Menu

WE TALK

17 November

COP23 İklim Konferansı sona ererken

a“İklim sistemine yönelik insan kaynaklı tehlikeli müdahaleyi" önlemeyi, dolayısıyla iklim değişikliğini durdurmayı hedefleyen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında tüm dünya ülkelerinden binlerce temsilciyi her yıl bir araya getiren “Taraflar Konferansı” (COP) bu kez 23. toplantıyı gerçekleştirmek üzere 6-17 Kasım tarihlerinde Bonn’da bir araya geldi.

Karbon salımlarının yakın gelecekte belirgin bir şekilde azaltılmazsa ciddi ve geri döndürülemez etkileri tüm dünyada daha ciddi bir şekilde hissedilecek. 2015 yılında COP21’de imzalanan Paris Anlaşması’nın küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C, hatta mümkünse 1,5°C’nin altında tutma hedefine ulaşılması için ülkelerin ulusal katkılarını önemli ölçüde katılaştırılması gerekiyor.
Bu sene COP toplantısı daha pratik olması nedeniyle Bonn’da yapılıyor ancak toplantının asıl ev sahibi, daha önceden Fiji olarak belirlenmişti. Bu nedenle, konferansın başkanlık görevi Fiji başbakanı Frank Bainimarama tarafından yönetiliyor. Fiji, 2016’daki Winston Kasırgası’ndan sonra yaklaşık bir milyar dolarlık hasara uğramıştı ve Fiji’nin “ev sahipliği”, Fiji gibi küçük ada ülkelerinin iklim değişikliğine en az sebep olan ancak iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer almaları açısından da önem taşıyor.
COP 23 kapsamında pek çok görüşme, sunum ve etkinlik düzenleniyor. Bunların arasından Climate Analytics’in yaptığı sunum, dikkat çekenler arasında yer alıyor. Sunumda, AB ülkelerinin 2030’a kadar, tüm dünyanın ise 2050’ye kadar kömürü elektrik üretiminde kullanmayı tamamen bırakması gerektiğini vurgulandı. 
Paris Anlaşması’nın kabul edilmesine rağmen 2030’a kadar yeterli seviyede harekete geçilmemesi durumunda 1,5°C hedefinin tamamen ortadan kalkacağını, 2°C’lik hedefe dahi ulaşmanın mümkün gözükmediği belirtiliyor. UNEP, küresel sera gazı salımlarında 2014, 2015 ve 2016 yıllarında sırasıyla yüzde 0,9, 0,2 ve 0,5’lik artışı olduğunu, Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından hazırlanan BM raporu ise 2015 yılında 400 ppm olan küresel ortalama karbondioksit konsantrasyonunun, 2016 yılında 403,3 ppm’e çıkarak son 800.000 yıl içindeki en yüksek seviyeye ulaştığını gösteriyor.



2017 yılında fosil yakıt ve sanayi kaynaklı CO2 emisyonlarının %2 artacağını ve 37 milyar tona ulaşarak rekor seviyeye geleceğini bildiriliyor. 2014-2016 yılları arasında bu artışın sadece çeyreği gerçekleşmişti. Arazi kullanımı değişimi ve ormansızlaştırma yaklaşık dört milyar ton CO2 artışına neden olarak 2017 yılında küresel emisyonların yaklaşık 41 milyar tona ulaşmasına sebep olacağı tahmin ediliyor. 
Artıştaki temel sebebin, Çin’de yaz döneminde gerçekleşen kuraklık sonucu nehir sularının alçalması, hidroelektrik potansiyelinin azalması ve buna bağlı olarak kömür kullanımında artış olarak gösteriliyor. Dolayısıyla, salım artışındaki en büyük etkenin Çin kaynaklı olduğu belirtiliyor.
Türkiye’nin “özel” durumu
ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekildiğini duyurmasının ardından, Türkiye dışında herhangi bir ülke Anlaşma’ya bağlılık konusunda bir tereddüt yaşamamıştı. Avrupa ve Çin gibi büyük ölçüde salım yapan ülkeler, iklim değişikliğinin etkilerini azaltma ve bu doğrultuda mücadele amacıyla fon yaratma konularında “safları sıklaştırırken”, Türkiye ise “Yeşil İklim Fonu”ndan (GCF) yararlanmadığı takdirde Anlaşma’yı kabul etmesine rağmen yürürlüğe koymayacağını duyurmuştu. Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadeledeki özel durumu yakın tarihte sanayileşmiş ve halen sanayileşme sürecinde olmasına bağlanıyor.
Türkiye’nin “özel durumu”nun aslında uzunca bir geçmişi var. 1992 yılında Türkiye, UNFCCC uyarınca, Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) üyeliği nedeniyle Ek I/II ülkesi olarak sınıflandırılmıştı. Bu kapsamda Türkiye, iklim değişikliği ile mücadelede tedbirler almakla ve gelişmekte olan ülkelere mali kaynaklar sağlamakla yükümlü hale geldi. Türkiye, bu özel durumunu, tamamen sanayileşmiş bir ülke olmadığı, fon sağlamak yerine fondan yararlanması gerektiği üzerinden iklimle ilgili platformlarda yıllardır tartışıyor. Türkiye ekonomisi, Brezilya veya Çin gibi gelişen ekonomilerle benzerlik gösteriyor ancak Türkiye Ek I ülkeleri arasında yer almıyor. Türkiye’nin özel durumu, bazı ayrıcalıklar tanınmasına rağmen devam ediyor. Örneğin, Türkiye’ye Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından fon sağlanıyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması altında oluşturulan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma talebi ise Almanya’nın arabuluculuğunda bir karara bağlanması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

17 November

Küresel İklim Hareketi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Kadınlar tüm dünyada küresel ısınmanın en ağır yükünü taşıyor ve çözümlere dahil olma konusunda desteklenmiyorlar. 2017 Bonn İklim Görüşmeleri’nde bu eşitsizliği ortadan kaldırmak adına yeni bir aksiyon planı konusunda anlaşmaya varıldı.

Marshall Adaları ve Pasifik’teki kadınlar uzun süredir kolonileşme ile mücadele ediyorlar. Geçtiğimiz yıl, insan hakları ve çevresel hakları savunan birçok kadın öldürüldü. Bu vahim tabloya ve sadece ceplerini doldurmayı düşünen hükümetlere ve işletmelere rağmen, kadınlar ifade ve katılım özgürlüğü ile yerli ve kırsal halkın hakları için mücadeleye devam ediyorlar.

Bonn İklim Görüşmeleri’nde, bu cesaretli kadınlar Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Meclisi (Women and Gender Constituency) aracılığıyla toplumsal cinsiyet ve iklim savunması üzerine çalışan organizasyonlar tarafından destekleniyor. Kadınlar bu organizasyonlar ile birlikte çalışarak, kadınlar tarafından halihazırda yapılmış olan çalışmalar hakkında ve iklim politikalarının kadınlara özgü ihtiyaç ve sorumluluklarını nasıl ele alması gerektiği konusunda farkındalık yaratmayı hedefliyorlar.

Kadınların iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden erkeklerden daha  fazla etkileniyor olmaları toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve iklim değişikliğinin trajik bir tarafını yansıtıyor. Buna ek olarak kadınların finansman ve teknolojiye eşit bir erişiminin olmaması bu değişikliklerle baş etmelerini güçleştiriyor.

İklim değişikliği ve kadın hakları ile ilgili bir diğer önemli konu ise karar alma süreçlerinin daha demokratik olduğu ve %100 yenilenebilir kaynaklara dayalı bir enerji sistemine geçiş ihtiyacı olarak nitelendirilebilir. Böyle bir sistemin, fosil yakıt kaynaklı bir ekonomiye kıyasla, kadınların da iklim değişikliğinde söz sahibi olmasına ortam hazırlayarak kadın haklarının desteklenmesine olanak sağlayacağı düşünülüyor.

Bu hafta, COP23’te tüm hükümetlerin 1,5C’lik sıcaklık artışının altında kalma konusunda anlaşmaya varmaları gerekiyor. Ayrıca, hükümetler tüm iklim eylemlerinin toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımını içermesini sağlamak için Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı (Gender Equality Action Plan) ile ilgili de fikir birliğinde olmalılar.

Söz konusu plan, önümüzdeki iki yıl içerisinde iklim karar mercilerinde kadın sayısını artırmayı, iklim fonlama programlarına toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi getirmek için kadın ve erkek karar alıcıları bilgilendirmeyi, yerel ve küresel iklim planı için yerli kadın organizasyonlarını sürece dahil etmeyi hedefliyor.

SHARE: READ MORE

17 November

2050 yılına kadar enerjide gerçekleşecek dönüşüm

Küresel danışmanlık şirketi DNV GL, üç temel çalışma alanı olan petrol, doğalgaz ve denizcilik konularını da kapsayacak şekilde günümüzde enerjinin durumunu ve 2050’ye kadar gerçekleşmesi öngörülen “enerji dönüşümü”nü değerlendirdiği “Energy Transition Outlook” raporunu yayımladı. Raporda, genelde geleceğin nasıl olacağına dair senaryolar sunan diğer çalışmaların aksine, 2050 yılında farklı enerji kaynaklarının ne derecede kullanılacağına dair bir tahmin sunuluyor.

Enerji alanında büyüme, tarih boyunca nüfus ve ekonomideki büyüme ile yakın ilişki içerisindeydi. Yakın dönemde ise bu durumda değişim başladı. Rapora göre, önümüzdeki on yıl içerisinde karbon salımı ve enerji arasındaki ilişki ayrışmayla (decoupling) kalmayacak, aynı zamanda nüfus ve ekonomideki büyümeyle birlikte küresel enerji arzı zirveye ulaşsa da sonraki dönemlerde yavaş bir düşüş eğilimi gösterecek. Bu durum, istikrarlı bir şekilde, etkili yenilenebilir kaynaklara geçilmesi, kayıpların azaltılması ve enerji tüketiminde elektriğin payının artmasının enerji verimliliğine ivme kazandırmasıyla açıklanıyor.


Önümüzdeki 30 yıl içerisinde dünyadaki enerji sisteminin karbonsuzlaşacağı ve değişeceği öngörülüyor. Çalışmada belirli yıllara, bölgelere, sektörlere ve enerji kaynaklarına özel değerlendirmeler yapılırken, enerjinin geleceğini anlamanın sürdürülebilirlik ve tüm paydaşlar nezdinde kritik bir öneme sahip olduğu vurgulanıyor. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan nüfus tahminleri yerine alternatif veri setlerinin kullanıldığı çalışmada, şehirleşme ve artan eğitim düzeyinin doğum oranını azaltıcı etkisine dikkat çekiliyor. Çalışmada 2050 yılına ait küresel nüfus öngörüsü BM öngörüsünden %6 daha düşük olarak 9,2 milyar olarak tahmin ediliyor. Ayrıca, küresel refah seviyesinin artacağı öngörüldüğü için verimlilik artışında bir yavaşlama olacağı, bu durumun da ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı görüşü yer alıyor. Dolayısıyla, ekonomide bir büyüme gerçekleşse dahi bu tahmin edilenden çok düşük olabileceği belirtiliyor.



Birim ekonomik çıktı başına ne kadar enerji kullanıldığının bir ölçüsü olan küresel ortalama enerji yoğunluğunun geçtiğimiz 20 yıl içerisinde her yıl %1,4 düşüş gösterdiği ve 2050 yılına kadar bu düşüşün yılda %2,5’a ulaşacağı düşünülüyor. Nüfus artışındaki ve ekonomik büyümedeki yavaşlama ile birlikte enerji yoğunluğundaki düşüşün, 2030’dan sonra enerji arzının durağan bir grafik çizeceği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımındaki artış sebebiyle CO2 salımlarında düşüş gerçekleşeceği belirtiliyor.



Fiyatlarda rekabeti nedeniyle, elektrik üretiminde belirgin değişiklikler görüleceği belirtilirken, 2050’de güneş ve rüzgar enerjisinin payının toplamda %72’ye kadar ulaşacağı tahmin ediliyor. Hidrojen ve nükleer enerjinin katkısı da göz önünde bulundurulduğunda, bugünkü kömür ve gaz enerjisinin hakimiyetine zıt olarak, gelecek için fosil olmayan enerji kaynaklarından oluşan bir tablo öngörülüyor.

SHARE: READ MORE

17 November

25 şehir “karbon nötr” olma yolunda

İklim değişikliğiyle mücadele etmek, hava kirliliğini frenlemek ve kent sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla 25 belediye başkanı, 2020’ye kadar karbon nötr ve daha iklim dirençli şehirlere dönüşümü destekleyen iklim eylem planlarını uygulamayı taahhüt etti. Bu doğrultuda imzacı şehirler, Paris Anlaşması’na uygun olarak kendi paylarına düşen salım azaltımlarını gerçekleştirecekler.

C40 Cities desteğiyle geliştirilen iklim eylem planları, dünyanın en büyük şehirlerini 2050’ye kadar net sıfır salım hedefine ulaştırmayı amaçlıyor. Planlar, her şehrin iklim kaynaklı krizlere ve olağanüstü hava olaylarına uyumunu sağlamasını ve bunlara karşı dayanıklılığını arttırmayı hedefliyor. Aynı zamanda, iklim için harekete geçmenin daha geniş sosyal, çevresel ve ekonomik faydalarını detaylandırıyor.



Taahhütte bulunan C40 üye şehirleri şu şekilde: Austin, Accra, Barselona, Boston, Buenos Aires, Cape Town, Karakas, Kopenhag, Durban, Londra, Los Angeles, Melbourne, Mexico City, Milano, New York, Oslo, Paris, Philadelphia, Portland, Quito, Rio de Janeiro, Salvador, Santiago, Stockholm ve Vancouver.
C40, 2020 programına ulaşılması ve uzun vadede daha çok şehrin salım azaltım hedefine varması için “Karbon-Nötr Şehirler Birliği” (The Carbon Neutral Cities Alliance) gibi diğer başat şehir inisiyatifleriyle ortaklaşa çalışacak.
Bununa birlikte C40, Afrika’da yer alan dokuz mega şehre Paris Anlaşması’yla uyumlu, sağlam ve uzun vadeli eylem planları geliştirmeleri için destek verecek. Sahra Altı Afrika’nın mega şehirlerinde iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yönelik dönüşüm için kapasite geliştirme projesi olan “Dubbed Cities Matter”, Uluslararası İklim İnisiyatifi (International Climate Initiative) kapsamında yer alıyor. 
Girişim tarafından desteklenecek şehirler ise şu şekilde: Accra, Cape Town, Addis Ababa, Dar es Salaam, Durban, Johannesburg, Lagos, Nairobi ve Tshwane.
Aynı zamanda C40’a başkanlık eden Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’ya göre, Paris Anlaşması, cüretkar bir iklim eylemine geçilmesi için neler yapılması gerektiğini açık bir şekilde gösteriyor. Hidalgo, büyük şehirlerinin belediye başkanlarının yüzyılımızı şekillendirdiğini ve daha iyi, daha sağlıklı ve yeşil bir geleceğin önünü açtıklarını belirtiyor. Belediye başkanlarının yapabileceklerini değil yapmak zorunda olduklarını yaptığını söyleyen Hidalgo, geliştirilen plan ve politikaların nasıl bir ruh hali içerisinde olduğumuzun kusursuz birer göstergesi olduğuna inanıyor. Hidalgo, C40 gibi önemli paydaşların desteğiyle Afrika şehirlerinin, Paris Anlaşması’nın gerekliliklerini yerine getirmede öncü ve kararlı bir rol oynayacağını ekliyor.

SHARE: READ MORE

10 November

Kalkınma Bankaları fosil yakıt yatırımlarını desteklemeye devam ediyor

“E3G” ve “Oil Change International”, Dünya Bankası Grubu (World Bank Group) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2017’deki yıllık toplantılarının öncesinde, çok taraflı kalkınma bankalarından bazılarının iklim hareketi konusunda ilerleme kaydettiğini ancak çoğunun artan iklim değişikliği etkilerine ve Paris Anlaşması gibi küresel taahhütlere rağmen hala fosil yakıt projelerine milyarlarca dolar değerinde finansman sağladığını bildirdi.

E3G ve Oil Change International’ın ortak yayımladığı bilgilendirme notları, hükümet destekli çok taraflı kalkınma bankalarını Paris Anlaşması’nın amaçlarını desteklemek ve fosil yakıt finansmanından temiz enerji finansmanına geçmek konusunda teşvik etmek amaçlı 30’un üzerinde sivil toplum kuruluşundan oluşan “The Big Shift” (Büyük Değişim) kampanyasının bir parçası niteliğinde. Kampanya, Dünya Bankası’nı fosil yakıt yerine, temiz enerji yatırımlarına destek vermeye ve enerji yatırımlarının insan hayatı üzerindeki etkisi konusunda şeffaflığa çağıran bir koalisyon tarafından yürütülüyor.



Düşük karbonlu ekonomiye geçişi hızlandırmak için çalışmalar yürüten bir düşünce kuruluşu olan ve iklim diplomasisi ve riski, enerji politikası ve iklim finansmanı konularına odaklanan E3G’nin hazırladığı çalışmanın temel bulguları aşağıdaki gibi özetlenebilir:

·         Hükümet destekli çok taraflı kalkınma bankaları (ÇKB) yeşil finansman konusunda gerideler. İklimle ilgili genel harcamaları fosil yakıt harcamalarından daha yüksek olmasına rağmen, fosil yakıt yatırımlarının durdurulması ve iklim finansmanının arttırılması konusunda yeterli ilerleme henüz kaydedilemedi.

·         Oil Change International tarafından yapılan çalışmaya göre, Aralık 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’na rağmen, ÇKB 2016 yılında toplam tutarı 5 milyar doların üzerinde fosil yakıt projesi finansmanını onayladı.

·         E3G karşılaştırmalarına göre, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası (Inter-American Development Bank), ÇKB arasında en yüksek yeşil-kahverengi oranı*na sahip. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Dünya Bankası Grubu ise ÇKB arasında en düşük yeşil-kahverengi oranına sahip bankalar.

·         E3G tarafından yapılan analiz, iklim finansmanı olarak rapor edilen bazı projelerin aslında fosil yakıt projeleri olduğunu ortaya çıkardı. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın, Azarbaycan’da denizde gaz araştırma projesi olan Lukoil Shah Deniz Stage II finansmanını 10 milyon dolar değerinde iklim finansmanı olarak gösterdiği belirtiliyor.

·         E3G ve Oil Change International ortak yayımladığı bilgilendirme notlarında, petrol ve doğalgaz desteğini kaldırmaya yönelik ilk adım olarak, ÇKB’nın kömüre tüm desteğin ve yeni fosil yakıtların rezervlerinin araştırılması için finansmanın derhal durdurulması gerektiği belirtiliyor. Afrika Kalkınma Bankası ve Asya Kalkınma Bankası finansal risklere dayalı fosil yakıt araştırmalarını desteklemeyi halihazırda kabul etmiyor ve diğer ÇKB’nın da bu tutumu örnek alması gerektiği belirtiliyor.

* yeşil-kahverengi oranı (green-brown ratio): Yeşil yenilenebilir, kahverengi ise yenilenemez enerji kaynaklarını temsil ediyor.

SHARE: READ MORE

10 November

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri – Etki Gösterge Kılavuzu

Hollanda bazlı finans kuruluşlarından temsilcilerin ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) Girişimi’nin önerilerini dikkate alan şirketler, SKH yatırımlarını izlemek ve kıyaslamak amacıyla kullanılacak bir dizi SKH göstergesini belirlemek üzere iş birliği geliştirdi ve bu konuda bir kılavuz oluşturdu. Bu ortak çaba, Hollanda Merkez Bankası (DNB) öncülüğünde yürütülen Sürdürülebilir Finans Platformu’nun bir parçası niteliğini taşıyor. DNB bünyesinde SKH Etki Ölçümü’ne odaklanan Çalışma Grubu, her bir hedef üzerinden, yatırımcıların faydalanabileceği etki göstergeleri önermişti. Aralık 2016’da başlangıç oturumunda bir araya gelen Çalışma Grubu, Şubat 2017’de çalışmalarının kapsamını belirledi ve Mart 2017’de ara ve nihai göstergeler listesini oluşturdu.



SKH ile ilgili yatırımların henüz emekleme aşamasında olduğu, bu yatırımların yaygınlaşmasının önündeki en sık rastlanan engellerden birinin etki ölçümü ile ilgili zorluklar olduğu belirtiliyor. Bu kılavuz, yatırımcılara varlıklarının SKH’ne (yatırım veya krediler) katkısını ölçmek için seçenekler sunarken, her bir SKH için esnek bir dizi temel etki göstergesi öneriyor. Önümüzdeki aylarda kılavuzun geliştirilmesi amacıyla ilgili profesyonel çevrelerle paylaşılacağı belirtiliyor. Ayrıca, önerilen göstergelerin uygunluğu ve uygulanabilirliği, Çalışma Grubu’na katılan şirketler tarafından sahada test edilecek. Böylelikle, zaman içerisinde yatırımcılara SKH’ne ölçülebilir şekilde katkıda bulunan yatırım ve kredilerini arttırmaları konusunda yardımcı olacak bir standart oluşabileceği öngörülüyor.

Çalışma Grubu’nun temel amacı, pozitif etkilere odaklanarak, SKH’ne yapılan katkıları ölçmek için emeklilik fonları, sigortacılar ve bankalar tarafından desteklenen bir metodoloji tasarlamak olarak belirlenmişti. Bu metodolojinin, yatırım yapılabilir her bir hedef için belirli sayıda gösterge ile birlikte şeffaf, güvenilir ve uygulanabilir olması gerekiyor. Böylece, etkilerin kıyaslanması ve birleştirilmesi, raporlama yapan şirketler için veri gerekliliklerinin uyumlu hale getirilmesi ve paydaşlar için konsolide raporlama sağlanmış olacak.

Sonuç olarak, önerilen göstergelerin nihai amacı ve ölçümlerin yapılmasının nedeni, SKH’ne katkıda bulunan yatırım ve kredilerin arttırılmasına katkıda bulunma olduğu söylenilebilir. SKH, iş dünyasının sürdürülebilir kalkınmaya olan pozitif katkılarını standardize etme fırsatı sağlıyor. Bir dizi ortak etki göstergesinin benimsenmesi, şirketlerin SKH ile ilgili yatırımlara ilgi duyabilecek hissedarlarına ve alacaklılarına etki verilerini açıklamalarına yardımcı olabilir. Etki verilerinin düzenli olarak geliştirilmesi, yatırımcıların seçilen SKH’ne olan katkılarını daha etkin bir şekilde izleme ve yönetme, müşteriler ve katılımcılarla da daha iyi iletişim kurma fırsatı sağlayacağı belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

9 November

Mackenzie’den sürdürülebilirlik odaklı iki yeni yatırım ürünü

Kanadalı yatırımcılar tarafında rekabetçi getiriler sağlayabilen sürdürülebilir ve sorumlu etki yatırımlarına büyüyen bir talep söz konusu. Kanadalı yatırım şirketi Mackenzie Investments (Mackenzie Yatırım), çıkardığı iki yeni ürünle değişime yön vermeyi hedefliyor. “Mackenzie Küresel Sürdürülebilirlik ve Etki Dengeli Fonu” (Global Sustainability and Impact Balanced Fund), çevresel ve sosyal anlamda etkili yatırımlar için yatırımcılara çözüm üretirken “Mackenzie Küresel Liderlik Etki Fonu” (Global Leadership Impact Fund) ise kadın liderliğinin faydalarına odaklanarak sosyal ve yönetimsel etki yaratacak.

Environics Research tarafından yürütülen ve sponsorluğu Mackenzie Investment tarafından yapılan araştırmaya göre, yatırımcıların %63’ü sürdürülebilir ve sorumlu etki yatırımlarının kendi portfolyolarında daha önemli hale geleceği fikrinde buluşuyor.
Mackenzie Yatırım’ın Kıdemli Başkan Yardımcısı Michael Schnitman, bu iki yeni ürünün iş dünyasında kadınların temsil edilmesi dahil olmak üzere birçok önemli çevresel, sosyal ve yönetimsel kriteri göz önüne aldığını belirtiyor. Schnitman’a göre, Kanadalı yatırımcılar sosyal dönüşüme olumlu etki sağlamaya hazır ve karar almada kesenin ağzını açmaya istekliler.

Mackenzie Küresel Sürdürülebilirlik ve Etki Dengeli Fonu, gelir ve sermaye artışını gözetirken yatırımlarıyla değerlerini aynı hizaya getirmek isteyen yatırımcılar için temel bir portföy sunuyor. Fon, sürdürülebilirlik ve sorumluluğu odağına alırken çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) açılarından yetersiz uygulamalara sahip ihraççılardan kaçınıyor ve dünya çapında her sektörde ÇSY faktörleri açısından en başarılı olanlara yöneliyor. Bununla birlikte, sürdürülebilir çevresel pratikleri özendiren yeşil tahvil ihraçlarını da teşvik ediyor.
Firma ve ülkelerin kredi itibarı ve uzun vadede konumu hakkında içgörü kazandırması için ÇSY faktörleri, Mackenzie küresel sabit gelir yatırım analizi kapsamına alınmış bulunuyor. Bu faktörlerin sürece dahil edilmesi, aynı zamanda Mackenzie’nin imzacısı olduğu BM destekli Sorumlu Yatırım İlkeleri taahhütleriyle de uyumlu.
Fon, yönetici kadro ve yönetim kurulu dahil olmak üzere kadın liderliğini teşvik eden firmalara yatırımı odağına alıyor. Fonun portfolyo yöneticileri potansiyel yatırımları aşağıdaki özelliklere göre değerlendiriyor:
•    Yönetim kurulunda kadın temsil oranı
•    Liderlik pozisyonlarında kadın temsil oranı
•    Kadın CEO
•    Kadın CFO
•    Şirketlerin, Kadının Güçlenmesi Prensipleri’ni (Women’s Empowerment Principles- WEP) imzalamış olması

Fon aynı zamanda, toplumsal cinsiyet odaklı yatırım ve liderlikte kadının güçlenmesi odaklı etki yatırımının öncüsü Pax Ellevate Management LLC’den danışmanlık alıyor. Fon, yatırımcılara kadının güçlenmesi için savunuculuk fırsatı sunarken rekabetçi getiri ve uzun vadede sermaye artışı hedefliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

9 November

2017-18 döneminde BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’ne dahil olan şirketler açıklandı

Borsa İstanbul'da işlem gören, sürdürülebilirlik çalışmalarına göre değerlendirilen ve ekonomik, sosyal ve çevresel konularda “üst seviyede” performans gösteren şirketlerin paylarından oluşan BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’nin (XUSRD) güncel değerleme sonuçları açıklandı.

Kasım 2017– Ekim 2018 döneminde, 01.11.2017 tarihinden itibaren Endeks'te yer alacak şirketlerin tam listesi aşağıdaki gibidir:



Borsaların çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim konularında politikalar oluşturmaları için özel sektöre yol gösteren ve şirketlerin sürdürülebilirlik politikalarına ilişkin bilgiyi de sorumlu yatırımcılara ileten bir platform oluşturmayı kendine misyon edinen Borsa İstanbul,  Endeks’in hesaplanması için EIRIS ile ortaklık içerisinde çalışıyor. Anlaşma çerçevesinde EIRIS, Borsa İstanbul şirketlerini önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik kriterlerine göre sadece “kamuya açık” bilgilere bağlı olarak değerlendiriyor. Şirketlerin çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim konularındaki gelişimini birlikte değerlendiren Endeks, böylece sürdürülebilirliği birleşik bir performans kriteri olarak sunmuş oluyor.

BIST Sürdürülebilirlik Endeksi için Kasım-Ekim olmak üzere yılda bir endeks dönemi bulunuyor. 2014 yılında BIST 30 endeksinde yer alan şirketler, 2015 yılında ise BIST 50 endeksinde yer alan şirketler değerlemeye tabi tutuldu. 2016 yılından itibaren değerlemeye tabi şirketler listesi, BIST 50 endeksi şirketlerine ek olarak, BIST 100 şirketlerinden gönüllü olanları da kapsayacak şekilde genişletildi. “Değerlemeye tabi şirketler listesi” her yılın son ayı içerisinde Borsa İstanbul tarafından ilan ediliyor.

SHARE: READ MORE

3 November

Daha kapsayıcı bir küresel ekonomiye doğru

“Amaç odaklı” kuruluşların olumlu toplumsal etki yaratma yollarıyla ilgili makro trendlere odaklanan bir dizi araştırmadan oluşan “Inclusive Global Economies” (Kapsayıcı Küresel Ekonomiler) raporu, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağlı olduğumuz ekonomik kurallara odaklanıyor. Amaç odaklı kuruluşlar bu kuralları yeniden tanımlarken, daha bütüncül ve kapsayıcı bir ekonomik sisteme doğru geçişin yollarını arıyorlar.

Raporda, tüm dünyada yaşanan toplumsal huzursuzluğun ve popülizmin giderek yaygınlaşmasının sebebinin, kapitalizmin – en azından geleneksel haliyle – yeterli çözüm üretememesinden kaynaklandığı belirtiliyor. Bununla beraber, herkesi, özellikle günümüzde dışarıda bırakılmış bireyleri göz önünde bulunduran ve güçlendiren, çok daha kapsayıcı yeni bir kapitalizmin mümkün olduğu vurgulanıyor.

Kapsamlı bir ekonomik modele geçişin, Küresel Kalkınma Gündemi kapsamında SKH’ne ulaşmak adına bir ön şart olduğu belirtiliyor. Son on yılda yoksullukla mücadelede önemli bir ilerleme kaydedilmesine rağmen, mevcut jeopolitik karışıklıklar, iklim değişikliğinin etkileri, nüfus artışı ve kentleşme gibi diğer küresel trendler nedeniyle daha fazla inovasyona ve yaratıcı çözümlere ihtiyaç duyulacağına işaret ediliyor.

“Kapsayıcı Küresel Ekonomiler” rapor serisinin son parçası “Innovation Trends Report” (İnovasyon Trendleri Raporu) ile sınırlar, disiplinler ve sektörler arasında iş birlikleri sayesinde yenilikçi ekonomik çözümler üretilmesi hedefleniyor. Buna göre, yoksulluk, eşitsizlik, hastalık ve iklim değişikliği ile mücadelede süregelen ilerlemenin, politika yapıcılar, iş dünyası liderleri, sosyal sektör kuruluşları ve vatandaşlar arasındaki iş birliğinden doğacağı ifade ediliyor. Kapsayıcı ekonominin tanımı, ekonomik hayatı tüm boyutlarıyla ele alan, özellikle iyi hallerinin devamlılığı için büyük engellerle karşılaşan bireyler tarafından paylaşılan toplumsal refah için imkanlar yaratan bir yapı olarak tanımlanıyor.

Raporda, küresel nüfusun en yoksul yarısının küresel varlığın sadece %1’ine sahip olduğu dile getiriliyor. Dünyada her 100 kişiden 11’i günde sadece 1,9 ABD Doları harcayarak yaşıyor. SKH, 800 milyon insanı yoksulluktan kurtararak, küresel yoksulluk oranını 2030’a kadar %10,7’den %3’e düşürmeyi hedefliyor. Bu hedefe ulaşabilmek için, sosyal etki konusunda entegre ve inovatif yaklaşımlara ihtiyaç var.

Raporda amaç odaklı kuruluşların karar alma ve iletişim yapma konularında yönlendirilmesi amacıyla oluşturulan yol haritası dikkat çekiyor. Buna göre, daha katılımcı ekonomilere ulaşmak, altı temel noktadan geçiyor: “Değerlendir”, “Belirle”, “Yeni bir çerçeve oluştur”, “Yarat”, “Uygula” ve “Raporla”.


Rapor hakkında daha detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilirsiniz.    

SHARE: READ MORE

3 November

“Kurumsal Sorumluluk” raporlamasında son durum

Kurumsal Sorumluluk (KS) raporlaması, dünyanın dört bir yanında orta ve büyük ölçekli şirketler için giderek standart bir uygulamaya dönüşüyor. KPMG’nin KS raporlaması üzerine yaptığı anket çalışması kapsamında yer alan 4.900 şirketin yaklaşık dörtte üçünün KS raporu yayımlamış olduğu görülüyor. Düzenli olarak yapılan çalışmanın tarihinde ilk kez şirketlerin %60 oranında KS raporlaması yaptığı belirtiliyor.

Anket sonuçlarının yayımlandığı raporda özellikle Latin Amerika’da, mevzuat, yabancı yatırım talebi ve oluşan kamuoyu güvenini korumak gibi sebeplerle KS raporlamasında önemli bir artış olduğu belirlenmiş. Ayrıca, son 12 yılda, KS verilerinin üzerine alınan doğrulamaların, G250 şirketleri arasında iki katına çıkması, büyük şirketlerin sürdürülebilirlik konularında kamuoyuyla paylaştıkları bilgilerin güvenilirliğini sağlama konusuna değer verdiklerini kanıtlıyor.
Raporda, entegre raporlamanın özellikle Japonya, Brezilya, Meksika ve İspanya’da yaygınlaştığı belirtilirken bununla beraber GRI rehberleri ve standartlarının, KS konusunda hala en popüler raporlama çerçevesi olduğu belirtiliyor. Çalışmada ele alınan raporların yaklaşık üçte ikisinin GRI G4 veya Standartları’nı uyguladığı da belirtiliyor.

Raporda, şirketlerin çoğunluğunun, yıllık raporlarında iklim değişikliğini finansal bir risk olarak belirlemediği vurgulanıyor. N100 şirketlerinin %72’si, G250 şirketlerinin ise %52’si iklim değişikliğini finansal bir risk olarak görmüyor. İklim değişikliğini bir risk olarak kabul eden azınlığın da sadece küçük bir kısmı ise söz konusu riskleri nicelleştirmeye veya modellemeye çalışıyor. Bu durum, Finansal İstikrar Kurulu (Financial Stability Board) tarafından kurulan İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu gibi girişimlere ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Raporda ele alınan diğer konulardan biri ise Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH). SKH iki yıldan daha kısa bir sürede özel sektörde büyük ses getirdi. Raporlama yapan G250 şirketlerinin %43’ü, N100 şirketlerinin ise %39’u KS faaliyetlerini SKH ile bağlantılı olarak sürdürüyor. Bununla birlikte, SKH ile bağlantılı raporlamanın ve entegre raporlamanın önümüzdeki üç yıl içerisinde hızla büyümeye devam edeceğini öngörülüyor.

SHARE: READ MORE

2 November

Denizlerde asitlenme canlılığı tehdit ediyor

lmanya öncülüğünde yürütülen BIOACID projesi, modern yaşamın bir sonucu olarak okyanusların git gide daha asidik olmasının canlılar üzerindeki etkisine odaklanıyor. 250 araştırmacı tarafından 8 senedir yürütülen çalışmada en çok küçük deniz canlılarının etkilendiği, bazı canlıların bu kimyasal değişimden faydalansa da besin ağının bütünündeki değişimden dolayı canlılığın olumsuz etkilendiği ifade ediliyor.



Fosil yakıtların oluşturduğu karbondioksit, deniz suyunda çözünerek karbonik asit oluşturuyor, bu da suyun pH değerinin düşmesine neden oluyor, böylece denizler daha asidik hale geliyor. Okyanuslardaki asitleşmenin etkileri iklim değişikliği, kirlilik, aşırı avlanma ve tarımsal gübrelerle daha da derinleşiyor. Sanayi devriminin başlangıcından itibaren okyanus yüzey sularının ortalama pH’ı 8.2’den 8.1’e düştü, bu %26’lık bir asit oranı artışına karşılık geliyor. Suyun pH’ındaki 0.1’lik bir azalma birçok deniz canlısının hayatını tehdit edecek bir etkiye sahip. Canlıların çevresel değişime karşı hassasiyeti farklılık göstermekle birlikte, değişimden dolaylı da olsa etkilenmeleri, sistemin bütününde geri döndürülemeyen hasara yol açabiliyor.



8 yıldır devam eden çalışma sonucunda elde edilen önemli bulgular şu şekilde;

·         Sıcak su mercanları soğuk su mercanlarına kıyasla, istiridye ve deniz salyangozları ise kabuklu deniz canlılarına kıyasla sudaki değişimlerden daha çok etkilenen daha hassas canlılar.

·         Deniz canlıları erken yaşam evrelerinde, yetişkinlik evresine kıyasla değişikliklerden daha çok etkileniyorlar.

·         Bazı canlılar okyanuslardaki asitleşmeden doğrudan etkilenmese dahi, asitleşmenin canlıların yaşam alanında veya besin ağında meydana getirdiği değişiklikler canlıları dolaylı olarak etkiliyor.

·         Tüm bu değişiklikler, okyanusların bizlere sunduğu ekosistem hizmetlerini gelecekte kötü bir şekilde etkileyecek.

Bir diğer araştırmada ise, deniz biyologları, sudaki sıcaklığın, tuzluluk ve asit oranlarının artmasının istiridye fizyolojisini nasıl etkilediğini anlamak istiyor. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) en karamsar tahminlerine göre, yüzyılın sonlarına doğru deniz suyu sıcaklığı 2 ile 4 derece arasında artabilir. Peki bu değişimin yüksek ticari değere sahip balık ve kabuklu deniz ürünleri üzerindeki sonucu ne olabilir? Deniz biyoloğu Domitilia Matias’a göre haberler istiridye çiftçileri için o kadar iyi değil: “Daha sıcak sulardaki istiridyeler filtreleme faaliyetlerini önemli ölçüde arttırıyor. Suyu serin tutmak için sürekli filtreleme yapıyorlar, böylelikle metabolizmaları hızlanıyor. Deniz suyu sıcaklığının artması ise ortama uyum sağlama çabaları sonucu kabuklarının küçülmesine neden olarak büyümelerini etkileyebilir.”



Deniz ekosisteminin insanın iyi halinin devamlılığında oldukça büyük payı bulunuyor. Denizlerdeki kaynaklar dünya nüfusunun çoğunluğu için besin kaynağı olmakla birlikte balıkçılığa dayalı geçinen nüfusun geçim kaynağını oluşturuyor. Geçim kaynaklarını kaybeden insanların göç etmek durumunda kalması ise sosyal problemleri beraberinde getiriyor.

Tüm bunların ötesinde, denizlerdeki dengenin bozulması, yeryüzündeki en büyük ve en zengin yaşam alanı olan okyanusların geleceğini ve insanın yeryüzündeki iyi halinin sürekliliğini tehdit ediyor. Denizlerin sürdürülebilir olmasıysa öncelikle doğru politikalarla aşırı avlanmanın önüne geçilmesi, yine iklim değişikliği politikalarıyla sera gazı emisyonlarının kontrol altında tutulması, insanlardaki bilincin artarak kirliliğin önüne geçilmesi ve bilinçli tarım uygulamalarına geçilerek tarımsal zararlı atıkların önemli ölçüde azaltılması gibi çok ciddi öneme sahip bir dizi uygulamadan geçiyor.

SHARE: READ MORE

2 November

“Blok Zinciri” kuruluşları nasıl değiştirebilir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca akademisyenler ve iş dünyasının liderleri modern işletme pratiklerini şekillendirdiler. Temel teori, kaide ve davranışlar, yöneticilerin büyük ölçüde dikey örgütlenmiş, hiyerarşik kurumlar oluşturmasının önünü açtı. Bununla beraber, “Bitcoin” gibi dijital para birimlerinin altında yatan bazı teknolojilerin, yaygın kullanılan adıyla “blockchain” (blok zinciri), şirketleri derinden etkileyebileceği söyleniyor.

Bu etkiler, firmaların nasıl fonlanıp yönetildiğinden nasıl değer yarattığına, pazarlama ve muhasebe gibi temel işletme fonksiyonlarının nasıl işlediğine kadar değişkenlik gösterebilir. Bazı durumlarda yazılımlar kimi işletme fonksiyonlarının tamamen ortadan kalkmasına yol açabilir.

Kuruluş içi ve kuruluşlar arasındaki veri transferini muazzam ölçüde geliştirse de internetin iş yapış biçimi üzerindeki etkisinin daha kısıtlı olduğu söylenilebilir. Bunun başlıca sebebi, internetin tasarlanma sebebinin kişiler arasında “değer” değil bilgi transferi olması. Örneğin, bir e-posta’nın ekinde dosya gönderirken, belgenin aslını değil, bir kopyasını göndeririz. Herkes belgenin bir kopyasını edinip değiştirebilir. Birçok durumda belgenin bir kopyasını paylaşmak hem yasaldır hem de avantajlıdır.

Buna karşın, bir işlemi hızlandırmak istediğimizde parayı direkt olarak e-posta yoluyla göndermek gibi bir seçeneğimiz bulunmuyor. Bunun gerekçesi sadece parayı kopyalamanın yasadışı olması değil; aynı zamanda gönderen tarafın kendisini tanıttığı kişi olduğundan %100 emin olma şansımızın olmamasıdır. Bu nedenle, güvenliliği korumak ve dürüstlüğün devamlılığı için aracı kurumlara başvuruyoruz. Bankalar, hükümetler ve bazı durumlarda büyük teknoloji firmaları kimlik teyidi yapıp kayıt tutuyorlar, böylece para transferini güvenli bir şekilde gerçekleştirebiliyoruz. 

Aracıların bu konuda sağladığı hizmetlerde, bazı dikkate değer istisnalar da bulunuyor. Hacklenmeye veya dolandırıcılığa açık olabilecek sağlayıcılar kullanmaları bunların arasında yer alıyor. Bir başkasıysa aracıların işlem gerçekleştirirken çoğu zaman ücret talep etmeleri. Aynı zamanda, tüketici davranışını izleyerek veri biriktirebiliyor ya da bir banka hesabı için uygun olmayan yüz milyonlarca kişiyi dışarıda bırakabiliyorlar. Bazen de 2008’de gerçekleşen küresel krizde tanık olduğumuz gibi korkunç hatalar yapabiliyorlar.

Bu noktada devreye giren blok zinciri teknolojisi, bir işleme taraf olanların, geleneksel aracılara gereksinim duymadan bir değeri saklayıp değiş tokuş edebilmesini sağlıyor. Örneğin Bitcoin, tamamen elektronik olarak oluşturuluyor ve tutuluyor. Bitcoin, diğer para birimleri gibi basılmıyor.




Peki “kripto para”nın en bilinen örneği olan Bitcoin, yedi maddede nasıl açıklanabilir?

1.    Belli bir merkezden yönetilmez

Bitcoin ağı tek bir merkezi otorite tarafından yönetilmiyor; Bitcoin madenciliği yapan ve hareketleri işleyen her bir makine ağın bir bölümünü oluşturuyor ve bu makineler birlikte çalışıyor. Ağın bir kısmı çevrimdışı olsa dahi Bitcoin akışı devam ediyor.

2.    Hesap açmaya gerek yok

Bankalar müşterilerini hesap açma işlemi için bir dizi bürokrasiye tabi tutarken Bitcoin adresi almak oldukça kısa süren bir işlem.

3.    Anonim olarak kullanılır

Kullanıcılar birden fazla Bitcoin adresine sahip olabilir ve adlara, adreslere veya kişisel olarak tanımlayıcı diğer bilgilere bağlı değildir.

4.    Tamamen transparan bir sistem

Kamuoyuna açık bir Bitcoin adresinde ne kadar para tutulduğunu herkes görebilir, sadece o paranın kime ait olduğunu bilmek mümkün değildir.

5.    Düşük transfer ücretleri
Bitcoin transfer ücretleri banka transfer ücretlerine kıyasla düşüktür.
6.    Hızlı para transferi
Bitcoin ağı ödemeyi işlemeye başladığı an dünyanın her yerine dakikalar içinde para gönderilebilir.
7.    İşlem geri alınamaz

Bir adrese Bitcoin gönderimi yapıldığında, alıcı iade etmediği sürece Bitcoin’lerin geri alınması mümkün değildir.

SHARE: READ MORE

20 October

Kırsal kalkınma gelişmişlik göstergesi

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) geçtiğimiz günlerde kırsal bölgelerdeki ekonomik kalkınma ve gıda güvenliği konularını değerlendirdiği “Gıda ve Tarımın Durumu; Kapsayıcı bir Kırsal Dönüşüm için Gıda Sistemlerinin Geliştirilmesi" (The State of Food and Agriculture; Leveraging Food Systems for Inclusive Rural Transformation) isimli raporu yayımladı. Rapor, günümüzde gözlemlenen kırsaldan şehre göç trendinin değişeceğini ve bu değişimle birlikte önemli kazançların elde edilebileceğini ön görüyor. Aynı zamanda gelecekte, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki milyonlarca gencin iş gücüne katılmak için yaşadıkları kırsal bölgeleri terk etmek zorunda kalmayacakları belirtiliyor. Çalışmada, kırsal bölgelerin, gıda üretimi ve ilgili sektörlere bağlı ekonomik büyümede büyük bir potansiyele sahip olduğu ifade ediliyor ve 2030 Kalkınma Gündemi’nin ancak kırsaldaki potansiyelin değerlendirilmesiyle gerçekleşeceği ifade ediliyor.

1990’lardan bu yana kırsal bölgelerdeki sosyo-ekonomik değişimlerle birlikte yüz milyonlarca insan, kırsal bölgede maruz kaldıkları yoksulluktan kurtuldu. 2015-2030 yılları arasında özellikle Sahra-altı Afrika’da 15-24 yaş aralığındaki nüfusta beklenen artış karşısında sanayi ve hizmet sektörü yeni iş arayanları istihdam etmek için yeterli olmayacak. Bu hızlı artışsa kentlere göç eden kırsal nüfusun büyük bir kısmının şehirde istediği yaşam koşullarına erişememesine sebep olacak. Bu nedenle, güvence altına alınan gıda sistemleri oluşturarak gıda üretiminin sürekliliğini sağlamak ve kentsel alanlarla (özellikle küçük ve orta ölçekli şehirler) güçlü bir şekilde bağlantılı olan tarım sektörünü desteklemek için kırsal alanlarda politika desteği ve yatırım yapılması gerekecek. Bu politika ve destekler, kırsalda istihdam yaratılmasını sağlayacak ve kırsaldan kente olan mobilite azalacak. Gelişmekte olan ülkelerdeki şehirli nüfusun yarısı nüfusu 500.000’in altındaki şehirlerde ve kasabalarda yaşıyor.

Kentlerde artan gıda talebiyle birlikte, gıda sistemleri çeşitlendirilerek ve çiftlik dışı tarımsal aktivitelerle ilgili yeni ekonomik imkanlar oluşturularak kırsal ekonomi dönüştürülebilir.

Tüm bu çıkarımlar ve projeksiyonlar doğrultusunda, raporda üç aşamalı bir aksiyon planından söz ediliyor. İlk olarak, küçük ölçekli üreticilerin kentlerden gelen gıda taleplerini karşılayabilmeleri için bir dizi politika oluşturulmalı ve arazi kullanım hakları güçlendirilmeli, tedarik sözleşmelerinde eşitlik sağlanmalı ve krediye erişim iyileştirilmeli.

İkinci olarak, kırsal alanlar ve kentlerdeki pazarları birbirine bağlayan altyapılar oluşturulmalı. Birçok gelişmekte olan ülkede, kırsal alanlardaki yollar, elektrik altyapılarının, depolama tesislerinin ve soğutma sistemlerinin olmayışı kentteki pazarlara ulaşarak taze meyve-sebze, et ve süt ürünleri satmak isteyen üreticiler için büyük bir dezavantaj.

Son olarak da, birbiriyle güçlü bir şekilde bağlantılı kırsal-kentsel ekonomilere sadece mega şehirleri değil, aynı zamanda daha küçük şehirleri de dahil etmek gerekiyor. Raporda özellikle, küçük şehir merkezlerinin göz ardı edilmiş gıda pazarını temsil ettiklerinin üzerinde duruluyor.

SHARE: READ MORE

20 October

Gucci kürk kullanmayan markalara katıldı

Gucci’nin artık kürk kullanmayacağını açıklaması, son zamanlarda modaya dair en sevindiren gelişmelerden biri oldu. Tüketicilerin daha bilinçli hale gelmesi ve en sevdikleri markaların aslında kapalı kapılar ardında hayvan zulmüne sebep olduklarının farkına varması, gerçek hayvan kürkünü artık değerli ve karlı bir emtia olmaktan çıkarıyor. Büyük markalar arasında Armani ile başlayan kürksüz moda söylemini artık Gucci de takip ediyor. Uzun zamandır Stella McCartney, Vivienne Westwood ve Calvin Klein gibi lüks markalar kürksüz moda söylemini vurgulayarak başarılı ve lüks tüketimde tercih edilen markaların hayvan kürküne ihtiyaç duymadıklarını gösterdi.

Aktivistler ve konu ile ilgilenen diğer paydaşlar, Versace’nin benzer bir söz vermesi için çaba gösteriyor. Kürk çiftliklerindeki hayvanların iyi koşullarda bakıldıkları iddia edilse de, hayvanların karşılaştıkları zulmün derecesi ürkütücü.

Son zamanlarda moda dünyasına dair ilgi çeken haberlerden bir diğeri de “slow fashion” (yavaş moda) trendi. Moda dünyasının ardındaki negatif sosyal ve çevresel etkinin fazlasıyla kendini gösterdiği “fast fashion” (hızlı moda) trendinin tam tersi olan bu akım, kitle tüketimine karşı çıkarak, kaliteli materyallerden adil bir şekilde üretilmiş, dayanıklı giyim eşyalarının üretim ve satış sürecini kapsıyor.

Slow fashion trendini takip eden yeni markalar iyi satış rakamlarına ulaşıyorlar; bu durum tüketicilerin moda sektörünün arkasındaki gerçeklerle ilgili daha bilinçli hale gelmesiyle de uyumlu. Gucci’nin önde gelen tasarımcılarından Alessandro Michele, Milano’daki moda haftasında, hızlı tüketimin önüne geçilmesi ve sürekli yeni bir şeylere sahip olma arzusununu durdurulması gerektiğini belirtiyor.

Örnekler bu markalarla sınırlı değil. Mesela, AYR, 2014’te kurulan bir kot pantolon markası ve kaşmir, geri dönüştürülmüş pamuk gibi kaliteli materyaller kullanıyor. Çok fazla su gerektirdiği bilinen klasik kot pantolon üretiminin aksine, çamaşırhane bahçesinde geri kazandıkları, sadece bir bardak su ile kot yıkama işlemini gerçekleştiriyorlar. Elizabeth Suzann markası ise ipek ve kaliteli kumaş gibi kolay eskimeyen materyallerden kıyafetler üretiyor ve sadece bir yıl içerisinde 1 milyon dolarlık satışa ulaştı.

SHARE: READ MORE

19 October

Ozon tabakası için 30 yıllık iş birliği

1987 yılında birçok ülke bir araya gelerek, ozon tabakasını korumak amacıyla Montreal Protokolü’nü imzalamıştı. Anlaşmanın 30. yıl dönümü olan 16 Eylül 2017 Uluslararası Ozon Tabakasını Koruma Günü, alınan önlemlerin işe yaradığının bir kez daha görülmesiyle daha anlamlı hale geldi.

Anlaşma sayesinde, 1990-2010 yılları arasında 135 milyar tondan daha fazla karbon dioksite eşdeğer salımın önüne geçildi. Bununla birlikte 2030’a kadar her yıl iki milyona yakın cilt kanseri vakasının da önüne geçildiği tahmin ediliyor. Tarım, balıkçılık ve üretim malzemelerine karşı oluşabilecek hasarın önlenmesiyle sağlık ve ekonomi açısından sağlanan toplam küresel faydaların 2,2 trilyon ABD dolarına ulaşacağı düşünülüyor. Anlaşma sayesinde ozon tabakasının incelmesine sebep olan maddelerin kullanımı tüm dünyada sonlandırılmıştı ve bir anlaşmaya varılmasa ve ozon tabakasına zarar veren salımlara aynı şekilde devam edilse, Antarktik üzerinde ozon tabakasının deliğinin 2013 yılı itibariyle %40 daha büyük olması bekleniyordu.



1974'te bilim insanları ozon tabakasının giderek inceldiğini keşfetti. Bunun ardından sorunun insan faaliyetlerinden kaynaklandığını tespit ettiler. Ozon tabakasının incelmesinin ardındaki temel neden eskiden kullanılan aerosol kaplar, alev yavaşlatıcılar ve buzdolaplarında yaygın bir şekilde kullanılan kloroflorokarbonlar (CFCs) salımları olarak belirlendi. Bu nedenle, 1987 yılında 197 ülke bir araya gelerek CFC’ların ve ozon tabakasının incelmesine sebep olan diğer kimyasalların kullanımını durdurmak amacıyla Montreal Protokolü’nü (Montreal Protocol on Substances that Deplete the Ozone Layer) imzaladı.

2016 yılında bilim insanları, ozon tabakasındaki incelmenin oldukça azaldığını ve anlaşmanın işe yaradığını gördüler. Bir grup bilim insanı, uydular, zemin tabanlı aletler ve hava balonlarından alınan ölçümlerin bir kombinasyonunu kullanarak, 2000 yılından itibaren ozondaki deliğin 4 milyon kilometrekare küçüldüğünü tespit ettiler. Bu, Hindistan’ın yüz ölçümünden daha büyük bir alana karşılık geliyor.

Montreal Protokolü, dünyanın şimdiye kadar 2°C sıcaklık artışının altında kalmasını sağlayarak, dünyanın geleceğine belki de en büyük katkıyı sağlamış olabilir. Bu aynı zamanda, geçen sene Paris Anlaşması’nda da belirlenen hedefti. Ayrıca, tahminlere göre ozon tabakasındaki deliğin bu yüzyılın ortalarına doğru tamamen kapanacak. Uluslararası düzeyde iş birliğiyle bu denli büyük bir başarıya imza atılması, iklim değişikliğine karşı ihtiyaç duyulan iş birlikleri konusunda da umut verici olarak yorumlanabilir.

SHARE: READ MORE

19 October

OECD “Dijital Ekonomiye Bakış 2017” raporunu yayımladı

OECD’nin iki yılda bir yayımladığı “Digital Economy Outlook” raporunun yeni sayısında internet altyapısı ve internet kullanımının, OECD ülkeleri ve bu bölgede faaliyet gösteren şirketler arasında nasıl farklılık gösterdiği irdeleniyor. Raporda, evlerde ve özel sektörde yüksek hızlı internete, geniş bant abonelik ücretlerine, mobil veri kullanımına, dijital beceri ve istihdama, bilişim teknolojileri (BT) ve iletişim sektörlerinde patentlere, ileri dijital teknolojinin kullanımına ve çevrimiçi devlet hizmetlerine erişim trendleri inceleniyor. Dijital dönüşümün politik sonuçları da raporda ele alınan konular arasında yer alıyor.

Dijital ekonomideki dönüşüm, buna bağlı oluşan yeni fırsat ve engeller üzerinde durulan raporda, OECD ülkeleri ve partner ekonomilerin, kamu politikaları ile ilgili hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla bilişim ve iletişim teknolojileri (BİT) ile internetten faydalanma yöntemlerinin altı çiziliyor. Buna ek olarak, düzenleyici kuruluşların ve politika opsiyonlarını belirleyenler, dijital ekonominin potansiyelinin inovasyon ve kapsayıcı büyümeye öncülük etmeleri amacıyla bilgilendiriliyor.



Hükümetler, dijital dönüşümün getirdiği risk ve fırsatların giderek daha da farkına varıyor. Buna bağlı olarak hükümetler, dijital dönüşümün inovasyon, kalkınma ve toplumsal refah için faydalarını en üst düzeyde değerlendirmek için dijital dönüşümün politik sonuçlarının üzerine eğiliyor, bütüncül bir yaklaşım sergileyerek entegre politika çerçeveleri geliştiriyor.

Ekonomik durağanlığın devam eden etkilerine rağmen BT hizmetleri büyümeye devam ediyor ve olumlu bir görünüm sergiliyor. Küresel ekonomik krizden bu yana, toplam katma değer verisine paralel şekilde, OECD’de BİT sektörü kaynaklı katma değer azalmıştı. BİT sektöründeki telekomünikasyon hizmetleri, bilgisayar ve elektronik cihaz üretiminde katma değer azalırken, BT sektöründe artmış, yazılımcılıktaysa sabit kalmıştı.

Raporda ayrıca iletişim altyapıları ve hizmetlerinin yeni veri akışı için hızla arttığı, BİT sektöründeki kullanımların büyümeye devam etmekle birlikte ülkeler, şirketler ve bireyler arasında eşit olmayan bir dağılım gösterdiği belirtiliyor. Meslekler ve ticaret sektörü dahil olmak üzere dijital inovasyon ve yeni iş modellerinin dönüşümü tetiklediği bildiriliyor. BİT’in günlük hayat ve işte etkin kullanımının daha özel ve genel beceriler gerektirdiği, dijital güvenlik ve mahremiyet endişelerinin BIT’in kullanımını ve iş fırsatlarını sınırlandırdığı, yapay zekanın önemli politik ve etik sorularla birlikte gündeme geldiği ve “blok zinciri”nin (block chains) potansiyelinin teknik ve politik engellere bağlı olduğu raporda üzerinden geçilen diğer konular arasında yer alıyor.

SHARE: READ MORE

13 October

Borsaların Sürdürülebilirliğe ilişkin Durum Raporu

2009'dan bu yana Sürdürülebilir Borsalar Girişimi (SSE), daha sürdürülebilir sermaye piyasaları geliştirmek için borsalarla birlikte çalışıyor. Bu piyasaları yaratmak için de sürdürülebilir kalkınmanın ekonomiye tam olarak entegre edilmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler 2030 Gündemi ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SKH) benimsenmesiyle birlikte, piyasalar, sürdürülebilir piyasaların ve toplumun yaratılmasına katkıda bulunmak için uluslararası kabul edilmiş bir çerçeveye sahipler.

Bu doğrultuda, “2016 SSE Report on Progress Overview” (2016 Sürdürülebilir Borsalar Gelişimine Genel Bakış) adlı rapor yayımlandı. Rapor, BM Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (SSE) kurucuları arasında yer alan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), UN Global Compact, BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve BM Sorumlu Yatırım İlkeleri (UN PRI) tarafından çok taraflı olarak hazırlandı.

Rapor, borsaların ve düzenleyici otoritelerin uyguladıkları sürdürülebilirlik girişimlerinin düzenli olarak resmini veriyor. Aynı zamanda, uygulanmakta olan iyi örnekleri, eğilimleri, fırsatları ve zorlukları irdeleyerek borsalar, menkul kıymet düzenleyicileri, politika oluşturucular, şirketler ve yatırımcılar arasında çıkartılan derslerin paylaşılmasını teşvik edilmesi hedefleniyor.

Raporda borsalar çeşitli kriterler bakımından detaylı olarak inceleniyor. Bu kriterlerin bir kısmını borsaları karşılaştırmak için kullanılan genel kriterler, diğer kısmını sürdürülebilirlik açısından önem taşıyan ÇYS kriterleri oluşturuyor. Buna göre, 82 borsanın Çevre-Sosyal-Yönetişim (ÇSY) uygulamalarının incelenmesi üzerine, borsaların giderek daha sürdürülebilir sermaye piyasalarının yaratılmasına katkıda bulunacak eylemler gerçekleştirdikleri belirtiliyor.

Bu kriterlere ve 82 borsa arasından kriteri karşılayan borsaların sayıları şu şekilde:



Kriterlerin açılımına, uygulama rehber ve prensiplerine ve uygulamalarına rapor içeriğinde yer veriliyor. Raporun birinci bölüm sonundaysa düzenleyici otoritelerin yaptıkları çalışmalar hakkında bilgi veriliyor.

Raporun ikinci bölümünde, borsalar temel alınarak seçilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri inceleniyor. Bu hedefler:

5. Hedef: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

8. Hedef: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme

12. Hedef: Sürdürülebilir Tüketim ve Üretim

13. Hedef: İklim Eylemi

17. Hedef: Hedefler için Ortaklıklar

olarak belirlendi.  

SKH’ne ulaşmak, yılda 5-7 trilyon ABD doları olarak tahmin edilen önemli bir finansman gerektiriyor. Bununla birlikte, kamu finansmanı ve kalkınma yardımı önemini korurken, yatırım ölçeği itibarıyla özel sermayenin akışına da ihtiyaç duyuluyor.

SKH önümüzdeki on yıl için küresel bir kalkınma stratejisi sağlıyor. Raporda yer alan öneriler ÇSY raporlama rehberini uygulamadan, cinsiyet çeşitliliğini teşvik etmeye ve yeşil tahvilleri listelemeye değişen başlıklarda çeşitlilik gösterirken, borsaların bu tavsiyeleri uygulayarak, daha istikrarlı sermaye piyasaları ve sürdürülebilir bir toplum yaratmada liderlik rolünü üstlenebileceği vurgulanıyor.

Raporun ikinci bölümünde, daha sürdürülebilir bir finans sistemine geçilmesi için pazar teşviklerinin uzun vadeli değerlerle uyumlu olması ve ÇSY konularının standart uygulamalara entegre edilmesi gerektiği; SKH’nin birçok ÇSY faktörünün ana hatlarını belirlediği ve bunlara yönelik çerçeve sağladığı belirtiliyor. Ayrıca, hedeflerle ilgili içeriği yer verilirken, yine hedef bazında borsalar tarafından gerçekleştirilen ve gelecekte yapılması hedeflenen uygulamalar ele alınıyor. Örneğin, Johannesburg Borsası, Güney Afrika’da ÇSY bilgileri ile raporlama kültürü oluşturuyor. Amman Borsası ise cinsiyet çeşitliliğinin Ürdün’deki şirketlerin performansı üzerine etkisini ölçmek için bir çalışma gerçekleştirdi. Oslo Borsası da ayrı bir yeşil tahvil listesi sağlayan ilk borsa oldu.

Son olarak, raporun bütününde yatırımcı, standart oluşturucu, sivil toplum kuruluşları ve borsaların görüş ve açıklamaları naklediliyor.

SHARE: READ MORE

13 October

“The World Benchmarking Alliance” görüş alma faaliyetlerini başlattı

Uluslararası çok paydaşlı bir girişim olan “The World Benchmarking Alliance” (Dünya Karşılaştırma Ölçütü İttifakı) sürdürülebilirlik performansı ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH) katkıları temel alarak şirketleri sıralayan karşılaştırma ölçütleri geliştirecek. “Aviva”, “UN Foundation”, “Index Initiative” ve “Business and Sustainable Development Commission”ın kurucuları arasında yer aldığı girişim, karşılaştırma ölçütlerini erişime açık olarak yayımlayacak. Bu doğrultuda girişim, önümüzdeki dokuz ay boyunca söz konusu karşılaştırma ölçütleri üzerine görüş alma sürecini başlattı. Sürece, kurucu ortakların yanı sıra Birleşik Krallık, Danimarka ve Hollanda hükümetleri destek olacak. 

“Küresel Hedefler Haftası” kapsamında, BM Genel Kurulu’nun 72. Oturumu’nda girişimin kurucu üyelerinden liderler konuşmalar gerçekleştirdiler. Konuşmalarda, sürdürülebilirlik ve SKH çerçevesine oluşturulan girişimin önemi, girişimin sivil toplum temelli olmasının yarattığı değer ve karşılaştırma ölçütlerinin rehberliğinde oluşacak ortaklıklarla daha iyiye erişmek için oluşacak rekabetin önemine vurgu yapıldı. Ayrıca, girişimin, gelişmekte olan bölgelere iyi bir örnek oluşturacağının ve SKH’ne katkıda bulunmanın bir nevi “kurumsal rekabet sporu”na dönüşeceğine dair görüşler paylaşıldı.

İş dünyasında uzun yıllardır kullanılan, eksik görülen alanları veya yeterli düzeyde yönlendiricilik gösterememesi nedeniyle tartışmalara sebep olan karşılaştırma ölçütlerinin geliştirilmesi sürecinde sağlanacak ortaklığın ve bu konudaki uluslararası birikimin etkin olarak kullanılmasının hem finansal sistem katılımcılarının tümü için hem de çok daha geniş bir çerçevede dünyamız için değerli olduğuna inanıyoruz. Bu konudaki gelişmeleri düzenli olarak sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

SHARE: READ MORE

13 October

Birleşik Krallık’ta hedef yeşil işe yatırımını arttırmak

Yatırımcılardan oluşan bir grup, Birleşik Krallık’ta “yeşil ekonomi”nin teşvik edilmesi amacıyla hükümet tarafından bir araya getirildi. Üyeleri arasında Londra Borsası başkanı, Bank of England kıdemli danışmanı ve Barclays, HSBC, Aviva ile özel sektör ve akademiden temsilcilerin bulunduğu “Yeşil Ekonomi Görev Komitesi” (The Green Finance Taskforce), altı ay içerisinde düşük karbon ekonomisine yapılacak yatırımların arttırılması için bankalar ile diğer finansal kuruluşlarla çalışarak öneriler geliştirecek.

Londra eski belediye başkanı Sir Roger Gifford başkanlığındaki Görev Komitesi, enerji ve ulaşım yatırımları gibi İngiltere’nin planlanan altyapı yatırımlarını çevresel anlamda daha sürdürülebilir hale getirmek için atılacak adımları gözden geçirecek.

Hükümet ayrıca, yatırımcılara paralarının nasıl işlem göreceği konusunda güvence vermek ve evlerine izolasyon yaptıran tüketicilerin daha az borçlanmalarını sağlayan yeşil ipoteklerden yararlanmalarının yollarını teşvik etmek istiyor. İklim Değişikliği Bakanı Claire Perry, düşük karbonlu bir ekonomiye geçişin milyarlarca pound değerinde bir yatırım fırsatı ve hükümetin endüstriyel stratejisinin önemli bir parçası olduğunu belirtiyor. Perry’ye göre, sürdürülebilir projelerde sorumlu yatırımı teşvik etmek üzere standartlar geliştirmek ve Yeşil Ekonomi Görev Komitesi’nin kurulması, Birleşik Krallık çapında tüm işletmelerin bu fırsattan yararlanmasını sağlayacak.



Hazine ekonomi sekreteri Stephen Barclay ise gerek İslam’a uygun krediler gerek olumlu bir çevresel etkiye sahip yeşil ipotekler olsun, insanların değerlerini destekleyen finansal hizmetlere erişiminin bir öncelik olduğunu, Görev Komitesi’nin İngiltere’yi yeşil ekonomide ön planda tutmaya ve tüketiciler için seçim sunmaya yardımcı olacağını düşünüyor. 
Bununla beraber hükümet, yaklaşımının, şirket, banka ve yatırım kuruluşlarının isteklerine bağlı benimsedikleri gönüllü standartlara dayalı olduğunu açıkça belirtiyor. Bunlar, bazı şirketlerin halihazırda maruz kaldıklarını iklim değişikliği risklerini açıklamak gibi standartları içerebilir. Bu nedenle, Görev Komitesi, daha yeşil borsalara yatırımda bulunmak isteyen yatırımcılara rehberlik sağlıyor olsa da fosil yakıt ekonomisindeki yatırımları çekmeyi tercih eden şirketler üzerinde bir etki yaratması pek olası görünmüyor.

SHARE: READ MORE

6 October

Ekonomik Büyümenin ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Teşvik Edilmesinde Borsaların Rolü

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (SSE) düzenleyicileri arasında yer alan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), borsaların ekonomik büyümeyi ve sürdürülebilir kalkınmayı destekleme konusundaki rolünü inceleyen bir rapor yayımladı. Rapor, borsalar ve “Merkezi Takas Kurumu” (CCPs) dahil olmak üzere 200'ün üzerinde piyasa altyapı sağlayıcısını temsil eden Dünya Borsalar Federasyonu (WFE) ile birlikte geliştirildi.

“The Role of Stock Exchanges in Fostering Economic Growth and Sustainable Development” (Ekonomik Büyümenin ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Teşvik Edilmesinde Borsaların Rolü) raporu, Tayland'da düzenlenen 57. WFE Yıllık Toplantısı'nın açılış oturumunda resmi olarak sunuldu. Rapor, borsaların nasıl işlediğini ve neden önem taşıdığına odaklanırken, raporda uzun vadeli gelişimsel zorlukları ve borsaların bu zorlukların nasıl üzerine gidebileceğine dair bilgiler de paylaşılıyor.

Raporun birinci bölümünde, modern dönemde borsalar anlatılıyor ve borsaların çalışmalarını yürüttüğü yapılar açıklanıyor. Bunu takiben kalkınma ekonomistleri, akademisyenler ve politika yapıcılar tarafından uzun zamandır sürdürülen finansal piyasaların, uzun dönemli ekonomik kalkınma üzerindeki etki ve katkılarına ilişkin sorular ve finansal piyasaların yetersizlikleri akademik yazın dahilinde ele alınıyor. Ayrıca, üzerinde tam mutabakat sağlanamamış olan piyasa ve banka temelli finansmanların kalkınmaya olan katkısına ilişkin karşılaştırmaya da yer veriliyor.

Raporda, iyi işleyen finansal piyasaların yapısal unsurları belirtildikten sonra, borsalarla reel ekonomiler arasındaki ilişkiye yer veriliyor. 2016 sonu itibariyle 81 borsa grubunda işlem gören 50.000 şirketin toplam piyasa değerinin 70 trilyon ABD doları olduğu belirtiliyor. Bölgeler itibariyle Dünya Borsalar Birliği üyesi borsalarda işlem gören şirketlerin sektörel dağılımına, bu şirketlere ilişkin büyüklüklere ve yine bu şirketlerin sayısındaki yıllar itibariyle değişimine dair bilgiler paylaşılıyor.

Raporun ikinci bölümünde KOBİ’lerin kalkınması ile borsalar arasındaki ilişki ele alınırken, KOBİ’lerin önemi, borsaların, KOBİ finansmanı için gerekli dönüşümüne, KOBİ finansmanı için örnek platformlara, gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’lerin karşılaştığı işlem görme zorluklarına yer veriliyor. Örnek olarak Afrika’da KOBİ piyasalarının gözden geçirilmesi anlatılıyor.

Raporun üçüncü bölümündeyse borsalar ve sürdürülebilirlik başlığı altında, borsalar tarafından kullanılan sürdürülebilirlik mekanizmaları, buna bağlı olarak yeşil borçlanma araçları, ÇYS endeksleri ve ÇYS raporlamasına odaklanılıyor.



Dördüncü ve son bölümde, borsaların sürdürülebilir ekonomik büyümeyi özendirmek için kaynakları hareke geçirme ve iyi yönetişimi desteklemek şeklindeki iki ana rolüne odaklanılıyor. Borsaların, KOBİ'lerin finansmana erişimini arttırmaya yönelik çalışmaları sunuluyor. Bazı borsaların, ÇSY temalı endeksler ve fonlardan yeşil bonolara çeşitlilik gösteren sürdürülebilirlik temalı ürün ve hizmetler sunarak ÇSY sorunlarını daha iyi yöneten ve sürdürülebilirlik zorluklarına yönelik fonları tedavüle sokan şirketlerin gelişimine yardımcı oldukları belirtiliyor.



İyi yönetişimi teşvik etmek üzere birçok borsanın işlem gören şirketler arasında, gönüllü rehberlik, listeleme kuralları ve eğitim faaliyetleri aracılığıyla detaylı ÇSY açıklamalarını desteklediği, KOBİ'lerin gelişiminin finansmandan daha fazlasını gerektirdiği, bazı borsaların KOBİ’lerin yönetim kapasitelerini geliştirmeleri, yönetim yapılarını güçlendirmeleri ve yenilikçi bakış açısı kazanarak büyümeleri için programlar geliştirdiklerinin altı çiziliyor.

SHARE: READ MORE

6 October

Sürdürülebilir Borsalar Raporu açıklandı

Corporate Knights, her yıl borsaları sürdürülebilirlik konularında yapılan bildirimlere göre değerlendirdiği “Measuring Sustainability Disclosure” (Sürdürülebilirlik Bildirimlerinin Ölçümü) raporunu yayımladı. Raporda borsalar, endekslerinde yer alan şirketlerin, enerji, sera gazı salımları, iş sağlığı ve güvenliği verileri, personel giderleri, atık ve su gibi sürdürülebilirlik göstergelerini (KPI’ları) ne ölçüde açıkladığına göre sıralanıyor. Analizler, Bloomberg ve Thomson Reuters’ın veri tabanları kullanılarak yapılıyor ve 55 büyük ölçekli halka açık şirketin veri paylaşma oranları, 2011-2015 yılları arasındaki artış ve açıklamaları ne ölçüde vaktinde yaptıkları incelenerek yürütülüyor.

Bu sene Helsinki Borsası, genel sürdürülebilirlik açıklamasına dayalı değerlendirilen dünya genelinde 55 borsa arasında ilk sırada yer aldı. Yayımlanan raporda, dünyanın en büyük şirketlerinin eksik raporlama yaparak yatırımcıların düşük karbon ekonomisine geçişte tam rol oynamalarını sağlayacak verilere erişimini engelledikleri de belirtiliyor.



Borsa İstanbul bu yıl rapordaki listede kendine 20. sırada yer buldu. 2016 yılında 35. sırada yer alan Borsa İstanbul’da büyük ölçekli 57 şirket bulunurken, açıklama oranı %60,1, açıklama oranlarındaki beş yıllık artış ise %55,9 olarak görülüyor. Vaktinde açıklama oranı ise %28,5 olarak belirtildi.

Rapor kapsamında değerlendirilen 6.441 şirketin %78’i çalışan bordrolarını paylaşırken, bunu %43 ile sera gazı, %40 ile enerji, %38 ile su, %29 ile atık, %24 ile iş kazaları ve %15 ile çalışan devir oranı konularındaki ifşalar izliyor. Geçtiğimiz beş senede, sera gazı, enerji, atık ve iş kazası açıklamalarında önemli aşama kaydedilmezken, su ve çalışan açıklamalarında yıllık %10’luk bir artışla gelişme kaydedildiği görülüyor. Rapor aynı zamanda açıklamaların, yatırımcıların sürdürülebilirliği değer yaratma hikayeleri ile birleştiren şirketleri ayırt etmelerini sağlayan temel performans göstergelerine nasıl dönüştürülebileceğini gösteriyor.

Avustralya Borsası, Johannesburg Borsası ve 2013 yılında 40. sırada yer alırken bu sene 10. sıraya kadar yükselen Tayland Borsası haricinde listenin ilk onunda ağırlıklı olarak Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinden borsalar bulunuyor. Bu sene dört basamak tırmanarak dördüncü sıraya yükselen Londra Borsası ise büyük şirketlerin %91’inin sera gazı açıklamasında bulunmasıyla diğer borsalar arasında lider konumda yer aldı.

Kopenhag Borsası %4,4 oranıyla çevresel anlamda sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen en yüksek gelire sahip olurken petrol zengini Norveç’in Oslo Borsası’nda petrol, gaz, termal kömür gibi yenilenebilir olmayan kaynaklardan elektrik üretiminde kurumlar %44,5 oranında gelir sağlıyor. Bunu %43,9’luk oran ile Moskova Borsası takip ediyor. Varşova Borsası ise 1 milyon ABD doları gelire karşılık 1,674 metrik ton sera gazı ile değerlendirilen 55 borsa arasında en yüksek birim gelir başına karbon salımına sebep olan borsa olarak gösteriliyor. Teknoloji şirketlerinin ağırlıkla bulunduğu Nasdaq ise 1 milyon ABD doları gelire karşılık 76 metrik ton sera gazı emisyonu ile en düşük karbon salımı olan borsa konumunda.

SHARE: READ MORE

6 October

Güneş ve rüzgâra rakip: Buhar enerjisi!

Çok önemli bir yenilenebilir enerji kaynağını gözden kaçırmış olabilir miyiz? Buharlaşan suyu kullanarak temiz elektrik üretmek mümkün. Buharlaşma, sıvıların genellikle ısındığında gaz formuna dönüşmesi anlamına geliyor. Her gün güneşten gelen ısı enerjisi ile göl ve nehirlerden büyük miktarda buharlaşan suyun enerji potansiyeli oldukça büyük. Öyle ki, Columbia Üniversitesi’nden Özgür Şahin ve arkadaşları, ABD’deki göl ve nehirlerden buharlaşan suyun yılda 2,85 milyar MWh elektrik üretilebilme potansiyeline sahip olduğunu belirtiyor. Bu da ABD’nin 2015 yılında ürettiği elektrik enerjisinin üçte ikisine denk geliyor.

Buharlaşmadan enerji elde edilebilmesi için öncelikle, bir buharlaşma cihazına ihtiyaç duyuluyor. Şahin ve ekibinin bu doğrultuda birçok küçük ölçekli prototip geliştirmiş. Prototiplerin tamamında, kuru olduklarında küçülebilen malzemeden oluşan, bakteri sporları ile kaplı bantlar bulunuyor. Şahin, sporların kururken kıvrılarak, bandı kısalttığını ve sistemin bu özelliğiyle adeta kas gibi çalışan bir mekanizmaya benzediğini söylüyor. Cihaz bu nedenle çok kuvvetli bir itme ve çekme gücüne sahip. Bu cihazlar sulama alanları ve seralara da kurulabiliyor.



Stanford, California'daki Carnegie Bilim Enstitüsü'nden Ken Caldeira ise, bu yöntemin enerjiyi yakalamak için pratik bir yol olup olmadığını sorguladığını ve buharlaşma enerjisini verimli bir şekilde elektrik enerjisine dönüştürmenin mümkün olduğundan şüphe duyduğunu dile getiriyor.

Güneş panellerinin göller ve depolan su havuzları yüzeylerinde kullanımının artması sebebiyle bu yeni teknolojinin güneş panelleri ile rekabete gireceği düşünülebilir. Şahin, buharlaşma cihazlarının güneş panellerine kıyasla daha kolay kullanılıp atılabilen bir materyalden yapılabileceğini söylüyor. Bu teknolojinin yaygınlaşması halinde atmosfere ulaşan buharlaşan su miktarının azalması sebebiyle iklimin etkilenebileceği endişeler arasında. Şahin ve ekibi, iklimsel bir etkinin ancak sistemin toplamda 250.000 km2’lik bir alanda kurulması ile ortaya çıkabileceğini söylüyor. Endişelere rağmen Özgür Şahin ve ekibinin yenilenebilir enerji alanında heyecan verici bir yeniliğe imza attıkları kolaylıkla söylenilebilir.

SHARE: READ MORE

6 October

6,5 milyon Euro yatırım B Corp şirketine

Elektronik aletlerin üretimi ve üretimde kullanılan hammaddeler ve kimyasallar bugün çalışan hakları ve sağlığı bakımından önemli tartışmaları gündeme getiriyor. Özellikle cep telefonlarının üretiminde kullanılan hammaddelerin üçüncü dünya coğrafyasından çıkarılmasında, çalışan haklarının ihlali birçok paydaşın sorguladığı bir konu. Fairphone, başka türlü bir üretimin mümkün olduğu fikriyle kullanıcılara alternatif sunmak için kurulmuş bir cep telefonu markası ve aynı zamanda sertifikalı bir B Corp. Şirketin amacı geri dönüştürülmüş materyallerden, açık tasarım metoduyla insan haklarının ihlal edilmediği koşullarda telefon üretmek. Kullanıcılar telefonun üretiminde kullanılan hammaddeler ve üretim koşulları konusunda bilgilendiriliyor ve kullanım ömrünü tamamlayan telefonlar kolayca parçalarına ayrılarak tekrar kullanılabiliyor.

Fairphone’un CEO’su Bas van Abel, geçtiğimiz Nisan ayında daha fazla sermayeyle şirketi büyütme hedeflerini paylaşmıştı. Geçtiğimiz hafta bu konuda önemli bir gelişme yaşandı ve B Corp olan Fairphone etki yatırımcılarının dikkatini çekerek toplamda 6,5 milyon Euro değerinde yatırım aldı. Bas, bu yeni yatırımların Fairphone’un son büyüme evresini başlatmaya yardımcı olacağını ve başlangıçta yatırımın bir kısmının daha adil elektronik bilinci ve bu konuda talebi artırmak için yeni kişilere ulaşmada kullanılacağını söyledi.

Şirketin elde ettiği yatırımların büyük bir kısmı etki yatırımı öncülerinden Pymwymic ve DOEN Vakfı’ndan geliyor. Normal bir yatırımla etki yatırımını birbirinden ayıran şeyse bir yatırım yapılırken kâr sağlamanın yanı sıra toplum ve çevre için faydanın gözetilmesi ve ön planda tutulması.



Fairphone’un ilk yatırımcısı ve Avrupa'nın en eski etki yatırım grubu olan Pymwymic (Put Your Money Where Your Meaning Is Community yani Türkçesiyle Sana Anlamlı Gelene Paranı Yatır Topluluğu) 2016'da olumlu bir etki yaratmak isteyen varlıklı bireyleri ve aileleri bir araya getirmek için Etki Yatırım Kooperatifi’ni (Impact Investing Cooperative) kurdu. İlk tematik alt fonu olan Pymwymic Sağlıklı Ekosistemler Etki Fonu (Pymwymic Healthy Ecosystems Impact Fund) ekosistemlerimizi koruyan yıkıcı ve yenilikçi iş modelleri üzerine yoğunlaşıyor. 1991 yılında kurulan diğer etki yatırımcısı DOEN ise, çevresel ve sosyal açıdan kapsayıcı ve yaratıcı bir topluma yönelik çalışmalar yürüten girişimleri destekliyor. Doen Vakfı, 2013 yılında sermaye sağlayarak Fairphone’un bir farkındalık kampanyasından şirkete dönüşmesinde büyük rol oynadı.

B Corp olan şirketlerin benzerlerinden daha kolay ayrıştığını biliyoruz. Ancak topluluğun en güçlü yanı ağın parçası olan şirketlerin yatırım çekmesine aracı olması. Bu anlamda B Corp’lar dünya genelinde büyük miktarlara ulaşan etki yatırımcılığından önemli pay almaya uygunlar. 

SHARE: READ MORE

22 September

Geleceğin en çok çalışılmak istenen şirketleri

Great Place to Work tarafından her sene hazırlanan Fortune 100 Best Companies to Work for® listesi açıklandı. 20 yıl öncesine göre çalışanların iş yerlerindeki deneyimlerinin geçmişe göre oldukça geliştiğinin gözlemlendiği Raporda, geleceğin iş yeri kültürünün nasıl olacağına dair 3 önemli trend paylaşılıyor ve Fortune 100 Best Companies listesine giren şirketlerin bunu nasıl başardıklarına ve güçlü iş yeri kültürünü nasıl avantaja dönüştürdüklerine dair somut veriler yer alıyor.



Google, BCG, Cisco gibi tanınan markaların yer aldığı listedeki en iyi 100 şirketin piyasa genelinde daha iyi performans göstererek cirolarını üç kat arttırmış olmaları ve büyümeleri, çalışanlar için iyi bir iş yeri kültürü oluşturamayan ve trendlere uyum sağlayamayan şirketlerin piyasada geri kalacağı görüşünü kanıtlar nitelikte. Ankette çalışanlara, genel anlamda çalışan bağlılığından iş hayatı ve özel hayat dengesine, iş ortamında kendilerini rahat hissedip hissetmediklerinden yöneticileriyle ilişkileri konularına farklı alanlarda sorular soruluyor.




Raporda ayrıntılı bir şekilde incelenen ve gelecekte şirketlerin performansını etkileyeceği düşünülen üç öngörüden ilki “tüm çalışanlar için adil iş yeri”. Çalışanlarla yapılan anketlerde, işlerin yürümesi konusunda dürüst ve şeffaf davranma, gerçekten hak eden kişilerin terfi alması, yöneticilerin taraf tutmaktan kaçınmaları, pozisyondan bağımsız olarak herkesin iş yerinin bir üyesi olması ve herkesin kabul görme hakkının olması, yapılan işin maddi anlamda karşılığından tatmin olma, haksız muamele görmeyeceğinden emin olma gibi maddeler çalışanlar tarafından oylanıyor. Bu maddelerin çoğu ilk 100’de yer alan şirketlerin çalışanları tarafından daha olumlu oylanıyor. Örneğin 1998 yılında listede ilk yüze giren şirketlerin çalışanları işlerin yürümesi için dürüst ve şeffaf davranma maddesini %56 oranında olumlu olarak oylarken, 2017 yılında bu oran %79’a yükselmiş durumda.

Raporda belirtilen ikinci öngörüyse “çalışanların gelişimine odaklanılması”. 1998 yılında en iyi 100 şirket arasında yer alan şirketler çalışanlarına yılda ortalama yaklaşık 35 saatlik bir eğitim sağlarken, Fortune’un 1998 yılında yayımladığı ilk listeden itibaren bu rakam %76 oranında artarak saat başına ücret alan çalışanlar için yılda 58 saate, maaşlı çalışanlar içinse yılda 65 saate çıktı.

Gelecekteki iş yeri kültürüne dair üçüncü ve en temel öngörüyse “çalışanların belirli bir amaç için çalışması”. Amaç duygusunu teşvik etmek, çalışanların bağlılığını arttırmak ve iş yerinde güçlü bir kültür oluşturmak bakımından ön plana çıkıyor. Yapılan anketlerde, yaptıkları işin dünyada pozitif bir etki yarattığına inanan çalışanlar daha verimli çalıştıkları görülürken, eş zamanlı olarak iş yerine bağlılık duyguları da gelişiyor. Bu şirketlerde çalışanların diğer şirketlere oranla kurumlarına olan bağlılıkları 11 kat ve işe gelme konusundaki istekleri 14 kat daha fazla olarak görülüyor.

SHARE: READ MORE

22 September

İklim performansımız “kritik derecede yetersiz”

Climate Action Tracker (CAT – “İklim Hareketi Takipçisi”), Paris Anlaşması’nın küresel ortalama sıcaklık artışını 1,5°C’de tutabilmenin önemini daha iyi ifade etmek amacıyla devletlerin iklim performanslarını değerlendiren sistemini güncelledi. Oluşturulan yeni kategoriler aracılığıyla devletlerin Paris Anlaşması’nın ilkeleri doğrultusunda yeterli ve dürüst bir şekilde iklim hareketine olan taahhütleri daha net bir şekilde gösteriliyor. CAT, devletlerin aksiyon alma konusundaki eksikliklerini veya doğru yaptıkları işleri daha doğru bir şekilde tanımlamak üzere değerlendirme alanlarının sayısını dörtten altıya çıkardı. Bu alanlar, “Rol Model, Paris Anlaşması uyumlu 1,5°C Sıcaklık Artışı, 2°C Limitine Uyan, Yetersiz, Büyük Ölçüde Yetersiz, Kritik Derecede Yetersiz” olarak belirlendi.

İklim analisti Bill Hare, önceki değerlendirme sisteminde oluşturulan “Orta” ve “Yetersiz” kategorilerinin devletlerin göreceli ve mutlak performanslarını doğru bir şekilde değerlendirmeyi güçleştirdiğini söyledi. Yeni kategoriler, daha iyi bir derecelendirme ölçeği ile devletlerin iklim hareketlerini en iyi ve en kötü olarak değerlendirmeyi sağlıyor. Yeni derecelendirme sistemine göre ABD, Rusya, Türkiye ve Suudi Arabistan “Kritik Derecede Yetersiz” ülkeler kategorisinde yer alırken, Japonya ve Güney Afrika “Büyük Ölçüde Yetersiz” kategorisinde.



Çin bir önceki değerlendirme sisteminde “Orta” seviyesinde yer alırken, yeni sistemle birlikte “Önemli Derecede Yetersiz” olarak değerlendirilmesi, Çin adına önemli iyileşmeleri de beraberinde getirdi. Böylelikle Çin’in, daha ciddi sorumluluklar alarak önceki değerlendirmelere kıyasla emisyonlarını daha fazla düşürdüğü kaydedildi. NewClimate Enstitüsü’nden Hanna Fekete, Hindistan’ın elektrikli araçlarla ilgili hedeflerle birlikte yenilenebilir enerjide sürekli artışın sağlanması ve kömür fabrikalarının kapatılması gibi gelişmelerin umut verici olduğunu; bununla beraber listede bulunan 33 ülke arasından 12’sinin iklim hareketine katılmamasının dünyanın 3°C sıcaklık artışı yaşamasına neden olabileceğini ve kat edecek uzun bir yol olduğunu belirtti.

SHARE: READ MORE

22 September

Ormanları tahrip etmeden gıda üretimi mümkün

Geçtiğimiz yıllar boyunca birçok gıda ve meşrubat şirketi tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaştırmayla mücadele etmek için taahhütlerde bulundu. Bu konuda her ne kadar önemli adımlar atılmış olsa da değişimin gerçekten sağlanabilmesi için şirketlerin, toplumun ve yerel toplulukların haklarını ve geçim kaynaklarını korumak adına politikalarını uygulamaya geçmesi ve daha güçlü bir şekilde çaba göstermesi gerekiyor.



Çikolatadan dondurmaya her gün tükettiğimiz yiyeceklerin içeriğinde bulunan palm yağı ve soya gibi ürünler tüm dünyada ormansızlaşmanın artmasına sebep oluyor. Endonezya’dan Peru Amazonları’na, karbon tutma açısından oldukça önemli birçok orman, bu tarımsal ürünlerin daha fazla üretilmesi için yok ediliyor. Dahası bu durum, iklim değişikliği ve toplumsal çatışmaların daha kötüleşmesine sebep oluyor. Ormanların yok olmasının yıkıcı etkisine ek olarak, tarımsal üretimin yeni alanlara yayılmasıyla yerel halkın kendi topraklarını terk etmeye zorlanması ve giderek artan şiddete ve tehdide maruz kalmaları, gıda sektörünün ardında yatan acı bir gerçek. Bu nedenle, tarımsal ürünlerin en büyük tüketicisi konumunda olan gıda ve meşrubat endüstrisinin, yerel toplulukları ve ormanları koruyan sürdürülebilir bir üretim modeli oluşturarak değişim yaratma konusunda çok önemli sorumlulukları bulunuyor.



