Menu EN

S360MAG

7 April

‘Yeşil Ürün’ mümkün mü?

Journal of Industrial Ecology dergisinde yayımlanan “There is No Such Thing as a Green Product” adlı makaleden ilham alarak bu sayımızda yeşil ürün konusuna farklı perspektiften bakarak yeşil ürün etiketine sahip ürünlerin tartışmalı yanlarına odaklanmak istedik. Bu konu siyah ve beyaz gibi net ayrımlarla değerlendirilebilecek bir konu değil. Plastik kahve bardaklarından oturduğumuz sandalyelere, kullandığımız tüm ürün ve hizmetlerin, üretim aşamalarında doğal kaynak kullanımı, emisyon salımı ve atık gibi farklı faktörler bakımından çevresel etkileri bulunuyor. Bugün tükettiğimiz bazı ürünler  kıyaslamada kullanılan standart ürün ile karşılaştırıldığında üretim aşamasında görülen çevresel etkileri bakımından daha iyi performans gösteriyor ve “yeşil” etiketini alarak “yeşil ürün” olarak satılıyor. Kullanımı gittikçe yaygınlaşan “yeşil” ürünlerin tüketilmesinin çevreye “yarar” sağladığı veya üretimleri boyunca doğaya ve insana “sıfır” etkisi olduğu yargısı aslında yaygınca bilinen bir yanlış. Aslında benzerleriyle karşılaştırıldığında “yeşil” ürünlerin tek farkı üretim aşamalarında çevresel ayak izlerinin daha küçük olması. Günümüzde “life-cycle assessment” diye adlandırılan ve üretimden başlayarak bir ürünün veya hizmetin tüm yaşam döngüsü boyunca çevresel etkilerini hesaplayan analizler yaygınlaşmış durumda. Bu analizler sonucunda, kıyaslanmak üzere seçilen ürünlerle karşılaştırıldığında daha az etkisi olan ürünler “yeşil” olarak tanımlanıyor.

Ancak bir ürünün yeşil sıfatıyla pazarlanması birkaç temel problem içeriyor. Karşılaşılan problemlerden ilki alınmak istenen ürünün diğer alternatiflerine bakılmaksızın sadece analizde esas alınan ürünle kıyaslanıyor olması. Örneğin marketten muz alacaksınız ve bu aşamada kıyaslamada esas alınan ürününüz Afrika'dan ithal edilen plastik paketli muz. Yeşil alternatifi olan organik muz ise aynı şekilde paketlenmiş ve ithal edilmiş. Organik muzu tercih ettiğiniz zaman pratikte daha “yeşil” ürünü almış oluyorsunuz çünkü üretimi sırasında pestisit ve herbisit kullanılmamış oluyor ve GDO içermiyor. Ancak markette organik olmayan paketsiz ithal muz da bulunuyor. Fakat siz bu, yeşil, organik, bio gibi bir etiketi olmayan ama ambalajsız oluşuyla çevreye daha az etkisi olan, yaşam döngüsünün ekolojik ayak izi düşük olan alternatifi düşünmediniz bile. Çünkü tüketimde belirleyici olan bu yaygın etiket uygulaması oluyor.

İkincisiyse yeşil ürünlerin yarattığı doğrudan geri sekme efekti ve tüketimi artırması sorunsalı. Örneğin son yılların en büyük buluşu olan ve icat edenlere Nobel Ödülü kazandıran LED (light-emitting diodes) aydınlatmalar enerji tüketimini ve aydınlatmaya bağlı çevresel etkileri azaltmak konusunda var olan her alternatife göre daha “yeşil”. Bu yeni ürün günümüzde endüstriyel ürünler içinde yer alan ve kıyaslamada kullanılan benzerlerinin yerini almaya başladı bile. Ancak artık LED'ler sayesinde tüketime bağlı giderler azaldığı için tüketiciler ışıkları daha fazla açık bırakılabiliyor, ihtiyacın ötesinde daha büyük alanları ışıklandırabiliyor ve LED televizyonlar gibi daha aydınlık ve büyük ürünleri alabiliyor. Bu geri sekme efekti ile artan elektrik tüketimi artan verimliliğin pozitif yanlarını yok edebiliyor.

Söz konusu tartışmalı yanlar göz önünde bulundurulduğunda ürünleri etiketlemek için önerilen yeni bir konsept karşımıza çıkıyor: “net yeşil”. Net yeşil, “standart ürün ve hizmetle kıyaslandığında sade ve sadece çevresel etkilerde azalma gösteren ürün değil, ortalama etkisi bakımından çevresel etkinin az olduğu iş modeli ve hizmetler” olarak tanımlanıyor. Net yeşil konseptini farklılaştıran özelliklerinen biri ürünlerin pazarlanması dışındaki tüm iş alanlarında da kullanılabiliyor olması.



Kaynak: https://goo.gl/images/gmJMIA

Net yeşilin uygulanabileceği alanlar ve başarılı uygulama stratejilerine örnek olarak ortak otomobil kullanım uygulamalarını örnek verebiliriz. Ortak araç kullanımı, trafik ve yakıt kullanımını azaltmak ve kullanıcıları araç sahibi olmanın ekonomik yükünden kurtarmak gibi hedefler taşıyor. Bunlara ek olarak ortak kullanım şirketleri filolarında hibrit veya yakıt verimli otomobiller bulundurarak da net yeşil kategorisinde sayılabiliyorlar. Ancak bir ayrımı iyi yapmak gerekiyor. Eğer bu hizmeti veren şirketler tüketicileri önceden daha verimli ve çevresel etkisi daha düşük olan toplu taşımadan uzaklaştırıp araçlar ile trafiğe çıkmaya özendiriliyorsa bu uygulamayı “yeşil yıkama” dan başka bir şey yapmaz. Eğer tüketiciler araçlarını satıyor ve ortak araç kullanmaya başlıyorlarsa en yeşil alternatife erişilmiş olup çevresel etki gerçek anlamda azaltılmış oluyor. Bu iş modeli, net yeşile ulaşmaya örnek gösterilebilir. Ulaşılan net yeşilin ötesine geçebilecek tek şey şehirler tarafından yapılan toplu taşımayı özendiren uygulamalar olup, araç kullanıcılarını toplu taşıma/bisiklet kullandırmaya teşvik etmek olacaktır.

Küresel ekonomi, doğal kaynak yönetimini ve sera gazı salımlarını gezegenin taşıma kapasitesi sınırları içerisinde yapmadığı sürece “yeşillendirmek” sadece ekolojik ayak izlerinin azaltılması olarak kalacak. Şirketlerin bu yeşili arama isteklerini gözden geçirip hali hazırda yapılı planlarını terk etmeleri gerekebilir. Bu iş dünyasının çok geç olmadan “net yeşili” benimseyerek çözümün bir parçası olmasını sağlayabilir.

PAYLAŞ: