Menu EN

S360MAG

29 August

Geleceğin evlerinin biyoteknolojiyle canlanmasını sağlayan 5 adım

Evler canlanırsa ne olur? Ancak kastettiğimiz sesli komutlarla odanın ışıklarını ayarlayan akıllı evler gibi değil; gerçekten canlı, nefes alabilen, büyüyen, hatta üretebilen evler. Bu fikir başta kulağa çılgınca gelebilir ama iklim krizi ile karşı karşıya olduğumuz günümüz koşullarında insanlığın yaşadığı yerler üzerine farklı çözümleri gözden geçirmesi gerekiyor.

Biyoloji, mühendisliğin olağanüstünü birçok özelliğine sahip. Teknolojinin ulaştığı son noktada ise, gelecekteki yapıların doğanın bir parçası olması mümkün. Peki geleceğin evlerinin yaşayan ve nefes alan yapılar olması nasıl sağlanabilir? Newcastle ve Northumbria Üniversitelerinin ortaklığıyla, yaşayan binalarla üzerine çalışmalar yürüten bir araştırma merkezinin paylaştığı 5 yöntemi sizler için derledik:

1) Büyüyen binalar: Kireçtaşından keresteye kadar birçok doğal malzeme bina yapımında halihazırda kullanılıyor. Ancak kullanılan malzeme seçkisi, büyük ölçüde genişletilebilir. Yapılan güncel bir araştırma miselyum isimli, genellikle yeraltında bulunan ve mantarın bölümü olan bir maddeyi tanıttı. Geleceğin malzemesi olarak görülen miselyum, ağaç kabuğu parçaları ya da kahve çekirdekleri kadar küçük yerlerde bile kısa zamanda büyüyebilecek bir yapıya sahip. Ayrıca yüksek performanslı yapıları oluşturacak malzemeyi oluşturabiliyor. New York’ta miselyum tuğlalarından yapılmış 13 metre uzunluğunda The Hy-Fi adında bir yapı bulunuyor. Bu oluşumun en zorlu yanı miselyum korunurken aynı zamanda büyümesi ve adapte olabilmesi. Lynn Rothschild tarafından NASA’da yürütülen miko-mimari projesi bu olayın olabilirliğini soruşturmak ve yeniden üretebilen yaşam alanlarını hayal etmek üzerine çalışıyor.

2) İyileşebilen binalar: Bina betonlarındaki çatlaklar genelde binanın sonunun habercisi oluyor. Bu çatlaklardan sızan sular, binayı sabit tutan metal destekleri paslandırıyor. Ama araştırmacılar, kendini yenileyebilen betonlar üzerine deneylere başladı. Delft University of Technology’den Henk Jonkers tarafından yönetilen bir grubun çalışması bu konuda umut veriyor. Bu çalışma, bakteri sporlarının beton harcına karıştırılması üzerine çalışıyor. Su sızıntısı bu karışımla yapılmış beton çatlaklarına gelince buradaki bakteriler yeniden canlanıyor. Bu da kireçtaşı oluşumlarını tetikleyen bir kimyasal sürece yol açıp çatlakları iyileştiriyor. Bu tekniği kullanmak beton binaların ömrünün onlarca yıl uzamasına olanak verebilir.

3) Nefes alan binalar: Çoğu binalar, özellikle büyük gökdelenler havalanma konusunda kalıcı bir yaşam desteğine ihtiyaç duyuyor. Doğal bir yöntem olarak cam açmak her zaman bir seçenek olsa da klima sistemleri hava dolaşımını sağlayarak odaların ısıtma ve soğutma görevlerini üstleniyor. Peki duvarların kendi kendine nefes alması sağlamak mümkün mü?
Hironshi Ishii’nin liderliğinde MIT’den bir grup, suya tepki vererek şekil değiştiren malzemeler üretti. Bu malzemeler iyileşebilen bina konseptine benzer olarak bakteri sporları ve lateksten oluşuyor. Malzeme kuruduğunda büzüşüp şekil değiştiriyor.
Bu teknoloji giyim sektöründe insan terlemesine tepki veren kıyafetler olarak görülüyor. Binalarda bu teknoloji bakteri sporlarıyla kaplanmış lateks zarlar, oluşan buhar ve sıcaklık gibi etkenlere tepki vererek gözeneklerin açılması ve hava akışının sağlanmasını amaçlıyor.

4) Bağışıklık sistemi olan binalar: Hava, evler ve bedenlerimizin her bir yüzeyi milyonlarca organizmayla çevrili. Her yıl, bu karışık ekosistemin çoğunu ortadan kaldırmak adına büyük miktarlarda paralar harcanıyor ancak bir süredir bilindiği üzere kırsal kesimlerde yaşayan insanlar şehir hayatında yaşayan insanlara kıyasla daha az hastalıkla karşılaşıyor. Bilinenin aksine, iyi huylu bakterilerle temasta olmak çocuklarda bağışıklık sisteminin gelişmesine yardımcı oluyor. Londra Üniversitesi’nden araştırmacıların başlattığı öncü projede evlerin iç yüzeylerinin nasıl biyo-reseptif yapılabileceği üzerine araştırmalar sürüyor. Bu yüzeyler, böceklerin sebep olduğu hastalıklara karşı direnç oluşturan bakterilerin oluşumuna ve gelişimine katkı sağlıyor. Öyle görünüyor ki pek yakında probiyotik mutfaklarda probiyotik yoğurt yenebilecek.

5) Midesi Olan Binalar: Binaların birçoğu, sürekli olarak endüstriyel boyutlarda ilgilenilmesi gereken atıklar oluştururken çok fazla kaynak ve enerji harcar. Fakat yeni bir araştırma gösteriyor ki bu atıklar aslında binanın enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Adı “Canlı Mimari” olan bir Avrupa Birliği projesindeki araştırmacılar yeni bir mikrobiyal yakıt hücresi türü geliştirebilmek için çalışmalara başladı. Bu hücrelerin görevi içsel atıkları kullanıp küçük miktarda enerji üretmek. Ayrıca bu çalışma, binalardaki mikroplardan enerji üretme üzerine odaklanan daha geniş bir projenin sadece bir parçası.
Yakıt hücreleri, adeta bir mide misali, binaların yapımında kullanılacak olan tuğlaların içlerine yerleştiriliyor. Bu tuğlalar atık suları çektiğinde bakteriler kimyasal enerjiyi korurken atık da elektrik enerjisine dönüşmüş oluyor. Yani şöyle söylenebilir ki, tuvaletiniz telefonunuzu şarj edebilir.
Her ne kadar ilgi çekici olsa da canlı binaların bir olumsuz tarafı da var, her canlı yaşam formunda olduğu gibi ölmeye mahkumlar. Fakat bu binalar çoktan bir yaşam döngüsü içine girdi. Binalar, faydalı yaşam sürelerini doldurduğunda onları yıkmak fazlasıyla masraflı ve çevre kirliliği oluşturuyor. Bir dahaki neslin büyüyüp değişip gelişebilmesi için ölüp toprağa dönen ve besin olan binalardan kurulu bir şehir hayal etmek mümkün mü?

PAYLAŞ: