu bakterinin plastik atığı problemini çözmede kullanılması için daha atılması gereken birçok adım bulunuyor.

Almanya’da bulunun Helmholtz Centre for Environmental Research (UFZ) araştırmacılarından biri olan Hermann Heipieper ‘’Bu bulgular geri dönüşümü zor olan poliüretan içerikli plastiklerin geri dönüştürülebilmesi için önemli bir adım teşkil ediyor. Keşfedilen bakteri önümüzdeki 10 yıl içinde plastik atığını geri dönüştürmek için büyük ölçekli olarak kullanılmaya başlanabilir.’’

1950’lerden beri 8 milyar tondan fazla plastik üretimi yapıldı ve bu plastiklerin birçoğu okyanus ve kıtaları kirletirken bir kısmı da katı atık sahalarına atıldı. Yapılan araştırmalar üretilen plastik miktarının 1 milyar filin ağırlığına eşit olduğunu ve bu atıkların yüzlerce ve hatta binlerce yıl boyunca yeryüzünde kalacaklarını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında yakın gelecekte yapılacak plastik üretimleri de hesaba katılarak plastik atık probleminin en az iklim krizi kadar önemli bir çevre problemi olarak karşımıza çıkacağını söylemek mümkün.

Yeni keşfedilen bakteriyle ilgili makale “Frontiers in Microbiology” adlı dergide yayınlandı ve keşfedilen bakterinin Pseudomonas bacteria’ların yeni bir türü olduğu gözlemlendi. Daha önce yapılan araştırmalardaki bulgulara göre bu bakterilerin yüksek sıcaklık ve asidik ortam gibi zorlu koşullarda da hayatta kalabildikleri biliniyordu. UFZ araştırmacılarından biri olan Heipieper ‘’Keşfedilen bakteriye poliüretanın ana kimyasal maddeleri yedirildi ve bakterinin bu maddeleri karbon, nitrojen ve enerji kaynağı olarak kullandığı gözlemlendi.’’ diye ekliyor.

Daha önceleri bir tür mantar da poliüretanı parçalamak için kullanılmıştı fakat bakterilerin endüstriyel anlamda kullanılmak için çok daha kullanışlı olacağı belirtiliyor. Heipieper’e göre araştırmada bir sonraki adım bakteride poliüretanı parçalayan enzimlerdeki genetik kodları tanımlamak olacak.

University of Portsmouth’da Centre for Enzyme Innovation Direktörü Profesör John McGeehan daha öncesinde içinde bulunduğu ekibin 2018 yılında kaza ile yaptıkları bir keşifte plastik şişeleri parçalayan bir mutant enzim yarattıklarını ve bu keşfin bir ilk olduğunu söyleyerek yeni yapılan çalışmayı takdir ettiğini belirtti. ‘’Bu yeni keşif bize yeni biyokatalistler bulmak için doğaya dönüp bakmanın önemini gösteriyor. Bu anlamda doğada var olan süreçleri anlamak bizlere plastik atık sorunu için ihtiyacımız olan yenilikçi çözümleri sunabilir.’’

Yeni bulgular her ne kadar plastik atık problemini çözmek adına önemli bir adım teşkil etse de, Heipieper’e göre asıl çözüm doğaya bırakılan ve kirliliğe sebep olan plastik tüketimimizin önüne geçmek.

PAYLAŞ: DETAY

2 April

Koronavirüs salgınını yaşarken geçmişteki AIDS krizinden çıkarılabilecek 3 ders

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

20. yüzyıl kuir ve trans politika tarihçisi Laurie Marhoefer yaşadığı şehir Seattle’da koronavirüs pandemisi nedeniyle hayatın durma noktasına geldiğini gördüğünde 1981 yılında AIDS krizinin yaşandığı dönemi hatırlıyor. Marhoefer’e göre HIV virüsünün ilk keşfedildiği zamandan bu yana hastalığın kontrol altına alınması ve tedavi edilmesi konusunda ciddi hatalar yapıldı ancak Amerikan hükümeti bu hatalardan oldukça önemli dersler çıkardı. AIDS krizinden çıkarılan bu dersler bugün içinde bulunduğumuz koronavirüs pandemisi için de yol gösterici olabilir.

1. Hızlı müdahale et ve büyük düşün

HIV virüsü insandan insana bulaşmasının daha zor olması ve kuluçka süresinin daha uzun olması gibi birçok yönden koronavirüsünden ayrılıyor. Bu özellikler HIV virüsünün yayılma hızını önleyecek önemli bilgiler olsa da bu hastalığın sağlık uzmanları tarafından fark edilmesi ve gerekli müdahalelerin yapılması oldukça zaman aldı. Yapılan çalışmalar HIV virüsünün 1920’lerde hayvanlardan insanlara geçtiğini gösteriyor. İnsanlara ilk geçiş anından itibaren 1981 yılına kadar birçok insanın ölümüne sebep olan virüs o yıllara kadar tespit dahi edilememişti. Ölen kişilerin başka hastalıklar dolayısıyla öldüğü varsayılıyordu.

1981 yılında ilk kez bulaşıcı bir hastalık olarak fark edilen HIV’nin henüz adı dahi konulmamıştı fakat ilk fark edildiği andan itibaren alınacak hızlı önlemler ve büyük çapta yatırımlar birçok insanın hayatını kurtarabilirdi. Hastalığın ilk keşfinden ancak 4 yıl sonra HIV virüsünü tespit edecek kan testi geliştirildi. Özellikle Amerika’da hükümet hastalık hakkında önlemler alma konusunda oldukça geç kaldı ve hatta 1982 yılında Beyaz Saray basın sekreteri olan Larry Speakes’in AIDS sorusu karşısında yaptığı homofobik şaka gösteriyor ki hastalık ancak belli bir kesimin hastalığı olarak görülerek göz ardı edildi.

Bu yıllarda hastalığın yalnızca homoseksüel erkeklere bulaştığı varsayımıyla birlikte hastalığı tedavi edecek ilacın geliştirilmesi konusunda araştırmaların teşvik edilmesi yerine homoseksüel erkeklerin karantinaya alınması gerektiği gibi öneriler sunuldu. 1990’larda ise bu durum iyileşme göstermeye başladı ve toplum sağlığı örgütleri HIV’nin yayılımını azaltmak amacıyla cinsel partnerlerle olan iletişimin ve HIV testlerinin önemi hakkında toplumu bilgilendirmeye başladı.

Şu anda koronavirüs salgını tüm dünyaya yayılmış durumda ancak AIDS krizinden farklı olarak bizler virüsün bulaşmasını nasıl önleyeceğimize dair önlemleri şimdiden biliyor ve uyguluyoruz. Elleri sık sık yıkamak, zorunda kalmadıkça evden dışarı çıkmamak ya da çıktığımızda da sosyal mesafeyi korumak gibi önlemleri küresel olarak tüm ülkeler uyguluyor ya da mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.

2. Bu hastalık herkesi etkileyebilir

HIV’nin tespit edildiği ilk yıllarda hastalıkla ilgili yapılan tartışmalar yalnızca belli risk grupları üzerine yoğunlaşmıştı. Toplum sağlığı yetkilileri bile yalnızca homoseksüel erkeklerin, seks işçilerinin, uyuşturucu kullananların ve Haitililerin hastalık riski taşıdıklarını düşünüyorlardı. Daha sonraları görüldü ki ırk, etnik köken, cinsiyet ve cinsel kimlikler fark etmeksizin herkes bu hastalığa yakalanma riskine sahip.

HIV krizi bize yalnızca ‘’risk grupları’’ üzerine yoğunlaşmanın tehlikeli olabileceğini de gösterdi. Toplum sağlığı yetkililerinin alacağı karantina, seyahat kısıtlamaları, mekan kapatma gibi uygulamalar belli risk gruplarına yönelik önyargılı tutumlarla değil şeffaf ve bilime dayalı yöntemlerle yapılmalı. Aksi takdirde insanlar toplum sağlığı yetkililerinin bilim dışı ve taraflı davrandığını düşünebilir, bu da toplumda güvensizlik yaratabilir.

1980’lerde yalnızca risk grupları üzerine yoğunlaşılarak alınan önlemler homofobi, homoseksüeller için iş kaybı, evlerinden atılma, HIV pozitif çıkan kişiler için ömür boyu karantina altına alınma gibi olumsuz sonuçlara sebep oldu. Yaşanılan durum birçok gey aktivisti tarafından toplama kamplarına benzetildi.

Koronavirüsün ilk olarak Çin’de tespit edilmesi sebebiyle şu anda da Çinlilere karşı ırkçı yaklaşımlarda artış görülmekte. Dünya Sağlık Örgütü’nün de belirttiği gibi bu virüse ‘’Wuhan virüsü’’ ya da ‘’Çinli virüsü’’ gibi isimler koymak ırkçılığın yanı sıra insanları semptomlarını gizleme ve tedavilerini reddetme gibi olumsuz etkilere sebep olabilir. Virüsü bu şekilde isimlendirmenin aynı zamanda fazlasıyla yanıltıcı ve damgalayıcı bir yaklaşım olması sebebiyle ırkçılığı daha da arttırması mümkün. Bu durum Türkiye’de 65 yaş üzeri bireylere yönelik sokağa çıkma kısıtlaması getirilmesiyle birlikte ortaya çıkan yaşlı ayrımcılığını akıllara getiriyor. Psikiyatrist Dr. Arzu Erkan Yüce 65 yaş üstü bireylere getirilen sokağa çıkma kısıtlamasının getirilmesiyle birlikte yaşlı vurgusunun çokça yapıldığını ve bu durumun ‘’riskli değil tehlikeli’’ gibi bir algı oluşturduğunun altını çiziyor. Getirilen kısıtlamanın ardından yaşlılar sosyal medyada da çeşitli saygısız söylemlere ve zorbalığa maruz kalmışlardı.

3. Toplum sağlığına ve araştırmaya yapılacak yatırımlar çok önemli

AIDS krizinden çıkarılabilecek derslerden üçüncüsü, HIV virüsünü toplum sağlığı önceliği yapma, hastalığı iyileştirecek ilaçlar geliştirme ve bunları hastalara ulaştırma konusunda oldukça geç kalınmış olmasıydı. Bu yavaş ve geç kalınmış müdahale sonucunda her yıl neredeyse 1 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybediyor. Bugün bile bakıldığında HIV pozitif tanısı konulmuş birçok insan ilaçlara erişemiyor. Ancak hala umut var. 1996 yılında HIV virüsüne karşı geliştirilen tedavi tanıtıldı ve 2004 yılında önemli bir adım atılarak bu mucize ilaçlar ihtiyacı olan AIDS hastalarına ulaştırılmaya başlandı. Bu durum bizlere toplum sağlığı ve bilimin neler başarabileceğini de göstermiş oldu.

Özellikle ekonomik durumu iyi olan ülkelerde toplanan araştırma fonları sayesinde AIDS hastalığı fazlasıyla yıkıcı olabilecek bir epidemi olmaktan çıkarak yönetilebilir bir kronik hastalık haline geldi. Ekonomik durumu iyi olmayan ülkelerde yaşayan AIDS hastaları için bile durum eskiye kıyaslandığında çok daha iyi bir durumda. Küresel olarak AIDS hastalığından dolayı yaşanan ölümler 2017 itibariyle yarıya inmiş durumda.

Koronavirüs için de daha önceki deneyimlerden ders alarak hala hızlı ve akıllıca alınacak önlemler için umut var.

PAYLAŞ: DETAY

19 March

Amazon (bile) bir gün yok olabilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, büyük ölçekteki biyomlar –aynı iklim koşulları ve bitki örtüsünden oluşan yaşam alanları– kritik bir eşiğe ulaştıktan sonra Jenga taşları gibi yıkılarak yok olabilir. Beklenenin aksine büyük canlı topluluklarının küçük olanlara kıyasla daha hızlı yok olabileceğini gösteren araştırma, Amazon yağmur ormanları büyüklüğündeki ekosistemlerin bile birkaç on yıl içerisinde çökebileceğini ortaya koyuyor.

İnsanın gezegen üzerindeki etkisi arttıkça, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybıyla birlikte “rejim kaymaları”nın sıklığının artması bekleniyor. Rejim kayması, bir sistemin yapısında ve işlevinde meydana gelen büyük, ani ve kalıcı değişiklikleri için kullanılan bir tanım ve bu sistemleri aniden etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına ve toplumların yoksullaşmasına neden olacağı öngörülüyor.

Bir sistemin yok olma hızının büyüme hızından yüksek olmaya olan yatkınlığı halihazırda biliniyordu. Fakat ortaya konulan bu yeni çalışma, sistemlerin yok olma eğilimini açıklıyor ve ölçüyor.

Araştırmacılar, ekosistemin büyüklüğü ve yok oluş hızı arasındaki ilişkiyi anlamak için önceden meydana gelmiş 42 “rejim kayması” olayını incelediler. İlk aşamada, daha büyük ve karmaşık biyomların küçük ve biyolojik olarak daha basit olan sistemlere kıyasla daha dirençli olduğu ortaya konuldu. Ancak kritik bir eşiğe ulaştıktan sonra, büyük biyomlar nispeten daha hızlı çöküyor çünkü sistemdeki bozukluklar modüler yapıları boyunca tekrar etmeyi sürdürüyor.

Yapılan istatistiksel analizlere göre, kritik eşiğe ulaşıldığında Amazon büyüklüğünde bir ekosistemin (yaklaşık 5.5m km2) yaklaşık 50 yıl içerisinde yok olabileceği ortaya konuyor. Karayip mercan resiflerinin büyüklüğünde (yaklaşık 20.000 km2) olan bir sistem ise tetiklendikten sonra 15 yıl içinde çökebiliyor.

Bu ay içerisinde yayınlanan başka bir araştırma; ağaç kesimi, tarımsal faaliyetler ve küresel ısınma nedeniyle Dünya’daki bozulmamış tropik ormanların emdiği karbon miktarının 1990’daki seviyelerin üçte birine kadar düştüğünü ortaya koydu. Buna göre, önümüzdeki on yıl kadar kısa bir zaman içerisinde Amazon ormanları atmosferdeki karbonun en büyük emicilerinden biri olmak yerine atmosfere karbon salan bir sisteme dönüşebilir.

Araştırmacılar, bu sonuçların karar vericileri iklim ve biyoçeşitlilik kriziyle başa çıkmak için fark ettiklerinden daha az zamanları olduğu konusunda uyarması gerektiğini belirtiyorlar ve bizi de bu değişimlerin çok da uzak olmayabileceği konusunda uyarıyorlar: “Herhangi bir doğal sistemde rejim kaymalarının meydana gelmesi için birden çok nesli kapsayan yüzyıllar ve binyıllar yerine ‘insan’ zaman çizelgeleri olan yıllar ve on yıllara kendimizi hazırlamalıyız.”

Avustralya’da uzun süren kuraklık ve sıcaklıklar sonrası son zamanlarda yaşanan orman yangınlarının da bu duruma bir örnek olabileceğini belirten araştırma, bu durumun daha kurak bir ekosisteme geçişi gösterebileceğini söylüyor.

‘Kara yaz’da Avustralya ormanlarında ne olmuştu?

2019 Haziran ayında başlayan ve ancak 6 ay sonra kontrol altına alınabilen yangınlarda birçok ülkenin yüzölçümünden büyük olan yaklaşık 19 milyon hektarlık alan yok olmuş, 2 binden fazla bina zarar görmüş ve en az 34 insan hayatını kaybetmişti. Bir milyardan fazla hayvanın ölmüş olduğu tahmin edilirken bu durumun tehlikede olan bazı türlerin yok olmasına yol açabileceği söylenmişti.

Bunun dışında; Avustralya’da hava kalitesi tehlikeli seviyelere düştü, yangınlarla başa çıkma maliyetinin 4,4 milyar doları aşması beklenirken turizm sektörü gelirleri 1 milyar dolardan fazla azaldı, duman Şili ve Arjantin’e 11.000 km boyunca taşındı ve atmosfere 306 milyon ton karbondioksit salımı gerçekleşti.

Peki orman yangınları iklim değişikliğini nasıl etkiliyor?

Orman yangınları ve iklim değişikliği çift yönlü olarak karmaşık bir şekilde birbirini etkiliyor.

Bir yandan orman yangınları biyoçeşitliliği azaltırken iklim değişikliğini meydana getiren sera gazlarının atmosfere salımına neden oluyor. Diğer yandan, iklim değiştikçe sıklaşan aşırı sıcaklar ve kuraklıklar orman yangınlarının daha sık, daha büyük ve daha yaygın görülmesine neden oluyor.

Tahminler farklılık gösterse de bazı uzmanlar orman yangınlarının küresel sera gazı salımlarının %20’sini oluşturduğunu söylüyor ve 2019 Avustralya yangınlarının atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu %1-2 oranında arttırdığı belirtiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 March

Doğal yaşam alanlarının daralması küresel salgınların hızını mı arttırıyor?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Yabani hayvanların yaşam alanına giderek daha yakın yaşamaya başlamamız türden türe virüs geçişlerini günden güne hızlandırıyor, bu nedenle doğal yaşamı koruma artık toplum sağlığı sorunu olarak ele alınan konulardan biri haline gelebilir.

Büyük salgınlar ve pandemiler çok eski yıllardan beri tarih sayfalarında yerini alsa da bugünle kıyaslandığında nadir görünen olaylardı. SARS, domuz gribi, MERS, Ebola, Zika, Dang humması gibi salgın hastalıklardan sonra şimdi de COVID-19 tüm dünyada endişe yaratmaya devam ediyor. Bilim insanları yeni koronavirüs salgını için aşı ve ilaç bulmak için uğraşıyor fakat bu, sıklığı artan salgın hastalıkların kaynaklandığı problemleri çözmek için yeterli olmayabilir. İnsanlar ve doğal yaşam arasındaki ilişki ölümcül virüslerin yayılımıyla doğrudan ilişkili, eğer bu ilişki önümüzdeki yıllarda değişmezse COVID-19 salgınından daha ölümcül ve büyük çaplı salgınlarla yüzleşmemiz olası.

Harvard T.H. Chan School of Public Health’in İklim Sağlık ve Küresel Çevre Merkezi direktörü olan Aaron Bernstein son yıllarda tanık olduğu doğal yaşam tahribi ve salgın virüsler arasındaki ilişkiyi şu şekilde dile getiriyor: ‘’Bugün ile 100 yıl arasındaki fark, yaşayan dünyayı insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir oranda tahrip ediyor olmamız. İklim değişikliği yüzleştiğimiz en önemli konulardan biri, biyosfer ile olan ilişkimiz tamamen değişmiş durumda. Bu da virüslere ve bakterilere daha önce bulunmadıkları yeni türlere girme fırsatı yaratıyor.’’

Mevcut COVID-19 salgınının kurt yavruları, miskler, bambu sıçanları ve timsahlar da dahil olmak üzere vahşi hayvanları yiyecek olarak satan bir Çin pazarında başladığı varsayılıyor, yani bu türler yeni koronavirüs için taşıyıcı olmuş olabilir. Soyu tükenmekte olan hayvanları satmak her ne kadar yasadışı olsa da bu durum bize yasaların yeterince uygulanmadığını gösteriyor. Conservation International (CI)’da araştırmacılardan biri olan Lee Hannah yaban hayata dair herhangi bir parçayı küresel ticarete dahil etmeyi delilik olarak tanımlıyor çünkü bu durum izole olması gereken şeylerin yüksek popülasyonlu bölgelerde dolaşması demek.

Dünyamız küreselleşmeden önce elbette salgın hastalıklar da belli bölgelerle sınırlıydı. CI araştırmacısı Hannah’ya göre hastalıklar ormanda yaşayan bir topluluğa bulaşıp onların köyünü yok edebilirdi fakat tüm dünyayı yok etmesi imkansızdı. Yaban hayatı küresel ticarete dahil ettiğimiz noktada doğanın sağlığı zarar görmeye başladı ve izole olarak bir kenarda kendi kendine yok olması gereken hastalıklar da tüm dünyada yayılmaya başladı. Şu anda geldiğimiz noktada kentleşme ve küreselleşme kavramları hayvandan insana geçen virüslerin de hızla yayılma fırsatı bulması anlamına geliyor. Yeni koronavirüs’ün ortaya çıktığı Wuhan şehri 2000-2018 yılları arasında şehir kapasitesini 3 katına çıkarmış, yeni demir ve havayolları ile Çin ve dünyanın diğer kesimlerine bağlanmıştı.

Çin, yasadışı yaban türlerinin ticaretini önlemek ve yaban hayvan pazarlarını kapatmak amacıyla yeni aksiyonlar alıyor fakat bu kararların ne kadar kalıcı olacağı bir merak konusu. Çünkü biliyoruz ki SARS virüsü salgınının da yaban hayvan pazarlarında ortaya çıkmış olabileceği öne sürülmüş ve pazarlar sadece geçici olarak kapatılmıştı. Öte yandan, yaban hayvan tüketimi ancak problemin bir kısmını oluşturuyor. İnsanlar daha önce dokunulmamış alanlara temas etmeye devam ettikçe hayvanlarda dolaşan virüslerin temas yoluyla insanlara geçmesi daha olası hale geliyor. Bilim insanlarına göre COVID-19 gibi koronavirüs türleri yaklaşık 1 milyondan fazla, sadece yarasalarda 500’den fazla çeşitte koronavirüs tespit edilmiş durumda.

CI araştırmacısı Lee Hannah’ya göre durum oldukça kritik ve doğal yaşam ekosistemi sağlıklı tutacak şekilde korunmalı, bunu yaparken insanın doğal yaşamla olan ilişkilenme şekli yeniden gözden geçirilmeli. Doğal yaşamı korumak lüks gibi gözükse de aslında toplum sağlığını korumak için ele almamız gereken esas konulardan biri olarak önemini koruyor. Bernstein’a göre ise bizler bu tip salgın durumlarında aşı geliştirerek kendimizi koruyabileceğimize inanıyoruz fakat problemin arkasındaki asıl nedenleri görmekten kaçınıyoruz: ‘’Umuyorum ki bu salgın felaketinden dersler çıkarırız ve meselenin sadece aşı üreterek kendimizi iyileştirmek değil, problemlerin arkasındaki sebepleri görmek ve bunları önlemek için tedbirler almak olduğunu görürüz.’’

Öte yandan Bernstein, hızlı biyoçeşitlilik kaybı oranlarının aslında doğayı ne kadar tahrip ettiğimizin bir göstergesi olduğunun altını çiziyor. ‘’Borsa büyük darbeler aldığında insanlar ne kadar üzülüyor ve endişeleniyorlarsa biyoçeşitlilik ve doğal yaşamla ilgili konularda da bir o kadar endişelenmeliler. Çünkü borsayı bir refah göstergesi olarak görüyoruz ancak içinde yaşadığımız dünyayla ilgili gelişmeler çok daha fazla önem arz ediyor.’’

PAYLAŞ: DETAY

19 March

Koronavirüs ve iklim krizi: Azalan emisyonlar iyiye işaret değil

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha bir ay kadar önce, CEO'lar sürdürülebilirlik planları ve yeşil yatırımlar hakkında konuşuyor, iklim aktivistleri Yeşil Anlaşmalar için küresel bir hareket olduğuna atıfla övünüyordu. Bugün ise, Avrupa Birliği iklim yasası tartışmalarını erteliyor, Fridays for Future protestoları online buluşmalara çeviriyor, yoğun karbon salımı yapan endüstriler kurtarma operasyonları arıyor.

Geçtiğimiz aylar içerisinde dünyada karbon salımında ciddi azalmalar görülse de bu azalmaların hangi yollarla olduğu da en az azalması kadar önem taşıyor. New York Üniversitesi Çevre Araştırmaları Bölümü'nde klinik Doçent Gernot Wagner MIT Technology Review'a “Çin'de emisyonlar, ekonomi durduğu, insanlar öldüğü ve düşük gelir sahibi insanlar ilaç ve gıda alamadığı için azaldı. Bu iklim değişikliğinden kaynaklanan emisyonları azaltma için ne amacımız ne aracımız değildi” diyor.

Benzer bir söylem ise geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’ten gelmişti. Guterres açıklamasında koronavirüs salgınının küresel ısınmaya neden olan emisyonlarda geçici bir düşüşe neden olabileceği halde sorunun sona ermeyeceğini söylemişti. Bunun yanı sıra, emisyonlarda birkaç aydır gözlemlenen azalmanın abartılmaması gerektiğini ve iklim kriziyle virüs ile savaşılmayacağını belirtiyor.

Koronavirüsün iklim krizine kısa ve uzun dönemde yararları olduğu kadar zararlarının da olacağı bekleniyor. S360Mag için bunları derledik.

Öncelikle yararlarından bahsedelim:

Hava kalitesinde iyileşmeler: Çin'de kaydedilen hava kalitesindeki iyileşmelerin 5 yaşın altındaki 4.000 çocuğun ve 70'in üzerindeki 73.000 yetişkinin hayatını kurtarmış olabileceği öngörülüyor. Diğer bir deyişle, hava kalitesindeki iyileşme koronavirüsün öldürdüğünden daha fazla insan yaşamını kurtaracak gibi görünüyor. Avrupa Birliği'nin hava kalitesi için belirlediği sınırlara uyma konusunda kronik olarak başarısız olan Avrupa'nın en kirli şehirlerinde trafiğin azaldığı gözlemleniyor.

Endüstrilerin kapatılması: Çin'de karbon dioksit emisyonlarının yaklaşık yüzde 25 oranında düştüğü görünüyor ve azalan petrol talebinin küresel çapta emisyonları azaltacağı bekleniyor. Havayolları uçuşlarını azaltmaya gidiyor. Bu da büyük ölçüde emisyon azalmasına sebep olabilir.

Yapısal değişimlere açık olma: Şu anda odaklanılan konu sağlık ve tedarik zincirleri. Ancak, mekânsal olarak işe gitme zorunluluğu gibi varsayımlara meydan okumak ve uzaktan çalışma pratiklerinin gelişmesi ile örneklendirilebilecek temel davranış değişimleri, bu sağlık krizi sona erdiğinde iklim eylemi savunucuları tarafından tekrar gündeme getirilebilir.

Kamu finans kurumlarından yeşil teşvik: Yeşil yatırım, IMF ve Avrupa Merkez Bankası başkanı tarafından el üstünde tutuluyor. Avrupa Yatırım Bankası ise zaten kömür yatırımlarını geri çekiyordu.

Düşük petrol fiyatlarının petrol sektöründeki rekabeti zorlaştırması ve devlet yardımlarının azaltılması: OPEC + petrol kartelinin çöküşü sebebiyle petrol fiyatlarının son dört yılın en düşük seviyesinde olduğu görülüyor. Politik endişeler sebebiyle otomobil ve ısınma yakıtı için pahalı ve piyasaya zarar veren devlet yardımlarını kesme konusunda isteksiz olan hükümetler artık bunu yapabilir hale geliyor.

Ancak durum yukarıda sıralanan olumlu maddelerden ibaret değil.

Vermont Üniversitesi Gund Enstitüsü'nün iklim değişikliğine bağlı bulaşıcı hastalık vektörlerini inceleyen ekonomist Jon Erickson, emisyonların önemli ölçüde azaldığını gördüğümüz dönemlerin ülkelerin durgunluğa girdiği dönemler olduğunu belirtiyor. Bu söylemden çıkarılan en büyük sonuçlardan biri ise sera gazı emisyonları ve ekonomik büyümenin birbirine ne kadar bağlı olduğu. Koronavirüs, 7.000’in üzerinde küresel ölüm oranıyla bile hala fosil yakıtlardan çok daha az ölümcül olduğu görülüyor. Greenpeace tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre ise, iklim etkileri bir kenara bırakıldığında bile fosil yakıtların her yıl 4,5 milyon ilgili ölümden sorumlu olduğu belirtiliyor. Ayrıca bilim insanları, daha sıcak, daha ıslak koşulların bu tür salgınların olasılığını arttırdığı konusunda uyarıyorlar.

Peki, koronavirüsün kısa ve uzun vadede iklim değişikliğine verebileceği zararlar neler?

Siyasi ve finansal sermayede farklı yollar izlenmesi: İlerleyen günlerde hükümetlerin halk sağlığına öncelik vereceği ve bankaların borç verme kriterlerini değiştirmesi bekleniyor. Bu durumda ise siyasal ve finansal alanlarda belirlenen iklim hedefleri tekrar gözden geçirilmek durumunda kalabilir.

Tonlarca atık: Salgın sebebiyle Starbucks başta olmak üzere birçok kahve zinciri müşterilerinin yeniden kullanılabilir bardaklarını kabul etmeyi bıraktı. Çin, tek kullanımlık tıbbi atıklar altında boğuluyor. Wuhan şehrinde atıklar günde 200 tonun üzerine ulaştı.

Evde enerji kullanımı: Petrol fiyatları düştü, insanlar evlerden çalışmaya başladı ve toplu taşıma virüsün en çok yayıldığı yerlerden biri haline geldi. Bu durum tüketici bazlı enerji kullanımının artmasına yol açıyor.

Sonuç olarak, koronavirüse ve iklim değişikliğine karşı koymak için uyumlu bir uluslararası çabaya ihtiyaç duyulmasına rağmen, iki sorunun çok farklı olduğu ortaya çıkıyor. “Biri, kendisinin ve etkilerinin geçici olmasını beklediğimiz bir hastalık diğeri ise yıllardır var olan ve yıllarca bizimle kalacak, sürekli bir aksiyon alınması gerektiren iklim değişikliği." diye özetliyor Guterres.

PAYLAŞ: DETAY

19 March

Şok gelişme: Cinsiyet eşitliğine ulaşmış bir ülke bulundu!

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Equiterra1’da her birey, cinsiyet fark etmeksizin, eşit hak ve fırsatlara sahip. Kadınlar ve kız çocuklar gece yürürken güvende hissediyor. Eşit işlere eşit maaşlar alıyor.

Sadece bu da değil; kadınlar ve erkekler ev işlerini bölüşüyorlar ve yüksek kalitede bakım hizmetlerine erişilebilir fiyatlarla ulaşabiliyorlar. Muhteşem değil mi!

Karar alma mekanizmalarında kadınlar için “minimum yüzde 30“ kotasından kimse bahsetmiyor, kadınlar ve erkekler siyasi makamlarda, şirketlerin yönetim kurullarında ve fabrikalarda eşit olarak temsil ediliyor. Kadınlar; hayatlarını, vücutlarını, politikalarını ve çevrelerini etkileyen kararlarda eşit söz hakkına sahipler. Kız çocukları da erkek çocukları kadar değer görüyor, cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri fark etmeden insanlar kendilerini güvende ve eşit hissediyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir ortam böyle görünüyor. Bu toplumun hareketli başkentinde bir tur atmaya hazır mısınız?

1. Basmakalıpların Olmadığı Bulvar

Bu bulvarda yürüyen küçük bir kıza ne olmak istediğini sorunca her şey olabileceğini söylüyor; bir bilim insanı, mühendis, anayasa mahkemesi hâkimi, olimpiyat şampiyonu, sanatçı ya da astronot – konu hayaller olunca sınırlar yok.

Stereotip kavramı bu ülkede anlamını kaybetmiş.

İnsanlar, futbol oyuncusu olmak isteyen genç bir kızı, kabiliyetlerini sorgulamadan destekliyor. Öğretmenler, kızların STEM alanlarına ilgisi olmayacağını varsaymaksızın bu alanları seçmek isteyen tüm öğrencilerini teşvik ediyor.

Equiterra’da çeşitlilikten korkulmuyor, çeşitlilik kutlanıyor ve herkesi tercihleriyle kabul etme kültürü kalplere ve zihinlere yön veriyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
6 yaşına geldiklerinde kız çocukları erkek çocukların daha zeki olduklarını ve gerçekten akıl gerektiren aktivitelere daha uygun olduğunu düşünüyor.
Bu toplumsal cinsiyet eşitsizliği kaynaklı durumun bir sonucu olarak dünyadaki araştırmacıların sadece yüzde 30'u kadınlardan oluşuyor.


2. Şiddetsiz Geçiti

Şiddetsiz Geçiti’nde iki kadın yürüyor ve o gün işte geçirdikleri günü konuşuyor.

“Çok saygılılardı, bugün toplantıda dinlendiğimi ve anlaşıldığımı hissettim” diyor kadınlardan biri. “Ben de” diyor öteki kadın.

Equiterra'da, kadınları bir araya getiren cinsel taciz ve istismarla ilgili deneyimler değil, güçlendikleri ve eşitlik deneyimleri haline gelmiş.

Kadınlar sokakta yürürken ya da iş hayatlarında cinsel taciz ile karşı karşıya kalmıyorlar. Kıyafetleri yüzünden yargılanmaya ya da saldırıya uğramalarına karşı, ellerine anahtar sıkıştırıp yürümeleri onlara öğretilmiyor. Kadın cinayetleri diye bir kavram yok, burada kadınlar değer ve saygı görüyor.

Aile içi şiddet çok nadir görünüyor çünkü bu gibi durumlara karşı güçlü yasalar ve mağdur durumda olanları koruyan hizmetler var. Toplumsal cinsiyet eşitliği kabul görmüş bir toplum kuralı haline geldiği için partnerler arasındaki güç dinamikleri zehirli ya da baskın değil.

Gerçeklerle yüzleşme:
Dünya çapında, kadınların %17,8'i son 12 ay içinde partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddet yaşamıştır, mevcut verileri olan çoğu ülkede şiddet gören kadınların %40'ından azı yardım istemekte.
2017 yılında, kasıtlı cinayet mağduru kadınların yarısından fazlası (%58), her gün 137 kadın, partnerleri veya bir aile üyesi tarafından öldürüldü.


3. Eşit Ücret Sokağı

Eşit Ücret Sokağı’nda – ve aslında Equiterra’daki her yerde – kadın ve erkek çalışanlara eşit işe eşit ücret politikası bir tartışma konusu dahi değil. Her sektörde kariyer hedefleri belirleyebildikleri için kadınları geri tutan sistemik bariyerler yok, “kadın işi” ya da “erkek işi” kavramları yok.

İş ve ev sorumlulukları eşit olarak bölüşüldüğü için aile ve hayat tercihleri kadınların iş hayatında ilerlemesini engelleyebilecek konular olarak algılanmıyor.

Tüm sektörlerde ebeveyn izni var. Yani, babalar da anneler gibi ebeveyn izni alıyor ve keyifle çocuklarına bakıyor. İşverenler, bakım sorumlulukları olanlar için esnek düzenlemelere izin veriyor.

Ayrıca, Equiterra'da asgari ücret iyi bir gelir sağlayacak şekilde ayarlanmış ve herhangi bir bakıma ihtiyaç duyanlar için kaliteli ve uygun fiyatlı bakım her zaman mevcut. Sonuç olarak, erkekler ve kadınlar gelişmekte olan ekonomiye eşit katkıda bulunabiliyor, çocuklar ise mutlu ve sağlıklı.

Gerçeklerle yüzleşme:
Dünya çapında, kadınlara erkeklerden %16 ila %22 daha az ödeme yapılmaya devam edilmekte.
Kadınlar ortalama olarak erkeklerin üç katı ücretsiz bakım ve ev işi yapıyor. Bu durum ise kadınların güvencesizliğine uzun vadeli sonuçlar yaratıyor.


4. Toksik Erkeklik Geri Dönüşüm Tesisi

Tıpkı her uygarlıkta olduğu gibi, Equiterra vatandaşları da ataerkil normlar, cinsiyet rolleri, erkek ya da kadın olmanın, transseksüel ya da cinsiyete uymayan (gender non-conforming)2 olmanın anlamı konusunda tarihten etkileniyor.

Ancak Equiterra halkı, kadınları ve erkekleri jenerasyonlar boyunca sınırlayan bu tarihsel toplumsal cinsiyet kökenli basma kalıplara uymak yerine toksik erkekliği sorgulamayı seçiyor.

Toksik Erkeklik Geri Dönüşüm Tesisi’nde yenilikçi diyaloglar ve öğrenme yoluyla, toksik davranışlar cinsiyet eşitliğini sürdüren tutumlara dönüştürülüyor.

Örneğin, erkekler ve erkek çocuklar üzerindeki “duygularını göstermeme” ya da “doğuştan agresif bir yapıları olmalı” gibi beklentiler daha sağlıklı davranışlara, her bir bireyin kendi benliği, duyguları, hayalleri ve yetenekleri ile yaşama hakkına saygılı tutumlara dönüşüyor. Sadece “kadın” ve “erkek” olarak ikili cinsiyet tanımlarından ziyade, cinsiyet kimliği ve yönelimi geniş bir spektrum olarak görülüyor.

Baskıcı cinsiyet rollerinden ve toksik erkeklikten kurtulmuş olan Equiterra halkı, tüm toplumlardan daha mutlu ve zihinsel olarak daha sağlıklı.

Gerçeklerle yüzleşme:
2007-2017 yılları baz alınarak yapılan ve 42 ülkeyi kapsayan ankete göre kadınların %8’i ve erkeklerin %13,2’si partnerlerin tartışmasını kadına şiddettin haklı bir gerekçesi olduğunu savunuyor.
Her 40 saniyede 1 kişi inithar ediyor; yani yılda 800.000 kişi hayatını kaybediyor. Erkekler arasında intihar oranları, kadınlara göre dört kat daha fazla. Toksik erkeklik hem kadınlara hem de erkeklere zarar veriyor.


5. Kapsayıcılık Meydanı

İki adam çocuklarının oyun parkında oynamasını izliyor. Çocukları tekerlekli sandalyede bir çocuk ve küçük bir kızla arkadaş olmuş. Rol yapıyorlar: hepsi birer şövalye ve kalelerini hayali düşmanlara karşı koruyor. Kapsayıcılık meydanı ailelerin ve arkadaşların rahatlamak ve dışarıda vakit geçirmek için buluştuğu bir yer. Herkes burada keyifli vakit geçirebilir: burası engelli bireyler için erişilebilir bir alan ve insanlar ırk, din, sosyoekonomik durum ve cinsel yönelimlerine göre yargılanmıyor. Burada herkes saygı ve hoşgörüyle karşılanıyor, topluma dahil ediliyor ve güvende hissediyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
68 ülkede, aynı cinsiyetten partnerlerin varlığının suç teşkil ettiği yasalar var ve bu ülkelerin 11'inde bu suç ölümle cezalandırılabiliyor.
Engelli çocukların ve gençlerin %5'inden azının eğitime erişimi vardır; engelli kız çocukları ve genç kadınlar ise sosyal hayata katılma konusunda erkeklere göre daha fazla engellerle karşılaşmakta.


6. İklim Eylemi Sokağı

Equiterra’da iklim değişikliğini inkar eden kimse yok. Herkes dünyayı korumak, sıcaklıktaki artışı durdurmak ve kaynakların yok olmasını engellemek için kendisine düşen payı yapıyor. Bu sokak boyunca geri dönüşüm ve gübreleme kutuları görülüyor. Bireysel araçlara sahip olma ve kullanma ihtiyacını azaltan sürdürülebilir ve güvenli ulaşım sağlanıyor. Sürdürülebilir, geri dönüştürülmüş moda ve atıkların sınırlandırılması burada rağbet görüyor.

Ayrıca kadınları, erkeklerle eşit şartlarda liderlik ederken görebilirsiniz. İş dünyasında ve hükümette kadın liderler, çevreyi koruyan politikaların oluşturulmasında kilit aktörler. Kadınların deneyim, yetenek ve bakış açılarının dahil edilmesi ile Equiterra karbon ayak izini ve gıda atıklarını sürdürülebilir bir şekilde azaltmanın yeni yollarını buldu.

Gerçeklerle yüzleşme:
Çevresel bozulma, düşük gelirli ülkeleri ve iklim krizine sebep veren ülkeler arasında en aşağılarda bulunan kesimlerdeki kadınları orantısız bir şekilde etkilemekte. Kadınların büyük ölçüde geçim kaynağı olan çevresel kaynakların yok edilmesi, gıda güvensizliğinin ve hastalık oranının artmasına sebep oluyor. Bu durumda kadınların üzerindeki ücretsiz bakım ve ev işi yükünü arttırıyor.
Dünya çapında iş sahibi olan kadınların %7’si tarım, ormancılık ve balıkçılık ile geçimini sağlıyor ancak arsa sahibi olan kadın yüzdesi sadece %13,8.


7. Eşit Temsil Caddesi

Eşit Temsil Caddesi boyunca birçok önemli kurum bulunuyor: hükümet merkezleri, önde gelen şirketler, büyük gazetelerin ve televizyon kanallarının ofisleri. Hepsinde toplumsal cinsiyet dengesine sahip liderlik pozisyonları var.

Parlamentoda kadınlar ve erkekler eşit temsil ediliyor, çeşitlilik sağlayan yönetim kurullarında kadınlar ve erkekler ortak hedefler için çalışıyor. Medyada ise toksik kalıp yargılar ve cinsiyetçilik yok.

Gerçeklerle yüzleşme:
Erkekler hala dünyanın dört bir yanındaki parlamentoların tek veya alt meclisindeki koltukların dörtte üçünden fazlasına sahip.
Haziran 2019 itibariyle, Fortune 500 şirketlerinin sadece 33'ü kadın CEO'lar tarafından yönetiliyordu.


8. Eğitim Bulvarı

Equiterra’da eğitim en büyük öncelik. Okullarda, kız ve erkek çocuklarının topluluklarını ve kültürlerini şekillendiren kadın ve erkeklerin hikayelerini içeren tarih kitapları okuduğunu görürsünüz.

Çocuklar güvenlikleri açısından endişe etmeden okula gidiyor, ev işleri kız ve erkek çocuklar arasında da eşit olarak paylaşılıyor. Öğrenmek ve büyümek için ihtiyaç duydukları tüm kitap ve teknolojilere erişimleri var.

Kız çocuklara, onlara göre olmadığı varsayımı olmadan bilim ve matematik öğretiliyor. Erkek çocuklar insani bilimler ve sanat öğrenirken toplumsal cinsiyet eşitliğinin önemini de öğreniyor. Kız çocuklarının okuldan alınıp evlendirilmeleri, çocuk evlilikleri diye bir şey burada yok.

Gerçeklerle yüzleşme:
Eskiye nazaran çok daha fazla kız çocuğu okula gidebiliyor, ancak tahminlere göre 15 milyon kız çocuğu ve 10 milyon erkek çocuk hala okula gidemiyor.
Her beş kız çocuktan biri 18 yaşından önce evleniyor.


9. Özgürlük Bulvarı

Özgürlük, Equiterra'da yaşamın yol gösterici ilkelerinden biri. İfade ve hareket özgürlüğü, kimliğinizi seçme özgürlüğü, kaç çocuğunuz olacağını seçme ve kendi bedeniniz üzerinde kontrol sahibi olma özgürlüğü…

Özgürlük Bulvarı’nda bu seçeneklerden bazılarına rehberlik edecek kaynaklar bulunuyor. Burada güvenli, gönüllü aile planlaması bilgilerine erişim sağlanabiliyor. Cinsellik, üreme sağlığı ve hakları hakkında kapsamlı eğitim herkese sağlanıyor ve bu okul müfredatının bir parçası.

Equiterra'da, herkes bilgi ve hizmetlere erişim yetkisine sahip olduğundan, çiftler ve bireyler ne kadar ve ne zaman çocuk sahibi olmak isteyip istemediklerini planlayabilir, kadınlar eğitimlerini tamamlayabilir, kariyer hedeflerini takip edebilir ve iyi bir sağlık sisteminden yararlanabilirler. Hayatlarını etkileyen sağlık politikalarını ve bütçelerini şekillendirmede her bir birey kendi lideri haline geliyor.

Genç ya da yaşlı her kadın, sosyal olarak damgalanma korkusu olmadan ya da ayrımcılığa uğramadan HIV testi ve tedavisi alabiliyor. Equiterra'da halk sağlığı sistemleri tamamen finanse ediliyor, kullanıcı ücretleri kavramı geçmişte bırakılıyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
2019 yılında dünya çapında 190 milyon üreme çağındaki kadının doğum kontrol yöntemlerine erişimi yoktu.
Ölçülmesi zor olsa da, kürtajla ilgili güvenli olmayan ölümlerin tüm anne ölümlerinin %8 ila 11'ini oluşturduğu tahmin edilmekte.


Şimdi Equiterra'nın nasıl bir yer olduğunu gördüğünüze göre, ailenizde, toplumunuzda ve ülkenizde buradaki prensipleri bir gerçeklik haline getirmek için #GenerationEquality'ye katılın.

1 Equiterra, UN Women tarafından hayal edilen bir coğrafya! Sadece hayallerde de olsa, ilham alacak çok fazla yönü var. Maalesef günümüze değil, hiçbir ülkede toplumsal cinsiyet eşitliliği sağlanamadı.

2 Toplum tarafından kabul görülmüş cinsiyet ifadelerini ve rollerini kabul etmeyen insanları ifade eder.

PAYLAŞ: DETAY

12 March

Yeşil tahviller gerçekten sürdürülebilir mi?

Yeni finans trendi olan yeşil tahvillere olan ilginin artışı, yatırımcıların iklim değişikliğinin bilincinde olduğuna işaret etmekte. Peki nedir bu yeşil tahvil? Investopedia’nın tanımına göre yeşil tahvil, özel olarak iklim ve çevre projelerine fon sağlamak için tahsis edilen bir çeşit sabit gelir enstrümanı. Bu tahvillerin ilk destekçilerinden biri ise Dünya Bankası’na bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Finans Kurumu (IFC). The Wallstreet Journal’ın haberine göre yeşil tahvil satışları tahvil piyasasının büyüklüğüne kıyasla belirgin olmasa da artan bir grafik çizmekte. Öte yandan, yeşil tahvillerin popülerliği arttıkça bunların çevresel sorunlara eğilmede ne kadar etkisi olduğunu irdeleyen sesler de yükselmeye başlıyor.

Örneğin, Naked Capitalism adlı online finans ve ekonomi blogunda kaleme alınan bir makale, yeşil tahvillerin sürdürülebilirliğe olan katkısına kritik bir yaklaşım getiriyor. Sorgulanan esas nokta ise yeşil tahvillerin özel sektörün gerçekte çevre sorunlarına olan etkisini olduğundan fazla gösterip göstermediği.

Makalede yer alan verilere göre 2019’da yeşil, sosyal ve sürdürülebilir tahviller küresel tahvil ihracının yüzde 4,5’ini oluşturmuş ve 2020’de bu rakamın yüzde 5 ila 7 arasında seyretmesi beklenmekte. Artan bu trend ilk bakışta olumlu bir tablo çizse de makalede yeşil tahvillerin bazı dezavantajlarının da unutulmaması gerektiğinin altı çizilmekte.

Makale, yeşil tahvilleri ‘dünya yanarken boşa zaman harcama’ya benzetmesiyle tartışmayı açıyor. Bazı yatırımlara ‘yeşil’ mührünü basmanın yatırımcı davranışını değiştirmede kayda değer bir etkisi olmadığını söylüyor. Her ne kadar yeşil tahviller yatırımcıyı daha yararlı yatırımlara yönlendiriyor gibi gözükse de yatırımcıların çevreye zararlı yatırımlardan sadece seçime bağlı olarak uzak durduğunu da unutmamak gerekiyor. ABD’de tüketilen enerjinin yüzde 75’inin hala fosil yakıtlardan geldiği düşünülürse bu, üstünde durulması gereken bir nokta.

İkinci argüman ise toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılacak kaynakların harekete geçirilmesinde özel finansman kullanımının yanlış bir yol olması. Pek çok araştırmanın da ortaya koyduğuna göre, özel yatırımcılar getiri taleplerini çok yüksek tutma eğilimindeler. Bu da en ‘yeşil’ yatırımcının bile söz konusu market getirilerinde düşüşe sebep olabilecek uzun vadeli bir yatırıma ne kadar sıcak bakacağını sorgulatıyor. Daha da önemlisi, ekonomiyi yeniden yapılandırma çabalarının esas itibariyle bir ‘getiri’ sorunsalı değil, medeni bir seviyenin devamlılığını sağlamakla ilgili olması gerektiğine de parmak basılıyor.

Öte yandan makale, yeşil tahvil gibi trendlerin ‘green-washing’ (yeşil badana), yani aklama boyutu da olabileceğine dikkat çekiyor. Burada Financial Times’ın karbon azaltma projeleriyle ilgili bir yazısına değinerek ağaçlandırma girişimlerinin dahi doğru koşullar altında yapılmadığında ormanlık alanları genişletme ve oksijen üretimi artışına bir katkısı olmadığı örneğini veriyor. Bu da yeşil tahvillerin de diğer bir takım yeşil projeler gibi net getirisinin sorgulanması; hatta diğer sınırlı kaynakların kullanımını ne derecede artırabileceğinin incelenmesi gerektiği konusunu gündeme getiriyor.

Sonuç olarak bu makale, yeşil tahvillere şüpheli bir gözle bakıyor ve çizdiği tabloyu bir diğer karamsar argümanla tamamlıyor: Günün sonunda yeşil tahviller PR (halka ilişkiler) kaygılarıyla aracıların kazancını artırmaktan öteye gidemiyor. Büyük finans şirketlerinin, genç ve yatırım stratejilerinden bihaber yeni yatırımcıları vicdan temizleme kampanyasıyla kendine çekme girişiminin yeni formunun yeşil tahviller olduğunu tartışan bu makale, genel olarak ‘yeşil yatırım’ın aslında doğaya ne kadar katkısı olup olmadığını okuyucuya sorgulatıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 March

Yeni rapor: “Tüketicilerden öğrenme: Değişen talepler, şirketlerin döngüsel ekonomiye geçişini nasıl şekillendiriyor?”

ING tarafından, 2019'un üçüncü ve dördüncü çeyreğinde Avrupa, Asya-Pasifik ve Kuzey Amerika'daki 11 ülkede 15.001 tüketici ile yapılan yeni bir küresel anket, tüketici tutumlarının bir dönüm noktasına ulaştığını, ve tüketicilerin sürdürülebilirlik ve çevre konularına öncelik vermeyen markalardan kaçındıklarını gösteriyor. Değişim talebine rağmen, şirketler 'döngüsel ekonomiye' geçmedikçe, müşteriler ‘al, tüket, bitir’ modelinin yaygın olduğu ‘kolaylık ekonomisi’ni tercih ediyorlar. Habere göre, şirketler, kârlılıklarına potansiyel bir hasar gelmesi ile karşı karşıya olduklarından, 'azalt, yeniden kullan ve geri dönüştür' genel ilkeleriyle anlamlı bir ilişki kurmak ve tüketicilere daha uygun sürdürülebilir seçenekler sunmalılar.
'Tüketicilerden öğrenme: Değişen talepler, şirketlerin döngüsel ekonomiye geçişini nasıl şekillendiriyor?' başlıklı yeni rapora göre, katılımcıların yüzde 83’ü davranışlarının ve seçimlerinin küresel çevresel zorlukların ele alınması üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceğine inanıyor. Dahası, katılımcıların yüzde 61'i bir şirketin ürününün çevresel uygulamalarda kötü performans gösterdiğini fark ederse ürünü satın almaya daha az istekli olacağını söylüyor.
Döngüsel ekonominin yarattığı fırsatları daha iyi yakalamak ve bunu talep eden müşterilerle etkileşime girebilmek için, şirketler öncelikle, tüketicilerin davranış değiştirmelerinin önündeki engelleri anlamalılar. Bu engelleri rapor şu şekilde özetliyor;

- Farkındalık ve eğitim: Katılımcıların sadece yüzde 21'i elektronik endüstrisindeki şirketlerin ürünlerinin çevresel etkileri hakkında ayrıntılı bilgi verdiğini düşünmekte; Yüzde 41'i onarım hizmetlerine nereden erişeceğini bilmiyor; Yüzde 71'i cihaz paylaşım platformlarının farkında değil; ve yüzde 39'u geri dönüştürülebilir ve geri dönüştürülemez plastikler arasında ayrım yapamıyor.
- Güçlendirme ve güvence: Kıyafetleri tamir etmemenin en önemli nedeni tüketicilerin bunu yapacak becerilere sahip olmadıklarını düşünmeleri. Katılımcıların yüzde 48'i bu düşünceye sahip. Buna ek olarak, veri güvenliği konusundaki endişeler (yüzde 42), elektronik cihazların kiralanması konusunda en çok atıf yapılan ikinci endişe.
- Döngüsel altyapı ve kolaylık: Döngüsel uygulamara ilişkin tutum, bu uygulamalara harcanak çaba algısı sebebiyle geride kalıyor: Katılımcıların yüzde 41’i, kıyafet kiralamanın çok daha fazla çaba gerektireceğini düşünüyor ve yüzde 36’sı, cihazların onarımı için yeterli zamanı olmadığını düşünüyor.
- Maliyet: Fiyat, kıyafet, gıda veya elektronik cihaz satın alırken birçok tüketici için hala belirleyici bir faktör. Tüketicilerin yarısından fazlası (yüzde 54) daha pahalı ama daha dayanıklı olan ürünlere kıyasla düşük maliyetli, hızlı moda ürünleri seçmekte. Şirketlerin bu engelleri bütünüyle ele alabilmeleri için tüketici motivasyonunu daha iyi anlamaları gerekmekte. ING’nin analizi üç geniş grup tanımlıyor: ‘Döngüsel Şampiyonları’, ‘Döngüsel Sempatizanları’ ve ‘Tarafsızlar’. Rapor, her grubun döngüsel ekonomi uygulamalarını benimsemede veya benimsememede, her sektördeki farklı satın alma kararlarını, davranışlarını ve motivasyonlarını tanımlıyor. Markalar, her tüketici segmentindeki motivasyon farklılıklarını anlayarak, döngüsel modellerine nasıl geçileceği konusunda iç görü kazanırken, satın alma kararları çevresel faktörlere dayanmayan tüketicilerle de etkileşime girebiliyor.
ING’nin geçtiğimiz yıl benzer konuda yayınladığı rapora göre ise, ABD'deki her beş şirketten yaklaşık dördünün (yüzde 62) döngüsel ekonomi uygulamak üzere stratejik bir çerçevesi veya zaten uygulamaya aldığı planları bulunmakta (yüzde 16).

PAYLAŞ: DETAY

12 March

Yatırımlar şimdi 'İklim-Akıllı' olmalı

WSDS 2020 sırasında yapılan tartışma, özel sektör yatırımcılarının korunması ve yenilenebilir projelerin risklerinin azaltılması etrafında dönüyordu.
Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (WSDS) 2020 sırasında yapılan tartışma, özel sektör yatırımcılarının korunması ve yenilenebilir projelerin risklerinin azaltılması konuları etrafında gerçekleşti.
Kömür, dünyadaki çoğu ülke için halen gerekli bir bela. Hindistan da dahil olmak üzere birçok gelişmekte olan piyasa sürdürülebilir enerjiye geçiş yapmakla birlikte, kömür kullanımı, güneş enerjisi gibi daha temiz enerji kaynaklarıyla ikame edilmekten çok uzakta.
Kömür enerjisi baskın olmaya devam ederken, elektrik tüketme şeklimizde hızlı değişiklikler oldu. Hindistan'da yenilenebilir enerjinin payı son yıllarda sürekli olarak artmakta. Merkezi Elektrik Kurumu (Central Electricity Authority, CEA) ve Yeni ve Yenilenebilir Enerji Bakanlığı verilerine göre, yenilenebilir enerji (hidrolik enerji dahil olmak üzere), 2019 yılı sonunda Hindistan'ın toplam güç kapasitesi yaklaşık %36'sını oluşturdu.
Hindistan, 2022 yenilenebilir enerji hedefi olan 175 GW için hazırlanırken kritik bir noktada duruyor. Bu hedefi gereçkleştirmek doğrultusunda istekler yükseldikçe, finansmana erişim, endüstrinin en büyük endişelerinden biri olmaya devam ediyor. Son birkaç yılda, yenilenebilir enerji konusunda yatırımlar oldukça rahatlamış olsa da, bu alanda geliştirme yapanların sınırlı sermaye ve kaynakların oluşu hız kesici olarak rol oynuyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 March

Emtia Vadeli İşlem Komisyonu iklim ilişkili piyasa riskinin finansal sisteme olan etkilerini görüştü

12 Haziran 2019 günü gerçekleşen Emtia Vadeli İşlem Komisyonu (US Commodity Futures Trading Comission, CFTC) üyesi Rostin Behnam toplantıda açılış konuşması yaptı. Konuşmasından öne çıkan vurguları aşağıda derledik:

- Dünyanın birçok piyasası ve piyasa düzenleyicisi iklim değişikliğinin mevcut ve potansiyel tehditlerini değerlendirme ve etkisini azaltma konusunda somut adımlar atıyor. CFTC de dahil olmak üzere kamusal ve özel tüm sektörlerden iklim değişikliğini önceleyen aksiyonlar talep edilmeli.

- Global finansal sistem birbirine bağlı. Bunu göz önüne alarak iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler de dahil olmak üzere tüm risk analizleri bütünlüklü bir inceleme içermeli.

- Kaliforniya’da gerçekleşen yangınların ve benzeri trajedilerin içerisinde insan unsuru olduğu gerçeği kalp kırıcı. Aynı zamanda bu trajedilerin ekonomik bir boyutu da var. Sigorta sağlayıcılarının, varlık yöneticilerinin, emeklilik fonlarının, ticari ve perakende bankaların - türev piyasaların tüm aktörlerinin – risklere maruz kalması tam anlaşılamamaktadır. Ancak, nihai risk genellikle çiftçiler, yatırımcılar, müşteriler, tüketiciler ve ev sahipleri üzerindedir. İklim değişikliğinin yol açtığı kalıcı riskleri ele almak içinse hep birlikte hareket etmenin tam zamanı.

PAYLAŞ: DETAY

12 March

1000 Avrupa şirketini kapsayan araştırma sürdürülebilirlik raporlamasının düşük kaliteyi ortaya koydu

Avrupa Birliği yasalarının gelişimi desteklemek amacıyla veri ve kanıt dayanaklı öneriler sunan The Alliance for Corporate Transparency adlı girişim, AB Mali Olmayan Raporlama Yönergesi’nin şartlarını takiben şirketlerin çevresel ve toplumsal riskler ve etkileriyle ilgili beyanlarını analiz etti.

Rapora göre şirket beyanlarındaki kalite ve kıyaslanabilirliğin düşük olması yatırımcıların tercihlerini etkileyecek güvenilir bilgiye ulaşmasına engel olarak sürdürülebilir finans eforlarını da aksatmakta. Bu da özellikle iklim değişikliği gibi sürdürülebilirlik sorunlarına dayalı büyük finansal risklerin hesaplanamamasına ve bazı sosyal ve çevresel problemlerin ele alınamamasına sebep oluyor.

Bu araştırma, kurumsal raporlama pratiklerinde düzeltilmesi gereken temel eksikliklere ışık tutuyor. Ana sorun grupları ile araştırmanın bulguları ise aşağıda özetlenmektedir:

Ortak Problemler
• Beyanlar, şirketin genel pozisyonunu ve ilerideki gelişmelerini anlayabilmeye yer vermeyecek kadar genel kalıyor. Raporlar genel politika ve taahhütlere (yüzde 80- 90 civarında) odaklanırken bu politikaların doğurduğu sonuçlara, somut hedeflere, risk ve etkiye dayalı bilgiye sadece yüzde 20 oranında yer veriliyor.
• Yüksek raporlama oranına sahip finansal göstergelerin aksine şirketlerin sadece yüzde 22’si temel performans göstergelerini raporlarında beyan etmekte.

İklim
• Şirketlerin yüzde 13,9’u hedeflerinin Paris Anlaşması hedefleriyle paralel olduğunu beyan ediyor. Bu oran enerji sektöründe daha da yüksek (yüzde 23,5). Ancak hala en etkili şirketlerin dörtte üçünden fazlası bu kapsamdaki hedef ve planlarını raporlamıyor.
• Şirketlerin yüzde 53,8’i iklimle ilgili risklerden haberdar olduklarını raporlarken bu şirketlerin de sadece yüzde 23,4’ü bu risklerle ilgili okuyucuyu bilgilendirecek detayları paylaşıyor.
• Finans şirketlerinin sadece yüzde 13,4’ü portföylerinin en çok atık üreten endüstrilerle olan bağlantısını beyan etmekte.

İnsan Hakları
• Şirketlerin yüzde 82,8’i insan hakları politikaları olduğunu açıklarken yalnızca yüzde 22,2’si insan hakları uygulamaları durum tespit süreçleriyle ilgili bilgilere raporlarında yer veriyor.
• İnsan hakları ihlali risklerinden haberdar olduğunu söyleyen şirketlerin (yüzde 56,6’lık oranla) içinde yüzde 25,5’i kendilerinin yüzleştiği spesifik riskleri beyan ederken sadece yüzde 14,6’sı gerçek etkilere ve sadece yüzde 3,6’sı risk yönetiminin sonuçlarına raporlarında yer vermekte.
• Konfeksiyon ve tekstil sektöründe yüksek risk ülkelerindeki ana tedarikçilerini insan hakları kapsamında beyan eden şirketler yüzde 13,6’lık bir grubu temsil etmekte. Düşük bir oran olsa da raporda bunun geçmişe kıyasla büyük bir gelişme olduğunun altı çiziliyor.

Yolsuzlukla Mücadele
• Yüzde 88,1 gibi büyük bir oranla şirketler yolsuzlukla mücadele politikalarını beyan ederken aralarından yalnız yüzde 33,7’si bunların nasıl uygulandığı hakkında bilgi veriyor.
• Yolsuzlukla mücadele rakamlarının iş ortaklarına nasıl uygulandığının beyanına gelince yukarıdaki oran yüzde 39,5’e gerilerken şirketi temsilen hareket eden partilerle ilgili beyanlarda oran yüzde 25’e kadar düşmekte.
• Şirketlerin yalnız yüzde 18,3’ü potansiyel yolsuzluk alanlarında risk ölçümü yapıp yapmadıklarına dair bilgileri rapor etmekte.

Ülke Sonuçları

Özetle rapor, Doğu Avrupa ülkelerindeki şirketlerin geride kalmasının dışında Avrupa ülkeleri arasında trendlerde pek değişiklik olmadığını gözlemliyor. Fark büyük olmamakla birlikte İskandinav ülkelerindeki şirketler daha detaylı bilgi beyanında bulunan bölgeler arasında bulunuyor. Ortalama olarak Fransız şirketler iklim değişikliği stratejileriyle ilgili daha fazla bilgi beyanında bulunuyor. Genel ortalama yüzde 13,9 iken Paris Anlaşması amaçlarına paralel olan iklim hedeflerini beyan ortalaması Fransız şirketlerinde yüzde 24,41 olarak ölçülüyor. Tüm sonuçları kapsayan rapora linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

12 March

IOSCO-GEMC “Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü” isimli raporu yayınladı

2017’nin sonlarına doğru IOSCO’nun Büyüyen ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi (Growth and Emerging Markets Committee, GEMC) Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü başlıklı bir proje başlattı.

Proje kapsamında hazırlanan ve 2019 Haziran ayında yayınlanan raporda gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir varlıklar ve bu alanda piyasa gelişimi için ölçütlere odaklanarak sermaye piyasalarında sürdürülebilir finansın gelişimini etkileyen hususlar ve zorluklar ele alınmaktadır.

Raporda sunulan ve yargı yetkisini elinde bulunduranların göz önüne alması önerilen tavsiyeler aşağıdaki gibi özetlenmiştir:

• Menkul kıymet arz edenler ve düzenlemeye tabi kuruluşların ÇSY’ye özgü hususları risk değerlendirme ve yönetim bütünlüğüyle birleştirmeleri

• Kurumsal yatırımcıların ÇSY’ye özgü hususları yatırım analizleri, stratejileri ve yönetimleri ile birleştirmeleri

• ÇSY’ye özgü açıklamalar, raporlama ve veri kalitesi

• Sürdürülebilirlik araçlarının tanım ve taksonomisi

• Sürdürülebilirlik araçlarına ilişkin özgün gereksinimler

• ÇSY hususlarında kapasite ve uzmanlık oluşturma

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Koronavirüsünün ekonomik sonuçları neler olacak?

Koronavirüs salgını yüz binlerce insanı etkileyen bir insan trajedisi olarak kendisini gösterdi. Bununla birlikte küresel ekonomide de etkisi her geçen gün büyüyor. Salgının, gerek ekonomik büyüme gerekse de GSYH’ye etkileri incelenmesi gereken konular haline geliyor. McKinsey tarafından hazırlanan makale salgının ekonomik boyutuna odaklanırken liderlere şirketler için gelişen durum ve çıkarımlar hakkında bir bakış açısı sağlamayı amaçlıyor. Salgın ve salgının ekonomik etkilerini potansiyel senaryolarla anlatan bu makaleyi S360Mag için derledik.
 
24 Şubat 2020’de dönüm noktasına ulaşan COVID-19 virüsünün, 29 Şubat tarihinden itibaren, Çin dışında rapor edilmiş vaka sayısı Çin’deki vakaların sayısını geçti. Salgının, Çin (Hubei), Doğu Asya (Güney Kore ve Japonya), Orta Doğu (İran) ve Batı Avrupa (İtalya) olmak üzere dört bölgede yoğunlaştığı gözlemleniyor. Toplamda en çok etkilenen ülkeler küresel ekonominin %40’ını oluşturuyor.
 
Salgının ilerleyen günlerde yaratacağı etki belirsiz olsa da vaka sayısının bu dört ana bölgede artması ve yeni salgın bölgelerinin ortaya çıkması bekleniyor. Bu durum halk tarafından enfeksiyonun sınırlandırılamaması sebebiyle potansiyel bir “sızıntı” korkusu ortaya çıkarıyor. Bu bölgelerde tüketici açısından güvenilirlik zarar görmeye başlıyor, toplu buluşmalara ve seyahatlere konulan sınırlandırılmanın ise bu güveni daha da zayıflatacağı düşünülüyor. Makale, büyük resme bakıldığında ilk olarak Çin’in iyileşmeye başlayacağını ancak virüsün küresel etkisinin çok daha uzun bir süre hissedileceğini belirtiliyor. Bu sebeple de 2020 yılı küresel ekonomik büyümede yavaşlama bekleniyor.
 
McKinsey’in hazırladığı çalışmada Koronavirus salgınının ekonomik etkileri, üç farklı senaryoda inceleniyor: Hızlı iyileşme senaryosu, temel durum senaryosu (ekonomik gerileme), kötümser senaryo (küresel pandemi ve ekonomik gerileme). Çalışma, gerçekleşmesi ihtimali yüksek olan iki senaryonun ekonomiyi nasıl etkileyebileceğini paylaşıyor.
 
Temel durum senaryosunda salgının daha fazla bölgeye yayılacağı ve küresel GSYH’nin 2020 yılında 0,3 ila 0,7 yüzde puan düşmesi bekleniyor. Çin’de ise iyileşme sürecinin devam edeceği ve ikinci çeyreğin ortasında ekonomik faaliyetlerin yeniden başlatılması bekleniyor. Diğer coğrafyalarda artan vakalar hastalığın yayılmasını durdurmak veya azaltmak amacıyla ulaşımın kısıtlanmasına sebep olacak. Bu durumun yarattığı doğal tepkinin talepte hızlı bir düşüş olacağı ve dolayısıyla ikinci ve üçüncü çeyreklerde ekonomide büyümeyi yavaşlatacağı bekleniyor. Azalan talebin iyileşmesi, vaka ve ölüm sayısına bağlı olarak gerçekleşebilir. Temel durum senaryosu bu durumun ön koşulunun mevsimsellik olduğunu belirtiyor. Influenza virüsünde de görüldüğü gibi havaların ısınması ile birlikte salgının azalması gözlemlenebilir. 
 
Henüz hızlı vaka artışı görmemiş olan bölgelerde, örneğin ABD, daha kontrollü bir yayılma görülebilir. COVID-19 hakkında artan farkındalık ve hazırlanacak bir ek süre varlığı, ülkenin vaka sayılarının yönetmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, daha az güvenilir ve zayıf sağlık sistemlerine sahip bölgelerde geniş çaplı bir vaka artışı gözlemlenme riski var. Vaka sayısındaki artışın düşük talebe, düşük talebin ise küresel ekonomik büyümeyi yıl başında öngörülen yüzde 2,5 yerine yüzde 1,8 ile yüzde 2,2 arasında yavaşlatacağı bekleniyor.
 
Beklendiği üzere her sektör daha farklı seviyelerde etkilenecek. Havacılık, turizm ve otelciliğin çok fazla talep kaybedeceği bekleniyor. Bu talep çoğunlukla tersine dönemeyecek bir kayıp yaratacak. Diğer sektörlerde ise gecikmiş talep görüleceği düşünülüyor. Örneğin, pandemi endişesi tüketici ürünlerinde keyfi harcamalarda kayıplara sebep olabilir ancak bu endişe azaldığında ve ekonomik güven geri geldiğinde bu harcamaların gecikmeli olarak yine gerçekleşeceğini gözlemleyebiliriz. Bu talep şokları yıllık büyümede ciddi oranda bir azalma görüneceği anlamına geliyor.
 
Ele alınan ikinci senaryo olan kötümser senaryoda, mevcut bölgelerde vaka sayıları hızla artıyor ve Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Afrika'da yeni salgın merkezleri ortaya çıkıyor. Kötümser senaryo, virüsün mevsimsel olmadığını ve vakaların 2020 boyunca büyümeye devam ettiğini varsayıyor. Bu senaryo, 2020 yılı boyunca ekonomik büyümede küresel ekonomik gerilemeye yol açacak olan bir etki bekliyor.
 
Her iki senaryoda da tüketici talebi dalgalanmalarının yanı sıra diğer bir ortak beklenti şirketlerin tedarik zinciri kaynaklı zorluluklarla da baş etmek zorunda kalacak olması.
 
Günümüzde güçlü, merkezi satın alma ekipleri olan ve Çin'deki tedarikçilerle iyi ilişkileri olan şirketlerin, bu tedarikçilerin karşılaştığı risklerin (2.seviye kritik ve 3.seviye kritik tedarikçileri dahil) farklında olduğu görülüyor. Diğer şirketler ise hala bu zorluklarla boğuşuyor. Çin'de nispeten hızlı bir ekonomik iyileşme olacağı düşünüldüğü için, birçok şirket tedarik zincirlerini Çin dışına taşımak yerine geçici istikrar önlemlerine odaklanıyor.
 
Şirketler COVID- 19 karşısında ne gibi aksiyonlar almalı sorusuna ise makalenin 7 önerisi bulunuyor.

1. Çalışanlarını korumak: COVID-19 krizi, birçok insanı duygusal olarak zorluyor ve günlük yaşamı ciddi anlamda etkiliyor. Şirketler için, iş hayatı ve iş düzenine ara vermek bir seçenek olarak görülmüyor. Ancak, bazı şirketlerin yapmaya başladığı gibi çalışanlara yönelik doğru politikaları ve destek düzeylerini belirleme yönünde aktif bir karşılaştırma süreci benimsenmesi gerekiyor. Liderlerin, çalışanlarla doğru sıklık ve özgünlük ile iletişim kurması bir gereklilik haline geliyor. 

2. Çapraz fonksiyonel COVID-19 müdahale ekibi oluşturmak: Şirketin her fonksiyonu ve disiplininden çalışanlar olmak üzere CEO’ya doğrudan raporlama yapan bir ekip oluşturulması öneriliyor. Bu ekip üyelerinin çoğu zaman günlük rollerinden çıkmaları ve zamanlarının çoğunu virüse karşı alınacak potansiyel aksiyonlara adamaları bekleniyor. Bu ekiplerin, şirketin genel olarak onaylanan planlama senaryosuna dayanarak, 48 saatlik ve haftalık periyodlar için hedefler oluşturmasının bu mücadelede kolaylık sağlayacağı düşünülüyor

3. Fırtınayı dindirmeye yetecek likiditeye sahip olduklarından emin olmak: Şirketlerin finansal tablolarını (nakit akışı, P&L, bilanço) her senaryo için modellemeli ve likiditeyi önemli ölçüde azaltabilecek tehtidleri belirlemesi gerekiyor. Her tehdit için ise stabilizasyon hamleleri düşünülmeli. Maliyet düşürülmesi, birleşme ve satın alma ve tasfiye bu stabilizasyon hamleleri arasında bulunabilir.

4. Tedarik zincirini stabilize etmek: Şirketler, 1-2-3. seviye kritik tedarikçileri ve envanter seviyeleri de dahil olmak üzere salgın alanlarına maruz bırakılacakları süre ve kapsamı tanımlamalıdır.  Aynı zamanda talepte olağandışı artışlar görülebilecek ürünler için arzın nasıl yönetileceğini planlamaya başlamalıdır.  

5. Müşterilere yakın olmak: Dalgalanmaları doğru yöneten şirketler çoğunlukla temel müşteri segmentlerine yatırım yaptıkları ve bu segmentlerin davranışlarına karşı hazır oldukları için başarılı oluyor. Örneğin, Çin'de tüketici talebi azalsa da tamamen yok olmadığı ve tüketicilerin gıda teslimatı da dahil olmak üzere her türlü ürün için online alışverişe geçtiği gözlemleniyor.  Bu durum düşünüldüğünde, şirketlerin online alışverişe yatırım yapmaları ve online kanal kullanarak satılan ürünlerin kalite kontrolüne odaklanmaları doğru bir karar olabilir. Tüketicilerin değişen tercihlerinin salgın öncesi normlarına geri dönmesi şu an mümkün görünmüyor.  

6. Planın alıştırmasını yapmak: Şirketler, bir plan tasarladıklarında aksamalar ve sorunların neler olabileceğini anlamak için zaman harcamayı tercih etmiyor, ta ki hepsi karşılarına çıkana kadar. Yuvarlak masa görüşmeleri ve simülasyonlar tam bu noktada değerli hale geliyor. Şirketler, farklı yanıt senaryoları için protokollerini tanımlamak ve doğrulamak için bu araçları kullanabilir.  

7. Amaçlarını göstermek: Şirketler ancak içinde bulundukları topluluklar kadar güçlüdür. Bu sebeple krizle mücadeleyi nasıl destekleyeceklerini anlamaları ve aksiyon almaları gerekiyor. Bu destek her şirket için değişebileceği gibi finansal destek, ekipman ya da uzmanlık desteği olabilir.  
Koronavirüs krizi sonu belli olmayan bir hikâyeye sahip. Belli olan tek şey ise insanlığa olan etkisinin şimdiden trajik bir boyutta olduğu ve şirketlerin çalışanlarını korumak, zorlulukları ve riskleri tanımlamak ve salgını azaltmak için acilen aksiyon alması gerektiği.

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Sürdürülebilirlik İçin El Ele: Dünya Kahve Fonu

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Kahve, yılda 400 milyar kupadan fazla tüketilme oranıyla dünyada en çok tercih edilen içecek olma özelliğini taşıyor. Çoğumuz kahveyi severek içmekte ve günlük rutinimize dahil ederek bu sayıya katkı sağlamaktayız. Peki kahve üretiminin sürdürülebilir bir şekilde yapılabileceğini bilmek kahve severleri daha mutlu etmez miydi?

Columbia Üniversitesi akademisyeni Jeffrey Sachs ve Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Yatırım Araştırmaları Enstitüsü’nden Kaitlin Cordes’in araştırmalarından derledikleri habere göre kahve üretiminde iki temel sorun ön plana çıkıyor: Bunlardan ilki kahve üretim sektöründeki gelir dağılımı eşitsizliğinin kaygı oluşturan düzeylerde seyretmesi. Tüketicinin satın aldığı kahvenin fiyatı her geçen gün artarken, kahve çiftçileri için ise satış fiyatları aynı kalıyor. Bu problemin yanı sıra, kahve çiftçileri kahve tarımında su kıtlığı gibi çevresel sorunlar ve iklim değişikliklerinden çokça etkileniyorlar.

Her ne kadar kahve üretiminde sorunları giderebilecek sürdürülebilir çözümler olsa da çoğu kahve çiftçisi bu sorunlara yatırım yapacak kadar gelir elde etmiyor ve/veya bu konuda onları bilinçlendirebilecek, bilimsel çalışmalar yapan organizasyonlarla iletişim bağları yok. Yaşanılan ekonomik ve çevresel sorunlara çözüm bulunmazsa kahve çiftçilerini karanlık bir gelecek bekliyor.

Gelir dağılımı eşitsizliği, özellikle Kuzey Amerika’da New York, Chicago gibi şehirlerde yaşayan tüketicilerin kahveye ortalama 3 dolar verirken kahve çiftçilerinin bu satıştan 1 ile 2 cent arası bir kazanç sağlaması örneğinde netlik kazanıyor. Sonuç olarak kahve çiftçileri masraflarını karşılayabilecek kazanca ulaşamadıkları için fakirlik, açlık ya da ABD’ye zorunlu göç ile karşı karşıya gelebiliyorlar.

Kahve çiftçileri finansal zorluk çekerken, kahvenin işlenmesi sürecinde yer alan kurumlar ve perakendeciler yüksek oranda kazanç sağlıyor. Gelir dağılımı eşitsizliği konusunda şirketler her ne kadar önlem alacaklarını söyleseler de şimdiye dek bu şirketlerin çok az bir kısmı harekete geçti. Örneğin Nestlé, hiçbir şirketin tek başına gelir dağılımı eşitsizliğini çözebilmede yeterli olamayacağını, bunun için iş birliğine ihtiyaç duyulduğunu belirterek pasif bir tutum sergiliyor.

Buna istinaden Columbia Center on Sustainable Investment ve London School of Economics’in bir araya gelip yazdığı raporda gelir eşitsizliği dağılımı konusunda bütün kahve odaklı şirketler sorumluluk almaya çağrılıyor. Kurulacak ortak bir platform altında bir araya gelmeleri gerektiği belirtiliyor.

Raporda önerilen ortak platform ise Dünya Kahve Fonu olarak adlandırılmış. Sürdürülebilir kahve tarımcılığı için üreticilere finansal krizlerde gelir desteği, sigorta, kötü iklim koşulları ve afet olaylarında yaşanabilecek kayıplar için yardım fonları, tarım eğitimi ve altyapı oluşturmada destek sağlama adına kurulması tavsiye ediliyor.

Kısaca bu rapor kahve tarımında sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleşmesi için özel sektörün elini taşın altına koymasını şart koşuyor. Dünya Kahve Fonu’nun beklenilen etkiyi yaratması için endüstrinin en çok kazanan partileri tarafından yıllık 2.5 milyar dolar toplanması ve bunun kahve çiftçilerinin kırılganlıklarını azaltmada kullanılması öngörülmekte. Gelişmiş sektörlerden gelecek bu yatırım ile yaklaşık 12 milyon ailenin; yani 60 milyon kişinin fondan yararlanması hedefleniyor. Bu rakamın gerçekçiliğini sorgulayan argümanlara karşı da hatırlatmakta yarar var ki fona yapılacak yıllık 2.5 milyar dolarlık katkı kahvenin işlenmesinde rol alan kurumların ve perakendecilerin yıllık gelirlerinin sadece yüzde 1’ine tekabül ediyor. Bu sayede fon, çiftçilerin üretimi sayesinde yüksek gelir elde eden şirketlerin de gereken asgari sorumluluğu almasını sağlama potansiyeline sahip.

Haberde alternatif bir çözüm olarak ise gelişen teknoloji sayesinde kahve çiftçilerinin internet üzerinden kendi ürettikleri kahveleri perakendecileri aradan çıkararak satma fırsatlarına değiniliyor. Bu sayede perakendecilere ucuz fiyattan ürün satmak yerine kendi belirledikleri fiyata ürünlerini satabilirler. E-ticaret sayesinde çiftçiler hem daha fazla kazanç sağlarken hem de tarım için ihtiyaç duydukları teknolojiyi artan kazançları sayesinde daha kolay satın alabilirler.

Sonuç olarak, Sachs ve Cordes’in araştırmalarının da gösterdiği gibi gelir dağılımı ve iklim olayları kahve çiftçilerini olumsuz yönde etkiliyor. Bu bağlamda kahve firmaları, kahve çiftçilerinin karşılaştığı problemleri hafifletmek adına en kısa zamanda üstlerine düşeni yapmaya başlamalı ve sürdürülebilir kahve üretiminin önünü açmalılar. Aksi takdirde çiftçilerin teknolojiye daha çok entegre olup kendi pazarlarını oluşturmasını takiben kahve firmalarına duyulan ihtiyacın önemli ölçüde azalması riskiyle karşı karşıya kalabilirler.

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Bu yılın Dünya Kadınlar Günü teması  #EachforEqual !

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Her yıl 8 Mart’ta kutlanan Dünya Kadınlar günü tarih boyunca dünyanın dört bir yanındaki kadınları onurlandırmaya adanmış bir gün haline geldi. Dünya Kadınlar Günü’nde farklı geçmişlere ve kültürlere sahip kadınlar cinsiyet eşitliği ve kadın hakları için savaşmak için farklı yollarla bir araya geliyor.

Bu yıl, Dünya Kadınlar Günü her yıl olduğu gibi özel bir temaya sahip, #EachforEqual.

Dünya Kadınlar Günü Nedir ve Neden 8 Mart’ta Kutlanıyor?

Dünya Kadınlar Günü (IWD), kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve politik alanlardaki kazanımlarını kutlamaya adanmıştır. Kadınlar tarafından kolektif olarak yaratılan gün, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadın haklarına da dikkat çekiyor.

Dünya Kadınlar Günü'nün küresel olarak kutlaması, cinsiyet eşitliğinde başarılanları görmek, ihtiyaç duyulan şeylerin savunuculuğunu yapmak ve engelleri yıkmaya devam etmek için harekete geçmeyi temsil ediyor. Yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip olan IWD, birlik ve güç merkezli büyüyen bir hareket olarak da tanınıyor.

Dünya Kadınlar Günü 108 yıl öncesine dayanan zengin bir tarihe sahip. Kutlamalar ilk kez 1909'da, Amerika Sosyalist Partisi’nin uzun çalışma saatlerini, düşük maaşları ve New York'ta oy haklarını protesto eden 15.000 kadını anmak üzere başlıyor. Başta Ulusal Kadınlar Günü olarak adlandırılan yıllık kutlama, dünya çapında yayıldı ve resmi olarak ilk kez 1911'de kutlandı.

8 Mart trendini belirleyen ise Rusya oldu. Dünya Kadınlar Günü 1913'te Rusya'da resmi bir tatil olmasına rağmen, kadınlar hala 1.Dünya Savaşı'nın neden olduğu zorlukları yaşamaya devam ediyordu. Erkekler savaştayken kadınlar yiyecek kıtlığı ve onları dinlemeyen bir hükümetle uğraşıyorlardı. 2 milyon Rus askerin ölmesi üzerine 8 Mart 1917'de, on binlerce Rus kadın sokaklara çıktı ve “ekmek ve barış” sloganıyla değişim talep etti. Ortaya çıkan yardım çığlığı, kısa süre sonra Rus kadınlara oy hakkı tanınmasının yolunu açtı.

Dünya Kadınlar Günü’nün 2020 Teması Nedir?

1975'ten itibaren Birleşmiş Milletler Dünya Kadınlar Günü'nü resmen tanıyor. 1996 yılında ise her yıl için yeni bir tema benimsemeye başladı. İlk tema "Geçmişi kutlamak, Geleceği planlamak" idi. Bu yılki #EachforEqual temasının 2020 yılı boyunca benimsenecek bir ortak hedef olması bekleniyor.

8 Mart’ta stereotiplere meydan okumayı, önyargılarla mücadele etmeyi, algıları genişletmeyi, durumları iyileştirmeyi ve kadınların başarılarını kutlamayı aktif olarak seçebileceğimizin altı çiziliyor. Bu yıl #EachforEqual teması her bir bireyin bir bütünün parçası olduğunu ve bireylerin eylem, davranış ve zihniyetlerinin toplum üzerinde bir etkisi olabileceği fikrini ifade eden “kolektif bireycilik” kavramını ele alıyor.

Dünya Kadınlar Günü Nasıl Kutlanıyor ve Nasıl Katılabilirsiniz?

Dünya Kadınlar Günü, Afganistan, Küba, Laos, Rusya ve Vietnam gibi birçok ülkede resmi bir bayram olarak kutlanıyor. Bununla birlikte, Nepal ve Çin gibi ülkelerde sadece kadınlar için bir tatil. ABD’de ise Dünya Kadınlar Günü’nün resmi bir tatil olması teklif edilse de kabul edilmediği için resmi olarak kutlanmıyor. Ancak farklı geçmişlere ve kültürlere sahip kadınların bir araya geldiği çok sayıda siyasi miting, konferans ve kurumsal etkinlik gerçekleştiği için kutlama heyecanının ABD'de yaşanmadığından söz edilemiyor.

Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına katılmanın dünya çapında çok sayıda etkinlik düzenlendiği için birçok yolu bunuyor. Bu etkinlikler küresel toplantılardan bilgilendirici konferanslara, güçlü sanat sergilerinden festivallere kadar uzanıyor ve kadın grupları, hayır kurumları, siyasi partiler, şirketler veya diğer sosyal gruplar tarafından hazırlanıyor.

Bununla birlikte, bir etkinliğine katılamıyor olunsa bile, 8 Mart'ta mor giyerek milyonların katıldığı bir hareketin içinde olunabiliyor. Adalet ve onuru simgeleyen mor renk, kadın eşitliğinin simgelendiği mor, yeşil ve beyazı kullanan 1908 İngiltere Kadınların Sosyal ve Siyasi Birliği'nden geliyor. Mor, adalet ve onuru; yeşil ise umudu simgeliyor. Beyaz saflığı temsil ediyor, ancak 'saflığın' tartışmalı bir kavram olması nedeniyle artık kullanılmıyor.

Dünya Kadınlar Günü’nde bu yılın özel temasını kutlamak için #EachforEqual pozunu da yapabilirsiniz aynı zamanda sosyal medyanın gücünü kullanarak #IWD2020 etiketi ile bu kutlamaya katılabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

5 March

İskoçya Ücretsiz Regl Ürünleri Sağlayacak İlk Ülke Olma Yolunda

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İskoç Parlamentosu 112 evet, 1 çekimser oy ile kadınlara ücretsiz regl ürünleri sağlayan tasarıyı onayladı. İskoç Parlamentosu regl ürünlerinin halk tarafından kolay bir şekilde ulaşabilmesi için anayasada düzenlemeler yapabilecek.

Hem yüksek gelirli ülkelerde hem de düşük gelirli ülkelerde yaşayan kadınlar regl ürünlerine ulaşmada sıkıntı yaşıyor. ABD’de her 5 kız öğrenciden 1’i regl ürünlerine ulaşamadığı için regl dönemlerinde okula gitmiyor. Yapılan bir araştırmaya göre ise St. Louis, Missouri'de yaşayan kadınların 3’te 2’si geçen yıl regl ürünlerine finansal yetersizliklerden dolayı ulaşamadı. Dahası, St. Louis, Missouri'de yaşayan kadınların 5’te 1’inden daha fazlası regl ürünlerine ulaşamama problemini her ay yaşadıklarını belirtti. Ekonomik sebeplerle ped gibi regl ürünlerine ulaşamayan kadınlar zorunlu olarak havlu, peçete ve elbise gibi ürünleri kullandıklarını belirtti.

Regl ürünlerine ulaşamamadan kaynaklanan hijyen eksikliği kadınlar için üreme sağlığı problemleri ve idrar yolu enfeksiyonları gibi tehditler oluşturuyor. Bu sebeple, ekonomik durumu gözetmeksizin, İskoçya kendi sınırları içerisindeki her kadının regl ürünlerine ücretsiz bir şekilde ulaşması için çalışıyor. Ücretsiz regl ürünleri tasarısı sponsoru Monica Lennon tasarının ihtiyacı olan bütün kadınlara destek sağlayacağını ve reglin normal bir şey olduğunu ve bu yüzden de ped, tampon gibi regl ürünlerine ulaşımın da bütün kadınlar için mümkün hale getirilmesi gerektiğini söylüyor.

Yapılan bir araştırmaya göre regl ürünlerine finansal yetersizliklerden dolayı ulaşamamanın yanı sıra, Birleşik Krallık’ta yaşayan genç kadınların yaklaşık %71’i regl ürünlerini satın alırken utanıyor ve bu sebeple ürünlere ulaşamıyorlar. Bu sebeple, onaylanan tasarı kadınların ücretsiz olarak regl ürünlerine ulaşmalarını sağlarken aynı zamanda bu konudan kaynaklanan olumsuz düşünceleri de ortadan kaldırılması üzerine çalışacak.

Peki şu ana kadar regl ürünlerine ulaşımı kolaylaştırmak için neler yapıldı?

Tampon ve pedler okullar ve üniversiteler tarafından öğrenciler için fonlanıyor. İskoç Hükümeti kamu alanlarında ücretsiz ped ve tampon erişimi için yaklaşık olarak 5.2 milyon sterlinlik fon oluşturdu. Bu fonun yaklaşık 500 bin sterlini FareShare adlı vakfa bağışlanarak düşük gelirli ailelere regl ürünlerine erişim kolaylaştırılmış oldu. Diğer bir 4 milyon sterlinlik bağış ise İskoç Meclislerine dağıtılarak kamu alanlarında ücretsiz pede ve tampona erişim sağlanmış oldu. Daha iyi bir gelişme ise restoran ve bar gibi yerlerde işletmeciler müşterileri için ücretsiz ped ve tampon sağlamaya başladı.

Hijyenik ürünler, dünya genelinde kadınların ve kız çocukların sağlığı, refahı topluma ve eşit ve tam bir şekilde katılımı için hayati önem taşımaktadır. Tuvalet kağıtlarını yanımızda taşımadığımız gibi, tampon ve pedleri de yanımızda taşımadığımız bir kamusal tasarının gerekliliği uzunca bir süredir konuşulan bir konu. 1986'da ABD’li feminist, gazeteci ve kadın hakları savunucusu Gloria Steinem, eğer erkekler de regl olsaydı, “ne kadar çok ve ne kadar uzun süre övüneceklerini”, regl başlangıçlarını erkekliklerinin başlangıcı olarak görüp bunun hakkında konuşacaklarını, “hediyeler ve ritüellerle kutlayacaklarını ve hatta hijyenik ürünlerin tedarikinin federal olarak finanse edilecek ve ücretsiz olacağını yazmıştı. Ücretsiz olması bir yana, bu ürünlerdeki vergi oranları bile dünyada genel olarak düşürülmüş değil. Kadınlar için “muayyen günlerinde” damgalamasının ötesine geçmek ve kadın hijyen ürünlerinin her zaman ücretsiz olması için politikaların üretilmesi gerekli.

PAYLAŞ: DETAY

20 February

Ecolab CEO’sundan şirketlerin büyük ölçekte olumlu etkiler yaratması için 7 yol

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İş dünyasından, hükümetlerden, akademiden ve sivil toplumdan 1500’ün üzerinde sürdürülebilirlik liderinin güncel trendleri tartıştığı GreenBiz 20 konferansında, Ecolab CEO'su Doug Baker, işletmelerin hem ekonomik hem de çevresel faydalar sağlayarak değişimi nasıl yönlendirebileceği ve yönlendirmesi gerektiği konusundaki vizyonunu paylaştı. 2004 yılından bu yana Ecolab CEO'su olan Doug Baker, şirketin sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için operasyonlarına ve dünya çapında yaptığı işlere sürdürülebilir amaçlar aşılıyor. Baker’ın önerilerini S360Mag için derledik.

1- Şirketin ana faaliyet alanını, hedeflediğiniz SKA’lara bağlayın

Baker, şirketlerin operasyonlarının Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) tarafından tanımlanan küresel gündemle ilişkilendirmenin önemine dikkat çekti. Bunu kendi şirketinden örnek vererek açıklayan Baker, Ecolab’ın içiçn bunun altıncı amaç olan “Temiz Su ve Sanitasyon'a odaklanmak anlamına geldiğini söylüyor.

2- İş birliği yapın

Ecolab, dünya çapındaki su stresini azaltmak ve nihayetinde ortadan kaldırmak için BM Global Compact CEO Water Mandate ile birlikte çalışıyor. Birçok büyük şirket de Baker'ın “Doğru iş birlikleri, amaçlara ulaşmada bir hızlandırıcı görevi görebilir” görüşüne katıldılar. İmzacı olan şirketler havzalar ve yerel koalisyonlarla çalışıyorlar. Çalışmalarının bir kısmı, eğitim imkanları sağlayarak mücadeleye daha fazla insanı dahil etmeyi içeriyor.

3- Bir taraftan verirken öbür taraftan alamazsınız

Ecolab için sürdürülebilirlik, şirket içinde yapılan operasyonların doğasında var olabiliyor. İnsanlar Baker'a genellikle sürdürülebilirliğin Ecolab gibi bir şirket için doğal olduğunu ve diğer endüstrilerdeki veya hizmet alanlarındaki işletmeler için daha ağır ve ek bir sorumluluk olduğunu savunabiliyor. Baker, Ecolab bu adımları atmadan önce sürdürülebilirliğin bu sektör için de doğal karşılanmadığını ve her sektörün kendi içinde bu konuda bir evrimden geçip yeni normalinin sürdürülebilirlik olabileceğine inanıyor.

4- Sürdürülebilirlik artık bir tercih değil

İki yıl kadar önce, konferanslarda sürdürülebilirliğin iş hayatı için önemli bir husus olup olmadığı tartışılıyordu. Baker, bu durumun radikal bir şekilde değiştiğini ve sektör liderlerinin çevresel etkiyi hesaba katmanın bir gereklilik olduğunun farkına vardıklarını söylüyor. Buna ek olarak, her geçen gün daha fazla fon operasyon sorumlusu Çevresel Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) değerlendirmelerini analizlerine dahil ediyor. İşletmelerin finansal olarak iyi performans göstermesi aslında yaratılacak çevresel ve sosyal etkileri de destekliyor. Baker, "Ne kadar büyürsek, o kadar iyi etki yaratacağız" diyor.

5- Şeffaf olun, çeşitlilik yaratın

Baker, şeffaflık politikalarının çevresel ve sosyal etkileri iyileştirmek için etkili bir stratejinin gerekli bir unsuru olduğunun altını çiziyor. Şeffaflıkla birlikte çeşitliliğe sahip bir yönetim kurulu oluşturmak da bu yolun bir parçası. Ecolab’ın yönetim kurulunun yıllar içinde önemli ölçüde geliştiğini belirten Baker, bu durumun şirketin etki bazlı gündeminde kritik önem taşıdığını söylüyor. Diğer sektör liderleri de kendi kurullarında artan çeşitliliğin performanslarını iyileştirdiğini söyleyerek bunu destekliyor.

6- Dijitalleşin

Ecolab, verilerini tesislerinde daha iyi fırsatlar ortaya çıkarmak için kullanıyor. Örneğin, çelik ve kağıt fabrikalarında su kullanımı söz konusu olduğunda, Ecolab izleme ve denetim teknolojileri sayesinde en iyi ve en kötü performans konusunda daha iyi bir görüşe sahip oluyor. Son beş yılda dijital teknolojilere artan yatırım, bu yatırımların devamlılığının sinyallerini veriyor. Baker, "Verimliliği artırmak için topladığınız verileri kullanın" diyor.

7- CEO’ları sığınaklarından çıkarın

CEO ve üst yöneticileri sosyal ve çevresel amaçları iş stratejilerine dahil etmeye ikna etmek isteyen liderler bu konuda aksiyon almalı. CEO'lar çoğunlukla diğer CEO'larla iletişim halinde ve bu iletişim onların izole olmalarına sebep olabiliyor. Bu yüzden iyi fikirler sunmak ve ısrarcı olmak önem taşıyor. Baker’a göre, önümüzdeki 10 ila 20 yıl içinde büyük bir dönüşüm yaşanması gerekiyor ancak büyük işletmeler ihtiyaç duyulan değişikliği desteklemezse bu değişimin gerçekleşmesini bekleyemeyiz.

PAYLAŞ: DETAY

20 February

Ambroisa Yemek Atıklarından Temizlik Üretiyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Ellen MacArthur Foundation’ın verilerine göre kullandığımız temizlik malzemelerinin ana bileşenini yüzde 90 su oluşturuyor. Yemek atıkları da içerisinde ortalama yüzde 75 su bulundurarak temizlik malzemeleri ile ortak bir nokta paylaşıyor diyen Ambrosia’nın CEO’su Amanda Weeks, bu ortak özelliğin geliştirdikleri temizlik ürünü Veles’in çıkış noktası olduğunu vurguluyor.

Veles, bileşenlerinin yüzde 97’si atık yemeklerden elde edilen su, asetik asit, laktik asit ve alkolden oluşuyor.

Başlangıçta hedefi küçük şehirlerde yemek atıklarının nasıl geri dönüştürüleceğine dair çalışmak olan Ambrosia hedefine ulaştıktan sonra atık yönetiminden ürün geliştirmeye kadar farklı alanlar üzerine çalışıyor. Atık yönetimi endüstrisinin yüksek miktarda sermaye gerektirdiği için yavaş gelişen bir sektör olduğunu belirten Weeks, Ambriosa’nın yemek atığından daha fazla ve farklı ürünler üreterek bu sorunun üstesinden gelmeyi planladıklarını söylüyor.

Veles’in piyasaya sürümünden önce yemek atıklarından suni gübre oluşturmayı planlayan Ambroisa gerek sektörün yatırıma daha fazla açık olmaması, gerek var olan çeşitli markalardan ötürü önceliğini tüketicilere atık geri dönüşümünden yeni ürün sunmak olarak belirledi.

Veles’i sürdürülebilir atık yönetiminde bir örnek olarak gösteren Weeks aynı zamanda geri dönüşüm sonunda elde edilen üründen gelir sağlanmadığı durumunda atık yönetiminin finansal yetersizliklerden dolayı hayata geçirilemeyeceğini ve bu yüzden yemek atığından elde edilen ürünlerin piyasaya yeni inovatif bir ürün olarak sunulması gerektiğini belirtiyor. Bu yüzden ev temizleme ürünü olan Veles risk sermayedarları tarafından yatırım için fırsat olarak değerlendiriliyor.

Çevreyi korumak ve katkı sağlamak için kendisine prensipler oluşturan Ambrosia, kaynağını yemek atıklarının oluşturuldukları restoranlar, süpermarketler gibi müşterilerden toplayan atık nakliye şirketi RTS’ten alıyor. Kaynağa ulaşımdaki stratejisinin yanı sıra, Ambroisa internetten online olarak 16 dolara satın alınabilen tekrar doldurulabilir metal şişeleri kullanıcılarına sunuyor. Bu sayede, tüketiciler sıvı kartuşlar ile ilk aldıkları metal şişeleri uzun süreli kullanarak gereksiz fazla şişe kullanımından da kaçınmış oluyorlar.

Ambroisa yüzde 97’lik kısmı sudan oluşan Veles’in yüzde 3’lük kısmı ile de inovatif fikirlerle tüketicilerinin karşısına çıkmak istiyor. Bu sebeple kullanacağı koku ve stabilizatörü doğal kaynaklardan elde ediyor. Birçok ev temizleyici maddesi Polisorbat 20 içerirken Ambrosia kanserojen içerdiği için Polisorbat 20 kullanmak yerine kendi formülünü oluşturarak bitki kökenli stabilizatör kullanıyor.

Sonuç olarak Ambrosia’nın geliştirmiş olduğu Velves ürünü birçok şirkete üretimde sürdürülebilirliğe örnek bir adım oluşturuyor. Velves’in piyasaya sürümü ile Ambroisa diğer şirketler ile ortaklık geliştirerek şirketlere yemek atıklarından ürün üretimlerinde danışmanlık yapmayı hedefliyor ve daha büyük çapta etki oluşturabilecek şirketlere teşvik edici bir örnek oluşturuyor.

PAYLAŞ: DETAY

20 February

Amerika ve Çin tek kullanımlık plastik kullanımına dur diyebilir

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

2017’de Çin, Ocak 2018’de başlamak üzere yabancı ülkelerden plastik ithalatını yasakladı. Çin’in almış olduğu karar üzerine birçok Batı ülkesi kullandıkları plastikleri kendi içlerinde geri kazandırmak için yeni bir yol aramak zorunda kaldı. Almış olduğu yasaklama kararından önce dünyada üretilen çöpün yüzde 45’ini ithal eden Çin, geçtiğimiz ay ise yeni bir karar il ülke içerisinde tek kullanımlık plastikleri yasakladı.

Çin’in bu tutumu gereksiz ve aşırı çöp üretimini engellemeyi teşvik ediyor. Öte yandan, alışveriş tatiline dönüşen 11 Kasım Bekarlar Günü (Single’s Day) gibi faaliyetler sonucu ortaya çıkan 9,4 milyon tonluk plastik kirlilik, Çin’in geri dönüşüm konusunda yetersiz kaldığına işaret ediyor.

Çin’in çöp ithalatı yasağından sonra Amerika, Kanada ve atıklarının bir kısmını ithal eden Almanya gibi ülkeler plastik kullanımında yeterli geri dönüşüm altyapısına sahip olmadığından bu tehlikeye karşı acil önlem almak zorunda kaldılar. Bu çerçevede küresel ekonomide en çok plastik üreten ve tüketen ülkeler olan Çin’e ve ABD’ye sürdürülebilir bir ekonomi ve yeni istihdam kolları oluşturarak krizi fırsata çevirme imkânı doğabilir. Plastik 40 bin üretim çeşidine sahip. Farklı üretim çeşitlerine sahip olduğu için plastik geri dönüşümde üretim şekline göre farklı yöntemlerle ayrıştırılmak zorunda. Bu sayede plastik adına geri dönüşüme yatırım yapan öncü ülkeler geliştirdikleri teknolojileri satmak için büyük avantajlar elde edebilir.

Her ne kadar teoride fırsat potansiyeli olsa da durumun aksi yöne doğru gelişebileceğine yönelik işaretler de var. Çin, atık ithalatı yapma yasağından sonra kaliteli ürünlere ulaşımını kısmi olarak kısıtladığı için geri dönüşüm kalitesini azaltırken, Amerika da geri dönüşüm adına yetersiz iç politikalara sahip olduğu için sürdürülebilir bir ekonomi oluşturma konusundaki potansiyelini göremiyor.

Sınır ötesi atık ticaretinin yasaklanması durumunda geri dönüşüm yapısı yetersiz olan ülkelerde sıkışıp kalan plastik atıklar, küresel tedarik zincirine geri dönüşü sağlanmadan çevreyi kirletmeye devam ediyor. Bu da gösteriyor ki sınır ötesi atık ticaretinin tamamen yasaklanması, geri dönüşüm üstüne kurulacak bir ekonomi için zararlı sonuçlar da doğurabilir. Aslında, yeterli önlemlerin alınması ve kriterler belirlenmesiyle ithal edilen atıklar kaliteli parçalar elde etmede kullanılabilir. Piyasaya ulaşma izni verilirse, Amerika ve Çin’den üreticiler de atık ticaretinden faydalanabilirler.

Ülkelerin plastik kullanımına karşı sahip olduğu kaygılar büyük şirketleri de plastikte geri dönüşüm adına harekete geçirdi. Bu örneklerden bir tanesi Nestlé’nin 2025’e kadar yapacağı ürün paketlemelerinde 2 milyon tonluk geri dönüştürülmüş plastik kullanacak olması. Şirketler de çevreyi korumak adına geri dönüştürülmüş plastik için taleplerini arttıracaklar. Bu sebeple, yeterli geri dönüşüm altyapısına sahip olmayan şirketlerin ürünleri geçerliliklerini yitirecek gibi gözüküyor.

Geri dönüştürülebilir plastiğe ulaşım konusunda şirketlerin ihtiyacını karşılayabilecek çok az ülke olacağından Çin ve Amerika potansiyel kazanç sağlamada baş aktörler olarak yükselebilir. Bu sebeple bu iki üretim ve tüketim devi ülke plastik kirliliğini önlemede lider rol alarak dünyayı daha az plastik içeren bir yere dönüştürmede umut vaat ediyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

20 February

Coğrafya, varlık, kültür ve iklim değişikliği: Bangladeş

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde gözlemlenen sıcaklık artışının olumsuz etkileri her geçen gün daha fazla hissedilmekte. Temmuz 2019’da en yüksek küresel sıcaklık görüldü. Ocak 2020’de Avustralya'da yangınlar sağlık ve güvenliği tehlikeye attı, Venedik’te San Marco meydanı 50 yılın en yüksek gelgitleri ile su baskınlarına maruz kaldı. Yaklaşık 4.500 mil daha doğuda yer alan Bangladeş'te ise insanlar yıllardır tehlikeli sellerle yaşıyor.

Küresel çerçevede çoğu ülke iklim değişikliğinden olumsuz etkilenirken gelişmekte olan düşük gelirli ülkeler daha fazla risk altında kalıyor. Bunun sebeplerinden bir tanesi başa çıkma kapasitelerinin çok sınırlı olması, ikincisi ise temel geçim kaynaklarının tarım ve balıkçılığa dayalı olması. Bu durumdaki ülkeler arasında, Bangladeş'in en zor durumda olan ülkeler arasında olduğuna inanılıyor.

Coğrafya, varlık, din ve hatta cinsiyet bile insanların iklim değişikliği ile başa çıkma serüvenini etkiliyor. Çevresel Sosyal Bilimci olan ve disiplinlerarası çalışmaları olan Dr. Saleh Ahmed, iklim ve toplum arasındaki karmaşık ve dinamik ilişkilerin anlaşılması için kritik sorular sormaktadır. Ahmed, iklim değişikliğinin toplumun farklı kesimleri için farklı etkileri olabileceğini anlatırken doğup büyüdüğü Bangladeş'i bir örnek olarak ele alıyor. Farklı yaşam tarzlarının iklim ve hava değişikliklerine etkisini Bangladeş üzerinden anlamaya çalışıyor.

İnsanların iklim değişikliği tehditlerine karşı eşit derecede hazırlıklı olmadığını savunan Ahmed, Bangladeş'in kıyı bölgesinde iklim değişikliğinin etkilerinin daha farklı olduğunu belgeliyor. Ekstrem hava olaylarının yarattığı sıkıntılı durumlarda yaşayan insanları desteklemek için, bölgesel olarak mahkum olunan savunmasızlığın sosyal yapısını da anlamak gerektiğine inanıyor.

Aslında tüm Bangladeş tehlike altında. Ancak, Bengal Körfezi boyunca uzanan yoğun nüfuslu kıyı bölgesi büyük ölçüde güvenlik açığına sahip olan bir cephe hattı haline geliyor. İnsanlar sürekli olarak deniz seviyesinin yükselmesine, erozyona, tropikal siklonlara, fırtınalara ve düzensiz yağışlara maruz kalıyor. Hava ve iklim olaylarının beklentinin aksine bir değişiklik gösterdiği durumda ise gıda güvenliğinde ciddi bir azalma bekleniyor. Bu durum da ülkenin yoksullukla savaşını ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşma çabalarını etkiliyor.

Araştırmalar, ırk, etnik köken, din, cinsiyet, yaş ve diğer sosyoekonomik farklılıkların doğal afetin yarattığı olumsuz sonuçları artırabileceğini ve yerel savunmasızlıkları şekillendirebileceğini gösteriyor.

Varlık, din ve cinsiyetin rolü

2017 ve 2018 yıllarında Bangladeş kıyılarındaki “Kalapara” bölgesi deniz seviyesinin yükselmesi, tropikal siklonlar, kıyı selleri, düzensiz yağışlardan doğrudan etkilenmiştir. Ancak burada yaşayanların bu denli etkilenmesi ve savunmasız durumda olmaları din, etnik köken, cinsiyet ve çiftlik faaliyetlerinin büyüklüğü gibi etkenlere de bağlı.

Daha geniş bir operasyon faaliyetine sahip olan çiftçiler genellikle daha fazla paraya, sosyal güce ve yerel etkiye sahip. Çeşitli kamu ve özel kaynaklara daha iyi erişimleri bulunuyor. Bunun yanı sıra yoksul ve kısıtlı kaynaklara sahip olan kesim ise bu krizlerle yüzleşmek için bir donanıma sahip değiller.

Dini yapı da yerel savunmasızlıkları şekillendirmede hassas bir rol oynuyor. Kalapara'da dini çoğunluğu Müslümanlar, azınlığı ise Hindular oluşturuyor. Araştırmalar, Müslüman çiftçilerin hem tarım hem de tarım dışı faaliyetlerden Hindu çiftçilere kıyasla daha fazla para kazandıklarını gösteriyor. Müslüman çiftçiler doğal afet zamanlarında erken uyarılara ve mali destek, gıda yardımı gibi diğer kamu destekli ve özel yardımlara daha kolay erişebiliyor. Kalapara'da Hindu çiftçilerin çoğu zaman ötekileştirilmesi iklim krizi zamanlarında kaynaklara sınırlı erişim olarak karşılarına çıkıyor.

Cinsiyet ise bir diğer önemli faktör olarak karşımıza çıkıyor. Kadın çiftçilerin çoğunluğu yerel güç yapılarından hariç tutuluyor. Erkek nüfus daha güçlü bağlantılara sahip olduğu için hava ve iklim uyarılarını daha erken alıyor. Daha erken uyarı alabilmelerinin bir başka sebebi ise yerel pazarlara ve cep telefonlarına ulaşımlarının daha kolay olması. Bütün bu kaynaklar onlara hava ve iklim hakkında bilgi verirken, kadınlar genellikle dini ve kültürel kısıtlamalar nedeniyle iletişimde engellerle karşılaşıyor.

Kalapara'daki karmaşık demografik yapıda nüfus çoğunluğunu Müslümanlar ve Hindular olarak bölünmüş etnik Bengal'ler oluşturuyor. Diğer bir grup ise etnik azınlık üyeleri olan “Raknine”ler. Bu etnik azınlığın dil engeli ile karşılaması, yerel yönetimlere veya diğer sosyal ve politik etkinliklere katılma becerilerini sınırlıyor. Uzak köylerde yaşadıkları ve iletişimde sıkıntı yaşadıkları için büyük fırtınalar gibi doğal afetlerin erken uyarılarını çoğunlukla alamıyorlar.

Bangladeş tüm dünyaya örnek olabilir mi?

Tüm dünyada olduğu gibi Bangladeş'de de iklim krizi etkileri görülüyor. Bu krize uyum sağlamak için ülkedeki sosyal dinamiklerin karmaşık ve savunmasız yapısını anlamak gerekiyor.

Politikada söz sahibi olanlar iklim krizine yönelik durumlarda erken uyarılar, yiyecek veya diğer sosyal hizmetler sağlarken yerel sosyal dinamikleri göz ardı edebiliyor. Dikkatli bir planlama yapmadan veya yerel toplumları anlamadan aksiyon almak, bazı grupları savunmasız bırakabildiği gibi iklim değişikliği nedeniyle halihazırda zor durumda olan grupları gözden kaçırma riski de taşıyabiliyor.

Sonuç olarak sunduğu karmaşık sosyal yapı ve bundan doğan sosyoekonomik eşitsizliklerle Bangladeş’in iklim değişikliğine uyum sağlama yollarını arama yolculuğunun diğer ülkeler için de kapsayıcı bir örnek oluşturabileceğine inanılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

Brunel Emeklilik Ortaklığı’nın Sıfır Karbonlu Gelecek için Yeni Politikası

Birleşik Krallık’taki sekiz yerel Yönetim emeklilik programından biri olan Brunel Emeklilik Ortaklığı, iklim değişikliği risklerini yönetmek üzere yeni bir yaklaşım oluşturduğunu açıkladı.

Bu politikanın oluşturulması sırasında 130 varlık yöneticisi ile iletişim kuruldu ve 530 yatırım stratejisi iklim açısından gözden geçirildi.

Brunel’in yeni politikasının beş noktasını aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:

• Politika –Brunel, karbona anlamlı bir fiyat koymaları ve fosil yakıt sübvansiyonlarını kaldırmaları için politika oluşturucularını teşvik edecek.
• Ürün – Daha yaratıcı ürünlere talebin olduğu alanları belirleyerek bu alanlarda gelişmeyi desteklemek için Brunel yatırım yapacak.
• Portföyler– Brunel, bir dizi iklim senaryosu altında portföylerine stres testi uygulayacak. Böylece, iklim risklerine daha az maruz kalmayı gerçekleştirmek ve 2°C gelecek hedefi ile bir hizaya getirmek üzere şirketlerle etkin bir iletişim kurmak üzere yatırım yöneticilerini yönlendirmek ve bu hedefleri gerçekleştiremeyenleri değiştirmek hedefleniyor.
• Pozitif Etki – Brunel düşük karbon dönüşümüne yatırdığı portföy oranını ve portföylerinin Paris Sözleşmesi Hedefleri ile nasıl uyum sağladığını açıklayacak.
• İkna- Brunel öncelikli holdingleri ile iletişim kurarak, iklim yönetimi kalitelerini yükseltmek için onları ikna edecek. Bu süreçte Dönüşüm Yolu Girişimi’nin (Transition Pathway Initiative- TPI) değerlendirme yapısını kullanarak, adım adım ilerlemek ve 2022 itibariyle tüm önemli yatırımlarında TPI dördüncü seviyeye gelmek hedeflenecek.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

Mastercard, şirketleri iklim değişikliğine karşı birleştirmek ve mücadelelerini yoğunlaştırmak için bir platform oluşturdu

Mastercard’ın oluşturduğu “Paha Biçilmez Gezegen Koalisyonu (Priceless Planet Coalition)” şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarını birleştirmeyi ve çevreyi korumak için anlamlı yatırımlar yapmalarını amaçlıyor.

Citibank, Santander UK, IHS Markir, Saks Fifth Aavenue, L.L.Bean, New York Metropolitan Transportation Authority, Transport for London and American Airlines’ın da üyeleri arasında olduğu platform, önümüzdeki beş yılda 100 milyon ağaç dikmeyi taahhüt etmiştir.

Koalisyonun diğer hedeflerini aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:

• Koalisyon 3 milyardan fazla tüketici veya kurumsal Mastercard sahibine ulaşarak onları iklim değişikliği hakkında bilgilendirecek. Üyeler tüketicilerin toplu ve akıllı taşıma kullanımını teşvik edecekler.
• Üyeler sürdürülebilirlik stratejilerini uygulama ve gerçekleştirmede bilgi paylaşımı yolu ile birbirlerine yardımcı olacaklar.
• Kurumsal Mastercard sahipleri kartlarını seyahatlerde, mal ve hizmet alımlarında kullandıklarında koalisyonun ağaçlandırma girişimine katkı sağlayacaklar.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

BlackRock’ın kömür yatırımından çekilmesi yatırım dünyasında takdir topluyor

Dünyanın en büyük yatırım kuruluşlarından BlackRock’ın kömüre bağlı olan şirketlerin holdinglerine yapacakları yatırımlara son vermesi kararı ile BlackRock iklim dostu finansı destekliyor. Fakat BlackRock’ın vermiş olduğu bu karar, analistlerin aklında yatırımcıların dünyanın geleceğini nasıl önceliklendireceğine yönelik soru işaretleri yaratıyor.

Geçen hafta dünyanın en büyük özel yatırım fonunun, satışlarının çeyreğinden fazlasını kömürden elde eden şirketlerdeki hisselerini 2020 ortasına kadar elden çıkaracağını paylaşması fon yöneticileri tarafından olumlu bir adım olarak karşılandı. Bunun yanı sıra, BlackRock’ın yatırım stratejilerinde iklimi önceliklendirmesi ve fosil yakıtlarda tamamen çekilmeyi düşünüyor olması büyük ilgi çekti. Ancak aynı analistlere göre BlackRock'un planlarında bu yeni yatırım standartlarının sürdürülebilirliğini nasıl sağlayacağı henüz net değil.

İklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve yarattığı finansal yük su yüzüne çıktıkça giderek daha fazla şirket ve yatırımcı riski azaltmak için önlemler almaya başlıyor. Kömür de dünya ekonomisindeki hidrokarbonlar içinde çevre için en büyük zararı yaratanlardan.

BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 1,5 derece Paris iklim anlaşması hedefine ulaşmak için daha iyi bir şans elde etmek için, kömür kullanımının 2030 yılına kadar üçte iki oranında düşmesi ve 2050 yılına kadar tamamen sıfırlanması gerektiğini söylüyor.

BlackRock’ın iklim değişikliği üzerine aldığı sorumluluk yatırım sektöründe bir dönüşüm noktası niteliğinde. Fakat fosil yakıtların ve yenilenebilir kaynaklar için yapılan yatırımların takibini yapabilen Influence Map’in kurucusu olan Thomas O'Neill, BlockRock’ın bu hamlesinin kömüre olan yatırımını yarısından fazlasını bitirebileceğini söylüyor. Ancak, Norveç emeklilik fonunun 2015’te yaptığı benzer bir hatayı yapabileceği uyarısını ekliyor: Norveç fonu, kömür termik santralinden elde edilen satışın yüzde 25 ve üzeri satış yapan şirketlerle ilişkisini keserken, yüzde 25 barajının altındaki firmalara yatırım yapmaya devam etti ve bu da kömür termik santrallerine yaptığı yatırımları yüzde 12 oranında artırdı. Örneğin fon, dünyanın en büyük maden şirketlerinden biri olan Anglo-İsviçre devi Glencore'daki hissesini neredeyse ikiye katladı. O'Neill, sonuç olarak Norveç fonunun bu kadarının kömür sermayesi üzerinde çok küçük bir etki yarattığının altını çiziyor.

IEEFA’nın enerji finansı direktörü Tim Buckley, BlackRock’ın bu stratejisinin küresel yatırım topluluklarında önemli bir adım olduğunu belirtiyor. Paris Anlaşması’nın ilkelerine uymaya çalışan bir şirketin aynı zamanda dekarbonizasyon sözü verdiğinin de altını çiziyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

A Listesi: İklim değişikliğine karşın adımlar atan şirketler

Kar amacı gütmeyen Karbon Saydamlık Projesi (CDP), çevresel veriler sunan 8.000'den fazla şirketin yüzde 2'sini “A Listesi” adı altında sıraladı. Bu sıralamayı, Davos’ta Ocak ayında gerçekleşen iş insanı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısına denk gelecek şekilde yayımlandı.

Japonya ve ABD, 'A Listesi' şirketlerinin genel merkezlerine en çok bulunduğu ülkelerken, bölgesel blok olarak Avrupa en yüksek sayıya ev sahipliği yapıyor.

Şirket isimleri olarak bakıldığında BT, Danone, Microsoft ve Sony, en üst sıralara sahip 178 şirket arasında yer alıyor.

Olumlu adımlara örnek olarak, Japon elektronik devi Sony'nin oyun konsollarını daha enerji verimli hale getirdiği ve Danimarkalı oyuncak üreticisi LEGO'nun 2025 yılına kadar tüm paketlemede ve 2030 yılına kadar tüm ürünler için sürdürülebilir malzemeler kullanmayı amaçladığı, verilebilir.

Listede önde gelen küresel şirketler arasında AstraZeneca, L'Oreal, Sainsburys, Nestle, LEGO, Walmart ve Bayer de bulunuyor. Ek olarak Microsoft da bir taahhütte bulundu ve 45 yıl içinde yaymış olduğu kadar karbon emisyonunu gidermeye söz verdi.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

Larry Fink Sürdürülebilirlik Raporunuzu Okumayacak

CEO’lara yönelik yazdığı mektupta, BlackRock CEO’su Larry Fink iklim değişikliğinin finans sektörünü köklü bir şekilde yeniden şekillendirdiğini ve yakın gelecekte sermayenin büyük bir kısmının da yeniden bölüştürüleceğini ifade etti. Bu mektuba ilişkin Harvard Business Review’da Mark R. Kramer tarafından ele alınan yazıyı S360 Finans haber bülteni için çevirdik.

BlackRock sürdürülebilirliği, yatırım stratejisinin merkezine almak üzere taahhüt verdi. Fink, şirketleri sürdürülebilirlikle ilgili açıklamalar ve iş uygulamalarının altında yer alan sürdürülebilir adımlar konusunda yeterli ilerleme kaydetmediklerinde yönetim kurulu üyelerine karşıt daha fazla oy kullanacaklarını belirtti.

Bu, dünyanın en büyük hissedarından gelen bir uyarı. Bu uyarı aynı zamanda finans, yatırımcı ilişkileri ve sürdürülebilirlik, yani nadir bir araya gelen üç farklı tarafı temsil ediyor:

Birçok şirket için sürdürülebilirlik ikinci planda. İş modellerinin tamamını sürdürülebilir hale getirmek ve paydaşların refah seviyesini şirketlerinin uzun dönemli hedefleri arasına koymak yerine, birçok şirket toplumsal sorunları çözmek için Kurumsal Sosyal Sorumluluk departmanlarını veya sivil toplum kuruluşlarını görevlendiriyor. KSS departmanlarından ya da STK’lardan aldıkları sonuçları da yıllık sürdürülebilirlik raporlarında yayımlıyorlar. Fakat asıl sorun, yatırımcıların yayımlanan sürdürülebilirlik raporlarını okumaması.

Okumamalılar da. Mark R. Kramer, Michael Porter ve George Serafeim, birlikte ele aldıkları “ESG başarısız olursa” adlı makalelerinde belirttikleri gibi neredeyse bütün sürdürülebilirlik raporları güvenilmez, tutarsız ve global seviyede etki oluşturma hedefi için hiçbir değer oluşturmayan verilerden oluşuyor. Başka bir raporda ise, Serafeim her şirketin insanlar ya da dünya için pozitif veya negatif bir etki oluşturduğunu iddia ettiği ama bu etkilerin ne karşılaştırılabilir ne de kapsayıcı bir biçimde ölçülebildiğini savunuyor.

Fink’in, sürdürülebilirlik politikaları en iyi olan şirketler arasında sermayenin bölüştürüleceğine dair tahmini doğruysa, yatırımcılar sürdürülebilirlik stratejilerinin ekonomik önemini anlayabilmeleri için yeni veri kaynaklarına ihtiyaç duyacak.

Bu durum şirketlerin ileride yatırımcıları ile farklı şekillerde iletişime geçmeleri gerektiği anlamına geliyor. Şirketlerin en öncelikli konularda (SASB, Sürdürülebilirlik Muhasebe Standartları Kurulu’nca belirlenen) şirket planlarını kamuyla paylaşmaları Fink’in de önerdiği gibi gerekli bir adım.

Fakat asıl soru, iklim değişimine ve sosyal etkiye önem veren yatırımcılar tarafından şekillenen bir gelecekte, belirli bir sektör şirketinin gelişmeye eğilimli olup olmadığı. Ve bu sorunun sermaye piyasaları tarafından duyulması isteniyorsa, cevapların mali bilançolar, çeyrek raporları ve yatırımcı brifingleri ile verilmesi gerekiyor – sürdürülebilirlik raporları ile değil.

Şirketler, işlerini etkileyen sosyal ve çevresel konulara yönelik planlarını paylaştıklarında piyasaların bu paylaşımlara cevap verdiğine dair kanıtlar halihazırda mevcut. CEO'lar “Strategic Investor Initiative of the Chief Executives for Corporate Purpose (CECP)” gibi etkinliklerde uzun vadeli planlarını açıkladıklarında planları neredeyse her zaman iklim değişikliği, ekonomik fırsatlar ve paydaşların refah seviyesi konularını göz önüne alan tasarılardan oluşuyor. Yapılan bir çalışma, şirketin hisse fiyatlarının bu paylaşımlara tepki verdiğini gösteriyor. Diğer bir deyişle, yatırımcılara veri sunulduğu takdirde, yatırımcılar planları için bu verileri kullanıyorlar.

Fakat uzun vadede planlama tek başına yeterli değil. İhtiyaç duyulan şey yeni bir dil – veya sosyal etkiyi ve ekonomik performansın birlikte çalışmasını sağlayabilecek bir köprü. Şirketler yarattıkları ortak değerleri yeni bir şekilde raporlamaya başlamalılar. Alternatif olarak, Serafeim şirketlerin çevreye, topluma ve kendi paydaşları üzerindeki etkisini analizlerine yansıtan, “Etki Ağırlıklı Muhasebe (Impact-Weighted Accounts)” sistemini öneriyor.

Ortak paydaş değerlerini hesaplarken ya da şirketlerin etki değerlendirmeleri yapılırken ortaya birçok sorun çıkacak (Bu konuda sosyal etki danışmanlığı, The Social Impact Consultancy, FSG, bir çalışma başlatıyor ve şirketlerin katılmasını bekliyor.)

Fakat bugün bile, kendilerini pozitif sosyal etki ile diğer kurumlardan farklılaştıran şirketler konu üzerinde gelişmekte. Walmart başlangıç maaşlarını yükselttiğinde, iş hacmi küçülmüş ve üretkenlik artmış. Novartis, Hindistan’daki kırsal bölgelere sağlık eğitimi götürdüğünde, 70 milyon potansiyel müşterisi olan yeni bir market oluşturdu. PayPal kredi başvuruları reddedilen küçük işletmelere yeni bir finansman yolu bulduğunda, 10 milyar dolarlık bir market oluşturma şansına sahip oldu.

Bu örnek verilen şirketlerin yapamadıkları ise yatırımcılara, sosyal etkileri ve ekonomik performansları arasındaki nedensel bağlantıyı etkili bir şekilde iletmek. Ve bu bağlantı olmadan, yatırımcıların gelişebilecek şirketleri ayırt etmesi neredeyse imkansız.

Larry Fink’in düşünmüş olduğu gelecek hiç de uzak değil ve BlackRock’ın kaldıracı bu süreci daha da hızlandıracak. Sürdürülebilirlik ve finans arasında köprü kuran yeni bir dile ihtiyaç var.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

Enerji dönüşümünü 2030’a kadar ertelemek 1,2 Trilyon Dolarlık sermayeyi riske sokacak

Uluslararası Enerji Ajansı’nın yeni raporuna göre, iklim değişikliğine karşı mücadelede en büyük engellerden sorumlu petrol ve gaz şirketlerinin enerji dönüşümlerini 2030’a ertelemeleri halinde 1,2 Trilyon Dolar sermaye sıkıntıya girecek.

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum- WEF)’nun Ocak 2020’de Davos’ta gerçekleşen yıllık toplantısında sunulmak üzere hazırlanan ‘Enerji Dönüşümünde Petrol ve Gas Endüstrisi’ raporunda, petrol ve gaz şirketlerinin kısa dönemli getirileri ile uzun dönemli çalışma lisansları arasında denge sağlamak için iklim değişikliğine yönelik çabalarını arttırmaları gerektiğinin altı çizilmektedir.

Raporda, emisyon azaltımı uygulamasında gecikme olursa veya piyasa katılımcıları piyasa sinyallerini dikkate almazlar ise sorunlu sermaye seviyesi hızla yükselebileceği belirtiliyor. Dönüşümün 2025’e ertelenmesi halinde sorunlu sermayenin 950 Milyar dolara, 2030’a ertelenmesi halinde ise sorunlu sermayenin 1,2 Trilyon dolara yükseleceğine işaret edilmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

13 February

AB Komisyonu Başkanı von der Leyen'in Dünya Ekonomik Forumu'nda açılış konuşması

22 Ocak’ta Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nun 50. zirve toplantısında AB Komisyonu Başkanı von der Leyen yaptığı açılış konuşmasında, iklim değişikliğine ve iklim finansmanına yönelik aşağıda özetlenen konuların altını çizdi:

• AB Komisyonu, Avrupa Yeşil Anlaşmasını birinci önceliği olarak kabul etmektedir. Avrupa 2050 yılında iklim nötr katkılı ilk kıta olma vaadini verdi. Bunun gerçekleşmesi için gereken yatırım, inovasyon ve yaratıcılığı sağlamayı taahhüt ediyor.
• Önümüzdeki on yılda Avrupa bütçesinden 1 Trilyon Euroluk yatırım gerçekleştirilecek ve bu bir yeşil yatırım dalgası yaratacaktır.
• Geçtiğimiz ay, 6 Trilyon varlığı temsil eden en büyük yatırımcılardan 44’ü AB’den iklime nötr katkıyı kanun olarak düzenlenmesini talep ettiler. Bu kanunun çıkarılması, yatırımcıların uzun vadeli yatırım yapmak için ihtiyaç duyduğu güveni, hesap verebilirliği ve güvenilirliği sağlayacak.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

50. Dünya Ekonomik Forumu’nun ana temasını Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları belirledi

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu (WEF), 117 ülkeden iş insanı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getirdi.

Davos haftası boyunca Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenli raporlar, duyurular ve taahhütler yayınlandı. 2020 Ocak ayı ise şirketlerin, STK’ların ve hükümetlerin sürdürülebilirlik dünyasında atmaları beklenen adımların gözlemlendiği bir ay olarak önem kazandı. Bu sene sürdürülebilirlik ve iklim krizine ilişkin konular ana tartışma konuları olarak belirlendiği için WEF’e, Yeşil Davos ünvanı verildi. Resmi teması “Uyumlu ve Sürdürülebilir Bir Dünya için Paydaşlar” olan forumun aynı zamanda sıfır karbon olması hedeflendi. Forumda elektrikli araçlar sıralandı, vegan menüler ve etsiz proteinli opsiyonlar sunuldu.

Oturumlarda konuşulan konular oldukça geniş bir yelpazeye sahip olsa da özellikle ilgi çeken konular arasında; sürdürülebilir gıda sistemleri, doğaya dayalı çözümler, sürdürülebilir moda, döngüsel ekonomi ve ESG yatırımı vardı. WEF tarafından yayımlanan 2020 Küresel Riskler Raporu bir hafta önceden bu durum için gerekli hazırlığı başlatmıştı. Geçen haftaki yazımızda da yer verildiği gibi bu raporun amacı birçok farklı sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşu temsilcisinin bir araya gelmesiyle önümüzdeki 10 yıl için dünyanın ve sektörlerin beklediği riskleri tanımlıyor. Raporun dikkat çekici bir özelliği ise 15 yıllık tarihinde ilk kez, ilk beş riskin tümünün çevresel faktörlere ait olmasıydı. Geçtiğimiz 5 yıla bakıldığında ise, bunun devam eden bir trend haline geldiği anlaşılıyor.

Forumda sürdürülebilirliğin farklı yanlarını ve onu bekleyen zorlukları ölçmek için araçlar oluşturmak kesişen bir odaktı. Üç gün boyunca devam eden gündemin önemli noktalarından biri ise WEF’in Uluslararası İş Konseyi, Büyük Dört (the Big Four) denetim firması (Deloitte, EY, KPMG ve PwC) ile "Sürdürülebilir Değer Yaratmanın Ortak Ölçütlerine ve Tutarlı Raporlamasına Doğru" adı alındaki iş birliğiydi. Bu iş birliğindeki amaç ise farklı sektörler ve şirketlerin yıllık raporlarında kullanılacak bir dizi yeni tutarlı ölçüt ve açıklamalar oluşturmak olarak gözlemleniyor.

Sunulan ölçüt ve açıklamalar, SKA'lar ve ESG alanlarıyla uyumlu dört başlık halinde düzenleniyor:

• Yönetim (SKH 12, 16 ve 17 ile uyumlu) – bir şirketin etik ve toplumsal faydaya bağlılığı
• Gezegen (SKH 6, 7, 12, 13, 14 ve 15) – iklim sürdürülebilirliği ve çevresel sorumluluk
• İnsan (SKH 1, 3, 4, 5 ve 10) – insan ve sosyal sermayenin iş dünyasındaki rolü
• Refah (SKH 1, 8, 9 ve 10) – adil ve kapsayıcı büyümeye iş katkıları

Yeni bir metodoloji oluşturulacağı ve oluşturulurken mevcut çerçevelerden ve standartlardan yardım alınacağı iddia ediliyor. Bu metodolojin yeni standartlar mı oluşturacağı yoksa karma birtakım ölçütler mi olacağı ise devam eden bir tartışma konusu.

Forumda birtakım önerilerde de bulunuldu. Bunlara bakıldığında ise öne çıkan sonuç şirketlerin SKA’lara ulaşma yolunda neler yaptığını rapor etmekle yetinmemesi gerektiği oldu. Şirketlerin, yatırım faaliyetleri de dahil olmak üzere tüm ticari faaliyetlerinin SKA'lar yolundaki ilerlemeyi nasıl etkilediği, ilerlemenin boyutu ve nelerde eksik kalındığıyla alakalı daha spesifik verilere yönelmeleri gerektiği düşünülüyor. Aksi takdirde, şirketler tarafından sadece olumlu bildirimler yayımlanmasının ötesine geçmek mümkün gözükmüyor.

Forumda daha iyi ve kapsamlı ölçümler için ölçütler ve açıklamaların yanı sıra araçlar ve platformlar da tanıtıldı. Bunlardan biri, S&P Global tarafından iklim değişikliğinin şirketler ve yatırımcılar için düzenlemeler, değişen pazar dinamikleri ve teknoloji aracılığıyla nasıl önemli bir geçiş süreci ve fiziksel riskler oluşturduğunu inceleyen "etkileşimli bir veri duvarı" olan The Big Picture on Climate Risk’i tanıttı.

Dünya çapında insanların bir araya gelmeleri, fikirlerini paylaşmaları ve iş birliği yapmaları için gerekli koşullar oluşturmak her geçen gün daha büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Hem günümüz ve geleceğin bireyleri hem de dünya için sürdürülebilirliği hayatlarımıza entegre etmek amacıyla bir araya gelinmesinin faydalı sonuçlar doğurabileceği 50. Dünya Ekonomik Forumu’nda da görünüyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

Yapay Zekada İnovasyon: Şehirlerde Karbon Nötrlük

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

6 Avrupa şehri; Helsinki, Amsterdam, Kopenhag, Stavanger, Tallin ve Paris, yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonlarını önlemek amacı ile ve şehirlerin iklim taahhütlerini sağlamaları için Avrupa Birliği tarafından 3 yıl süreli finanse edilen AI4Cities projesi adı altında bir araya geliyor.

AI4Cities projesi aracılığı ile üye şehirler Ticarileşme Öncesi Tedarik süreçlerinde kamu sektörünün ihtiyaçlarını karşılayacağı çözümlerin ne olduğunu belirleyeceği bir süreçten geçecek. Öncelikli olarak, satın alma yetkilileri, karbon nötrlük hedefine ulaşmak için enerji ve hareketlilik (mobility) alanlarında çözümler için ihtiyaçları ve yerine getirilmesi gereken koşulları belirleyecek. Daha sonra, bu şehirler, startup’ları, kobileri, daha büyük şirketleri ve diğer paydaşları yapay zeka, Nesnelerin İnterneti (IoT) ve 5G gibi benzer teknolojilere başvurarak inovatif çözümler üretmeye davet edecek.

AI4Cities’de proje koordinatörü ve Forum Virium Helsinki’de proje yöneticisi olan Kaisa Sibelius, AI4Cities için şunları söyledi: “Şehirlerin ve bölgelerin konu iklim olduğunda söyleyecek ve yapacak çok şeyi var. Ülkelerin iklim hedeflerine ulaşmalarında onlara yardımcı olmak için iyi bir donanıma sahibiz. AI4Cities, liderlik kabiliyetimizi ve Ticarileşme Öncesi Tedarik (Pre-Commercial Procurement, PCP) stratejilerimizi kullanarak Avrupa’daki inovasyonu, yapay zeka kullanımını ve sürdürülebilirliği artırma konusundaki istekliliğimizi gösteriyor.”

AI4Cities 5 farklı kısımdan oluşuyor: hazırlık aşaması, üç farklı araştırma ve geliştirme aşaması ve bir final etki değerlendirme aşaması. Hazırlık aşamasında, tedarikçi şehirler toplantılar, workshoplar ve işbirlikleri gibi etkinlikler düzenleyerek birlikte üretim pratiklerini gerçekleştirecekler. Araştırma ve geliştirme süreci ise kendi içerisinde üçe ayrılarak: çözüm üretim aşaması, prototip oluşturma ve prototipin test edildiği süreçlerden oluşuyor.

AI4Cities tedarik hedefine en az 40 farklı girişimci bularak ve finanse ederek ulaşacak. Birinci aşamada bu girişimciler raporlarını, fikirlerini ve araştırma sonuçlarını sunacak. Daha sonra bu girişimcilerden en az 20 tanesi prototiplerini geliştirmek üzere ikinci aşamaya davet edilecekler. İkinci aşamadan sonra en az 6 girişimci üçüncü aşamaya davet edilerek pilot çalışmalarına başlayacaklar.

AI4Cities projesinin etkisini artırmak için, üye şehirlerden yetkililer seçilecek. Seçilen yetkililer PCP sürecini takip edecek ve projenin işleyiş sürecinde destekçi olarak rol alacaklar. Sürdürülebilir kalkınmayı taahhüt eden ve ulusal ve bölgesel seviyede çalışan ICLEI, Local Governments for Sustainability, yetkililerin seçilmesinden sorumlu olup, aynı zamanda PCP sürecinin geliştirilmesinden de sorumlu olacak. Türkiye’de Marmara Belediyeler Birliği’nin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin, ve Eskişehir, Tepebaşı Belediyesi’nin üyesi olduğu ICLEI yerel belediyelerle yaptığı çalışmalardaki gibi projeye dahil olan şehirler için yönergeler oluşturacak.

Son aşama olarak, PCP’de elde edilen sonuçları geliştirmek üzerine odaklanılacak. ICLEI’da koordinatör olarak görev alan Philipp Tepper’ın söylediği gibi ICLEI Procura+ ağı sayesinde üye şehirler Ticarileşme Öncesi Tedarik sürecini en verimli şekilde kullanarak üye şehirler kamu sektörünün ihtiyaçlarını karşılayacağı çözümlerin ne olduğunu belirleyebilecek ve bu sayede sürdürülebilirliğe katkı sağlanırken aynı zamanda karbon ayak izinde de azalmalar yaşanacak.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

Modanın yeni trendi: H&M kıyafetlerde geri dönüşüm üzerine çalışıyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Moda endüstrisi çevre kirliliği sorununun en ciddi aktörlerinden. Ellen MacArthur Foundation’ın uyarısına göre, eğer moda endüstrisi bu konuda bir önlem almaz ise 2050 yılına kadar 2 derecece kalmak için ayrılan karbon bütçesinin çeyreğinden fazlasını moda endüstrisi kullanmış olacak. Bu sorun, moda endüstrisinin üretmiş olduğu ürünlerde neredeyse hiç geri dönüşüm olmamasından kaynaklanıyor.

Dünya çapında, kıyafet yapımında kullanılan materyallerin %87’si kullanıldıktan sonra ya atık depolama alanlarına bırakılıyor ya da yakılıyor. Bu materyallerin %1’den daha azı yeni kıyafet yap amacı ile geri dönüşümde kullanılıyor. Dahası, moda endüstrisi kullan ve at anlayışını yüz yıldan daha fazla bir süredir değiştirmiyor ve geri dönüşüm kıyafetleri söküp iplik haline getirmekten ileri gitmiyor.

Geleneksel mekanik geri dönüşüm, kumaşın hem lif kalitesini düşürüyor hem de geri dönüştürülen kumaşların daha önce kullanılmamış kumaşlarla karıştırılarak üretim yapabilmek için kullanılması gerekiyor. İsveç merkezli yeni bir şirket olan Re:newcell’in uyguladığı kimyasal çözücüler sayesinde kumaşları birbirinden ayırırken lif kalitesinde daha önce kullanılmamış etkisi yaratan “chemical garment to garment” geri dönüşüm yöntemi ise moda endüstrisinde sürdürülebilirlik ve geri dönüşüm anlamında yeni bir akım yaratıyor.

Moda endüstrisindeki Re:newcell tarafından geliştirilen “chemical garment to garment” geri dönüşüm metodu H&M’den ve İsveç merkezli moda zinciri olan KappAhl’dan gelen yatırımlar sayesinde araştırma ve geliştirme alanında daha çok fırsat yakalıyor. Re:newcell ile yaptığı ortaklığın yanı sıra, H&M’in girişimcilik kolu olan CO:LAB Hong Kong Tekstil ve Konfeksiyon Araştırma Enstitüsü’ne, Hong Kong Research Institute of Textiles and Apparel (HKRITA), 6 milyon avroluk yatırım yaparak moda endüstrisinde sürdürülebilirlik alanında örnek liderlik teşkil ediyor. HKRITA ile geri dönüşüm adına geliştirdikleri teknolojileri kâr amacı gütmeden gerçekleştirdiklerini belirten H&M Vakfı İnovasyon Lideri Erin Bang, geliştirmiş oldukları teknolojileri endüstrisindeki diğer şirketlerle de paylaşacaklarını belirtiyor.

Moda endüstrisindeki kullanılan kıyafetlerin geri dönüşüm oranının %1’den bile daha az olması sebebi ile H&M gibi büyük şirketlerin moda sektöründe sürdürülebilirlik üzerine AR-GE çalışmaları yapan şirketlerle işbirliği yapması ve kendi vakıflarının bu alan üzerine yatırımlar yapması, moda sektöründe sürdürülebilirlik adına ümit verici gelişmeler olduğunu gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 February

UNICEF’in yeni çadır tasarımı iklim değişikliğiyle mücadele ediyor

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Son yirmi yıldır UNICEF çadırları sığınma kamplarında, geçici okullar ve sağlık ocakları olarak görev yapıyor. Basit, geniş ve çok işlevli olan bu çadırlar sığınmacıların temel korunma ihtiyaçlarını karşılıyor. Ancak başka pek çok alanda yetersiz ve her geçen yıl daha fazla alanda yetersiz kalıyor.

Sorunların kaynağı düşünüldüğünde, en temel sebep iklim değişikliği. Sığınma kampları iklim değişikliğinden sarsıcı derecede etkileniyor. Fırtına, sel gibi afetler kamp alanlarının zarar görmesine ve çadırların parçalanmasına sebep olarak insanları savunmasız bırakıyor. Sıcak günlerde çocuklar çadırların içinde duramıyor. Sıcak dalgalarından fırtınalara, iklim değişikliği ile artan şiddetli hava olayları eski çadır tasarımlarının baş edemediği boyuta ulaşmış durumda. UNICEF’in Kopenhag lojistik biriminde proje yöneticisi olarak görev yapan Bo Sorensen, çadır tasarımının yirmi yıl öncenin iklimine uygun olarak tasarlandığı için yetersiz kaldığını ifade ederek iklimin çok hızlı değiştiğine dikkat çekiyor.

Günümüzde satışa sunulan çadırlar arasında söz konusu ihtiyaçları karşılayabilecek bir tasarım bulunamadığı için UNICEF, kendi tasarımını yapma kararı aldı. UNICEF’in tıbbi gereçlerden mataralara uzanan 20 ürünlük bir inovasyon portföyü bulunuyor.

UNICEF'in geliştireceği bu yenilikçi çadırın odağı çok amaçlı olmak. Özellikle çocuklar için afet ve çatışma sonrası insani yardım sağlayan UNICEF, temelli barınma olanağı yaratmaktansa eğitim, beslenme, sağlık gibi konularda kullanılmak üzere çadır kuruyor. Her yıl binlerce devasa çadırı dünyanın dört bir yanına ulaştırıyor. Kimi bölgelerde kar fırtınalarına, kimi bölgelerde ise dayanılmaz sıcaklara karşı dayanıklı ve konforlu olması gereken bu çadırların çeşitli koşullara uyum sağlayabilmesi çok önemli.

UNICEF ekibi, son kullanıcının dışında ürünün ulaştırılmasına dahil olan depo ve gümrük görevlileri ile de görüşerek çadırın sahip olması gereken özellikleri belirledi. Bu bütünsel yaklaşımın sonucunda karşılanması gereken yaklaşık 1000 ihtiyaç tespit edildi. Son tasarım bu ihtiyaçları karşılamak üzere pek çok özellik ve duruma göre eklenebilen parça içeriyor. Çadırın iskeleti, erkek halatları ve yere sabitlenmesi konularındaki gelişmeler sayesinde rüzgâr tüneli testlerinde çadırın kasırga şiddetinde rüzgarlara karşı koyabildiği görüldü. Sıcak günler için ise karşılıklı konumlandırılarak hava akışını arttıran ve cibinlik ile örtülmüş pencereler serinlik sağlıyor.

Ek olarak, çadırın çatısında gölge ağı adı verilen ikinci bir katman, güneş ışınlarını saptırmaya yardımcı oluyor ve çadırın havalanmasını sağlayan bir rüzgâr tüneli oluşturuyor. Gölge ağı aynı zamanda, şiddetli bir fırtınada yağmurun veya karın çadırın üstünde birikmesini önleyerek çadırın çökmesine engel olmak için tasarlandı. Soğuk iklimlerde, yalıtım amaçlı eklenebilecek bir kış astarı da bulunuyor.

Kolay taşınabilir ve kurulabilir olması bir çadırın en hayati özellikleri arasında. 48 metrekarelik devasa çadırların ağırlığı yarım tona kadar çıkabiliyor. Bu afet ve çatışma zamanlarında çadıra ihtiyaç duyan kimseler için büyük bir zorluk. Sorensen, çadırların 40°C derecede veya dağlık bölgelerde taşınması gerektiğini ve bunların standart çadırlarla mümkün olmadığını ifade ediyor. UNICEF’in yeni çadır tasarımı hala ağır olsa da ek parçaların sırt çantalarında taşınabiliyor olması bir miktar kolaylık sağlıyor. Yönergeler ise sığınmacıların da rahatlıkla anlayarak uygulayabileceği şekilde yazıldı.

Çadır prototipi bugüne kadar kuru sıcak iklime sahip olan Uganda, nemli sıcak olan Filipinler ve soğuk iklimli Afganistan olmak üzere üç iklimde test edildi.

PAYLAŞ: DETAY

23 January

Lemurlarla birlikte biyoçeşitlilik de tehlikede

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Afrika'nın güneydoğu kıyılarındaki Madagaskar adası, Afrika’dan 115 milyon yıl önce kopması sebebiyle, endemik en az 12.000 bitki türüne ve 700 omurgalı türüne ev sahipliği yapıyor. Bu egzotik ada aynı zamanda çok yoksul bir ülke ve yerliler hayatta kalmak için bulundukları coğrafyadaki doğal kaynaklara muhtaç oluyor. Madagaskar’ın insan faaliyetleri ve iklim değişikliği tarafından tehdit alında kalması, biyoçeşitliliğe ormansızlaşma ve doğal yaşam alanlarının yok edilmesi aracılığıyla ciddi oranda zarar veriyor. İklim değişikliği günümüzde küresel düzeyde dikkat çekse de araştırmalar Madagaskar için tehlikenin baskın sebebinin iklim değişikliği olmadığını gösteriyor.

Madagaskar geçtiğimiz 60 yılda ormanlık alanlarının neredeyse yarısını (%44) kaybetti. Bu kaybın en büyük sebebinin ormanlık alanların tarla alanı oluşturmak için yakılması ve kömür madenleri olduğu savunuluyor. Ormansızlaşma, canlı kaynaklarının aşırı kullanımı ve endemik türlerin avlanıp satılması birçok türün ve doğal yaşamlarının yok oluşuna sebep oluyor.

Yakalı lemur da insan faaliyetleri sonucu tehlike altında kalan bir canlı. Daha da önemlisi, habitat kaybı yakalı lemurların coğrafi dağılımını ve genetik sağlığını da etkiliyor. Ormansızlaşmanın, kontrol altına alınmazsa, yakalı lemurların tüm doğu yağmur ormanı habitatını ve bu habitattaki hayvanları ortadan kaldırabileceğinden endişeleniyor. Yakalı lemurlar için orman kaybının etkileri iklim değişikliğinin etkilerini büyük bir oranda geçiyor. Bu örnek özelinde ise yakalı lemurlar Madagaskar'daki toplam primat dışı topluluk zenginliğinin önemli bir göstergesi haline geliyor.

Kasım 2019'da yayınlanan bir çalışmada, lemurların hayatta kalmalarının habitatlarına bağlı olduğunu gösteriliyor. Bu çalışma lemurların yayılmasını engelleyen doğal ve insan kaynaklı engeller ve genlerinin habitatlar arasında değiştikçe ve çoğaldıkça yarattıkları hareketleri izlenerek gerçekleştirildi. Gen akışı (gen akımı) olarak da bilinen bu hareket, popülasyonlardaki genetik çeşitliliği korumak ve lemurların değişen ortamlara uyum sağlamasına izin vermek için önemli. Bu analize dayanarak insan aktivitesinin yakalı lemurların popülasyon yapısının ve gen akışının en iyi göstergesi olduğu sonucunda varılıyor. İnsan topluluklarından sonra ise ormansızlaşma en önemli ikinci engel olarak sıralanıyor. Sonuç ise habitat kaybının yakın gelecekte yakalı lemurlar için iklim değişikliğinden daha acil bir tehdit haline geldiği yönünde.

Bu durum sadece yakalı lemurlar için değil, aynı zamanda yakalı lemurların bulunduğu bölgelerdeki diğer bitki ve hayvanlar için de tehlike teşkil ediyor. Küresel düzeyde de bitki türlerinin üçte birinden fazlası (yaklaşık %36,5) aşırı derecede nadir olarak tanımlanıyor. Nadir türlerin var olduğu bölgelerde insan etkisinin daha yüksek düzeyde olduğu düşünüldüğünde insan faaliyetlerinin denetlenmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

23 January

Çin’de plastik atığı mücadelesi başladı. Peki tüketiciler ne diyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’e göre tek kullanımlık plastik, 21. yüzyılın en hayati sorunları arasında. Buna cevap olarak devletlerin tek kullanımlık plastiklere yönelik yeni uygulamalar ve yasaklar getirdiğini görüyoruz.

Çin, 2020’nin sonuna kadar bütün büyük şehirlerinde, 2022’de ise tüm şehirlerinde plastik poşetleri yasaklayacağını açıkladı. Taze ürünler satan marketler, 2025’e kadar yasaktan muaf tutulacak. Plastik poşet yasağına benzer şekilde 2020’nin sonundan itibaren lokantalarda tek kullanımlık pipetler kullanılmasına yasak getirilecek. 2025’e kadar ülke genelinde lokanta sektörünün tek kullanımlık plastik tüketimini %30 düşürmesi isteniyor. Tüm bu düzenlemelere ek olarak, geçtiğimiz yıllarda plastik atığı ithalatına yasak getiren Çin, geri dönüşümün ve yeniden kullanımın arttırılması amacıyla “kapsamlı kaynak kullanımı” tesisleri inşa etmeye başladı.

Avrupa Birliği ise 2025’e kadar ambalaj üretiminde 10 milyon ton geri dönüştürülmüş plastiğin değerlendirilmesi hedefini koymuş durumda. Avrupa pazarına giren tüm plastik ambalajların uygun maliyetle üretilerek geri dönüştürülebilir veya tekrar kullanılabilir olması amaçlanıyor. Birleşik Krallık ise Nisan 2022’den itibaren plastik ambalaj üretimi ve ithalatına vergi getirmeyi tasarladığını açıkladı.

Buna karşılık ambalaj üreticileri yeni yasal düzenlemelere ve tüketici farkındalığına göre kendini yeniden konumlandırıyor. 2019’da 70 şirket, ürünlerinde geri dönüştürülmüş plastiği daha çok kullanmak ve 2025’e kadar geri dönüştürülmüş plastik pazarını en az %60 büyütmek için gönüllü taahhütte bulundu. Dünyanın en büyük plastik ambalaj kullanıcısı şirketleri, ambalajlarında geri dönüştürülmüş plastik kullanımını beşe katlayarak %22’ye yükseltmek üzere 2025 yılına hedef koydular.

Atılan plastikten yapılmış şişeler ile geri dönüştürülmüş kâğıttan üretilmiş ambalajlar bir süredir hayatımızda. Yeni pek çok ünlü markanın gıda sınıfı ambalajlarında geri dönüştürülmüş karışık plastik atıkları kullandığı haberleri geliyor. Kişisel bakım ve sağlık ürünleri de atık plastikten üretilmiş ambalajlara geçiyor.

Ürünün kalitesi, işlevselliği ve fiyatını etkilemediği sürece geri dönüştürülmüş ambalajların tüketiciler tarafından tercih edilebildiğini görüyoruz. Nielsen şirketinin ABD’de 21.000 hane ile gerçekleştirdiği 2019 araştırması, çevre dostu ürünlerin ve geri dönüştürülmüş ambalajların tüketicilere yüksek oranda hitap ettiğini gösteriyor. Aynı şekilde GFK’nin hazırladığı başka bir anket tüketicilerin, üreticilerin ilk adımı atıp daha çevre dostu ürünler sunarak sorumlu tüketime ön ayak olmalarını beklediğini gösteriyor. DS Smith’e göre görüşülen her on kişiden dokuzu, aynı kalitede iki ürün arasından daha az plastik ile ambalajlanmış olan tercih ediyor.

Ancak “yeşil badana” (greenwashing) tüketiciler için caydırıcı bir unsur. Sürdürülebilir ambalajlamanın uluslararası standartlara bağlanması ve güvenilir bir referans ile pazara sunulması bekleniyor. Tüketiciler arasında etiketlere duyulan güven düşük düzeyde. Bu sebeple, markaların somut verilere dayalı etkili bir iletişim gerçekleştirmesi önem taşıyor.

Avrupa Birliği, ürün etiketleme konusunda daha net standartlar getirmek üzere çalışmalar yürütüyor. Avrupa Komisyonu’nun geliştirmekte olduğu Ürün Çevresel Ayak İzi (Product Environmental Footprint-PEF) metodu yeni yasal düzenlemeler için iyi bir başlangıç noktası. PEF, ürünlerin yaşam döngüsünü inceleyerek karbon ayak izi ve doğal kaynak kullanımı gibi etkiler üzerinden ürünlerin çevresel performansını ölçüyor. PEF verilerini temel alan “eko-etiketler” tüketiciler için kıyaslanabilir bir bilgi kaynağı oluşturma potansiyeline sahip. QR kod gibi dijital çözümler, bu etiketlerin etkin kullanımını kolaylaştırabilir. Uluslararası bir “%100 geri dönüştürülmüş ambalaj” sertifikası oluşturulması ise sürdürülebilir ambalaj iletişimi konusunda atılabilecek en önemli adım.

PAYLAŞ: DETAY

23 January

Küresel Riskler Raporu 2020 yayımlandı

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından her yıl düzenli olarak yayımlanan Küresel Riskler Raporu (The Global Risks Report), bu sene 2020 ve bu seneyi takip eden 10 yıl boyunca küresel refahı etkileyebilecek başlıca riskler ile ilgili geniş bir perspektif sunuyor.

Rapor jeopolitik dengesizlik, ekonomi, iklim, biyolojik çeşitlilik, teknoloji ve halk sağlığı sistemlerine yönelik riskleri ayrı başlıklarda inceliyor. Öne çıkan noktalar arasında 2020 yılında ekonomik ve politik kutuplaşmanın artacağı ve önümüzdeki 10 yıl içinde beklenen en büyük beş uzun vadeli küresel riskin tamamının iklim kaynaklı olacağı öngörülüyor. Raporun sonucunda ise bu alanlara yönelik tehditlerle savaşılması için dünya liderleri, şirketler ve siyasete yön verenler arasında bir iş birliğine ihtiyaç duyulduğu belirtiyor.

Gelişen risklerin genel görünümüne bakıldığında ortaya çıkan önemli noktaları aşağıdaki gibi derledik.

İlk sırada ulusal bazlı politikaların uluslararası ilişkileri giderek daha kırılgan hale getirme riski karşımıza çıkıyor. Bu kırılganlık devam ettiği takdirde ise küresel öncelikler üzerinde iş birliği sürecinin zorlaşacağı düşünülüyor. Küresel Riskler Raporu daha önceki yayınlarında makroekonomik kırılganlıklar ve finansal eşitsizlik nedeniyle küresel ekonomi üzerinde negatif bir baskı olduğu konusunda uyarıda bulunmuştu. Bu baskılar 2019 yılında artmaya devam etti. Dünya liderlerinin içe dönük ekonomik politikalar benimsemesi ve büyük güçler arasındaki ekonomik çatışmalar ekonomideki yavaşlamayı daha da yoğun hala getiriyor. İklim değişikliği ve artan çeşitlilik kaybı da önemli bir risk olarak sıralanıyor. Geçtiğimiz son on beş yıl rekor sıcaklığa, doğal afetlerin şiddetinin ve sıklığının artmasına ve beraberinde aşırı hava koşullarına tanık oldu. Sürdürülebilir ekonomik büyüme sağlanmadıkça ve toplumların kutuplaşması engellenmedikçe, iklim risklerinin sistematik olarak ele alınması gerçekçi görünmüyor. Rapor “biyoçeşitlilik kaybını” önümüzdeki on yıl için ikinci en etkili ve üçüncü en büyük risk olarak değerlendiriyor. Biyoçeşitlilik kaybının gıda ve sağlık sistemlerinin çökmesinden tedarik zincirlerine kadar birçok kritik etkisi var. Biyoçeşitlilik gösteren ekosistemlerin, karbon depolama ve yıllık 33 trilyon dolar değerinde ekonomik fayda sağlaması gibi faydaları belirtiliyor. Teknolojik gelişmeler, birçok ekonomik ve sosyal faydayı beraberinde getiriyor. Ancak aynı zamanda buna bağlı olarak paralelde gelişen risklerin ekonomik istikrarı tehdit edebileceği, jeostratejik rekabete zarar verebileceği, ulusal ve uluslararası güvenliği tehdit edebileceği düşünülüyor. Gelişen teknoloji risklerini doğuran faktörler arasında internete erişimdeki eşitsizlik, siber güvenlik ve teknolojik yönetim eksikliği sunuluyor. Sağlık sistemi üzerindeki baskıların ise değişen toplumsal, çevresel, demografik ve teknolojik eğilimler kaynaklı olacağı öngörülüyor. Dönüştürücü teknolojiler, ilaçlar, sigorta çözümleri ve sağlık hizmetlerinin yeni riskleri beraberinde getirebileceği düşünülüyor.

Raporda özellikle iklim konusunda ortaya çıkabilecek fırsatların karşılaştığımız risklerle başa çıkmayı kolaylaştırabileceğinin de altı çizilmiş.

Genç nüfus en büyük fırsat olarak karşımıza çıkıyor. Bugünün çocukları ve gençleri aynı zamanda yarının seçmenleri, işçileri, yatırımcıları ve tüketicileri konumunda. Dolayısıyla politik ve iş hayatını yeniden düzenleyebilecek güce onların sahip olacağı belirtiliyor. Bugünün gençleri iklim değişikliği konusundaki endişeleriyle uyumlu işler talep ettikçe, işgücü iklim aktivizmi daha yaygın hale gelebilir ve güçlü çevresel kimliğe sahip olmayan şirketler bu konuda yetenekler aramaya başlayabilir. Son olarak, tüketiciler artık bitki bazlı diyetler ve/veya uçak seyahatlerini azaltmak gibi daha sürdürülebilir bir yaşam tarzı benimsemeye ve düşük karbonlu ürünler talep etmeye başlıyor. Değişmekte olan tüketici talepleri beraberinde arzın da buna uygun olarak dönüşmesini tetikleyebilir.

Rapor tarafından sıralanan risklerle başa çıkmak ve olumsuz sonuçları hafifletmek için koordineli ve çok paydaşlı bir harekete ihtiyaç duyuluyor. Daha iyi bir gelecek, ancak, 2020 yılında dünya liderlerinin iş birliklerini güçlendirmesi ve toplumların tüm kesimlerini kapsayan politikalar oluşturması durumunda mümkün olabilecek.

PAYLAŞ: DETAY

23 January

Almanya kömür santrallerini kapatma için planını açıkladı

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzun görüşmeler sonucunda Almanya hükumeti ve Almanya’nın kömür üreticisi eyaletleri kömür santrallerinin 2038 yılına kadar kapatılması konusunda anlaşmaya vardılar. Bazı santraller 2020 içerisinde kapatılacak.

Oluşturulan program dahilinde Kuzey Ren-Vestfalya, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Brandenburg eyaletlerinde bulunan linyit yakıtlı termik santrallerin kapatılması ve eyaletler ile enerji firmalarının başka gelir kaynaklarına geçiş yapması için zaman çizelgesi belirlendi. Anlaşmanın ana hatları aşağıdaki şekilde:

• Hükumet, 2038’e kalmadan 2035’te tüm kömür santrallerinin kapatılmış olmasını hedefliyor. Ancak resmi hedef 2038 olarak belirlendi.
• Enerji firmaları ekonomik kayıplarını telafi etmek için hükumetten 4,35 milyar Euro ödeme alacaklar.
• 2020 yılında en az 8 kömür santrali kapatılacak.
• Kömürden uzaklaşma program dahilinde geçişi kolaylaştırmak için ekonomik olarak etkilenen eyaletlere hükumet tarafından 14 milyar Euro destek ödeneği sağlanacak. • Etkilenen eyaletleri desteklemek amacıyla 26 milyar Euro “ilave tedbirler” için ayrılacak.
• Finansal ödemeler, parlamento anlaşmayı bağlayıcı yapmak üzere yasama sürecinden geçirdikten sonra başlayacak.

2019 yılında Almanya hükümeti 2030’a kadar enerji ihtiyacının %65’inin karbon nötr kaynaklardan elde edilmesi hedefine ulaşılması için bir iklim programı oluşturdu. Ancak koyduğu hedeflere rağmen Almanya, Avrupa Birliği içericinde en yüksek karbon salımlarına sahip olmayı sürdürüyor. Almanya, AB’nin toplam CO2 salımlarının %22’sini oluşturuyor.

Günümüzde Almanya’nın elektrik üretiminin üçte biri kömürden elde edilmekte. Linyit sanayisi yaklaşık 20.000 kişiye istihdam sağlıyor. Bu işçilerin 15.000 kadarı açık ocak işletmelerinde, kalanı ise linyit yakıtlı termik santrallerde çalışıyor. Ülkenin son aktif kömür madeni 2018'de kapandı ancak 5.000'in üzerinde işçi kömürle işleyen termik santrallerde çalışmayı sürdürüyor.

Müzakere sürecinde hükümet, özellikle politika değişikliğinin eski Batı Almanya eyaletleri ile ekonomik eşitsizliği kötüleştirebileceğine dair kaygı ifade eden kömür üreticisi eski Doğu Almanya eyaletleri Saksonya, Brandenburg ve Saksonya-Anhalt'ın baskısı altındaydı. Ancak Maliye Bakanı Olaf Scholz eyaletlere verilecek ödeneklerin hükumet tarafından karşılanabilir ve iyi bir çözüm olduğunu ifade ediyor.

“Nükleer ve kömür enerjilerinden bağlayıcı adımlarla çıkmakta olan ilk ülkeyiz. Önemli bir uluslararası işaret veriyoruz.” diyen Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze, hükümetin ve enerji firmalarının altı saat süren bir müzakere sonucunda vardığı mutabakatın dünyada önemli bir ilke imza attığını ifade ediyor.

NatCaTSERVICE veri tabanına göre Almanya, 2018’de iklim değişikli kaynaklı şiddetli hava olaylarından en ağır etkilenen üçüncü ülke oldu. 2018 Almanya tarihinin en sıcak yılıydı ve sıcak dalgası 1.246 bireyin ölümüne sebep olurken bazı bölgelerde kuraklık yüzde 50 ila 70 oranında ürünün kaybedilmesini getirdi. Fırtınalar ise 4.5 milyar Euro hasar yarattı. Takip eden 2019 yılı ise Almanya’nın en sıcak üçüncü yılı olarak tarihe geçti.

PAYLAŞ: DETAY

17 January

Sürdürülebilir yatırım ve paydaş kapitalizmi-

Morningstar yazarı Jon Hale günümüz kapitalizmindeki değişimleri yatırımcılar ve şirketler ekseninde ele aldığı yazıdan önce çıkan noktaları sizler için özetlemek istedik;

- Eski yatırım paradigması hissedarların çıkarlarını öncelerdi. Yani halka açık bir şirketin yegane amacı hissedar değerini maksimize etmekti. Günümüzde bu fikir git gide azalıyor.
- 20. yüzyılın ikinci döneminde giderek büyüyen ve gelir elde eden şirketler ve yatırımcılar olurken, bir noktadan sonra işçiler için azalan ücretler ve artan eşitsizliklerle problemler, bunun yanı sıra şirketlerin tüm yükünü çeken çevre ve iklim olmaya başladı. Hissedarları önceleyen global kapitalizmin aslında bir çok insan için işe yaramadığı fikri ortaya çıktı.
- Son yıllarda, sürdürülebilir olmayı savunan yatırımcılar önemli bir ivme kazanan farklı bir model üzerinde duruyorlar. Bu modele göre halka açık bir şirket, hissedarlar için kısa vadeli getirileri en üst düzeye çıkarmaya odaklanmak yerine, tüm paydaşlarına, hissedarlarına, aynı zamanda müşterilerine, tedarikçilerine, çalışanlarına, etkilediği topluluklara ve çevreye iyi hizmet etmeye odaklanmalı.
- Düşünce yapısındaki bu değişiklik Ağustos 2019’da Business Roundtable’ın açıklamasında da yer buldu. Yapılan bildirimde, ticaret örgütü organizasyonu 20 yıldan fazla süredir onayladığı hissedar önceliği kavramını açıkça reddetti. Organizasyon, bunun yerine şirketlerin tüm paydaşlar ve hissedarlar için uzun vadeli değer üretmeye bağlılıkları olduğunu söyledi.
- Uzun vadede, yatırımcılarının da uzun vadeli sürdürülebilir değerleri şirket ve hissedarlar için gözeteceğine inanan şirketler içinde bu düşünce yaygınlaşacaktır.
- Daha önce bu bültende de yer verdiğimiz Morgan Stanley “Sürdürülebilir Sinyaller” raporuna göre, yatırımcıların yüzde 85'i sürdürülebilir yatırımla ilgilendiklerini dile getirmişlerdi. Just Capital’in Ekim 2019’da yayınladığı “Paydaş Kapitalizmi için Bir Yol Haritası” araştırmasına göre ise yatırımcıların yüzde 82’si insanların iş birliği içinde birlikte çalıştıklarında şirketlerin davranışlarını değiştirmede etkili olabileceğini dile getirdi.
- Sonuç olarak, sürdürülebilir yatırım yeni paydaş kapitalizmi paradigmasına geçişi destekleyerek geleneksel yatırımlarda çıtayı yükseltmeyi amaçlamakta.

PAYLAŞ: DETAY

17 January

2019: Yatırımcı Anketlerin Özeti

Küresel yatırım stratejileri hizmeti veren RBC Global Asset Management şirketinin yeni araştırması, kurumsal yatırımcılar arasında sorumlu yatırım konusunda farklı görüşlerin olduğunu ortaya koyuyor. Bazı kurumsal yatırımcılar kararlarını tümüyle bu perspektiften alırken, bazıları daha sınırlı davranıyor.

Araştırma sonucu öne çıkan başlıklar ise şu şekilde;

- Kurumsal yatırımcıların %70'inden fazlası yatırım yaklaşımları ve karar alma süreçlerinin bir parçası olarak ESG ilkelerini kullanmakta
- ESG yaklaşımını dahil etme nedenleri arasında en öne çıkan konu pozitif performans etkisi yaratması (riskin azaltılması ve gelirlerin artırılması)
- Ankete katılan kurumsal yatırımcılar için en önemli ESG konusu ise siber güvenlik
- Kurumsal ESG tabanlı portföylerin ortalama %61’i aktif olarak yönetilmekte

Yeşil Tahvil Avrupalı Yatırımcı Anketi 2019 (The Green Bond European Investor Survey 2019) ise İklim Tahvili Girişimi’nin (Climate Bond Initiative, CBI) planladığı araştırma serisinin ilk çıktısı. CBI, Avrupa’da yeşil tahvil piyasası ve ESG varlık yöneticilerinin köklü ve gelişmiş olması sebebiyle Avrupa merkezli yatırımcıları hedefledi. Anket, yatırımcılara yeşil tahvil piyasasını nasıl algıladıklarını ve hem Avrupa'da hem de dünyada yeşil tahvil ihracını hızlandırma potansiyeline sahip eylem ve yaklaşımların neler olabileceğine dair sorular yöneltiyordu. Avrupa'daki en büyük sabit gelir varlık yöneticilerinden 48'inin araştırıldığı çalışmada, cevaplayanların %67’si yeşil tahvil arzının eksikliğine dikkat çekti. Yatırımcılar şeffaflığı çok önemli gördüklerini ve yeşil tahvillerin bu anlamda da çok önemli bir rol oynayacağını belirtti. CBI raporunun detaylarını şurada okuyabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

17 January

Avrupa Bankacılık Düzenleme Kurumu, sürdürülebilir finans eylem planını açıkladı

Avrupa Bankacılık Düzenleme Kurumu’na (The European Banking Authority -EBA) verilen yeni görevler Çevresel, Sosyal ve Yönetişim ÇSY faktörleri ve risklerini kapsıyor. EBA’nın bu görevleri ile uyumlu olarak oluşturduğu eylem planının başlangıç aşamasında çevresel faktörlerden özellikle de iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler önemlilik ve sürmekte olan girişimlerde hesaba katmak için daha da özel olarak ele alınacağı ifade edilmektedir.

Eylem planında EBA’nın ÇSY faktörleri ve riskleri ile ilgili çıktılar ve faaliyetler hakkındaki planlarını özetleniyor. Buna ek olarak EBA’nın görevlendirilmesi kapsamında raporlar, tavsiyeler, rehberler ve teknik standartlar ile ilgili aşamalara ve ilişkili zaman çizelgelerine yer verilmiştir.

EBA eylem planı ayrıca EBA’nın politika yönelimi ve ÇSY riskleri ile ilgili beklentileri konusunda ilgili finansal kurumlara açıklık sağlamak için sürdürülebilir finans konusundaki bazı önemli politika mesajlarını vurguluyor. Bu mesajlar ışığında kuruluşların strateji ve risk yönetimi, kamuyu aydınlatma ve senaryo analizi olmak üzere üç alanda adımlar atması yönünde desteklenmeleri gerektiğini vurguluyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 January

IEEFA Güncellemesi- Küresel Sermaye Sorunlu Varlık Risklerini Kabul Ediyor

Küresel sermaye piyasalarının termal kömüre ve kömürle çalışan elektrik santrallerine finansman sağlanmasına, yatırım yapılmasına, sigortalanmasına son verme yönündeki hareketi giderek artıyor. Uluslararası Enerji Ajansı (The International Energy Agency- IEA) küresel ısınmanın 2 derecenin altında tutulabilmesi için ısıl işlem görmemiş termal kömür kullanımının 2050 itibariyle küresel olarak sonlandırılması gerektiğini açıklamıştı. Bu açıklama ile birlikte IEA, 2019’daki gelişmeleri şöyle özetliyor:
- 112 küresel önemli banka ve sigortacı Paris Anlaşması’na uyma taahhütlerine paralel olarak kömürden çıkış politikasına sahip.
- Kömür finansmanına ilişkin banka ve sigortalar 35 yeni veya daha sıkı politika açıkladı.
- Dünyanın en büyükleri arasında yer alan 17 sigorta şirketi kömürden çıkış politikaları duyurdu.
- Merkez Bankalarının Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı (Network for Greening the Financial System- NGFS) üye sayısının 46’ya yükseldiğini açıkladı.
- Küresel öncü şirketler, tahmini olarak 2028 itibariyle %100 yenilenebilir enerjiye geçme taahhüdü olan RE100’ü imzaladı. 2019 Kasım ayı itibariyle 200’ün üstünde küresel şirket bu taahhütte imza attı.

PAYLAŞ: DETAY

17 January

Türkiye’deki 24 Yerel Yönetim Paris İklim Anlaşması’na bağlılıklarını açıkladı

Türkiye’den 24 belediye, Paris Anlaşması’na bağlılıklarını açıkladı. Türkiye’nin en büyük beş metropolünden üçünün de içinde bulunduğu 24 belediyenin bu açıklaması, seçilmiş siyasilerin Paris Anlaşması’na ilk kez taahhütte bulunmaları açısından tarihi bir öneme sahip. Açıklama, iklim faaliyetlerine olan gereksinime ve küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırılmasının önemine güçlü bir sesle dikkat çekiyor.

Belediye başkanları yaptıkları açıklamada, karbon emisyonlarının azaltılması için en güncel bilimler veriler kullanılarak iklim aksiyon planlarının hazırlanması, sürdürülebilir ulaşımın önceliklendirilmesi, yenilebilir enerji ve sürdürülebilir tarım pratiklerinin şehirlerde uygulanmaya başlaması gibi taahhütlerde bulunuyor.

Açıklamayı imzalayan 24 Belediye ise aşağıda listelenmekte:

Acıpayam Belediyesi (Denizli), Adana Büyükşehir Belediyesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Avcılar Belediyesi (İstanbul), Aydın Büyükşehir Belediyesi, Bağcılar Belediyesi (İstanbul), Beşiktaş Belediyesi (İstanbul), Bodrum Belediyesi (Muğla), Bolu Belediyesi, Bornova Belediyesi (İzmir), Bursa Büyükşehir Belediyesi, Çerkezköy Belediyesi (Tekirdağ), Çiğli Belediyesi (İzmir), Edirne Belediyesi, Erzurum Büyükşehir Belediyesi, Fethiye Belediyesi (Muğla), İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy Belediyesi (İstanbul), Karşıyaka Belediyesi (İzmir), Rize Belediyesi, Sarıyer Belediyesi (İstanbul), Sultanbeyli Belediyesi (İstanbul), Tepebaşı Belediyesi (Eskişehir), Tunceli Belediyesi.

PAYLAŞ: DETAY

9 January

100 yıllık cinsiyet eşitliği uçurumu

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin ekonomilerin ve toplumların gelişimi üzerinde temel bir etkisi olduğunu ve eşitliksiz bir toplumun dünya genelinde ekonomilerin büyümesine olumsuz katkıları olduğunu biliyoruz. Dünya Ekonomik Forumu’nun her yıl yayınladığı Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu, toplumsal cinsiyet boşluklarının yarattığı zorlukları tanımlamanın yanı sıra bu zorlukları azaltmak için harekete geçildiğinde ortaya çıkacak fırsatlar hakkında küresel bir farkındalık yaratmak için tasarlanmıştır.

2020 Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu, daha önceki yıllarda olduğu gibi 153 ülkenin toplumsal cinsiyet eşitliği performansını kadınların ekonomiye katılımı, fırsat eşitliği, eğitim olanakları, sağlık ve kadınların siyasal açıdan güçlenmesi gibi boyutlarda değerlendiriyor. Buna ek olarak, bu yılki rapor geleceğin mesleklerindeki cinsiyet farkı beklentilerini inceliyor.

Raporda genel olarak toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik bir arayış geliştiği ve 2018 raporunda ulaşılması 108 yıl bulması beklenen toplumsal cinsiyet eşitliğinin 100 yıla indiği gözlemleniyor. Bu duruma en büyük katkı, geçtiğimiz yıllarda kadınların siyasal yaşamda temsil gücünün artmasından geliyor. Cinsiyet eşitliğine ulaşmanın eğitimde 12, siyasette temsilde ise 95 yıl süreceği tahmin ediliyor.

Kadınların siyasal yaşamda temsil gücünün iyileştirilmesi, işgücü piyasasındaki üst düzey yönetimde var olan kadın sayısının artmasına karşılık geliyor. Ancak rapor, kadınların işgücü piyasasına katılımının durduğunu ve gelir farklılıkların arttığını belirtiyor. Küresel trend, OECD ülkelerinde elde edilen başarıyı nötrleyen bir başarısızlığı öne sürüyor. Bu başarısızlık gelişen ve gelişmekte olan ekonomilerdeki kötüleşen tablo ile destekleniyor. Eğitim başarısı, sağlık ve hayatta kalma alanlarında eşitlikteki başarının (sırasıyla %96.1 ve %95.7) yanı sıra, önemli bir endişe konusu ekonomiye katılım ve fırsatlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanın gerileyen tek alan olması belirli sebepler sunulması ihtiyacını doğuruyor. Bunlar arasında; kadınların temsil edildiği sektörlerdeki makineleşme, kadınların maaş artışının yüksek olduğu işlerde erkeklere oranla daha az yer alması ve sermayeye erişim konusunda zorluklarla karşı karşıya olmak bulunuyor.

Rapor, geleceğe bakıldığında toplumsal cinsiyet farkı ile savaşta en büyük engelin kadınların gelişen rollerdeki düşük temsil gücü olduğunu belirtiyor. Bu eksikliklerin giderilmesi için işgücü stratejileri kadınların zorluklarla başa çıkabilmeleri ve “Dördüncü Sanayi Devrimi” fırsatlarından yararlanabilmeleri için daha iyi donanıma sahip olmalarının sağlaması gerektiğini vurguluyor.

Bu yılın raporu aynı zamanda politikaları belirleyenlerin hangi konuları odaklarına almaları gerektiğiyle alakalı tavsiyelerde de bulunuyor. Eyaletler seviyesinde, siyasette temsilin daha kapsamlı hale getirilmesi ağır basan bir ihtiyaç. Popülasyonun yarısının ulusal ve yerel politikada temsil edilmemesi bir çok alanda iyileşmeyi zorlaştırıyor. Kadınların, ev ve aile yaşamlarına ayırdıkları zamana yönelik kültürel ve sosyal davranışları ve yasaları değiştirmedikçe kadınların kariyer fırsatlarını kaçırmaları ve ekonomiye katılmalarını zorlaşmaya devam ediyor.

Trendlere bakıldığında toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşma yüzdesi olarak en fazla ilerleme kaydeden bölgelerde ilk sırada Batı Avrupa (%76.7) ve ardından Kuzey Amerika (%72.9), Latin Amerika ve Karayipler (%72.2), Doğu Avrupa ve Orta Asya (%71.3), Sub Saharan Afrika (%68.2), Güney Asya (%66.1) ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika (%60.5) bulunuyor. Ülkeler eşitliğe en yakın olandan uzağa doğru sıralandığında ise birinci sırada İzlanda yer alıyor. En çok gelişme gösteren ülkeler Arnavutluk, Etiyopya, Mali, Meksika ve İspanya. 2019 yılı ile karşılaştırıldığında, 149 ülkeden 101’inin ilerleme kaydettiği, 48’inin değişmediği ve 35 ülkenin eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğine eriştiği görülüyor.

Türkiye, geçen yıl 149, bu yıl ise 153 ülkenin bulunduğu sıralamada yine 130.sırada yer alıyor. 153 ülke arasında kadınların ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği kategorisinde 136, işgücüne katılımda 135, benzer işlerde ücret eşitliğinde 106, eğitim olanaklarına erişimde 13, sağlıkta 64 ve siyasi yaşamda temsilde 109'uncu sırada yer alıyor. Bölgesel sıralamalara bakıldığında ise; Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki 19 ülke arasında İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Tunus’tan sonra 5. sırada yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 January

Daha sürdürülebilir bir 2020 için 2019’a bir bakış

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak karşımıza çıkan iklim değişikliği 2019’un önemli bir gündem maddesi oldu. Dünya çapında orman yangınları, eriyen Arktik buzulları, yükselen deniz seviyeleri, kaybedilen doğal yaşam alanları ve daha pek çok iklim olayı haberlere yansıdı. Bununla beraber, çevreyi savunan kitle hareketleri görülmemiş bir boyuta ulaştı ve milyonlarca insan bu duruma karşı tepkisini gösterdi.

Amazon’da yangın vakaları 2018’e göre yüzde 82 oranında arttı ve sadece Ağustos ayında 30.000 yangın ihbar edildi. Endonezya’da ise yangın alanları 2018’e göre yüzde 40’a yakın arttı ve 857,756 hektar orman yanarak atmosfere 700 milyon ton CO2 saldı. Avustralya ve Kaliforniya gibi daha pek çok yerde çok sayıda orman yangını çıkarak zaten kırılgan olan biyoçeşitliliğe zarar verdi.

2019'da Kuzey Kutbu'ndaki ortalama hava sıcaklıkları normalin neredeyse 2°C derece üzerindeydi. Grönland'daki sıcaklıklar Haziran ayında 17°C üzerine çıkarak buz tabakasının hızla erimesine neden oldu. Yaz buzul tabakasının kalınlığı tarihin en ince seviyelerinde ölçüldü. Temmuz ayında dünyada daimî insan yaşamı bulunan en kuzey bölge olan Kanada’nın Alert kasabasında hava sıcaklığı rekor kırarak 21°C derece ölçüldü. Bölgenin Temmuz ayı ortalamaları 5°C olarak biliniyor.

Yeni araştırmalar, yükselen denizlerin 2050 yılına kadar daha önce düşünülenden üç kat daha fazla insanı etkileyebileceğini gösterdi. Şu anda 150 milyon insan, yüzyılın ortalarına kadar batması muhtemel topraklarda yaşıyor.

İklim değişikliği pek çok ülkede hayat koşullarını değiştirmeye devam etti. Hindistan, son 65 yılın en kurak ikinci muson mevsimini yaşadı ve ülkenin %44'ü kuraklığa maruz kaldı. Sibirya, Kuzey Kanada gibi bölgelerde buzulların erimesi bina ve altyapı sistemlerinin göçmesine sebep oldu. Temmuz ayında Avrupa’daki sıcak hava dalgası sıcaklık rekorları kırdı.

15 Mart 2019'da 112 ülkede yaklaşık 1,4 milyon öğrenci 2000’in üzerinde organizasyon ile küresel bir iklim eylemi gerçekleştirdi. Bunu 24 Mayıs 2019'da 125 ülkeden öğrencilerin katılımıyla 1664 şehirde düzenlenen bir başka küresel organizasyon izledi. 20-27 Eylül haftasında organize edilen Global Week for Future ise 6 milyon insanı bir araya getirdi. BM İklim Zirvesi’nden üç gün önce, 20 Eylül’de 4 milyon kişi ile gerçekleşen ilk eylem dalgası Zirve öncesi liderlerin dikkatini çekmeyi amaçlıyordu. Kasım ayında, 11.000 bilim insanı küresel bir "iklim acil durumu" ilan etti.

2 gün uzatma ile en uzun iklim konferansı konumuna geçen COP25’te katılımcı devletler Paris Anlaşması hedefleri için izlenecek yol haritası üzerinde mutabakata varamadılar. En büyük karbon salımlarına sahip devletler Brezilya, Çin, Avustralya, Suudi Arabistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin daha ağır önlemlere karşı bir duruş sergilediği bildirildi.

2019 iklim değişikliği şartlarının ağırlaştığı ve geniş bir coğrafyada canlı yaşamı üzerindeki baskıyı arttırdığı bir yıl oldu. Ancak aynı zamanda dünya toplumlarında görülmemiş iklim protestolarının baş gösterdiği ve iklim farkındalığının hiç olmadığı kadar yaygınlaştığı bir dönemdi.

Bu farkındalığın 2020’ye taşınmasını ve hem devlet hem de özel sektörün eylemlerine yansımasını umuyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

9 January

Tuna Deltası'nda ekosistemler hayata dönüyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

1970'lerde Ukrayna’nın Sarata ve Kogilnik nehirleri üzerine, bölgenin akiferlerine, yani yer altı suyu taşıyan tabakalara, erişmek için yaya köprülerine bir alternatif olarak 11 toprak barajı inşa edildi.

Kuşbilimci Maxim Yakovlev, barajlar inşa edilmeden önce nehirlerin, ağır yağmurlardan sonra suyu depolayacak, tutacak ve yavaşça serbest bırakacak zengin bir sulak alan ekosisteminde aktığını hatırlıyor. “Barajlardan önce ekosistemin düzgün bir şekilde işlediği günlerde daha sağlıklı bir toprağımız ve bitki örtümüz vardı,” diyor Yakovlev.

Uluslararası, kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Wetlands International‘e göre, 1900 yılından beri dünyanın sulak alanlarının yaklaşık yüzde 64’ü yok oldu. Sanayi Devrimi’nin başlangıcından itibaren bakıldığında ise yüzde 90’ının yok olmuş olduğu görülüyor.

Rewilding Europe organizasyonu Avrupa kıtasının her yerinde, özellikle de Avrupa'nın en büyük sulak alanı olan Tuna deltasında sulak alanları geri kazanmak için çalışıyor. Şu an Tuna Deltası ekosisteminin yalnızca %20'si Ukrayna'da bulunuyor, ancak Endangered Landscapes Programme ve Dam Removal Europe girişimi ile Rewilding Europe tarafından oluşturulan kitle fonu sayesinde yok olan topraklar geri kazanılıyor ve Ukrayna'nın payı artıyor.

"Barajlar olmadığında eski polderler* yeniden suyla doluyor ve sığ sular ile sazlıklar birçok nesli tükenmekte olan balık ve kuş için yeni yumurtlama ve yuvalama alanları oluşturuyor” diye açıklıyor Yakovlev. “Sadece son birkaç hafta içerisinde barajlar kaldırıldıkça balık sürülerinin geri döndüğünü ve su samurlarının yeni bölgelere yerleştiğini gördük. Tabiat Ana'nın ne kadar çabuk iyileşebildiğini görmek şaşırtıcı, bazen yalnızca bir yardım eli uzatmak gerek.”

Rewilding Ukraine projesinin başka bir ayağı Ermakov Adası’nda gerçekleşiyor. Biyologlar büyük otçul canlıların nasıl sulak arazileri dönüştürdüğünü ve iyileştirdiğini inceliyorlar. Konik denilen yabani Polonya atları gibi bazı türler yeniden adaya yerleştirildi. Rewilding Ukraine takım lideri Mykhailo Nesterenko daha Moğol yaban eşeği olarak da bilinen kulan eşeği gibi pek çok otçul türün ekosistemin canlandırılmasında rol oynayacağını ifade ediyor.

Alman eko-girişimci Michel Jacobi’nin Ukrayna’daki çiftliğinde yetiştirmekte olduğu bufalolardan bir kısmı adaya yerleştirildi. Yaz aylarında getirilip adaya uyum sağlayan 17 bufalo ve bir yeni doğmuş yavru kış aylarında yem takviyesiyle destekleniyor ve yakından takip ediliyorlar.

Aslen evcilleştirilmiş bir grup hayvan olsalar da bufalolar yabani hayata alışmış durumda. Nesterenko’ya göre bu hayvanlar doğanın gördüğü en etkili “mühendisler”. Çalılık ve sazlıkları eşeleyerek havuzlar ve birikintiler yaratan bufalolar çok sayıda böcek, amfibiyan ve balık türüne yaşam alanı açıyor.

“Bir zamanlar korkunç sel felaketlerine maruz kalmış olan Hollandalılardan ders almamız gerekiyor. Hidroloji, sulak alanların ve büyük otçulların değeri ve sulu bir dünyada nasıl dayanacakları ve gelişecekleri hakkında her şeyi öğrenmiş bulunuyorlar. Ve tüm dünyanın bunları bilmesi gerekiyor, aksi takdirde hayatta kalamayacağız.” diyor Nesterenko.

*Bir su kitlesinden kıyıya paralel olarak set çekilmesinin ardından su kütlesi ve kara arasında kalan alanın sularının drenaj edilmesi ile elde edilen topraklardır.

PAYLAŞ: DETAY

9 January

2020 yılında yapay zeka

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

2019 yılının dünyanın bize verdiği en büyük mesajlardan biri iklim değişikliğine karşı hareket etmemiz için kalan zamanın tükenmekte olduğuydu. Küresel sıcaklığın yükselme hızı, habitat ve türlerin yok olması sürdürülebilirlik konusunda hızlı kararlar ve aksiyonlar alınmasını gerektiriyor.

Dünyanın birçok yerinde çevresel sürdürülebilirliği geliştirecek çözümlere yapay zeka sayesinde ulaşmanın mümkün olduğuna inanılıyor. Yapay zeka ile sürdürülebilirliğin bir araya gelmesi makine öğrenimi (machine learning), görüntü tanıma, analitik ve sensörler aracılığıyla birçok uygulamanın var olmasını mümkün kılıyor. Örneğin Google Earth ve 7 farklı organizasyonun işbirliği ile oluşturulmuş Wildlife Insights’ı ele alalım. Wildlife Insights yapay zeka kullanarak ülke, yıl, tür vb. özellikleri analiz edilmiş 4,5 milyon fotoğraf içeriyor ve dünyadaki fotokapan görüntülerinin en büyük veritabanı haline geliyor. Bilim insanları bu sistemi kendi fotokapan fotoğraflarını yüklemek, bölgeleri görselleştirmek ve türlerin sağlık durumları hakkında bilgi toplamak için kullanıyor. Türlere göre değişiklik göstermekle birlikte, tür tanıma oranı %80 ile %98,6 arasında başarılı ve sistem hayvan bulunmayan fotoğrafları otomatik olarak sistemden çıkarıyor. Bu ve buna benzer sistemler bizlere hızlı analiz ve hızlı içgörü yapmamızı sağlıyor. Bütün bu sistemin işlemesi ise bahsettiğimiz yapay zeka teknolojisi sayesinde gerçekleşiyor.

Peki, yapay zeka destekli uygulamalar çevresel ve kurumsal sürdürülebilirlik için gelecekte nasıl bir gelişim gösterecek? Yapay zekanın önümüzdeki on yıl içerisinde beş alanda dramatik bir etkisi olacağına inanılıyor. ,

İlk alan enerji yönetimi olarak listeleniyor. Yapay zekanın enerji yönetimine olan etkisini Google aracılığıyla gözlemleyebiliriz. Google, verimliliği ve veri merkezlerindeki yenilenebilir enerji karışımını arttırmak için yapay zeka kullanıyor. Lineage Logistics isimli başka bir firma ise depolarının güç programlarını yapay zekaya emanet ederek enerji yönetimini iyileştiriyor. Yapay zekanın etkisini ikinci olarak toprak koşulları ve mahsul veriminin arttırılmasında gözlemleyeceğiz. Tarlaları izleyen dronlar ve sensörler sayesinde tarım sektöründe hidrasyon, bitki beslenmesi ve hastalıklarla mücadelede daha iyi kararlar alınabilecek. Üçüncü olarak, gelecekteki iklim risklerinin modellenmesi yapay zeka ile mümkün olabilecek. Deniz seviyesindeki yükselme, yüksek yoğunluklu rüzgarlar, kıyı ve iç su baskınları gibi iklim değişikliğinin etkilerinin 30 yıl sonraki operasyonları nasıl etkileyebileceğini tahmin edebilmek mümkün. Biyoçeşitliliğin korunması söz konusu olduğunda ise Wildlife Insights sadece bir örnek. Google gibi Microsoft da bir çok projenin merkezinde bulunuyor. Earth for AI projesi ve Noel arifesinde finanse ettiği yeni girişim, Wildbook bunlara örnek verilebilir. Wildbook; Oregon Wild Me ve Princeton, Rensselaer Politeknik ve Chicago Üniversitesi'nden araştırmacılar arasında biyoçeşitliliğin korunması adına yapılan bir iş birliği. Son olarak ise, yapay zekanın tedarik zincirlerinin kaynağını soruşturma ve doğrulamasındaki rolünün artacağı düşünülüyor. Pamuktan kahveye ve deniz ürünlerine kadar farklı endüstrilerde pilot olarak kullanılan yeni nesil izlenebilirlik sistemi başlatıldı.

Etik açıdan tartışmalara açık olan yapay zeka uygulamaları bazı endişeleri de beraberinde getiriyor. Bunları önlemek için yapay zeka tahminlerinin arkasındaki verilerin doğru ve yansız olduğundan emin olmak gerekiyor. Bu da farklı insan bakış açılarının temsil edilmesini gerektiriyor. Aynı zamanda bu sistemlerin, çalışanların (iş gücünün) yerine geçebilecek sistemler olarak değil, genel çözüme giden yolda önemli bir parça olarak görülmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

3 January

Stajyer pozisyonu için takım arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor.

Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 17 Ocak 2020 Cuma gününe kadar info@s360.com.tr veya ece.akdogan@s360.com.tr adreslerine CV'lerini gönderebilirler.

Stajyer Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:
• Sürdürülebilirlik iletişimi ve sosyal medyaya ilgi
• Üniversitelerin ilgili bölümlerinde eğitim görmek
• Çok iyi derecede İngilizce bilmek
• Türkçe ve İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli

S360 Hakkında: Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

19 December

Ford ve McDonald’s, kahve atıklarını araba parçalarına dönüştüren yeni bir ortaklık kuruyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

McDonald’s ve Ford, kahve atıklarının yeniden kullanımı için bir iş birliği yapacaklarını açıkladı. Dünyanın en büyük fast-food zinciri şirketlerinden McDonald’s ve otomobil üreticisi Ford, kahve atıklarını yeni ve hafif araba parçalarına dönüştürecek yeni bir girişim için ortaklığını duyurdu.
 
İki şirket tarafından yapılan araştırmalar sonucunda, demlenme sürecinde doğal olarak soyulan ve ortaya çıkan kahve çekirdeği kabuklarının araç parçalarını güçlendirecek dayanıklı bir malzemeye dönüştürülebileceğini keşfedildi. Kabukların düşük oksijen altında yüksek derece ile ısıtılması ve plastik gibi katkı maddeler ile birleştirilmesi sonucunda çeşitli şekillere girebilen bir malzeme oluşturulabileceği ortaya çıktı. Bu yenilik, Ford otomobil parçalarının yaklaşık yüzde 20 daha hafif olmasına ve parçaların kalıplanması sırasında yüzde 25'e kadar enerji tasarrufu sağlanmasına da yardımcı olacak.
 
Ford, araçlarında tümü geri dönüştürülmüş ve yenilenebilir plastik kullanmayı zaten hedefleri arasına koymuştu. Bu hedef çerçevesinde Ford, soya, buğday, pirinç, agav, domates ve ağaç selülozu dahil olmak üzere yenilenebilir malzemelerden yaklaşık 300 otomobil parçası üretiyor.
 
Ford'un sürdürülebilirlik ekibinden Debbie Mielewski, farklı endüstrilerin birlikte çalıştığı ve yan-atık ürünlerin karşılıklı alıp verildiği kapalı döngü ekonomisini ortaya çıkarmanın zamanı geldiğinin altını çiziyor.
 
Ford ve McDonald's, bu ortaklığın Kuzey Amerika'daki fast food zincirindeki kahve çekirdeklerinin önemli bir bölümünü araç parçalarına dahil edeceğini ancak bu fikrin küresel olarak uygulanmasının kesinleşmediğini belirtiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

19 December

İklim 2030 hedefleri için et üretimi sınırlandırılmalı

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirisiniz.

Hayvancılık, küresel ve oldukça önemli bir bir sera gazı salım kaynağı. Bu sebeple iklim krizi ile mücadelede hayvancılığa yönelik atılacak adımların rolü oldukça büyük. Yakın zamanda bilim insanları, özellikle yüksek ve orta gelirli ülkelerin et üretim seviyelerini 10 yıl içerisinde zirveye ulaşıp sınırlandıracak şekilde bir tarih belirlemesi gerektiğini dile getirdi.

Bilimsel uzlaşma, karbondioksit emisyonlarının 420 milyar ton ile sınırlandırılmasını ve atmosferden yaklaşık 720 milyar ton CO2 atılması gerektiğini belirtiyor. Bu durumda küresel ısınma %66 olasılıkla 1-5 °C ile sınırlandırılmış olacak. Bu durum karşısındaki tehditlerden biri de, günümüzde tarıma elverişli arazilerin %80’inin hayvancılık için kullanılıyor olması. Örneğin, sığırlar ve koyunlar için otlak oluşturmak ve buğday yetiştirmek amacıyla tahrip edilen ormanlar ciddi miktarda metan gazı salımına sebep oluyor.

Araştırmalara göre et, süt ve yumurta üretimi 1990 yılında 758 milyon tondan 2017 yılında 1.247 milyon tona yükselmiş. Dünya nüfusunun 10 milyar kişiye ulaşması öngörülürken, gıda talebinin de büyük oranda artması bekleniyor. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık, bitki temelli gıdalara göre iklime 10 ila 100 kat daha zararlı.

Et ve süt ürünlerinin tüketimini azaltmak ve bunun yerine bitki bazlı beslenmeyi benimsemek, arazilerin tekrar ormana dönüşebilmesini mümkün kılabilir. Ayrıca hayvan kaynaklı protein talebini azaltmak orman kaybını azaltmanın yanı sıra biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin desteklenmesi gibi olumlu sonuçlar da doğurabilir. Araştırmacılar, büyük miktarda karbon depolamak için mevcut en iyi seçeneğin bu olduğuna inanıyor. Küresel tarımda uygulanması gereken bu değişikliklerin iklim krizi ile mücadelede alınması gereken eylemlerin yalnızca bir tanesi olduğu da vurgulanıyor.

Lancet Planetary Health dergisinde yer alan ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nde arazi kullanımı ve iklim değişikliği raporunun yazarlarından biri olan Profesör Pete Smith de dahil olmak üzere 50'den fazla lider uzmanın desteklediği açık mektupta, araştırmacılar ülkeleri hayvancılık üretim seviyelerini sınırlandırmak için bir zaman dilimi belirlemeye çağırdılar. Mektubun 4 temel önerisi aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1. İlk öneri olarak, hayvancılık üretiminin zirveye ulaşacağı ve daha sonra azaltılmaya başlanacağı tarihin ilan edilmesi talebi karşımıza çıkıyor.

2. İkincisi ise hayvancılık sektörü kapsamında bulunan büyük emisyon kaynaklarının veya araziyi işgal eden hayvanların belirlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu işlemin üretimi azaltmaya yönelik uygun hedeflerin belirlenmesine yardımcı olacağı düşünülüyor.

3. Mektubun üçüncü önerisi, uygulanabilecek en iyi gıda stratejisini belirlemek. Tarım sektörünü yeniden yapılandırarak, hayvan üreticiliği yerine halk sağlığı faydalarını en yüksek seviyeye çıkaran gıdaların (nohut, fasulye, mercimek, meyve ve sebzeler gibi) üretimine geçilerek beslenme çeşitlendirilebilir. Böylece, eşzamanlı olarak çevresel yükler de en aza indirilir.

4. Otlak alanların bahçecilik ve tarıma elverişli olmadığında neler yapılabilineceği göz önüne alınmalı. Bu gibi durumlarda, mümkün olduğunca doğal iklim çözümleri benimsemek gerekiyor.

800 milyondan fazla insanın yetersiz beslendiği fakir ülkelerde, önceliklerin açık bir şekilde farklı olduğunu da kabul eden bu mektup bu değişimin bir gecede ya da kolay kolay olmayacağını belirtiyor. Vahşi hayat, hastalıklar ve iklim için önemi düşünüldüğünde ise bu değişim bir ihtiyaç haline geliyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 December

Z kuşağını en çok iklim değişikliği endişelendiriyor!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Z kuşağı günümüz popülasyonun yaklaşık %25’ini oluşturuyor. Bu kuşak genellikle 1995 ve 2019 yılları arasında teknolojinin içine doğmuş olup teknolojiyle yaşayan bir kuşak olarak nitelendiriliyor. Şimdinin ve geleceğin yaşam tarzını şekillendirecek olan bu grubun önceliklerine verilen önem ise her geçen gün artıyor.

Uluslararası Af Örgütü adına Ipsos MORI araştırma şirketi, Z kuşağı olarak anılan gruba, ülkelerindeki ve dünyadaki mevcut insan haklarının durumu, önemli olduğunu düşündükleri konuları ve ele alınması gerektiğini düşündükleri hak ihlallerini sordu.

Görüşülen Z kuşağı gençler günümüzün en büyük zorluğunu iklim değişikliği olarak önceliklendiriyor. Oxford Üniversitesi’nde bulunan, The Future of Humanity araştırma merkezi 22 ülke ve 10,000’den fazla 18-25 yaş aralığındaki gençleri kapsayan bir anket gerçekleştirildi. Bu anketin en göze çarpan sonucu ise katılımcıların %41’inin küresel ısınmayı dünyanın en önemli sorunu olarak görmesi.

Küresel ısınmayı, kirlilik (%36) ve terör (%31) takip ediyor. Spesifik çevre başlığı altındaki konularda küresel ısınma %57 oranı ile sıralamada en yüksek yeri alıyor. Katılımcılar, diğer sorunlar arasında önceliği yolsuzluk (%36) olarak belirtiyor. Yolsuzluğu, ekonomik istikrarsızlık (%26), çevre kirliliği (%26), gelir eşitsizliği (%25), iklim değişikliği (%22) ve kadına şiddet (%21) takip ediyor.

Bu konuların çözümü için ne gibi aksiyonlar alınması gerektiği sorulduğunda ise cevap ekonomiyi kötü etkileme pahasına bile olsa önceliğin insan haklarının korunmasına (%73) verilmesi yönünde oldu. Katılımcıların %63’ü devletlerin, vatandaşlarının iyiliğini ekonomik büyümenin önüne koymaları gerektiğini düşünüyor.

Z kuşağının beklentilerinin temel değişiklikler içerdiğini söyleyen Uluslararası Af Örgütü genel sekreteri Naidoo, 2019 yılının toplumlara öğrettiği en önemli çıkarımın genç kuşakların kendilerini ilgilendiren konularda masada yer almaları gerektiği olduğunu belirtiyor.

Çevre krizlerinin aslında sosyal krizlerle bağlı olduğunu öne süren Şili'deki insan hakları eğitim aktivisti ve Küresel Gençlik Kolektifi üyesi Karin Watson ise bu duruma farklı bir öneri ile geliyor. Watson, Z kuşağı olarak gençlerin geleceği temsil ettiğine ve geleceğin kendi ellerinde olduğu söylemine tam olarak katılmıyor. Aslında hepimizin şu anı yaşadığını ve küresel ısınmaya karşı mücadelenin nesiller arası bir mücadele olması gerektiğini vurguluyor.

Uluslararası İnsan Hakları Günü'nde Uluslararası Af Örgütü, insan haklarına öncelik veren yeni bir siyasi gündem talep ediyor. İklim değişikliğinin, bu gündemin önceliklerinden biri olması ve adil bir geçiş süreci olarak tanımlanması gerektiğini de ekliyor.

PAYLAŞ: DETAY

19 December

İklim krizi, kadınları ve mültecileri daha savunmasız hale getiriyor

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin küresel boyutta tartışıldığı önemli platformlardan biri olan United Nations Framework Convention on Climate Change’in düzenlediği 25. BM İklim Değişikliği Konferansı (COP25), 2-13 Aralık 2019 tarihleri arasında Madrid, İspanya’da gerçekleşti. İklim değişikliğinin mülteci sorununu ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunu nasıl etkilediğini inceleyen araştırmalarla iklime karşı en savunmasız toplulukların geleceğini masaya yatırdık.

Yapılan araştırmalar, mülteciler ve çatışmalardan dolayı yerinden edilmiş insanların şiddetli hava olaylarına karşı ciddi bir şekilde savunmasız durumda olduğunu gösteriyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), mülteci kamplarının hava olaylarından etkilendiğini ve bunun mültecileri zor durumda bıraktığını ifade ediyor.

Climate Risk Index’e göre 2018’de Lübnan, Yemen, Sudan, Güney Sudan, Bangladeş, Nijerya, Mozambik ve Zimbabwe’de fırtına sonrası mülteci kamplarını sel bastı. Selin ardından pek çok çadır kullanılamaz hale geldi. Şiddetli hava olayları mültecileri yeniden yer değiştirmeye zorlayabiliyor.

İklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması karşısında da büyük bir sorun. Araştırmalar, iklim değişikliğine karşı savunmasız topluluklarda kadınların erkeklerden çok daha fazla etkilendiklerini gösteriyor.

İklim şartlarına bağımlı bir yaşam süren az gelişmiş bölgelerde yaşanan şiddetli hava olayları çiftçilik, balıkçılık gibi meslekler ile geçinen yerel halklar, iklim krizinin en büyük mağdurları arasında yer alıyor. Tarıma bağlı bölgelerde yağış rejimi değiştikçe yerel halklar kuraklık, sel, toprak kayması ve hortum etkisi altında kalıyor. Bu durum karşısında ailenin erkekler komşu köyler ve şehirlerde iş aramak üzere göç ederken kadınlar ailenin bütün bakımını üstlenmek üzere geride kalıyor. Çocukların ve yaşlıların bakımını tek başına üstlenmek durumunda kalan kadınlar, düşük ücretlerle ağır koşullar altında çalışmak zorunda kalıyor.

Son zamanlarda yapılan bir çalışma, olağanüstü hava koşullarının ve öngörülemeyen mevsimlerin, kadınların yüksek ücret ödenen işler bulmalarını zorlaştırdığını ve bunun, toplumsal cinsiyet rollerinin dönüşmesini olumsuz etkilediğini gösteriyor. Temiz içme suyu, enerji, çocuk bakımı veya kredi şeklinde temin edilen destekler olmadan, kadınlar daha düşük ücretler için daha uzun saatler ve daha kötü koşullarda çalışmak zorunda kalıyor.

Özellikle Afrika ve Hindistan'ın yarı kurak bölgelerinde kadınlar normal şartlarda bile tarım ve hayvancılık üretiminde sıkıntılar yaşandığında kendilerini düşük verimlilik, borç ve gıda güvensizliği döngüsünde buluyorlar.

Bu sorunun yapısal temellere dayandığı düşünüldüğünde, siklon tehlikesine karşı barınaklar kurulması veya kuraklığın giderilmesi gibi kısa vadeli çözümler yoksulluk ve güvencesizlik gibi sorunların temel kaynaklarına çözüm üretemiyor. Çözüm için, Hindistan'daki tahıllar için kamu dağıtım sistemleri veya Namibya'da bulunan emekli aylıkları ve sosyal yardımlar gibi temel gıda ve barınak gereksinimlerini sağlamaya yönelik sosyal güvenlik eylemlerine ihtiyaç bulunuyor.

Bu yerlerdeki insanların sağlığının geri dönüşü olmayan bir şekilde etkilenmesini engellemek için kadınlara su ve yemek pişirmek için yakıt sağlanması ile birlikte kadınların çocuk bakımı ve sağlık hizmetleriyle desteklenmesi gerekiyor. Kriz dönemlerinde sağlanan bu topluluk desteklerinin önemi çok büyük, ancak kadınların kaynaklara ve becerilere erişmesini sağlamadan yapılabilecekler oldukça sınırlı.

İklim krizinin üstesinden gelmek ve toplumda kadın ve erkeklerin hayatlarını anlamlı hale getirmek, cinsiyet önyargılarının üstesinden gelmekten daha fazla zaman alacaktır. Destek verildiğinde, iklim değişikliğinin yol açtığı bozulmaya yaratıcı çözümler bulanabileceğine inanılıyor. Ancak bu destek, yiyecek, barınma ve temel hizmetlere evrensel erişimin garantisi anlamına gelmesini zorunlu kılıyor.

Madrid’deki COP25’ten sonrasında dünya liderleri, savunmasız toplulukların, samimi kelimeler ve söylemlerle değil, kaynak sağlama ve dayanışma aracılığıyla iklim değişikliğine uyum sağlamalarına yardım etmelidir.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

13 December

İklim Tahvili Girişimi, merkez bankaların finansal sistemi yeşilleştirmesindeki rolüne dair raporunu yayınladı

İklim Tahvili Girişimi, WWF ve SOAS (Centre for Sustainable Finance) katkılarıyla “Finansal Sistemi Yeşilleştirmek: Merkez Bankaların Rolü” başlıklı bir rapor yayınladı.

Rapor, Merkez Bankası ve finansal düzenleyicilerin iklim değişikliği riskini finansal sistemle birleştirmede “oyun alanına nasıl yön verebileceğini” inceliyor.

Raporda merkez bankaları ve finansal düzenleyicilerin;
• finansal sektörün iklim risklerine karşı sistemik kırılganlığını azaltmak,
• küresel yeşil sermaye özgülenmesini artırmak,
• bankalar, sigorta şirketleri ve diğer finansal kuruluşlarda dönüşümü desteklemek için önleyici ve düzenleyici yetkileri, merkez bankası varlık alımları ve kredi yönlendirme politikalarını arttırmak gibi aksiyonları hızla alması gerektiğini savunuyor.

Buna ek olarak raporda, Merkez Bankalarının bir kahverengi taksonomi oluşturmaları, birincil piyasa dahil olmak üzere yeşil varlıkların varlık alım programlarına dahil etmeleri, ve kahverengi varlıklara uygulanan cezalar ile yeşil varlıklara desteğin ne kadar dengelenebileceğinin değerlendirilmesi öneriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 December

MSCI yatırımcılar için 2800 şirketin ÇSY performansını değerlendirdi

MSCI, varlık yöneticilerinin yatırım kararlarından yararlanması amacıyla 2800’den fazla şirketin Çevresel, Sosyal ve Yönetişimsel performansını değerlendirdiği sıralamayı yayınladı. Şirketlerin karbon emisyonları ve kurumsal yönetişim konuları gibi 37 farklı kriter üzerinden değerlendiren sıralama, her şirketin karnesini kamuya açık olarak paylaşıyor.

Endeks, şirketleri AAA ile CCC arasında puanlıyor. Bu puanlamaya göre Facebook, Alibaba gibi şirketler endekste BBB değerini alırken, Google’s Alphabet AA puanını alıyor. Sıralama şirketlerin kendi verilerinden ve alternatif veri setlerinden faydalanıyor ve haftalık olarak güncelleniyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, ÇSY verileri referans alınarak yapılan yatırım 2018’de 30,1 Trilyon Dolara ulaştı. Bu veri 2016 yılında 22,8 Trilyon Dolar olarak hesaplanmıştı.

PAYLAŞ: DETAY

13 December

US CFTC’de İklime Bağlı Piyasa Risk Alt Komitesi kuruldu

Vadeli Emtia Ticaret Komisyonu (Commodity Futures Trading Commision- CFTC) bünyesindeki Piyasa Riski Danışma Komitesi’ne (Market Risk Advisory Committee-MRAC) iklimle ilgili finansal ve piyasa risklerini belirleyip ve inceleyerek bir rapor sunmak için bir alt komite kuruldu. Alt komitenin dikkate alabileceği konular aşağıdaki gibi özetlenebilir:

• İklime bağlı finansal ve piyasa risklerini değerlendirmek ve yönetmek için zorlukları veya engelleri belirlemek.
• Piyasa katılımcılarının iklim ile ilgili senaryo analizi, stres testi, yönetişim girişimleri ve kamuya açıklamalarını; finansal ve piyasa risk değerlendirmeleri ve raporlamasıyla birleştirmelerini nasıl geliştireceklerini tanımlamak
• Risk yönetimi için politika girişimleri ve en iyi uygulamaların belirlenmesi ile iklim değişikliğine bağlı finansal ve piyasa risklerinin açıklanması.
• Piyasa katılımcılarının verilerinin ve analizlerinin, iklimle ilgili finansal ve piyasa risklerini ve bunların tarımsal üretim, enerji, gıda, sigorta, emlak ve diğer finansal istikrar göstergeleri üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirmesine katkıda bulunabilecekleri uygun yöntemleri belirlemek.

PAYLAŞ: DETAY

13 December

ABD’li yatırım yöneticilerinin muğlak pozisyonu

ABD’li yatırım yöneticileri her ne kadar iklim değişikliği ile mücadele etmeye kararlı gibi gözükseler de bu anlamda şirketleri değişime zorlamaya oldukça isteksizler. Sorumlu bir yatırım kampanyası grubu olan ShareAction şirketinin araştırmasına göre, Avrupalı yatırım yöneticilerinin iklim kararlarını destekleme ihtimali ABD’li yatırım yöneticilerine göre yüksek.

ShareAction, iklim değişikliği konusunda kurumsal hareketi teşvik etmek için dünyanın en büyük varlık yöneticilerinin 57'sinin 65 teklifte kullandığı hissedar oylarına baktı. Bu kurumsal hareketler arasında emisyon azaltma hedefleri, iklim raporlaması ve yönetişimi, ve kurumsal lobi faaliyetleri bulunuyor. Araştırma sonucunda iklim eylemine yönelik oy vermeyi en az destekleyen 10 varlık yöneticisinin ABD’de olduğunu tespit ettiler.

Araştırma raporunun yazarlarından Jeanne Martin, bu şirketleri, kamuoyunda iklim farkındalığı ile övünen ama iklim hedeflerinin gerçekleştirilmesi yönünde oy kullananları engelleyen şirketler olarak irdeledi. Sorumlu yatırımcılığı destekleyen bir kurum olarak ShareAction, müşterilerin iklim değişikliği konusunda gerçekten adım atan şirketleri ayırt etmelerini umduğunu dile getirdi.
Bu 10 şirket arasında BlackRock Inc., J.P. Morgan, Fidelity Investments, Wellington Management International, Northern Trust ve State Street Global Advisers gibi İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü’nde (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) yer alan şirketler de var.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 December

New York FED Başkan Yardımcısı, risk yöneticileri için öne çıkan sorunları paylaştı

New York FED Başkan Yardımcısı Kevin J. Stiroh Global Risk Forumu’nda yaptığı konuşmada, risk yöneticilerinin iklim risklerinin farkında olmaları, bunları tanımlamaları ve bu riskleri izlemek ve yönetmek için gereken araçları geliştirmeleri gerektiğini ifade etti.

Stiroh, konuşmada iklim değişikliği ile ilgili şu üç önemli konuyu paylaştı:

- İklim değişikliği, bugünün eylemlerinin etkilerinin onlarca yıl sonra ortaya çıkacağı göz önüne alındığında uzun vadeli görülmesi gereken bir konu. Günümüz risk yönetim araçlarında ise, model ve senaryolar iklime bağlı risklerin uzun dönemli doğasını algılayacak nitelikte değil. Bununla birlikte, gerçek etkiler hali hazırda hissedilmekte. Bu etkileri değerlendirmek ve yönetmek için araçlar geliştirmeliyiz.
- İklim değişikliği etkilerinin belirsiz olması, sürecinin doğrusal olmaması ve tahmininin zor olması çok karmaşık bir konu olduğunu ortaya koyuyor.
- İklim değişikliği alanında ciddi bir veri eksikliği bulunuyor. İklim değişikliği küresel bir olgu olmakla beraber, riskler yereldeki etkileri bazında analiz edilmeli. Bu da bölgesel değişkenler bazında yeni veri oluşturulmasını gerektiriyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 December

Avrupa Yatırım Bankası'nın yeni hedefleri

Dünyanın en büyük kalkınma bankası olan Avrupa Yatırım Bankası (European Invesment Bank –EIB) yeni iklim stratejisini ve fosil yakıt projelerine finansman sağlamayı durduracağını açıkladı. EIB;

• 2021 sonundan itibaren fosil yakıt enerji projelerinin finansmanına son vereceğini,
• Temiz enerji alanında inovasyonu, enerji verimliliğini ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandıracağını,
• 2030 yılına kadar iklim eylemine ve çevresel sürdürülebilir alanlara 1 trilyon euro yatırım yapacağını,
• Tüm finansman faaliyetlerini 2020'nin sonundan itibaren Paris Anlaşması'nın hedefleriyle uyumlu hale getireceğini açıkladı.

EIB Başkanı Werner Hoyer yüzyılın sonuna kadar gerçekleşmesi bilim insanlarınca tahmin edilen 3-4 ° C sıcaklık artışının gezegenin birçok yerinde büyük felaketlere sebep olacağını dile getirmesinin ardından Avrupa Yatırım Bankası olarak iklim eylemine verdikleri önemi dile getirmiş ve açıkladıkları yeni program ile adeta “kuantum sıçraması” yaratacaklarını ifade etmiştir.

EIB Başkan Yardımcısı Emma Navarro ise iklim eylemi ve çevre ile ilgili olarak Paris'in iklim hedeflerine ulaşmak için kurum olarak acilen hırslanmaları gerektiğini ve yeni açıklanan bu program ile ivmeyi yakalayacaklarını ifade etti. Bu kararların, Madrid'deki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’ndan (COP25) iki hafta önce tüm dünyaya önemli bir sinyal verdiğini ve benzeri görülmemiş ölçekteki yatırımlarla iklim eylemini desteklemeye yönelik taahhütlerini yeniledi.

PAYLAŞ: DETAY

5 December

Müzik endüstrisi iklim krizine nasıl yanıt veriyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya turları, binlerce kişinin katıldığı müzik festivalleri ve konserler, sanatçıların eşliğinde seyahat eden kamyonlar dolusu ekipman, organizasyon alanlarında terk edilen tonlarca atık… Sadece bu tabloya bakıldığında bile müzik endüstrisinin ciddi bir olumsuz çevresel etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan sanatçılar ve organizatörlerin bu olumsuz etki konusunda farkındalığı artmaya devam ediyor; konser alanlarında ve tur programlarında değişikliklere gittiklerini görüyoruz. Kasım ayında İngiliz grup Coldplay, yeni albümleri için planladıkları turun karbon nötr olacağından emin olana kadar tura başlamayacaklarını açıkladı. Grup, mümkün olan en çevreci turu gerçekleştirmeyi planlıyor.

Benzer tarihlerde, Massive Attack ise müzik endüstrisinin karbon ayak izini ortaya koymak için akademisyenlerle iş birliği yapacağını açıkladı. Manchester Üniversitesi’nin Tyndall İklim Değişikliği Araştırma Merkezi’nden araştırmacılar, Massive Attack’ın tur ve albüm kayıt programından gelen verileri analiz ederek CO2 emisyonlarının ortaya çıktığı üç ana alana odaklanacak: grup seyahati ve prodüksiyon, izleyici taşımacılığı ve mekân. Bu sayede iklim krizi karşısında olumsuz çevresel etkilerini azaltabilmesi için müzik endüstrisine rehberlik edecek bir bilgi kaynağı ve yol haritası oluşturulması amaçlanıyor.

Massive Attack üyesi Robert Del Naja grubun yaklaşık 20 yıldır fidan dikme, tek kullanımlık plastikleri yasaklama ve mümkün oldukça tren ile seyahat etme gibi yöntemlerle turlarını karbon nötr kılmaya çalıştıklarını söylerken bu tip ufak önlemlerin yeterli olmadığını da kabul ediyor. Aynı zamanda bu konunun, karbon salımının önüne geçmek için bu tür etkinliklerden vazgeçme gibi bir ikilemi barındırdığını da kabul eden Naja, hem çevresel farkındalığın arttırılmasının hem de müzik gibi eğlenceli bir alandan vazgeçmemenin mümkün olduğunu vurguluyor.

Tyndall İklim Değişikliği Araştırma Merkezi’nden Dr. Chris Jones ise her endüstrinin farklı karbon ayak izinin olduğunu ve bunların azaltılması yönünde eylem alabilmek için bu tarz iş birliklerine ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor. “Sektörde devamlı bir emisyon azaltma vizyonuna sahip olmak, sanatçıların canlı performanslardan vazgeçmesinden daha etkili.” diyen Jones, böylesi bir farkındalık kampanyasının sektörün ve izleyicinin alışılmış iş yapış şekillerinden uzaklaşmasına yarayacağını vurguluyor.

Örneğin bu yıl Glastonbury Müzik Festivali, tek kullanımlık plastik şişelerin satışını yasakladı ve 850 noktaya ücretsiz içme suyu çeşmeleri yerleştirerek katılımcıların kendi mataralarını getirmelerini teşvik etti. Reading, Leeds ve Download dahil 60'tan fazla festival, 2021 yılına kadar “sıfır plastik” hedefini gerçekleştirmeyi istiyor.

Solo sanatçı Billie Eilish’in Mart’ta gerçekleşecek bir sonraki turunda, hayranların iklim krizindeki rollerini öğrenebilecekleri “Billie Eilish eko-köyü” yer alacak. Global Citizen organizasyonuna iklim krizi ile mücadele sözü verenler, konserlere ücretsiz bilet kazanabilecek. Billie Eilish, plastik pipetleri yasaklayarak, hayranlarını mataralarını getirmeye teşvik ederek ve kapsamlı geri dönüşüm imkanları sağlayarak dünya turunu “mümkün olduğunca yeşil” hale getirmeyi planladığını açıkladı.

Grup The 1975 de turlarını karbon verimli yapmak için çalışıyor ve Şubat ayında İngiltere arena turu için satılan her bilet için bir ağaç dikme sözü verdi. İngiliz grup yeni tişörtler üretmeyi de bıraktı, bunun yerine eski ürünler üzerine yeni baskı yaptırıyor.

Tur ajansı Creative Artists Agency kurucularından Emma Banks, artık endüstrinin gerçekçi olması ve müzisyenlerin kamyonlarca ekipman ile seyahat etmelerinin gerçekten bir gereklilik olup olmadığını sorgulaması gerektiğini ifade ediyor.

Bu örnekler müzik endüstrisinin küresel iklim krizine duyarlı olmaya her geçen gün daha da yaklaştığını gösteriyor. Çok sevdiğimiz festival ve konserlerde bizler de dinleyiciler olarak ufak önemler alabilir, sektörün dönüşümüne katkı verebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

5 December

Milyonlarca iklim mültecisinin nereye gideceğini öngörebilir miyiz?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği, insanların binlerce yıldır yerleşmiş olduğu coğrafyaları değiştirmeyi sürdürüyor. Önümüzdeki yıllarda kuraklık, aşırı yağış ve kasırgalar gibi hava olaylarının milyonlarca mülteci yaratması bekleniyor.

Günümüzde, göç etmek zorunda kalan bireylerin hareketlerini öngörmeyi amaçlayan algoritmalar geliştiriliyor. Mülteci hareketlerini doğru öngörebilmek, destek kuruluşlarının doğru yerlerde faaliyete geçmesi, mevcut politikaların gözden geçirilmesi ve hakkında fazla veri bulunmayan ıssız veya tehlikeli bölgelerde mülteci nüfusunun tahmin edilmesi için büyük öneme sahip. Teknolojinin ilerlemesiyle bu algoritmalar oldukça gelişmiş olsa da mülteci hareketlerini hala bütünüyle öngörebilecek noktaya gelebilmiş değiller.

Algoritma geliştirme için kullanılan yaklaşımlardan birisi geçmiş verileri kullanarak kurallar, tahminler ve modeller üreterek algoritmayı eğiten “makine öğrenmesi” dir. Bu verilere örnek olarak “Yıllar önce ya da daha yakın bir zamanda ancak farklı bir ülkede ortaya çıkan bir çatışmada dağlık bir bölgeye yakın bir mülteci kampına gelen insan sayısı” verilebilir. Ancak tarihsel verilerin her zaman nicel olması ve simülasyonun öngörmeyi hedeflediği çatışma ile ilgili olmaması doğru tahminler oluşturmada önemli bir sorun teşkil ediyor. Makine öğrenimli modeller aynı zamanda doğrudan birbirini etkilemeyen olayları otomatik olarak birbiriyle ilişkilendirerek varsayımlar üreterek problemler yaratabiliyorlar.

Algoritma oluşturmada bir başka yaklaşım ise her bireyi bağımsız bir etmen olarak almak. Diana Suleimenova, David Bell ve Derek Groen isimli üç araştırmacının silahlı çatışmadan kaçan bireylerin göç yollarını öngörme amacıyla geliştirmeye başladığı algoritma, bireyleri bağımsız etmenler olarak ele alıyor ve ardından, “insanlar yağmurlu havalarda dağlık yollardan geçmekten kaçınma eğilimi gösterir” gibi basit bilimsel kabulleri temel alarak hareketlerini tahmin etmeyi hedefliyor. Bu modellerde, varsayımlar dağların, silahlı grupların varlığı gibi somut ve test edilebilir faktörlerden geliyor.

Araştırmacılar algoritmanın pratikte nasıl çalıştığını görmek için Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali'de yakın zamanda gerçekleşen üç çatışmayı ele aldı. Sonuçlar Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verileri ile karşılaştırıldığında algoritmanın mültecilerin %75'inden fazlasının nereye gideceğini doğru tahmin etmiş olduğu görüldü.

Algoritma aynı zamanda HiDALGO projesinin bir parçası olarak sınırların kapatılması gibi politika kararların Güney Sudan'daki çatışmalardan kaçan mültecilerin Etiyopya veya Uganda gibi komşu ülkelere geçişini nasıl etkilediğini inceledi. Bulgulara göre Uganda sınırını kapatmak, 300 gün sonra %40 daha az sayıda bireyin kamplara ulaşmasına neden oldu ve bu gelişmenin etkisi sınırın açıldığı 301. günün ardından dahi varlığını sürdürdü.

Ancak tarihsel bir durumun sonuçlarını tahmin edebilmek gelecekte insanların nereye gideceklerini tahmin etmekten daha basit. Bunun üç sebebi bulunuyor:

• Modeller varsayımlarda bulunur. Örneğin, bir model ulaşım yöntemleri veya çatışma bölgelerinde gece boyunca kalma ihtimalleri hakkında varsayımlarda bulunarak ilerleyebilir. Tahmin yaparken bu varsayımların irdelenmesi ve farklı durumlardan nasıl etkilendiklerini tespit etmek gerekiyor.

• Bununla birlikte bir olayı tahmin etmek, başka birçok şeyi de tahmin etmeyi gerektiriyor. İnsanların çatışmadan nasıl kaçtıklarını öngörmek için çatışmanın nasıl gelişeceğini öngörebilmemiz gerekiyor. Bu da gelecekteki pazar fiyatlarına, hava ve iklim etkilerine veya politik değişikliklere bağlı olabilir.

• Son olarak, göç halindeki insanların genellikle beklenmedik ve yıkıcı olaylardan kaçtığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Burada makine öğrenmesi algoritmalarının eğitildiği veriler eksik veya yanlı olabileceği gibi hiç bulunmuyor da olabilir. Bu noktada bireyleri bağımsız etmenler olarak ele alan ve göçe sebep veren süreçleri anlamayı amaçlayan modeller avantaj sağlıyor.

Süper bilgisayarlar ile gerçekleştirilen hava tahminlerinin bile hatalı tahminlerde bulunabildiğini düşündüğümüzde göç algoritmalarının önünde hala uzun bir yol olması şaşırtıcı değil.

PAYLAŞ: DETAY

5 December

Plastik tüketimini azaltmanın pratik yolları

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Plastik, ekonomiyi ve dünyayı kirleten en yaygın ve kalıcı maddelerden bir tanesi. Center for International Environmental Law tarafından yayınlanmış bir rapora göre, plastik; şişe, çanta ve gıda ambalajlarından otomobil parçalarına ve inşaat malzemelerine kadar insanlığın tüketim deneyiminin birçok aşamasında kullanılan ve adeta kaçınılmaz hale gelen bir materyal. Ucuz, hafif ve kullanışlı olması da bu durumun en büyük sebepleri. Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir zararı da var; üretimden nakliyeye ve kullanımından geri dönüşümüne kadar bu tek kullanımlık plastik ürünler geniş bir karbon ayak izi yaratıyor. Plastik üretilmesi için çıkarılan fosil yakıtlar ise iklim krizine büyük ölçüde katkıda bulunuyor.

Plastik şirketleri üretimlerini arttırırken, aynı zamanda başarısız bir geri dönüşüm sistemini de teşvik ediyorlar. Plastiklerin sadece %9'unun geri dönüştürülebiliyor olması, tüketiminin azaltılmasının ihtiyaç doğuruyor. Çevre uzmanları atıkların okyanuslarda, yoksul ülkelerde ve hatta insan vücudunda birikebildiği için plastik kullanımının azaltılması konusunda çağrıda bulunuyor. Plastik kullanımını azaltmak sistemik bir değişiklik gerektiriyor olsa da plastik kullanımını azaltmak isteyenler için bazı kolay ipuçları da var. Bu ipuçlarını S360 Mag için derledik.

1. Yeniden kullanılabilir şişe/çatal-bıçak ve çanta taşıyın. Böylece bu ürünlerin üretilme sürecinde tüketilen kaynaklara değmesi için bunları olabildiğince çok kullanmış olursunuz.

2. Plastik yerine karton şişelerdeki donmuş, konsantre meyve suları seçmeye çalışın.

3. Kahvenize kapak almayı reddedin. Kahveciden çıkmadan önce dökülmesini engellemek için birkaç yudum almak kahve kapağı ihtiyacınızın ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır. Daha ideal bir çözüm ise kahvecilere kendi termosunuzla gitmeniz.

4. Şişelenmiş su kullanmayın, kendi suyunuzu kendiniz filtreleyin. Environmental Working Group, şişelenmiş suyun, filtrelenmiş musluk suyundan daha güvenli olmadığı belirtiyor.

5. Eğer böyle bir seçeneğiniz varsa, cam ya da konserve içindeki ürünleri seçin. Bunları geri dönüştürdüğünüzden emin olun. Plastik geri dönüşümü genellikle başarısızlıkla sonuçlanıyor ancak yine de plastik atıklarınızı dönüştürmeye çalışmakta fayda var. Plastikleri doğru bir şekilde geri dönüştürdüğünüzden emin olmak için bu rehberi kullanabilirsiniz.

6. Yapabildiğiniz sürece yemeğinizi paket yaptırmak ya da sipariş etmek yerine restoranda yiyin. Paket yaptıracak veya sipariş edecekseniz, plastik pipet ve çatal-bıçak istemediğinizi belirtin. Plastik malzemelere ihtiyacınız olmayacaksa bunu garsona belirtebilirsiniz, birçok online uygulama ise size bunun için bir opsiyon sunuyor.

7. Mutfak alışverişinizi yaparken paketli ürünleri daha az seçmeye özen gösterebilirsiniz. Paketlenmiş sebze, meyve ve plastik paketlenmiş çaylar almamaya çalışın. Ürünleri (çerez, baklagiller, kahve vb.) paketlenmiş satın almak yerine kilo ile satın alın. Aldığınız ürünlerin paketlemesi için kendi kabınızı kullanabilirsiniz.

8. Tekrar kullanılabilecek kapta su ile karıştırabileceğiniz konsantre temizleyicilerden alın. Bunları toz, jel ve sıvı formda bulabilirsiniz.

9. Plastik tüketimini azaltmak için sıvı sabun yerine katı sabun kullanmak oldukça etkili bir yöntem. Katı sabunun kağıt materyalle sarılmış olduğuna dikkat etmeye çalışın, çevreye ek bir katkı sağlamak için palm (hurma) yağı kullanılmış ürünlerden kaçınabilirsiniz.

10. Jilet bıçakları yenilenebilen jiletleri tercih edin. Başlangıçta daha masraflı gözükse de zamanla maddi olarak tasarruf etmiş de olacaksınız.

11. Diş fırçaları, plastik tüketimi arttıran bir diğer kişisel bakım ürünü. Bambu diş fırçası ya da başlığı değiştirilebilen diş fırçalarından kullanın.

12. Daha az kıyafet alın ya da ikinci el satan yerlerden alışveriş yapın. Kıyafetlerinizi daha az sıklıkla yıkayın ve böylece tek seferde daha çok kıyafet yıkamış olun. Kıyafetlerinizi kurutmak için asmayı tercih edebilirsiniz. Çoğu giysi plastikten yapılmış sentetik elyaflar içeriyor. Sentetik malzemelerin doğal olanlara göre bazı avantajları olabilir, çünkü daha uzun süre kullanılabilirler. Ancak bu lifler yıkamayla dökülür ve su yollarına karışır.

13. Online alışveriş yaparken alacağınız ürünleri mümkün olduğunca gruplayın, böylece daha az plastik poşette gelmelerini sağlayın. Ayrıca, daha geç tarihli gönderim süreleri seçerek, karbon ayak izinizi azaltabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

5 December

Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı gerçekleştirmeye ne kadar yakın?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler tarafından desteklenen bağımsız bir değerlendirme, Avrupa ülkelerinin küresel sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşma yolunda başarısız olduğunu gözler önüne seriyor. Değerlendirme, Avrupa Birliği siyasi liderlerinin iklim değişikliği, çevre kirliliği, biyoçeşitlilik ve aşırı tüketimi hedef alan bir plan hazırlamaları yönünde çağrıda bulunuyor.

Avrupa Birliği’nin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (Sustainable Development Goals, SDG) kapsamında attığı adımların değerlendirildiği rapor, Avrupa’nın küresel sürdürülebilirlik gündeminde lider konumda olduğunu doğruluyor. Ancak, bu kıtadaki ülkelerin tamamının hedeflere ulaşma yolunda sürecin gerisinde kaldıkları da vurgulanıyor.

Avrupa’nın SDG’lere giden yolda karşılaştığı zorluklar arasında iklim değişikliği, biyoçeşitlilik ve döngüsel ekonomi konuları bulunuyor. Rapor, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’nın hedeflere en yakın ülkeler olduğunu belirtirken, bu ülkelerin bile hedefleri gerçekleştirme konusunda sorun yaşadığını, Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinin ise çok daha kötü performans gösterdiğini vurguluyor.

Hedeflere giden yolda problemlerin istikrarlı bir hızda artıyor olması, Avrupa’nın diğer ülkeler üzerinde SDG’lere ulaşma gücünü engelleyen negatif bir yayılma etkisi de yarattığına işaret ediyor. Avrupa ülkelerinin diğer ülkeler üzerindeki negatif etkisi daha çok tarım, orman ve balıkçılık ürünlerine sürdürülebilir olmayan taleplerden kaynaklanıyor. Bu nedenle, Avrupa ülkelerinin iklim diplomasilerini ve kalkınma iş birliklerini geliştirmeleri, aynı zamanda da bu negatif etkileri kontrol altına alabilmek için politika uyumluluğunu güçlendirmeleri gerekiyor.

IEEP CEO'su Céline Charveriat, raporun bulgularının bir uyarı sinyali görevi taşıması gerektiğini söylüyor ve bir "Yeşil Anlaşma" oluşturulması çağrısında bulunuyor. “Yeşil Anlaşma” iklim değişikliği, kirlilik, biyolojik çeşitlilik ve aşırı tüketim konularının ele alınmasına ve ülkeler arası bir uyum yaratılmasına katkıda bulunabilir. Bu anlaşmanın öncelikli hedeflerinin ise, enerji sistemlerinde sıfır karbona ulaşmak, kaynak verimliliği ve atık yönetimi yolu ile döngüsel ekonomiyi güçlendirmek ve sürdürülebilir arazi kullanımı ve gıda sistemlerinin kullanımına yönelik görüşleri teşvik etmek olması öneriliyor.

Raporda, SDG'lerin uygulanmasında Avrupa Birliği’nin kendi iç dinamiklerinde olduğu kadar uluslararası alanda da lider olmasının çok önemli olduğunun da altı çiziliyor. Charveriat, Avrupa’nın küresel anlamda yeni, kapsayıcı düşük karbonlu döngüsel sanayi ve tarım yaratarak, ekonomik refahı sağlanırken eşitsizliklerin azaltılmasının ve doğal kaynakların korunmasının mümkün olduğunu tüm dünyaya gösterebileceğini belirtiyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 November

Madrid metrosunda yapay zeka teknolojisi

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğine karşı kurumsal mücadelede blockchain ve yapay zeka (AI) gibi teknolojiler benimsenmeye başlıyor. AI günümüz dünyasında sürdürülebilirlik hedeflerine yönelik, özellikle de enerji verimliliği konusunda, katalizör oluyor. Bunların bir örneği ise Madrid metrolarında görülüyor.

Madrid metrosu, dünyadaki en uzun yedinci metro sistemi, günde ortalama 2,3 milyon insanı 294,51 km yol boyunca 301 durak taşıyor. Trenlerin güç kaynağı olarak kullandığı elektriği azaltmak zor olsa da bir aksiyon alınması ihtiyacı sonucu Accenture ile iş birliği yaptı. Accenture Applied Intelligence tarafından geliştirilen AI sistemi klimayı optimize etmek için mevcut hava koşulları, iç ortam sıcaklığı, kaç kişinin istasyona girip çıktığı, yolcu yükleri ve etkinlikler (örneğin, futbol oyunları veya okul çıkış saatleri) dahil olmak üzere çeşitli veri kaynaklarını kullanıyor. Bu algoritmalar, metro sisteminin tam kapasitede çalışması gerekmeyen zamanları anlayıp klima gücünün azaltmasını sağlıyor. Daha az enerji harcanması, şehrin bütçesini de pozitif etkiliyor.

Zamanla veri setine daha fazla bilgi eklenecek ve algoritmalar daha fazla gözlem yapabilecek, bu sayede sistem tarafından ayarlanan programlar daha verimli hale gelecektir. Kurucularından Isabel Fernandez, AI kullanımının sağladığı fayda ve tasarrufun görülmesi üzerine artık başka yerlerde uygulamaya konmasının çok kısa zaman alacağını belirtiyor. Bu durumun, sistemin daha geniş çapta benimsenmesi için bir insiyatif olmasını umuyor.

Peki, sonuçlar ne gösteriyor?

Sistem, Metro de Madrid'in şimdiye kadar enerji maliyetlerini yüzde 25 oranında azaltmasına yardımcı oldu. Bu oran, yıllık olarak yaklaşık 1800 ton CO2 salım engellenmesine eş değer olarak hesap ediliyor. Düşük güç tüketimine ek olarak, sistem aynı zamanda fanlarda oluşabilecek arızaları önceden tahmin etmek ve tespit etmek için kullanılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

21 November

Greenpeace Plastik Raporu: Denizden Sofraya

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

1950’lerden itibaren yaşamın birçok alanına giren plastik, günümüzde 8,3 milyar tonluk bir üretim hacmine ulaşmış durumda. 6,3 milyar tonun ise çöp haline geldiği tahmin ediliyor. Greenpeace Akdeniz, Türkiye’deki Deniz Canlılarında Plastik Kirliliği raporunda devasa boyutlara ulaşan plastik atığın Türkiye’yi çevreleyen denizlerde yarattığı etkiyi mercek altına aldı.

Her yıl 4,8 ila 12 milyon ton arasında plastik çeşitli yollarla okyanuslara karışıyor. Bu atığın %92’sini 5 milimetreden küçük boyutlara sahip mikroplastikler (MP’ler) oluşturuyor. Bu mikro atıklar dış etkenler tarafından parçalanan plastik atıkları veya bünyesinde aşındırıcı olarak mikroplastik bulunan bazı kişisel bakım ürünleri (diş macunu, yüz temizleme jeli vb.) ve bazı temizlik maddelerinin (yüzey aşındırıcılar, deterjanlar vb.) denizlere karışmasıyla ortaya çıkıyor.

Şekil 1. Deniz canlılarının toplam nüfusları içerisinde mikroplastik oranları

Atık su arıtma tesislerinde filtrelerden geçerek denizlere karışan mikroplastikler deniz canlıları tarafından tüketilerek besin zincirine dahil oluyor. Denizlerimizdeki kefal nüfusunun %64,8’inde, barbunun %63’ünde, mırmırın %34,3’ünde, tekirin %32,8’inde, istavritin %26,7’sinde mikroplastik bulunduğu tespit edildi. Bu durum, balık nüfusunun %44,3’ünde, neredeyse yarısında, mikroplastik olduğunu gösteriyor. Kırmızı karidesin ise %19’unda MP bulunuyor. Adana, Ankara, Bodrum, İstanbul ve İzmir olmak üzere beş farklı noktada örneklenen midye dolmaların %91,2’sinde mikroplastik bulundu. Bu, 100 gramlık midye porsiyonunda 5.76 adet, 250 gramlık midye porsiyonunda ise 14.41 adet mikroplastik tüketme riski olduğu anlamına geliyor.

Grafik 1. Adana, İstanbul ve İzmir’den örneklenen balık türleri ve Mersin’den örneklenen kırmızı karides türündeki MP oranları (% değerler örnek içerisinde MP barındıran bireylerin oranını vermektedir)

Balıklarda, karideslerde ve midye dolmalarda tespit edilen mikroplastik polimerleri incelendiğinde en çok bulunan polimer tiplerinin poşet üretiminde kullanılan polietilen (PE), ayran şişelerinde kullanılan polipropilen (PP) ve su şişelerinde kullanılan polietilen terefitalat (PET) olduğu görülüyor. Bu da mikroplastik kirliliğinin en büyük sorumlusunun tek kullanımlık plastik ürünler olduğunu ortaya koyuyor.

İnsanlar tarafından yaygın olarak tüketilen bu canlı türlerinde mikroplastiklere rastlanması insan ve doğal yaşamın sağlığı açısından ciddi riskler yaratıyor. Bu risklerin başında parçacıkların iç organlarda meydana getirebileceği tahriş, iltihap, tıkama gibi fiziksel hasarlar geliyor. Parçacıkların 130 μm’ye (mikrometre-milimetre¬nin binde biri) kadar ufalanması durumda partiküllerin bağırsak tabakasında emilmesi ve farklı organlarda birikim yapabilmesi de mümkün. PE, PP ve PET gibi plastiklerin içerdiği zararlı kimyasallar ve denizden topladıkları diğer kirleticiler ise kanser, hormon bozukluğu gibi daha kompleks sağlık sorunlarına yol açabiliyor.

Grafik 2. Adana, İstanbul ve İzmir’den örneklenen balık türleri ve Mersin’den örneklenen kırmızı karides türünden elde edilen fibril ve parçacık tipteki MP oranları

Pek çok canlı türünün yaşam alanı olan ve insanlara gıda sağlayan Marmara, Ege ve Akdeniz’de ciddi miktarda MP tespit edilmiş olması Türkiye’nin plastik tüketimi konusunda acilen eyleme geçmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Atık politikalarımızı iyileştirmemiz ve bireysel plastik tüketimini azaltmamız gerekiyor. Mikroplastikler ve mikroplastiklerin insan sağlığına etkileri üzerine yapılan bilimsel araştırmaların arttırılması ve desteklenmesi de tehlikenin bütün boyutları ile ele alınabilmesi açısından öneme sahip. Avrupa Birliği’nde yasaklanmış olan tek kullanımlık plastiklerin Türkiye’de de yasaklanması ise atılabilecek önemli adımlar arasında.

PAYLAŞ: DETAY

21 November

Reflect Studio artık B Corp!

Bu haberi 10 dakikada okuyabilirsiniz.

Bugün dünya genelinde 3.000’in üzerinde şirket iş dünyasına yepyeni bir değer yaratma formülü sunuyor ve aslında iş dünyasının, dünyamızın karşı karşıya kaldığı çevresel ve sosyal birçok soruna yanıt bulabileceğini savunuyor. B Corp’lar, dünyanın en iyisi değil dünya için en iyi olmayı hedefleyen şirketler. Bu ilham veren liderlik hareketine Türkiye’den Taze Kuru, Mikado, Expanscience ve S360’ın arasına tekstil sektörüne bambaşka bir yaklaşım getiren Reflect Studio da katıldı. S360 olarak dünyanın en sorunlu sektörlerinden olan tekstile ilişkin sektörün sürdürülebilirliğini değerlendiren bir dosya hazırlamıştık. Sektörün sorunlarına çözüm getirmede B Corp’ların bakış açısı daha da önemli hale geliyor.

Reflect Studio’nun heyecan veren hikayesini ve B Corp olma yolculuğunu şirketin kurucu ortaklarıyla yaptığımız röportajla sizlere taşıdık. İyi okumalar!

1. Reflect Studio’nun kuruluş hikayesinden bahseder misiniz? Yola çıkarken tekstil sektöründe nasıl farklılaşmayı hedeflediniz?

Reflect Studio’yu kurarken çevreye en fazla zarar veren ikinci büyük endüstri olan ve çoğunlukla adil ticari şartların sağlanmadığı tekstil endüstrisinde bir şeyleri farklı yapma amacıyla yola çıktık. Bir moda markası olarak başladığımız yolculukta tekstil odaklı bir tasarım stüdyosuna evrildik. Ancak şu an geldiğimiz noktada işin sadece tekstille sınırlı olmadığını fark ediyoruz. Amacımız dünya problemlerine kayıtsız kalmayan, çalışanlarına, tedarikçilerine, doğaya kıymet veren, ürettiği değeri herkesle adil şekilde paylaşan bir şirket inşa etmek. Kapitalizmin dönüşümünde diğer şirketler için bir örnek teşkil etmek.

2. Türkiye’de tekstil sektöründeki en önemli sorunları neler olarak görüyorsunuz? Siz bu sorunlardan öncelikli olarak hangilerine çözüm getiriyorsunuz?

Tekstil sektörü çevresel ve sosyal olarak dünyanın en sorunlu sektörlerinden biri. Çevresel olarak sentetik iplik kullanımı hem üretiminde hem tüketim sonrasında geri dönüşümün neredeyse sıfır olması sebebi ile ciddi bir çevre kirliliğine sebep oluyor. Organik hammadde olan pamuk gibi materyaller ise “hızlı moda”nın sebep olduğu yüksek üretim baskısı nedeni ile aşırı kimyasal gübre ve zehirli böcek ilacı kullanımına sebep oluyor. Bunlar atmosfere karbondioksitten 300 kat daha fazla ısı tutan Nitrous Oxide gibi gazların salımına sebep olup küresel ısınmaya ciddi etki ediyorken, toprağı ve yer altı sularını zehirliyor ve yüksek su tüketimine sebep oluyor. Tüm bu çevresel etkilerin yanı sıra sorunların sosyal bir boyutu da var. Çalışanların en kötü ortamlarda çalıştığı, en düşük kazandığı ve en tehlikeli kimyasallara maruz kaldığı ve en çok çocuk işçi çalıştırılan sektörlerin başında geliyor. Bizler üretimimizin büyük bir çoğunluğunda GOTS sertifikalı organik pamuk kullanarak çevresel sorunları büyük bir oranda azaltıyor, çalışanların sağlıklı ortamda çalıştığına ve adil bir gelir dağılımının yapıldığı üreticiler ile çalışarak çalışan haklarının gözetilmesine emin oluyoruz.

3. Ürünlerinizin ham maddesinin (pamuk) tedarikinde nelere dikkat ediyorsunuz? Sürdürülebilir malzemeler kullanmanız işinize ne katıyor?

Pamuk tedarikinin neredeyse tamamını GOTS sertifikalı organik pamuk üreticilerinden sağlıyoruz. Yaptırdığımız yaşam boyu değer analizine göre kullandığımız organik pamuk, konvansiyonel pamuğa göre %32 daha az sera gazı salımına sebep oluyor ve toplamda %97 daha az su kullanılarak üretiliyor. Günümüzün küresel problemlerinin sadece kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve devletler aracılığı ile çözülemeyeceğini, özel sektörün de sorumluluk alması gerektiğini biliyoruz. Biz bu amaçla mümkün olan tüm alanlarda çevresel ayak izimizi pozitif çevresel etkiye çevirmeye çalışıyoruz. Hem kurumsal hem de bireysel müşterilerimizde kullandığımız sürdürülebilir üretim yöntemlerinin katma değer olarak karşılık bulduğunu gözlemliyoruz.

4. Yerel üreticilerin desteklenmesinde nasıl farklılık yaratıyorsunuz?

Kullandığımız ürünlerin %100’ünü yerel üreticilerden sağlıyoruz. Yerel kaynak kullanımının sürdürülebilir iş uygulamalarının en önemli adımlarından biri olduğunu düşünüyoruz. Üretimimiz ile bölgesel ekonomiyi güçlendirirken, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin büyümelerine destek oluyoruz. Aynı zamanda ürünlerin düşük mesafe kat etmesini sağlayarak çevresel ayak izini büyük ölçüde azalmasını sağlıyoruz.

5. Kadın çalışanların istihdamına önem veriyor musunuz? Bu soruyu hem Reflect Studio’yu hem de tedarik zincirinizi düşünerek yanıtlayabilir misiniz?

Kadın çalışan istihdamı Reflect Studio’nun ana sosyal hedeflerinin başında yer alıyor. Ülkemizdeki kadına yönelik şiddetin ve istismarın en önemli çözümlerinden birinin kadınların ekonomik özgürlüğünü kazanmasından geçtiğini düşünüyoruz. Bu amaç doğrultusunda 2019 yılında çalışmış olduğumuz 16 atölyenin 10’unun sahibinin kadın olmasının gururunu yaşıyoruz.

6. Radikal şeffaflık adı altında anlattığınız bir uygulamanız var. Koleksiyondaki her bir parçaya yerleştirilen QR kodlar aracılığıyla ürünün yolculuğunu tüketiciye sunma fikri nasıl aklınıza geldi? Sizce bu ve benzeri uygulamaların ne gibi etkileri oluyor?

Yayımladığımız manifestomuzun 3 maddesinden bir tanesi; “Radikal Transparanlık Güven Verir” maddesi. Bu maddeyle birlikte aslında kuruluşumuzdan itibaren şeffaflığı temeline alan bir oluşum olduk. Ürünlerimizde kullanılan pamuğunun nerede ve ne şartlarda yetiştiğinden, son dikişi kimin attığına kadar tüm süreci kayıt altına alıp paylaşarak, kullanıcılarımızda sadece bizim ürünlerimizde değil tükettikleri tüm ürünlerin ne şartlarda yapıldığına dair bir sorgulama kültürü oluşsun istedik. Üretimde şeffaflık talep edildikçe sürdürülebilir üretim yöntemlerine dönüşümün hızlanacağını düşüyoruz.

7. Şirket içinde, ofis ortamında da benimsediğiniz çeşitli uygulamalarınız var. Bunlardan da bahsedebilir misiniz? 

Şirket kültürünü bireysel hayatımızda daha çevre dostu bir yaşam sürmek adına katkı sağlayabilecek bir fırsat olarak görüyoruz. Pazartesi gününü Etsiz Pazartesi (Meatless Monday) Salı gününü de Vegan Salı (Vegan Tuesday) ilan ederek vejetaryen ve vegan beslenme stillerinin denenmesini teşvik ediyoruz. Bunu yaparken de beslenmeye dayalı toplam sera gazı salımını %25 azaltıyoruz. Şirketimizin elektrik kullanımını enerji verimliliği yüksek elektronik aletlere geçerek düşürürken, kargo ve elektrik kullanımlarından oluşan karbondioksit miktarını ağaç dikerek daha ilk yılından nötrlemek adına adımlar atıyoruz.

8. Peki B Corp olma motivasyonunuzun kaynağı neydi? Size ne ilham verdi?

Reflect Studio olarak kendimizi sadece çevresel performans konusunda değil, çalışan haklarından şeffaf şirket yönetimine, müşteri çıkarlarını gözetmeden sosyal sorumluluk alanlarında değer yaratmaya çok farklı alanlarda daha iyi bir şirket olmak için yüksek standartlara tabi tutuyoruz. Tüm bu alanlarda bizi ölçebilecek tek sertifikasyonun B Corp olduğunu gördük ve sadece yaptığımız işin tasdiklenmesi için değil, bize neleri daha iyi yapabileceğimiz konusunda kılavuz olabilmesi amacı ile B Corp olmak için başvurmaya karar verdik.

9. Reflect Studio, savunduğu ve öncelik tanıdığı değerleri B Corp olmadan önce de benimsemiş ve aksiyona geçirmiş bir şirket. B Corp sertifikası almanın size katkılarının ne olacağını düşünüyorsunuz?

B Corp sertifikası deneyimlediğimiz kadarı ile müşterilerimizde güven arttırıcı bir etkiye sahip. Aynı zamanda tüm B Corp’ların sıkı iletişim halinde olduğu platformlar mevcut. Bunun birçok yeni iş birliği yaratma potansiyeli var. Kendimizi uluslararası bir liderlik hareketinde konumlamak hem aldığımız sorumlulukları gerçekleştirmede hem de işimizi iyiyi esas alarak geliştirmede bize fırsatlar sunacak.

10. Moda endüstrisi “sorumlu üretim” değeri özelinde düşünüldüğünde sizce hangi konularda neler yapılmalı, nasıl adımlar atılmalı? Çok kısa bir yol haritası verebilir misiniz?

• Öncelikle hızlı moda anlayışının bir an önce durması gerekiyor. Bu hızda tüketim olduğu sürece hangi yöntemlerle yapılırsa yapılsın modanın sürdürülebilir olması mümkün değil.
• Sentetik katkılı kumaşların kullanımının büyük ölçüde azaltılması gerekiyor. Bir ürünün onlarca yıl mikroplastikler salıp daha sonrasında geri dönüştürülmesi mümkün olmadan atılıyor olması kabul edilemez.
• Çalışan koşullarının bir an önce düzeltilmesi gerekiyor. Daha yüksek maaş, güvenli çalışma ortamı, mesai haklarının ödenmesi, çocuk işçi uygulamalarının kaldırılması gibi geliştirmeler zorunluluk olarak yapılmalı.
• Kullanılan organik ürünlerde kimyasal gübre ve zehirli böcek ilaçlarının kullanılmasının son bulması gerekiyor.

11. Son olarak geleceği konuşacak olursak; Reflect Studio’nun nasıl bir gelecek vizyonu var ve uzun vadeli hedefleriniz arasında neler var?

Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçekliklere baktığımızda; 4,2 milyar insanın günlük geliri 5 doların altında, 1,1 milyar insanın elektriği yok, 850 milyon insanın temiz su kaynaklarına erişimi yok, 367 milyon çocuk ve gencin eğitime erişimi yok. Bu durum ciddi bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız olduğunu ortaya koyuyor.

Bu paradigma değişikliğinde liderliğin, dünyanın gelirlerinin %80'ini oluşturan özel sektörden gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Dünya problemlerinin sürdürülebilir çözümünün ancak şirketlerin dönüşmesiyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. “Hissedarıma maksimum nasıl fayda sağlarım?” bakış açısından kopup, “Her paydaşımın iyiliğini nasıl sağlarım?” bakış açısına geçiş sağlanmalı.

Biz Reflect Studio olarak her şirketin hem üretim aşamasında hem ortaya çıkan kazancın paylaşımında her paydaşına değer gösterdiği bir geleceğin hayalini kuruyoruz, bu gelecek için çalışıyoruz. B Corp olmak bu taahhüdümüzün resmileşmesi anlamına geldi.

PAYLAŞ: DETAY

21 November

Küresel ısınma 2°C dereceyi geçti mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

1800’lerin ikinci yarısı yani sanayileşmenin küresel boyuta ulaştığı dönemde dünyanın ortalama 1°C derece ısınmış olduğunu görüyoruz. Ancak yalnızca ortalamaya bakmak bize bütün resmi vermiyor. Gerçekte dünyanın %20’si 1.5°C derece ısınmışken 2°C dereceyi aşan bölgelerin sayısı her geçen gün artıyor.

İklim değişikliğinin yıkıcı ve geri döndürülemez etkilerinin önüne geçebilmek için sıcaklık artışının 2°C derecelik "kırmızı çizgi" nin altında kalması şart. Ancak Berkeley Earth verileri, dünyanın yaklaşık %10’unun 1880-1899 arasında görülen değerler ile karşılaştırıldığında şimdiden 2°C derece ısınmış olduğunu gösteriyor. Bu, ABD yüzölçümünün beş katına eş değer bir alanın kırmızı çizgiyi aşmış olması demek.

Söz konusu bölgeler arasında Kanada’nın önemli bir bölümü, İsviçre, Kazakistan, Alpler bulunuyor. Kuzey kutbu ve çevresi, Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Asya ise en hızlı ısınmakta olan bölgeler. Bu durum Alaska’da orman yangınlarına sebep verirken Alp Dağları’nda büyük buzul ve Kuzey Kanada’da kalıcı kar tabakasının erimesini hızlandırıyor. Kuzey Amerika’da kışlar yumuşarken Sibirya yazları ısınıyor. Zaten sıcak bir bölge olan Orta Doğu ise insan yaşamı için sürdürülebilir olmayan sıcaklıklar görmeye başladı.

Colorado Üniversitesi’nde doktora yapmakta olan araştırmacı Simon Pendleton Arktik olarak adlandırılan Kuzey kutbu ve çevresinin dünyanın geri kalanına göre iki ila üç katı arasında bir hızla ısınmakta olduğunu ifade ediyor, 20. yüzyılın başından beri 3.5°C derecelik bir artış gözlemlendiğini ekliyor. Temmuz ayında dünyada daimî insan yaşamı bulunan en kuzey bölge olan Kanada’nın Alert kasabasında hava sıcaklığı rekor kırarak 21°C derece ölçüldü. Bölgenin temmuz ayı ortalamaları 5°C olarak biliniyor. Bu anormal sıcaklık değerleri buzulların erimesini hızlandırırken Kanada’da 40,000 yıldır buzullarla kaplı olan bölgeler gün ışığına çıkıyor.

Key Indicators of Arctic Climate Change: 1971–2017 raporu Arktik ekosistemlerde yaşanan değişimlerin tamamen sıcaklık artışı kaynaklı olduğunu gösteriyor. Yağış miktarı, buzul erimeleri, tundra bitki örtüsü, polenleşme dahil olmak üzere bütün yaşam döngüsü sıcaklık artışına bağlı olarak milyonlarca yıllık düzenden kopuyor. Ancak etkiler bölgesel olarak sınırlı kalmıyor, küresel yansımalar olması kaçınılmaz. Arktik iklimin değişmesi ile Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya iklimleri de sertleşiyor, olağanüstü hava olaylarının sayısı ve şiddeti her yıl artıyor. Sıcaklık değişimi aynı zamanda okyanus akıntılarına etki ediyor. Kuzeybatı Avrupa’nın soğuması ve daha şiddetli fırtınalara maruz kalması bu durumun muhtemel sonuçları arasında.

Arktik bölgelerde yaşam süren 4 milyon insan ise iklim değişikliğine en az etki ederken sonuçlarının en çok etkisi altında kalan grup. Kanadalı Inuit (Arktik bölgede yaşayan yerli halklar) aktivisti Sheila Watt-Cloutier, “Dünyanın çoğunun devam ettirmek istediği sürdürülemez seçimlerin bedelini ödememiz isteniyor” diyerek binlerce yıllık kültürlerin ve geçim kaynaklarının risk altında olduğuna dikkat çekiyor. Isınan hava ile eriyen buzullar ve kar tabakaları bölge insanlarının nesilden nesile kullanmış oldukları yolların ve köprülerin çökmesine ve onların su ve yiyecek kaynaklarına erişimini bloke etmesine sebep oluyor.

Sıcaklık değişimlerinden en çok etkilenen bir diğer bölge ise okyanuslar. “Hot spot” olarak adlandırılan sıcak noktalar çok hızlı sıcaklık artışları gösteriyor ve bu noktalardaki ekosistemler ısınarak değişirken pek çok canlı türü uyum sağlayamadan yok oluyor. Güney Atlantik bölgesinde 2012’de keşfedilen sıcak nokta 330,000 km2 üzerinde okyanus yüzeyini kaplıyor. Bir başka değişle kıyısı bulunan Uruguay’ın neredeyse iki katı büyüklüğünde. Geçtiğimiz yüzyılda 2°C (merkezinde 3°C) ısınmış olan Güney Atlantik sıcak noktası toplu deniz tarağı ölümlerine, ölümcül sıcak dalgalarına, yosun patlamalarına ve balık stoklarında dengesizliğe sebep oluyor. Zehirli kızıl alg türlerinin bulaştığı deniz tarakları yenilemez hale geliyor. Sucul ekosistemlerdeki bu değişim balıkçılık ile geçinen Uruguay’lılar için geçim kaynaklarının yok olması ve yeni göç dalgalarının başlaması demek.

Sıcak noktalar okyanus akıntılarının yön değiştirmesi nedeniyle oluşuyor. Yüksek güneş ışığı alarak gezegenin en sıcak bölgelerini oluşturan tropikler sera gazlarının ısıyı tutması sebebiyle fazlasıyla ısınıyor. Isınan bu hava ılıman kuşağa doğru ilerleyerek rüzgarların yönünü ve dolayısıyla akıntıların yönünü değiştiriyor. Güney Atlantik bölgesinde bu etki Brezilya sıcak su akıntısı üzerinden gerçekleşiyor. Giderek daha güneye inen akıntı 1900-2018 yılları arasında gösterdiği 2 ila 3 °C derece arasında artış ile en hızlı ısınan akıntılardan biri.

Berkeley Earth araştırmacısı Zeke Hausfather, önümüzdeki dönemde dünyanın yeniden soğuma yoluna gitmeyeceğini dolayısıyla son beş yılın “yeni normali” gösterdiğini ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

18 November

Yeni takım arkadaşları arıyoruz!

S360 olarak karmaşık sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile çözülebileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Büyüyen ekibimizle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak bir takım arkadaşı arıyoruz.

Görev Tanımı:
Strateji ve iletişim alanında yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek,
Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak,
Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişiminin etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağlamak,
Müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yeni program ve projeler tasarlamak, yaratıcı fikirler üretmek ve çalışmaları raporlamak

Aranan Özellikler:
Strateji ve sürdürülebilirlik iletişimi teori ve uygulamalarına hakim olan, 
Analitik yönü güçlü, 
Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili, 
İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarılı, 
Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi görebilen, 
Titiz ve zaman planlamasına uygun çalışabilen, 
Ekip çalışmasına uyumlu, 
Çok iyi derecede İngilizce bilen, 
Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli, 
Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik ve/veya yönetim danışmanlığı alanında profesyonel tecrübeye sahip

İlgilenenler en geç 13 Aralık Cuma gününe kadar info@s360.com.tr adresine özgeçmişleri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen niyet mektubu gönderebilirler.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

Londra Borsası’nda sürdürülebilir finans inisiyatifleri

Düşük karbonlu veya "net sıfır" emisyon bir ekonomiye geçiş, yirmi birinci yüzyılın en önemli konularından biri. Bilimsel açıdan risklerin detaylı bir şekilde anlatılması, politika yapıcıların ve düzenleyicilerin de harekete geçmesini sağlıyor.

Londra Menkul Kıymetler Borsası, 2015 yılında küresel piyasalarda bir ilk olarak Green Bonds Segment adı verilen özel bir yeşil tahvil segmentini piyasaya sundu. Bugün Londra Borsası, 33 milyar sterlinin üzerine çıkmış bir dizi yeşil, sosyal ve sürdürülebilirlik bonosuna ev sahipliği yapıyor. Bu platformlar üzerine, Londra Menkul Kıymetler Borsası kısa bir süre önce yeşil ekonomiye geçişi destekleyen iki yeni girişim daha başlattı: Sürdürülebilir Tahvil Piyasası (Sustainable Bond Market, SBM) ve Yeşil Ekonomi Markası (Green Economy Mark, GEM).

Hisse senetleri için kurulan SBM ve GEM girişimleri, sürdürülebilir düşük karbonlu ekonomiye geçişi desteklemek için tasarlanmış. Bu iki inisiyatif birlikte, şirketlere, ihraççı kuruluşlara veya yatırım fonlarına, sürdürülebilir sermayenin artırılmasında ve akreditasyonlarının gösterilmesinde destek oluyorlar.

GEM’i, Ana Piyasa’da (Main Market) ve Alternatif Yatırım Piyasası’nda (Alternatif Investment Market, AIM) listelenen ve toplam yıllık gelirlerinin %50 veya daha fazlasını “Yeşil Gelir” olarak adlandırılan küresel yeşil ekonomiye katkıda bulunan ürün ve hizmetlerden elde eden şirketler ve yatırım fonları oluşturuyor. %50 barajı, yenilenebilir enerji ve atık yönetimi gibi alanlarda hemen akla gelen ihraççı kurumları değil, aynı zamanda çevresel çözümlere katkıda bulunan çok çeşitli kurumları da içerdiği için önemli.

İkinci girişim olan SBM, Yeşil Bono Segmenti’nin başarısına dayanıyor. Mevcut Yeşil Tahvil Segmenti’ne, sosyal ve sürdürülebilirlik tahvilleri için ayrıca yeni bölümler eklendi. Bu yeni bölümler, yatırımcıların farklı türlerdeki sürdürülebilir tahvil türlerini bağımsız doğrulanmış çerçevelere ve gelirlerin kullanımına dayanarak ayırt etmelerini sağlıyor. Yeşil kurumlardan gelen standart tahvillerin profilini yükselten “ihraççı kurum seviyesinde sınıflandırılmış” sürdürülebilir tahviller için de bir segment bulunmakta. Bu düzeydeki şirketler için, Yeşil Gelirler tüm işletmenin %90'ını veya daha fazlasını oluşturuyor; bu nedenle, işlerinin herhangi bir bölümünü destekleyen, biriktirdikleri herhangi bir sermaye yeşil olarak kabul ediliyor.

Ancak, daha sürdürülebilir bir dünya için daha fazlasını yapmak mümkün. Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu, 2030’a kadar Paris Anlaşması’nı gerçekleştirmek için 90 trilyon ABD Doları yatırım gerektiğini belirtti. Bu durumun üstesinden gelmek için LSEG içerisinde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomileri destekleyecek mekanizmaların sağlanması gerekiyor. Şu anda Sürdürülebilir Tahvil Piyasası çoğu para birimi, coğrafya veya yapı bakımından dünyanın ilklerine öncülük eden 200'den fazla tahvile ev sahipliği yapmakta. Örneğin SBM, Çin, Hindistan ve Orta Doğu dışında yer alan ilk sertifikalı yeşil tahvillere ve Asya Pasifik ve Kıta Amerikası'ndaki ilk yeşil tahvillere ev sahipliği yapmakta. SBM, 18 ülkeden ihraççı kurumları temsil ediyor ve 14 para biriminde 33 milyar sterlinden fazla para toplamayı başardı.

Hem GEM hem de SBM inisiyatifleri, LSEG’nin FTSE Russell tarafından gelen uzmanlığına dayanıyor. FTSE4Good Endekslerinin piyasaya sürülmesinden bu yana neredeyse 20 yıl boyunca FTSE Russell, sürdürülebilir yatırımın teşvik edilmesine, endekslerin, verilerin ve analitik araçların geliştirilmesine yardımcı oldu. Bu sürdürülebilirlik uzmanlığı, şimdilerde Londra Borsası’ndaki ihraççı kurumların iklim değişikliğini göz önünde bulundurmasına, yatırımcılarla daha etkili iletişim kurmasına ve sürdürülebilir düşük karbonlu ekonomiye geçişi desteklemek için gerekli sermayeyi yükseltmesine yardımcı olmak için kullanılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

Norveç'in en büyük emeklilik fonu KLP petrol kumu şirketlerinden çıktı

Norveç’in en büyük emeklilik fonu KLP, gelirlerini petrol kumlarından elde eden şirketlere yatırım yapmayacağını açıkladı. Ayrıca, bu tip şirketlerde olan 58 milyon dolar değerindeki hisse senetleri ve tahvillerini sattı.

Petrol kumları, çevreye çok büyük zarar vermeleri sebebiyle çevreci grupların, fosil yakıtlardan enerji üretimini durdurma çabalarının odak noktası olmuştur.

KLP’nin dışarıda bıraktığı şirketler listesine eklenen beş şirket bulunuyor: Kanada’dan Cenovus Enerji, Suncor Enerji, Husky Enerji ve Exxon Imperial Oil ve ayrıca Rusya’dan Tatneft PAO.

81 milyar doları aşkın varlığı yöneten fon, daha önceki kömür politikasına benzer şekilde yeni politikasının petrol kumu işinden %5’ten fazla gelir elde eden şirketleri dışarıda bırakmak olduğunu belirtti. KLP’nin daha önce petrol kumu gelirleri için belirlediği eşik %30’du.

Ayrıca KLP tütün, alkol ve pornografi piyasasında iş yapan şirketlere, ve de kumar ve bazı silah yapımcısı olan şirketlere yatırım yapmaktan kaçınıyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

IMF’nin Küresel Finansal İstikrar Raporu’nun bir bölümü sürdürülebilir finansa odaklanıyor

Raporun “İleriye Bakmak” başlıklı altıncı bölümünde IMF’nin konuya verdiği tarihsel önem belirtilerek sürdürülebilir finans, sürdürülebilir finans finansal performans ve istikrar için önemi, ÇSY bağlantılı portföy yatırımı, ÇSY arz edenler veya yatırımcıların karşılaştığı konular gibi başlıklara yer verilmiştir.

Sürdürülebilir finansın daha çok gelişmesini teşvik etmek için ise aşağıdaki politikalara değiniliyor:

• ÇSY yatırım terminolojisinin, ürün tanımlamalarının, çevresel, sosyal ve yönetişime yönelik unsurların standartlaştırılması.
• Yatırımcılar tarafından ÇSY verilerinin elde edilmesini ve finansal önemliliğin değerlendirilmesini teşvik edecek tutarlı kurumsal ÇSY raporlaması.
• ÇSY unsurlarının yatırım yönetimindeki rolünün belirsizliğin azaltılması için düzenleyiciler tarafından netleştirilmesi.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

FCA önümüzdeki dönemde iklim değişikliği ve yeşil finans üzerine gerçekleştireceği çalışmaları açıkladı

Birleşik Krallık Financial Conduct Authority (FCA), bir geribildirim dokümanı paylaşarak önümüzdeki dönemde iklim değişikliği ve yeşil finans üzerine çeşitli alanlarda bulunacağı faaliyetleri açıkladı. Bu faaliyetlerin bir kısmını aşağıda özetledik:

• Belirli firmalarca yapılan kamuya açıklamaların geliştirilmesi için yeni kurallar belirlemek ve mevcut yükümlülüklerin belirginleşmesi üzerine danışmanlık sağlamak.
• Bağımsız Yönetim Komiteleri’ne ilişkin kural değişikliklerini sonuçlandırmak, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) ve de yönetim (stewardship) politikalarını takip ve raporlama, iyileştirme sermayesi (patient capital) fırsatlarına yatırımları özendirmek için kural değişikliği.
• Yönetim (stewardship) etkinliklerine ilişkin öne çıkan engellerin tartışıldığı bir çalışma yayınlamak.
• Tüketicilerin yanlış yönlendirilmelerine engel olmak için somut eylemler geliştirmek ve tüketicilerin yeşil finansal ürün ve hizmetlere ulaşıma ilişkin beklentileri belirginleştirmek.

FCA aynı dokümanda, hükümet tarafından liderlik edilen düzenleyiciler arası kamuya açıklama üzerine görev gücü ve İklimsel Finansal Risk Forumu (Climate Financial Risk Forum -CFRF) gibi işbirliği ve ortaklıklara destek vermeye devam edeceğini açıkladı.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

Morgan Stanley Sürdürülebilir Sinyaller Raporu ve bireysel yatırımcıların artan ilgisi

Morgan Stanley “Sürdürülebilir Sinyaller” (Sustainable Signals) adlı raporunu Ekim 2019’da yayınladı. Üçüncü baskısı yayınlanan Sürdürülebilir Sinyaller, bireysel yatırımcıların sürdürülebilir yatırımlara yönelik tutumlarını, algılarını ve davranışlarını bireysel yatırımcı anketlerine dayanarak inceliyor. Daha önceki Sürdürülebilir Sinyaller bireysel yatırımcı anketleri raporlarına kıyasla, 3. raporun bulguları sürdürülebilir yatırımlara olan ilginin ve bu yatırımları benimsemenin 2015 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde arttığını gösteriyor.

Rapor sonuçlarına göre, sürdürülebilir yatırım alanında dört ana tema ortaya çıkıyor:
1. Yatırımcının ilgisi ve bu yatırım alanını kabulü yükselmeye devam ediyor; Yatırımcıların %85'i, bu yatırımcılar içerisindeki Y jenerasyonunun ise %95'i sürdürülebilir yatırımla ilgileniyor.
2. Yatırımcılar ilgi alanlarına uygun ürünler istiyor; Yatırımcıların %84'ü, bu yatırımcılar içerisindeki Y jenerasyonunun %90'ı yatırımlarını etki hedeflerine uyarlanabilir olmasını istemekte.
3. Yatırımcıların sürüdürülebilir yatırımlara ikna olabilmesi, finansal bir özveri yapma endişelerine ağır basıyor; Yatırımcıların % 86’sı ÇSY uygulamalarını benimseyen şirketlerin potansiyel olarak daha karlı ve daha iyi uzun vadeli yatırımlar olabileceğine inanıyor.
4. Yatırımcılar daha fazla ürün seçeneği istiyor; Yatırımcıların %65'i mevcut finansal ürün eksikliğini, portföylerine sürdürülebilir yatırım yapmayı engelleyen bir engel olarak belirtti.

Morgan Stanley Sürdürülebilir Yatırım Enstitüsü (The Morgan Stanley Institute for Sustainable Investing), Sürdürülebilir Sinyaller bireysel yatırımcı anketinin üçüncü basımını, bireysel yatırımcılar arasında sürdürülebilir yatırımın büyümesine ilişkin içgörü ve analizi geliştirmek için üretti. Brunswick Insight araştırma şirketi tarafından yapılan çalışma, 7-14 Şubat 2019 tarihlerinde 57 soruluk bir anket aracılığıyla veri toplanarak yapılmış. Örneklem büyüklüğü, minimum 100.000 ABD doları tutarında yatırım yapabilir varlığa sahip 800 ABD bireysel yatırımcısı ile oluşturulmuş. Araştırmaya ayrıca yaşları 18-37 arasında değişen 200 Y Kuşağı yatırımcı dahil edilmiş. Raporun detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

SBN küresel gelişme raporunu yayınladı

Gelişmekte olan ülkelerdeki finansal sektör düzenleyicilerinin ve bankacılık örgütlerinin sürdürülebilir finansı geliştirme taahhüdünde bulunarak gönüllü oluşturduğu Sürdürülebilir Bankacılık Ağı (Sustainable Banking Network -SBN), ikinci Gelişme Raporu’nu yayınladı.

Rapor 2017 Haziran- 2019 Haziran arası dönemde üye ülkelerdeki gelişmeleri ve 42 örnek olayı kapsıyor.

Raporda, 38 üye ülkenin 22’sinin sürdürülebilir finans politikalarına sahip olduğu belirtiliyor. Bu çerçevede, kapsam, derinlik ve netliğin anlaşılabilir olmasına yönelik 19 gösterge kullanılarak 22 ülkenin sürdürülebilir finans politika ve prensiplerinin değerlendirilmesi sunuluyor.

SBN üyeleri, ortak bir vizyon ve çerçeve oluşturmanın ardından Ölçülebilir Değişime Yönlendirmek başlığı altında aşağıda belirtilen dört alana odaklanacaklarını belirtiyor:

1. Sürdürülebilir finans finansal gözetimin merkezinde olmalıdır.
2. Sağlam takip ve raporlama yapıları geliştirilmelidir.
3. Finansal piyasa aktörlerinin hem fiziki hem de dönüşüme dair iklim risklerini kavramaları ve yönetebilmeleri için daha fazla çalışma gerekmektedir.
4. Gelişmekte olan finansal piyasa kuruluşları arasında değişim için sektör genelinde kapasite geliştirme kritik konu olmaya devam etmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

21. yüzyıl inançlı mülkiyet görevlerine ilişkin rapor yayınlandı 

Generation Vakfı’nın katkılarıyla PRI ve UNEP FI Çevresel, sosyal ve yönetişime yönelik unsurlarının karar alma ve yatırım yapma süreçlerine dahil edilmesi ile ilgili yatırımcı yükümlülükleri ve görevlerine açıklık getirmek üzere dört yıllık bir projeyi 2016’da başlatmışlardı.

Projenin final raporu geçtiğimiz ay yayınlandı.

Proje yatırımcılar, hükümetler ve hükümetler arası kuruluşlarla çalışmayı kapsamış ve aşağıda belirtilen amaçları hedeflemiştir:

1. Yatırımcıların yükümlülükleri ve görevlerine ilişkin uluslararası bir beyan oluşturup yayınlamak.
2. Bir dizi piyasada ve ülke yol haritasında yer alan yatırımcı görevlerine ilişkin araştırma ve politika analizi hazırlamak.
3. Çevresel, sosyal ve yönetişime yönelik unsurları piyasalarına dahline ilişkin politika oluşturucularla iletişime geçerek yatırımcı yükümlülükleri ve görevlerine açıklık getirecek politika ölçütlerini benimsemelerini ve yürürlüğe koymalarını teşvik etmek.

PAYLAŞ: DETAY

7 November

Dijital içerik tüketiminin iklim değişikliğindeki rolü

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

“Sadece bir fotoğraf” ya da “sadece birkaç dakikalık video” olarak görülen dijital içeriklerin hepsi birlikte ele alındığında toplu internet trafiğinin iklim değişikliğine büyük bir katkısı olduğu ortaya çıkıyor.

Bilgisayar, tablet veya akıllı telefonlar tarafından alınan her komut için elektrik kullanıyor. Elektrik üretimi için ise hala ağırlıklı olarak fosil yakıtlar kullanıldığı düşünülürse, bu üretim sürecinin karbondioksit ve sera gazı salımındaki rolü büyük.

Paris merkezli The Shift Project'in yakın tarihte gerçekleştirdiği bir çalışmaya göre, CO2 emisyonlarının yaklaşık %4'ünü küresel veri transferi ve gerekli altyapılar oluşturuyor. Hesaplamalar hem IT altyapısının enerji maliyetlerini hem de bu altyapının fiili kullanımını içeriyor. Altyapının fiili kullanımı, bir araya getirilen tüm ekipman ve teknolojinin üretiminden %10 daha fazla elektrik tüketiyor.

2022 yılı itibariyle dünya nüfusunun yaklaşık %60'ının çevrimiçi olacağı ve video içeriklerinin tüm internet trafiğinin %80'inden fazlasını oluşturacağı öngörülüyor. Günümüzde ise yine aynı şekilde, video içerik trafiği veri transferlerinin %80’ini oluşturuyor. Video içeriklerinin bu denli yüksek bir yüzdeye sahip olmasının sebebi ise veri yoğun (data-intensive) olması. Çevrimiçi video trafiği, 2018 yılında 300 milyon ton CO2 salımına yol açtı, bu miktar İspanya’nın yıl içinde sebep olduğu karbon salımına eşdeğer.

Bununla birlikte, değişen video ve film tüketme trendleri sorunu daha köklü hale getiriyor. Geçmişte filmler, hareketli resim ve müzik içeren bir hikaye anlatırdı. Bugün ise, çevrimiçi videolar öncelikle bir kişinin dikkatini mümkün olduğu kadar uzun süre bağlamak için kullanılıyor. YouTube, Facebook ve Netflix gibi platformlar bu bağımlılığı giderek daha fazla kullanıyor. Örneğin, otomatik oynatma işlevi videoların ses kapalı ve altyazı açık bir biçimde otomatik olarak başlatılmasını sağlıyor ve bu şekilde çok daha kolay ve bazen farkında bile olmadan içerik tüketiliyor.

Peki bu durumun önüne nasıl geçilebilir? Enerjiden tasarruf etmek için çeşitli çalışmalar yapılmakta. Örneğin, edge-computing olarak bilinen bir sistem üzerinde çalışılıyor. Bu sistem sayesinde, istenilen veriler yerel olarak, büyük şehirlerdeki veri merkezleri gibi kullanıcılara daha yakın yerlerde depolanabilir. Bu şekilde, trafik ciddi anlamda kısaltılmış ve dolayısıyla azaltılmış olacak.

Günümüzde hükümetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından henüz tanınmayan bu sorunun çözümü için en önemli aktörler internet kullanıcıları olarak görünüyor. Kullanıcıların elektrik tüketimini azaltmasının en kolay yolu ise standart bir TV yayını tercih etmek. Standart TV yayınlarında, veri transferi yalnızca sınırlı bir coğrafi alan üzerinden iletildiği için analog yayınlar daha az elektrik tüketiyor.

Bununla birlikte, gündelik dijital yaşamın iklim üzerindeki etkisiyle ilgili farkındalığı arttırmak aslında öncelikli hedef olarak görülmeli. The Shift Project, bu farkındalığı amaç haline getirerek kullanıcının tarayıcısına eklenebilecek bir hesap makinesi geliştirdi. Bu eklenti, kullanılan cihazdaki internet aktivitesini hesaplayarak sebep olunan CO2 salımını ölçüyor.

Bu çalışmalar ciddi bir öneme sahip ve kullanıcıların farkındalık sahibi olmasının önemine dikkat çekiyor. Farkındalığın artmasıyla birlikte, günlük çevrimiçi rutinlerinde ufak değişiklikler yapılmasının büyük etkilerinin olacağının altı çiziliyor. Önerilerin bazı eylemler ise şunlar:

• Çevrimiçi yedekleme sistemlerinin kullanımını azaltılması ve bunun yerine cihazdaki kullanılmayan ögelerin silinmesi
• Mobil ağlar yerine Wi-Fi kullanımı
• Mümkün olan en küçük ekranda video içerik tüketimi
• Video kalitesinin düşürülmesi

PAYLAŞ: DETAY

7 November

Yeni araştırmalar deniz seviyesindeki yükselmenin 300 milyonu etkileyeceği yönünde

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Araştırmalara göre, daha önce, yükselen deniz seviyesinin 80 milyon insanı etkileyeceği hesaplanmıştı. Ancak, Nature Communications isimli akademik dergide yayınlanan araştırmaya göre bu sayının 3 katından fazla olacağı düşünülüyor.

Araştırma, günümüzde karbon emisyonları önemli ölçüde azaltılmadığı ve kıyı savunmaları güçlendirilmediği sürece, 300 milyon kişiye ev sahipliği yapan yeryüzünün,  2050 yılına kadar yılda en az bir kere sel felaketi ile karışılacağını öngörüyor.

Yapılan bu yeni hesaplama, dünyadaki sahil şeridi topografyasının daha detaylı değerlendirmesi sonucunda ortaya çıkan bilgilere dayanıyor. Önceki modellerde kullanılan veriler, yüksek binalar ve ağaçlar nedeniyle toprağın yüksekliğini olduğundan fazla tahmin eden uydu verilerinden oluşuyordu. Yeni çalışma ise, yapay zekayı kullanarak bu tür olası yanlış tahminlerin önüne geçmiş oldu.

Climate Central’ın baş bilim insanı ve CEO’su olan Benjamin Strauss, eski verileri kullanarak hazırlanan Dünya Bankası’nın bir çalışmasının, yüzyılın ortasına kadar yılda 1 ton dolarlık zarar tahmin ettiğini ve bunun güncellenmesi gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda en kısa zamanda geliştirilmiş ve çok yönlü topografik ölçümlerin yapılması gerektiğini de ekliyor.

Tahminlerdeki en büyük değişiklik, dünya nüfusunun çoğunluğuna ev sahipliği yapan Asya'da gerçekleşti. 2050 yılına kadar beklenen yıllık sel baskını riskinin Bangladeş'te sekiz, Hindistan'da yedi, Tayland'da on iki ve Çin'de üç kat daha fazla olduğu ortaya çıktı.

Sel tehdidi, deniz seviyesinin yükselmesiyle sel riskine karşı giderek savunmasız hale gelen ve bu sebeple hükümetin yakın zamanda başkenti Cakarta'dan başka bir şehre taşımayı planladığı Endonezya’da hissedilmeye başlandı bile. Eski hesaplamalara göre 5 milyon olarak tahmin edilen risk altında olan insan sayısının, revize edilen projeksiyon ile 23 milyona yükseldiği belirtiliyor.

Yeni verilerde bile tehlikelerin olduğundan az yansıtılmış olması mümkün. Bu endişenin en büyük sebebi ise, hesaplamaların Paris Anlaşması kapsamında verilen sözlerin tutulması durumunda azalacak karbon emisyonlarını hesaba katan bir projeksiyona dayanıyor olması. Ancak, ülkeler bu anlaşmanın sözlerini ve ilkelerini yerine getirme konusunda oldukça geriden geliyorlar. Bilim insanları, Antarktika buz tabakasının daha dayanıksız olduğu en kötü senaryoda, 2100 yılına kadar 640 milyon insanın tehdit altında olabileceğini söylüyor.

Strauss, ekonomik zarar ve istikrarsızlığın önüne geçebilmek adına kıyı savunma ve yüksek denizler için çok daha büyük bir planlama ihtiyacı olduğunun altını çiziyor. Araştırmadan çıkarılması gereken en büyük sonuç ise düşünüldüğünden çok daha fazla insan tehdit altında olmasına rağmen, yapılacak eylemler ile bu zararın önüne geçebilecek kadar büyük etkiler yaratmak mümkün.

PAYLAŞ: DETAY

7 November

2019’da kadınların iş hayatındaki yeri

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Her fırsatta kadının iş hayatındaki yerini gözler önüne koyan çalışmaları gündeme taşıyoruz. Daha önce İş Hayatında Kadın Olmak isimli yazımız ile kadınların iş dünyasındaki konumuyla ilgili bulgularımızı sizlerle paylaşmıştık.

Şirketlerin fırsat eşitliğini gözetmelerinin önemli katkıları ortaya konmuş durumda. Sistemin adil olduğunu ve ilerleme için herkes ile eşit fırsatlara sahip olduklarını düşünen farklı demografik gruplardan çalışanlar, kariyerlerinde daha mutlu olduklarını, şirketlerinde daha uzun süre kalmayı planladıklarını ve şirketlerini çalışmak için iyi bir yer olarak önerme olasılıklarının daha yüksek olduğunu ifade ediyorlar. Pek çok araştırmada liderlikte hesap verebilirlik ve yönetici desteği dahil olmak üzere çalışan memnuniyetini ve çalışanları elde tutmayı etkileyen faktörler arasında fırsat eşitliği ve adalet en güçlü unsurlar olarak öne çıkıyor.

Her ne kadar dünyada bu konuda ilerlemeler gözlemlesek de araştırmalar daha yapacak çok fazla şey olduğunu ortaya koyuyor. McKinsey & Company ile LeanIn.org ortaklığında gerçekleştirilen Women in the Workplace araştırması, 2015 yılından beri her yıl ABD’de kadınların iş hayatındaki konumu üzerine veri toplayarak yıllık raporlar sunuyor. Bu yılki çalışma kapsamında bugüne kadar 600 şirket ve 250.000’in üzerinde çalışanla yapılan görüşmelere bağlı veriler değerlendirilerek 2015’e kıyasla gelişim ortaya kondu. 2012 yılında McKinsey tarafından bu konuda yapılmış ilk araştırmadaki sonuçlar ile güncel araştırma kıyaslandığında, şirketlerde çeşitliliğin toplumsal cinsiyet başlığında sağlanmasına verdiği önemin %56’dan %87’ye çıktığı gözlemleniyor. Aynı şekilde, 2015 yılına göre, üst yönetim kademeleri ve yöneticilerin toplumsal cinsiyet eşitliğine verdiği önemin de arttığı ortaya çıkıyor.

2015 ile karşılaştırıldığında 2019’da Yönetim Kurulu gibi üst yönetim seviyesindeki kadınların oranının %17’den %21’e çıktığı görülüyor. Üst yönetim seviyesinde (C-suite) üç ve üzeri kadın yönetici bulunan şirketlerin oranının ise %29’dan %44’e çıkmış bulunuyor. Bununla birlikte bütüne baktığımızda üst yönetici seviyesindekilerin yalnızca 5’te 1’inin kadın olduğu görülüyor. Şirketlerin %41’i kıdemli yönetici kademelerinde kadın temsiliyetini arttırmaya yönelik hedefler koyarken birinci kademe yöneticilerde temsiliyeti arttırmak için bu oran yalnızca %33. Bu veriler, kadın ve erkek yöneticiler arasındaki farkın oransal olarak azalması için şirketlerin daha iddialı hedefler koyması gerektiğini gösteriyor.

Araştırma, kadınların üst yönetim kademelerindeki yokluğunu yönetici (manager) pozisyonuna getirilen kadın sayısının az olmasına bağlıyor. Yöneticilerin %62’sini erkekler oluştururken buna karşılık sadece %38’ini kadınlar oluşturuyor. Bu durum, şirket yapısında çeşitliliği ve etkili yetenek yönetimini engelliyor.

Yapılan araştırma, şirketlerin yarısından fazlasının toplumsal cinsiyet başlığında çeşitliliğin sağlanması için üst düzey liderleri sorumlu tuttuğunu gösteriyor. Kıdemli yönetici kademelerinin %73’ünün toplumsal cinsiyet alanında çeşitliliğine büyük önem verdiği ve neredeyse %50’sinin bu çeşitliliğinin sağlanması için çalıştığı belirtiliyor.

Araştırmada toplumsal cinsiyet uçurumunun kapatılması için öneriler de yer alıyor:

- Şirketlerin bilinçli çaba göstermesi ve yönetici seviyesinde kadınların temsil edilmesi için somut hedefler belirlemesi gerekiyor. İşe alım noktasında ise aday listelerinde çeşitliliğe önem verilmesi ve listede birden fazla kadının bulunması kadın adayların şansını arttırıyor.
- İşe alım sürecinden sorumlu birimlerin “bilinçsiz ön yargı” eğitiminden geçirilmesi, şirketlerin genelde kıdemli çalışan alımları konusunda aldığı bu eğitimin tüm seviyelerdeki işe alımlar için genişletilmesi potansiyel yeteneklerin kaçırılmaması için de önemli.
- Mülakat sırasında üçüncü bir tarafın bulunmasının da ön yargılı tercihlerin önüne geçilmesine katkı sağlayabilir.
- Kadınların içinde bulunduğu dezavantajlı konumun liderlik eğitimleri, sponsorluk ve yüksek profilli görevler ile desteklenmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 November

Artan okyanus atıklarına karşı inovatif çözümler

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Okyanuslardaki plastik kirliliği küresel olarak tepki çekmeye devam ediyor. Çin Çevre Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, 2018’de kıyılarda görülen plastik kaynaklı kirlilik miktarının toplam 200,7 milyon metreküp olduğu, bunun bir önceki yıla göre %27 oranında artarak son on yıldaki en yüksek seviyeye ulaştığını belirtti. Yangtze ve Pearl nehirleri ve deltalarını temizlemek konusunda çaba harcayan ülke, şimdilik sadece atıkların gittiği yeri değiştirebilmiş gibi duruyor.

Ekoloji ve Çevre Bakanlığı Çin’in, geçtiğimiz yıl 1.000 metrekare yüzey suyunda ortalama 24 kilogram yüzen çöp bulduğunu, bunun %88,7’sinin plastik olduğunu söyledi. Bu kirlilikten kurtulabilmek için planlar yapılıyor. Çin, 2019'un başlarında, Pekin tarafından ülkenin en çok kullanılan ve en kirli su yollarından biri olan Bohai Körfezi'ni temizlemek için 991 milyon dolar ayırdı. Bunun yanı sıra, kıyı sularının %30'unu ulusal bir “ekolojik kırmızı çizgi” programının bir parçası olarak kalkınmaya tamamen kapatmayı planlıyor ve çelik ve petrokimya gibi kirletici sanayileri sahile taşıyarak nehirlerini ve şehirleri korumak için adımlar atıyor.

Hükümetlerin doğru politikaları uygulamakta zorlandığı ve çözümlerinin tükendiği noktada, The Ocean Cleanup gibi girişimler dünyanın yardımına koşuyor. Pasifik Okyanusu'nun temizlenmesi için Hollandalı genç mucit Boyan Slat'in kurduğu The Ocean Cleanup girişimi, odağını okyanuslardan sonra nehirlere çeviriyor. İnterceptor adıyla üretilen, güneş enerjisi ve piller yardımıyla 24 saat boyunca çöp toplayacak olan yüzer çöp tenekeleri, hali hazırda Endonezya, Malezya ve Vietnam’a yerleştirildi ve dördüncüsü Dominik Cumhuriyeti’ne doğru yola çıktı. Uzun vadedeki amaç, beş yıl içerisinde okyanus kirliliğinin %80’inden sorumlu olan 1000 nehri temizleyerek plastik kirliliğini ciddi olarak azaltmak.

Makineler şu anda ortalama 700.000 Euro’ya mal oluyor, ancak Slat üretim arttıkça maliyetin düşeceğini söylüyor. Nehirlerden plastik atıklarının toplanmamasının yarattığı ekonomik etkinin ise bu makinelerin maliyetinden çok daha yüksek olduğuna inanıyor.

Makinelerin işleyişinin gösterildiği videoya buradan, detaylı bilgi için Ocean Cleanup'ın sitesine ise buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

30 October

Yeni takım arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak karmaşık sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile çözülebileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Büyüyen ekibimizle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak bir takım arkadaşı arıyoruz.

Görev Tanımı:
S360, Araştırma ve Etki Tasarımı bölümünde yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişiminin etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağlamak
Potansiyel müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yeni program ve projeler tasarlamak, fikirler üretmek
Araştırma projelerinin saha çalışmalarının koordinasyonunu sağlamak
Müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda proje raporlaması yapmak
Etki odaklı program tasarımı ve sosyal etki değerledirmesi yapmak

Aranan Özellikler:
Araştırma ve analiz teori ve pratiklerine hakim olan
Analitik yönü güçlü
Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarılı
Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi görebilen
Titiz ve zaman planlamasına uygun çalışabilen
Ekip çalışmasına uyumlu
Çok iyi derecede İngilizce bilen
Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik ve/veya araştırma alanında profesyonel tecrübe
Sosyal bilimler başta olmak üzere ilgili konularda yüksek lisans derecesi ve akademik yeterliliğe sahip olan

İlgili adaylar en geç 29 Kasım Cuma gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

PAYLAŞ: DETAY

24 October

2019 yılı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Endeksler neyi gösteriyor?

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Georgetown Kadın, Barış ve Güvenlik Enstitüsü ve Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü’yle iş birliği yapan National Geographic, 2019-2020 yılı için Kadın, Barış ve Güvenlik endeksini kadınların topluma katılımı, güvenlik duygusu ve adalete erişimi gibi konuları baz alarak bir ölçüm yaptı. Bu ölçümde 167 ülkeyi, kendi içerisinde kadınların refahını gözeterek en iyi ülkeden en kötü ülkeye doğru sıraladı. Veriler, geçtiğimiz yıllarda sıralamada en altta olan ülkelerin ciddi bir gelişim kaydettiği gibi, başarılı sayılan ülkelerin ise önemli noktalarda hala kendini geliştiremediğini gösteriyor.

National Geographic tarafından yapılan sıralamaya göre listenin ilk sırasında Norveç ve onu izleyen Finlandiya, Danimarka, İsveç gibi kuzey ülkeleri var. Kadınlar için yaşamın zor olduğu ülkeler ise Irak, Güney Sudan, Pakistan gibi ülkelerle devam edip en son sırada yer alan Yemen ile sonlandırılıyor. Türkiye ise 114. sırada yer alıyor.

Detaylı olarak incelendiğinde, sıralamaları belirleyen kategoriler ve ülkelerin sıralaması arasında bazı tutarsızlıklar gözlenebiliyor. Örneğin; Amerika Birleşik Devletleri, 19. sırada yer almakta ve alt kategori olan “kadınların politikada rolü” bu sıralamanın düşük olma sebeplerinden biri. Öte yandan, Meksika’nın ülke genel puanı ise onu 103. sırada yerleştirdiği halde politikada aktif olan kadınlar söz konusu olduğunda oldukça başarılı bir ülke olarak gözlemleniyor.

Bir ülke, listenin neresinde olursa olsun detaya bakıldığında şaşırtıcı ve umut verici gelişmeler de görülüyor. Örneğin Afganistan, kadınların siyasi katılımı açısından daha iyiye gidiyor ve listede en düşük sırasında olan Yemen ise kadına şiddet, çocukların cinsiyetlerine bağlı olarak toplum tarafından farklı karşılanması, doğum öncesi cinsiyet belirleme gibi alt kategorilerde görece düşük oranlara sahip.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi, Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü (EIGE) tarafından geliştirilen, AB'de toplumsal cinsiyet eşitliğindeki ilerlemeyi ölçmek için bir araç olarak kullanılıyor. Endeks altı temel kategoriyi- iş, para, bilgi, zaman, güç ve sağlık- ve iki alt kategoriyi - kadına yönelik şiddet ve kesişen eşitsizlikler- içinde barındırıyor. Kadın, Barış ve Güvenlik endeksinde de olduğu gibi bu kategoriler, uzun vadede, iyileştirilmesi gereken alanları daha rahat gözlemleyebilmek ve aksiyonlar alırken daha etkili politikalar tasarlanmasına destek olması için planlanmıştır.

Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü'nün (EIGE) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi, Avrupa Birliği’nin toplumsal cinsiyet eşitliği 2017 puanın sadece bir puan artarak 67,4’e ulaştığı görülüyor. Avrupa Birliği özelinde incelenen bu endeks, AB’nin cinsiyet eşitliğindeki ilerleme hızı bir salyangozunun hızına benzetiliyor. EIGE Direktörü, Langbakk “Doğru yönde ilerliyoruz, ancak bitiş çizgisinden hala uzaktayız. AB'de cinsiyet eşitliği için bir ölçüt belirleyen endeksimiz, tüm üye devletlerin neredeyse yarısının 60 puanın altına düştüğünü göstermektedir” diyerek bu gözlemi doğruluyor.

Genele bakıldığında en düşük puan alan alt kategori, karar verme mekanizmalarında eşit olarak bulunma olarak belirlenmiş. Aynı zamanda en büyük ilerleme sağlanmış kategori olarak da belirlenen bu kategori kadınların şirket yönetim kurullarındaki sayısının artmasından kaynaklanıyor. Örneğin Fransa, halka arz edilmiş şirketlerin kurullarında kadınlar için en az %40 orana sahip olan bir kota sistemi benimsiyor.

2019 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksinden çıkarılan en büyük sonuç, iş-yaşam dengesi ve cinsiyet eşitliği arasında pozitif bağlantı olarak karşımıza çıkıyor. EIGE’nin iş-yaşam dengesi skor tablosu, insanların iş ve kişisel yaşamlarını dengelemek için sahiplenebilecekleri farklı seçenekler sunuyor. Bunların en büyük örneği; ebeveyn izni, çocuk bakım hizmetleri olarak verilebilir. Ancak bu hizmetlerin toplum tarafından eşit olarak faydalanamadığı da bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu seçeneklerin kadınlar ve erkekler için eşit derecede erişilebilir olup olmadığını gösteren bu endeks, Avrupa Sosyal Haklar Komitesinin İş-Yaşam Dengesi Girişimi'nin izleyebileceği yeni yollar çizebilir.

Sıralamada bulundukları konum, ülkelerin uluslararası sahnede nasıl algılandıklarını etkilediği için sıralama ve derecelendirme gibi ölçütler ülkelerin ulusal politikalarında da güçlü bir role sahip. Bu statü sıralaması ve derecelendirmeler, ülkelerin gelecekte hayata geçirecekleri politikaları belirlerken toplumsal cinsiyet eşitliğine önem vermeleri için bir motivasyon kaynağı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

24 October

Dünya Gıda Günü: Gıda adaletinin önemini hatırlıyoruz

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (United Nations Food and Agriculture Organization-FAO) kuruluş tarihi olan 16 Ekim, her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutlanıyor. 2019 Dünya Gıda Günü’nde de "Sağlıklı beslenme ile açlığa son verilmiş bir dünya" sloganıyla yetersiz beslenme ve kronik açlığa dikkat çekmek üzere dünya çapında etkinlikler düzenlendi.

Açlığın iki yüzü
Dünyada açlık iki formda karşımıza çıkıyor. 820 milyonu aşkın insan gıdaya erişememe nedeniyle beslenemezken, 670 milyondan fazla yetişkin ve 5-19 yaş arası 120 milyon kız ve erkek çocuğu yanlış beslenme nedeniyle obezite ile karşı karşıya. 5 yaşının altında 40 milyon çocuk aşırı kilolu. Bu rakamlara baktığımızda dünya nüfusunun üçte birinin yetersiz beslendiğini görüyoruz.

Küreselleşme, kentleşme ve gelir artışı ile hayatımıza giren hareketsizlik ve sağlıksız beslenme, dünyada bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında ölüme sebep olan risk faktörlerinin başında geliyor. Giderek daha çok hazır ve işlenmiş gıda tüketiyor, mevsiminde ve doğal koşullarda yetişmiş yüksek lif içerikli meyve sebzelerden uzaklaşıyoruz. Bu durum dünya çapında önceki nesillerde yaygın olmayan kalp ve damar hastalıklarını, diyabet ve bazı kanserleri beraberinde getiriyor. Her yıl obezite kaynaklı sağlık sorunlarının tedavisi için 2 trilyon ABD doları harcanıyor.

Yeterli gıda, yetersiz beslenme
FAO’nun her yıl yayınladığı The State of Food and Agriculture raporu 2019’da gıda kaybı ve atığının azaltılması konusuna odaklanıyor. Küresel gıda hasadının %14’ü daha perakende satış aşamasına ulaşmadan kaybediliyor. Bu durum gelişmekte olan ülkelerde daha belirgin ve hatalı tarım uygulamalarıyla yetersiz saklama koşulları sebebiyle özellikle tarla aşamasında görülüyor. Sahra altı Afrika'da her yıl 48 milyon insanın gıda ihtiyacını karşılayabilecek miktarda tahıl kaybediliyor.

Ek olarak, dünya nüfusunun ciddi bir bölümünü etkileyen beslenme yetersizliklerine karşın her yıl üretilen gıdaların 1,3 milyon tonunun, yani üçte birinin, çöpe atıldığını görüyoruz. Gıda kayıpları ve atıkları sanayileşmiş ülkelerde yaklaşık 680 milyar ABD doları, gelişmekte olan ülkelerde ise 310 milyar ABD doları değerinde ekonomik zarara yol açıyor. Bu aynı zamanda arazi ve su gibi sınırlı kaynakların olağanüstü israf edilmesi demek.

Küresel nüfusun 2050 yılına kadar yaklaşık 10 milyara ulaşması beklendiği göz önüne alınırsa bu müthiş israfın mutlaka önüne geçilmesi gerekiyor. Sınırlı kaynaklar karşısında herkese sağlıklı beslenme gibi temel bir hakkı sağlayabilmek için gıdayı daha sorumlu üretmemiz ve daha adaletli dağıtılmasını sağlamalıyız.

Küresel açlığın çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkan Güney Sudan’da FAO, UNICEF ve Dünya Gıda Programı (World Food Programme-WFP) iş birliği ile gerçekleştirilen etkinliklerde Güney Sudan FAO temsilcisi Meshack Malo, Sürdürülebilir Kalkınma Amacı 2 (Açlığa Son) için özellikle sağlıklı beslenme ile küçük toprak sahibi çiftçilerin ve kadınların katkısına odaklanılması gerektiğini vurguladı. Güney Sudan’da 4,5 milyon insan gıda ihtiyacını karşılamakta zorlanıyor. Bu sayının 2020’de 5,5 milyona ulaşması bekleniyor.

Dünya Gıda Günü’nün bizlere hatırlatmayı hedeflediği bu gerçekler Sürdürülebilir Kalkınma Amacı 2’de (Açlığa Son) bütünleşiyor. Amaç 2 ile 2030 yılına kadar açlığın her biçimini sona erdirmek, başta çocuklar olmak üzere tüm insanların yıl boyunca güvenli, besleyici ve yeterli gıdaya erişimini sağlamak hedefleniyor. Amaç 2, küçük ölçekli gıda üreticilerinin bilgi, pazar ve katma değer fırsatlarına erişiminin desteklenmesini; verimliliği arttırırken toprak ve ekosistemi koruyan dayanıklı ve sürdürülebilir tarım uygulamalarının teşvik edilmesini içeriyor. Aynı zamanda, başta en az gelişmiş ülkeler olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretim kapasitesinin artırılması için uluslararası iş birliğiyle kırsal altyapıya, tarımsal araştırma ve yayın hizmetlerine, teknolojik ilerlemeye ve bitki ve hayvan gen bankalarına yatırım yapılması hedefleniyor.

16 Ekim Dünya Gıda Günü’nde sağlıklı beslenmenin herkesin hakkı olduğunu, beslenme alışkanlıklarımızın yalnızca kendimize değil, dünyaya da etki ettiğini hatırlıyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

24 October

Guardian Medya Grubu B Corp oluyor!

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

The Guardian ile tanınan Guardian Medya Grubu B Corp sertifikası alan ilk büyük uluslararası haber kuruluşu oldu. Amaç odaklı bir şirket olma taahhüdünü benimseyen GMG, dünya için en iyi şirketler arasında yer alacağını açıklarken aynı zamanda 2030’a kadar sıfır karbon salımına ulaşma hedefini açıkladı.

Bugüne kadar sürdürülebilir iş konusunda yaptığı haberlerle iş modellerindeki dönüşüme dikkat çeken The Guardian, okurlarına verdiği yeni çevresel taahhütte iklim krizine dikkat çekmek amacıyla çevre konulu haberlerin sayısını ve derinliğini arttıracağını ifade etti. Aynı zamanda iklim haberlerinde kullanılan dilin bu alanda farkındalık yaratacağının da önemine dikkat çekiyor.

Guardian Medya Grubu CEO’su David Pemsel, Guardian okurlarının gazeteden yüksek beklentileri olduğuna dikkat çekerek B Corp olmanın hesap verebilirliği arttırması dolayısıyla da önemli bir adım olduğunu ifade ediyor. Guardian CCO’su Anna Bateson da dünya üzerinde olumlu etki yaratma konusunda okuyuculara karşı derin bir sorumluluk taşıdıklarını söylerken aynı zamanda dünyanın dört bir yanındaki şirketlerin olumlu etkiyi hedeflediklerini ve bunu stratejileri haline getirdiklerini ekliyor.

2019 yılı itibariyle B Corp topluluğunda 3.000’in üzerinde sertifikalı, dünya iyi olmayı amaçlayan şirket yer alıyor. GMG, B Corp topluluğuna katılarak şeffaflık, hesap verebilirlik, çalışma şartları, toplumsal etki, çevresel etki ve müşteriye etki gibi pek çok alana odaklanarak daha sürdürülebilir ve değer odaklı bir şirket olma yoluna gittiğini paydaşlarına duyurmuş oluyor.

PAYLAŞ: DETAY

24 October

Çikolata üretimindeki etik ikilem ve tüketicinin rolü

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Yakın zamanda kakao endüstrisinde yaşanan iki gelişme çikolata üretimindeki etik ikilemle ilgili tartışmaları gündeme getirdi. Bu gelişmelerden ilki, Fildişi Sahili ve Gana’nın kakao endüstrisindeki etik markalaşma sürecini durdurma tehdidi. İkincisi ise Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’nın tüketiciler için sürdürülebilir kaynaklı ürünlere olan talebi ölçmek için piyasaya sürdüğü “Other Bar” isimli çikolata barı.

Fildişi Sahili ve Gana’nın kakao endüstrisindeki etik markalaşma sürecini durdurma tehdidi, sürdürülebilir kaynaklı ürünlere yönelik talebin arttığı Batı pazarlarında faaliyet gösteren çokuluslu şirketler için büyük bir risk oluşturuyor. Dünyadaki kakaonun %60'ından fazlasını üreten Batı Afrika ülkeleri, geçen hafta etik markalaşma süreçlerini tekrar inceleyeceklerini söyledi. Bunun en büyük sebebi ise çokuluslu çikolata üretici şirketlerin satılan çekirdekler için “yaşam geliri payını” ödemekte yavaş kalıyor olmaları.

Yaygın çiftçi yoksulluğunu hafifletmek amacıyla Temmuz ayında Fildişi Sahili ve Gana, 2020- 2021 sezonu için kakao satışlarında ton başına 400 dolarlık bir “yaşam geliri ücret farkı” (Living Income Differential- LID) uygulamasını başlattı. LID’i çiftçilere yapılan ödemelerin arttırılmasına yardımcı olmak amacıyla toplanan bir fon olarak düşünebiliriz. Bu uygulama ile Fildişi Sahili ve Gana, LID gelirini çiftçilere ton başına 2.600 dolarlık hedef fiyatı garanti etmek için de kullanmayı planlıyor. Örneğin; küresel fiyatların 2.900 doların üstüne çıkması durumunda, LID gelirleri piyasa fiyatları düştüğü zaman çiftçilere hedef fiyatı garanti edecek bir fona aktarılacak.

LID uygulamasının asıl amacı, yukarıda bahsedilen yollarla çiftçileri korumak ve etik bir üretim süreci sağlamak. Ancak, Fildişi Sahili ve Gana kendi çabaları ile bu uygulamaya geçerse “etik markalaşma” sürecini çokuluslu şirketlerin elinden alıyor olacak ve bu da Fair Trade gibi küresel olarak standartlaştırılmış sürdürülebilirlik planlarının uygulanmaması anlamına gelecek. Bu durumun da tüketicilerin şirketlere bakış açısının değişmesine sebep olacağı bekleniyor. LID’in bir diğer potansiyel dezavantajı ise, 2019 yılında kakao fiyatlarının düşeceği öngörüldüğü için bu uygulamanın hükümetlerin mali durumu üzerinde bir yük oluşturması riski. Bu iki ülkenin stok biriktirecek bir bilançoya sahip olma durumu ise zor bir olasılık olarak görünüyor.

Bilinçli tüketim her geçen gün artıyor ve tüketiciler her geçen gün yaptıkları tüketim ile daha fazla doğrudan etkiye sahip olmak istiyor. LID uygulaması ülkelerin kendilerini korumak için gittikleri bir küresel fiyatlandırma revizyonu olsa bile, uygulanmasının zor olacağı ve değiştirilmesi ya da iptal edilmesi gerektiğini düşünenler oldukça büyük bir çoğunluk.

Peki tüketicilerin bu arz-talep dengesindeki önemini ölçmek mümkün mü?

Şirketler açısından tüketicinin rolü düşünüldüğünde, yazının başında bahsettiğimiz ikinci gelişme olan UNDP’nin “The Other Bar” projesi, ölçülebilir veri yaratımında büyük bir rol oynayabilir. “The Other Bar”, tüketicilerin sürdürülebilir kaynaklı ürünleri satın almaya sadık olacaklarını kanıtlayabilirse, çokuluslu şirketlerin pazarlamaya ayırdıklarını gelirleri, ürünü daha etkili hale getirmek ve sürdürülebilir biçimde üretmeleri için bir teşvik olabilir.

Gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin büyük batılı şirketlerle ham bir anlaşma yapması yerine, iş yapmanın yeni bir yolu olabileceğine öncülük yapmak üzere tasarlanan çikolata barı, tüketicilere yoksulluk ve eşitsizlik üzerinde aktif ve doğrudan bir etki yapabilmelerini sağlayacak basit bir yol sunuyor.

Sadece Avrupa’da 20.000 çikolata barı ilk deneme süreci için pazara girecek. Her çikolata barının farklı dijital bir kodu, bir sembolü var. Müşteriler bu kodu çevrimiçi olarak para bağışlamak için (bu bağış doğrudan Ekvator’da bu çikolata barı için kullanılan kakaoyu üreten çiftçilere ulaştırılacak) veya bir sonraki alışverişlerinde indirim almak için kullanabiliyor. Her bir kod, bir ağacın dörtte birine eşdeğer şekilde tasarlanmış ve bu nedenle; dört çikolata bir araya geldiğinde, çiftçilerin ekim yapması için bir ağaç satın alarak ormansızlaşmayı önlüyor ve kakao çiftçilerinin gelirini arttırma şansı yaratıyor.

Bu fikir, UNDP’nin Ekvator’daki kapsayıcı ekonomik kalkınma birimi başkanı Carlo Ruiz’in, Guido van Staveren van Dijk’in 2017’de üretimdeki eşitsizlikleri çözmek için kurduğu bir kuruluş olan Fairchain Vakfı hakkında bir konuşmayı dinlemesiyle oluşmuş. Guido van Staveren van Dijk, kahve endüstrisini örnek göstererek, son 25 yılda hammaddenin menşei ülkelere git gide daha az gelir sağladığını karlarının da ciddi bir oranda azaldığını paylaşıyor. Çokuluslu şirketler kazançlarını kutlarken, çiftçiler ve üreticiler genellikle ülkelerden gelecek kalkınma yardımlarına güveniyor. Fairchain Vakfı’nın kurucusu Staveren van Dijk, bozulmuş olan bu sistemin düzeltilmesi gerektiğini ve yeni bir tedarik zinciri kurmak istediğini söylüyor.

Bu arz-talep dengesi ve tüketicilerin sürdürülebilir kaynaklı ürünlere talebi ölçülüp kanıtlanabilirse, hem gelişmekte olan ülkelerin ekonomisine katkı sağlanması hem de pazarda daha fazla etik değere sahip ürünler görebilmemiz bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

16 October

İklim değişikliğinin azaltılmasında mali ve parasal politikalar

Temmuz 2019, dünyada rekor kıran sıcaklıkların yaşandığı tarihin en sıcak aylarından biriydi. Doğu Afrika'daki milyonlarca insanı etkileyen uzun bir kuraklık yaşanması ve Ağustos 2019'da Grönland’in bir günde 12,5 milyar ton buz kaybetmesi yaşanan sıcağın sonuçları arasında kaydedildi.

IMF tarafında gerçekleştirilen literatür taraması çalışması iklim değişikliğine ilişkin uygulanabilecek veya uygulanması gereken politikalara ilişkin tartışmaları teşvik etmeyi amaçlıyor. Çalışmada, mali araçların ön sırada olduğu söylenmekle beraber finansal alt yapı ve piyasaları geliştirmek için finansal düzenleme, finansal yönetim ve politikalar ve de parasal politikalar ile tamamlanması önerilmektedir.

Bu literatür çalışmasının yönetici özeti bölümünde aktarılan ana noktaları sizin için derledik;

- Üzerinde bilimsel mutabakatın olduğu bir durum olarak iklim değişikliğinin azaltılması ancak düşük karbonlu ekonomiye geniş çaplı bir geçişin olmasıyla mümkün olabilir.
- Piyasalar, kendi başlarına iklim değişikliğinin azaltılması için yeterli değil.
- İklim değişikliğini etkilemek ve azaltmak yönünde çok çeşitli makroekonomik ve finansal politika araçları bu önlemler paketinin bir parçası olabilir.
- İklim değişikliğinin azaltılması için etkili olacak farklı politika karışımları ve genel politikalar içerisinde iklim değişikliğinin rolü hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.

Literatür çalışmasının ötesine baktığımızda birtakım eksikliklerin olduğu tespit ediliyor.

İlk olarak, birçok yatırımcının kısa vadeli perspektifleri göz önüne alındığında, finansal riskler iklim risklerini azaltmanın uzun vadeli faydalarını yansıtmayabilir. Ayrıca, iklim risklerinin genellikle karmaşık, opak ve örnek teşkil etmeyen yapısından ötürü finansal riskler, iklim risklerini yakalamayan şekillerde değerlendirilir.

İkincisi, düşük karbonlu yatırımların sosyal değeri ile karlılık arasında geniş bir uçurum var. Kısa vadede, düşük karbonlu yatırımların, emisyon azaltmadaki belirsizliği ve bununla birlikte gelecekte kaçınılacak emisyonların değeri bakımından bu yatırımlar yatırımcılara cazip gelmemektedir.

Üçüncü olarak, kısa vadeli finansal performansı destekleyen kurumsal yönetim, finansal kısa vadeciliği teşvik ederken, sermaye piyasalarındaki kısıtlamalar düşük karbonlu projeler için kredi sınırlandırmasına yol açabilir.

Bahsi geçen tüm konular, finansal kurumların ve finansal sistemin doğrudan etkilendiği finansal ve mali politikaların bu sorunların ele alınmasında kilit bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

PAYLAŞ: DETAY

16 October

TCFD, iyi uygulamalar el kitabını yayınladı

İklim Raporlaması Standartları Kurulu (Climate Disclosure Standards Board- CDSB) ve Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu (Sustainability Accounting Standards Board (SASB) tarafından oluşturulan “TCFD İyi Uygulamalar El Kitabı” yayınlandı.

İyi uygulamalar için seçilen örnekler, G20 çapında, çeşitli düzenleme bölgelerini ve farklı uygulamaları kapsayan, yönetim, strateji, risk yönetimi, ölçüm ve hedefler başlıkları altıda dört ana öğe etrafında belirlendi.

Bu dört ana öğeden ilki olan yönetim başlığı altındaki iyi örneklere bakıldığında raporda Barrick Gold Corporation, Royal Bank of Canada, Galp, Eni, Total ve Cemex gibi şirketlerin yıllık faaliyet ya da entegre raporları örnek olarak yer almış. Bu şirketlerin raporlarının ortak özelliğini incelendiğinde iklim meselelerinin ön plana çıktığı ve nasıl aksiyonlar alındığına dair bilgilere yer verildiği görülüyor.

İkinci öğe olan strateji başlığı altındaki iyi örneklere bakıldığında Kellogg Company, TATA Motors, Danone, EDF, Commonwealth of Australia, Unilever ve Wipro’nun yıllık faaliyet raporları, referans raporları ya da entegre raporlarındaki açıklamalar yer alıyor. Şirketlerin iklim ile ilişkili olarak faaliyet süreçlerindeki riskler ve fırsatların tartışıldığı raporlarda ileriye dönük stratejilerine yer verilmiş.

Üçüncü öğe olan risk yönetimi başlığı altındaki iyi örneklere bakıldığında Lloyds Banking Group, Eni, Royal Bank of Canada, HSBC Holdings PLC, Fujitsu Group şirketlerinin faaliyet ve entegre yıllık raporları bulunuyor. Risk yönetimini sabit bir durumdan ziyade, devamlı değişen koşullara göre şekillendirdiğini açıklayan şirketler aynı zamanda iklim dolaylı riskleri de önceliklendirdiklerini açıkladılar.

Son olarak ölçüm ve hedefler öğesi başlığı altında yer alan iyi örnekler arasında Danone, China Telecom Corporation Limited, BASF, Gold Fields, Total, Eni ve Prudential PLC gibi şirketler yer alıyor. Son bölümünde ana fikirlerin de özetlendiği raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

16 October

CFLI ve EDFI, gelişmekte olan piyasalarda iklimle ilgili finansman boşluğu için ortaklık oluşturdular

CFLI (Climate Finance Leadership Initiative ) ve EDFI (Association of European Development Finance Institutions), gelişmekte olan piyasalarda iklimle ilgili finansman boşluğunu kapatmak için hayati önemi olan kamu özel sektör işbirliğini geliştirmek amacıyla oluşturdukları ortaklığı açıkladılar.

EDFI ve CFLI sınırdaki ve gelişmekte olan ülkelerdeki piyasalarda üyelerini proje akışı sağlamak, riskleri yönetmek, özel sektörün finansmanı ve yatırımı için fırsatları genişletmek üzere üyelerini yönlendireceklerini ifade ediyorlar.

Bu ortaklık, geçtiğimiz aylarda CFLI’nin çıkardığı iklim finansmanını hızlandırmak için özel sektör yaklaşımına öneriler sunan “Düşük Karbonlu Geleceği Finanse Etmek” raporundaki görüşlerin bir yansıması. Borç verenlerin ve yatırımcıların gelişmekte olan piyasalarda oluşmuş tecrübelerine dayalı olarak CFLI tarafından oluşturulan Yatırıma Hazırlanma Rehberleri’nin bu ortaklığın temelini oluşturduğu da öne çıkarılmaktadır.

Bu ortaklığın bir parçası olarak CFLI ve EDFI üyelerinin aşağıdaki konularda yapacağı çalışmalar üzerine çalışacaklar:
- Düşük karbon fırsatlarını oluşturmak, yapılandırmak ve eş finansman sağlamak
- Kurumsal yatırımcıların ihtiyaçlarını karşılayacak portföy yatırım çözümleri geliştirmek
- Risk azaltma araçları tanımlamak ve uygulamak - Özel sektörü teşvik edecek ortamların oluşturulması için gereken politikaları desteklemek ve somut politika standartlarının oluşması için ortak projeler geliştirmek.

PAYLAŞ: DETAY

16 October

UNCTAD 2019 Ticaret ve Kalkınma Raporu'nu yayınladı: Küresel Yeni Anlaşma Şart

Bu yılın Ticaret ve Kalkınma Raporu, 2030 ajandasının gerektirdiği finansmanı karşılamanın Küresel Yeni Anlaşma fikrine yakın olarak çok taraflılığın tekrar inşa edilmesi gerektirdiğini ve yakın geçmişten çok farklı bir finansal gelecek peşine düşmeyi öneriyor.

Rapor borç, sermaye ve bankaların kalkınma için çalışmalarını sağlamak konusunda aşağıda kısaca belirtilen önerileri sunmaktadır:

- Özel Çekme Haklarına (SDR) esnek ve ölçeklendirilebilir finansman mekanizması gibi daha geniş bir rol vermek.
- Alt ve alt-orta gelirli gelişmekte olan ülkelere Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile ilişkili ayrıcalıklı borç verme programı geliştirmek.
- Bağışçı ülkeler tarafından oluşturulacak ve devamlılığı sağlanacak küresel sürdürülebilir kalkınma fonu.
- Bölgesel kalkınma, ticaret ve tedarik zincirleri oluşturmak için daha güçlü bölgesel parasal dayanışmalar oluşturmak.
- Kamusal borçların düzgün ve adil bir şekilde yeniden yapılandırılmasını kolaylaştırmak için kural bazlı bir yapı sağlamak.
- Vergi ayrıcalıklı yasadışı mali akışların üniter bir vergi sistemi üzerinden azaltılması.
- Sermaye kontrolünü kalıcı bir politika olarak sürdürürken, sermaye kontrolünü bölgesel ve ikili ticaret ve yatırım anlaşmaları alanın dışında tutmak. - Lider merkez bankalarının İklim değişikliğini öne çıkaracağı bir ağ oluşturmak.
- Kalkınma ve kamu bankalarına kalkınma için finansmanı arttırabilmelerini sağlayacak daha çok sermaye tahsis etmek.

İngilizce raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

10 October

IPCC Değişen İklimde Okyanus ve Kriyosfer Özel Raporu yayınlandı

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change— IPCC), Değişen İklimde Okyanus ve Kriyosfer (Ocean and Cryosphere in a Changing Climate) başlıklı özel raporunu yayınladı. 36 ülkeden 104 bilim insanının katılımıyla derlenen rapor; iklim değişikliğinin okyanus, kıyı, kutup ve dağ ekosistemleri ile bu ekosistemlere bağlı yaşayan insan topluluklarına etkisini inceliyor. Raporda öne çıkan bazı noktaları sizinle paylaşıyoruz:

• Küresel sıcaklığın sanayi devrimi öncesi seviyelere göre 1°C derece yükseldiği görülüyor. Fazla ısının %90’ını okyanuslar almış durumda ve bu oranın 2100’e kadar 2 ila 4 katına çıkacağı öngörülüyor.

• Okyanuslarda sıcak dalgalarının sıklığı artıyor. Küresel ısınmanın 2°C dereceye ulaşması durumunda sıcak dalgaları 20 kat daha sık görülecek. Okyanusların ısınması okyanus katmanlarının birbirine karışmasını önleyerek oksijen ve besin öğelerinin canlılara ulaşmasına engel oluyor.

• Okyanuslar 1980’lerden beri sera gazı salımlarımızın %20 ila %30’unu emmiş bulunuyor. Suda çözünen karbondioksit miktarının artması suyun asitliğini arttırarak canlı hayatını tehdit ediyor.

• Artan sıcaklık ve asitlik okyanustaki canlı çeşitliğini azaltıyor ve dağılımını değiştiriyor. Tropik bölgelerde canlı miktarı azalırken kutup bölgelerinde artacağı öngörülüyor. Bu durum deniz ürünleri ticaretine dayalı ekonomiler için büyük bir tehlike arz ediyor.

• Dünyada 670 milyon insan yüksek dağlık alanlarda, 680 milyon insan alçak kıyı alanlarında yaşıyor. Bu bölgelerde yaşayan insanların yaşam biçimleri kriyosfer, yani buzul alanlardaki değişimden direkt etkileniyor.

• Avrupa, Doğu Afrika, tropikal And Dağları ve Endonezya'da bulunan küçük buzulların, yüksek salım senaryolarında 2100’de mevcut buz kütlelerinin %80'inden fazlasını kaybetmiş olacağı tahmin ediliyor. Bu durum bölgesel turizmi ve kültürel varlıkları olumsuz yönde etkileyecek tarım ve hidroelektrik enerji potansiyellerini düşürecektir.

• Buzul, kar, buz ve permafrost tabakalarının eriyerek coğrafi koşulları değiştirmesi heyelan, çığ, taş düşmesi ve sel riskini arttırıyor.

• Deniz seviyesi 20. yüzyılda yaklaşık 15 cm yükselmiş bulunuyor. Şu anda yükselme hızı geçtiğimiz yüzyıla göre iki katına çıkmış durumda ve artmayı sürdürüyor. Deniz seviyeleri yılda 3.6 mm yükseliyor. Küresel ısınmanın 2°C derecenin altında tutulduğu senaryoda dahi 30 ila 60 cm'ye ulaşabileceği tahmin ediliyor. Daha yüksek bir sıcaklık artışı senaryosunda ise seviye 60-110 cm civarında olabilir.

• Küresel ısınmanın etkisiyle tropik fırtınalar ve yağışlar artıyor. 2050’ye gelindiğinde tarihte yüz yılda bir görülen hava olaylarının her yıl görülmeye başlanacağı tahmin ediliyor.

• Deniz seviyelerinin yükselmesi olağanüstü hava olaylarının sel riskini arttırarak daha büyük hasar yaratmasına yol açıyor. Deniz seviyelerinin yükselmesi bazı ada ülkelerinin yaşanamaz duruma gelmesine sebep olabilir. Günümüzde 65 milyon insan ada ülkelerinde yaşıyor.

• Küresel ısınma 2°C'nin altında tutulsa bile 2100'e kadar yakın yüzeydeki permafrostun yaklaşık %25'inin (3-4 metre derinlik) eriyeceği öngörülüyor. Daha yüksek sıcaklık artışında ise %70 civarında yüzeye yakın permafrostun kaybedilme olasılığı var. Dünya yüzeyindeki permafrost tabakası atmosferdeki karbonun yaklaşık iki katını tutuyor. Erimesi durumunda ciddi miktarda karbon serbest kalacak.

IPCC raporunda görüldüğü üzere okyanusların ve küresel buzul tabakasının ısınması çok ciddi problemleri beraberinde getiriyor. Şehir ve toplumların karşılaşacağı doğal afetler ile büyük göç hareketleri, kaybedilen kültürel ve ekonomik değerler küresel boyutta krizlere yol açabilir. IPCC raporu bir kez daha karbon salımlarımızı düşürmemizin önemi ve aciliyetini bizlere hatırlatıyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 October

Adil bir ekonomi için Yeşil Yatırım Bankaları

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (United Nations Conference on Trade and Development-UNCTAD) 25 Eylül’de yıllık raporunu yayınladı. Rapor, iklim krizi ile mücadele için Küresel Yeşil Yeni Düzen (Global Green New Deal) çağrısında bulunurken kamu bankalarının bu dönüşümde liderliği üstlenmesi gerektiğini ifade ediyor.

Günümüzde Kanada’dan Fransa’ya, İskandinavya’dan Kosta Rika’ya pek çok ülkede kamu bankalarının yeşil ekonomiye geçiş konusunda liderlikliklerinin örneklerini görmek mümkün. ABD tarihinde de kamu bankacılığının başarılı örnekleri bulunmakta. 1932’de kurulan Reconstruction Finance Corporation, Büyük Buhran’ın ardından ABD’de ticari kredilerin yeniden canlandırılmasında ve New Deal projesinin finans edilmesinde öncü oldu. Bank of North Dakota, 100 yıldır bölgesel ticareti ve endüstrileri destekleyerek ABD devlet bütçesine katkıda bulunuyor. North American Development Bank ise ABD-Meksika sınırında şebeke su ve arıtma sistemlerinin en önemli fon sağlayıcıları arasında yer alıyor. Çoğaltılabilecek bu örneklerde görüyoruz ki etki odaklı yatırım yapan kamu bankaları bölgesel ekonomi ve halkları desteklerken devletler için de önemli faydalar yaratıyor.

Ekonomist Thomas Marois ile siyaset bilimci Ali Rıza Güngen’in ortak çalışması olan Herkes İçin Bir ABD Yeşil Yatırım Bankası: Adil Bir Geçiş İçin Demokratik Finansman (A US green investment bank for all: Democratized finance for a just transition) raporu, yeşil yatırım üzerine çalışan bir kamu bankasının ABD’de sosyal ve çevresel sürdürülebilirliğin yerleşmesine nasıl öncülük edebileceğini inceliyor.

Raporun tespitlerine göre özel bankalar kamu bankalarına göre çok büyük bir miktarda varlığa sahip olmalarına rağmen kaynaklarını iklim dostu finansa yönlendirmekten geri duruyorlar. Özel bankaların kısa vade, yüksek getiri bakış açısı iklim gündemini sermaye birikimine indirgiyor. Bu nedenle pek çok ülkede kamu bankaları yeşil kredilerde başı çekiyor. Toplam varlıkların yalnızca %20'sini temsil eden kamu bankaları, neredeyse bütün özel bankaların toplamı kadar yatırım yapıyor.

Raporda, kurulması önerilen ABD Yeşil Yatırım Bankasının bölgesel kalkınma bankaları, bu kurumların beraberinde çalıştığı yerel halklar ve kamu bankalarının oluşturduğu bir ağın merkezine yerleştirilmesi modelleniyor. Böylelikle yerel sosyoekonomik şartlar ve öncelikler çerçevesinde şekillenen yeşil ve adil yatırımların yapılması mümkün oluyor. Bu sistemde yerellik ilkesiyle hareket etmek yatırım karar merciini küçük ama etkili tutarken aynı zamanda yerel yatırım kurumlarının büyük bir platformda temsil edilmesine imkân sağlıyor. Bu çok sesli yapı, yatırımlarda anti-demokratik uygulamaların önüne geçmenin tek yolu olarak gösteriliyor.

ABD Yeşil Yatırım Bankasının amacını yerine getirebilmesi için hesap verebilir ve demokratik olması ve kar amacı gütmeyen borç verme ile kar amaçlı borç verme arasında bir denge kurabilmesi büyük önem taşıyor. Hem sermaye kaynaklarının hem de kredi politikasının yeşil ve adil geçiş amacına uygun olması gerekiyor. Bu çerçevede, Banka yeşil ve adil olma prensiplerini sağlayan özel sermaye piyasalarından kaynak alabilir.

ABD Yeşil Yatırım Bankası modeli, sosyal, çevresel ve ekonomik sürdürülebilirliğin kamu bankalarının girişimi ile nasıl desteklenebileceği konusunda iyi bir örnek oluşturuyor. Bu modelde iş birliği, şeffaflık ve hesap verebilirlik ön plana çıkıyor. Kararların yerel seviyede alınıyor olması ise halkların ihtiyaç ve önceliklerinin dikkate alınmasını sağlayarak demokratikleşmeyi destekliyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 October

LGBT kapsayıcı politikalar kurumsal performansı arttırıyor

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz. 

2015’te tüm eyaletlerde eşcinsel evlilik hakkının tanınmasına rağmen, ABD eyaletlerinin yarısından fazlasında, lezbiyen, eşcinsel, biseksüel ve transseksüel (LGBT) çalışanlar hala yasal korumadan yoksun. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığının yasaklanmamış olduğu bir dünyada, LGBT bir birey olarak sadece “var olmak” bile işten çıkarılma nedeni olabiliyor. Ancak son araştırmalara göre, LGBT kapsayıcı politikaları benimseyen şirketler daha iyi yetenekleri çekiyor ve çalışanların şirket değiştirme oranını da azaltıyor.

ABD merkezli The Work Institute, her dört çalışandan birinin işlerini bırakmasının ABD ekonomisine yılda yaklaşık 600 milyar dolara mal olacağını tahmin ediyor. Bu zararın yaklaşık %77'sinin işverenlerin çeşitli politika değişimleri sayesinde önlenebileceğini iddia ediyor. LGBT kapsayıcı işyeri politikaları ve programları, sadece sosyal adaleti ilerletmekle kalmayıp aynı zamanda kurumsal performansı ve ticari getirileri arttırıyor.

Bu konudaki araştırmaları ve benimsenen yeni politikaları S360Mag için derledik.

Son yıllarda, iş dünyası daha fazla şirketin kapsayıcılığı ve çeşitliliği teşvik etmek için yeni ve etkili yollar benimsediği bir süreçten geçiyor. LGBT çalışanlarını korumaya yönelik şirket politikaları arttırılıyor. Şirketler ağ oluşturma (networking) etkinlikleri kapsamında dünyanın farklı yerlerinden LGBT çalışanlarını kaygılarını, fikirlerini paylaşmak ve bir topluluk oluşturmak için bir araya getiriyor. Tedarikçileriyle anlaşmalarını yenilerken, bu süreci LGBT kapsayıcı politikaları benimsediklerini gözetecek şekilde yöneten şirketler de bulunuyor.

ABD federal yasasında LGBT çalışanlar için işyerinde korunma yasası hala bulunmuyor. Ancak, Fortune 500 şirketlerinin %91’i cinsel kimlik ve yönelim temelinde ayrımcılık yasağı politikaları benimsemeye başladı. Bu politikaların benimsenmesinin aynı zamanda şirketlerin performansını da arttırdığı gözlemleniyor. Bu performans artışının sebepleri arasında, yetenekleri şirkete çekme konusundaki başarının daha fazla olması ve çalışanların şirket değiştirme oranının daha az olması bulunuyor.

Deloitte tarafından 1300'den fazla halka açık şirketin kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) derecelerine bakılarak yapılmış araştırmaya göre, AR-GE faaliyetlerinde bulunan ve LGBT kapsayıcı politikaları benimseyen kuruluşlar genel olarak daha iyi performans gösteriyor. AR-GE faaliyetlerinde bulunan kuruluşlardan LGBT kapsayıcı politikaları olanlar, diğerlerine göre ortalama %21,1 daha yüksek ortalama işletme değeri, %3,4 daha yüksek ortalama çalışan verimliliği ve %12,5 daha yüksek kârlılığa sahip.

Türkiye’de faaliyet gösteren İngiltere merkezli şirketlerden BP, HSBC, Vodafone ve ABD merkezli şirketlerden 3M, Estee Leauder şirketler grubu, P&G ve Visa LGBT kapsayıcı politikaları gözetildiğinde ilham verici örnekler arasında yerlerini alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 October

Karbon teknolojisi gelecek için ne vadediyor?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Karbon bazlı üretim üzerine gelecek vadeden çalışmalar başlatıldı. Aynı zamanda karbon teknolojisi (Carbontech) olarak da bilinen bu endüstri, hem çevreye zarar vermeyen hem de alternatifleriyle aynı kalitede performans gösteren malzemeler üretmeye çalışıyor.

İklim değişikliği düşünüldüğünde, karbon salımını azaltmak en önemli önceliklerden biri. Ancak, karbon salımını azaltmanın görece daha zor ve uzun bir süreç olması, döngüsellik olgusunu hayata geçirme ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Döngüsellik, karbon teknolojisinden kapsamında, doğaya salınmış olan karbonun kullanımıyla yeni bir malzemenin üretimi olarak anlamına geliyor.

Beş kilit sektörün - çelik, plastik, alüminyum, çimento ve gıda - bahsedilen bu döngüsel uygulamaları benimsemesi durumunda, 2050 yılına kadar toplamda 9 milyar ton karbon salımının engellenebileceğine inanılıyor. Karbonun üretim sürecine eklenmesini baz alan döngüsel ekonomiler oluşturulması, bu sektörler için büyük bir oranda maddi tasarrufa da sebep olabilir.

Kanadalı bir şirket olan CleanO2, yıllık 4-6 ton arası karbon kullanarak sabun üretimi yapabilecek 10 birim kurdu. Karbon teknolojisi kullanılarak yapılan bu sabun, ısıtma sistemlerinin saldığı karbonu kullanarak yapılan bir tuzu içeriyor. Bu karbon döngüsü şu şekilde anlatılabilir; İlk aşamada karbon, ısıtma birimlerinden çıkan havadan çekiliyor ve sabunu yapmak için kullanılıyor. Bu sabun su ile temasa geçtiğinde, karbon kullanıcıya hiçbir zarar vermeden tuzun içinde hapsolmaya devam ediyor.

Almanya'daki Karlsruhe Teknoloji Enstitüsü başka bir karbon döngüsünün mümkün olup olamayacağını test ediyor. Test edilen teknolojinin temeli havadan doğrudan karbon yakalamak üzerine oluşturulmuş. Bu teknoloji kullanılarak oluşturulmuş makine, karbondioksit ve su buharını yakalayıp, bunu daha sonra hidrojen ve karbon monoksite çeviriyor. İkinci aşamada ise bu gazlar, benzin ve dizel dahil olmak üzere kullanışlı hidrokarbonlara dönüştürülüyor. Bu yakıtlar kullanıldığında, döngüyü tamamlayan karbon ise atmosfere geri salınıyor.

Bu endüstri hakkında hala çok az öngörüye sahip olunsa da üzerinde çalışmaya değer olduğu yukarıda bahsedilen örneklerle kanıtlanabilir. 2030 yılına kadar, karbon teknolojisi endüstrisinin fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonun yaklaşık yüzde 20'sini kullanabileceği bekleniyor. Karbonun doğaya zarar vermeyecek şekilde geri dönüştürülmesi aynı zamanda, yeni ürünler, iş olanakları ve yatırımcılarına olumlu geri dönüşü olacak bir endüstri olmaya başlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 September

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi gerçekleşti

Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’in özel girişimi ile toplanan İklim Zirvesi 21-23 Eylül tarihlerinde New York’ta gerçekleşti.

Zirve, 21 Eylül’de Gençlik İklim Zirvesi olarak adlandırılan toplantı ile başladı. Açılış konuşmasını, 16 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg yaptı. BM temsilcisi Luis Alfonso de Alba’ya göre Gençlik İklim Zirvesi’ne 700’ün üzerinde genç aktivist katıldı. 100 aktivistin yolculuğu BM tarafından karbon nötr olacak şekilde karşılandı.

23 Eylül’de toplanan BM İklim Zirvesi’ne ise 65 ülkeden devlet temsilcileri katıldı. Dünyanın en büyük karbon salımını gerçekleştiren Çin, Dışişleri Bakanı Wang Yi ile katılım gösterirken karbon salımlarında ikinci sırada yer alan ABD temsil edilmedi. Zirve’nin öne çıkan noktalarını sizinle paylaşıyoruz:

• Antonio Guterres açılış konuşmasında küresel ısınmayı 1.5°C derecede tutabilmek için 2030’a kadar salımların %45 azaltılması gerektiğine ve 2050’de dünyanın karbon nötr noktaya gelmesinin şart olduğuna vurgu yaptı.

• Finlandiya 2033’te karbon nötr olma hedefini açıkladı. • Bank of England Başkanı Mark Carney iklim risklerini ölçme ve yönetmeye yönelik yöntemlere olan talebin arttığını, iklim dostu finans destekçisi yatırımların toplamda 120 trilyon ABD dolarını yönettiğini açıkladı.

• WillisTowers Watson sigorta şirketinin CEO’su John Haley sigorta sektörü için iklim değişikliğine dayanıklı yatırımların öneminin arttığını ve bu amaçla İklime Dayanıklı Yatırım Koalisyonu’nun (Coalition for Climate Resilient Investment-CCRI) kurulacağını duyurdu. 2020’nin sonuna kadar net bir metodoloji belirlenecek ve “dayanıklılık tahvilleri” gibi yenilikçi ürünler sunulacak.

• Barbados, Palau ve St. Lucia Adası, konuşmalarında ada ülkelerinin kasırgalar tarafından tahrip edildiğine ve sigorta sistemlerinin büyük yük altında olduğuna dikkat çektiler. İklim krizinin ada ülkelerinde büyük göç dalgaları yaratacağını ifade edildi.

• Rusya, Paris Anlaşması’na imza attığını açıkladı.

• Yunanistan 2028’e kadar tüm kömür santrallerini kapatacağının sözü verdi.

• Güney Kore, ulusal emisyon ticareti ve hidrojen ekonomisine geçiş planını duyurdu. Ayrıca altı kömür santralinin daha kapatılacağını ve Güney Kore’nin Yeşil İklim Fonu’na (Green Climate Fund) katkısının 200 milyon ABD dolarına çıkarılacağını açıkladı.

• Bill Gates, tarımsal inovasyon ağı olan CGIAR’a 790 milyon ABD doları bağış yapılarak gıda güvenliğinin tehlikede olduğu bölgelerdeki çiftçilere destek olunacağını açıkladı. The Bill and Melinda Gates Foundation 310 milyon ABD doları katkıda bulunurken bağışların geri kalanı Hollanda, Avrupa Komisyonu, İsveç, İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya ve Dünya Bankası tarafından sağlanıyor.

• En az gelişmiş ülkeleri temsilen kürsü alan Bhutan Başkanı Lotay Tshering, 47 en az gelişmiş ülkenin 2050’ye kadar sıfır karbon salımına ulaşmayı hedeflediğini açıkladı.

• Birleşik Krallık, denizaşırı kalkınma finansmanı yoluyla iklim değişikliğiyle mücadeleye katkısını önümüzdeki beş yıl içerisinde 11,6 milyar sterline çıkaracağını duyurdu.

• 77 ülke 2050’de sıfır net karbon salımına ulaşacağı sözü verirken 70 ülke 2020’de Paris Anlaşması hedeflerini arttıracağı sözünde bulundu.

• Antonio Guterres kapanış konuşmasında 2020’den sonra yeni kömür santrali açılmaması için çağrıda bulundu.

Guterres’in Zirve öncesi liderlere gönderdiği davetiyede liderlerin somut planlar getirmelerinin beklendiği vurgusu yapılmıştı. Liderlerin açıklamalarının genel olarak ülkelerin odaklanacağı noktaları içerdiği ve somut bir yol haritası çizmediği görülse de BM İklim Zirvesi’nin gerçekleşmesi gelecek yıl için önemli bir hazırlık görevi görüyor.

Her yıl yapılan BM İklim Görüşmeleri ise önümüzdeki Aralık ayında Şili’de toplanacak. Guterres’in BM İklim Zirvesi Raporu’nun Görüşmeler esnasında yayınlanması bekleniyor. 2020 ise Paris Anlaşması’nın imzacı ülkelerin 5 yılda bir azaltma hedeflerini güncellemeleri maddesi açısından önem taşıyor. Bu kapsamda imzacı ülkeler 2020’de toplanarak gelinen noktayı değerlendirerek yeni hedeflerini açıklayacaklar.

PAYLAŞ: DETAY

26 September

Business Roundtable’ın Bildirisi: Bir tekrardan mı ibaret?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

ABD’deki büyük şirketleri temsilen yaklaşık 200 CEO’dan oluşan bir grup olan Business Roundtable, şirketlerin misyonunu yeniden tanımladıklarını bir açıklama ile duyurdu. Şirketlerin, yalnızca hissedarlar için değer oluşturmasının öncelik olmaması gerektiğini, hissedarların yanı sıra müşterilere, çalışanlara, tedarikçilere ve çevreye karşı da sorumlu olduklarını kabul ettiklerini beyan ettiler. Business Roundtable gibi iş dünyasını temsil eden büyük bir grubun bu açıklamaları medyada pozitif yankılanmış olsa da bu açıklamaların geride kaldığını söyleyenler de var. Konuyla ilgili farklı fikirleri S360Mag için derledik.

Neden şimdi?

Neredeyse 10 yıl önce de bu konular hakkında bildirgeler yayınlanmış, sürdürülebilirlik konusunda atılması gereken adımlar belirlenmişti. Ancak, hızla değişen dünya ve sosyal dinamikler sebebiyle Business Roundtable bu beyanı revize etme kararı aldı. Bu sebeplerden önemli bir tanesi, tüketicilerin farkındalık seviyelerinin yükselmesi, bir araya gelmek ve tepkilerini göstermek için daha etkili araçlara sahip olmaya başlamasıydı. Şirketler, yeni nesil çalışanlarının, hissedarların üstünlüğü doktrinini kabul etmediklerini öğrendiler. Şirket yöneticileri de kapitalizmin geleceği hakkında endişelenmeye, yapay zeka ve otomasyon teknolojileri ilerledikçe çalışanları doğru şekilde eğitmek konusunda eksiklikler hissetmeye başladılar. Business Roundtable’ın bildirisi üzerine yapılan bir röportajda bu yenilenmiş beyanın kapitalizmi terk etmek anlamına gelmediğini ama kapitalizmin yararlarının daha geniş bir şekilde paylaşılması gerektiği belirtilmiş. Yine de bu bildiri eleştirilere oldukça açık. Şirketler bu farkındalıklarla bir harekete geçmiş olsalar da sahip oldukları güç ve dünyanın ihtiyacı olan yenilikçi ve sürdürülebilir iş modelleri düşünüldüğünde bu bildirgenin yenilenmiş halinin gerçekten de yeni, kapsamlı ve cesur bağlılıklar içerip içermediği tartışılıyor.

Bu bildirideki önemli eksikliklerden üçü aşağıdaki belirtiliyor;

1. Müşterilere, çevresel ve sosyal açıdan sürdürülebilir ürünler ve hizmetler sunarak toplumların ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir geleceğin oluşturulmasına yönelik adımlar atmak,
2. Fırsat eşitliğini destekleyecek sistemik değişiklikler için kurumsal markaları ve politik etkileri kullanmak (iklim mevzuatları için lobi yapmak ve şeffaflığa önem vermek),
3. Var olan iş modellerindeki kaynakların sınırlı olduğunu ve dünyanın mevcut kaynakları düşünülüp bu çerçevede sürdürülebilir iş modellerine ihtiyaç olduğunu kabul etmek.

PAYLAŞ: DETAY

26 September

Tarihin en büyük iklim grevi; 185 ülke, milyonlarca insan, tek bir amaç

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya liderleri BM İklim Zirvesi için New York'ta buluşmaya hazırlanırken, milyonlarca insan tarihin en büyük iklim grevi altında birleşti. Küresel ısınmayla başa çıkmak için acil eylem talebini iletti. 16 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti, Greta Thunberg geçen yıl başlattığı "Gelecek için Cuma" (Fridays for Future) günümüzün en büyük iklim hareketlerinden biri oldu. Bu sene gençler, yetişkinleri de seslerini çıkarmaya çağırdılar. Yüz milyonlarca insanı temsil eden sendikalar destek vererek harekete geçti. Çalışanlar iş yerlerini terk ettiler; doktorlar, hemşireler, öğretmenler hatta Google, Amazon gibi teknoloji devi çalışanları bile iklim grevlerine katılmak için yürüyüşte yer aldılar.

Greve katılan 185 ülkenin yüzleştikleri problemlere göre farklı istekleri vardı. Küresel iklim grevinin dünyanın farklı bölgeleri için ne ifade ettiğini S360Mag için derledik.

Asya Pasifik
• Pasifik Adalarında başlayan eylemin amacı gelişmiş ülkelerin karbon salımlarını azaltması ve acilen deniz seviyesinde görülen hızlı yükselmeyi yavaşlatmalarını istemekti.
• Dünyanın en büyük kömür ve sıvı doğal gaz ihracatçısı olan Avustralya’da ise 300.000’den fazla insan 100 farklı noktada hükümeti protesto etti. • Dünyanın en büyük sera gazı salımı yapan Çin’de protestolara izin verilmedi.
• Hindistan'ın başkenti Delhi'de eylemin hedefi boğucu hava kirliliğiydi.

Afrika
• Kenya’nın başkenti Nairobi’de protestocular, plastik atıkların tehlikesini vurgulamak için plastik şişelerden yapılan şapka ve kıyafetler giydi.
• Nijerya kentlerinde ise protestolar Avrupa Birliği’nden gelen toksik e-atık çöplerine karşıydı.

Avrupa
• Avrupa kıtasında büyük kalabalıkların oluşturulduğu görülürken sadece Almanya'da 1,4 milyondan fazla insanın katıldığı gösteriler gerçekleşti. Angela Merkel’in öncülüğünde maraton bir toplantı gerçekleştiren Alman koalisyon hükümeti, 50 milyar avroluk yeni bir iklim önlem paketi açıkladı.
• Londra'da, 7’den 70’e binlerce insan parlamentonun dışındaki trafiği “Gezegenimizi Kurtarın” sloganlarıyla kapattı.

Amerika
• Küresel protestoya katılım en çok New York'taydı. 1,1 milyon öğrenci iklim grevine katılmaları ve Thunberg’in Birleşmiş Milletler merkezindeki konuşmasını dinlemeleri için izinliydi.
• Boston, Miami ve San Francisco'da da aynı New York’ta olduğu gibi binlerce insan sokaklardaydı.
• Son Amazon yangınları ile dikkati üzerine çeken Brezilya’da öğrenciler Rio de Janeiro, São Paulo ve başkent Brasília'daki protestolara katıldılar.

Bu bölgelerin yüzleştikleri problemler ve istekleri farklı görünüyor olsa da 2019 İklim Grevinin başarısının en büyük sebebi bütün ülkelerin genel mesajının aynı olmasıydı; karbon salımını azaltmak ve iklimi stabilize etmek için otoritelerin acil bir şekilde adım atması.

PAYLAŞ: DETAY

26 September

B Corp’larla Amsterdam’da buluştuk!

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

B Corp’larla Amsterdam’da buluştuk!

B Corp’lar dört yıldır topluluğun gelişmelerini konuşmak, birbirinden ilham veren B Corp hikayelerini paylaşmak ve değişimin liderlerini kutlamak için Avrupa’nın bir şehrinde bir araya geliyor. Biz de B Corp Türkiye ekibi olarak 23-24 Eylül tarihlerinde Amsterdam’da, B Corp Zirvesi’ndeydik. Zirve’de Lead the Beat temasıyla 20’den fazla ülkeden, 650 katılımcı iki gün boyunca B Corp’un değer önerisi etrafında buluştu.
Türkiye’nin sertifikalı B Corp’ları olan Taze Kuru, Mikado ve Expanscience Türkiye’nin hikayelerini daha önce paylaşmıştık. Bu yıl Zirve B Corp sertifikalı olmayan şirketlere de açıktı. B Corp hareketinin büyük destekçisi imece ve Zorlu Holding bize eşlik etti; bigumigu içerikleriyle Zirve’nin gündemini takip etti ve ilham veren B Corp hikayelerinden Türkçe içerikler hazırladı.
Birçok değişim lideri markayı, sosyal girişimciyi ve etki yatırımcısını buluşturan Zirve’den öne çıkan bazı notlar şöyleydi;

- Zirve, Volans’ın kurucusu John Elkington’ın kapitalizmin dönüşümünü değerlendirdiği açılış konuşmasıyla başladı. Elkington yaptığı konuşmasında Siyah Kuğu olarak tanımlayabileceğimiz günümüz geleneksel iş dünyası aktörlerinin artık Yeşil Kuğu (Green Swan) olarak yenilenmeleri gerektiğini ve kapitalizmin gelecekte değer yaratabilmek için bilim, inovasyon ve teknolojiyle dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Geleceği bugünden planlamamızın bir zorunluluk olduğunu ifade ettiği konuşmasında dünyadaki gelirin çok büyük bir bölümünü elinde tutan şirketlerin artık gündeminde sürdürülebilirlik ve dönüşüm olduğunu ifade etti. Sunumunda, bugünlerde Türkiye’de de çok tartışılan ve kapitalizmi dönüştürmek için çalışan en genç aktivist olan Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletler’deki konuşmasından da alıntılara da yer veren Elkington, gelecek nesillerin iş dünyasından dönüşüm beklediğini belirtti.

- İş dünyasının kültürel dönüşümünün gerekliliğini vurgulayan Business Roundtable açıklaması üzerinde duruldu. B Corp hareketini başlatan B Lab’in kurucusu olan Jay Coen Gilbert, B Corp hareketinin kültürel dönüşümü sağlamada fırsat yarattığını, şirketleri bu vizyona yaklaştırdığını vurguladı.

- Ben & Jerry’s, Patagonia, Toms ve Tony’s Chocolonely gibi en bilinen B Corp’ları buluşturan panellerde şirketlerin çevresel risklerini yönetmelerinin önemli fırsatlar yaratacağı tartışıldı. Karbon Saydamlık Projesi (Carbon Disclosure Project – CDP), Science Based Targets ve B Etki Değerlendirmesi (B Impact Assessment – BIA) gibi girişim ve araçların şirketlerin etkilerini ölçerek yönetmelerinde önemli fırsatlar yarattığı değerlendirildi.

- Tüm dünyanın dikkatle izlediği ve daha önce gelişimini sizinle S360Mag ile paylaştığımız, Danone’un B Corp olma stratejisine dair detaylara yer verildi ve Şirketin tedarikçilerinden başlattığı bu dönüşümün küçük/büyük tüm şirketlere sağladığı faydalardan bahsedildi.

- Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına (SKA) yönelik çalışmaların ölçülebilmesi için araçların geliştirilmesinin önemi vurgulandı ve Ocak 2020 yılında kullanıma açılacak olan, UN Global Compact ile B Lab iş birliğinde geliştirilen SKA ölçüm aracından bahsedildi.

- Body Shop’ın dünya genelindeki tüm operasyonlarıyla son B Corp olduğu anons edildi ve B Corp hareketinin büyümesinde çok uluslu büyük şirketlerin liderliğinin önemli olacağı ifade edildi.

- B Etki Değerlendirmesinin sosyal girişimlere sağladığı avantajlar ve yatırım çekmelerine nasıl araç olduğu tartışıldı. Daha önceki yazılarımızda, girişim olarak kurulan Fairphone’un B Corp olarak yatırım çekmesinden bahsetmiştik. Bugün B Corp hareketi, daha fazla sayıda sosyal girişimin büyüme yolculuğuna önemli bir katkı veriyor.

- Değer zincirinde etkiyi yönetmek her geçen gün daha da önemli oluyor. B Corp Zirvesinin önemli konularından biri de bu etkiyi yönetmek üzerineydi. Tony’s geliştirdiği tedarik zinciri yönetim aracı ve ilkelerini herkesle paylaşarak, B Corp’ların sektörlerini dönüştürmede nasıl öncülük ettiğinin detaylarını paylaştı.

- Etki yatırımcılığı Zirvenin önemli konularından biriydi. Sorumlu iş modellerini benimseyen, sosyal girişimci B Corp’ların bugün giderek artan miktardaki sorumlu etki yatırımcılığı varlıklarından nasıl pay alabileceklerine dair tüyolar paylaşıldı. Çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) kriterlerine göre yatırım yapanların BIA ile etkisini ölçen B Corp’ları fark ettikleri vurgulandı.

- Zirvede katılımcılar Amsterdam kanallarından atık toplama etkinliğine katıldılar ve denizlerdeki atık kirliliğine dikkat çektiler.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

16 September

Climate Financial Risk Forum (CFRF)’un ikinci toplantısı geçtiğimiz Temmuz ayında gerçekleşti

Kuruluş amacı iklim değişiminden kaynaklanan finansal risklere, finansal sektörün vereceği tepkilerin geliştirilmesi için düzenleyiciler ve sektörün en iyi uygulamalarını paylaşmak ve kapasite oluşturmak olan CFRF; varlık yöneticileri, sigortacılar, bankalar dahil olmak üzere finansal sektör temsilcilerini bir araya getirmekte.

2019 Mart ayında faaliyetlerine başlayan CFRF kamuyu aydınlatma, senaryo analizleri, risk yönetimi ve inovasyon üzerine dört teknik çalışma grubu kurdu.

Bu yıl Temmuz ayında da, Prudential Regulation Authority (PRA) ve The Financial Conduct Authority (FCA)’ın eş başkanlığını yürüttüğü CFRF’nin ikinci toplantısında taslak planlar ve ilerleme sağlanan alanlar paylaşıldı.

CFRF üyeleri aşağıdaki başlıkların önemine dikkat çekerek planlar üzerine anlaştıklarını duyurdular:
• Sonuçların uluslararası en iyi uygulamalarla nasıl uyumlu olacağı,
• Sonuçların değişik tip, büyüklük ve karmaşıklıktaki firmalara uygun olmasının nasıl sağlanacağı,
• Çalışan gruplar arası koordinasyonun nasıl gerçekleştirileceği.

Toplantıda sonuçların yayınlanma biçimi ve zamanı yanı sıra endüstrinin sürece daha geniş katılımının nasıl sağlanacağını tartışıldı. Sonuçların ise 2020 başlarında yayınlanmasına karar verildi. CFRF nasıl oluştuğu ve arka planı ile ilgili detaylı bilgiye buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

16 September

Sustainable Brands, yeni hedefler, göstergeler ve raporlama metotları üzerine yeni bir program paylaştı

Sustainable Brands, geçtiğimiz günlerde “New Metrics ‘19: Next-Generation Goals & Reporting” etkinliğinin programını paylaştı. 18-20 Kasım tarihlerinde Philadelphia’da gerçekleşecek olan etkinlikte, dünyanın birçok yerinden 300’ün üzerinde yönetici, sürdürülebilirlik danışmanı ve finans lideri bir araya gelecek. New Metrics ’19, risk ve etki değerlendirmesini geliştirmeye, bilim temelli amaçlar benimsemeye, döngüsellik ve yeniden üretim hedefleri belirlemeye, entegre raporlamada ve sosyal etki değerlendirmelerindeki kamuyu bilgilendirme pratiklerini geliştirmeye odaklanacak.

Konferans, üç tartışma alanında gerçekleşecek:
- Değer yaratma& risk değerlendirme
- Bilim temelli çevresel hedefler belirlemede eğitim ve araştırma
- Entegre raporlama & etkili yatırımcı ilişkileri

Lider kurumlardan 80’in üzerinde konuşmacının olacağı etkinlikte, konuşmacılar zorlu örnekleri, vaka analizleri üzerine deneyimlerini paylaşacaklar. Bununla birlikte, şirketlerin sosyal ve çevresel inovasyonların yarattığı etkiyi ölçümlemek üzerine metodolojiler paylaşılacak. Etkinlikte, Nasdaq, CDP, Deloitte & Touche, Hewlett Packard Enterprise, IKEA Group, Moody’s gibi kurumlardan konuşmacılar katılacak. Etkinlikle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

16 September

Birleşmiş Milletler, üye ülkeleri ve finansal kuruluşları finansal akımları izleme ve değerlendirme taahhüdünü imzalamaya davet ediyor

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği, üye ülkeleri ve finansal kuruluşları İklim Zirvesi bağlamında, Paris Anlaşmasının 1.5 ° C sıcaklık hedefine paralel olarak finansal akımların iklim etkisi ve uyumlaştırılmasına ilişkin izleme ve değerlendirme taahhüdünü imzalamaya davet ediyor.

İlgili tarafların aşağıda belirtilen 3 konuda adım atmaları bekleniyor:

1. Aşağıdaki konularda rapor ve açıklamaların daha fazla kurum tarafından gerçekleştirilmesi ve bu sayede şeffaflığın arttırılması:
• İklim etkilerinin ölçülmesi ve raporlanması
• Alacak ve yatırım portföylerinin Paris Anlaşması ile ne kadar uyumlu olduklarının ölçülmesi ve raporlanması
• İklim değişikliği ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş ile ilgili risklerin belirlenmesi ve açıklanması

2. İklim etkilerini azaltmak üzere stratejiler geliştirecek ve aşağıda belirtilen maddeleri uygulayacak finansal kuruluşların yaygınlaşmasını sağlamak; ve bu sayede finansal akımların Paris Anlaşması ile uyumlulaşmasını sağlamak.
• Zaman içinde iklim amaçlarını gerçekleştirmek için bilim ve senaryo bazlı hedefler oluşturmak;
• Düşük salımlı ekonomiye geçişi aktif desteklemek üzere borç vermeyi ve yatırımları arttırmak;
• Salım yoğun etkinlik veya teknolojileri elden çıkarmak.

3. Tüm ekonomik sektörlerce finansal sektöre veri açıklamasını geliştirmek gibi adımlarla finansal kuruluşları teşvik etmek.

İmza çağrısında yukarıda belirtilenlerin yanı sıra, imza verenlerin ne gibi kazanımları olacağı, ilerlemenin nasıl takip edileceği ve ne gibi sinerjiler yaratılabileceği konusunda bilgi veriliyor.

Daha kapsamlı bilgiye buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

16 September

Avustralya Düzenleyici Otoritesi, ASIC düzenleyici rehberlerinde iklim risk ve fırsatlarıyla ilgili güncellemeler paylaştı.

ASIC (Avustralian Securities & Investment Comission) 12 Ağustos’ta iklim değişikliği riskleri ve fırsatları hakkındaki hazırladığı rehberde, paylaştığı uygulamalara açıklık getirmek amacıyla bazı güncellemeler yayınladı. Güncellemeler, 228 ve 247 numaralı rehberler ile ilgili:

- 228 numaralı küçük yatırımcılar için etkin raporlama rehberinde: G20-FSB- TCFD (Financial Stability Board’s Task Force on Climate-related Financial Disclosures) tarafından geliştirilen iklim değişikliği ile ilişkili risk tipleri, prospektüslerde açıklanması gereken riskler tablosuna eklendi.

- 247 numaralı faaliyet ve finansal gözden Geçirmelerde (FFGG) etkin raporlama rehberinde: Faaliyet ve finansal gözden geçirmelerde gelecek yıllarda bir kuruluşun finansal durumunu etkileyebilecek iklim değişiklikleri sistemik risk olarak öne çıkarılmış ve FFGG dışında sürdürülebilirlik raporlarında veya diğer gönüllü çerçevelerde gerçekleştirilen raporlamaların FFGG’de yapılan raporlamalarla çelişki taşımaması için düzenlemeler yapılmıştır. 

- 203 numaralı finansal olmayan varlıklarda değer düşüklüğü bilgilendirme notunda: Değer düşüklüğüne ilişkin hesaplamalar yapılırken ana varsayımların belirlenmesinde, iklim değişikliği ile ilintili risklerin ve diğer risklerin vurgulanmasının amaca uygun olabileceği belirtilmiştir.  

Önümüzdeki yıl ASIC, belli başlı bazı şirketlerin iklim değişikliğiyle ilişkili açıklama pratikleri ile ilgili yaptığı değerlendirmeyi paylaşacak. Ayrıca, ASIC Council of Financial Regulators’ın iklimle ilişkili riskler çalışma grubuna da katılarak diğer paydaşlarla konu üzerine fikirlerini paylaşacak.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Pamuk ve Sürdürülebilirlik Rehberi’ne güncelleme geliyor

2012 yılında ilki yayınlanan Pamuk ve Sürdürülebilirlik Rehberi’nin (Inside Guide to Cotton & Sustainability) ikinci sayısı Ocak 2020’de yayınlanacak. Pamuğun sürdürülebilirliği üzerine uzmanlaşan bağımsız araştırmacı Simon Ferrigno tarafından yazılan rehber; pamuk üreticileri, tedarikçileri ve tüm tekstil endüstrisi için kapsamlı bir kaynak oluşturma amacını taşıyor.

Rehber, pamukla ilgili en yeni ve doğru veriler eşliğinde perakendecilerin ve markaların, küresel pamuk sektörünün mevcut ve gelecekteki stratejilerinin karşılaşacağı zorluklar ve potansiyel gizli tehlikeler karşısında eylem almasına yardımcı olmayı hedefliyor. Rehber, aynı zamanda pamuğun böcek ilaçları ile su kaynaklarının aşırı kullanımı ve veri ile istatistiklerin suiistimal edilmesi gibi başka sorunlardan ileri gelen kötü şöhretini ele alarak son dönemde sektörde uygulamaya giren yeni uygulamaları inceleyecek.

Pamuğun döngüsel ekonomi ile uyumluluğu ve Blockchain gibi yeni teknolojilerin tedarik zinciri şeffaflığını arttırmak için mevcut yöntemlerin yerini alıp alamayacağını da rehber bünyesinde ele alınan tartışmalardan. Çevresel etkiyi iyileştirmeye yönelik araştırma ve geliştirme projelerindeki (biyoteknoloji dahil) gelişmeler, GDO'lar ve gen düzenleme üzerine de ayrıntılı ve güncel bilgiler paylaşılacak.

Rehberin içereceği bölümler arasında “sürdürülebilir pamuk” bölümü ön plana çıkıyor. Bölüm kapsamında sürdürülebilir pamuğun nasıl mümkün olabileceği, nasıl ölçüleceği ve tanımlanacağı ele alınacak ve Cotton made in Africa, Better Cotton Initiative, Organic Cotton gibi kuruluş ve standartlar hakkında bağımsız ilerleme raporlaması verilecek.

Rehberde bu bilgilere ek olarak, pamuğun tarihi, pamuk ve modernleşme, küresel üretim, yeni düzenleyici ve izleme ortamı, durum tespiti, bilime dayalı hedefler ve doğal sermaye muhasebesi gibi başlıklar bulunuyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Şirketler ‘‘işlerin geleceği’’ni kadınları kapsayacak şekilde nasıl oluşturabilir?

Günümüzde yapay zeka, otomasyon teknolojileri, demografik ve sosyal değişimler iş dünyasındaki dinamikleri hızlı bir şekilde değiştiriyor. Bu büyük değişimler, iş yerinde eşitliği sağlamayı hedefleyen kadınları savunmasız bir durumda bırakabiliyor.

BSR (Business for Social Responsiblity) adlı bir danışmanlık şirketinin hazırladığı rapora göre, şirketler ‘‘işlerin geleceği’’nin yol açtığı değişikliklere hazır olmakla yetinmeyip aynı zamanda kadınların bu değişen iş dünyasına katılmasını ve gelecekte bu iş dünyasında liderlik edebilmelerini sağlamak için ticari faaliyetlerde bulunmalılar. Bu durum aynı zamanda şirketlerin gelecekte erişilecek muhtemel başarıların kaynağı olacak son derece yetenekli ve yenilikçi bir işgücünü kurmalarını sağlayarak şirketlere fayda sağlayacaktır. Rapora göre, günümüzde toplumsal cinsiyet anlamında daha fazla çeşitliliğe sahip şirketler, rakiplerinden %21 oranında daha üstün durumda.

Raporda, günümüzün iş dünyasının trendlerinin kadınları nasıl etkilediği farklı başlıklar üzerinden ele alınıyor.

Bunlardan ilki, sektör ve rollerin dönüşümü olarak ifade ediliyor. Yıkıcı teknolojiler, yapay zeka ve otomasyonun geleceğin iş tanımında edindiği yer, kadınların iş gücündeki yerlerini hem kalite hem de sayısal olarak negatif etkiliyor. Bu durumun yaratması beklenen iş kayıpları ve kazançları tam olarak ölçülememekle birlikte çalışma saatleri ve maaşlar gibi faktörlerin de nasıl zorluklar getireceği tam olarak bilinmiyor. Mevcut sistemdeki kısıtlamalar da kadınların yeni sektörlere ve yarının rollerine geçmesini engelliyor.

Hızla gelişen dijital teknolojiler ve artan küresel bağlantılar, iş dünyası için yeni bir dönem başlatıyor. Bunun sonucu olarak da dijital becerilere artan talep, çalışan kadınları etkiliyor. İşlerin nasıl yapıldığı değiştikçe, gerekli olan eğitim ve beceriler de değişiyor. Bu konuda geçtiğimiz yıllarda atılmış bir adım da STEM (Science, Technology, Engineering ve Math) eğitim sistemidir. Ancak, STEM alanında çalışabilecek olan kadın işçi sayısı azlığı ve erkek işçilere kıyasla bu alandaki teknik beceri farkı bulunuyor. Bu da kadının gelecekteki dijital sistem ve araçlardaki geliştirici rolünü negatif olarak etkiliyor. Örneğin, 600 milyon kadının daha sadece internete bile ulaşımı olması, 144 gelişmekte olan ülkenin yıllık GSYH’nin (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) 18 milyar dolar artmasına sebep olabilir.

Son olarak yeni iş modellerinin artması, koşula bağlı çalıştırma ve esnek ekonomi modelinin popülaritesinin artması, kadın işçiler için birtakım esneklikler yaratıyor olsa da aynı zamanda yeni zorluklar da ortaya çıkartıyor. Bu zorlukların arasında artan şiddet ve taciz, belirsiz çalışma saatleri, eşit olmayan maaş ve ayrıcalıklar da bulunuyor.

Çalışma, kadınlara da yer veren ‘İşlerin Geleceği'ni yeniden tasarlama için şirketlere üç adım sunuyor:
1) Uygulamaları ve şirket politikalarını kapsayıcı, önyargısız ve iş dünyasının değişen doğasına duyarlı olacak şekilde ayarlayarak hareket etmek.
2) Kadınlarla, devlet ve eğitim kurumlarıyla ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği yaparak kadınlar için fırsatlar yaratmak. Bunlara STEM eğitimi ve girişimcilik desteği gibi örnekler verilebilir.
3) Şirketler, toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik eden ve kadınların yeni iş dünyasına tam anlamıyla katılabilmelerinin önündeki sistemik kısıtlamaları kaldıran bir ortam yaratmak konusunda öncülük edebilir ve iletişim güçlerini kullanabilirler.

Bu kararların alınması için en doğru zaman tam olarak şu an. Eylem alınmayan her geçen gün işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinleşme riski artıyor. Öte yandan, şirketler aldıkları kararlarla, çalışan kadınlar için farklı bir geleceği radikal bir biçimde ve hızla şekillendirebilecek güce sahipler.

BSR’nin hazırladığı raporun tamamına İngilizce olarak buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Hidrojen ile devran döner mi?

Bilim insanlarının hidrojenden enerji üretme amacıyla yürüttüğü çalışmalar 1800’lere kadar gitse de hidrojenin günümüzdeki şekliyle endüstriyel bir yakıt olarak kullanılmaya başlanması 1960’larda gerçekleşti. Henüz yaygın kullanıma girmemiş olsa da bu enerji kaynağı küresel ısınmayı 1.5°C derecede tutma hedefimizde anahtar bir rol oynayacak gibi görünüyor. Düşük karbonlu bir yakıt kaynağı olan hidrojenin özellikle ulaşım, endüstriyel üretim ve yük taşıma alanlarında kullanılması planlanıyor. Aynı zamanda elektrik üretimi ve ısıtma için de temiz bir enerji kaynağı alternatifi.

Doğada yalnızca kimyasal bileşenler halinde bulunan hidrojenin saf olarak elde edilmesinin dört yöntemi bulunuyor: Buhar-Metan Reformasyonu (SMR), oksidasyon, gazlaştırma ve elektroliz. Ancak yalnızca elektroliz sıfır karbon olma özelliğini taşıyor. Elektroliz işleminde, sudaki hidrojen ile oksijen ayrıştırılarak saflaştırılıyor. Elektroliz için gereken elektrik enerjisinin yenilenebilir kaynaklardan sağlanması durumunda hidrojen üretimi sıfır karbon salımıyla gerçekleşebiliyor. Bu yakıta “yeşil” hidrojen deniyor.

Diğer üç yöntem fosil yakıt kullandığı için sera gazı salımına yol açıyor. En yaygın yöntem olan SMR, ısı ile metan gazından hidrojeni ayırıyor ve işlem sonucunda serbest kalan karbon molekülleri atmosfere karışıyor. Bu yakıta “gri” hidrojen deniyor. Ancak günümüzde gelişen karbon yakalama ve depolama sistemleri bu salımlara bir çözüm olabilir. Karbon yakalama yöntemleri dahilinde elde edilen yakıt “mavi” hidrojen olarak adlandırılıyor. SMR sonucunda salınan CO2, ABD petrol rafinerileri tarafından salınan sera gazlarının yüzde altısını oluşturuyor.

Küresel hidrojen üretiminin yüzde 96’sı doğal gaz, petrol ve kömür kullanılarak üretiliyor. Yeşil hidrojen ise yalnızca yüzde dörtlük bir paya sahip. Bu resme bakıldığında günümüzde hidrojenin sıfır karbon ve iklim dostu bir enerji kaynağı olduğundan bahsetmek mümkün değil. Karbon yakalama teknolojilerinin gelişmesiyle fosil yakıt kaynaklı hidrojen üretiminden kaynaklanan salımların yüzde 71 ila 92 azaltılacağı öngörülüyor. Ancak karbonun depolanmasının ayrı bir problem olduğu göz önüne alındığında asıl çözüm yeşil hidrojen üretimine geçmek.