Oxfam tarafından yayımlanan “Pathways to Deforestation-Free Food” (Ormansızlaştırmaya Sebep Olmayan Gıdaya Doğru) raporu, bu sorumlulukları ele alan güncel kaynaklardan birisi. Raporda, Oxfam’ın “Markaların Ardında” (Behind the Brands) kampanyası kapsamında çevresel ve sosyal politikalarını geliştirmeye teşvik edilen dünyanın en büyük gıda ve meşrubat şirketlerinin ve başlıca tedarikçilerinin tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaştırmanın önüne geçmek adına verdikleri taahhütlerini nasıl uyguladıkları analiz ediliyor. Bu şirketlerin, tarımsal tedarik zinciri süreçlerinde ormansızlaşmayla bağlantılı olan insan hakları üzerindeki etkilerini ne şekilde irdelediklerine ve politikalarını uygulamaya geçirmek adına attıkları adımlara raporda yer veriliyor.

Bu konuda birçok gıda ve meşrubat şirketi ilerleme kaydetmiş olsa da hala gidilecek çok yol var. Örneğin, insan hakları savunucuları ve çevreciler ön safta yer alırken birçok ülkede giderek artan şiddete maruz kalıyorlar. Ormanları korumaya taahhüt eden bu şirketlerden hiçbirinin bu konuda bir politikası bulunmuyor. Ayrıca, ilgili tarımsal ürünleri üreten küçük ölçekli çiftçilerin gelir elde edebilmesini, işçilerin geçinebilecek kadar ücret alabilmesini garanti eden politikalar da oldukça nadiren görülüyor. Raporda incelenen şirketlerin izlenebilirlik, şeffaflık ve risk değerlendirmesi süreçlerini sağlam bir şekilde uygulamaktan geri durduğu da belirtiliyor. Sadece birkaç şirket, İş Dünyası ve İnsan Hakları ile ilgili Birleşmiş Milletler Yol Gösterici İlkeleri (UN Guiding Principles on Business and Human Rights) doğrultusunda insan hakları risk/etki değerlendirmesi, şirketin tedarikçi yönetmeliği ve politikasına uyan tedarikçilerin yüzdesini açıklama gibi prosedürleri uyguluyor.

Gıda ve meşrubat sektöründe ormansızlaştırmanın önüne geçmek için şirketlerin, ormansızlaşma ile ilgili olan tarımsal tedarik zinciri süreçlerinde işçilerin, küçük ölçekli çiftçilerle birlikte yerel toplulukların ve yerli halkın haklarını ve geçim kaynaklarını güçlendirmeleri, tedarik zinciri taahhütlerinde başarı sağlamak için daha güçlü prosedürler uygulamaları, kapsayıcı ve dirençli arazi kullanımına yatırım yapmaları ve bunun savunucusu olmaları gerekiyor.

SHARE: READ MORE

22 September

Dünya için En İyilerden Haberler

Hızlı büyüme iş dünyasındaki başarının bir göstergesi olsa da günümüzde karlılığını arttırırken ve büyürken pozitif etki ve ortak değer yaratmayı önemseyen şirketlere ihtiyaç duyuluyor. Gün geçtikçe tüketiciler, sistemi değiştirmeye çalışan, sadece en iyi olmak için değil dünya için de en iyisi olmak için yarışan şirketleri tercih ediyor, değer odaklı şirketlerin ürünlerini satın almaya önem veriyorlar. İnsan kaynağı tarafındaysa yeni jenerasyon ve yetenekler, amaç uğruna çalışan ve etki yaratmayı önemseyen şirketlerde çalışmayı daha çok tercih ediyorlar. Yatırımcılar tarafındaysa benzer bir durum söz konusu; oyunun kuralları değişiyor, ekonomik, sosyal ve çevresel etkisini yöneten şirketlere yatırım yapmanın önemi artıyor.

B Lab’in her yıl hazırladığı “Best for the World” yani “Dünya için En İyiler” listesinin 2017 yılı sonuçları, hangi şirketlerin çevresel ve sosyal anlamda daha fazla değer yarattığını ortaya koyuyor. Dünya genelinde 846 şirketin girdiği listede 30 ülkeden 52 farklı sektörde şirket yer alıyor. Önceki yıllarda tüm şirketler çalışan, müşteri, toplum ve çevre üzerindeki etkileri açısından değerlendirilirken bu sene “Değişim Yaratan” ve Uzun Vadede En İyisi” kategorilerinin eklenmesiyle ölçücülüğü ve kapsamı da genişleyen listede S360 olarak biz de yer almanın mutluluğunu yaşıyoruz. Doğa ve sürdürülebilirliğe olan bağlılığı ile bilinen Patagonia, işçilerin kendi kendilerinin patronu olduğu bir model ile yönetilen ve rüzgar enerjisi kullanıp çevresel değerleri vurgulayarak bira pazarında ünlenen New Belgium Brewing, her satın alınan gözlük için dezavantajlı nüfusa gözlük bağışında bulunan optik markası Warby Parker bu sene de öne çıkan B Corp’lar arasında. Bu şirketler, şirketlerin sadece dünyada en iyisi olmak için değil, dünya için de en iyisi olmak mottosuyla değişim yaratabileceğini kanıtlayarak daha önce belirtilen “değişim için alternatif” ilkesi için örnek oluşturuyorlar. Şirketlerin tamamını interaktif haritadan inceleyebilir, B Corp topluluğunu daha yakından tanımak ve bu hareketin bir parçası olmak için bize ulaşabilirsiniz.


“Best for the World” listesinin açıklanmasının yanı sıra B Corp tarafındaki bir diğer önemli gelişme de Natura’nın milyar dolarlık bir şirket olan The Body Shop’u satın almasıydı. 2015 yılında yaklaşık 2,5 milyar dolar ciroya sahip olan Brezilya kökenli B Corp Natura, The Body Shop’u L’Oréal’den satın aldığını duyurdu. The Body Shop’un hayvan deneylerini reddeden ve temiz içerik kullanımını savunan marka politikası, firmanın Natura çatısı altına girmesiyle özdeşleşiyor. Ayrıca, adil ticaret ilkesine olan bağlılıkları da bu markaların ortak noktasını oluşturuyor. Natura gibi iş dünyasının gücünü rakiplerinden farklı olarak bir amaç ve etki yaratmak için kullanan büyük ölçekli bir şirketin The Body Shop’u satın alarak ilk milyar dolarlık şirket alımını gerçekleştiren B Corp olması, kozmetik endüstrisindeki değişime ve B Corp faaliyetlerinin etkisinin dünya çapında güçlenerek artmasına yönelik oldukça heyecan verici bir gelişme. Böylelikle etik iş uygulamalarını, sürdürülebilirliği ve sosyal etki yaratmayı ilke edinen Natura, The Body Shop ve Aesop aynı çatı altında toplanmış oldu. Her üç marka da 17,000 çalışan, 3,200 mağaza ve 1,8 milyon bağımsız satış temsilcisinin oluşturduğu satış gücüyle 70 ülkede faaliyet gösteriyor.

Natura Yönetim Kurulu eşbaşkanı Guilherme Leal, bu birleşmenin alışılagelmiş iş uygulamalarının ötesinde ortak bir amacı benimseyen şirketleri bir araya getirdiğini ve iş dünyasının gücünü iyilik için kullanmak isteyen bir bakış açısının ölçeğini arttığını belirtti.

SHARE: READ MORE

21 September

Stajyer Takım Arkadaşı Arıyoruz!

S360 ekibiyle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak uzun dönemli stajyer takım arkadaşı arıyoruz. Başvurularınızı en geç 29 Eylül 2017 tarihine kadar info@s360.com.tr’ye kısa bir niyet mektubu ve özgeçmiş ile beraber iletebilirsiniz. Stajyer arkadaşımız, ağırlıklı olarak sürdürülebilirlik iletişimi, sosyal medya ve e-bülten konularında destek olacak.
S360 Advisory Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşaasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

SHARE: READ MORE

15 September

Y Jenerasyonu sürdürülebilir yatırımı ileriye taşıyor

Morgan Stanley Sürdürülebilir Yatırım Enstitüsü (Institute for Sustainable Investing) tarafından gerçekleştirilen yeni bir anket çalışması, sürdürülebilir yatırıma olan ilginin tarihin en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Çalışmaya katılan aktif yatırımcıların %75'i ve Y jenerasyonundan aktif yatırımcıların %86'sı, sürdürülebilir yatırıma karşı ilgi duyduklarını belirtiyor. İkincisi gerçekleştirilen çalışma, bireysel yatırımcıların sürdürülebilir yatırıma karşı gösterdikleri tavır, algı ve davranışları inceliyor ve hükümet, özel kuruluş ile yatırımcılar için önemli olan yansımaları değerlendiriyor. 2015 yılında yapılan ilk anket çalışmasına kıyasla, yatırımcıların çevresel veya sosyal etki yaratan yatırımlara artan inancına paralel olarak sürdürülebilir yatırıma olan ilginin de arttığı görülüyor.




Bu durumun, daha geniş bir pencereden bakıldığında sürdürülebilirliğe karşı olan ilginin artmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Çalışma sonucunda bu eğilim dışında öne çıkanlar diğer noktalar şu şekilde:

Değerler önemlidir. Sürdürülebilirlik konularıyla ilgili farkındalığın tüketici alanından, yatırım alanına geçişi hızlanıyor. Son çalışma sonucunda sürdürülebilirlik ile ilgili alanlara karşı yatırımcılar tarafından gösterilen ilginin, tüketicilerinkinden daha hızlı bir şekilde arttığı görülüyor.

Çevresel ve sosyal etki. Sürdürülebilir yatırıma olan ilginin, piyasalarda artan belirsizliklere rağmen artıyor olması, belirsizliğin hâkim olduğu koşullarda dahi daha sürdürülebilir şekilde yönetilen şirket ve fonların uzun vadede yatırımcılar üzerinde daha istikrarlı bir izlenim yarattığının göstergesi olabileceği düşünülüyor. Katılımcıların %71'i iyi sosyal, çevresel ve yönetimsel uygulamaların, potansiyel olarak daha yüksek karlılığa yönlendirebileceğini ve daha iyi uzun vadeli yatırımlar olabileceklerini belirtti.



Özelleştirme üzerine odak. Çalışma, katılan yatırımcıların %80'inin ve Y jenerasyonundan yatırımcıların %89'unun kişisel ilgi ve hedeflere ulaşmak amacıyla “özelleştirilebilen” sürdürülebilir yatırımlara ilgi duyduklarını söyledi.

İş yerinde sürdürülebilir yatırım. Y jenerasyonu yatırımcılarının %90'ı emeklilik portföylerinin (401k) bir parçası olarak sürdürülebilir yatırımlar yapacaklarını belirtiyor. Bu grubun 2025 yılında ABD işgücünün %75'ini oluşturacağı düşünüldüğünde, 401k portföy seçeneği olarak sürdürülebilir yatırım fonları sunmak, rekabetçi pazarlarda şirketlerin Y jenerasyonunu çekme ve bünyesinde tutma konusunda ilave bir yol olabileceğini anlamına geliyor.



Cinsiyetler arası fark hala var. Sürdürülebilir yatırıma ilgi konusunda kadınlar halen erkeklere kıyasla önde ancak fark azalıyor. Anket sonuçlarına göre, 2017 yılında sürdürülebilir yatırıma ilgi duyan kadınların oranı %84, erkeklerin oranıysa %67 seviyesinde. 2017 yılında sürdürülebilir yatırıma ilgi ve yatırım kararlarına entegre etme oranlarında görülen fark kadınların (%40) erkeklere (%36) oranla sadece %4 önünde olarak ölçüldü.



Aşılması gerek sorunlar mevcut. Yatırımcıların çoğu (%53) hala sürdürülebilirlik ile ilgili yatırımların yapılması için bazı finansal konulardan ödün verilmesi gerektiği mitine inanıyor. Üstelik, %59 ile, bu seviye Y jenerasyonunda daha da yüksek.

Çalışmanın sonuçlarına genel olarak bakılınca, Y jenerasyonu yatırımcıların, diğer yatırımcılarla olan farkları kolayca fark ediliyor. Bireysel yatırımcı grubunun %58'lik “katılıyorum” demesine karşılık, Y jenerasyonu “yatırım kararlarımın insan kaynaklı iklim değişikliğinin boyutuna bir etkisi vardır” sorusuna %75 oranında katıldığını belirtiyor. Bu nedenle, önümüzdeki yıllarda Y jenerasyonunun iş dünyası üzerindeki etki alanı genişlemeye devam ettikçe, sürdürülebilir yatırıma olan ilginin artmaya devam etmesi bekleniyor.

*Anket, Morgan Stanley tarafından sipariş edilmiş ve Brunswick Insight tarafından ve bağımsız olarak 17-22 Şubat 2017 arasında gerçekleştirilmiştir.
 
 

SHARE: READ MORE

15 September

139 ülkede %100 temiz ve yenilenebilir enerjiye geçilmesi için yol haritası oluşturuldu

Stanford Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Mark Jacobson’ın öncülüğünde bir grup araştırmacı, 139 ülke için %100 temiz ve yenilenebilir rüzgar, su ve güneş (WWS) enerjisinin tüm sektörlerde kullanılabileceğini gösteren bir yol haritası oluşturdu. Oluşturulan yol haritasının hayata geçirilmesiyle küresel ısınmanın yavaşlatılacağı ve hava kirliliği kaynaklı ölümlerin önüne geçileceği savunuluyor. Bu enerji planına göre ulaşım, ısıtma/soğutma, sanayi, tarım, ormancılık ve balıkçılık gibi sektörlerin tamamında elektrikten faydalanılması ve elektriğin tamamen rüzgar, su ve güneşten elde edilmesi öngörülüyor.

Planın uygulamaya geçirilmesiyle 2050 yılında yaklaşık 1,5°C ısınmanın ve hava kirliliği kaynaklı milyonlarca ölümün engelleneceği düşünülüyor. Buna ek olarak, yeni enerji planlamasının 2050 yılında dünya çapında 24,3 milyon insanın uzun dönemli istihdamını sağlaması, enerji masraflarını azaltıp enerjiye olan gereksiniminin %42,5 oranında düşürmesi bekleniyor. Ayrıca, tüm dünyada enerjiye erişimin sağlanabileceği görüşü planın güçlü tarafları arasında. Önerilen enerji dönüşüm planıyla birlikte, 2030 itibariyle %80 oranında, 2050 yılında ise %100 oranına ulaşılarak tüm dünyada 139 ülkede temel enerji tüketiminin rüzgar, su ve güneş enerjisinden karşılanması hedefleniyor. Ayrıca, WWS enerjisi maden çıkarma, taşıma ve yakıt işleme gerektirmiyor; ki bu da temiz enerji olarak anılmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Planın uygulanması halinde hava kirliliği kaynaklı milyonlarca bebek ölümünün önüne geçileceği, hava kirliliği maliyetlerinin 2050 yılı itibariyle yılda 22,8 trilyon dolar, iklimle ilişkili maliyetlerin ise yılda 28,5 trilyon dolar azalacağı öngörülüyor. Enerji dönüşüm planının yakıt masraflarını sıfırlamasıyla enerji fiyatlarına istikrar kazandırması, enerji kesintilerini azaltması, enerjinin farklı merkezlerde toplanmasıyla enerjiye erişimi arttırması ve 1,5°C sıcaklık artışının önüne geçeceğinin öngörülmesi oldukça büyük bir başarı olarak değerlendiriliyor. Yol haritasının uygulanabilmesi için Paris Anlaşması’nın çok daha ötesine geçilmesi ve çok daha büyük adımlar atılması gerekiyor ancak planın teknik ve ekonomik olarak uygulanabilir olması umut verici olarak nitelendirilebilir. Araştırma dahilinde 139 ülkedeki enerji profilleri oluşturulurken yol haritasının uygulanmasıyla %100 WWS enerjisinden yararlanılması halinde 2050 yılında ulaşılacak nihai kullanımdaki enerji yükü azalma oranları paylaşıldı. Ülkelere göre oluşturulan enerji profillerine bakıldığında, Türkiye’de en çok potansiyeli olan enerji türünün rüzgar enerjisi olduğu görülüyor. Buna göre, Türkiye’nin tüm enerjisini elde edebileceği kara üzerinde (on-shore): %23,52, deniz üzerinde (off-shore): %0,06’lık bir potansiyel mevcut. Rüzgar enerjisi kullanımında potansiyel dünya ortalaması ise %23.52 seviyesinde. Hidroelektrik enerjisinin potansiyel dünya ortalaması %4,0 oranındayken, %12,93 ile Türkiye’de en çok potansiyeli olan ikinci enerji türü. Bununla beraber, hidroelektrik santralleri akarsuların akış yönünü etkilediği, bu nedenle oksijenin taşınma oranını azalttığı ve yer altı sularını olumsuz etkilediği için negatif ekolojik etkilerine de dikkat edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin güneş enerjisinden yararlanabilme potansiyeli ise %10,32 iken, Türkiye dünyadaki ortalama potansiyeli %0,58 olan dalga enerjisinden coğrafik ve teknik sebeplerden dolayı faydalanamıyor. Türkiye, jeotermal enerjiden %0,67 oranında, gelgit enerjisinden ise %0,02 oranında faydalanabiliyor. Enerji dönüşüm planının uygulanıp WWS enerjisine geçilmesi halinde tüm dünyada nihai kullanım enerji yükünde ortalama %42,54 oranında, Türkiye’de ise %41,51 oranında bir azalma olması bekleniyor. 

SHARE: READ MORE

15 September

Nasdaq ÇSY Raporlaması üzerine yeni bir pilot program duyurdu

Sürdürülebilir Borsalar Girişimi’nin (Sustainable Stock Exchange- SSE) bir parçası olarak ortaya çıkan çevresel, sosyal ve yönetişim raporlama rehberinin ardından, Nasdaq Nordik ve Baltık piyasaları için ÇSY raporlama üzerine bir pilot program geliştirdiğini 28 Ağustos 2017 tarihinde Stockholm Borsası’nın ÇSY Entegrasyon Zirvesi’nde duyurdu.  Nasdaq Nordic Başkanı Lauri Rosendahl, Stockholm’deki Nasdaq ÇSY Entegrasyon Zirvesi’nde pazarlarını daha iyi ve daha geniş tabanlı ÇSY raporlamasına ulaşmaları için desteklemek amacıyla borsa şirketlerine, yatırımcılarına ve diğer paydaşlarına ÇSY raporlamasıyla ilgili geribildirim vermelerini istediklerini belirtti.