Hidrojenin bir enerji kaynağı olarak cazibesi büyük enerji potansiyelinden kaynaklanıyor. Örneğin, arabalarda kullanılan hidrojenli yakıt hücreleri yaklaşık 500 km menzile sahipken elektrikli bataryalar yaklaşık 200 kilometre menzile sahip. Aynı zamanda tankın yeniden doldurulması elektrikli bataryalara göre çok büyük bir hızda gerçekleşiyor. Dolayısıyla hidrojenin ulaşım ve kargo sektörünün karbonsuzlaştırılmasında önemli bir rol oynayacağı düşünülüyor.

Hidrojen; çimento, kimyasal, çelik gibi ağır endüstriler ile uzun mesafeli karayolu taşımacılığı, nakliye ve havacılık sektörleri de karbonun azaltılması açısından büyük bir potansiyel taşıyor. Bu sektörler küresel sera gazı salımlarının yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor. Bu sektörlerin karbon salımlarını azaltmak pahalı ve salımların azaltılması süreci yavaş ilerliyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçişimizin önündeki bu büyük engeli kaldırmak sahada üretilen hidrojen ile mümkün olabilir. Endüstriyel salımların yüzde 28’i sahada gerçekleşiyor. Yüzde 16’sı ise ürünün nakliyesi esnasında oluşuyor. Üretim tesisleri ve nakliye araçlarının yakıtı sahada üretilen hidrojen ile sağlanırsa bu salımları ortadan kaldırabiliriz. Madencilik sektöründe maden çıkarma ve işleme aşamalarında yenilenebilir enerji kullanma çalışmalarını şimdiden görmek mümkün.

Hidrojen üretimi 2005’te günümüze 40 milyon tondan 60 milyon tona yükseldi. 2017’de küresel hidrojen üretim pazarının değeri 103 milyar ABD doları olarak açıklandı ve bu değerin 2026’ya kadar 207 milyar ABD dolarına ulaşması bekleniyor. Bu yıllık yüzde 8,1 değerinde bir büyüme anlamına geliyor. Energy Transition Commission, 2050’ye kadar pazarın yıllık 425–650 milyon ton kapasiteye ulaşabileceğini ifade ediyor.

Hidrojenin yaygın kullanımda olmamasının sebebi günümüz teknolojisiyle üretim süreçlerinin pahalı olması. Ancak aynı şey güneş enerjisinden elektrik üretilmesi amacıyla tasarlanan fotovoltaik hücreler için de geçerliydi. 1980 ile 2012 arasında talep artışı ve devlet politikalarının Ar-Ge araştırmalarını desteklemesiyle fiyatlarda neredeyse yüzde 100 düşüş yaşandı.

Hidrojen teknolojisi sürekli ilerliyor. Fosil yakıt ve araba üreticileri arasında hidrojen kaynaklı yakıt hücrelerini geliştirmek için geniş Ar-Ge bütçeleri ayıranlar bulunuyor. Kaliforniya’da devlet ve özel sektör girişimi ile 2030’a kadar 1 milyon hidrojen enerjili arabanın kullanıma girmesi planlanıyor. Japonya ise 2050’ye kadar hidrojenin fiyatını yüzde 90 düşürecek üretim sistemleri geliştirerek hidrojeni doğal gazdan daha ucuz bir enerji kaynağı haline getirme planını açıkladı. Büyük bir yenilikçi güç eşliğinde ilerleyen bu çalışmalar, yeşil hidrojen enerjisinin yakın gelecekte hayatımıza girmesini sağlayabilir.

PAYLAŞ: DETAY

13 September

Biyoplastik; çevre için gerçekten de iyi bir alternatif mi?

Birçok insan biyoplastiklerin bitkilerden yapıldığını ve doğada tamamen çözünebileceğine inanıyor. Ama durum bundan çok daha karmaşık.

Biyoplastik terimi genelde iki farklı şekilde kullanılıyor. Bunlardan biri biyo-bazlı plastikler, diğeri ise biyobozunur ya da biyoçözünür olarak anılan yani biyolojik olarak doğada parçalanabilen plastikler. Biyo-bazlı plastiklerin tümü biyoçözünür olmadığı gibi, tam tersi de geçerli değil.

Diğer yandan bazı plastikler yenilenebilir kaynaklardan yapılıyor. Örneğin PET (Polietien Tereftalat), fosil yakıt ürünlerinden veya şeker kamışı gibi bitkilerden sentezlenebilen ve plastik şişelerin çoğunun yapımında kullanılan bir malzeme. Sonuç olarak ayrışamayan/biyobozunur olmayan biyoplastikler, aynı geleneksel plastikler gibi doğada yer alıyor ve uzun bir süre doğada çözünmeden kalmaya devam ediyor.

Bunlar düşünüldüğünde, biyoplastiklerin çevresel problemlerin çözümünde bir rolü olup olmadığı tartışılır hale geliyor. Biyoplastiklerde kullanılan farklı maddeleri ve uygulamaların tartışıldığı haberi s360Mag için derledik.

PLA- Polilaktikasit

Bu tür biyoplastikler alışveriş torbaları, şeffaf bardaklar ve 3-D basım materyalleri gibi ürünlerin yapımında kullanılıyor. Mısır şekeri, patates veya şeker kamışı gibi bitkisel malzemelerden elde edilebildiğinden, bu tür geleneksel plastiklerin yapımında kullanılan fosil yakıtlara olan ihtiyacı azaltabilir.

PLA, geri dönüştürülebilir, çözünebilir ve gübreleşebilir olması açısından avantajları varmış gibi görünse de okyanusların ve doğanın bu maddenin dönüşümüyle kolayca başa çıkabileceği anlamına gelmiyor. Max Planck Institute for Polymer Research (MPIP)’de Kimyager olan Frederik Wurm, PLA kullanılarak üretilen pipetlerin mükemmel bir ‘’Yeşil Badana’’ (Greenwashing) örneği olduğunu belirtiyor. Doğru koşullar altında bakteriler bu materyali birkaç hafta içinde karbondioksit ve suya dönüştürebiliyor. Ancak, ürünler kirlenir veya çöpe atılırlarsa PLA çevrede daha uzun süre çözünmeden kalır. Ayrıca, PLA deniz suyuna karışırsa biyolojik çözünme hiç gerçekleşmeyebilir.

PHA- Polihidroksialkanat

Bakteriler tarafından üretilen PHA günümüzde markette görece az bir yere sahip olsa da gelecek yıllarda bu materyale olan talebin hızlı bir şekilde artacağı bekleniyor.

İtalyan adası Elba’da özel bir araştırma enstitüsü olan HYDRA’daki deniz biyoloğu Christian Lott, PHA’ın tropik bir ortamın deniz tabanında bir ila iki ay içerisinde çözüneceğini söylüyor. Çevresel faktörlerin de bahsedilen bu çözünmenin üzerinde oldukça önemli bir etkisi var. Su sıcaklığı düştükçe, çözünme de negatif olarak etkileniyor ve zorlaşıyor.

Süper-çözünülebilirlik mümkün mü?

En iyi atık yönetim sistemlerinde bile, bazı plastiklerin daima gözden kaçabileceğini varsaymak en doğrusu. Araba ve bisiklet lastiklerinden, gemi boyalarına, spor ayakkabılardan sentetik giysilere birçok malzeme ve üründe oluşan aşınmalarda bile havada karışacak kadar küçük plastik parçaları oluşuyorsa, bu küçük parçacıkları kontrol altına almak oldukça zor olacaktır.

Öyleyse hemen hemen her yerde çözünebilen bir plastik tasarlayabilir miyiz?

Frederick Wurm teorik olarak malzemelerin içine moleküler tetikleyiciler oluşturmanın mümkün olacağını, böylece malzemelerin ne zaman biyolojik olarak çözüneceklerini bileceklerini söylüyor. Ancak, bu durumun bir fantezi gibi göründüğünü ve de çok pahalı bir süreç olacağını ekliyor. Bu süreç için yeterli fonlama yapıldığı takdirde bile, her bir ortamdaki materyal için moleküler tetikleyiciler bulmak ve onlara bu tetikleyicileri dahil etmek neredeyse imkansız.

Biyoplastiklerin tarım sektöründe yaratabileceği potansiyel riskler neler?

Plastik ürünlerin insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini göz önünde bulundururken, sadece plastiğin kendisine bakmak yeterli değil. Tek bir plastik ürün çevreye bırakıldığında ve çevreden alındığında insanlar veya diğer organizmalar üzerinde olumsuz etkileri olabilecek düzinelerce kimyasal içerebiliyor.

Biyo-bazlı plastiklerin çevresel başka etkileri de bulunuyor. Bunlardan önemli bir tanesi de bitkileri büyütmek için gereken araziler ile ilgili. Hannover'daki Biyoplastikler ve Biyokompozitler Enstitüsü'ndeki bir rapora göre biyo-bazlı plastiklerin tarım arazilerinin yüzde 0,02'sinden bile daha az kullandığını öne sürüyor.

Buna karşın biyoloplastik pazarındaki büyümenin yan etkileri olabileceği konusunda endişeler var. Alman Plastik Atlası (German Plastic Atlas)'nda, biyo-bazlı plastiklerdeki artışın verimli arazi üzerindeki baskıyı artırabileceğini ve potansiyel olarak su kıtlığı, çölleşme ve habitat ve biyolojik çeşitlilik kaybına yol açabileceğini açıklıyor. Ayrıca, yeni plastik üretimi için endüstriyel tarıma güvenmenin, monokültür yetiştiriciliğini ve böcek ilacı kullanımını arttırabileceğini de ekliyor.

Sonuç olarak…

Biyoçözünür plastikler çöplerle karıştırıldığı takdirde plastik kirliliğine aynı diğer plastiklerde olduğu gibi katkıda bulunurlar. Tam olarak çözünmedikleri için ekosistemlere zararları gözlenebiliyor.

Araştırmalar biyoçözünür plastiklerin çevreye kesin fayda sağlayabileceği uygulamaların da mevcut olduğunu söylüyor. Örneğin, endüstriyel çöp torbalarının organik atık toplanılırken de kullanılması yiyecek artıklarının toplanması sürecini kolaylaştırabilir. Çöpteki daha az organik madde, daha az fermantasyon anlamına gelir ve atık yönetimi operatörlerinin çöpü almak için daha az sıklıkta gelmelerini sağlar. Bu durum, sadece para tasarrufu sağlamanın yanı sıra kağıt, cam, plastik ve metal gibi diğer malzemelerin geri dönüşüm oranlarını artıracağını gösteriyor.

Hiç şüphesiz ki, biyoplastikler de plastik. Bazılarının bitkilerden yapılıyor olması veya sadece uygun koşullar altında çözünme potansiyeline sahip olmaları ‘’çevre için güvenli” oldukları anlamına gelmiyor. Ancak yine de bu konudaki ayrıntılar ve alternatif uygulamalar, gelişime açık bir alan olduğunun sinyallerini veriyor.

PAYLAŞ: DETAY

29 August

B Corp’un gücü katlanıyor

Business Roundtable’ın yayımladığı Şirketlerin Amacı Üzerine Bildiri (Statement on the Purpose of a Corporation) iş dünyasının gücünü değişime öncülük etmek için kullanan B Corp hareketi için önemli bir kilometre taşı oldu. 200’ün üzerinde CEO’nun imzaladığı Bildiri, şirketlerin yalnızca hissedarlar için değil toplumun da dahil olduğu tüm paydaşlar için değer yaratması gerektiğini ifade ediyor.

Bildiri’nin ardından yatırımcılar (WSJ Editorial Board, Council of Institutional Investors vb.) çevresinde de şirketlerin paydaşlara karşı sorumlulukları ve öncelikler üzerine önemli tartışmalar başlandı. Daha önce CEO seviyesinde gündeme bile gelmeyen sürdürülebilirlikle ilgili konuların artık büyük şirketler tarafından gündeme taşındığına dikkat çeken B Lab Europe, bunu iş dünyası kültüründe “tarihi bir değişim” olarak tanımlıyor.

B Corp hareketini temsilen 33 B Corp CEO’su “İşe Koyulalım” (Let’s Get to Work) sloganı ile Sunday New York Times’da Business Roundtable CEO’larını beraber çalışmaya davet eden bir mesaj paylaştı. Şu an 150 sektörde ve 60 ülkede faaliyet gösteren binlerce B Corp sertifikalı şirket bulunuyor. B Corp kurucularından Andrew Kassoy, büyük şirketlerin varlıklarından sorumlu CEO’larının paydaşları öncelik olarak almalarının ve desteklerinin daha fazla şirketi dönüşüme katılmak için cesaretlendireceğini ifade ediyor ve topluluğa dahil olmak konusunda bir grup çok uluslu şirketle iletişim halinde olduklarını ekliyor.

İş çevrelerinde büyük ilgi gören Business Roundtable Bildirisi, B Corp şirketlerinin diğer şirketlere liderlik etmesi için bir alan oluşturuyor. Sosyal medya paylaşımları için B Corp’un hazırlamış olduğu “İşe Koyulalım” medya kitine buradan ulaşabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

29 August

Gıda-orman-yakıt çelişki düğümünü çözmenin 9 adımı

Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change—IPCC), 8 Ağustos’ta Karasal Ekosistemlerde İklim değişikliği, Çölleşme, Arazi Bozulumu, Sürdürülebilir Arazi Yönetimi, Gıda Güvencesi ve Seragazları Değişimleri Özel Raporu başlıklı çalışmasını yayınladı.

İklim değişikliği ile mücadelede arazi yönetimi önemli bir role sahip. Ormanların tarımsal faaliyet ve yakıt elde etmek için kesilmesi ya da yakılması, yoğun tarım uygulamaları ile toprağın sağlığını kaybetmesi, arazilerin yanlış ürünler için ve düşük verim ile kullanılması gibi sorunlar çözülmeyi bekliyor. Gıda ve enerji ihtiyaçlarımızı karşılarken hem karbon salımlarımızı azaltmak hem de değerli ekosistemleri korumak adına yapmamız gereken çok şey var.

IPCC raporundan bu konuda öne çıkanları 9 maddede paylaşıyoruz.

1. Gıda atığı oluşumunu önlemeliyiz
Gıda üretimi için önemli miktarda arazi kullanıyoruz. Buna rağmen dünyada 821 milyon insan kronik açlık ile yaşıyor. Gelişmekte olan ülke nüfusunun yaklaşık %13’ü yeterli beslenemiyor. Sahra altı Afrika’da açlık oranları her geçen yıl artıyor. Buna karşılık, dünyada üretilen gıdanın üçte biri (1.3 milyar ton) daha tüketiciye ulaşmadan atılıyor. Aslında dünyadaki açlık sorunu gıda üretiminin yetersiz olmasından değil, gıdanın adaletli dağıtılamamasından kaynaklanıyor. Atılan her gıda ise, boşuna kullanılan doğal kaynak demek.

2. Daha az et tüketmeliyiz
Dünyadaki tarım arazilerinin %83’ü besi hayvanları yetiştirmek ya da onlara besin üretmek için kullanılıyor. Hayvansal gıda tüketimini azaltıp yerine bitkisel gıdalar tüketmek arazi kullanımını %76 oranında azaltmak anlamına geliyor. Ek olarak, bu yüksek kullanımın sebep olduğu sera gazı miktarını yarıya indiriyor.

3. Bazı endüstri bitkilerinden uzaklaşmalıyız
Gelişmiş ülkelerde büyük ilgi gören kahve, kakao, palm yağı gibi endüstri bitkileri gelişmekte olan ülkeler için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor. Ancak bu bitkilerin ticari amaçla monokültür olarak üretilip besleyici yerel gıdaların ve hayati yağmur ormanlarının yerini alması büyük bir sorun. Bir arazide tek tip ürün yetiştirilmesi, yüksek tarım ilacı kullanımı ve toprağa zarar veren tarım teknikleri ile arazi kalitesini düşürüyor ve hayati öneme sahip polen taşıyıcı canlıları öldürüyor. Örneğin, ekosistemleri yıpratan yoğun soya tarımı Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’de gıda güvenliği açısından ciddi riskler oluşturuyor. Gıda güvenliğini sağlayabilmek için monokültür değil çeşitli ürünler ekerek toprağın sağlığını korumalıyız.

4. Küresel Güney’de sürdürülebilir tarımı arttırmak gerekiyor
Tropik ülkelerde ormanları keserek elde edilen araziler, çiftçilerin toprak sağlığına yatırım yapmaması nedeniyle zamanla çoraklaşıyor. Sürekli yeni arazi ihtiyacı ve kesilen ormanlarla sonuçlanan bu kısır döngünün sürdürülebilir tarım teknikleri ile kırılması gerekiyor. Brezilya’da hektar başına 1.3 sığır düşüyor. Verimin arttırılabilmesi için daha etkili ve sürdürülebilir tarım yöntemlerine ihtiyaç var.

5. Küresel Kuzey’de yoğun tarım faaliyetlerini azaltmalıyız
Gelişmiş ülkelerin kullandıkları yoğun tarım yöntemleri sürdürülebilir değil. 1950’lerde başlayan tarım teknolojileri devrimi gıda kıtlığına çare olurken yapay gübre ile tarım ilaçların aşırı kullanımı ve toprağın mekanik yöntemlerle sürülmesi uzun vadede toprağın sağlığını yitirmesine neden oldu. Bunun beraberinde getireceği verim kaybı gelişmiş ülkelerde gıda güvenliğine bir tehdit oluşturuyor.

6. Tarım arazilerini karbon depolamak için değerlendirmeliyiz
Bu yolda yapılması gerekenlerin en başında bir tarlada çeşitli ürünleri bir arada yetiştirmek (intercropping) ve toprağı verimli tabakasına zarar vererek işleyen pulluklar ile sürmeyi bırakmak geliyor. Ek olarak, bitkisel atıklardan oluşan ve biyolojik kömür (biochar) denilen karbon depolarını toprağa gömmek gibi yöntemler bulunuyor.

7. Doğal karbon depolarını korumalıyız
Mangrovlar, deniz çayırları, tuzlalar gibi kıyı ekosistemleri karbonu tropik ormanlara göre 40 kat hızlı emiyor. Turbalık denilen ve dünya yüzeyinin %3’ünü oluşturan bataklık alanlar ise karasal alandaki en büyük karbon depoları.

8. Biyoenerji üretiminde doğru ürünleri tercih etmeliyiz
Mısır, şeker kamışı, soya, palm yağı gibi hammaddeleri biyoyakıt için kullanmak tartışmalı bir konu. Bazı araştırmalar, çevreye daha zararlı olabileceklerini öne sürüyor. Örneğin, palm yağı üretmek için yağmur ormanları kesiliyor. Alglerden faydalanan üçüncü nesil biyoyakıtlar ise büyük bir potansiyel vadetse de henüz yaygın kullanıma sunulmaya hazır değil. Bu durumda tarımsal atık, artık orman ürünleri ve uç arazilerde yetiştirilen ürünleri yakıt olarak değerlendirmek mantıklı oluyor.

9. Diğer sektörlerdeki karbon salımlarını hızla azaltmalıyız
“Arazi ve ormancılıkta yapılan eylemler, sanayide ve enerji sektöründe eylemsizlik için bir mazeret değil” diyor Greenpeace kampanyacısı Christopher Thies.
IPCC, küresel ısınmayı 1.5C'ye kadar sınırlamada biyoyakıt ve ormancılık konularını kilit noktalar olarak görse de büyük çaplı başarının diğer kirletici sektörlerin de eyleme geçmesi ile ancak sağlanabileceğine dikkat çekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

29 August

Bataryalarda neden yapay zeka kullanılmalı?

Dünyanın temiz enerji kullanımı ve elektrikli arabaların gelişimi için var olan bataryaları daha fazla enerji kapasiteli, güvenli ve ucuz hale getirmek önemli bir adım. Ancak bataryaların kimyasal ve fiziksel sınırlarını zorlamak ve aynı zamanda pil üretim maliyetlerini düşürerek ölçeklendirmek zor bir süreç. Tam da bu sebeple, bataryalarda yapay zeka kullanımına ve bu limitleri zorlamaya ihtiyaç var çünkü örneğin bataryası dolu bir elektrikli tır ile? 1600 km yol kat edilebilir ya da rüzgar çiftlikleri için batarya ile enerji depolanabilir. Üniversiteler ve devlet laboratuvarlarındaki araştırmacılar ve girişimciler, yapay zeka ile bataryaları birleştirmek için uzun zamandır çalışmalar sürdürmekte. Ağustos’un ilk haftasında bu konu hakkında bir gelişme oldu. Silikon Vadisi’nde bulunan ve girişim hızlandırma programı olan Y Combinator, Holy Grail isimli bir girişimi destekleyerek belirli uygulamalar için bir batarya oluşturdular. Girişim, bilgisayar modellemesi ve otomatik üretimle bataryalarının mevcut araştırmalardaki zaman çizelgelerine göre tüketiciye daha hızlı gelebildiğini açıkladı.

Startuplar dışında büyük otomotiv şirketleri de bu konuya ilgi göstermekte. Toyota’nın araştırma birimi, bataryalar için yapay zekayı desteklemek üzere 35 milyon dolarlık yatırım yapmış. Bu konuda yapılan araştırmalar sadece bataryalar için yapay zeka üzerine değil. Bilim insanları aynı zamanda yapay zeka ile bataryaların ne kadar süreyle bozulmadan çalışacağının hesaplamansını da araştırıyorlar. Standart lityum-iyon bataryaların performanslarının değişiklik gösterdiği bilinmekte. Bu yüzden, örneğin,? iki laptoptan birinin bataryası diğerine göre daha çabuk bozulmasını açıklıyor. Daha iyi bir pil ömrü tahmini, bu dengesizliği çözmeye yardımcı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

29 August

Geleceğin evlerinin biyoteknolojiyle canlanmasını sağlayan 5 adım

Evler canlanırsa ne olur? Ancak kastettiğimiz sesli komutlarla odanın ışıklarını ayarlayan akıllı evler gibi değil; gerçekten canlı, nefes alabilen, büyüyen, hatta üretebilen evler. Bu fikir başta kulağa çılgınca gelebilir ama iklim krizi ile karşı karşıya olduğumuz günümüz koşullarında insanlığın yaşadığı yerler üzerine farklı çözümleri gözden geçirmesi gerekiyor.

Biyoloji, mühendisliğin olağanüstünü birçok özelliğine sahip. Teknolojinin ulaştığı son noktada ise, gelecekteki yapıların doğanın bir parçası olması mümkün. Peki geleceğin evlerinin yaşayan ve nefes alan yapılar olması nasıl sağlanabilir? Newcastle ve Northumbria Üniversitelerinin ortaklığıyla, yaşayan binalarla üzerine çalışmalar yürüten bir araştırma merkezinin paylaştığı 5 yöntemi sizler için derledik:

1) Büyüyen binalar: Kireçtaşından keresteye kadar birçok doğal malzeme bina yapımında halihazırda kullanılıyor. Ancak kullanılan malzeme seçkisi, büyük ölçüde genişletilebilir. Yapılan güncel bir araştırma miselyum isimli, genellikle yeraltında bulunan ve mantarın bölümü olan bir maddeyi tanıttı. Geleceğin malzemesi olarak görülen miselyum, ağaç kabuğu parçaları ya da kahve çekirdekleri kadar küçük yerlerde bile kısa zamanda büyüyebilecek bir yapıya sahip. Ayrıca yüksek performanslı yapıları oluşturacak malzemeyi oluşturabiliyor. New York’ta miselyum tuğlalarından yapılmış 13 metre uzunluğunda The Hy-Fi adında bir yapı bulunuyor. Bu oluşumun en zorlu yanı miselyum korunurken aynı zamanda büyümesi ve adapte olabilmesi. Lynn Rothschild tarafından NASA’da yürütülen miko-mimari projesi bu olayın olabilirliğini soruşturmak ve yeniden üretebilen yaşam alanlarını hayal etmek üzerine çalışıyor.

2) İyileşebilen binalar: Bina betonlarındaki çatlaklar genelde binanın sonunun habercisi oluyor. Bu çatlaklardan sızan sular, binayı sabit tutan metal destekleri paslandırıyor. Ama araştırmacılar, kendini yenileyebilen betonlar üzerine deneylere başladı. Delft University of Technology’den Henk Jonkers tarafından yönetilen bir grubun çalışması bu konuda umut veriyor. Bu çalışma, bakteri sporlarının beton harcına karıştırılması üzerine çalışıyor. Su sızıntısı bu karışımla yapılmış beton çatlaklarına gelince buradaki bakteriler yeniden canlanıyor. Bu da kireçtaşı oluşumlarını tetikleyen bir kimyasal sürece yol açıp çatlakları iyileştiriyor. Bu tekniği kullanmak beton binaların ömrünün onlarca yıl uzamasına olanak verebilir.

3) Nefes alan binalar: Çoğu binalar, özellikle büyük gökdelenler havalanma konusunda kalıcı bir yaşam desteğine ihtiyaç duyuyor. Doğal bir yöntem olarak cam açmak her zaman bir seçenek olsa da klima sistemleri hava dolaşımını sağlayarak odaların ısıtma ve soğutma görevlerini üstleniyor. Peki duvarların kendi kendine nefes alması sağlamak mümkün mü?
Hironshi Ishii’nin liderliğinde MIT’den bir grup, suya tepki vererek şekil değiştiren malzemeler üretti. Bu malzemeler iyileşebilen bina konseptine benzer olarak bakteri sporları ve lateksten oluşuyor. Malzeme kuruduğunda büzüşüp şekil değiştiriyor.
Bu teknoloji giyim sektöründe insan terlemesine tepki veren kıyafetler olarak görülüyor. Binalarda bu teknoloji bakteri sporlarıyla kaplanmış lateks zarlar, oluşan buhar ve sıcaklık gibi etkenlere tepki vererek gözeneklerin açılması ve hava akışının sağlanmasını amaçlıyor.

4) Bağışıklık sistemi olan binalar: Hava, evler ve bedenlerimizin her bir yüzeyi milyonlarca organizmayla çevrili. Her yıl, bu karışık ekosistemin çoğunu ortadan kaldırmak adına büyük miktarlarda paralar harcanıyor ancak bir süredir bilindiği üzere kırsal kesimlerde yaşayan insanlar şehir hayatında yaşayan insanlara kıyasla daha az hastalıkla karşılaşıyor. Bilinenin aksine, iyi huylu bakterilerle temasta olmak çocuklarda bağışıklık sisteminin gelişmesine yardımcı oluyor. Londra Üniversitesi’nden araştırmacıların başlattığı öncü projede evlerin iç yüzeylerinin nasıl biyo-reseptif yapılabileceği üzerine araştırmalar sürüyor. Bu yüzeyler, böceklerin sebep olduğu hastalıklara karşı direnç oluşturan bakterilerin oluşumuna ve gelişimine katkı sağlıyor. Öyle görünüyor ki pek yakında probiyotik mutfaklarda probiyotik yoğurt yenebilecek.

5) Midesi Olan Binalar: Binaların birçoğu, sürekli olarak endüstriyel boyutlarda ilgilenilmesi gereken atıklar oluştururken çok fazla kaynak ve enerji harcar. Fakat yeni bir araştırma gösteriyor ki bu atıklar aslında binanın enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Adı “Canlı Mimari” olan bir Avrupa Birliği projesindeki araştırmacılar yeni bir mikrobiyal yakıt hücresi türü geliştirebilmek için çalışmalara başladı. Bu hücrelerin görevi içsel atıkları kullanıp küçük miktarda enerji üretmek. Ayrıca bu çalışma, binalardaki mikroplardan enerji üretme üzerine odaklanan daha geniş bir projenin sadece bir parçası.
Yakıt hücreleri, adeta bir mide misali, binaların yapımında kullanılacak olan tuğlaların içlerine yerleştiriliyor. Bu tuğlalar atık suları çektiğinde bakteriler kimyasal enerjiyi korurken atık da elektrik enerjisine dönüşmüş oluyor. Yani şöyle söylenebilir ki, tuvaletiniz telefonunuzu şarj edebilir.
Her ne kadar ilgi çekici olsa da canlı binaların bir olumsuz tarafı da var, her canlı yaşam formunda olduğu gibi ölmeye mahkumlar. Fakat bu binalar çoktan bir yaşam döngüsü içine girdi. Binalar, faydalı yaşam sürelerini doldurduğunda onları yıkmak fazlasıyla masraflı ve çevre kirliliği oluşturuyor. Bir dahaki neslin büyüyüp değişip gelişebilmesi için ölüp toprağa dönen ve besin olan binalardan kurulu bir şehir hayal etmek mümkün mü?

PAYLAŞ: DETAY

9 August

EFET ve Europex, “Birleşik Krallık’ta Emisyon Ticaretinin Geleceği” dokümanı ile ilgili görüşlerini açıkladı.

Birleşik Krallık İş, Enerji ve Sanayi Stratejisi Bakanlığı tarafından görüş almak üzere yayınlanan “Birleşik Krallıkta Emisyon Ticaretinin Geleceği” ile ilgili EFET (Federation of European Energy Traders) ve Europex, (Association of European Energy Exchanges) görüşlerini açıkladılar.
Açıklamada, Birleşik Krallık’ta elektrik, benzin ve emisyon piyasalarının düzgün işlemesini sağlamak için karbon fiyatlamasının temel ilkeleri olan süreklilik ve öngörülebilirliğinin önemini belirtildikten sonra Brexit sonrası sadece Birleşik Krallık’a özgü karbon fiyatlamasının oluşumunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin belirsizliğinin hali hazırda likidite seviyesine ve firmaların risklere karşı korunmalarına getirdiği olumsuz etkiden söz edilmektedir.
Buna ek olarak açıklamada, diğer görüşlerin aksine emisyon azaltımına yönelik girişimleri güçlendirmeyi amaçlayan ulusal mekanizmaların oluşturulmasındaki birikim politik risklere özel önem verilmesi gerektiği belirtiliyor. Bu tür mekanizmaların lobicilik ve politik pazarlıklara duyarlı olmaları nedeniyle öngörebilmenin ve korunmanın zor olduğu iddia edilmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

One Planet - Kamusal Servet Fonlarından Sistem ve Girişim Açıklaması

Yönetimleri altında 15 Trilyon $ varlık bulunan sekiz global varlık yöneticisi, 10 Temmuz 2019 tarihinde Paris’te “One Planet – Kamusal Servet Fonu Sistemi”ni desteklemek üzere “One Planet- Asset Managers Initiative” kurduklarını açıkladılar.
Açıklama, One Planet SWF Working Group ve One Planet Asset Managers Initiative liderlerinin katılımıyla Fransa Başkanı Emmanuel Macron’un ev sahipliğinde Élysée Sarayı’nda gerçekleştirildi. Açıklama piyasalara yatırımcıların şirketlerin iklim risklerini yönetebilmelerini beklediğine güçlü bir mesaj veriyor.
One Planet – Kamusal Servet Fonu Sistemi büyük, uzun dönemli ve çeşitlendirilmiş varlık havuzlarının yönetimine iklim değişimi analizlerinin eklemlenmesi için üç prensibi öne çıkarıyor. Bahsi geçen üç prensibi aşağıdaki gibi özetledik:
Prensip 1: Birliktelik- İklim değişikliğine ilişkin konuları Kamusal Servet Fonları’nı yatırım ufukları ile hizalayarak karar alma süreçlerine dahil etmek.
Prensip 2: Sahiplenmek – Değer yaratmayı desteklemek için, şirketlerin önemli iklim değişikliği ile ilgili önemli konuları yönetimleri, iş stratejileri ve planlamaları, risk yönetimi ve kamuya raporlamalarında yer vermeleri için teşvik etmek.
Prensip 3: Entegrasyon- Uzun dönemli yatırım portföylerinin dayanıklılığını güçlendirmek için iklim değişikliği ile ilişkili risk ve fırsatların yatırım yönetimine entegre edilmesi.
One Planet Kamusal Servet Fonu Sistemi gönüllülük esasını baz alıyor ve bağlayıcı değil. Her fon kendi odak alanları ve yasal düzenlemelerini göz önüne alarak çerçeveyi hangi açıdan benimseyebileceğine karar vermeli.
Yapılan açıklamaya buradan erişebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Avrupa Yatırım Bankası Fosil Yakıt Kredisine Son Verilmesini Öneriyor

Dünyanın en büyük kalkınma bankası olan Avrupa Yatırım Bankası (EIB), fosil yakıt projelerinin finanse edilmesini yasaklamayı planlıyor. Banka, enerji borç verme politikalarındaki stratejik değişimi taslak olarak yakın zamanda açıkladı.
10 Eylül’de AB maliye bakanları tarafından kabul edilirse bu politika 2020’nin sonuna kadar kömür, petrol ve doğalgaza tahsis edilmiş olan altyapıya yönelik finansmanın önünü kesecek. Politika, bu tip finansmanlar yerine temiz enerji projelerini teşvik edecek.
EIB başkan yardımcısı Andrew McDowell: “Bu, birkaç ay süren çalışmanın bir sonucudur ve aynı zamanda Avrupa genelinde yüzlerce paydaştan Avrupa Bankası'nın gelecekte enerjiyi destekleme konusunda önceliklerinin ne olması gerektiğine dair duyduğumuz görüşlerin bir yansıması.” Açıklamasını yaptı.
Avrupa merkezli global bir düşünce kuruluşu E3G’nin politika danışmanı Lisa Fischer, Climate Home News’a verdiği demeçte, bankaların, fosil yakıt fonlarını dışarıda bırakarak enerji kredilerini Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirdiğini söyledi. Aynı zamanda, oluşan bu durumun diğer bankaların da izlemesi için bir standart oluşturacağını belirtti. Ayrıca Fischer, bu inisiyatifin Avrupa Birliği'nin altyapı önceliklerini uyumlaştırması için de bir baskı yaratacağını dile getirdi.
Geçen yıl, bankanın verdiği kredilerin %30’u, toplam 16,2 milyar Euro, iklim eylemleri için gerçekleşti. Bu gelişmeler, EIB’nin giderek iklim özelinde yoğunlaşan bir banka olacağının göstergesi olarak değerlendiriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Aaron Wealth, ÇSY yatırımlarını tartışmak amacıyla Etki Danışmanlık Kurulu oluşturdu.

Şikago merkezli Aaron Wealth isimli şirket, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) fonları danışman fırsatlarının nasıl arttırılabileceği tartışmak üzere Etki Danışmanlık Kurulu adlı bir yapı oluşturdu. Şirketin CEO’su Gary Hirschberg, bağımsız bir yatırım danışmanlığı yapısı oluşturarak yatırımlarını değerleri ve sürdürülebilir bir gelecek ile hizalamak isteyen müşterilerine destek olmayı amaçladığını söyledi. Aaron Wealth’e ek olarak altı bağımsız üyeden oluşan kurul, yılda dört kez buluşarak etki yatırımcılığı ile ilgili konuları tartışacak.
Yatırım danışmanları, müşterilerine ÇSY fonlarını tartışmak ve tavsiye etmek konusunda daha açık olabilir. Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre danışmanların %51’i ÇSY fonlarını potansiyel yatırım fırsatlarını müşterileriyle paylaşırken, bu oran 2017’e %10 daha azdı.
Ancak ÇSY yatırımcılığının yükselişine yönelik kaygılar hala güncel bir konu. ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu üyesi Hester Peirce, geçtiğimiz Haziran ayında şirketlerin ÇSY değerlendirmesi konusunda adil olmayan şekilde eleştirildiklerini iddia etti.
Bununla birlikte, ÇSY yatırımını de içeren birçok portföyün somut bir değişim yapılmadan “başka amaçlarla kullanılması” da gündemde. Fonların tanımları ÇSY kriterleri vurgulanarak düzenlenmiş olsa da, bu portföylerin bir kısmı bu fonlar dahil edilmeden yönetiliyor. Yapılan bir araştırma, 2018’de yönetilen ÇSY fonları 161 milyar dolar olmasına rağmen bu fonların 72 milyar dolarının başka amaçlarla kullanılan fonlar olduğunu belirtiyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Yatırımcılar Çevresel Açıklamaları Eksik Olan Şirketlere Karşı Sabrını Yitirdi

Yaklaşık 10 trilyon dolarlık varlığa sahip yatırımcılar, çevresel etkileri konusunda yeterince şeffaf olmayan 700'den fazla şirketi hedefliyor ve bu bilgileri kar amacı gütmeyen küresel çevresel açıklama platformu olan CDP aracılığıyla açıklamalarına zorluyor.
Yatırımcılar, iklim değişikliğini, su güvenliğini ve ormansızlaşma verilerini bildirmedikleri için 46 ülke genelinde 15,3 trilyon ABD Doları piyasa değeri olan 707 şirketi hedefliyor; Bu şirketler, çevresel etkileri yüksek olmaları ve bu konularda yeterince şeffaf olmadıkları nedeniyle seçildiler.
Bu şirketler arasında Exxon Mobil, BP, Chevron, Amazon, Volvo, Alibaba ve Qantas Airways'in yanı sıra palm yağı şirketi Genting Plantations Bhd gibi şirketler de var.
İklim değişikliği alanında açıklama yapması en çok hedeflenen sektör, hizmet sektörü (tüm şirketlerin yüzde 27'si), hizmet sektörünü üretim (yüzde 18) ve fosil yakıtlar (yüzde 12) izliyor. Su güvenliği için en çok hedeflenen sektörler ise imalat (yüzde 26), perakende (yüzde 23) ve fosil yakıtlar (yüzde 11); ormansızlaşma için ise perakende (yüzde 30), yiyecek, içecek ve tarım (yüzde 26) ve imalat (yüzde 16) olmuştur.
Genel olarak ABD, kampanyada en çok hedeflenen şirketlere ev sahipliği yapıyor (yüzde 20) ve onu yüzde 16 ile Avustralya takip ediyor.
Küresel CDP Yatırımcı Girişimleri Direktörü Emily Kreps “Şirketler, karşılaştığımız iklim krizini ele almadaki rollerini açıklamalıdır. İklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşmanın yatırımlar için maddi risk oluşturduğunu biliyoruz, ancak bu riskler uygun bilgi olmadan yönetilemez” dedi ve şöyle bazı şirketlerin sürdürülebilirlik raporu yazarak konuyu açıkladıklarını söylese dahi bunun yeterli olmadığını belirtti. Yatırımcıların, erişmesi, karşılaştırması ve kıyaslaması kolay olan tutarlı ve ilgili ölçütlerde şeffaflık içeren bilgiye ihtiyaç duyduğunu vurguladı.
Bu, CDP'nin, son dört yıldır iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma konularında şirketlerden daha fazla şeffaflık talep ederek, açıklama konusunda başarılı olanlarla ilgili olarak ilk defa beyanda bulunduğu kampanyası. Geçen yılki kampanyada hedeflenen şirketler, açıklama yapmayan şirketlere göre iki kat daha fazla olarak gerçekleşti.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Sürdürülebilir Fonların Seyri

2019'un ilk yarısında ABD yatırımcıları sürdürülebilir açık uçlu fonlara ve borsa yatırım fonlarına rekor miktarlarda yatırım yaptı. Hatta Mayıs ayı başlarında, sürdürülebilir fonlara yapılan tahmini net akışlar 5,5 milyar dolarlık yıllık rekoru aşmıştı. Haziran ayının sonunda ise tahmini net akış 8,9 milyar dolar olarak gerçekleşti.
Peki, bu artış nasıl gerçekleşti? Sürdürülebilir fonların 2014 yılı sonları faaliyete geçmesinin ardından bu fonların yıllar içindeki performansının değerlendirilebileceği bir veri oluşmuş oldu. Her ne kadar uzun vadeli performansı yansıtmasa da, bir çok yatırımcı için 2014’ten bu yana geçen süre eşik niteliğinde.
Değerlendirme metoduna bakıldığında, bu fonlar faaliyete geçmelerinin ardından 3 yıl sonra, Morningstar derecelendirmeleri adı verilen yıldız notu kazanıyorlar. Yıldız derecelendirmesi, kategoriye göre risk ayarlı bir performans değerlendirmesi. Riske uyarlanmış getiri düzeyine sahip fonların ilk yüzde 10'unda sıralananlar 5 yıldız alırken, sonraki yüzde 22,5 4 yıldız, sonraki orta yüzde 35 olanlar 3 yıldız, sonraki yüzde 22,5 kısım 2 ve geriye kalan yüzde 10 da bir yıldız alıyor. Haziran 2019 sonu itibariyle incelenen derecelendirmelere göre 42 tane sürdürülebilir fon oldukça iyi performans göstermiş ve çoğunluk 3, 4 ve 5 yıldız almıştır. Bu seyir sürdürülebilir fonlara dair olumlu değerlendiriliyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi Açıklandı

Birleşik Krallık Ticaret, Enerji ve Sanayi Stratejisi Bakanı Hon Greg Clark ve Maliye Bakanı Hon Philip Hammond’un ortak sunuşları ile Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi “Daha Yeşil bir Gelecek için Finansı Yeşilleştirmek” başlığı ile kamuoyuna açıklandı.
Strateji dokümanı, finansı yeşilleştirmek, yeşili finanse etmek, fırsatları yakalamak başlıklı üç ana bölümden oluşuyor. Finansı yeşilleştirmek bölümünde iklimle ilişkili ve çevresel faktörlerin finansal ve stratejik hükümlülükler olarak ana akımlaşmasının önemi tartışılıyor. İkinci bölümde özel finansın temiz ve dirençli büyüme için harekete geçirilmesi incelenirken üçüncü bölümde yeşil finans konusunda fırsatları yakalayabilmek için Birleşik Krallık’ın nasıl bir liderlik yapabileceği inceleniyor.
Raporda, strateji ile hedeflenenlerin gerçekleşmesi ve daha da güçlendirilmesi için sonraki adımların tartışıldığı bölümde adil bir dönüşüm, etki yatırımları ile sinerjiyi yakalamak gibi ilişkili konular inceleniyor.
Raporun tamamına buradaki linkten erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Amerikan şirketlerinin iklimle ilişkileri riskleri kamuya beyan etmelerine yönelik yasa tasarısı

Geçtiğimiz ay ABD Temsilciler Meclisi’nde Amerikan ekonomisinin iklim değişikliğinin yarattığı etkilerden korunması yolunda büyük bir adım sayılabilecek bir karar alındı. Sunulan yasa tasarısında tüm halka açık şirketlerin operasyon ve tedarik zinciri süreçlerinde iklimle ilişkili riskler üzerine önemli bilgileri açıklama zorunluğu getiriliyor. İklimle İlişkili Riskleri Açıklama Yasası olarak tanımlanan yasa, şeffaflık, önceliklendirme ve yatırımcıları uzun vadeli ve güçlü finansal dönüş elde edebilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgiler ekseninde oluşturuldu.
Yapılan bir araştırmaya göre, Amerika’daki en büyük 600 şirketin neredeyse yarısı iklimle ilişkili riskler ile ilgili karar almaya yardımcı açıklamalar yapmıyor. Basmakalıp ve kısa bilgiler sunan şirketlerin açıklamaları yetersiz ve anlamsız oluyor. Bu da yatırımcıların portföylerinin nasıl etkilendiğini anlaması konusunda ihtiyaç duydukları bilgiye ulaşamaması anlamına geliyor.
Yatırımcılar üstüne basa basa sürdürülebilirlik meselelerinin ciddi finansal risklere sebep olduğunu ve piyasada bu riskleri anlaşılması gerektiğini belirtiyor. Şirketlerin yaptığı açıklamalar da piyasaların bu riskleri anlayabilmesi ve tanımlayabilmesi için en etkili yöntem. Bu sebeple İlkimle İlişkili Riskleri Açıklama Yasası oldukça önemli bir gelişme.
Bu yasa, şirketlerin açık, tutarlı ve karşılaştırılabilir açıklamalar yapmasını sağlayarak kendi fırsat ve risklerini daha iyi anlamalarına olanak kılacak. Şirketlerin kurumsal yetkinliklerini geliştirmelerine, rekabet güçlerini arttırmalarına ve paydaş ilişkilerini güçlendirmelerine teşvik edecek yasa, tüm şirketlerin karşılaştırılabilir göstergelerle benzer bilgiyi sunmasını kolaylaştırarak yeni bir alan yaratıyor.
Yapılan araştırmalar, iklimle ilişkili açıklamalar yapan şirketlerin iklim değişikliğinin etkilerine daha dirençli olmak için hedef belirleme konusunda daha başarılı olduğunu gösteriyor. Ancak bu beyanların gönüllülük esası ile yapılması yeterli değil. Bu yasanın, şirketlere gereksiz bir yük oluşturmadan yatırımcıların faydalanabileceği şekilde tasarlanması oldukça önemli.
Hemen hemen bütün sektörler iklim değişikliğinden etkileniyor. Küresel büyük şirketlerin 200’den fazlası iklimle ilişkili 1 Trilyon dolara yakın olduğunu ve beş yıl içinde bu risklerle yüzleşmek zorunda olacağımızı bildiriyor. Risklerden kaçınmak mümkün değil, ancak ölçülebilen şey yönetilebilir. Ve önerilen bu yasa sayesinde doğru bilgi üretilerek risklerin fırsatlara dönüştürülmesi mümkün olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

ESMA Kredi Derecelendirmesi Sürdürülebilirlik Konularına İlişkin Önerilerini Açıkladı

Avrupa Birliği’nin menkul kıymetler düzenleyicisi ESMA (European Securities and Markets Authority), kredi derecelendirme piyasasında sürdürülebilirlik konuları üzerindeki önerilerini ve kredi derecelendirmesine uygulanabilir açıklama gereksinimlerine ilişkin rehberinin nihai halini açıkladı.
ESMA, tavsiyesinde hem kredi derecelendirme işlemlerinde hem de genel olarak kredi derecelendirme piyasasında ÇYS faktörlerinin dikkate alınma seviyesini değerlendiriyor. ESMA’nın tespitine göre derecelendirme şirketleri derecelendirmede ÇYS faktörlerini dikkate almakta. Menkul kıymet ve her bir derecelendirme şirketinin metodolojisi bazında ne derecede dikkate alındığı ise değişiklik gösteriyor.
ESMA, kredi riski değerlendirmesine ilişkin AB düzenlemeleri yapısı içinde derecelendirmenin rolü dikkate alındığında, tüm derecelendirmelerde sürdürülebilirlik niteliklerinin dikkate alınması yolunda açık bir zorunluluk getirmeyi önermiyor. Bunun yerine, Avrupa Komisyonu’nun diğer alanlarda yeterli düzenlemelerin bulunup bulunmadığını değerlendirmesini önereceklerini açıklamakta.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisine Düzenleyici Otoritelerden Ortak Destek Açıklaması

FCA (Financial Conduct Authority), PRA (Prudential Regulation Authority), FRC (Financial Reporting Council), TPR (The Pensions Regulator) iklim değişikliğine yönelik ortak bir açıklama paylaştı. Açıklamada, bu dört kurumun Birleşik Krallık’ın Yeşil Finans Stratejisi’ne destek olduğu belirtiliyor ve yakın zamanda daha da önem kazanacak iklimle ilişkili sorunların çözülmesinde işbirliğini ve koordinasyonu güçlendirmenin altı çiziliyor.
Açıklamada, iklim değişikliğinin zamanımızın belirleyici sorunlardan biri olduğu vurgulanıyor. Bununla birlikte iklim değişikliğinin uç hava olayları gibi fiziksel faktörler ve karbon nötr ekonomiye geçişten kaynaklanan dönüşüm riskleri gibi etki alanı oldukça geniş finansal riskleri beraberinde getireceği ifade ediliyor. Açıklamada, şirketlerin iklim değişikliğinin sonuçlarının iş kararlarını nasıl etkileyeceğini düşünmesi ve şirketlerinin çevreye olan etkilerinin göz önüne alarak sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiği vurgulanıyor. Finansal risklerin en aza indirilebilmesi için şirketlerin sistemli bir dönüşüm ve ortak bir şekilde harekete geçmesi gerektiği belirtiliyor.
Yukarıda belirtilen dört kurumun ortak paylaştığı açıklamaya buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim Verileri ve Araştırmaları Üzerine Yeni Teklifler

Kurumsal Hissedar Hizmetleri’nin (Institutional Shareholder Services, ISS) sorumlu yatırım kolu olan ISS ESG, yatırımcıların çevresel, sosyal ve yönetişim performansına sahip portföy şirketlerini tanımlamasını, kıyaslama yapmasını ve izlemesini sağlamak ve kendi endeksleme stratejilerini başarılı bir şekilde gerçekleştirmek için ESG Endeks Çözümleri'nin lansmanını duyurdu.
ESG Endeks Çözümleri, Anahtar Teslim Endeks Çözümleri ve Özel Endeks Çözümleri’nden oluşuyor (Turnkey Index Solutions and Custom Index Solutions). Her ikisi de, ISS’nin sorumlu yatırım alanındaki uzmanlığından yararlanıyor ve yatırımcıların özel endeks gereksinimleri ile uyumlulaşmak üzere tasarlandı.
ISS ESG’nin Anahtar Teslim Endeks Çözümleri, hem gösterge hem de tematik endeksleri desteklemek için kullanılabilir. Yatırımcılar, ISS’nin kapsamlı ve yüksek kaliteli ESG verilerinin desteklediği küresel endeks sağlayıcılarından anahtar teslim endeksleri lisanslayabilir, yatırımcıların portföylerinin performansını ölçmelerine ve izlemelerine veya yatırımcıların, ETF'ler gibi endeks bağlantılı yatırım ürünleri oluşturmalarına olanak tanır.
Özel Endeks Çözümleri ile ise, yatırımcılar ISS’nin benzersiz ve şahsi verilerini kendi seçtikleri bir endeks sağlayıcısı ile bir araya getirebilir. Bu, yatırımcıların, kapsamlı ESG anlayışı ve stratejileri geliştirmesini ve bireysel yatırımcıların talep ve hedeflerini en iyi şekilde karşılamak için özel yapım endeksler yaratmasını sağlar. Özel Endeks Çözümlerini kullanan endeksler tematik olarak (örneğin iklim değişikliğine veya su etkisine odaklanarak) veya müşteriye özgü ESG gerekliliklerine göre ayarlanabilir.

PAYLAŞ: DETAY

9 August

Kimya ve elektrik hizmetleri sektörüne yönelik TCFD’ye ilişkin yardımcı dokümanlar yayınlandı

TCFD’nin (Task Force on Climate-related Financial Disclosures - İklim Bazlı Finansal Bilgilendirme Görev Gücü) birer parçası olan Kimya ve Elektrik Hizmetleri hazırlayıcı forumları, “Kimyasal üretici firmaları tarafından iklim bazlı finansal bilgilendirmeler: TCFD önerilerini uygulamak” ve “Dönüşüm döneminde bilgilendirme: Elektrik hizmetleri için iklim bazlı bilgilendirme ve fırsatlar ” başlıklı 2 doküman yayınlayarak konu ile ilgi elde edilen bilgi ve deneyimleri paylaştılar.
Yayınlanan iki raporda, elektrik hizmetleri ve kimyasal üretici sektörlerinin iklimle ilişkili risk ve fırsatlara yanıt verebilmesi için TCFD önerilerini nasıl uygulayabileceği paylaşılıyor. Dokümanlarda, Kimya ve Elektrik Hizmetleri için iklim bazlı finansal ölçümleme örnekleri, iklim ilişkili risk ve fırsatların kuruluşların risk yönetimi ve yönetim süreçlerine entegrasyonu, kimya Şirketleri için sektöre yönelik senaryo analiz örnekleri, iklim değişikliğine yönelik stratejik tepkiler, inovasyon ve portföy çeşitlendirmesi ile enerji dönüşümleri ve hisse ve kredi analistleri dahil olmak üzere ilgili tarafların bakış açıları ve görüşleri paylaşılıyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Yeşil Bir Düzen Dünyayı Kurtarabilir mi?

Yeşil Büyüme veya yeşil ekonomi kavramı günümüzün çevre sorunlarıyla baş etmek için Birleşmiş Milletler’in, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün, ulusal hükümetlerin, iş dünyasının ve Sivil Toplum Kuruluşlarının desteklediği baskın çevresel söylem haline gelmiştir. Bu söylem sürdürülebilirliğin verimli çalışma, teknoloji ve piyasa eliyle yönetilecek çevresel programlarla başarılabileceğini; aynı zamanda, yeşil büyümenin ekonomiye katkı sağlarken dünyanın kurtarılabileceğini öne sürüyor. Ancak yeşil büyüme olarak adlandırılan bu söylem küresel ısınma, nesli tükenen canlılar ya da kaynakların tükenmesi gibi zorlu ve kaçınılmaz çevre sorunlarıyla olan mücadelede yeterli olamıyor. Bunu 5 nedenle özetleyen haberi derledik:
Verimli Büyüyememek:
Her ne kadar inşaat, tarım ve ulaşım gibi alanlarda kaynak kullanımı ve kirletme oranı azalmış olsa da bu sektörlerdeki büyüme hızı da ölçeklenerek arttı. Bir başka deyişle, bu sektörlerdeki verimlilik pazarların daha da büyümesine ve kaynak ihtiyacının artmasına sebep oldu. Sonuç olarak da, bu pazarların çevreye zararları verimlilik artışı ile paralel bir şekilde dengelenemiyor. Kontrolsüz büyüme nedeniyle kaynak kullanımı, kirlilik ve atık artışları gözleniyor.
Aslında verimliliğin tüketimi ve dolayısıyla çevresel kirliliği tetiklediği bilinen bir olgu. Jevons paradoksu olgusuna ismini veren ekonomist William Stanley Jevons, 1865 yılında, daha verimli hale gelen buhar makinesinin daha fazla kömür tüketimine neden olduğunu, fazla üretimin de fiyatları düşürerek daha fazla talebe yol açtığını gözlemledi. Bu kısır döngüyü yenmenin tek çözümü ise az tüketmek.
Abartılan Teknoloji:
Yeşil Büyüme savunucularına göre teknoloji her zaman en iyi çözüm. Uluslararası çevre anlaşmaları, kapsamlı ve büyük ölçekli teknolojilerin karbon salımlarını yakalama ve depoloma konusunda başarılı olduğunu varsaysa da bu teknolojilerin etkilerini henüz küçük ölçeklerde dahi göremiyoruz. Örneğin; tarımda makineleşme her ne kadar tarımda verimliliği sağlasa da düşük teknolojinin çevresel maliyeti hem daha az, hem de küresel gıda talebini karşılamada oldukça yeterli. Teknolojinin çevresel maliyetleri azaltmadaki rolü yadsınamaz, ancak yeşil büyüme tarafından abartılıyor.
Çıkar Yoksa Eylem de Yok:
Yeşil Büyüme için öne sürülen en önemli argümanlardan biri, yeşil bir dünyayı koruyan eylemler yaparken kar da sağlanabileceği oluşu. Ancak gerçekte bu eylemler hiçbir şirket tarafından sahiplenilmiyor, hiçbir şirket bu eylemlerin öncüsü olmak istemiyor. Ülkemizde de yeni başlamış olan plastik poşetlerin ücretlendirilmesi gibi sonrası belirsiz olan eylemlere şirketler sonunu göremediği için girişmek istemiyor. Sürdürülebilirlik üzerine yapılan müdahaleler ise özel sektör için bir çıkar sağlamıyorsa yatırım yapmak cazip olmayabiliyor. Ancak, aksine bazı durumlarda doğal kaynakların tükenmesi ya da iklim felaketleri özel sektörü ilgilendiren konular olabiliyor.
Yeşil Tüketim de Olsa Tüketim:
Fazla tüketime çözüm olarak yeşil tüketim mantıklı bir seçenek gibi gözükebilir. Ancak her ne kadar yeşil tüketim etik açıdan rahatlatıcı olsa da yine de doğal kaynakların kullanımına sebep oluyor. Bu sebeple yeşil tüketimin fazlası da artılarını nötrleyip sonuçsuz kalabiliyor. Tekrar kullanılabilir bardaklar veya sürdürülebilir kıyafetler kullanıldığında yine de kaynak tüketimine sebep olunduğu gözden kaçabiliyor. Tüketicilerin, üretim tarafında bir fark yaratamayacağını düşünmek yanlış olur, fakat tüketicilerin tüketim yoluyla çevresel sorunlardan kurtulabilme gibi yanlış bir algısı da olmamalı.
Varsayım Tehlikesi:
Yeşil Büyüme’nin genel ilkesi piyasanın hem problem hem çözüm olduğudur. Karbon vergileri, temiz enerji sübvansiyonları ya da doğaya biçilen maliyetler doğru olduğu sürece piyasanın sürdürülebilirliğe teşvik edeceği savunulur. Ancak bu fiyatlandırmalar çevresel sonuçları belirsiz pek çok varsayıma dayanır.
Konuya ilişkin umut verici haberler de var. Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin bir sonraki değerlendirme raporunda tüketimle mücadele üzerine bir bölüm olacak. Ayrıca Birleşik Krallık’ta İklim Değişikliği Komitesi tarafından yazılan rapor 2050 yılına kadar sera gazlarını sıfıra indirmenin önemini vurguluyor. Daha kapsayıcı ve etkin, sürdürülebilir bir dünya modeli için büyüme arzusu sorgulanması gereken bir kavram olarak beliriyor.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Burning Man: Bu çaba gerekli mi?

1986’dan bu yana her yıl Ağustos ayında gerçekleşen Burning Man Festivali geçen ay on yıllık sürdürülebilirlik yol haritasını açıkladı. Burning Man Festivali her sene Nevada’daki Black Rock Çölü’nde kutlanıyor. Çok sayıda ritüeli olan festivalde müzik ve sanat ön planda bulunuyor. Ahşap bir insan figürünün yakılmasıyla son bulan festival arka planında birçok sürdürülebilir düşünceyi barındırıyor.
Çölde, festivalin düzenlendiği yerleşke tamamen katılımcılar tarafından tasarlanıyor. Çölün ortasında elektrik ve su şebekesi bulunmayan bir alanda gerçekleşen festivalde, katılımcıların kaldıkları çadırların veya karavanların depolarında bulunan su ve elektriği verimli ve dikkatli kullanmaları gerekiyor. Dünyadaki en büyük ‘’leaving no trace’’(iz bırakmadan) etkinliği olarak kabul edilen festival katılımcıların hayatlarında sürdürülebilir ürünleri kullanmayı ve tek kullanımlık ürünlerden kaçınmayı içselleştirmeleri istiyor. Dokuz gün süren festival bu fikirleri, insanlara sanat ve müzik ile aşılayarak çeşitli toplulukların yıllardır toplantı ve eğlence noktası olarak kabul ediliyor.
Festivalin felsefesi ne kadar sürdürülebilir fikirlerle bağlantılı olsa da ortalama 70.000 kişinin katıldığı, yerleşim yerlerinden uzak bir bölgeye her sene neredeyse küçük bir şehir kurmak kaynak kullanımı açısından düşündürüyor. Bu durumla ilişkili olarak, festivali organize eden Burning Man Project çevreye olan etkilerini azaltmak için birçok hedef belirledi. Eğer hedeflerinde başarılı olabilirlerse, festival 2 ila 4 yıl arasında bütün geri dönüştürülemeyen atıkları sistemden çıkartmayı, 5 ila 8 yıl içerisinde festivalin gerçekleştiği bölgeyi yeşillendirmeyi ve 8 yıldan sonra ise çevreye saldığı sera gazından daha fazla olacak şekilde atmosferi temizlemeyi hedefliyor. Ayrıca, açıkladığı yol haritasına göre Festival’in 2030 yılına kadar karbon negatif bir etkinlik olması planlanıyor. Hedefler arasında festivale toplu taşıma sağlanması, araç giriş çıkışlarının azaltılması ve çevreyle ilgili teknolojik gelişmelerin prototiplerinin denendiği bir etkinlik olması yer alıyor.
Burning Man Festivali’nin içinden çıkan ve kar amacı gütmeyen birçok topluluktan sadece biri olan Communitere, doğal afetler yüzünden zarar görmüş bölgeleri olan Haiti, Nepal, Filipinler gibi ülkelerin sürdürülebilir fikirlerle yeniden kurulmasına destek veriyor. Birçok farklı sivil toplum örgütünün ortaya çıktığı Burning Man, katılımcılarına toplumda daha aktif rol almayı öğütlüyor. Black Rock Çölü haricinde de büyük bir alana yayılmak isteyen hareket başka noktalarda da etkinliğin ilkelerinin benimsenmesini amaçlıyor.
Burning Man’in karbon negatif bir etkinliğe dönüşmesi , katılımcıların Burning Man kültürünü ve felsefesini daha geniş bir çevreye yayması sağlanırsa, sürdürülebilir fikirler için popülerlik ve farklı bir bakış açısı yaratması mümkün.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

Hollywood’da Sürdürülebilirliğe Yer Var Mı?

Her yıl dünya çapında birçok insan Oscar Ödül Töreni ve New York, Londra, Milano olmak üzere birçok şehirde gerçekleşen moda haftaları gibi büyük çapta moda etkinliklerine büyük ilgi gösteriyor. Ünlülerin kırmızı halıda veya podyumda giydikleri her zaman ilgi çekiyor. Özellikle Oscar Ödül Töreni, Hollywood oyuncuları sayesinde ihtişamın ve zenginliğin simgesi olarak gösteriliyor. Film yıldızları ve modeller bu gecede dünyaca ünlü tasarımcıların ürünü olan elbiseler giyiyor. Ancak özellikle bu yıl, diğer yıllardan biraz daha belirgin bir şekilde Oscar’da modanın yeni bir sanat formuna dönüştüğünü gözlemledik: Sürdürülebilir elbiseler. Bu akım zamansız stiller kadar ilgi çeken bir akım haline geldi.
Sürdürülebilirlik konusu lüks ve kişiye özel tasarım alanlarında moda sektörünü ciddi anlamda etkilemeye başladı. Önceleri bir kıyafetin şatafatlı ve etkileyici olması en öncelikli konuyken, tasarımcıların ve çalışma gruplarının sadece bir kere giyilecek kıyafetler için aylar harcaması gibi konular göz ardı ediliyordu. Artık işçi hakları, atık sorunu, etik üretim gibi konular parıltılı önceliklerin önüne geçmiş durumda.
2019 Oscar töreni, moda endüstrisinde standartların değiştiğine ve sürdürülebilirliğin ön plana çıktığına en somut örnek. Laura Harrier ve Danielle Macdonald gibi oyuncular 2019’da kırmızı halıya sürdürülebilir kıyafetlerle katıldılar. Bu kıyafetler, etik kaynaklardan elde edilen pamuk ve bitkisel boyalardan elde edilen ve sert kimyasallar içermeyen elbiselerdi. Bu gibi örnekler artıyor ve artık dünya çapında moda ikonları sürdürülebilir moda bakış açısını yaymak için daha bilinçli çaba harcıyorlar.
Sürdürülebilirlik, moda camiasında lüks tüketim alanında olduğu kadar günlük giyim anlayışında da öne çıkan kavramlardan biri haline geldi ve bu yeni düşünce yapısı gelecek nesilleri etkilemeye başladı. Bu konudaki en yeni gelişmelerden biri de Birleşik Krallık ’ta her pamuğun sürdürülebilir olmasını ve etik kuralları içerisinde üretilmesini sağlayan Dürüst Pamuk Ticareti hareketi oldu.
Moda sektörü, yıllardır en az sürdürülebilir endüstrilerden biri konumunda. Amerika Çevresel Koruma Ajansı’na göre, lastik, deri ve dokuma gibi malzemeler 23 milyon tonla kentsel sıvı atığının yüzde 9’unu oluşturuyor. Tekstil ürünlerinin yüzde 95’i geri dönüştürülebilir olduğu halde yüzde 85’i çöpe gidiyor. Çöpe atılan kıyafetler de yılda yaklaşık 7000 ton atık oluşturuyor.
Moda endüstrisinde sürdürülebilirlik konusu sadece çevresel sorunları içermiyor. Dünya çapında 40 milyon insanın 250.000 tekstil fabrikası veya atölyesinde çalıştığı göz önüne alındığında, işçi hakları da oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor.
Şirketlerin sürdürülebilir üretim yapması, hem ürünün dünya için daha iyi olması hem de markanın itibarının artması anlamına geliyor. Peki, şirketler sürdürülebilirliğini arttırmak için ne gibi çalışmalar yapabilir? Şirketlerin güvenirliğini ve sürdürülebilirlik için harcadığı çabayı arttırmak için üretimde kullanılan malzemeleri ve ürünün hangi koşullar altında yapıldığını açıkça beyan etmek, atılabilecek en somut adımlardan biri.
Günümüzde giyim sektöründe sürdürülebilirlik adına en önemli meseleleri ise aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:
Sentetik malzemelerin çevreye zararları: Çeşitli iplik eğirme ve boyama aşamalarından geçen sentetik, giyim sektöründe sıklıkla kullanılan bir malzeme olsa da çevreye zararlı. Şirketler tedarik zincirinde bu sorunu çözmek için tedarikçilerle birlikte çalışmalı.
Kıyafet atıklarının büyük bir hava kirliliği sorunu yaratması: Çoğu ülkede atık kıyafetler ya gömülüyor ya da yakılıyor. Bu da zararlı gaz salımı yaptığından havayı kirletiyor. Bu sorunun çözümü için toplumun tüm kesimlerinin geri dönüşüm konusunda daha güvenli bir yaklaşım için çaba sarf etmesi gerekiyor.
Taşeronlaşmanın işgücü problemlerine yol açması: Şirketler işgücünü dışarıdan temin ettiğinde çalışanların hangi koşullar altında çalıştığını takip edemiyor. Üretimin yapıldığı tedarikçi fabrika ve atölyelerin yerinde denetimin yapılması bu anlamda oldukça önemli.
Su kullanımını azaltmak: Boya, kimyasal ve makine gibi giyim sektörünün yapıtaşlarının yapımında çokça su kullanılıyor ve bu kullanılan sular yaklaşık 32 milyon olimpik yüzme havuzu doldurabilecek kapasitede. Bir tişörtün üretilmesi içinse yaklaşık 2720 litre su harcanıyor. Su tüketiminin azaltılması, karbon ayak izinin azaltılması için oldukça önemli.

PAYLAŞ: DETAY

8 August

En erken Limit Aşımı

Sanayi Devrimi'nden bu yana, küresel ekonomi çok büyük bir ivmeyle gelişiyor. Sadece ekonomik olarak bakarsak endüstriyel gelişmeler insanlık tarihindeki büyük bir başarı olarak kabul edebiliriz. Çünkü ekonomik büyüme milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı. Fakat bu büyüme çok da kontrollü olmadan, doğal kaynakların hoyratça kullanılmasıyla mümkün oldu. 7,6 milyardan fazla insanın artan ihtiyaçlarını karşılamak için kaynakların bilinçsizce kullanılması ormanlar, denizler ve hava kalitesinde kritik düzeylerde kirliliğe yol açtı ve biyolojik çeşitliliği azalttı.
İnsanlık Dünya'nın yeniden üretebileceğinden daha fazla kaynak tüketiyor. Global Footprint Network (Küresel Ayak İzi Ağı)’ün bu yıl yaptığı hesaplama tüketimin ne kadar hızlı gerçekleştiğini gösteriyor. 2019 yılında son 50 yıldan daha fazla kaynak tüketildiğini belirten kuruluş, her yıl Dünya Limit Aşımı Günü'nü hesaplıyor. İlk defa 1970 yılında hesaplanan Limit Aşımı Günü, dünyanın bir yıl içinde yenileyebildiği doğal kaynakların ne kadar erken tüketildiğini anlamamızı sağlıyor. Kuruluş, 2019 Dünya Limit Aşımı Günü’nü 29 Temmuz olarak belirledi ve bu tüm zamanların en erken Limit Aşımı tarihi oldu.

Dünya Limit Aşımı Günü insan faaliyetlerinin Dünya üzerindeki etkisine farkındalık yarattı. Ancak hesaplamak için kullanılan metodolojide bazı eksiklikler var. Küresel Ayak İzi Ağı, Dünya Limit Aşımı Gününü hesaplarken iki temel göstergeyi baz alıyor.
   1. İlk olarak en sık kullanılan çevresel ölçüm birimi olan, Ekolojik Ayak İzi’ni kullanıyor. Her ülkenin ayak izi, nüfusunun tükettiği kaynaklar ve sera gazı salımını soğurması için gereken kaynaklar ile hesaplanıyor.
   2. İkinci gösterge olarak ülkelerin biyolojik kapasiteleri kullanılıyor. Bu gösterge ise her bir ülkenin ürettiği atığı ve kirliliği soğurması için gerekli olan doğal kaynaklardan hesaplanıyor.
Hesaplamalar 2019 yılında insanların ekosistemin yenilenebileceğinden 1,75 kat daha hızlı doğal kaynaklar kullandığını belirtiyor, başka deyişle bir yılda 1,75 Dünya tüketiyoruz.
Küresel Ayak İzi Ağı, kirliliğin ve tüketilen doğal kaynakların detaylıca ölçülemedikten sonra çevresel problemleri çözmenin daha zor olduğunu belirtiyor. Çevre üzerindeki tüm insan etkilerini kaydeden küresel bir ölçü birimi oluşturmanın gerekliliğinin üzerinde duruluyor. Limit Aşımı Günü doğal kaynakların sürdürülemez kullanımlarını vurguluyor ancak çevre politikasını geliştirmek için bilimsel olarak daha küresel ve daha kapsamlı bir ekolojik risk anlayışına ihtiyacımız var.
Sürdürülebilirliğin daha etkili ölçülmesinin, doğal kaynakların daha verimli kullanılmasında ve karbon salımının azaltılmasında daha somut adımlar atılmasını sağlayacağı düşünülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Yeşil bir New York’a doğru

New York 2050 yılına kadar karbon nötr olmayı planlıyor. New York yerel yönetimin haziran ayında çıkardığı yasanın öngördüğü üzere şehrin kullandığı bütün elektriğin karbon salımı olmayan enerji kaynaklarından gelmesi planlanıyor. New York'un uzun yıllardır iklim değişikliğini önlemede aldığı önlemler dikkat çekiyor. Şehir 2005'ten 2015 yılına dek sera gazı salımını %14.8 azalttı. Yasanın içerdiği eyalet seviyesindeki yeni planlar, Dünya’daki en eski metropollerden olan New York’un yeni bir imaja kavuşması anlamına gelebilir. Yeni yasa dahilinde 2050 yılına kadar 1990 yılında oranla sera gazı salımını %85 azaltması, geri kalan %15'i ise karbon yakalama teknolojileri ile havadan geri çekmesi gerekecek.

Nisan ayında çıkan, İklim Mobilizasyonu Olarak bilinen başka bir yasa ise 7620m2 büyüklüğünü geçen binaların yenilenebilir enerji çeşitliliğini yükseltmeyi hedefliyor. Binalarda güneş panelleri, yeşil çatılar ve rüzgar tribünlerinin yapılması için fon oluşturan yerel yönetim, yasaya uymayan binalara ise sıkı cezalar öngörüyor. Devlet teşviki ile birlikte sürdürülebilirlik ve verimlilik hedeflenen yasada yükseltmeleri kabul etmeyecek olan lüks bina sahiplerini cezalarla ikna edilmesi düşünülüyor. Enerji tasarrufunun gelişme açısından önemine değinen yerel yönetim daha iyi izolasyon ve yenilenebilir enerji üretimi ile ev sahibinin bir aylık elektrik faturasının üçte bir oranında azaltılmasını hedefliyor.

Alman mimari ölçütü olan Pasif Ev, ilkelerini benimseyen projelerde doğal havalandırmanın ve izolasyonun arttırılmasını, dış yüzeyde daha fazla opak alan ve daha az cam olmasını bir standart haline getiriyor. New York'ta yapılacak yeni inşaatlarda uygunlanması hedeflenmiş Pasif Ev standartları yardımıyla gökdelenlerde %60 ila %80 arasında enerji tasarufu olması beklenirken, yıllık enerji tasarrufunun 25.000 dolara kadar çıkabileceği ön görülüyor.

Şehirdeki uzmanlar iklim krizinin nasıl önüne geçebileceklerini planlarken, karbon emisyonunun büyük kısmı kentin mevcut bina stoklarından kaynaklanıyor. Bu yıl şehrin Stuyvesant Town-Peter Cooper Village bölgesinde ülkenin bina yüzeyine monte edilebilen en büyük güneş panelleri yerleştirildi. Ancak eyalet olarak New York güneş enerjisi üretiminde hala Los Angeles’ın gerisinde kalıyor.

New York’un 2050 hedefleri için tasarlanan bazı planların ne göstereceği şimdilik kesin olmayabilir ancak zamanın ne kadar önemli olduğu hususunda fikir birliği kesinlikle oluştu.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Elektrikli scooterlar: Yeni ulaşım araçlarının ömrü uzar mı?

Elektrikli scooterlar(e-scooter) şehirlerde gittikçe yaygınlaştı; taksiden daha ucuz, bisikletten daha az çaba gerektiren ve toplu taşımadan daha kolay olmaları sebebiyle geçtiğimiz 18 ay içerisinde, ortak kullanımlı e-scooterlar dünyanın birçok kentini istila etmiş gibi gözüküyor. ABD merkezli Lime ve Bird gibi paylaşımlı scooter girişimlerinin çoğu yeni yatırımlar alarak büyürken şehirlerin de ulaşım manzarası değişiyor.

Kuzey Amerika’da ve Uzak Doğu’da gittikçe yaygınlaşan e-scooterlar enerji tasarrufu açısından oldukça verimli; ancak bu ortak kullanımlı scooterların şehirler içersinde yarattığı yeni düzensizliğe ek olarak, sürdürülebilir olduğu iddiasına dair de giderek artan bir endişe var.
İş dünyası haberleri yapan Quartz muhabiri Alison Griswold'un yaptığı bir araştırmaya göre, Kentucky Louisville'deki e-scooterların ortalama ömrü bir ay. Bazı markalar e-scooterların ömürlerinin birkaç aydan daha fazla olduğunu savunuyor. Kullanım örü aylarla sınırlı olan bu araçların sürdürülebilir olduğu söylenebilir mi? Scooterları daha dayanıklı kılmak ve ömürleri sona erdikten sonra atıklarını çevreye daha az zararlı hale getirmek için neler yapılabilir?

Scooter şirketleri ortak kullanımı farklı hava koşullarını, farklı topografyaları göz önünde bulundururak ı yeni ve dayanıklı modeller üretmek için çalışıyor. Şirketler, kapsamlı bakım sağlamanın yanı sıra scooter ve kullanıcılarını doğru kullanım konusunda eğitmeye çalışıyorlar ve kullanım ömrü biten scooterların teker ve akü gibi parçalarını diğer araçlarda ek parça olarak kullanmak üzere söküyorlar.

San Francisco Belediye Ulaşım Ajansı (SFMTA) tarafından pilot scooter programı için seçilen şirketlerden Skip Scooters’ın müdürü yakın zamanda yeni ve daha dayanıklı bir scooter modeli ile piyasaya çıkacaklarını, test ettikleri araçların dört ay sonra bile çalışıyor olduğunu ve kullanım ömürlerinin sonuna gelmediğini açıkladı. Superpedestrian adlı bir şirket de araçların iyileştirilmesi için yenilikçi yollar arıyor. MIT Senseable Şehir Laboratuvarı yardımcı direktörü Assaf Biderman tarafından kurulan Superpedestrian, scooter'ların kullanım ömürlerinin uzamasına yardımcı olan yapay zeka yazılımları üretiyor.

Biderman, scooter yazılımının çeşitli scooter operatörleri ile ortak olarak Ağustos 2019'da piyasaya sürüleceğini söyledi. Superpedestrian yazılımı kullanacak scooterların ömrünün dokuz ila 18 ay arasında olması,akülerinin ise üç ila yedi gün daha dayanabileceği öngörüldüğü açıklandı.

Hesaplanılan en iyi senaryolarda bile araçların ömrü kısa sayılıyor. Biderman’a göre, dünya çapında yaygın olarak kullanılan 2 milyondan fazla paylaşımlı e-scooter’ın geri dönüşümünün de verimli bir hale gelmesi gerekiyor. Enerji verimliliğine sahip e-scooterların sorumlu kullanımı ve geri dönüşümü yaygınlaşırsa şehir hayatında önemli ve etkili bir ulaşım aracı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Küçük çiftçiler için drone kullanmak mümkün mü?

Tarımda insansız hava aracı kullanımı gittikçe yaygınlaşan bir uygulama. İnsansız hava aracı olarak tanımlanan dronelar tarım için insan gücünden daha verimli ve daha az iş gücü gerektiriyor. Bu araçlar, ekim yapılacak alan hakkında neredeyse anlık bilgi verebilen, toprağı analiz edebilen, tohumun döllenmesini planlayabilen, hasar kaydı yapabilen bir sistem içeriyor.
Uzmanlar, drone kullanımının dünya çapında artış gösterdiğini ancak henüz her yere ulaşamamış olduğunu belirtiyor. Michigan State University Coğrafya Bölümü’nden Profesör Joseph Messina, küçük işletmeciler tarafından drone kullanımının benimsenmesinin hala süregelen bir problem olduğunu belirtiyor. Bunun sebeplerinden birinin de drone teknolojisinin yerli çiftçilerin anlayabileceği ve kullanabileceği bir sistem haline gelememiş olması.

Market araştırmaları yapan Ipsos, paylaştığı bir raporda tarımsal dronelar üzerine yapılan yatırımların 2013 ve 2015 arasında yüzde 344 arttığını belirtti. Bununla birlikte tarım için üretilen droneların maliyeti 5 yıl içerisinde 5 kat azaldı. Bu durum küçük işletmelerin droneları karşılayabilmeleri için bir fırsat olarak görülüyor. Çiftçiler dronelar sayesinde verimli toprakları analiz edebilir, ekipmanlarının nerelerde çalışmadığını tespit edebilir ve tarım ilacına gerek olup olmadığını görebilir. Messina, çiftçilerin sorunları kolay tespit etmek için kaynağa sahip olduğunu ancak gelişmekte olan ülkelerdeki küçük işletmelerde yeterli kaynak olmadığı için ellerinde daha az çözüm bulunduğunu ifade ediyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki küçük çiftçiler, konuyu insan gücüyle yapılabilir bir iş olarak görüyor. Aslında dronelar çiftçiler için kolay ve sürdürülebilir kararlar verme ve sorunu önceden giderme gibi konularda sadece insan gözleminden daha verimli. Dronelar bulutların altından uçabildiği için gölgelik alanı tespit etmeye yardımcı oluyor ve bu durum yağmur suyuyla beslenen alanlarda büyük yarar sağlıyor. Bununla birlikte dronelar küçük çiftliklerde toprak kaymasını önlemek için ağaçlandırma gereken alanları tespit edebiliyor. Bu alanların yeşil gübre (düşmüş yapraklar ve sökülmüş bitkilerle zenginleşmiş gübre) ile gübrelenmesini sağlıyor. Bu yeşil gübre de toprağı zenginleştirmek için çok iyi bir yöntem. Ancak yine de drone çözümlerinin sınırlı kaldığı bazı alanlar var. Aynı bölgede birden fazla çeşit tohum olduğunda veya büyüme aşaması benzeyen bitkilerde dronelar ayrıştırmakta sorun yaşayabiliyor.

Droneların gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşması hedefine örnek olarak Afrika Birliği, Sahra Altı Afrika ülkelerinde tarım amaçlı ticari droneların yaygınlaşmasını Technical Center for Agricultural and Rural Cooperation (CTA) tarafından yürütülen Eyes In the Sky, Smart Techs on the Ground projesi üzerinden destekliyor. Fakat kurumun ilgili raporunda, dronelar ile ilgili yapılan araştırmaların sadece bilgi teknolojisine odaklandığını ve küçük çiftliklere, çalışma saatleri sorunlarına ve birden fazla tarım sistemlerine sahip olan Afrikalı işletmeler için bütçe dostu seçeneklere yeterince bakmadığını göstermektedir.

Dronelar için nasıl bir yasal düzenleme gerektiği de sorunlu bir konu. Amerika Birleşik Devletleri’nde drone operasyonları konusunda birçok yasal düzenleme varken, Afrika’daki ülkelerin sadece yüzde 26’sında konu ile ilgili kanun bulunmakta. Afrika Birliği; tüm kıtada dronelar üzerine kanunların belirsizliği, katı kısıtlamalar ve geçici yasaklar olduğunun ve bu sorunların endüstrinin gelişimine zarar verdiğini belirtmekte. Messina, çiftçilere karar vermeleri için hızlıca bilgi verebilecek bir çözüm üretmeye çalıştıklarını belirtiyor ve drone kullanımına sadece gelişmiş ülkeler perspektifinden bakıldığını ve dünyada bu işi hala insan gücüyle yapan birçok çiftçi olduğunun hesaba katılmadığını belirtiyor.

Türkiye’de ise konu ile ilgili faaliyet gösteren ve imece’nin 3. Destek Programı kapsamında hibe desteği kazanan bir sosyal girişim mevcut: Ecording. Ecording, çevre için kalıcı bir çözüm olarak sürdürülebilir ağaçlandırma projesi adı altında “ecodrone”ları üretiyor. Ecodronelar tohumun filizlenmesi için gerekli besini içerisinde barındıran, ağaçlandırılması zor alanları ağaçlandırmak için kullanılan bir sistem. Uzun vadede çevreye insan gücüyle yapılabilecek faydanın çok daha fazlasını daha kısa bir sürede sağlayabilecek bir girişim olarak bu alanda öne çıkıyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 July

Sürdürülebilirlik konusunda sizin “moonshot”ınız ne?

1969’da Apollo’nun ilk aya yolculuğundan doğru olup olmadığı bilinmeyen bir hikaye bulunuyor. Bu hikaye, Başkan John F. Kennedy’nin Mayıs 1961 tarihli konuşmasından kısa bir süre sonra gerçekleşiyor. Başkan Kennedy, henüz başkanlığının sadece dördüncü ayına girmişken, 60lı yılların sonuna kadar aya bir insan gönderip güvenli bir şekilde dünyaya geri getireceklerini hedeflediklerini açıklıyor. 1961 yılında konulan bu hedef NASA çalışanlarına adeta bir şaka gibi geliyor ve sahte bir başarı kutlaması organize ediyorlar: “Bunu başardık! Başardık ama nasıl başardık?” Massachusetts merkezli Innosight firmasından Mark Johnson ve Scott D. Anthony aslında bu kutlamanın taktiksel bir kutlama olduğunu söylüyorlar. Standart strateji planlama süreçlerinde günümüzden yola çıkıp geleceğin nasıl olacağı planlanırken, NASA 1961 yılında geleceğin nasıl olması gerektiğini hedeflemiş, hedefe erişmek için neler yapılması gerektiğini gelecekten geçmişe planlamıştır. Bu planlama yöntemiyle NASA roket fırlatma ile ayda yürüme arasındaki binlerce küçük hedefler arasında kaybolmamış ve en büyük hedefleri olan aya inme, ayda yürüme ve hepsinden önemlisi dünyaya güvenli bir dönüşe odaklanabilmiş. Bu doğru olup olmadığı bilinmeyen hikayeden ise “moonshot” kavramı ortaya çıkmış.

İngilizce’de hırslı bir hedefi betimlemek için kullandığımız “moonshot” kavramı, teknoloji dünyasında ise hırslı, keşfetmeye açık, çığır açan, aynı zamanda herhangi bir çıkar gözetmeyen projeler için kullanılıyor. Geçen yarım yüzyılın hızlı teknolojik ilerlemelerine rağmen cesaret gerektiren hedefler için harcanan büyük çabaları tarif ederken kullanacak başka bir kelime bulunamıyor.

Sürdürülebilirlik kavramı altında da hırslı hedefleri anlatmak için moonshot kavramı kullanılıyor. Birkaç örnek olarak aşağıdakileri verebiliriz:
*2014/15 Sürdürülebilirlik Raporunda, Nike hasılatını ikiye katlarken çevreye olan etkisini yarıladığını hedeflediğini belirtti ve “Bu cesur hedefin sürdürülebilirlik konusunda koyacağımız diğer hedefler için hırs ve vizyon katalizörü olmasını umuyoruz.” Açıklamasını yaptı. “Moonshot” bizim sürdürülebilirlik üzerine gerçekleştirdiğimiz işlerimizin kuzey yıldızı oldu, yakın zamanda harcadığımız emeklere yol gösterdi, uzun vadeli bağlılıklarımızın da gelişiminin habercisi oldu.”
* Geçen yılki yıllık hissedar toplantısında Starbucks, “tamamen geri dönüştürülebilen veya kompostlanabilen bardaklar üretmek için aynı sektördeki diğer firmalarla bir “moonshot” ortaklığına açık olduğunu iletti.
* Google’ın; dünyanın üstesinden gelmenin en zor sosyal ve çevresel sorunlara çözüm bulmaya çalışan Ar-Ge bölümü kendisini “moonshot fabrikası” olarak tanımlıyor.
* Geçen yıl çevresel çözümler sunan ABD merkezli Atık Yönetimi şirketi sera etkisini 4 kat azaltmak için yaptığı çalışmalarla iklimsel “moonshot” hedefine ulaşmak için 20 yıla ihtiyacı olduklarını bildirmiş.
* Hewlett Packard Enterprise enerji tasarrufu en yüksek veri hizmet birimine “Moonshot System” adını koymuştur.

Günümüzün kuşkusuz en büyük “moonshot”ları ise iklim değişikliğine bulmaya çalıştığımız çözümler. Bu “moonshot”lar arasında dünya çapında eşi benzeri görülmemiş oranda yapmamız gereken yeniden ağaçlandırma projeleri, %100 yenilenebilir enerjiden elektrik elde etme ve Birleşik Devletler’den çıkan, karbonsuzlaştırmayı gerçekleştirirken işinden olacak insanlara da iş garantisi verecek “Green New Deal” gibi radikal hedefler yer alıyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Kentlerdeki tüketim, iklim değişikliğinin en büyük sorumlularından

Dünyanın en büyük şehirlerinden 94’ünü yani 650 milyondan fazla nüfusu ve küresel ekonominin dörtte birini temsil eden C40 Şehirleri’nin İklim Liderliği Grubu (C40 Cities Climate Leadership Group), iklim değişikliğinin önüne geçmeyi hedefliyor ve kentlerde sera gazı emisyonlarının azaltılması için yapılan eylemleri destekliyor.

C40 Şehirleri İklim Liderliği Grubu’nun Arup şirketi ve Leeds Üniversitesi’nin desteğini alarak hazırladığı “1.5 C Dünyasında Kentsel Tüketimin Geleceği Raporu”na (Future of Urban Consumption in a 1.5C World Report), göre C40 Şehirlerinin neden olduğu tüketime dayalı sera gazı emisyonları, küresel sera gazı emisyonlarının %10’unu oluşturuyor. Araştırma, küresel sıcaklık artışının 1.5 C ile sınırlı tutulması için 2030 yılında tüketime dayalı sera gazı emisyonlarının en az %50 oranında kesilmesi gerektiğine dair uyarıyor. Çok büyük bir değişiklik olmadığı sürece, araştırma şehirdeki sera gazı emisyonlarının 2050 yılına kadar %87 oranında artacağını söylüyor.

Raporun çarpıcı sonucuna gelirsek hızlı kentsel tüketim, küresel tedarik zinciri nedeniyle iklim değişikliğine sebep olan ana etmen. Kentlerdeki tüketicilerin ürün ve/veya hizmetleri satın alımlarına kadar geçen sürede kaynak alımı, üretim ve ulaştırma aşamalarında çoktan emisyon üretmeye başlıyor. Raporda, tüketime dayalı sera gazı emisyonlarının üretim kaynaklı emisyonlardan %60 daha fazla olduğu söyleniyor.

Örnek üzerinden bakacak olursak bir kot pantolonun iklime etkisinde kumaşında kullanılan pamuğun yetiştirilmesi ve hasat edilmesi sırasında salınan sera gazından, dikildiği fabrikadaki süreçlerde çıkardığı karbondioksit ve çeşitli ulaşım kanallarıyla tüketiciye ulaşımı sürecinde yayılan karbondioksite kadar olan süreç iklimi olumsuz yönde etkiliyor. Bunun yanında, ürünün satışa sunulduğu mağazanın ısıtılması, soğutulması, aydınlatılması ve son tüketici tarafından pantolonun tüm kullanım süresince yıkanılıp kurutulması da karbondioksit üretilmesine sebep oluyor.

C40 Şehirleri Yöneticisi Mark Watts bu araştırmayı tüketim biçimlerimizi değiştirerek sera gazı emisyonunu nasıl azaltabileceğimize dair önemli bir katkı olarak görüyor. Bu araştırmanın hem liderler hem iş dünyası hem de vatandaşları tüketimlerinin iklimde yarattığı yerel ve küresel etkilere daha fazla odaklanması için bir çağrı niteliğinde olduğunu söylüyor. Ayrıca araştırmanın vatandaşlara ve iş dünyasına acil iklim sorunun çözülmesi konusunda daha fazla işbirliği yapabilmesi için bir fırsat sunduğunun belirtiyor.

C40 özellikle Kuzey Amerika, Avrupa ve Doğu Asya’nın sera gazı emisyonu artışlarını önlemek için daha fazla eylemde bulunmaya çağırıyor.
Rapor bireysel olarak yapabileceğimiz eylemler de öneriyor: Daha az yeni kıyafet satın almak, et tüketimimizi azaltmak, daha az uçak kullanmak, araba almamak, bina inşaatlarında verimliliğin artması gibi bireysel olarak katkıda bulunabileceğimiz konular var. Örneğin, bitki kaynaklı beslenmeye geçiş ve gıda atıklarının azalması 2030’a kadar sera gazı emisyonlarını %37 oranında azaltabilir. Yeni kıyafet alışverişimizi yılda 3 ürünle sınırlamak emisyonları %40 oranında azaltabilir.

Rapor sonucuna göre eğer şehirler, C40’ın küresel ısınmayı 1.5 C ile sınırlamasını taahhüt eden Son Tarih: 2020 (2020 Deadline) anlaşmasına uyarak emisyonları %35 oranında azaltabilir. Örnek olarak, İngiltere hükümeti G7 ülkeleri arasında 2050 yılına kadar karbon emisyonlarını net sıfıra düşürmeyi taahhüt eden bir hedefi yasalaştıran ilk ülke oldu.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Yenilenebilir enerji sektöründe 11 milyon istihdam sağlandı

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (International Renewable Energy Agency, IRENA) 2018 yılında yayınladığı Yenilenebilir Enerji ve İşler Yıllık İnceleme Raporu’na (Renewable Energy and Jobs - Annual Review) göre yenilenebilir teknolojiler kullanan ve geliştiren ülkeler ve büyük ölçekli şirketler dünya genelinde 11 milyondan fazla insana istihdam sağlıyor. Ajans, bu başarının başta Çin olmak üzere küçük adımlarla gelişen yenilenebilir enerji pazarına ait olduğunu belirtiyor.

2018 yılında yenilenebilir enerji sektörünün işgücü yoğunluğu Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği içerisindeki ülkelerin merkezinden çıkarak Malezya, Tayland ve Vietnam gibi Doğu ve Güney Asya ülkelerine yayıldı. Bu ülkelerin fotovoltaik güneş panellerinin (PV) en büyük ihracatçısı haline gelmesi ve diğer yenilenebilir enerji yatırımları, Asya’nın dünyadaki yenilenebilir enerji pazarında payını %60 oranlarına çıkardı.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı Başkanı Francesco La Camera, hükümetlerin düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde itici güç olan yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik verdiğini belirtti. Ayrıca, küresel enerji dönüşümü hız kazandıkça istihdamın sürdürülebilir kalkınmanın sosyal boyutunu da desteklediğini ve bunun ülkelerin yenilenebilir enerji taahhüdünde bulunması için teşvik edici bir güç olduğunu söyledi.

90%’ı Asya ülkeleri tarafından üretilen fotovoltaik güneş panelleri, yenilenebilir enerji sektöründeki istihdamın üçte birini oluşturuyor. Hemen ardından gelen sıvı biyoyakıt ve hidroelektrik üretimi de dünya çapında 4 milyonun üzerinde iş imkânı yaratıyor. Rüzgar enerjisi endüstrisi, karada ve açıklarda sürdürülen faaliyetleriyle sektöre 1,2 milyon istihdam sağlıyor. Yalnızca Çin, küresel rüzgar enerjisi istihdamının %44'ünü oluşturuyor; bunu Almanya ve ABD izliyor. Türkiye ise 13. sırada.

Sektörde toplumsal cinsiyet boyutunu da dikkate alan IRENA raporunda, yaklaşık 90 şirketin yanıtladığı ankete göre kadınlar istihdamın %35’inde yer alıyor. Yenilenebilir enerji sektöründe toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığının, genel olarak enerji sektöründen daha az belirgin olduğu ifade edilmiş.

Gene anlamda yenilenebilir enerji sektöründe istihdamda artışlar olması olumlu bir gelişmeyi ifade etse İngiltere, sektördeki mesleklerin yakın bir zamanda azaldığını açıkladı. 2019 yılında yayınlanan Prospect Sendikası Yıllık Raporuna göre hükümetin destek ve teşvik planlarını kesmesinin ardından Mayıs ayında iş sayılarının 2014-2017 yıllarına göre üçte bire düştü.

Bununla birlikte, sıfır sera gazı emisyonu (Net-zero emission) hedefleri doğrultusunda ülkeler yenilenebilir enerji sektöründe istihdam kapasitelerini arttırabilir. Örneğin, İngiltere iklim değişikliği üzerindeki etkisini azaltmak için 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını %80 oranında azaltacağını taahhüt ederek 2008 İklim Eylemi yasasını değiştireceğini açıkladı. Bu durum, küresel olarak artan temiz enerji istihdamına katkıda bulunacak.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Her derde deva… Kenevir!

Kenevir (hemp), cannabis cinsinden bir bitkidir. Ancak akrabası marihuananın aksine uyuşturucu özelliği taşımaz. Buna rağmen, marihuananın güçlü psikoaktif özelliklerinin yarattığı tedirginlik yüzünden uzun yıllardır tüm cannabis cinsleri ile birlikte üretimi sınırlı tutuluyor. Ancak sürdürülebilir malzeme ihtiyacı ve teknolojik gelişmeler çok geçmeden kenevirin adını temize çıkarabilir.

Esnek ve kullanım alanı çok geniş bir malzeme olan kenevir, dünyada yaygın olarak kullanılan çevreyi kirleten malzemelere alternatif olma potansiyelini taşıyor. Üretimi ise hem doğanın korunması hem de insan sağlığı açısından çok daha güvenli. Birkaç maddede kenevirin avantajlarını sizinle paylaşıyoruz:

Böcek ve bitki ilacı gerektirmez.
Pamuk ve soya gibi pek çok endüstriyel ürün üretilirken zararlılardan korunmak için yüksek miktarda ilaçlamaya ihtiyaç duyar. Bu durum su, hava ve toprağı kirleterek canlıların zehirlenmesine sebep olur. Kenevir ise zararlılara ve sert iklim koşullarına dayanıklıdır.

Az miktarda su ile yetişir.
Küresel tatlı su kaynaklarımızın %70’ini tarım için kullanıyoruz. Artan nüfus (2050’de 10 milyara ulaşması bekleniyor) ile daha çok tarımsal üretime ihtiyaç duyacağız. Gıda üretiminden vazgeçemeyeceğimiz için diğer ihtiyaçlarımızı doğal kaynakları verimli kullanan kenevir gibi ürünler ile karşılamalıyız.

Pamuk için alternatiftir.
Modern dünyanın vazgeçilmez materyallerinden olan pamuk maalesef endüstriyel boyutta yetiştirilmek için yüksek miktarda su ve ilaçlamaya ihtiyaç duyuyor. Bir adet pamuklu t-shirt üretmek için 2700 litre su kullanılıyor. Dünyada kullanılan böcek ilaçlarının %24’ü pamuk üretimine gidiyor.

Binlerce yıldır iplik üretiminde faydalanılan kenevir ise hiç ilaçlama gerektirmezken pamuk tarımı için gereken suyun yalnızca dörtte birine ihtiyaç duyuyor.

Ucuz ve dayanıklı bir inşaat malzemesidir.
2020’de beton ve çimentoya olan talebin %7 artması bekleniyor. Ancak betonun ana maddesi olan çimento dünyada en çok tüketilen ikinci kaynak ve aynı zamanda dünyada en çok karbon salımı yapan ikinci malzeme. Şimdiden, özellikle Fransa’da, kullanımda olan “kenevir betonu” ise sıradan betondan daha az kırılgan olduğu gibi iyi bir yalıtım malzemesi ve nemi kontrol altına almakta başarılı. Bina temelleri ve yük taşıyıcı duvarlar haricinde kullanılabilir. Sürdürülebilir bir yakıt kaynağıdır. Kenevir tohumları biyodizel üretiminde kullanılabilir.

Connecticut Üniversitesi’ne göre biyodizel üretiminin en büyük sorunu yiyecek üretimi için kullanılması gereken verimli tarım arazilerini kullanmasıdır. Ancak kenevir verimsiz toprak ve iklimde yetişebilme özelliği ile gıda üretimini etkilemeden biyodizel üretimini sağlayabilir. Ek olarak, pek çok alanda kullanılabilen kenevir liflerinin aksine kenevir tohumlarının belli bir kullanım alanı yok. Yani kenevir tohumundan biyodizel yaparak atıkları değerlendirmiş oluyoruz.

Doğada çözünebilir plastik yapımında kullanılır.
Plastikler dünyadaki en büyük kirleticiler arasında yer alıyor. Doğada bozunmuyor ve masraflı bir geri dönüşüm süreci gerektiriyorlar. Kenevirden üretilen plastik ise doğada çözünebilen, hafif ve güçlü bir alternatif. Ayrıca, petrol bazlı plastiklerdeki insan sağlığına zararlı kimyasalları içermiyor.

2018’de ABD Tarım Yasaları, keneviri Kontrole Tabi Madde(Controlled Substances Act) yasasından çıkardı. Artık kenevir tarımı ve ticareti serbestçe yapılabilecek bir ürün haline geldi. Bu hareketin dünyaya yayılması ile bu sürdürülebilir malzeme üzerine araştırmalar ve teknolojiler geliştirilecek ve belki de kenevir, çok yakın zamanda modern dünyanın yapı taşları arasına katılacak.

PAYLAŞ: DETAY

12 July

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nde neredeyiz?

2015 yılında oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve 2030 Ajandası ülkelere ve özel sektöre sürdürülebilir bir dünya ve ortak refah için bir yol haritası çiziyor. İnsanların sağlıklı bir dünyada üretken ve barışçıl bir hayat yaşıyabilmesi için hedeflerde ilerleme kaydetmek gerekiyor. Bu noktada doğru verilerin ortaya konması ve mevcut durum ve ilerlemelerin doğru ölçülmesi gerekiyor. 2019 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Raporunda mevcut verilerle her hedef alanındaki durumu ortaya konuyor.

Rapordaki veriler hükümetlerin, uluslararası kurumların, sivil toplumun, özel sektörün ve toplumun geneli için daha doğru ve verimli çalışmalar yapılması gerekliliğini ortaya koyuyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini doğru takip edebilmek için dünyadaki çoğu yerli istatistik kurumunun veri kalitesi konusunda ilerleme kaydetmesi gerekiyor, veri toplama ve takip sorunlarını aşması gerekiyor. Yeni veri kaynakları ve veri teknolojilerin üretilmesi için sivil toplum, özel sektör ve akademisyenlerin birlikte çalışması gerekiyor. Çeşitli göstergelerin yaratılması için lokal bilgi ve istatistik verilerinin entegrasyonu özellikle önemli olduğunun üstünde duruluyor.

Dünya Veri Forumu 2018’de Dubai bildirisinde ulusal ve küresel kaynakların arttırılması ve siyasilerin bu kurumlara destek göstermesi adına çağrı yapıldı. Güncel ve geçerli bilgiye olan talebin tasarrufunda ve Birleşmiş Milletler’in gözetiminde hızlı ve verimli cevaplar verebilecek ulusal istatistik kurumlarının öncelikleri olduğu belirtildi.

Kalkınmanın fotoğrafını çeken Raporda öne çıkan bazı verileri sizler için özetledik;

• Dünya nüfusunun %55’inin hiçbir sosyal güvencesi yok.
• Doğal afetlere bağlı ölümlerin %90’u gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.
• 2015’te yetersiz beslenen 784 milyon kişi sayısı 2017 yılında 821 milyon kişiye yükseldi.
• Aşırı yoksuzluk şartlarındaki işçilerin 3’te 2’si tarım işçisi olarak çalışıyor.
• 2000 yılında 9,8 milyon olan 5 yaş altı ölümleri 2017’de 5,4 milyona düştü.
• Aşıların yaygınlaşmasıyla 2000 yılında kızamıktan ölenlerin sayısı 2017 yılında %80 düştü.
• 617 milyon çocuk ve yetişkin okuduğunu anlama ve matematikte minimun yeterliliğe sahip değil.
• 6-17 yaş arası her 5 çocuktan 1’i okula gitmiyor.
• 750 milyon insan hala okuma yazma bilmiyor. Bunların 3’te 2’si kadın.
• Küresel işsizlik oranı %5 olarka kaydedildi.
• 5 gençten 1’i okumuyor veya işsiz.
• Dünyadaki parlamenterlerin yalnızca %24’ü kadın.
• 20-24 yaş arası kadınların %30’u 18 yaşının altında evlendirilmiş.
• Kadınlar işgücünün %39’unu oluştururken, yönetici pozisyonlarında yalnızca %27 oranında kadın var.
• 2017 yılında 785 milyon insan temel içme suyuna ulaşamadı.
• Enerji tüketiminin yalnızca %17,5’i yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanıyor.
• Dünyada 10 insandan 9 unun elektriğe erişimi var.
• 2010 yılından 2016 yılına 1 dolar kazanmak için gerekli olan enerji her yıl ortalama %2,3 azalmış.
• Aynı işteki erkekler saat başına kadınlardan %12 daha fazla kazanıyor.
• 2000 yılında 739 milyar dolar olan Ar-Ge faaliyetleri 2016 yılında 2 trilyon dolara yükseldi.
• 2018 yılında insanlığın %90’u en az 3G kapsama alanının içindeydi.
• 2 milyar insanın çöp toplama hizmetlerine erişimi yok.
• Şehirde yaşıyan 10 insandan 9’u kirli havaya maruz kalıyor.
• Gelişmekte olan ülkeler aynı değerdeki ürünü üretebilmek için gelişmiş ülkelerden 5 kat daha fazla doğal kaynak harcıyor.
• 100’e yakın ülke aktif olarak sürdürülebilir tüketim ve üretim politikalarını ve önlemlerini destekliyor.
• 2017 yılında atmosferdeki CO2 seviyesi sanayi öncesi döneme göre %146 daha fazla
• 2015-2016 arası küresel iklim finansmanı 2013-2014’e göre %17 arttı ancak hala daha fosil yakıtlara yapılan yatırım küresel iklim finansmanından daha fazla. (2016 yılında 781 milyar dolar fosil yakıtlara, 681 milyar dolar küresel iklim finansmanına yatırım yapıldı.)
• Son 25 yılda türlerin tükenme riski %10 arttı.
• 2018 yılında 2017 yılına kıyasla %2,7 daha az, toplamda 149 milyar dolar resmi kalkınma yardımı yapıldı.
• Gelişmiş ülkelerdeki insanların %80’inin internete erişimi varken, gelişmekte olan ülkelerdeki insanların %45’inin, az gelişmiş ülkelerde ise insanların %20’sinin internete erişimi var.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

WFE, IOSCO’nun Sürdürülebilir Finans Network’üne yanıt verdi

WFE (World Federation of Exchanges), menkul kıymet düzenleyicileri, piyasa katılımcıları, uluslararası yapılar, endüstrinin lider grupları ve standart belirleyiciler tarafından planlanan ya da gerçekleştirilen, sürdürülebilir finans girişimlerinin oluşturdukları Sürdürülebilir Finans Network’ünün bilgilendirilmesini ve tüm bunların menkul kıymet düzenleyicilerin rollerine nasıl ilişkili olduklarını ortaya çıkarmayı amaçlayan IOSCO’nun (International Organization of Securities Commissions) anketine yanıt verdi.

WFE verdiği yanıtta, Sürdürülebilirlik Çalışma Grubu'nun 2014’te başlamasından bu yana çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularında yaptığı çalışmaların bir özetine yer verilmiştir.

Yanıtta aynı zamanda WFE’ye üye borsaların, menkul kıymet arz edenler ve/veya yatırımcılar nezdindeki kapasite oluşturma, paydaşlarla sürdürülebilir finans gündeminin gelişmesi için iletişim kurma, borsaların kendi sürdürülebilirlik raporlarını yayınlama, sürdürülebilirlikle ilişkili ürünler oluşturma, arz edenler için ÇSY raporlama rehberleri yayınlama, uluslararası kuruluşlarla işbirliği, kurumsal yönetim derecelendirmesi oluşturma, gibi çalışmalar da özetlenmiştir.

Yanıtta, ÇSY ilişkili konularda daha fazla düzenleme gerekip gerekmediği konusundaki WFE görüşünün de tekrar altı çizilmiştir. WFE’ye göre “Düzenleme ancak tutarlı ve etkili uygulama ile etkin olabilir, bu da uyum için basit bir tik atmanın ötesinde ilgili konuların yeterli piyasa kavrayışı oluştuğunda gerçekleşeceği kabul edilir. Piyasa oluşumunun erken aşamalarında rehberlik ve eğitim daha etkin olmaktadır.”

PAYLAŞ: DETAY

11 July

FCB- TCFD 2019 Durum Raporu yayınladı

TCFD, (Task Force on Climate-related Financial Disclosures) 2017 Haziran ayında iklim ilişkili finansal raporlama önerilerinin son halini açıklanmasından sonra yapılan çalışmaların gelinen aşamasında 2019 Durum Raporu’nu yayınladı. Raporda, iklim ilişkili finansal raporlamanın durumunun tartışılmasının yanı sıra, senaryo analizi kullanımı ile strateji esnekliğinin raporlanması, iklim ilişkili finansal raporlamanın karar katkısı hakkında kullanıcı perspektifi ve de TCFD’yi destekleyen girişimler gibi bölümler bulunuyor.

2019 Durum Raporu'ndan edinilen ana çıkarımlar ise aşağıdaki gibi:
- 2016’dan beri iklim ilişkili finansal bilgi raporlaması artmıştır, fakat bu artış yatırımcılar için halen yetersizdir. -
- İklimle ilişkili meselelerin şirketler üzerindeki finansal etkisi hakkında daha çok netlik gerekmektedir.
- Senaryo kullanan şirketlerin çoğunluğu stratejilerin sonuçları hakkında açıklama yapmamaktadırlar.
- İklimle ilişkili meselelerin ana akım hale gelmesi için risk yönetimi ve finans gibi birçok farklı fonksiyonun TCFD’ye dahil edilmesini gerektirmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

ESMA, finansal sektörün şirketlere aşırı kısa dönem baskısına ilişkin yaptığı araştırma kapsamında bir anket çalışması başlattı

ESMA (European Securities and Markets Authority) finans sektörünün şirketlere aşırı kısa dönem baskısına ilişkin bir açıklama notu paylaştı.

Notun giriş bölümünde, Avrupa Komisyonu’nın ‘Sürdürülebilir Büyüme Finansmanı Aksiyon Planı’nın 10. adımı kapsamında Üç Avrupa Gözetim Otoritesinin her birini aşırı kısa dönem baskılara ilişkin kanıt ve öneri içeren birer rapor hazırlamaya davet ettiği belirtiliyor. Çalışma kısa dönemliliğin, bir firmanın uzun dönemli büyümesi yerine hem şirket yöneticilerinin hem finansal piyasaların kısa dönemli ufuklarına odaklanarak hissedarların kısa dönemli çıkarlarını önceliklendirmek olarak tanımlıyor.

Avrupa Komisyonu, AB ekonomisinin sürdürülebilir bir yola konulabilmesi ve düşük karbon ekonomisine geçiş yapabilmesi için şirketlerin aldığı kararların uzun dönemli bir bakış açısıyla alınması gerektiğini vurguluyor. Çalışma, kısa dönemli piyasa baskılarının bir sonucu olarak bazı şirketlerin inovasyon ve beşeri sermaye gibi uzun dönemli değer yaratan etkenlere yeteri kadar yatırım yapmadığını ve faaliyetlerinin sosyal ve çevresel etkilerini göz ardı ettiğini belirtiyor.

ESMA, masabaşı araştırması ve saha çalışması ile gerçekleştirdiği çalışma ile finans sektöründeki kısa dönemliliğin sebeplerini araştırmayı hedefliyor.

Paylaştığı anket ile ESMA piyasa uygulamaları ve finansal piyasa katılımcılarının düşünceleri hakkında bilgi toplayarak Avrupa Komisyonu’nun kısa dönemlilik konusunda alacağı politika kararlarını şekillenmesine destek olmayı amaçlıyor.

ESMA, 29 Temmuz’a kadar gelen yanıtları kabul edecek. Anket, yanıtlayanların genel profili, yatırım stratejisi, ÇSY hususlarında raporlama ve raporlamanın uzun dönemli yatırım stratejilerine etkisi, daha iyi yatırım kararı almada makul değerin rolü, kurumsal yatırımcıların katılımı, fon yöneticilerine ve şirket yöneticilerine ödemeler ve yatırım fonlarınca CDS’lerin kullanımı ile ilgili bilgiler toplayacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Bank of England, 2019 sigorta stres testine iklim değişikliğine ilişkin riskleri de dahil etti

Bank of England (İngiltere Merkez Bankası) nezdindeki PRA (Prudential Regulation Authority), iki yılda bir çıkardığı Stres Testi sonuçlarını paylaşarak, büyük hayat ve genel sigortacılarına stres testinin etkileri ile ilgili bilgiler sundu. Çalışma, katılımcı firmalara iklim değişikliği ile ilgili risklere yönelik bir araştırma da paylaşıyor. Stres Testi sonuçlarının bir özetini yayınlayacak fakat herhangi bir şirketle ilgili özel bilgiye yer verilmeyecek.

Stres Testi iki ana parçadan oluşacak:

-  Bölüm A ve B, esas senaryo stres testi olacaktır. Bölüm A ekonomik yapıda aşağı yönlü bir senaryoyu yansıtacak, Bölüm B ise hayat ve genel sigortacıların iş modellerine ilişkin ciddi ancak gerçekleşmesi olası bir dizi senaryoyu içerecektir.
-  Bölüm C ise stres testi olmayacak. İklim değişikliği örneğinde olduğu gibi değerlendirmenin zor olduğu risklere değişik şirketlerin nasıl maruz kaldığına dair bilgi toplamaya yönelik bir araştırma senaryosu sunacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Avrupalı yatırımcılar iklim değişikliğinin fiziksel riskleri üzerine proje başlattı

IIGCC (Institutional Investors Group on Climate Change) iklim değişikliğinin fiziksel risklerini ve fırsatlarını yatırım araştırma ve karar süreçlerine nasıl entegre edileceğine dair rehberlik sunacak bir proje başlatıyor.

Oluşturulacak rehber, aşağıdaki unsurları içerecek:

- İklim değişikliğinin fiziksel etkilerinin yatırım çıkarımlarına ilişkin risk ve fırsatları da kapsayan bir giriş sunacak.
- Yatırımcıların portföylerindeki iklimle ilişkili fiziksel riskleri belirlemesi, değerlendirmesi ve yönetmesi için bir süreç önerisi paylaşılacak.
- Daha geniş TCFD raporlamasının bir parçası olarak yatırımcıların fiziksel riskleri nasıl raporlayabileceklerine dair üst seviyede bir rehber sağlanacak.
- Riski belirleme, değerlendirme, senaryo seçimi ve kullanımı gibi mevcut araç ve veri kaynakları, değişik varlık sınıflarında özellikli risk ve fırsatların analizi hakkında pratik önerilerde bulunacak.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

Avrupa Birliği, sürdürülebilir finans taksonomisi teknik raporu yayımladı

Avrupa Komisyonu, sürdürülebilir finans üzerine teknik uzman bir grup oluşturdu. Bu grup, çevresel anlamda sürdürülebilir ekonomik faaliyetler için AB sınıflandırma sistemi oluşturulması üzerine bir rapor paylaştı. Grubun hazırladığı raporda, Avrupa Birliği ve üye ülkelerin, Paris Anlaşması’nın iklimle ilişkili hedefleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni gerçekleştirmek için sürdürülebilir büyüme yönünde karar verdiği vurgulanıyor. Çalışma, bu hedeflerin şirket ve yatırımcılara gelecekteki ekonomik trendlere, yatırım ve fırsatlara ilişkin sinyaller verdiğini fakat sermaye piyasalarının sermaye akımlarını yeniden yönlendirmelerini cesaretlendirecek tek şey kamu politikalarının bu hedeflerden yana duruşu olacağını belirtiyor.

Raporda, bu bağlamda oluşturulacak AB Taksonomisi, sermaye piyasalarının çevresel politika amaçlarına katkı sağlayacak yatırım fırsatlarını belirleyip bu fırsatlara tepki verebilmeleri için önemli bir uygulama aracı olarak sunuluyor.

Bu rapor AB taksonomisi için bir temel oluşturuyor. Rapor, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına ilişkin belirgin katkı sağlayacak ekonomik faaliyetler listesi ve diğer çevresel hedeflere belirgin zarar vermemenin kriterlerini sunmakta. Raporda, aynı zamanda iklim değişikliği uyum sürecine belirgin bir katkı sağlamaya ilişkin bir çerçeve de sunuluyor.

Uzman grubu, hazırladıkları raporda taksonomide yer verilen ekonomik aktivitelerin nihai olmadığını vurgulayarak yeni aktivitelerin süreç içinde eklenebileceği de belirtiyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

US CFTC, iklim ilişkili piyasa riskinin finansal sisteme olan etkilerini görüştü

US CFTC (US Commodity Futures Trading Comission) üyesi Rostin Behnam, 12 Haziran 2019 günü iklimle ilgili finansal risklere odaklan kamuya açık bir toplantıda bir açılış konuşması yaptı. Konuşmasından öne çıkan vurguları derledik:

- Dünyanın birçok piyasası ve piyasa düzenleyicileri iklim değişikliğinin mevcut ve potansiyel tehditlerini değerlendirme ve etkisini azaltma konusunda attıkları adımlar atıyor. US CFTC de dahil olmak üzere kamusal ve özel tüm sektörlerden iklim değişikliğini önceleyen aksiyonlar talep edilmeli.

- Global finansal sistem birbirine bağlı. Bunu göz önüne alarak iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler de dahil olmak üzere tüm risk analizleri bütünlüklü bir inceleme içermeli.

- Kaliforniya’da gerçekleşen yangınların ve benzeri trajedilerin içerisinde insan unsuru olduğu gerçeği kalp kırıcı. Aynı zamanda bu trajedilerin ekonomik bir boyutu da var. Sigorta sağlayıcılarının, varlık yöneticilerinin, emeklilik fonlarının, ticari ve perakende bankaların- türev piyasaların tüm aktörlerinin – risklere maruz kalması tam anlaşılamamaktadır. Ancak, nihai risk genellikle çiftçiler, yatırımcılar, müşteriler, tüketiciler ve ev sahipleri üzerindedir. İklim değişikliğinin yol açtığı kalıcı riskleri ele almak içinse hep birlikte hareket etmenin tam zamanı.

PAYLAŞ: DETAY

11 July

IOSCO-GEMC “Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü” isimli raporu yayınladı

2017’nin sonlarına doğru IOSCO’nun Büyüme ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi (Growth and Emerging Markets Committee, GEMC) Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü başlıklı bir proje başlattı.

Proje kapsamında hazırlanan ve 2019 Haziran ayında yayınlanan raporda gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir varlıklar ve bu alanda piyasa gelişimi için ölçütlere odaklanarak sermaye piyasalarında sürdürülebilir finansın gelişimini etkileyen hususlar ve zorluklar ele alınmaktadır.

Raporda sunulan ve yargı yetkisini elinde bulunduranların göz önüne alması önerilen tavsiyeler aşağıdaki gibi özetlenmiştir:
- Menkul kıymet arz edenler ve düzenlemeye tabi kuruluşların ÇSY konularına özgü hususları risk değerlendirme ve yönetim bütünlüğüyle birleştirmeleri
- Kurumsal yatırımcıların ÇSY konularına özgü hususları yatırım analizleri, stratejileri ve yönetimleri ile birleştirmeleri • ÇSY konularına özgü açıklamalar, raporlama ve veri kalitesi • Sürdürülebilirlik araçlarının tanım ve taksonomisi • Sürdürülebilirlik araçlarına ilişkin özgün gereksinimler • ÇSY hususlarında kapasite ve uzmanlık oluşturma

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Gökkuşağının altında bir Haziran: İş dünyasından Onur Ayı kutlamaları

Haziran ayı, 1969 yılı Haziran sonunda New York'ta meydana gelen Stonewall ayaklanmalarını anmak için dünya çapında “Onur Ayı” (Pride Month) olarak kutlanıyor. Biseksüel aktivist Brenda Howard tarafından başlatılan ilk LGBT Onur Yürüyüşü, dünyanın farklı yerlerinde her yıl Haziran ayı boyunca sürecek etkinlikler serisine ön ayak olmuş.

Onur Ayı’na aktif olarak katılan ve kutlayan markaların sayısı arttıkça, işyerlerinde LGBTQ+ topluluğuna yönelik algı ve davranışlar da olumlu yönde değişiyor. Ancak bugün bile eşcinsellik birçok ülkede yasal olarak suç ve bu durum LGBTQ+ topluluğunun haklarını ve güvenliğini tehdit ediyor. Bir Stonewall raporuna göre, LGBTQ+ çalışanlarının üçte birinden fazlası ayrımcılık korkusuyla işyerlerinde LGBTQ+ olduklarını gizliyorlar. Diğer bir yandan, yıllarca ayrımcılığa karşı koymaya çalışan bireylerin mücadelesi sonucu Botsvana ve Hindistan gibi ülkelerde eşcinsellik artık bir suç değil.

Birçok şirket ve ülke yönetimi kampanyaya desteklerini göstermek ve LGBTQ+ topluluğunun güvende hissedeceği bir kültürü desteklemek için girişimlerde bulunuyor. Haziran ayı sona ererken şirketlerin Onur Ayı’nı nasıl kutladıklarına dair örnekleri aşağıda paylaşıyoruz:

Londra merkezli telekomünikasyon devi O2, cinsiyet uyum süreci yolculuğuna yeni başlayan ya da bu süreçten geçmiş çalışan ve yöneticileri desteklemek için bir takım oluşturduğunu duyurdu. Yine Londra merkezli uluslararası hukuk firması Withers Worldwide, LGBTQ+ meslektaşlarını ve müşterilerini desteklediğini göstermek amacıyla sosyal medyada gökkuşağı bayrağını kullandı. Bununla birlikte, 27 Haziran’da bir panel düzenleyerek panelde LGBTQ+ çeşitliliği ve iş kültürü hakkında değişik tecrübelerden ve farklı alanlarda profesyonel konuşmacılar ağırlayacak. Konuşmacılar, geçmişten bugüne nelerin değiştiğini, hangi zorlukların hala varlığını sürdürdüğünü ve günümüzde işyerlerimizde nelerin değişmesine ihtiyaç duyulduğunu tartışacak.

Onur ayının ötesinde: LGBTQ+’lar için kapsayıcı bir kültür yaratmak
LGBTQ+ bireylerin kimliklerini açıkça yaşayabilmeleri ve bu bireylerin toplumsal anlamda kabul görmesi şirketler için kilit düzeyde önemli. Aslında, Onur Ayı’nın kutlanması kadar şirketlerin çeşitliliği arttırmak ve çalışanları kaynaştırmak için yeni işe alım stratejileri, liderlerin çalışanlarının LGBTQ+ haklarına duyarlı davranması için eğitimler, yöneticilerin LGBTQ+ ile ilgili doğru ve dikkatli ifadeler kullanması gibi yapısal değişikliklerin sağlanması öncelikli olarak görülmeli. Şirketlerin cinsel yönelim, cinsiyet, etnik köken, engellilik, yaş, dini inanç veya sosyal geçmişinden bağımsız olarak çalışanlar için sıcak ve güvenli bir iş ortamı yaratması için bazı önerileri aşağıda paylaşıyoruz:

Çeşitlilik ve kapsayıcılık komitesi oluşturma: LGBTQ+ topluluğunun bir üyesi olarak tanımlanan herkese eşit fırsat ve iş erişilebilirliğini savunan sağlıklı bir iş kültürü oluşturulmasına yardımcı olur. Ayrıca, işyerinde insanları kaynaştırmak için şirket çapında bir iletişim protokolü oluşturulabilir.
Yeni katılanlar için farkındalık eğitimleri düzenlemek: İşe alım sürecine farkındalık eğitimini dahil etmek yeni gelenleri şirketteki çeşitli gruplara karşı duyarlı davranması hakkında bilgilendirir.
Çeşitlilik koçluğu: İnsanlar arasındaki ayrışmaları önlemek, herkesin kaynaşmasına yardımcı olmak için, LGBTQ+ tarihi, sanatı ve kültürünü kapsayan eğitim programları başlatmak faydalı bir işlev görebilir. Bu çeşitlilik koçluğu konunun daha iyi anlaşılması sağlayarak, farklılıkların kabullenilmesi ve kapsanması için yol gösterici olabilir.
Destek grupları ve danışmanlık hizmetleri sağlamak: Çalışanların, çalışma alanı içinde ve dışında güvende hissetmeleri için destek grupları büyük öneme sahip.
Çalışan dayanışma grupları oluşturmak: Politika, altyapı, sistemler, kültür ve daha fazlası açısından ihtiyaçlarını vurgulayarak LGBTQ+ topluluğuna ses verir.

Onur Ayı kutlamaları, çeşitlilik ve kapsayıcılığın önemini göstermesi açısından iş dünyası için çok önemli. Ancak, sadece bu ay ile kalmayıp tüm yıl boyunca LGBTQ+ topluluğunun kabul edilmesi ve bu kapsayıcı kültürün yaygınlaşması için herkese iş düşüyor.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

ABD vergi yasaları, kadınlara, eşcinsellere ve beyaz olmayanlara ayrımcılık yapıyor

“Bir ülkenin vergi sistemini nasıl kurduğu, o ülkenin değerleri hakkında çok şey ifade eder.” Bu sözler "Bencil Vergi Yasalarımız: Bizleri Daha İyi Yapacak Bir Vergi Reformuna Doğru (Our Selfish Tax Laws: Toward Tax Reform That Mirrors Our Better Selves)" adlı kitabın yazarı ve Pittsburg Üniversitesi Hukuk Profesörü Anthony C. Infanti’ye ait. Infanti'ye göre, ABD’de her ne kadar eşitlik ilkesinin ülkenin temel değerlerinden biri olduğu düşünülse de ülkede vergi yasaları çok farklı bir tablo çiziyor. Bu yasalar, kadınların, etnik azınlıkların, yoksulların, LGBTQ+ topluluğunun, göçmenlerin ve engelli bireylerin sosyal ve ekonomik olarak ötekileştirilmesine sebep oluyor.

Vergi yasalarının ayrımcılığa nasıl sebep olduğunu birçok farklı konu üzerinden incelemek mümkün. Evlilik bu konulardan biri. Evlilik, ABD Vergi yasalarına göre bireylerin ne kadar gelir vergisi ödeyeceğinin belirlenmesinde bir unsur olarak tanımlanıyor. Örneğin, eşlerden birinin çalıştığı diğerinin evde kaldığı “geleneksel” aile yapısına sahip evli bir çift, aynı gelire sahip ancak evli olmayan çiftlerden daha az vergi ödeyerek ödüllendiriliyor. Öte yandan, evli eşlerden ikisinin de çalıştığı “modern” bir çift ise, aynı gelire sahip ancak evli olmayan çiftlerden daha fazla vergi ödeyerek cezalandırılmış oluyor.

Aynı zamanda yasa, bir eşin -çoğunlukla kadının- evde kalması için bir maddi teşvik sağlayan prim ödemelerini de arttırdı. Basit bir örnek olarak, Vergi Kesintileri ve İş Kanunu Yasası (Tax Cut and Job Acts) gereğince 100.000 ABD Doları kazanan ve maddi olarak ona bağımlı kimse olmayan bir kişi, 2017’de çalışmayan bir eşle evlenirse 2018'de vergilerinde %43'lük bir indirim görecek. Buna paralel olarak evlenmemenin cezası artmış oldu.

Çalışan ayrımcılığından dolayı alınan tazminatın vergilendirilmesi başka bir çarpıcı örnek. Kazalardan dolayı alınan tazminatlar genellikle vergiden muaf tutulmasına rağmen, çalışan ayrımcılığından dolayı alınan tazminatın vergilendirilmesi için kesin bir kural yok. Bazı durumlarda mahkeme tazminatın vergilendirilmesine karar verebiliyor.

Dezavantajlı gruplar, çalışan ayrımcılığından en çok muzdarip olanlar. Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (Equal Employment Opportunity Commission) tarafından hazırlanan rapora göre en üst düzey ayrımcılık kategorileri arasında; ırk, engellilik, cinsiyet, yaş ve etnik köken yer almakta. LGBTQ+ topluluğunun üyeleri de ayrımcılığa maruz kalanların içinde ancak her eyalette onlar için yasal koruma mevcut değil.

Bu grupların tümü, çalışan ayrımcılığının sonucu olarak ciddi maddi ve psikolojik sonuçlara katlanıyor. Verilen tazminatlar bu maliyetleri azaltmaya yardımcı olmayı amaçlıyor. Bu sebeple ayrımcılık sebebiyle alınan tazminatların vergilendirilmemesi gerekiyor.

Bunun yanında, bu tazminatları ödeyen işverenler, ödediklerini işletme gideri olarak göstererek vergiden düşüyor. Yasa, ayrımcılığa uğrayan çalışanı vergilendirerek cezalandırırken, işverenlere tazminatı vergilerinden düşerek ödül veriyor. Bu uygulama, çalışan ayrımcılığını önleme amacına tamamen zıt.

Yine Vergi Kesintileri ve İş Kanunu Yasası, #MeToo hareketine yasal bir cevap olarak bazı cinsel taciz davalarında işverenler için yapılan vergi kesintilerini ortadan kaldırdı. Ancak, vergi yasasındaki büyük problemler devam ediyor ve birçok derin sorun gözden kaçıyor.

Anlamlı bir vergi yasası
Infanti’ye göre ABD vergi yasası ile ilgili bu örnekler, Amerika’nın değer yargılarını ve ne tür bir toplum olma yolunda ilerlediğine dair çarpıcı bir tablo sunuyor. Bu nedenle, “vergi reformu” meselesi politik gücü koruma ya da vergi indirimlerinin çok ötesinde bir öneme sahip. Seçmenlerin vergilerin sosyal ve ekonomik eşitsizlikte oynadığı rolü tartışmaları gerekiyor. Ancak bu yolla adil bir toplum yaratma yolunda bir vergi sistemi kurulabilir.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Yeni tüketiciler, yeni markalar… Değişimi yakalayamayan markalara elveda!

Artık tüketiciler daha bilinçli. İnternet ve sosyal medya ile sürdürülebilirlik anlayışı yayılıyor ve tüketicilerin tercihlerini yönlendiriyor. Moda endüstrisi, bu anlayış ile değişmesi ve dönüşmesi gereken en büyük çevresel ve sosyal adaletsizliklerin olduğu sektörlerden biri.

"2019 Pulse of The Fashion Industry (Moda Endüstrisinin Nabzı)" raporuna göre tüketicilerin %75’i sürdürülebilirliği kendileri için “çok önemli” olarak değerlendiriyor. Üçte biri, alışveriş ettikleri markaları çevresel gerekçelerle değiştirdiklerini söylüyor. %50’den fazlası ise hali hazırda tercih ettikleri markalardan daha çevreci ve sosyal bir marka buldukları durumda tercih ettikleri markaları değiştirmeyi düşündüklerini ifade ediyor.

Rapor, moda endüstrisinin değişen tüketici tercihlerine yeterince hızla ayak uyduramadığının altını çiziyor. Moda endüstrisinin sosyal ve çevresel performansını gösteren “nabız skoru (pulse score)” 2017’den 2018’e 6 puan yükselirken 2019’da önceki yıla göre daha yavaş bir oranda iyileşerek sadece 4 puan artış gösterdi. Bu da değişimin hızlanmak yerine yavaşladığını gösteriyor. Bu gidişle moda endüstrisinin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile Paris Antlaşması’nın gereklerini zamanında sağlaması mümkün değil.

Moda endüstrisinde aradığı çeşitliliği bulamayan tüketici kendi markasını kuruyor
İnternetin insanlar arasında köprüler kurmasıyla girişimcilik ruhunun tüm topluma yayıldığını görüyoruz. Yaratıcı bireyler internet sayesinde geniş kitlelere ulaşabiliyor ve ürünlerini sunabiliyorlar. Özellikle katı kalıplar içinde üretim yapan hazır giyim endüstrisi çok farklı ihtiyaçlara sahip bir toplumun beklentilerini karşılayamıyor.

Modada kendini yansıtan tasarımlar bulamayan gruplar arasında LGBTQ+ bireyler de yer alıyor. LGBTQ+ tasarımcılar, moda endüstrisinin kendilerini içselleştirmediğini, yalnızca yüzeysel bir çeşitlilik sergilediğini ifade ediyorlar. Onur Ayı (Pride Month) esnasında ortaya çıkıp sonra kaybolan gökkuşağı temalı tasarımların yeterli olmadığını söylüyorlar.

Sadece LGBTQ+ bireyleri değil, ötekileştirilen pek çok grubu temsil etmeyi seçen bu girişimciler cinsiyet gözetmeden tasarım yapıyorlar. Farklı beden tiplerine uygun üretim yapıyorlar. Buna ek olarak tanıtım kampanyalarında güzelliğin tek bir fotmülü olmadığını vurgulayarak farklı etnisite, vücut biçimi ve ten renklerini görünür kılmaya özen gösteriyorlar.

Sosyal meseleleri dert etmenin yanı sıra kumaşları geri dönüştürerek yeni kıyafetler tasarlayan ve çevreci ürünler üreten tasarımcılar da var. Hem sosyal hem de çevresel açıdan duyarlı, ipleri eline alan yeni bir tüketici grubu yetişiyor. Değişime ayak uyduramayan, kemikleşmiş bir endüstrisinin karşısında yenilikçi küçük işletmeler tek tipe indirgenemeyen geniş bir tüketici yelpazesi için iyi bir alternatif oluşturuyor.

PAYLAŞ: DETAY

28 June

Günün menüsü… Gıda sistemlerinin dönüştürülmesi!

İyi beslenme ve sağlıklı yaşam herkesin temel hakkı. Ancak yaşadığımız dünyada bu temel haklara erişebilmenin ekonomik bir karşılığı var. Gelişmekte olan ülkelerde pek çok insanın ekonomik imkanları kısıtlı olduğundan sağlıklı beslenme imkânı neredeyse yok. Ancak bu değişiyor. Çin gibi Doğu Asya ülkeleri başta olmak üzere pek çok yerde ekonomik büyüme ile paralel olarak insanların beslenme biçimlerinin ve taleplerinin değiştiğini görüyoruz.

Küresel olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde orta sınıfın hızlı bir büyüme trendi gösterdiğine tanıklık ediyoruz. OECD’ye göre 2009’da 1.8 milyar kişinin dahil olduğu küresel orta sınıfın 2020’de 3.2 milyara, 2030’da ise 4.9 milyara ulaşması bekleniyor. Bu yeni orta sınıf daha fazla besin ve yüksek proteinli gıdalar talep edecekler.

Bu talebi karşılamak dünya çapında arazi ve su kullanımını ciddi anlamda arttıracak. Günümüzde var olan ve kötüye gitmesi beklenen iklim koşulları toprakları verimsizleştirmeye devam ediyor. Yüksek verim odaklı modern tarım teknikleri ise tükenen su ve doğal kaynaklar, ormansızlaşan araziler, şiddetli hava olayları ve atık krizleri karşısında sürdürülebilir görünmüyor.

Peki bu talebi nasıl sürdürülebilir biçimde karşılarız?
Bu sorunun cevabı çok katmanlı. Öncelikle besin üretimimizin pek çok doğal faktöre bağlı olduğunu ve aynı zamanda pek çok doğal faktörü de etkilediğinin farkına varmamız gerekiyor. Ayrıca, beslenme alışkanlıklarımızı dahi değiştirerek dünya üzerinde olumlu ya da olumsuz etki yaratma olasılığımız var.

İşte göz önüne almamız gereken çevresel ve sosyal faktörlerin kısa bir listesi:

İklim değişikliği: İklim değişikliğinin önünü kesmek için daha düşük karbon salımlı ve sera gazlarını toprakta depolamaya yönelik tarımsal yöntemler geliştirmeliyiz.
Biyoçeşitlilik: Arılar gibi polen taşıyarak bitki türlerinin devamlılığını sağlayan canlıları korumalıyız. Tarımda monokültür üretimin önüne geçerek çeşitli ürünleri bir arada yetiştirmeli ve bu sayede hasadın zararlılara, hastalıklara ve şiddetli hava olaylarına dayanıklılığını arttırmalıyız.
Su: Tarımda su kullanımını azaltmak üzere verim arttırıcı teknolojik araştırmalar yapmalıyız. Tarımsal atıkların suya karışmasının önüne geçmeliyiz.
Ağaçlandırma: Soya, palm yağı, kırmızı et, kâğıt, odun endüstrilerinde net ağaç kaybını sıfıra indirmeliyiz.
İsraf: Yıllık gıda üretimimizin üçte biri çöpe atılıyor. Üretim, dağıtım, saklama ve tüketim süreçlerinde gerçekleşen bu büyük kaybı ortadan kaldırmalıyız.
Gıda adaleti: Gıda üretiminin dünyaya erişilebilir, temiz ve adil olarak bölüşümünü sağlamalıyız.
Protein çeşitliliği: Kaynakları daha verimli kullanmak için bitkisel protein tüketimine öncelik vermeli ve hayvancılıktan dolayı meydana gelen kaynak kullanımı ve karbon salımını azaltmalıyız.
İyi beslenme: Obezite, kalp ve şeker hastalığı ile kötü beslenmeden kaynaklanan “gizli açlığa” son vermeliyiz.

PAYLAŞ: DETAY

14 June

Küresel beslenme krizi karşısında tohumculuğun değeri

Günümüzde insanlar için en büyük sağlık riskinin yetersiz beslenme olduğu konuşuluyor. Gıda alanında Nobel ödülüne eşdeğer görülen “Dünya Gıda Ödülü”nü (World Food Prize) 8 Haziran’da alan Simon Groot, insan sağlığının korunabilmesi için kaloriye değil kaliteye odaklanılması gerektiğini vurguluyor. Tohum yetiştiricisi olan Groot, yetersiz beslenmenin önüne geçmemiz için daha çok sebze ve ekin çeşidi yetiştirebileceğimizi ifade ediyor.

2017 yılında yayınlanan Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) araştırmasına göre dünyadaki ölümlerin %20’si yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilere ev sahipliği yapan Asya kıtasında bu durum oldukça belirgin. Besin değeri düşük ve karbonhidrat oranı yüksek olan pirince dayalı beslenme halk sağlığına zarar veriyor.

Tohum yetiştirici bir aileden gelen Simon Groot, 40 yıldır Asya, Güney Amerika ve Afrika’nın beslenme güçlüğü çeken bölgelerinde çiftçiler ile çalışıyor. Groot, çalışmalarıyla bu bölgelerde besin değeri yüksek sebzelerin yetiştirilmesini ve bölgenin yaşam kalitesini arttırmayı hedefliyor.

Tohum çeşitliliği

Groot, tohum kalitesinin ekin kalitesine doğrudan etki ettiğine dikkat çekerek tohumun çiftçi için önemini vurguluyor. Verimsiz tohumlar verimsiz bir hasata ve sonuç olarak açlığa sebep veriyor. Monokültür olarak adlandırılan tek ekin türüne odaklı üretim biçimi aynı zamanda ekinleri zararlı organizmalara karşı korunmasız bırakıyor. Zararlılar hızla tarla boyunca yayılıyor ve çiftçi o sezon hasat alamıyor. Bu durum, tarıma dayalı ekonomilerde ciddi krizlere sebep olabiliyor. İklim değişikliği de tohumların veriminin düşmesinde önemli bir faktör. Yüzyıllardır bölge halkı tarafından yetiştirilen ekinler, bölgenin iklim koşullarının değişmesi sebebiyle artık yetiştirilemez hale geliyor. Bu da yeni ve dayanıklı tohum türlerinin araştırılmasını gerektiriyor.

1960’lardan beri tarım sektöründe çeşitlilikten ziyade ürün miktarına odaklanılıyor. Daha büyük miktarlarda ve daha hızlı ürün alabilmek için yapay gübre, kimyasallar ve gelişmiş sulama sistemleri kullanılıyor. Ancak iklim değişikliğinin su kaynaklarımızı kısıtladığı, daha sert hava koşulları yarattığı ve toprağın giderek zenginliğini kaybettiği göz önüne alındığında bu tarım yaklaşımının artık etkili olamayacağını görüyoruz. Ekinlerin kuraklık ve sert iklim karşısında dahi yetişebilmesi ve yeterli besin değeri sağlayabilmesi gerekiyor. Tohum türlerini çeşitlendirerek yeni iklim şartlarına uygun ürünler yetiştirmeye odaklanmak dünyada giderek daha fazla insanı etkileyen yetersiz beslenmenin önüne geçebilmek için oldukça önemli.

East-West Seed tohum üreticisinin kurucusu olan Simon Groot, şirketin küçük çaplı tarım arazilerinde üretim yapan çiftçilerle çalışmaya devam ederek besleyici ancak az bilinen sebze türlerini yeniden pazara kazandırmayı hedeflediğini ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 June

İnternetten alışveriş yapmak çevreye ne kadar zararlı?

İnternet üzerinden alışveriş yapmak her geçen yıl daha da popülerleşiyor. Günümüzde, internet alışverişleri dünya çapında perakende satışların yedide birini oluşturuyor ve e-ticaret pazarının 2019’da $3,5 trilyon $ değere ulaşması bekleniyor. Ancak, hızla büyüyen bu pazarın doğrudan mağazadan alışveriş yapmaya göre çok daha büyük bir karbon ayak izi bıraktığına dair savlar bulunuyor. Peki, bu sav ne kadar doğru?

Lojistik uzmanları, bir ürünün ulaştırılması esnasında en büyük karbon salımının üreticiden tedarikçiye olan aşamadan ziyade ürünün tüketiciye ulaşma aşaması olduğunu ifade ediyor. Ancak bir ürünü mağazadan almak ve internetten sipariş etmek arasında karbon ayak izi açısından bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Mağazalardan alınan bir ürünün mağazaya hangi vasıta ile ulaşarak alındığı, tek seferde kaç ürün alındığı gibi faktörler önemli bir fark yaratabiliyor. İnternet siparişlerinde ise ürünün ağırlığı, kat ettiği mesafe, kapıda teslim alınıp alınmadığı, iade edilmesi gibi pek çok faktör devreye giriyor.

Kühne Logistics University’de yapılan bir araştırma, internetten alışveriş yapmanın mağazadan almaya göre 24 kat daha az karbon salımına sebep olduğunu öne sürüyor. İngiltere’de yapılan bir çalışmaya göre bir kargo kamyonu 80 km’de 120 kargo teslim ediyor. Müşterinin kendi başına dükkâna gidip gelmesi ise 40 km’de tek bir alışverişe hizmet ediyor.

2013’te Massachusetts Institute of Technology (MIT) bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre kargo teslimatlarının yüzde 12 ila 60’ında müşteri paketi teslim almak için evde bulunmadığından yeniden adrese uğrama zorunluluğu doğuyor veya müşteri kendi aracıyla depoya giderek teslim alıyor, bu da iki yöntem arasındaki karbon salımı farkını azaltıyor. Bu da yukarıda bahsedilen çalışmada örnek gösterilen az mesafede çok teslimat imkanının etkinliğini azaltıyor.

Bunun yanında internetten yapılan alışverişlerde iade oranının yüksek olduğuna dikkat çekiliyor. Ürünlerin beşte biri iade edilmek üzere yeniden kargoya veriliyor ve bu da ürünün karbon ayak izini ikiye katlıyor. Günümüzde artan bir ilgi gören hızlı teslimat seçeneği ise kargo araçlarının az sayıda ürün ile teslimata çıkarak daha çok sefer yapmasına sebep oluyor. Bu da normal hızda yapılan teslimata göre üç kat daha fazla karbon salımı demek.

Yine de tek seferde tek bir ürünün satın alındığı dükkân alışverişlerine kıyasla internet alışverişi hala daha masum bir seçenek. Bir araştırmaya göre, tek bir ürün satın alarak ortalama yarısı dolu bir otobüste yolculuk ettiğimizde internetten getirtmeye göre yedi kat daha fazla karbon salımına sebep oluyoruz. Ancak toplu taşıma araçları alışveriş yapan kişiden bağımsız olarak zaten hareket halinde olduğundan yapılan alışverişin fazladan bir salım yaratmamış oluyor.

Sonuç olarak büyük resme baktığımızda mağazadan ve internetten alışveriş yapmanın çevreye etkileri bakımından genel bir karşılaştırma yapmak oldukça zor. Hesaba katılması gereken çok sayıda faktör olduğundan her satın alım için ayrı ayrı değerlendirme yapmak gerekiyor. Yine de karbon salımını azaltmak için yapabileceğimiz birkaç eylem şu şekilde özetlenebilir:

• İhtiyaçları biriktirerek alışverişi tek seferde gerçekleştirmek
• Yakın yerlerden alışveriş yapmak
• Yürüyerek, bisiklet veya toplu taşıma aracılığıyla ulaşım sağlanabilecek yerlerden alışveriş yapmak
• Kargoyu zamanında teslim almak
• Hızlı teslimat yerine normal sürede teslimatı tercih etmek
• Ürünleri dikkatli seçmek, iade gerektirmeyeceğinden emin olmak

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Demokrat Senatör Brian Schatz ile FED Başkanı Jerome Powell arasında iklim değişikliğine dair tartışma

Geçtiğimiz Ocak ayında Senatör Brian Schatz, 19 senatörün de imzaladığı bir mektup ile, Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’a iklim değişikliğinin Amerikan finansal kuruluşlarında neden olduğu riskleri ve merkez bankasının bu riskleri nasıl değerlendirdiğini sordu.

Powell, yanıtında FED’in iklim değişikliğine, sistemik bir sorundan çok ciddi hava olayı kapsamında ve sisteme yönelik olası şok çerçevesinden baktığını açıkladı. Powell, kısa dönem analiz ve gözlemlerin uygulanabilir olmadığı, uzun döneme yayılan olası bazı risklerin ölçümlenmesinin zor olduğunu belirtti ve “Bu nedenle, böylesine uzun dönemli ya da riskleri ölçmenin zor olduğu durumlarda bakış ve ölçümlerimizi geliştirmek için akademisyenler, personelimiz ve diğer uzmanlar tarafından sürdürülen araştırmalara güveniyoruz.” diye ekledi.

Oysa ki araştırmacıların ve dünyadaki birçok merkez bankasının, finansal kurumların denetiminde ve para politikasının oluşturulmasında iklim risklerinin daha fazla dikkate alınması için giderek daha fazla baskı yapmakta oldukları biliniyor.
Mart ayında, San Francisco FED’in kıdemli politika danışmanı Glenn Rudebusch da, “Yatırımcılar düşük karbonlu bir gelecek için varlıkları yeniden değerlerken, uzun vadeli risklerin de kısa vadeli sonuçları olabilecektir.” saptamasını yaptı.

Powell’ın yanıtının Schatz’ı tatmin etmediğini, paylaştığı yazısında “yanıtlar çöptü” açıklaması ile belirtti. Bununla birlikte, merkez bankasının “çevresel finansal balonu” görmezden geldiğini öne sürüyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Sürdürülebilirlik, IOSCO’nun 2019 İş Planı kapsamında öncelikli konuları arasında

Uluslararası Menkul Kıymet Komisyonları Örgütü (IOSCO)’nün bir araya gelerek menkul kıymetler düzenleyici ve denetleyicilerinin karşılaştıkları öncelikli konuların tartıştığı yıllık toplantıların 44’üncüsü bu yıl Sydney’de gerçekleştirildi. 

IOSCO Başkanlar Komitesi’ndeki tüm üyelerin katıldığı yıllık genel toplantıda 2019 yılına dair öncelikli konular görüşüldü. Öncelikli konular kapsamında sürdürülebilirlik finansmanı da yer aldı.

Genel Kurul’da geçen yıl oluşturulan IOSCO Sürdürülebilirlik Finansı Ağı’nın çalışmaları ve diğer organizasyonlar tarafından yürütülen girişimleri görüşüldü ve gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir finans konusunda Büyüme ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi’nin (GEM) yayınlamayı planladığı bir rapora da dikkat çekildi.

 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

İngiltere Merkez Bankası, sigorta sektöründe iklim değişikliğinin finansal etkilerini değerlendirmek için bir çerçeve oluşturdu.

İngiltere Merkez Bankası, Mayıs ayında farklı sektörlerden bir araya gelen uzmanların oluşturduğu bir çalışma grubunun hazırladığı, fiziksel iklim değişikliğinin finansal etkilerini ölçümlemek konusunda bir çerçeve sunacak bir rapor yayımladı.

Temmuz 2018’de İngiltere Merkez Bankası, fiziki iklim risklerinin etkilerine ve ağır hava koşulları modellemelerine odaklanacak, reasürans sektörü uzmanlarından oluşan bir çalışma grubu kurulmasına önayak olmuştu. Grubun kurulmasında, iklim değişikliğinin yükümlülükler üzerinde yaratacağı potansiyel finansal etkinin değerlendirilmesi için uygulayıcılara bir çerçeve oluşturmak, iyi örnekleri ve vaka analizleri paylaşılması amaçlanmıştı.

Temmuz 2018’den Mart 2019’a kadar gerçekleştirilen bir dizi atölye çalışması sonucunda, çalışma grubu sigorta sektöründe halihazırda var olan araçları kullanarak riskin ve etkinin değerlendirilmesini sağlayacak bir altı aşamaları bir çerçeve oluşturdu.

Çerçevenin ilk aşaması faaliyet kararlarının belirlenmesini, ikinci aşama önceliklerin tanımlanmasını, üçüncü aşama bir arka plan araştırmasının gerçekleştirilmesini, dördüncü aşama uygun araçların değerlendirilmesini, beşinci aşama etkinin hesaplanmasını ve son aşama raporlama ve harekete geçmeyi kapsıyor. Bankanın hazırladığı çalışmanın tamamına buradan erişebilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Avrupa Merkez Bankası, iklim değişikliği ve finansal istikrar üzerine bir çalışma yayımladı.

Avrupa Merkez Bankası, Financial Stability Review kapsamında Mayıs ayında iklim değişikliğinin hangi kanallar üzerinden finansal istikrarı etkileyebileceğini ve ayrıntılı veri kullanımı yardımıyla Avro bölgesi finansal kuruluşlarının maruz kaldığı iklim değişikliği kaynaklı riskleri gösteren bir çalışma yayımladı.

Araştırma kapsamında yapılan analizler, piyasaların riskleri doğru şekilde fiyatlamaması halinde ilkim değişikliği ile ilintili risklerin Avro bölgesi için sistemik bir hale gelme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Bu sebeple, çalışmada daha fazla verinin karşılaştırılabilmesi ve risk değerlendirilmesi için daha kapsamlı bir çerçeve oluşturulması adına daha derin bir analizin gerektiği belirtilmiştir.

Çalışmada, giriş bölümünün ardından fiziki risklerin finansal istikrarı doğrudan etkilediği ve geçiş sürecinin düzenlemeler gerektirdiği vurgulanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, Avro bölgesindeki finansal kurumların maruz kaldığı geçiş riskleri incelenmiş, dördüncü bölümünde iklim değişikliği riskleri ve finansal istikrar ile ilişkili politika girişimleri üzerinde durulmuştur. Politika girişimleri kapsamında, Avrupa Komisyonu, Finansal İstikrar Kurulu (FSB), Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA), Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı (NGFS), Avrupa Sistemik Risk Kurulu (ESRB) gibi kuruluşların çalışmaları irdelenmektedir.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Hayvancılık yapmanın farklı bir yolu daha var

 Medyada çıkan birçok haber, iklim değişikliğinin önüne geçmek için insanların günlük hayatında yarabileceği en büyük etkinin et yemeyi kesmek olduğunu söylüyor. Çünkü, hayvancılık sera gazı emisyonuna en fazla sebep olan alanlardan biri. Sadece hayvanları -özellikle inekleri- gıda üretim sistemimizden çıkararak gezegeni kurtarmak mümkün. Bu gelişmelere paralel olarak günümüzde “etsiz et” anlayışı popülerlik kazanmaya ve birçok zincir restoranda kendine yer edinmeye başladı.