Rosendahl, bu konuda gönüllü katılımın şimdiye kadar kaydedilen ilerlemelerinde temel olduğunu, bundan sonra ise Nordik ve Baltık piyasalarındaki borsa şirketlerini ÇSY Raporlama Kılavuzu’nu kullanarak deneyimlerini kendilerine geri bildirmeye davet ettiklerini ekledi. Bu pilot program, piyasalarındaki ÇSY şeffaflığını teşvik etmek isteyen diğer borsalar için de iyi bir örnek niteliğinde.

Nasdaq Global Sürdürülebilirlik Müdürü Evan Harvey, pilot programın 1 Eylül tarihinden itibaren başlayarak bir yıl süreyle devam edeceğini ve çeşitli büyüklükte ve farklı sektörlerden 10 ile 16 şirkete açık olacağını söyledi. Bu sayede Nasdaq katılan şirketlerden geribildirim alarak bir rapor hazırlayacak ve bulguları halka açık olarak yayımlayabilecek. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) Yatırım ve İşletmeler Direktörü James Zhan ise, Mart 2017’de yayımlanan Nasdaq ÇSY rehberinin önsözünde pilot şirketlerin etkili bir ÇSY raporlama uygulamasının evriminde kritik ortaklar olacağını, yüksek kaliteli ÇSY raporlama talebinin son on yılda ciddi bir şekilde arttığını ve önceden sadece niş yatırımcıların ilgi gösterdiği ÇSY verilerinin şu anda dünyanın en büyük kurumsal yatırımcılarından oldukça talep gördüğünü belirtti.

SSE’nin ÇSY raporlama rehberliği kampanyası Eylül 2015’te başlatıldığında, ÇSY raporlamasında ihraççılara rehberlik edilmesi konusunda, SSE ve Dünya Borsalar Fedarasyonu (World Federation of Exchanges- WFE) üyelerinden % 20 oranında bir katılım olmuştu. Şu anda ise katılım % 40 oranında ve %100’e ulaşılması hedefleniyor. Nasdaq ÇSY Entegrasyon Zirvesi, sadece piyasaların değil, gezegenimizin de gelecekteki refahına katkıda bulunmak için yönlendirmeler ve kaynaklar konusunda tartışmak üzere borsa şirketlerinden, yatırımcılardan, borsalardan ve düzenleyici topluluklardan 100'den fazla ÇSY profesyoneli ve delegeyi  bir araya getiren Nordik ve Baltık ülkelerinin önde gelen bir sürdürülebilirlik etkinliği.

SHARE: READ MORE

15 September

2017 Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksleri değerlendirmesinin sonuçları yayımlandı

Dünyanın önde gelen endeks sağlayıcılarından S&P Dow Jones Endeksleri (S&P DJI) ve sürdürülebilirlik odaklı yatırım kuruluşu RobecoSAM, Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksleri (DJSI) değerlendirmesinin bu yılki sonuçları açıklandı.

Kurumsal sürdürülebilirlik için “altın standart” olarak kabul gören DJSI World endeksine Samsung Electronics, British American Tobacco ve ASML Holding girmeye hak kazanırken Enbridge Inc, Reckitt Benckiser Group ve Rio Tinto, bu sene endeks dışında kalan şirketler arasında yer aldı. DJSI kapsamındaki bir diğer endeks olan DJSI Emerging Markets’ta (Gelişmekte Olan Piyasalar) ise Türkiye’den iki şirket yer aldı. Garanti Bankası yerini korurken, Arçelik A.Ş. bu sene endekse girmeye hak kazandı.

Alanında ilk küresel endeks olan DJSI World, şirketleri, RobecoSAM’ın çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) unsurlarına dayanan analizlerine bağlı olarak ve S&P DJI’nın güçlü endeks metodolojisi aracılığıyla takip ediyor. RobecoSAM her yıl, şirket başına yaklaşık 600 veri noktasını, tek bir genel puana dönüştürmek için tutarlı metodoloji kullanan Kurumsal Sürdürülebilirlik Değerlendirmesi (CSA) aracılığıyla dünyanın en büyük şirketlerini değerlendiriyor ve ortaya çıkan skorlara göre en üst düzeyde performans gösteren şirketler endekste yer alıyor.

DJSI’nde üst düzeyde finansal performans gösteren, küresel şirketler yer alabiliyor. Halka açık şirketlerin gelirlerinin, faaliyet gösterdikleri ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYİH) daha yüksek olduğu durumlarda, bu şirketler yerel siyaset ve yasa yapımı ile ilgili süreçler üzerinde çok ciddi etkiler yaratabiliyor. Bu durum ise yatırım kararlarında kritik öneme sahip olan farklı risk ve fırsatlar oluşturuyor. Bu nedenle, DJSI’ya dahil olmak şirketlere hem oldukça prestijli bir konum sağlıyor hem de bu şirketleri faaliyet gösterdikleri ülkede daha fazla söz sahibi bir konuma getiriyor.

SHARE: READ MORE

8 September

Denizlerde sürdürülebilirlik

Bu yıl 15 Nisan’da başlayan denizlerdeki av yasağı, 1 Eylül itibariyle kalktı. Balıkçıların ağlarına en çok hamsi ve istavrit takıldığı belirtiliyor. Uskumrunun yıllar sonra yeniden Marmara’da sürü halinde görülmesi ise balıkçıları şaşırttı. Aşırı avlanmanın, uskumrunun üzerinde av baskısı oluşturarak sayısının azalmasına neden olduğu belirtiliyor.

Son 10 yılda, Türkiye denizlerinden avlanan balık miktarında %30 gerileme yaşandığı kaydedildi. Hamsi, sardalye ve istavrit Türkiye’de en fazla avlanan türler arasında yer alıyor. 2007 yılında avlanan hamsi miktarı 385 bin ton olarak kaydedilirken, 2016 yılında toplamda yaklaşık 102 bin ton hamsi avlandı. İstavrit, 2007 yılı verilerine göre yaklaşık 23 bin ton avlanırken 2016 yılında avlanan istavrit sayısı yaklaşık 9 bin ton olduğu tahmin ediliyor. 2005 ile 2011 yılları arasında Lüfer avında yaşanan gerileme de çarpıcıydı; toplam av miktarı bu yıllar arasında 18 bin tondan 3 bin tona düşerken, yürütülen kampanyalar sayesinde 2016 senesinde avlanan lüfer miktarı 8 bin tona ulaştı. Kalkan balığı da koruma altına alınması gereken türler arasında gösteriliyor.



  Türkiye denizlerindeki balık türleri sayısındaki çarpıcı azalma aşırı avlanma, denizlerdeki kirlilik ve iklim değişikliğinin sonuçları ile doğrudan bağlantılı. Denizler için tehdit oluşturan bir diğer unsur ise balık çiftlikleri. Çiftliklerde istilacı ticari türlerin yetiştirilmeye başlanması, yerel türler için tehlike oluşturabiliyor. Çiftliklerden denizlere ulaşan bu istilacı türler zamanla çoğalarak yerli türlerin yok olmasına sebep olabilir. Örneğin, Washington’da bir balık çiftliğinden 160 binden fazla Atlantik somonu kaçarak Pasifik somon yoğunluğunun fazla olduğu Puget Boğazı’nı istila etti. Pasifik somonu stoklarını ve balıkçılık haklarını tehdit eden Atlantik somonları, yerli Amerikan kabilelerinin besin ve geçim kaynağını etkiliyor.

Tüm bu unsurlar, denizlerde sürdürülebilirliği yeniden düşünmemiz gerektiğine işaret ediyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun (FAO) 2016 yılında yayımladığı “Dünya’da Balıkçılığın ve Su Ürünleri Yetiştiriciliğinin Durumu” adlı rapor, konu hakkında önemli bir rehber niteliği taşıyor. Raporda, gıda güvenliği ve balıkçılığa dayalı geçinen nüfusun durumu ele alınıyor. Rapora göre, balık özellikle kırsal bölgelerdeki düşük gelirli topluluklarda önemli bir besin kaynağı. Ayrıca, balıkçılık, istihdam ve geçim kaynağı oluşturarak ekonomik büyüme ve gelişmeye katkı sağlıyor. Diğer taraftan, balık ve su ürünleri ticaretindeki önemli derecedeki artış ise talebi arttırıyor. Nüfus ve alım gücünün artmasıyla birlikte şehirleşme ve beslenme alışkanlığının daha çeşitli hale gelmesinin bu talebi tetikleyeceği düşünülüyor. Balık ve su ürünlerine olan talebin giderek artmasıyla kaynaklar üzerindeki baskının artacağı belirtilirken balıkçılığın ve su ürünleri yetiştiriciliğinin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde tartışılması önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

8 September

Müzik festivallerine farklı bir bakış

Her yıl Nisan ayından Ekim’e kadar, başta Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa genelinde binlerce kişinin katılımıyla dev müzik festivalleri düzenleniyor. Uzun yıllardır düzenlenen festivaller, lojistikten enerjiye farklı kalemlerde büyük çevresel etkileriyle tartışılmaya başlandı. Son yıllarda festival sonrası ortaya çıkan çöp dolu manzaralar sonucunda neredeyse tüm büyük müzik festivalleri bu konuya dikkat etmeyi ajandalarına eklediler. Artan geri dönüştürme imkanlarından ışıklandırma ve ses için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına, festival alanlarında yerel organik yiyeceklerin kullanımının özendirilmesinden alana yaratıcı toplu taşıma ulaşımı olanaklarının sunulmasına, farklı yollarla çevresel sürdürülebilirlik sağlanmaya çalışılıyor.

Örneğin ABD'nin en büyük festivallerinden olan ve 2017 yılında yaklaşık 200,000 kişinin katıldığı Coachella, ekolojik ayak izini küçültmek için bir dizi önlem aldı. 2017 yılında “carpool” yani araba paylaşımı uygulaması geliştiren organizatörler, bu şekilde festival alanına ulaşan katılımcıların festival biletlerinde kategori yükseltmesi yapıyor. 10 adet geri dönüştürülebilir atık ambalaj karşılığındaysa festivale özel tasarlanan t-shirt benzeri ürünler veren Coachella, katılımcıların elektronik ürünlerini kendi eforlarıyla enerji üreterek şarj etmelerine imkan veren alanlar kurarak enerji tüketimi konusunda bilinç yaratmaya çalışıyor.

Son günlerde sosyal medyada yayılan fotoğraflar üzerinden ve katılımcıların “çevre aktivisti” olarak konumlandırılmasıyla en çok tartışılan festivalse yine ABD’de gerçekleştirilen ve dünyanın en ünlü festivallerinden olan Burning Man. Nevada'nın Black Rock City şehrine yakın çöl ortasında yapılan ve yılda yaklaşık 70,000 kişinin katıldığı festivalin çevresel etkisinin detaylı bir çalışmayla hesaplanıyor olması en dikkat çeken özelliklerinden biri çünkü bugüne kadar bir müzik festivalinin bu derece kapsamlı çevresel etkisi ölçülmemişti. Katılımcılara kompost yapmayı ve az atık çıkarmanın yanı sıra geri dönüşümü öğreterek çevresel bilinç oluşturma iddiasında olan festivalde para ile bir şey almak mümkün değil çünkü her şey “hediye etme” ve “değiş tokuş” kültürüyle yapılıyor. Bunun yanı sıra festival alanı katılımcılar tarafından festival başlamadan önce olduğu gibi temiz bırakılıyor.




Peki ekolojik ayakizi ve çevresel sürdürülebilirlik adına kampanya ve çalışma yapan bu festivallere gitmek ne kadar “yeşil”? Festivaller arasında en çevre dostu olmakla bilinen Burning Man'e Türkiye’den katılımı ele alalım;

İstanbul-San Francisco uçuşu tam 13 saat 25 dakika sürüyor ve bu yolculukla gerçekleşen karbon salımı gidiş dönüş olmak üzere 1,7 hektar ormanın bir yılda emdiği 4,53 ton karbon'a denk geliyor. San Francisco Havalimanı’ndan festival alanı olan ve kırılgan bir ekosistem olan Black Rock Desert'a ulaşmak ortalama 7 saat sürüyor ve bu yolculuk sonucu salınan karbon 460 metrekare ormanın bir yılda emdiği 0,12 ton karbon'a eş değer. Festivale gittiğinizde yanınızda bir haftalık kutu/teneke ve plastik kaplı gıda götürdüğünüz ve suyun sadece pet şişeler ile tedarik edilebildiği düşünülürse sorumlu tüketim tarafında da önemli sorunlar mevcut. Fotoğraflardan özellikle ünlü simaların pek de mütevazi giyim tercihleri yapmadıkları görülebiliyor; katılımcıların normal hayatta giydiklerinden farklı kıyafet ve kostüm seçtikleri düşünülürse, ürünler ikinci el olsa dahi kıyafetlerin bir daha kullanılmamak üzere alınan kıyafetler olması anlamına geliyor. Bunun yanı sıra festivalin kapanışında dev tahta heykeller yakılıyor. Sonuç olarak festivalin çevresel ve sosyal anlamda çok fazla tartışmalı yanı bulunuyor. Bu konudaki çelişkilerin değerlendirildiği, 2 sene önce yayımlanan bir yazıya linkten erişebilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

8 September

Sosyo-ekonomik problemler ve hidroelektriğin geleceği

1882 yılından bu yana insanlar akan suyun enerjisinden yararlanarak elektrik üretiyor. Bu şekilde elektrik üretilmeye başlamasının üzerinden sadece 135 yıl geçmesine rağmen hidroelektrik, günümüzde tüm dünyadaki ihtiyacının 6'da birini karşılayacak kapasiteye ulaştı ve mega baraj projeleri hala devam ediyor. Hidroelektrik santrallerinin ne kadar sürdürülebilir olduğu uzun zamandır tartışılsa da diğer tüm enerji çeşitleriyle karşılaştırıldığında mevcut enerji miktarının elektriğe çevrilmesinde daha iyisi yok. Modern hidroelektrik türbinleri %90 verim ile enerjiyi elektriğe çevirirken fosil ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları en yüksek olarak %40-45 verimliliğe ulaşabiliyor.

Fakat yine de hidroelektrik santralleri tüm çevresel ve sosyo-ekonomik etkileriyle sandığımız kadar sürdürülebilir olmayabilir. Büyük Barajlar Uluslararası Komisyonu'na göre tüm dünyada kayıtlı 33.000 baraj bulunuyor. Çin'de bulunup kayıt dışı olanlarla birlikte bu rakamın aslında 50.000'lere yakın olduğu düşünülüyor. Su altında kalan ve çürüyen vejetasyon ile metan gazı salan barajların tek olumsuz çevresel etkisi bu değil. Özellikle balık ve amfibi popülasyonunu olumsuz etkileyen barajlar alüvyon akışını da engellerken doğal yaşamı baştan sona etkiliyor. Bunun yanında bu doğal kaynaklardan yararlanarak geçimini sağlayan toplulukları direkt olarak etkilerken, rezervuarın büyüklüğüne göre insanların evlerinden olmalarına da sebep olabiliyor.

Sosyal ve çevresel etkileri yavaş yavaş daha da keskinleşen barajlar konusunda paydaş tarafındaki baskı da artıyor ve bu durum karşısında hükûmetler ve özel şirketler buna uygun zorunlu kararlar almak zorunda kalıyorlar. ABD sınırları içerisinde 1912 yılından bu yana 1185 baraj yıkılırken bu rakam sadece 2014 yılında 72 oldu. Uzun mücadeleler sonucunda yıkılan barajlarla değişen paradigma yeni projeler için de önemli sorunları gündeme getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Hindistan'ın Narmada vadisinde yapılacak olan Sardar Sarovar Barajı, dünyanın en tartışmalı barajı haline geldi. Baraj yapımıyla 192 köyde yaşayan toplam 40.000 kişinin zorla evlerinden olması gündeme geldi. 385 dinsel bölgeyi de sular altında bırakacak olan rezervuar sebebiyle çok sayıda insan açlık grevi başlatmış durumda. Barajla beraber Hindistan'da toplam 200.000 kişi ülke içinde taşınmaya zorlanmış olacak ve 2016'da yayınlanan bir rapora göre şu ana kadar taşınan insanların rehabilitasyonu için harcanması öngörülen fonun 130-200 milyon Euro kadar gibi bir kısmı yüksek oranda seyreden yolsuzluk faaliyetlerinden dolayı boşa harcandı. Ve henüz bu konuda geri adım atan yok.

Bir diğer örnekse Honduras'ın Gualcarque nehri üzerinde inşa edilecek olan Agua Zarca Barajı. Lenca halkının kutsal topraklarını sular altında bırakacak ve yüksek biyoçeşitliliğe sahip bölgedeki türlere geri dönüşü olmayan şekilde zarar verecek bu projeye karşı uzun süre mücadele veren ve insan hakları ihlallerine dikkat çekmeye çalışan Berta Caceres geçtiğimiz ay öldürüldü. 2013 yılında da aktivist arkadaşını kaybeden Caceres'in ölümüyle birlikte yerel topluluklardan artan tepki sonucunda projenin tüm uluslararası finansörleri projeden çekildiğini açıkladı.

En güncel uluslararası örneklerden bir tanesi de Ilısu Barajı. Günümüze dek projeden etkilenen kişi sayısı 15.000'i bulmuşken projenin en büyük tartışma yaratan yanlarından birini de 12.000 yaşındaki Hasankeyf yerleşkesinin %80'ini sular altında bırakması durumu. Projeyle, henüz kazı yapılmamış muhtemel tarihi alanlar baraj suları altında kalacak, Dicle nehrinin zengin ekosistemi zarar görecek ve Irak'ın UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Mezopotamya bataklıklarının kısmi olarak kuruyacak olması. 2009 yılında sosyal, kültürel ve çevresel etkilerini sebep göstererek Alman, Avusturyalı ve İsviçreli garantörleri projeden çekildi.