Bu iyi niyetli girişimlere rağmen iklim değişikliğinde asıl fark yaratan konu insanların hayvanları nasıl yetiştirdiği ve yönettiği. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization – FAO) tarafından 2013 yılında yayınlanan rapora göre hayvancılık insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor, bunların yüzde 42’si sığır eti üretiminden kaynaklı. Emisyona sebep olan ana unsurlar; yem üretimi ve işlenmesi, bağırsak kökenli fermantasyon (hayvanın gıdayı nasıl sindirdiği) ve gübre yönetimi. Ancak, bu unsurların iklim değişikliğine etkisi hayvanların nasıl yetiştirildiğine göre değişiyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sığırların yaklaşık yüzde 97'si yaşamlarının son dört ila altı aylık kısmında günlerini çok dar alanlarda birbirlerine çok yakın olarak ve çok fazla atık üreterek geçiriyorlar. Bu hayvanların ürettiği atıklar yüksek miktarda sera gazı salımına sebep oluyor ve su kaynaklarını kirletiyor.

Et içeren atıştırmalıklar üreten EPIC Provisions şirketi, sığır eti tedarikçilerinden biri olan White Oak Pastures ile yaptığı 2017 yaşam döngüsü değerlendirmesinde genel yargının aksine, onarıcı hayvancılık yöntemiyle yetiştirilen ineklerin topraktaki karbon depolamada yardımcı olabileceğini kanıtlıyor.

White Oak Pastures üretim çiftliğinde çalışan Will Harris 25 yılı aşkın süredir bozulmuş meşe alanlarını planlı bir otlağa dönüştürme gibi yeni birtakım tarım yöntemleri geliştirerek şirketin üretim çiftliğini bir ekosisteme dönüştürdü. Harris’in geliştirdiği bütünsel planlı otlatma modeli ile hayvan sürüleri otlanırken; gübre, idrar ve ölmüş bitkiler toprağa karışıyor. Bu maddeler toprak ekosistemine dahil olarak gübre böcekleri ve diğer faydalı böcekler tarafından kaynak olarak kullanılıyor. Bu böcekler ise toprağın havalandırılmasını sağlıyor.

Ayrıca tüm bu türleri beraber otlatmak, çiftlik ekosisteminin sağlığını da destekliyor. İnekler çimenlik otları, keçiler yabani otları otlarken kümes hayvanları da toprağı gagalarıyla didikleyerek böceklerle besleniyor. Bu bütünleşik döngü sistemi diğer onarıcı uygulamalarla birlikte Oak Pastures çiftliğinin kırmızı kil toprağını verimli bir toprağa dönüştürdü.

Sera gazı emisyonlarının üçte biri gıda sistemlerinden geliyor ve bunların %80’i ise tarım kaynaklı. General Mills şirketi 2017’de çiftlikte bir yaşam döngüsü analizi yaparak genel sera gazı ayak izini analiz etti. Analiz sonuçları hem şaşırtıcı hem de etkileyici: Oak Pastures’ün toplam karbon emisyonlarının yüzde 85'ini telafi ettiğini gösterirken ve sığır eti emisyonlarının telafisinin ise %100’ün üzerinde olduğunu belirtiyor. Üretilen her kilogram sığır eti için, çiftliğin bitki ve topraklarında 3,5 kg karbon tutuluyor. Başka bir deyişle çalışma, geleneksel bir sığır eti operasyonundan farklı olarak, White Oak Mill’in etinin bir “karbon yutağı” olduğunu ortaya koyuyor.

Harris’in hayvancılıkta uyguladığı onarıcı tarım yöntemleri gibi iklim eylemleri, doğal kaynakların önlenemez yok oluşunu yavaşlatıyor ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltıyor. Bu yöntemler gerçekten de çözümün bir parçası olabilir. İnekleri tamamen sistemimizden çıkarmak iklim değişikliğine bir çözüm değil çünkü sağlıklı ekosistemler hayvanları da içeriyor. White Oak Mill hayvanların ve onarıcı uygulamaların pozitif etki gücünü gösterirken çiftlikleri çeşitli ve gelişen bir ekosistem olarak ele alıyor.

Gıda sistemimizde anlamlı bir değişim olması için gıda şirketlerinin gücüne ihtiyaç var. Gıda şirketlerinin tedarik zincirlerini incelemesi ve gezegenimizi gıda yoluyla yeniden canlandırmak için yeni yollar belirlemesi gerekiyor.

 

PAYLAŞ: DETAY

13 June

IMF Yönetim Kurulu, Paris Anlaşması iklim stratejileri için mali politikaları gözden geçiren bir duyuru yayımladı.

IMF (Uluslararası Para Fonu) Yönetim Kurulu, 2015 Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme stratejilerinin uygulanmasına ve afet riski olan ülkelerdeki kırılganlıklara değinmek amacıyla, mali politikaların rolü ve tasarımı konusunda ülkeler seviyesinde rehber sunan bir çalışmayı paylaştı.

Araştırmanın iklim değişikliği etkilerini hafifletme tarafında, kapsamlı karbon vergileri, salım alım satım sistemleri, yakıtlar üzerinde vergiler ve enerji verimliliği teşvikleri gibi bir dizi aracın karbon salımı, mali gelirler, hava kirliliği ölümleri ve ekonomik refah üzerinde ne gibi etkiler yarattığını hesaplayarak sunan bir tablo paylaşılmaktadır.

İklim değişikliğine uyum tarafında ise, çalışma kırılgan durumdaki ülkelerde iklime dirençli yatırımların ötesinde bütünsel bir stratejinin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.

Sunulan çalışmada, IMF’nin uzmanlığı, evrensel üye yapısı ve finans bakanlarıyla sık iletişimi göz önüne alındığında iklim taahhütlerinin ülkelerin mali ve makro politikaları için etkileri konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere diğer kuruluşlarla çalışarak önemli bir rol oynayabileceği vurgulanmıştır.

IMF Yönetim Kurulu’nun hazırladığı çalışmada öne çıkan diğer konular aşağıda özetlenmektedir:
• Alternatif uyum politikalarının etki analizlerinin periyodik güncellenmesi
• Her birinin kendi gündemi ve karşılaştırmalı üstünlüğü korunarak uluslararası kuruluşlarla işbirliği
• IMF tarafından yürütülen farklı kapsamdaki işlerde yakın işbirliği
• Uyum politikalarında, risk yönetiminde ve etkilerin azaltılması çerçevesine yoğunlaşarak IMF’in iklim değişikliğine yaklaşımı konusundaki gözetimine yönelik bir rehber geliştirilmesi.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

ESMA, MiFID II, AIFMD, UCITS Direktifleri kapsamında Avrupa Komisyonu’nun sürdürülebilirlik eylem planını destekliyor.

Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (European Securities and Market Authority- ESMA), Avrupa Komisyonu’nun Sürdürülebilirlik Eylem Planı’nı desteklemek için Avrupa Komisyonu Sürdürülebilir Finans girişimlerine teknik tavsiyeler sundu.

ESMA, teknik tavsiyeler hakkında kamuya açık görüş alma ve toplantılar düzenledikten ve Menkul Kıymetler ve Piyasalar Paydaş Grubu’nun (Securities Markets Stakeholder Group -SMSG) da görüşlerini dikkate aldıktan sonra bir fayda maliyet analizi gerçekleştirdi.

Bununla birlikte ESMA, uyumu sağlamak için sonuç raporunu benzer gündemi bulunan Avrupa Sigorta ve Emeklilik Otoritesi (European Insurance and Occupational Pensions Authority- EIOPA) ile işbirliğiyle gerçekleştirdi.

İki nihai rapor, Avrupa Komisyonu’na yatırım şirketleri ve yatırım fonları ile ilgili çevresel, sosyal ve yönetim hususları ile ilgili olarak sürdürülebilirlik risk ve faktörlerinin yatırım hizmetleri (Avrupa Finansal Hizmetler Piyasası Direktifi- MiFID II) ve yatırım fonları (Alternatif Yatırım Fon Yönetimi Direktifi -AIFMD) ve UCITS düzenlemelerine entegrasyonu konusunda teknik danışmanlık içermekte.

ESMA'nın çevresel, sosyal ve yönetimsel faktörleri içeren ve kredi derecelendirmesinde kullanılabilir raporlamalara ilişkin devam etmekte olan çalışmasının sonuç raporunun da Temmuz 2019 sonunda yayınlanması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve yirmi kurumsal yatırımcı, TCFD önerilerini uygulamak için yeni bir rehber oluşturdular.

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UN Environment Finance Initiative UNEP FI) tarafından çağrı yapılan on bir ülkeden yirmi kurumsal yatırımcı, iklim değişikliğinin yatırımcı portföylerine olan etkisini değerlendirmek için İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) önerilerine paralel bir şekilde kapsamlı bir rehber oluşturdular.

Rehber, yatırımcılar için en güncel yaklaşımlar ve araçların bir derlemesini içermektedir. Aynı zamanda yirmi kurumsal yatırımcının metodolojilerinin detaylarına ve tecrübelerine yer verilmiştir.

Rehberde öne çıkan bazı önemli bulgular aşağıdadır:
Yatırımcılar düşük karbonlu ekonomiye geçişte % 13,6 oranında bir risk ile karşılaşacaklardır. En büyük 500 yatırım yöneticisi için yönetimleri altındaki varlıkların 81.2 Trilyon ABD $ olduğu kabul edilmekte ve bu durumda değer kaybı tutarı 10.7 Trilyon ABD $ olmaktadır.
2°C senaryosunun gerçekleştiği dünyada yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ değerinde “yeşil kâr” yaratılabilir. Daha güçlü iklim politikaları, şirketlerin yeşil kâr yaratması için potansiyelin artması anlamına geliyor. 2 derece senaryosunda 30.000 şirketin yaratacağı toplam yeşil kâr yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ olarak hesaplanıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye dönüşümden kaynaklananlar da dahil olmak üzere, iklim kaynaklı riskler sektörel farklılıklar göstererek oldukça belirgin hale gelmektedir. 1,5°C senaryo şartlarında, politika riskine en çok maruz kalan sektör kamusal hizmetler (-50,6%) olmasına rağmen sektör tüm portföyün iklim kaynakları riskine %10’dan az katkıda bulunmaktadır. İmalat sektöründe risk %16,5 oranında azalmakta ancak %46,7 ile en yüksek katkıyı bu sektör sağlamakta.
Düşük karbon teknolojisinin fırsatları riskleri dengelemektedir. 3°C, 2°C ve 1,5°C senaryolarında bir portföydeki toplam teknoloji fırsatları kayıpları dengeleyecektir. Söz edilen senaryolarda portföy değerleri sırasıyla %3,21, %6,9 ve %10,74 oranlarında artmaktadır.
Devletlerin gecikmeleri halinde yatırımcılar daha fazla riskle karşılaşmaktadır. Devletler GHG salımlarını azaltmak üzere iklim politikalarını uygulamakta gecikirlerse, iklim politikalarını hızlı etki edecek şekilde istikrarlı ve düzgün uyguladıkları senaryoya göre yatırımcıların yönetimi altındaki varlıklarda 1.2 Trilyon ABD doları kadar bir kayıp oluşacaktır.

PAYLAŞ: DETAY

13 June

Dünya Okyanus Günü: Okyanuslarımızı tehdit eden unsurlar

Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası topluluklar, okyanusların yaşamımızdaki önemini vurgulamak ve bu hayati kaynağın korunmasında karşılaşılan zorlukları göstermek için 2009 yılında 8 Haziran’ı Dünya Okyanus Günü olarak kutlamaya başladı.

Okyanuslar, birçok tür için beslenme kaynağı, iklim ve hava olaylarında önemli bir role sahip. Bu nedenle okyanusların saflığını ve içinde barındırdığı tür çeşitliliğini korumak çok önemli.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bu konuyla ilgili olarak kadınların okyanuslardaki kirlilik ve iklim değişikliğinden orantısız bir şekilde olumsuz etkilendiğini ve okyanustan sağlanan faydalardan eşit şekilde yararlanmadıklarını belirtti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle yüzleşmenin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin okyanusla alakalı hedeflerine ulaşmak için de elzem olduğunu da ekledi.

Günümüzde okyanusların karşı karşıya olduğu belli başlı tehlikelere bakacak olursak:
• BM’nin yaptığı hesaplamalara göre her yıl yaklaşık 13 milyon ton plastik okyanuslara sızıyor.
• UNESCO’ya (BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) göre okyanuslardaki plastikler her yıl bir milyon deniz kuşunun ve 100,000’den fazla deniz memelisinin ölümüne sebep oluyor.
• Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum - WEF) tarafından yayınlanan rapora göre okyanuslara aynı miktarda çöp atmaya devam edersek 2050 yılında okyanuslardaki plastiklerin toplam ağırlığı balıkların toplam ağırlığını geçecek.
• Artan kıyı erozyonu milyonlarca ton yeraltı çöpünü derin okyanus kanyonlarına taşıyor. Bu toksik atıklar ve plastikler onlarca yıl okyanuslarda kalıyor.
• İklim değişikliği okyanus asitlenmesine ve okyanus sıcaklığının yükselmesine neden oluyor.
• Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute – WRI) 2050 yılına kadar dünyadaki neredeyse tüm mercan resiflerinin tehlike altına gireceğini, %75’inin ise çok tehdit tehlike altında olacağını söylüyor. Deniz yaşamının %25’i hayatlarını sürdürmek için mercan resiflerine bağlı.
• Gübreler ve böcek ilaçları okyanuslara farklı türlerin üreme süreçlerine etkileme gibi geri döndürülemez zararlar veriyor.
• Aşırı avlanma da okyanuslar için başka bir büyük tehdit. Örneğin, Kanada’da morina balıklarının aşırı avlanması türün nesli tehlikede türler arasına girmesine sebep oldu
 

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Çalışan Aktivizmi: Güçlenen ve sesini daha çok duyurabilen bir paydaş grubu ortaya çıkıyor

Geçtiğimiz yıllarda uluslararası faaliyet gösteren birçok büyük şirkette çok sayıda çalışan aktivizmi örneği görüldü. Çalışanlar, şirket yatırımları ve ortaklıklarından işyeri ve ücretlendirme koşullarına kadar pek çok konu üzerinde bir araya geldiler. İmza kampanyaları, yürüyüşler, eylemler düzenleyerek cinsel istismar, göçmenlik, taşeron işçi hakları gibi insan haklarını ilgilendiren konularda seslerini duyurdular.

Aktivizm örnekleri en çok teknoloji sektöründe görülse de tüm sektörler bu konuda ilerleme gösteriyor. Business for Social Responsibility (BSR) kuruluşunun 29 Nisan’da yayınladığı Five-Step Approach to Stakeholder Engagement (Paydaş Katılımına Beş Adımlı Yaklaşım) raporunda son sekiz yılda firmalarda sürdürülebilirlik ve insan hakları alanlarında yaşanan gelişmeler ele alınıyor. Raporun en önemli bulguları arasında büyük bir etki potansiyelini elinde bulunduran yeni bir paydaş grubunun, yani çalışanların analizi yer alıyor.

Günümüzde çalışanların şirket değerlerine olan duyarlılığının arttığını görüyoruz. Bunun sonucunda çalışanlar, şirketlerin yatırımlarını ve çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansını yakından takip ediyor, gerektiğinde şirket faaliyetleri konusunda toplumsal farkındalık yaratmak için çalışmalar düzenliyorlar. Çalışanların girişimleri şirketi topluma yönelik şeffaflığını ve hesap verebilirliğini arttırıyor. Bu durum da çalışanları şirketlerin halkla ilişkiler ve pazarlama performansları üzerinde büyük bir etkiye sahip kılıyor, paydaşlar ile hissedarlar arasındaki iletişim artıyor.

Nisan ayında Amazon çalışanları tarafından başlatılan ve şirketlerinin iklim değişikliğine yönelik daha aktif çalışmalar gerçekleştirmesini talep eden imza kampanyasını yaklaşık 7,700 çalışan imzaladı. Şirketin kapsamlı yenilenebilir enerji projeleri olmakla beraber lojistik faaliyetleri dolayısıyla ciddi bir karbon ayak izi de bulunuyor.

Şirketin sorumluluk almasını talep eden kampanyanın uluslararası medyada büyük yankı uyandırmasının ardından konu hissedarların yıllık toplantısında değerlendirmeye alındı. Sonuçta iklim eylemi talepleri hissedarlar tarafından reddedilse de kampanyayı temsil eden çalışanların davet edildikleri toplantıda sunum yaparak vizyonlarını ifade etme imkânı bulmaları büyük bir değişime gidildiğini gösteriyor. Hissedarlara danışmanlık yapan iki büyük firma, ISS ve Glass Lewis ise kampanyayı desteklediklerini açıkladılar. Bu durum iş dünyasının çalışanları şirket kararlarında etkili bir paydaş grubu olarak tanımaya başladıklarının bir göstergesi.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Okyanuslardaki plastik kirliliğinin çözülememesinin 3 temel sebebi

Uzun yıllardır mücadele edilen bir çevre sorunu olan plastik kirliliği, tüm girişimlere rağmen henüz ortadan kaldırılabilmiş değil. Aksine, büyüyerek varlığını koruyor. Şu an okyanuslarımızda dolaşan 150 milyon ton plastik atığına her yıl 8 ton ekleniyor. Giderek daha kritik ve çözümü zor hale gelen plastik krizi, aşırı ve sorumsuz tüketimimizin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çözüm için bir araya gelen kurumların henüz bir sonuç elde edememesinin ise 3 temel sebebi var.

1. Plastik sorununun kaynağı konusunda anlaşamıyoruz. Bazıları için sorunun kaynağı plastiklerin okyanuslara karışmasına neden olan bir altyapı yetersizliği iken, bazıları için plastik atıkların toplanıp geri dönüştürülmemesi, bazıları için ise tek kullanımlık plastiklerin yaygınlığı. Ekonominin ve günlük yaşantımızın her alanına yayılmış olan plastik, tek bir bölge, sektör veya etkinin ortadan kaldırılması ile çözülemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu bir problem. Okyanuslardaki atığın temizlenmesinin tek başına bir çözüm olamayacağı gibi çözümü geri dönüşümde veya tek kullanımlık plastikleri tamamen ortadan kaldırmak da bütüncül bir yaklaşım değil. Plastiğin hayatımızdaki yerini değerlendirerek sadece belirtileri ortadan kaldırmaya değil, bütünlüklü bir dönüşümü hedeflemeliyiz.

2. Açık konuşamıyoruz. Plastik sorununu çözmeye çalışırken “güvenli” ifadeler kullanmaya meyilli oluyoruz. Ezberlenmiş ifadeler, kalıp düşünceler açık fikirli olmamıza, sorunu açıkça görerek fikir yürütebilmemize engel oluyor. Sorunu sadece kendi açımızdan görüyor, başkalarını dinlemiyoruz. Bu durum kurumlar arasında iletişimsizliğe neden oluyor.

3. İş birliği sağlayamıyoruz. Küresel bir sorun olan plastik kirliliğinin üstesinden gelebilmek için tüm paydaşların iş birliği içinde olması gerekiyor. Bunun için de ortak bir vizyona sahip olunması çok önemli. Ancak paydaşların aynı hedeflere sahip olmadığı, dolayısıyla ortak bir plan çerçevesinde hareket edilemediği görülüyor. “İş birliği” sürdürülebilirliğin vazgeçilmez bir parçası ancak bunun sağlanabilmesi için tüm paydaşların iletişim içinde olması ve birbirlerinin bakış açılarını göz önünde bulundurarak ortak hedeflerde anlaşabilmesi gerekiyor.

Okyanuslardan karaya dönecek olursak, bu çok katmanlı sorunla baş edemeyeceğimizi düşünüp günlük rutinlerimize dönmemiz çok olası. Fakat bu soruna çözülebilir bir sorun olarak bakmak bizim elimizde. Okyanuslardaki plastik kirliliği çok sayıda paydaşı ilgilendiren bir sorun olduğundan pek çok bakış açısının bir arada değerlendirilmesi gerekiyor. Aktif ve doğrudan bir iletişim içerisinde olmaya, birbirimizi anlayarak uyum içinde çalışmaya ihtiyacımız var. Ancak ortak hedefler ve idealler eşliğinde harekete geçerek ve bütün paydaşların kaynaklarını bir amaca yönlendirerek insan dahil olmak üzere milyarlarca canlı hayatını tehlike altında bırakan plastik sorununa bir çözüm getirebiliriz.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Lekeli kıyafetler

Özellikle 2013’te gerçekleşen Rana Plaza felaketinden sonra dünyanın gözü Batılı moda markalarının tedarik zincirlerinde. Kaliforniya Üniversitesi’nin yayınladığı bir rapor tedarik zincirlerinin sadece fabrikalarla sınırlı olmadığını aynı zamanda ev işçiliğine de uzandığını ortaya koydu. Bu rapor tedarik zincirlerinin transparanlıktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne seriyor.

Rapor bu zamana kadar tekstil endüstrisinde ev işçilerinin çalışma koşullarını ele alan en kapsamlı rapor. Rapor, çocuk işçi ve zorla çalıştırılma gibi konular da dahil olmak üzere ev işçiliği uygulamalarının acı gerçeklerini gözler önüne seriyor. Görüşülen ev işçilerinin %19’u 10-18 yaş arasında ve aralarında en genç olanının yaşı 10.

Görüşülen işçilerin çoğu kıyafetlerin nakış, püskül süslemesi, saçak takma, boncuk işi ve düğme dikme gibi “final dokunuş” işlerini yapıyor. Hiçbiri herhangi bir sendikaya üye değil ve çalıştıklarına dair herhangi bir yazılı belge yok. Kadınların 99%’undan fazlası Hindistan yasalarının belirlediği asgari maaşın altında çalışıyor. Bu işçilerin yaklaşık %85’i Amerika ve Avrupa Birliği’ne ihraç edilen tekstil ürünlerinin tedarik zincirlerinde çalışıyor.

Hindistan, Çin’den sonra 13 milyon fabrika çalışanıyla dünyanın en büyük ikinci tekstil üreticisi ve ithalatçısı. Çağdaş kölelik alanında uzman Siddharth Kara’nın yayınladığı Lekeli Kıyafetler (Tainted Garments) adlı rapora göre milyonlarca kişi kayıt dışı olarak evlerde çalışıyor. Bunların çoğu dışlanan etnikgruplardan gelen kadın işçiler. Bu kadınların çoğu saatte sadece 15 kuruş için uzun saatler boyunca tehlikeli koşullarda çalışıyor. Bu insanların tedarik zincirlerinin onlara sunduğu sömürü çalışma koşullarına boyun eğmekten başka şansları yok.

Siddharth Kara ev işçilerinin moda tedarik zincirinin en altında yer aldıklarını, enformel çalıştıkları için tazminat hakkı bile olmayan insanlar olduklarını ifade ediyor. Ayrıca, devletin bu duruma hiçbir düzenleme ve müdahale yapmamasının da bu durumu işçiler için daha da kötü bir hale getirdiğini savunuyor. Raporu hazırlayan araştırmacılar, ev işçilerinin sesini duyurmak ve bu durumun önüne geçecek adımların atılmasını umarak, 1452 farklı ev işçisiyle görüştü.

Ev işçiliği, genelde kadın işçilerin çoğunlukta olduğu evden ya da küçük, merdiven altı atölyeler de denilen mekanlarda bir şirket ya da marka için taşeron olarak çalışmasına deniyor. Ev işçiliği özellikle Hindistan, Bangladeş, Vietnam ve Çin gibi endüstrinin en korumasız olduğu ülkelerde moda tedarik zincirinin yapıtaşı haline gelmiştir. Ancak bu durum artık tüm dünyaya yayılmış durumda. Örneğin, İtalya’da lüks markalar için kayıt dışı çalışan ev işçilerinin haklarını konu alan bir makale New York Times dergisinde yayınlandı.

Siddharth Kara ev işçilerinin gördüğü zararın ve sömürünün evlerde çalıştıkları zaman dilimiyle sınırlı olmadığını sırt ağrısı, görme bozukluğu gibi hastalıklar da dahil olmak üzere pek çok yaralanma ve kronik hastalığa da maruz kaldıklarını dile getiriyor. Görüşülen işçilerin tamamının geçim kaynaklarını kaybetmek ya da ailelerine bir zarar geleceği korkusuyla isimlerini gizlediği raporda belirtiliyor.

Markaların ve şirketlerin çoğu tedarik zincirlerinde yer alan bu iş gücünün, ev işçiliğinin ve işçilerinin çalışma şartlarının farkında değil. Uzman Kara, bu marka ve şirketleri ifşa etmek istemediklerini çünkü markaların taşeron anlaşmalarını fes etmesi halinde ev işçisi kadınların ekonomik kaynaklarını tamamen kaybedeceğini belirtti. İfşa yerine, bu araştırmanın şirketlerin ve markaların şeffaflığa ve çalışan hakları konularına yatırım yapmalarını önerdiğini belirtti.

PAYLAŞ: DETAY

30 May

Çevresel Adaletsizlik: Güneydoğu Asya Batı’nın yolladığı atık dağlarına tepki gösteriyor

Geçtiğimiz yıldan beri Filipinler, Endonezya ve Vietnam gibi Güneydoğu Asya ülkelerinin kıyılarında, batı ülkelerinden gelen atık yığınları birikiyor. Diğer yandan, Avrupa ve ABD’den yığınlarla ithal edilen toksik plastikler Malezya’yı zehirliyor. Ancak Güneydoğu Asya ülkeleri, bu çöp yığınlarını geldikleri yerlere geri göndereceğine söz vererek bu durumun artık değişmesini talep ediyor.

Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Kanada hükümetinin 2013 ve 2014'te Filipinler'e ihraç ettiği 1500 ton atık içeren 69 konteyneri geri almaması halinde Kanada'yla diplomatik bağlarını koparacağını söyledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Salvador Panelo ise “Filipinler yabancı bir ulus tarafından çöp kovası olarak kullanılamaz.” dedi. Bu sözler, bölgede Tayland, Malezya ve Vietnam gibi ülkelerin bu duruma karşı olan tepkisini özetler nitelikte.

23 Nisan’da Malezya’da gerçekleşen bir soruşturma, İngiltere, Avustralya, ABD ve Almanya’nın atıklarını yasa dışı yollarla Malezya’ya döktüğünü ortaya koydu. Malezya Çevre Bakanı Yeo Bee Bin bu durumun kabul edilemez olduğunu ve bir an önce atıkları geldikleri ülkeye geri yollayacaklarını söyledi. Yeo sözünün arkasında durarak İspanya’dan Malezya kıyılarına atılan beş çöp konteynerini ve İngiltere, ABD, Avustralya, Japonya, Fransa ve Kanada’dan yasa dışı yollarla ithal edilen 3000 ton plastik atığı derhal iade edeceğini açıkladı.

Pek çok insan bu uygulamaların artık gelişmiş ülkelerin kendi atık problemlerini gelişmekte olan ülkelerin omzuna yüklemek yerine, sorumluluğu almalarını sağlayacak tek yol olduğunu düşünüyor. Dünyadaki plastik atıkların yalnızca %9’u geri dönüştürülüyor, geri kalanı ya Güneydoğu Asya’daki çöplüklerde çürümeye bırakılıyor ya da yakılarak etrafa zehirli gazlar yayıyor.

Penang Tüketiciler Derneği araştırma görevlisi Mageswari Sangaralingam “Malezya hükümeti tüm dünyaya topraklarımızın çöplüğe dönüşmemesi için sınırlarımızı korumakta ne kadar ciddi olduğumuzu gösterdi” dedi. Malezya’ya gelen plastik atıkların önemli bir kısmının “pis, karışık ve düşük dereceli” olduğunu yani işlenemez durumda olan zehirli dökümler olduğunu söyledi.

Güneydoğu Asya için problem 2018’de Çin’in çevresel sonuçları yüzünden dünyanın geri kalanından plastik atık alımını ve geri dönüşümünü durdurmasıyla başladı. 2016’da dünyadaki plastik, metal ve metal atıklarının neredeyse yarısının Çin’e ihraç edildiğini ve sadece Birleşik Krallık’tan gelen atıkların 10.000 olimpik havuzu dolduracak miktarda olduğunu düşünürsek bu karar başka sorunları beraberinde getirmiş oldu. Atık yasağı sonrası hem konum olarak yakın olduğu hem de yasal düzenlemeleri çok daha gevşek olduğu için Güneydoğu Asya’daki ülkeler, Çin’in yerini dolduracak iyi bir alternatif haline geldi.

Malezya Çin’den yönlendirilen atıkları karşılayan ülke oldu. Greenpeace’in verilerine göre Malezya’da 2016 yılında 168.500 ton olan plastik atık ithalatı 2018 yılının ilk yarısında 456.000 tona yükseldi. Bu durumun çevresel ve sosyal maliyeti ise çok daha yüksek.

Basel Anlaşması, gelişmekte olan ülkelere rızası olmadan geri dönüştürülemez ve zehirli plastik atıkların ithal edilmesini durdurmak amacıyla değiştirildi. Ancak, anlaşma 2020’de uygulanmaya başlayacak ve Güneydoğu Asya’daki tüm ülkeleri kapsamıyor.

Güneydoğu Asya’daki hükümetler ne kadar sorunu çözmek için adım atmış olsalar da atıklar ülkelerine gelmeye devam ediyor. Örneğin, Endonezya’da son beş ayda toplamda 60 yabancı tehlikeli atık Riau Adası’na atıldı. Avustralya’nın bir belediyesine ait atıklar ise Filipinler gümrüğünü atlatmak için yakıt olarak etiketlenmiş durumda bulundu.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı'ndan açık çağrı

İngiltere Bankası Başkanı Mark Carney, Fransa Bankası Başkanı François Villeroy de Galhau ve Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı’nın (Network for Greening Financial Services - NGFS) Başkanı Frank Elderson’dan iklim kaynaklı finansal risklerle ilgili açık mektup yayınladı.
Açık mektupla başkanlar iklim değişikliğinin altyapıya ve özel mülkiyete zarar verdiği, sağlığı olumsuz etkilediği, verimliliği düşürdüğü ve serveti yok ettiğini belirterek, iklim değişikliğinin şimdiden oldukça ciddi maliyetlere neden olduğunu paylaştılar ve bu maliyetlerin sorumluluğunun hükümetlerde ve özel sektörde olduğunun altını çizdiler.
Bu risklerden hareketle, merkez bankası ve denetleyici otoritelerden 34 kurumun 2017 yılında güçlerini gönüllü olarak birleştirerek Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı olarak adlandırdıkları koalisyonu oluşturduklarını belirttikten sonra koalisyonun hazırladığı 17 Nisan 2019 tarihli ilk raporu tanıttılar.  
Açık mektupta dört önermeyi aşağıdaki gibi sıralandı. 
- Finansal istikrarın izlenmesi ve yönetim kurulunun risk yönetimi gibi günlük gözetim işlevine iklim değişimi kaynaklı finansal riskler de entegre edilmelidir.
- Merkez Bankalarının sürdürülebilirliği kendi portföylerinin yönetimine entegre etmeleri teşvik edilmektedir.
- İklim kaynaklı risklerin daha iyi anlaşılması için veri boşluklarını kapatmaya yönelik iş birlikleri geliştirilmelidir.
- İklim kaynaklı finansal risklerin yönetimine yönelik kapasiteyi geliştirilmeli ve paydaşlarla bilgi paylaşılmalıdır.
Bu önerilerin başarılması için ise; kararlar için en çok katkı sağlayacak ölçütlerin belirlenmesi ve yeşil ve düşük karbonlu ekonomiye dönüşüme katkı sağlayacak ekonomik girişimlerin belirlenebilmesi için uygun bir sınıflandırmanın geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Lautenschläger'dan iklimle ilişkili risklere dair yorumlar

Fransa’da Nisan ayında gerçekleştirilen Finansal Sistemi Yeşilleştirme Ağı (Network for Greening Financial Services- NGFS) Konferansı’nda Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Sabine Lautenschläger katıldığı bir panelde, finansal sektördeki paydaşların ve merkez bankalarının iklim değişikliği konusunun, geleceğin değil günümüzün sorunu olduğunu ve finans sektörü de dahil olmak üzere tüm sektörleri ilgilendiren bir sorun olduğunu kabul etmelerinin oldukça önemli bir gelişme olduğunu paylaştı. 
Buna ek olarak Lautenschläger, iklim değişikliği risklerine dört geniş açıdan bakmayı ve üzerinde çalışmayı düşündüklerini söyleyerek bu perspektifleri aşağıdaki gibi sıralamıştır:
- Denetim işlevinin bankalardaki iklim değişikliğine bağlı riski değerlendirmek ve ele almak için nasıl kullanılacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğine bağlı riskler ve bu risklerin finansal istikrara etkisi tartışılmalıdır. Bankaların kendi yatırımları ve emeklilik fonlarında iklim değişikliğini dikkate alıp almayacağı ve konuya nasıl yaklaşacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğinin mali politikalar üzerindeki olası etkileri tartışılmalıdır. 
Konuşmada Lautenschläger, İklim değişikliği risklerine ilişkin veri ve kanıtları inceleyerek, sürdürülebilir finansal ürünlere yatırımın artması için yapılması gerekenleri sıraladı: 
- Yakın gelecekte, yeşil finansman ve iklim değişikliği risklerinin politika parametreleri Merkez Bankaları ve yasa düzenleyiciler için açıkça tanımlanmalıdır. 
- Finansal endüstriye aşırı yük oluşturmamak için farklı bilgi toplama uygulamaları geliştirerek farklı küresel grupları organize ve koordine etmek gerekmektedir.
- Küresel seviyede, ortak tanımlar, sınıflandırma, veri ve ölçümleme konusundaki eksikliklerin üzerinde çalışılmalıdır.
- Bankalar iklim değişikliği ilişkili risklerin değerlendirilmesi için kullandıkları yöntem ve uygulamalarda ilerleme göstermelidir.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

WFE, 2019 Sürdürülebilirlik Araştırması'nı yayımladı

Dünya Borsalar Federasyonu, Nisan ayında bu yıl beşincisini yayınladığı Sürdürülebilirlik Araştırması’nı paylaştı. Araştırma, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasalarda Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konuları ile üye kurumların taahhütlerinin performansını inceliyor.
Araştırmanın öne çıkan sonuçlarından bazıları aşağıdaki gibi:
- Hemen tüm borsalar bir çeşit ÇSY girişimlerinin olduğunu bildirmişlerdir. 2017’de kurumların %88’i böyle bildirirken bu seneki oran %90. 
- Borsaların %73’ü BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden, çoğunlukla bilgi verme ve eğitim girişimleri olmak üzere bazılarını gerçekleştirdiklerini bildirmişlerdir. 
- Borsalar teşvik ederek veya zorunlu tutarak piyasalarda ÇSY raporlamasına yönlendiren birincil aktörler. Borsaların %77’si bu işlevi gerçekleştirmektedir. Henüz ÇSY raporlaması için global bir standart yoktur.
- ÇSY raporlamasına ilişkin artan bir yatırımcı talebi gözlemlense de, bir çok piyasada bu talebin kısıtlı olduğu tahmin edilmektedir. 
- Sürdürülebilirlik endeksleri en yaygın ürün olmayı sürdürmekle beraber ÇSY ilişkili tahvil ihraçlarında önemli artış gerçekleşmiştir. Borsaların %73’ünde yeşil tahvil gibi sürdürülebilirlik ürünleri bulunmaktadır.
Araştırma WFE tarafından 2018 yılını kapsamak üzere 57 borsa ve 6 bağlı şirketin verdiği yanıtlardan derlenerek 2019’un ilk çeyreğinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma, borsalar ve sürdürülebilirlik girişimleri, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, sürdürülebilirlik ve şeffaflık ve sürdürülebilirlik ürünleri olmak üzere dört ana alana odaklanmıştır. 

PAYLAŞ: DETAY

15 May

İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerileri doğrultusunda raporlama için SASB ve CDSB'den yeni uygulama rehberi

Finansal İstikrar Kurulu (FSB) tarafından oluşturulan İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) şirketlerin, yatırımcılara, borç verenlere, sigortacılara ve diğer paydaşlara iklim bazlı finansal risklerine ilişkin bilgi sağlarken kullanabilecekleri ilkeleri paylaştıkları rehberin 2016 ve 2017 yılında iki farklı versiyonu yayınlanmıştı. 
Bu yıl paylaşılan rehberde, şirketlerin raporlama sürecinde iklimle bağlantılı finansal beyanlarının sağlam, tutarlı, karşılaştırılabilir ve kullanılabilir olması için tavsiyeler paylaşıldı. Rehber, Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB) standartlarına uygun olarak hazırlandı. 
Rehber, iklim ilişkili finansal raporlamanın dört ana unsurunu kapsamakta:
- Yönetim: Kuruluşun iklim ilişkili risk ve fırsatların öngörüsü. 
- Strateji: iklim ilişkili risk ve fırsatların kuruluşun faaliyetleri ve finansal planlaması üzerindeki durum ve potansiyelin değerlendirilmesi.
- Risk Yönetimi: Kuruluşun iklim ilişkili risklerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve yönetimi için kullandığı süreçler.
- Ölçüm ve hedefler: İlgili iklim ilişkili risk ve fırsatların değerlendirilmesi ve yönetilmesi için kullanılan ölçüm ve hedefler.

PAYLAŞ: DETAY

15 May

Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi, ÇSY Raporlama El Kitabı'nı yayımlandı

Aralarında CDP ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB), Finansal Muhasebe Standartları Kurulu'nun (SASB), Küresel Raporlama Girişimi (GRI), Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) gibi kuruluşların bulunduğu bir inisiyatif tarafından oluşturulan Kurumsal Raporlama Diyaloğu, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularında raporlamaya ilişkin bir el kitabı hazırladı. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’nin (WBCSD) yayımladığı rapor aşağıdaki altı temel soruya cevap vermeyi hedefliyor:
1. ÇSY bilgisi neden raporlanmalıdır?
2. ÇSY bilgisi kim için raporlanmalıdır?
3. ÇSY bilgisi nerede raporlanmalıdır?
4. Hangi ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
5. ÇSY bilgisi nasıl hazırlanmalı ve sunulmalıdır?
6. Ne kadar ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
Bu sorulara ek olarak, hazırlanan el Kitabında ÇSY raporlamasının adımları aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:
A. Raporlanacak bilgiler aşağıda yer verilen kriterlere göre tarafsız ve objektif olarak değerlendirilmelidir.
     Raporlamanın amacını ve objektifliğini destekleyen
     İş değerine sahip
     Öncelikli olarak hedeflenen paydaşların gereksinimini karşılayan 
     Desteklenebilir nitelikli
     Kolaylıkla iletişimi yapılabilir
B.  Değerlendirme sürecine, varsayımlara, fikirlere, uzmanların ve yönetimin yargılarına dayanarak karar verilmelidir.
C. Süreç ve kararlar, yargılamaların oluşumuna etki eden duyarlılıklar ve belirsizliklerle birlikte belgelendirilmelidir. 

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Son 30 yılda yatırımcıların sürdürülebilirlik liderliği

1989 yılında Exxon Valdez’in petrol tankerinin Alaska’da kaza yapması sonucu, dünyanın en uzun nehri olan Mississippi’yi uçtan uca kaplayacak kadar petrol denize yayıldı. Bu olay, Birleşik Devletler’de benzeri görülmemiş bir çevre felaketiydi. Denizi ve kıyı şeridini kaplayan petrol, binlerce kuş ve balığın ölümüne neden oldu. Exxon Valdez’in ödediği bedel ise yarım milyar dolar değerindeki tazminat oldu.

Bir grup yatırımcı, kazanın bölgedeki ekosistemler üzerindeki yıkıcı etkilerini görerek şirketlerin faaliyetlerini sorgulamaya başladı. Şirketlerin çevreye karşı sorumluluklarını, ekonomik ve toplumsal değişimdeki rolünü gözden geçirmek için bir araya gelme kararı aldılar. Coalition for Environmentally Responsible Economies (Çevreye Karşı Sorumlu Ekonomiler Koalisyonu- Ceres) organizasyonunu kuran grup, çevreci organizasyolar ile çalışarak şirketler için Ceres İlkeleri’ni geliştirdi.

Ardından Ceres, Küresel Raporlama Girişimi’ni (Global Reporting Initiative – GRI) kurdu. Günümüzde şirketlerin sürdürülebilirlik raporlamalarında kullandıkları en yaygın standart olan GRI, yaklaşık 13.400 şirket tarafından kullanılıyor. Çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularını değerlendirmek için geliştirilen yeni yöntemler, şirketlerin bu konuları içselleştirmesini ve raporlamasını sağlıyor. Bu raporlar, şirketlerin hem bu konularda performansını ölçebilmesine hem de çözüm için harekete geçebilmesine yarıyor.

Ceres’in yatırımcılar, şirketler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ile oluşturduğu iletişim ağları, yüksek ÇSY performansının doğrudan daha güçlü finansal performansla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu ağlardan biri olan Ceres Yatırımcı Ağı (Ceres Investor Network), küresel ekonomideki en etkili varlık sahiplerinin ve varlık yöneticilerinin bazıları ile birlik olarak kurumsal değişimin ön saflarında yer alıyor; şirketlerin iklim ve su risklerini tespit ederek yönetebilmeleri için önderlik ediyor. Yatırımcılar, İklim Eylemi +100 (Climate Action 100+) gibi küresel iş birlikleri yoluyla, en büyük sera gazı salımı yapan şirketleri Paris Anlaşması'nın hedefleriyle uyumlu hale getiriyor.

Yatırımcıların geliştirdiği Yatırımcı Gündemi (The Investor Agenda) ise 400 yatırımcıya ulaşmış durumda. Küresel ısınmadaki artışı 1,5 °C derecede tutmayı hedefleyen bu organizasyon kapsamında küresel yatırımcılar; düşük ve sıfır karbon projeleri, kömür temelli yatırımlardan uzaklaşma, iklim politikaları gibi konularda bir araya geliyor ve birbirlerini destekliyorlar.

Exxon Valdex petrol tankeri kazasından sonra artan farkındalık, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konusunda çok yol kat edilmesini sağladı. Sermaye piyasasını sürdürülebilir kılmak için yeni uygulamalar devreye girdi. Fosil yakıtlar gibi iklimsel risk unsurlarının üstesinden gelinmesi için günden güne gelişen yeni projeler, yatırımcılar tarafından desteklenmeye başladı. Bütün bu örnekler gösteriyor ki yatırımcıların önderlik ettiği projeler çok etkili ve değerli olabiliyor. Sürdürülebilir ekonomiye geçilmesi ve dünyadaki tüm yaşamın korunabilmesi için yatırımcıların bu potansiyeli görerek iş birliklerini arttırması gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Yönetim kurullarında kadınlar

Günümüzde, kadın yönetici talep ve arzı arasındaki fark olmasının iki temel nedeni var: Yönetici kurulları birçok kalifiye kadını görmezden geliyor ve CEO’lar kadınları yönetim kurullarına hazırlamıyor.

Çoğu kadın yöneticinin kariyerlerini İnsan Kaynakları (İK) adı verilen tek bir departmanda geçirdiğini düşünün. Birkaç yıl önce Washington DC'deki 400 kadınla yapılan bir konuşmada kadınlara kimin İK'da olduğu sorulduğunda, neredeyse herkes elini kaldırdı. Tek bir departmanda geçen bir kariyer yolculuğu kişinin uzmanlığını derinleştirir; ancak bakış açısını genişletmek ve işi kavramak için pek bir fayda sağlamaz. Bu yüzden birçok yönetici aday gösterme komitesi, İK profesyonellerini iş dünyası liderleri ve stratejik düşünürler olarak değil, yönetimsel angarya (administrivia) liderleri olarak düşünme eğilimindedir.

Ancak işler değişti; ve bu algı da değişmeli. Günümüzde, büyük şirketlerin İnsan Kaynakları Yönetim Kurulu Başkanları (CHRO) şirketin geleceğini planlamada oldukça büyük rol alıyorlar. Bir çok kurul toplantılarına katıldıkları ve üst düzey iş meselelerini anladıkları için, bir kurulla nasıl çalışılacağını da biliyorlar. Aynı zamanda İK liderlerinin iş kültürü, işe alımlar, maaş ve tazminatlar, ve diğer üst düzey insan odaklı konulardaki uzmanlıkları, yeteneğe önem veren üst yönetimler açısından da giderek değerli bir hal alıyor.

Ancak Fortune dergisinin belirlediği 100 CHRO'ların 58'i kadınken, şu anda sadece 5 tanesi halka açık bir şirketin yönetim kurulunda görev yapmaktadır. Bu kaçırılan bir fırsat. Kurullar, çoğu kadın olan bu yeni liderler için İK'yı derinlemesine araştırmalılar. Kadın CFO (Finans Yönetim Kurulu Başkanı) sayısı da keşfedilmemiş bir kaynak. Fortune 100’de 8'i yönetim kurulunda olan sadece 15 kadın yönetici var. Ancak bu kaynak da artan talebi karşılamayacak.

Türkiye’de ise bu eşik çok daha düşük. Türkiye’de 2018 Yönetim Kurullarında Kadın raporuna göre tüm BIST şirketleri içinde 159 şirket, BIST-100 içinde 34 şirket hala tamamı erkeklerden oluşan kurullar tarafından yönetiliyor. 2018 yılında BIST şirketlerinde yönetim kurullarında yer alan kadınların oranı %13,9’dan %15,2’ye çıkarak %9,4 oranında arttı. En az 3 kadın üyesi olan 42 şirket tüm şirketlerin sadece %10,4’ünü oluşturdu. Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Melsa Ararat Türkiye'de aileleri temsil eden kadın CEO'lar hariç tutulursa profesyonel kadın CEO oranının sadece yüzde 2 olduğunu belirtiyor. Bu oran oldukça çarpıcı.

Bu uçurumu kapatmak için CEO'lar bu önemli yetenek havuzunun geliştirilmesine yardımcı olabilir. Gördüğümüz en iyi uygulamalardan biri, G3 (Üçlü Grup) olarak adlandırılan oluşumdur: CEO, CHRO ve CFO’nun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu üç yönlü bir ortaklık. Üç lider ortaklaşa bir şekilde öncelikleri belirliyor ve şirketin operasyonlarını her üç ayda bir gözden geçiriyorlar. Bu yakın mesafe çalışma ilişkisi, insani ve finansal kaynakların organizasyonda verimli bir şekilde dağıtılmasını sağlıyor, strateji ve yürütmeyi büyük ölçüde geliştiriyor.

Daha da önemlisi, G3 oluşumu insan kaynaklarından sorumlu CHRO’nun şirketin finansal sorunlarını daha derinlemesine anlamasını sağladı ve CHRO’nun (ve de CFO’nun) kurum hakkındaki görüşünü genişletti. Aynı mantık organizasyonun daha düşük seviyeleri için de geçerlidir. İK liderleri, farklı alanlardaki liderlerle yakın çalışarak daha geniş beceriler elde edebilir. Birlikte çalışma pratiklerini bu şekilde yapılandırmak kurullarda hizmet verme potansiyeli ve / veya kapasitesi olan İK liderlerini belirlemede yardımcı olur. Bazı şirketler, İK liderlerini İK departmanının içinde ve dışında görevlerini değiştirtmeye başladı.

G3 olarak adlandırılan üç liderin yan yana çalışma pratiklerini geliştirmesi, CHRO'ları üst yönetim kurullarına hazırlamanın en iyi yoludur. Bununla birlikte, şirketlerin aşağıdakileri yapmalarını öneririz:

Daha derin ve daha geniş arama yapın. Denkleme toplumsal cinsiyet faktörünü eklemeden önce de kar-zarar hesabını yönetecek tecrübeli insanlar bulmak zordu. Ancak, bu sorumluluğu alabilecek ve yeterli iş deneyimine sahip kadın çalışan havuzu, CEO’nun üç veya dört seviye altına indiğinizde şaşırtıcı derecede geniş. Ayrıca, şirketler yetenek aramada tek kaynak değil. Yetenekler; devlet kurumları, akademi ve küçük işletmelerde de bulunabilir.

Risk almak. Kurullar, sıklıkla ilk kez yönetici olacak adayları seçmekte tereddüt eder. Ancak doğru yeteneği elde etmek için, bu tereddüdün üstesinden gelmeli ve ölçütlerini karşılayan daha genç ve / veya daha az deneyimli kişiler için şans yaratmalılar.

Şu andaki verilere göre ABD’nin 2055’e kadar kurullarda toplumsal cinsiyet dengesine ulaşamayacağı söyleniyor. Hepimiz o dengeye daha erken gelmeyi umalım ve bunun için, orada olduğunu bildiğimiz kalifiye kadınları bulalım.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Satın aldıklarınızla dünyayı değiştirebilirsiniz

Dünya genelinde küresel tedarik zincirlerindeki artan problemlerden dolayı sürdürülebilir kaynak kullanımı birçok kuruluşun iş öncelikleri haline geldi. Sürdürülebilir kaynak bulma konusunda büyüyen kurumsal dürtü de eşit derecede önemli hale geldi. FRDM’nin CEO’su Justin Dillon, tedarik zincirinde zorla ve köle işçiliğin önüne geçmek üzerine çalışıyor. Dillon ve sürdürülebilirlik ve inovasyondan sorumlu küresel başkan yardımcısı Padmini Ranganathan SAP Ariba Live etkinliğinde yaptığı konuşmada; tedarikte sürdürülebilirlik hakkında konuştular. Dillon, “Etik ve sorumlu terimleri kafa karıştırıcıdır. Çünkü, henüz gerçekleşmemiş gelecekteki bir durumdan bahsediliyor. Benim tutkum bir şeyleri yapmak ve insanlara aktarmak, böylece dünyayı değiştirebilmelerini sağlayabilirim. Tedarik zincirleri dünyayı değiştirmek için düzen de kaos da yaratabileceğimiz bir alan. Sürdürülebilir bir tedarik zinciri yolculuğuna çıkmak için nerede olduğunuzu ölçerek başlamalısınız.” dedi.

Teknoloji amaç değil araçtır
Dillon, “Tedarikçilerinizle olan ticari ilişkiniz sizin gücünüzdür” dedi. “Bir konferans şirketi olan müşterilerimizden biri konferans masaları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek istedi. Asyalı işçilerin konferans masalarına yapıştırılan tutkalları yapmak için Polonya'ya getirildiğini öğrendiler. Bu bilgilere sahip olurlarsa, güçlerini, paralarını sürdürülebilir olmak için kullanabilirler.”

Satın alım, talebi tepeden değiştirme gücüne sahip
“Çok katmanlı dijital tedarik zincirlerindeki verilerden risk belirlemek, şirketlerdeki profesyoneller veya tüketiciler için kolay bir iş değildir. Bir deliğe inip orada kozmetik sektöründe kullanılacak parıldayan tozları toplamak için bir kuyuya inen üç yaşındaki bir kız çocuğunun hayatını düzeltebilmemizin tek yolu sistemin çalışma şeklini değiştirmektir. Sinyalin üstten değişmesi gerekir. Tüketiciler bunu söylüyor. Şirketler bunun hakkında konuşuyor. Şimdi, bu sinyalleri tedarik zinciri katmanlarımıza yerleştirmek bize bağlı.”

Şeffaflık ve eylem almak paylaşılan sorumluluklardır
Dillon, şirketlere tedarik zinciri riskini ölçmek için önce şirket içinde fikir birliği sağlamalarını, ardından organizasyonların en fazla etkiye sahip olduğu yere göre harekete geçmelerini tavsiye etti. “Yeterli sayıda şirket tedarikçileri daha sürdürülebilir uygulamalar benimsemeye zorlarsa değişim gerçekleşebilir.” dedi.

Ranganathan, “Tedarikçilerinize bakın, durum tespiti yapın, hatta belki onları iş yerlerinde ziyaret edin. Tedarikçilerinizi anladıktan sonra, iyi iş yapanlarını belirleyin. Bunu satın alma sözleşmenize uygulayın, iyi uygulama yapan şirketleri tercih ettiğiniz onaylı tedarikçilerin bir parçası haline getirin. Alıcı ve tedarikçi bu ortak sorumlulukta bir araya geliyor.” dedi.

Dillon, “Bu, kendimizden ve şirketimizden daha büyük bir hikayenin bir parçası olmak için bir fırsat” dedi. “Satın aldıklarımızla dünyayı değiştirmek için bir harekete katılıyoruz. Paranızın içinde sadece dünyayı değiştirmek için değil, kendinizi değiştirmek için de güç var.” dedi.

PAYLAŞ: DETAY

10 May

Birleşmiş Milletler ilaca dirençli enfeksiyonlara karşı uyarıyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) 29 Nisan’da yayımlanan Bekleyecek Vakit Yok: Dünyayı ilaca dirençli enfesiyonlardan korumak (No Time to Wait: Securing the future from drug-resistant infection) raporuna göre antimikrobiyal ilaçların aşırı kullanılması mikropların ilaçlara karşı direnç geliştirmesine sebep oluyor. Direnç geliştiren mikropların ise 2050’ye kadar 10 milyon insanın ölümüne yol açabileceği tahmin ediliyor. Bu durum çok ciddi bir insanlık krizini beraberinde getirebilir.

Rapora göre her yıl 700.000 kişi ilaca dirençli enfeksiyonlardan hayatını kaybediyor. Önümüzdeki 30 yılda Avrupa, Kuzey Amerika ve Avusturalya kıtalarında toplam 2,4 milyon insanın diz ameliyatı, doğum gibi ameliyatlarda tedavi edilemeyen enfeksiyonlar nedeniyle ölebileceği tahmin ediliyor.

Raporu hazırlayan BM Antimikrobiyal Dirençte Kurumlararası Koordinasyon Grubu (U.N. Interagency Coordination Group on Antimicrobial Resistance) acilen BM’de bu tehlikeye karşı bir panel oluşturulması gerektiğini vurguluyor. Küresel bir krizin önüne geçebilmek için alınabilecek pek çok önlem var. Tıbbi öneme sahip antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımınının yasaklanması, ilaç şirketlerinin yeni antimikrobiyal bileşikler geliştirmesi için ekonomik teşvik verilmesi ve reçetesiz ilaç satılan ilaçlara kısıtlama getirilmesi üzerinde duruluyor.

Dirençli mikropların yayılmasındaki en etkili faktör olarak gelişmemiş ülkelerdeki kirlenmiş su kaynakları ve yetersiz kanalizasyon sistemleri gösteriliyor. Bu ülkelerde insanların temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetlerine erişimi bulunmuyor. BM, doktor muayenesini karşılayamayan kişilerin ucuz antibiyotik satın alma yoluna gittiklerine dikkat çekiyor. Salgınların önüne geçmek için bu ülkelerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 3 (Sağlıklı Bireyler) kapsamında ekonomik olarak desteklenmesi ve kamu sağlığının güvence altına alınması; aşıların ve kaliteli antibiyotiklerin erişilebilir hale getirilmesi gerekiyor.

Rapora göre hayvancılıktaki antimikrobiyal kullanımının takip edilmemesi mikropların direnç geliştirmesindeki en büyük faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. BM’in bir anket araştırmasına göre 146 ülkeden 39’u hayvancılıkta antimikrobiyal kullanımı konusunda istatistik sahibi değil. Hayvanların bünyesinde bulunup verilen ilaçlara direnç geliştiren bakteriler su ve yiyecek yoluyla insanlara geçiyor.

Yeni bir antimikrobiyal bileşik geliştirmenin bedeli yarım milyon dolara kadar çıkabiliyor. Ancak geliştirilen bileşikler direnç oluşabileceği gerekçesiyle doktorlar tarafından reçete edilmiyor. Bunun sonucunda ilaç şirketleri gelir getirmeyecek yeni ilaçları geliştirmek için yatırım yapmıyorlar. Raporda yeni ilaç geliştirme teşvikleri arasında, araştırma için devlet finansmanı ve tıbbi olarak önemli kabul edilen antibiyotiklerin masraflarını karşılayacak yasal değişiklikler gösteriliyor.

Dirençli hastalıkları kontrol altına almanın yılda 9 milyar dolara mal olduğunu açıklayan Dünya Bankası, bu yatırımların ekonomiye oldukça büyük bir getirisinin olacağını da ifade ediyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Microsoft’tan yeni sürdürülebilirlik adımları

Microsoft, yakın zaman önce sürdürülebilirlik performansını ikiye katlayacak bir yol haritası paylaştı. Şirketin sürdürülebilirlik alanındaki vizyonunu yansıtan bu haritada sürdürebilirliği işlerinin temeline yerleştirerek bu alandaki çalışmalarından sonuç alabileceklerini ön görüyorlar. Şirketin Hukuk Müdürü Brad Smith’e göre, iklim değişikliğinin etkilerinin boyutu ve bu etkilerin yayılma hızı bu konuda daha fazlasının yapılması gerektiğini gösteriyor. Microsoft, bu konuda harekete geçerek dünya genelinde sürdürülebilirlik karşısındaki zorlukları, çalışan ve teknoloji kaynaklarından faydalanarak ele alacak.

Microsoft, sürdürülebilirlik yol haritasının ilk adımı olarak şirket içi karbon ücretlerini ton başına 15 dolara yükseltti. Yedi yıl önce bütün departmanların karbon emisyonlarını azaltmada finansal açıdan sorumlu olmaları için Microsoft Vergisi oluşturuldu. Artan ücretlerden oluşturulan bu fon, Microsoft’un sıfır karbon anlayışını koruyarak teknoloji devinin, iş süreçlerinin özüne sürdürülebilirliği koyacak teknoloji yaklaşımını benimsemesine yardımcı oluyor.

Microsoft’un diğer önemli sürdürülebilirlik adımları ise şunlar:

• Puget Sound da dahil olmak üzere sıfır karbon anlayışıyla kurulmuş sürdürülebilir kampüs ve veri merkezleri kurmak. Tüm dünyadaki kampüslerde karbon salınımını azaltmak için yenilikler yapmak
• Dünya için Yapay Zeka Programı’ndaki (AI for Earth) verilerle yapılan araştırmaları, yeni verilerle ve açık yapay zeka prosedürlerinin çevresel uygulamalarıyla birlikte hızlandırmak
• Düşük karbon bulut (low-carbon cloud) çözümler ile sürdürülebilir dönüşümler sağlamak adına hem mevcut hem de yeni müşterilerle ortaklıklar geliştirmek
• Ulusal bir karbon fiyatlandırma yapısı oluşturmak adına Karbon Liderliği Konseyi’ne (Carbon Leadership Council) katılmak da dahil olmak üzere çevresel politika değişikliklerini desteklemek

Microsoft’un açıklamalarına ek olarak, bir danışmanlık şirketinin araştırmasına göre yapay zeka, sera gazı emisyonlarını azaltırken potansiyel ekonomik gelişmeyi sağlıyor. Enerji, tarım, su ve ulaşım ana sektörlerine bakıldığında yapay zekanın, gayrisafi küresel hasılada (global GDP) %4,4 artış ve küresel karbon emisyon oranlarında %4 oranında azalma sağlarken dünyada milyonlarca yeni iş imkanı yaratacağını gösteriyor.

Microsoft’un çalışmaları, karbon emisyon oranlarını azaltmak ve 1,5 GW’dan fazla yenilenebilir enerji satın almak için müşterilerle sürdürülebilir bir dönüşüm ortaklığı kurmak ve Dünya için Yapay Zeka programına 50 milyon dolarlık bir yatırımda bulunmak gibi uygulamaları içeriyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Amazon çalışanları iklim değişikliği hareketi için birleşti

4,200 Amazon çalışanı, şirketlerini iklim değişikliği ile mücadeleye nasıl katkıda bulunduğunu sorgulamaya çağırıyor. Bu eylem teknoloji endüstrisinde gerçekleşecek olan en büyük çalışan merkezli iklim değişikliği hareketi niteliğinde.

Çalışanlar, iklim değişikliği konusundaki tepkilerini bir mektup ile ortaya koydu. Mektuplarında, şirketlerinin karbon ayak izini azaltmak için belirsiz açıklamalar yerine kesin ifadeli eylem planlarında bulunmaları gerektiğini söylediler. Amazon’un daha fazla petrol ve gaz kaynağı bulmasına ve çıkarmasına yardımcı olan bulut sistemlerini de durdurması gerektiğini ifade ettiler.

Yukarıdaki ifadeleri içeren mektubu imzalayan Amazon çalışanları, şirketlerini karbon ayak izini ele almak için bir plan geliştirmeye zorlayacak bir hissedar kararı önerisinde bulundular. Karar geçtiğimiz yılın sonlarında iki düzineden fazla mevcut ve eski çalışan tarafından verildi ve gelecek ay oylamaya sunulacak. Kampanyalarını kamuoyuna duyurduklarında, Amazon’un sürdürülebilirlik çalışmasının bir bölümünü yöneten Chris Page de dahil olmak üzere bir düzine çalışan daha harekete katıldı.

Amazon’un sözcüsü Sam Kennedy, doğrudan mektup üzerine yorum yapmadı, ancak şirketin iklim değişikliğini birçok yönden ele aldığını şu sözlerle dile getirdi: “Bu yılın başlarında, karbon ayak izimizi, ilgili hedefler ve programlarla birlikte paylaşacağımızı duyurduk. Ayrıca Sıfır Sevkiyat (Shipment Zero) programımızı duyurduk. Bu vizyon ile 2030 yılına kadar tüm sevkiyatlarımızın yarısını sıfır karbon haline getireceğiz.”

Amazon diğer teknoloji şirketlerine oranla karbon ayak izi konusunda eleştiriye daha açık bir yapıya sahip. 2014 yılında veri merkezleri için %100 yenilenebilir enerji kullanımı sağlamak için uzun vadeli bir plan duyurdu ancak bu planın hedef yılı henüz belirlenmedi. Ayrıca, üç yeni Rüzgar çiftliği projesi oluşturuldu. Ancak çalışanları, Amazon’dan daha büyük bir çaba göstermesini bekliyor. Bu amaçla Ocak ayında, bir grup işçi Amazon'un sürdürülebilirlik ekibi ve yatırımcı ilişkileri görevlileri ile teklifleri hakkında görüştü. Tekliften birkaç gün sonra Amazon, Sıfır Sevkiyat girişimini açıkladı. Amazon ayrıca bir blog yazısında bu yıl şirket genelinde karbon ayak izini açıklayacağını duyurdu.

Amazon ile yapılan ikinci bir toplantıda, çalışanlar, petrol endüstrisi ile şirketin sürdürülebilirlik ekibini birleştirdi. Ancak üyelerin konuyla ilgili farkındalığının çok olmadığını düşünen çalışanlar tepki gösterdi. Mart ayı ortalarında Amazon, aktivistlere kurulun hissedarlara karara itiraz etmelerini önereceğini bildirdi. Böylece çalışanlar, içlerinde “petrol ve doğal gaz çıkarımı ve keşfi için özel olarak tasarlanmış tüm özel çözümlere son verilmesi” ilkesi de dahil olmak üzere altı ilkeyi içeren bir mektup hazırladılar. Bu altı ilkenin bir eylem planına öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu mektup bir haftadan kısa bir sürede 4.200 çalışan tarafından imzalandı.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Fashion Transparency Index 2019 yayınlandı

Modaya yenilikçi ve sürdürülebilir bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Fashion Revolution’ un hazırladığı 2019 Moda Şeffaflık Endeksi (Fashion Transparency Index 2019), 200 markayı şeffaflık açısından değerlendirmeye alıyor. Markaların tedarikçilerini ne kadar yakından takip ettiklerini, sorunları nasıl ele aldıklarını ve üretim süreçlerinin ne kadarını tüketici ile paylaştıklarını ölçüyor. Markaların ortalama skorunun %21 olduğu görülüyor. Markalar 5 kategoride değerlendirilip puanlandırılıyor: ilkeler ve taahhütler, yönetim, tedarik zincirinin izlenebilirliği, tedarikçilerin takibi ve iyileştirilmesi ve küresel sorunlar (cinsiyet eşitliği insana yakışır iş, iklim eylemi, sorumlu tüketim ve üretim).

Bu ortalama, hala hedefin çok altında olsa da 2018 değerlendirmesine göre %5 artış göstermiş olması olumlu bir gelişme. En yüksek şeffaflığı gösteren firmalar ise %60 civarı skorlara sahipler.

Fashion Revolution’ın moda endüstrisinde hedeflediği değişim, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme kapsamında bulunuyor. SKH 8; tam istihdam, insana yakışır iş ve eşit ücret, modern kölelik ve çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi, işçi haklarının korunması ve güvenli çalışma ortamlarının desteklenmesini öngörüyor.

Moda endüstrisinin üretim sürecinde şeffaf olmayı benimsemesi neden önemli?
Moda endüstrisi yalnızca tasarım yapan markalardan oluşmuyor. Askıdaki her giysinin ardında uzun bir tedarik zinciri var. Bu tedarik zinciri içinde ham madde üreticileri, kumaş üreticileri ve giysileri üreten işçiler de bulunuyor.

Genellikle, Bir marka için yüzlerce bağımsız işletme üretim yapıyor. Bu işletmeler, markalar veya başka kurumlar tarafından denetlenmiyor. Buralarda işçiler çoğu zaman tehlikeli ve sağlıksız ortamlarda uzun saatler düşük ücretle çalışmak zorundalar. İnsanların çalıştığı mekanların emniyetli olmaması, 2013’te Rana Plaza’nın çökmesiyle sonuçlanan felakette olduğu gibi yüzlerce çalışanın hayatına dahi mal olabiliyor. Denetlenmeyen bu işletmelerde zarar gören işçiler ise, kurumların işletmeler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması nedeniyle haklarını savunamıyorlar. Şeffaflık, üretimi yaptıran markaların gerekli takibi sapması ve ihmalkâr işletmelerin sorumlu tutulabilmesi anlamına geliyor.

Şeffaflık değişim yaratabilir mi?
Fashion Revolution’a göre şeffaflık değişim için önemli bir araç, ancak tek başına tüm sorunların çözümü olamaz. Şeffaflık ilkesi, yalnızca sistemdeki kusurları tespit etmek değil, aynı zamanda onları düzeltmeyi amaçlıyor. Ayrıca, tüketicilerin tercihlerini etkileme potansiyeline sahip. Raporda 2018 yılında, 3,25 milyon kişinin Fashion Revolution etkinliklerine katıldığı belirtiliyor. İşçilerine sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı sağlayan, adil ücretler veren, cinsiyet eşitliğini göz önünde bulunduran, insana ve çevreye duyarlı üreticileri desteklemek isteyen pek çok tüketici var. Üretim ve tedarik süreci konusunda şeffaf olan firmalar, büyük bir tüketici kitlesine hitap etme imkanını da buluyor.

PAYLAŞ: DETAY

26 April

Yatırımlarda sürdürülebilirliğin rolü

Bloomberg, 2017’de sürdürülebilirlik yaklaşımı ile yapılan yatırımlarda önceki yıla göre %37 artış olduğunu belirtiyor. Sürdürülebilir projelere ilginin artması ile yatırımların değerlendirilmesi için de yeni verilere ve analiz yöntemlerine ihtiyaç doğuyor.

Toplamda 5.2 trilyon dolarlık varlığı idare eden 30 yatırım uzmanı ile yapılan bir araştırmada uzmanlar, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) faktörlerine bakarak değerlendirme yaptıklarını ifade ediyorlar. Sosyal ve yönetişim alanlarında; iş gücünde çeşitlilik, cinsiyet eşitliği, insan hakları, yolsuzluk ve adaletli iş gücü uygulamaları gibi veriler değerlendiriliyor. Çevresel değerlendirmede ise karbon salımı, su kaynaklarının kullanımı gibi faktörler göz önünde bulunduruluyor.

İklim değişikliği Faktörü
Sürdürülebilir yatırım yaparken en önemli ölçüt iklim değişikliği oluyor. Sayısı artan sert hava olayları, kuraklık, deniz seviyesinin ve asitliğinin yükselmesi ekonomik kalkınma önünde büyük bir tehdit oluşturuyor. 2.5 trilyon dolarlık varlığın küresel ısınmadan etkileneceği öngörülüyor. İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures -TCFD) yatırımcılara fiziksel riskleri değerlendirmeleri için iyi bir çerçeve sunuyor ancak bu risklerin oluşturabileceği ekonomik hasarı saptamak için daha kapsamlı analizlere ihtiyaç var. Şirketler, varlıklarının konumunu, hassasiyetini ve bunların oluşturduğu finansal riski belirlemek durumunda. Yatırımcılar için nüfus hareketleri, göç, altyapı harcamaları, bölgesel karbon vergileri, gelişen düşük karbon teknolojileri, kanun düzenlemeleri gibi gelişmeleri takip etmek son derece önemli. Bunun yanında şirketlerin karbon ve metan salımı, enerji ve su tüketimi, doğal kaynakları bilinçli kullanması da dikkate alınan veriler.

Veri paylaşımı
Kurumların faaliyetleri konusunda şeffaf olmaması yatırımcıların somut verilere ulaşmasına bir engel. Yatırım uzmanları, projelerin sürdürülebilirliğinden emin olmak istiyorlar. Ancak şirketlerin enerji, su kullanımı gibi somut verileri açıklamaktan yana olmamaları yatırımın gerçekte ne kadar sürdürülebilir olacağı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Yatırımcıların ihtiyaç duyduğu veriler çoğunlukla şirketlerin kendi raporlarından ediniliyor. Ancak veri sağlayan ve özellikle ÇSY verilerine odaklanan üçüncü parti kuruluşlar da var. Ancak veri sağlayıcılar arasında ortak kararlaştırılmış ölçütler bulunmaması yatırımlar arasında karşılaştırma yapılmasını zorlaştırıyor. En yaygın kullanılan ölçütün ise Global Reporting Initiative (GRI) olduğu görülüyor.

PAYLAŞ: DETAY

25 April

S360 Yeni Takım Arkadaşı Arıyor!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi bakış açısına sahip yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor.

Büyüyen ekibimizle beraber strateji ve gayri maddi varlı yönetimi alanında çalışmak üzere takım arkadaşı arıyoruz. İlgili adaylar en geç 6 Mayıs Pazartesi gününe kadar info@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

Görev Tanımı:

- Yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
-Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
-Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişimini etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirmek
-Sürdürülebilirlik raporlaması sürecinde yer almak
-Sektör dinamikleri ve müşteri ihtiyaçlarına yanıt verecek sürdürülebilirlik stratejisi oluşturulması sürecinde takım çalışmasında yer almak

Aranan Özellikler:

-Analitik yönü güçlü
-Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
-İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarı
-Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi gören
-Çok iyi derecede İngilizce bilen
-Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
-Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik alanında profesyonel tecrübeli

PAYLAŞ: DETAY

12 April

Kapitalist dünyada anti-kapitalist yaşam

Perakende sektöründe birçok ülkede ücretsiz poşet uygulaması kaldırılmış olsa da dünyadaki plastik tüketimine sürdürülebilir ve anlamlı bir katkının verilebildiğini söylemek zor. Türkiye'deki yeni plastik poşet yasasına verilen tepkilere baktığımızda, ücretsiz olan bir metaya artık para ödemeye verilen bu tepkinin bir ayağında kapitalist olmayan bir ilişkinin ortadan kaldırılmasının payı olduğunu söylemek mümkün.

Amerikalı aktivist Rebecca Solnit’in, Hope in the Dark (Karanlıkta Umut) adlı kitabında belirttiği gibi: “Gündelik hayatımızı nasıl yaşadığımız – aile yaşantımız, arkadaşlık ilişkilerimiz ve çeşitli sosyal, manevi ve politik organizasyonlarda yer alma biçimlerimiz – özünde kapitalist olmayan hatta anti-kapitalist, ücret talep etmeyen ve sevgiye dayalı şeylerle dolu.”

İnternet bu tip kapitalist olmayan faaliyetleri ve ilişkilenmeleri daha da görünür hale getirdi. Kendi sebzelerini üretenlerden, araba satın almayı reddederek paylaşımlı araç kullananlara, gönüllü aktivitelere katılanlardan, ihtiyaç fazlası eşyaları ücretsiz olarak ihtiyacı olan kişilerle buluşturulanlara, birçok insan kar güdüsü olmadan düşünmeyi sessizce sürdürerek binlerce inisiyatif ve organizasyon kuruyorlar.

The Guardian, okurlarından, “kapitalist olmayan yaşam” konusundaki düşüncelerini ve gündelik hayattaki uygulamalarını sorarak yanıtları 24 başlık altında derledi. Biz de öne çıktığını düşündüğümüz alternatif yolları sizinle paylaşıyoruz:

1. Mümkün olduğunca “Serbest-dönüşüm (Freecycle)” yapın
Bir eşyamızı artık istemediğimizde veya ona ihtiyaç duymadığımızda internetteki platformlar üzerinden ihtiyacı olanlarla bağlantı kurarak kullanıma geri kazandırabiliriz. 2009'a kadar bu alandaki en büyük oyuncu 2003'te Arizona'da kurulan Freecycle ağıydı. Daha sonra dünyada ve ülkemizde bu tip pek çok platform ortaya çıktı.

2. Geleneksel “Serbest-dönüşümü” deneyin
Berlin’de “Sperrmüll” adı verilen bir kavram var; istemediğiniz kitap, mobilya, kıyafet hatta yiyecek gibi şeyleri sokağa bırakıyorsunuz ve ihtiyacı olanlar alıyor.

3. Kendi kıyafetlerinizi yapın
Mümkün olduğunca küçük ve bağımsız üreticilerden organik iplikler alarak, ihtiyacınız kadar üretim yapabilirisiniz. Böyle bir üretim biçiminde ne çocuk işçiliği ne de toksik kimyasallarla ilgili endişelenmenize gerek var. Buna alternatif ise, her zaman daha az kıyafetle yaşayabileceğimizi unutmamak!

4. Deterjan ve şampuan almayı bırakabiliriz
Bu alternatif, hazırlık bakımından zaman gerektirdiği için uygulaması &cce