Dünyadaki büyük altyapı projelerinin en büyük finansörlerinden olan Dünya Bankası bu tip projelerin kaderini belirleyen kuruluş sayılabilir. 2011 ve 2014 yılları arasında toplam yatırımların %70'i hidroelektrik enerjisi yatırımlarına ayrıldı. Günümüzde hidroelektriğe olan bu iştahsa yarattığı etkiler nedeniyle azalmış durumda. 2015-2016 yılları arasında hidroelektriğin payı %25'e düşmüşken Banka, Hindistan'daki çatı güneş enerjisi projelerine ve Fas'taki konsantre güneş enerjisi santraline 500 milyon dolar ve güneş enerjisine toplam 1 milyar dolar ayırdı. Böylece güneş enerjisine yatırım tarihinde ilk defa hidroelektriğin önüne geçmiş oldu. Buna ek olarak Banka'nın yatırımları sonucunda Nijer'de çıkan insani kriz ve yolsuzluk sebebiyle finansal desteğini çekmek zorunda kaldığı dünyanın en büyük baraj projelerinden olan Inga 3 Baraj'ı Banka'nın imajına zarar verdi. Bu sebeplerden dolayı zarar gören imajını düzeltmek için yatırımları azalttığı düşünülen Banka özel sektör kolu olan IFC ile dünyanın başka yerlerinde baraj projeleri desteklemeye devam ediyor.

SHARE: READ MORE

8 September

imece ekip arkadaşı arıyor!

imece'de eğitim ve etkinlik koordinasyonu ile saha operasyonunu yönetecek tam zamanlı Operasyon Sorumlusu arıyoruz. Türkiye'de ve küreselde yükselişte olan sosyal girişimcilik ve inovasyon alanınında deneyim kazanmak, dinamik ve dönüşüm yaratma hedefindeki bir ekibin parçası olmak istiyorsan başvurunu bekliyoruz!


Biz kimiz?
imece, Şubat 2017’de, ATÖLYE, S360 ve Zorlu Holding iş birliği ile hayata geçirilen sosyal inovasyon platformudur. Sosyal girişimlere yönelik hibe, eğitim, mentorluk gibi kaynakları içeren destek programının yanı sıra farklı yetkinliklerde birey ve kurumları çeşitli etkinlik, içerik ve akademik çalışmalar ile bir araya getiren çalışmalar yürütüyoruz. Detaylar için: www.imece.com

Operasyon Sorumlusu ekip arkadaşımızdan ne bekliyoruz?
Sorumluluk

• Tüm eğitim ve etkinliklerin operasyon planlaması ve yönetimi
• imece destek programına dahil olan sosyal girişimlerin eğitim ve mentor ilişkilerinin yönetimi
ve takibi
• imece destek programına dahil olan sosyal girişimlerin dokümantasyonu
• Düzenli raporlama ve dokümantasyon


Yetkinlik ve Deneyim
• Minimum 1 - 2 yıl etkinlik, komünite ve/veya operasyon yönetiminde tecrübe
• İyi seviyede İngilizce
• Farklı paydaşlar ve tedarikçilerle çalışabilme ve koordine edilebilme yetisi
• Takip ve raporlama yapabilme yetisi
• Problem çözme kabiliyeti ve inisiyatif alabilme yetisi
• Girişimcilik ve sosyal girişimcilik alanında çalışma motivasyonu


imece olarak takım arkadaşımıza neler sağlıyoruz?
• Yenilikçi ve özgürlükçü çalışma deneyimi
• Yerel ve global sosyal girişimcilik ve girişimcilik ekosistemini tanıma imkanı
• İnisiyatif almana alan bırakarak kişisel ve profesyonel gelişimini destekleme
• Yaratıcı endüstriden profesyonellerle bir arada, dinamik ve etkileşimli çalışma ortamı
• Çalışırken sosyal fayda yaratma imkanı


Neredeyiz?
Ofisimiz kurucu ortaklarımızdan olan ATÖLYE’de. Böylelikle ATÖLYE'nin tüm komünite etkinliklerine de dahil olabiliyoruz.


Ne yapmalısın?
Güncel CV’ini imece@imece.com adresine “Operasyon Sorumlusu iş başvurusu” başlığı ile göndermeni ve iş ilanına nasıl ulaştığını da belirtmeni rica ediyoruz. Emaillere 5 iş günü içerisinde dönüş yapıyoruz ve uygun adayları görüşmeye çağırıyoruz.
Görüşmek üzere!

SHARE: READ MORE

8 September

Harvey ve Irma kasırgaları, Muson yağmurları

Tüm dünyada art arda yaşanan şiddetli meteorolojik olaylar, iklim değişikliği ve bu meteorolojik olaylara karşı etkilenebilirliği yeniden gündeme taşıyor. Geçtiğimiz hafta ABD’nin Texas eyaletini vuran Harvey kasırgası, çok ciddi kayıplara sebep oldu. Otuzun üzerinde can kaybı yaşanan kasırga sonucunda, Houston’ın büyük bir bölümü sular altında kaldı. Şehirde metre kareye düşen toplam yağışın bir metreyi aşmasıyla, Harvey, ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en şiddetli kasırgalar arasında yer aldı.

Düşen yağış miktarının “eşi benzeri görülmemiş” kalıbına yeni bir anlam getirdiği yönünde görüşler hâkim. Kasırga sebebiyle, Houston’a bir ayda düşen toplam yağış miktarı, sadece 3 günde ikiye katlandı. Austin College’dan afet ekonomisti Kevin Simmons, Harvey’in neden olduğu ekonomik kayıpların 150 ile 200 milyar dolar değerinde olduğunu, sel sularının yükselmesi halinde ise rakamların artacağını belirtti.

Güney Asya’da Muson yağmurları ardından yaşanan sel felaketinin sonuçları ise çok daha vahim. Hindistan, Bangladeş ve Nepal’de hayatını kaybeden insanların sayısı 1.200’e ulaştı. Milyonlarca insan evsiz kalırken, 18.000 okul kapatıldı. Bu durum, 1,8 milyon çocuğun okula gidemeyeceği anlamına geliyor. Selin neden olduğu yıkımlardan 40 milyon insanın etkilendiği kaydedildi.

Atlantik Okyanusu’ndaki gelmiş geçmiş en güçlü kasırga olarak adlandırılan Irma kasırgası ise hızı saatte yaklaşık 300 km’ye ulaşan rüzgarlar ile Karayipler’in doğu kısmını vurdu. Küba ve Florida’nın da Irma kasırgasından etkilenmesi bekleniyor. Irma’nın şiddeti şu şekilde daha iyi anlaşılabilir: Teksas’ı etkileyen Harvey Kasırgası Saffir-Simpson ölçeğinde Kategori 4 olarak değerlendirilirken, Irma kasırgası, aynı ölçeğe göre en şiddetli olarak sınıflandırılan Kategori 5’te yer alıyor.

İklimin veya iklim olaylarının değil, iklim değişikliğinden etkilenebilirliğin kayıplara neden olduğunu hatırlamakta fayda var. Topluluklar, kasırga gibi doğal olarak gerçekleşen olayların sonuçları ile başa çıkacak bilgiden, beceriden, sosyal bağlantılardan ve finansal destekten yoksun olduklarında daha hassas hale geliyorlar. Ele alınan üç meteorolojik olay ve sonuçlarını düşündüğümüzde, gelişmişlik ve etkilenebilirlik arasında güçlü bir bağ olduğunu görüyoruz.

İklim değişikliği meteorolojik olayları daha şiddetli ve sık hale getiriyor. Arka arkaya görülen şiddetli kasırga ve seller bu durumu doğrular nitelikte. Bununla beraber, insanların bu afetlerden etkilenmesinin altında yatan tek başına iklim değişikliği değil. Houston’ın 1990 yılından itibaren nüfusu %40 artış gösteren, 2,3 milyon insanın yaşadığı bir endüstri kenti olmasında iklim değişikliğinin bir etkisi yok. Aynı şekilde, iklim değişikliği Teksaslılar’ı kıyı boyunca gerekli ölçümleri yapmadan evler inşa etmeye zorlamadı. Yağmur emilimini olumsuz etkilediği bilinen yeşil alanlardaki azalmanın sorumlusu da yine iklim değişikliği değil. İnsanları afetler karşısında çaresiz ve eşit olmayan durumlarda bırakan sosyal eşitsizlikler de iklim değişikliğinden kaynaklanmıyor. Tüm bu durumlar değerlendirildiğinde, iklim değişikliğinden etkilenebilirliği etkin bir şekilde yönetmenin önemi bir kez daha görülüyor. Bu doğrultuda, altyapı çözümlerinin geliştirilmesi, nüfusun kontrollü artışının sağlanması, afetle mücadele konusunda halkın bilinçlendirilmesi ve sosyal eşitsizliklerin giderilmesi yönünde daha fazla adımların atılması gerekiyor. Aksi takdirde, doğal olayların sonuçları yıkıcı olmaya devam edecek.

SHARE: READ MORE

25 August

21 milyon insan zorla çalıştırma ve modern köleliğin kurbanı

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, 11,4 milyonu kadın ve kız çocukları, 9,5 milyonu erkek ve erkek çocukları olmak üzere, toplamda yaklaşık 21 milyon insan zorla çalıştırmaya maruz kalıyor. 19 milyon insan, kişi veya işletmeler tarafından zorla çalıştırılırken, 2 milyon insansa devletlerin veya muhalif grupların sömürüsüne maruz kalıyor. Kişi veya işletmeler tarafından istismar edilen insanların yaklaşık 4,5 milyonu seks endüstrisinde çalışmaya zorlanıyor. İstismar edilen, zorla çalıştırılan ve insanlık dışı koşullara maruz bırakılan bu insanlar üzerinden yılda 150 milyar dolar kar elde edildiği tahmin ediliyor. Ev işleri, imalat, tarım, inşaat ve eğlence sektörü zorla çalıştırmanın ve modern köleliğe en sık rastlanılan sektörlerin başında geliyor. Göçmenler ve yerli halklar, zorla çalıştırmaya en çok maruz kalan gruplar arasında yer alıyor.

Her yıl binlerce tarım işçisi, Pasifik Adaları’ndan Avustralya’ya geçici olarak geliyor. Avustralya’daki zorla çalıştırmaya ve köleliğin modernize edilmiş haline dair bulgular, tarım işçilerinin şikayetleriyle ortaya çıkıyor. İşçiler, standartların oldukça altındaki barınma koşulları ve yiyecek temini, ücretlerde %60’a varan kesintiler, aşırı uzun çalışma saatleri, karşılığı alınamayan mesailer ve sağlık hizmetlerine erişim kısıtlılığı gibi nedenlerden dolayı oldukça zor koşullar altında yaşadıklarını belirtiyor. İşçiler, iş veren tehditleri nedeniyle şikâyette bulunmaktan kaçınıyorlar ve sömürüye mecbur kalıyor. İşçileri Avustralya’ya getiren kuruluşların başındakilerse onları evlerine geri göndermekle ve çalışma izinlerini iptal etmekle tehdit ediyor. “Modern kölelik”, insanların muhtaç olma durumunun kullanıldığı ve sömürüye dönüştürüldüğü bunun gibi olayları kapsıyor.

Ülkemizdeyse lüks tatil bölgeleriyle bilinen ve “tatil cenneti” olarak anılan Bodrum’un mevsimlik inşaat işçileri için bir cehenneme dönüşmesi, bu konuda dikkat çekmesi gereken güncel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık %90’ı Ağrı ve Van’dan gelen işçiler, 11 ila 18 kişilik koğuşlarda kalıyor. Koğuşlarda elektrik ve su bulunmazken, işçiler tankerlerle taşıdıkları sular ile 100 kişinin kullandığı ortak bir banyoda yıkanıyor. Koğuşlarda kışın 2.000’in üzerinde, yazınsa 500 civarında işçi bulunuyor. Kapasitesi 320 kişi olan koğuşlarda, 500 kişi barınmak zorunda bırakıldığı durumda, bu işçilerin yaklaşık 300’ü çocuk ve öğrencilerden oluşuyor. İnşaatlarda kaçak çalıştırıldığı belirtilen çocuk ve öğrenciler, sigortaları yapılmayarak güvencesiz bir şekilde çalıştırılıyor.

Modern kölelik ve zorla çalıştırma kuşkusuz insan haklarının ihlal edilmesi anlamına geliyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çatısı altındaki 8. Hedef de zorla çalıştırmayı ortadan kaldırmak, modern köleliği ve insan ticaretini sona erdirmek amacıyla gerekli önlemlerin alınmasına ve 2025’e kadar çocuk işçiliğinin her türünün sona erdirilmesine odaklanıyor. Düzenli denetimlerin yapılarak gerekli önlemlerin alınması için insan sömürüsünün engellenerek modern kölelik, zorla çalıştırma ve çocuk işçiliğinin önüne geçilmesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

25 August

İklim değişikliği ve kadınlar

İklim değişikliğinin, bazı bölgelerde kadınlar için daha zorlayıcı olduğu ve erkeklere kıyasla kadınların hayatlarını daha olumsuz etkilediği üzerine araştırmalar çoğalıyor. Columbia Üniversitesi Yer Bilimleri Enstitüsü’nde yapılan bir çalışma kadınların iklim değişikliğinin etkilerine karşı hassasiyetinin boyutlarını ortaya koyuyor. Dünyanın birçok yerinde geçimini tarımdan sağlayan aileler iklim değişikliğinin etkilerini şiddetli bir şekilde yaşıyor. İklim değişikliğine bağlı değişen hava koşulları, kuraklık ve felaketler tarımsal üretimi etkileyerek, yerel halkın geçim koşullarına zarar veriyor. Bu durum da bireylerin para kazanmak için sosyal çevrelerini terk etmelerine, ailelerinden ve alıştıkları coğrafyadan uzak kalmalarına sebep oluyor.

Bu örneklerden biri Nepal’deki Chitwan Vadisi’nde yaşanıyor. Bölgede hızla artan ormansızlaşma, keresteden geçimini sağlayan kadınların ekonomik durumunu, buna bağlı olarak da sosyal yaşamını olumsuz bir şekilde etkiliyor. Böylece kadınlar şehre göç ederek daha yüksek ücret vaadeden işlerde çalışmak durumunda kalarak göç etmeye zorlanmış oluyorlar. İklim değişikliğine bağlı zorunlu göçlerin sayısının gelecekte hızla artması öngörülüyor. Kadınların maruz kaldığı bu etki, iklim değişikliği konusunun kapsayıcılık, sosyal adalet ve cinsiyet eşitliği açısından sosyal, ekonomik ve politik yanlarını ön plana çıkarıyor.



Özellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlar erkeklere kıyasla ekonomik işgücünün dışına itilmiş durumda ve mülkiyet haklarından sağlık hizmetlerine  birçok temel kamu hizmetine erişimden mahrumlar. Çalışmak için evlerini terk edip şehirlere göç eden kadınların alıştıklarından farklı olarak daha kötü şartlarla karşılaştıkları, depresyonu tetikleyen psikolojik sorunlar yaşadıkları gözlemlenmiş. Liyakate bağlı olmadan gerçekleştirilen toprak yönetimi, yetersiz fiziksel ve sosyal altyapı, eşitlik gözeten politikaların eksikliği kadınların doğal afetlere karşı erkeklerden daha savunmasız olmalarının dolaylı nedenleri arasında gösteriliyor. Yapılan bir çalışmaya göre zorunlu göçü tecrübe etmek zorunda kalan kadınların bazılarının (root shock) “sosyal şok”* yaşadıkları, kendi çevrelerini terk etmek zorunda kalmalarının travmatik etkiler doğurduğu saptanmış. Kendi çevrelerinde aile üyelerinin, komşularının ve arkadaşlarının desteği ile çocuklarının bakımı konusunda endişe duymayan kadınlar, çalışmak için göç ettiklerinde ya çocuklarını terk etmek zorunda kalıyor ya da çocukları ile birlikte zorlu koşullara maruz kalıyorlar. Bu durum iklim değişikliğinin belki doğrudan olmasa da dolaylı sosyal, ekonomik ve politik boyutlarını gözler önüne sererken, kadınların iklim değişikliğinin etkilerine karşı savunmasızlıklarını ortaya koyuyor.

*Sosyal Şok, doğal afetler veya askeri çatışmalardan dolayı çevrelerini ve geçim kaynaklarını kaybeden insanların zorunlu göçe maruz kalmalarıyla sosyal çevrelerinden uzak kalmaları ve buna bağlı olarak stresle ilişkili psikolojik rahatsızlıklar ve sağlık sorunları yaşamalarıyla sonuçlanan durum olarak tanımlanıyor.

SHARE: READ MORE

25 August

Şirketler, sürdürülebilirliğin işlerine etkilerini ölçmede zorlanıyor

Ethical Corps'un 2016'da gerçekleştirdiği her etkinlik ve organizasyonda, CEO'ların ve iş dünyası liderlerinin önemli kısmı, sorumlu ve sürdürülebilir bir şirket olmanın getirdiği yararların farkında olduklarını belirtti. Buna uygun olarak, 2.500 katılımcının görüşüne yer verilen Sorumlu İş Eğilimleri (Responsible Business Trends) 2017 raporunda, katılımcıların %74'ü sürdürülebilirliğin değerinin farkında olduğunu söyledi. Bununla beraber raporda, sürdürülebilirliğin değerinin ölçülmesinde şirketlerin sorun yaşadığına dikkat çekiliyor. Nestlé Waters Kuzey Amerika Sürdürülebilirlik Başkanı Nelson Switzer'ın da belirttiği üzere, katılımcıların %46’sı performans ve sürdürülebilirliğin getirdiği değeri ölçmeyi başaramadıklarını veya bunu ölçmekte zorlandıklarını belirtiyor.

Değeri sürdürmek

Raporda, sürdürülebilirlik faaliyetlerinden finansal geri dönüş alım oranlarının geçtiğimiz 3 yıl içerisinde sürekli olarak arttığı görülüyor. 2015 yılında “Evet, sürdürülebilirlik çalışmaları gelir arttırıyor” önermesini kabul edenlerin oranı %49 iken bu oran 2017'de %54'e yükseldi. Bölgesel farklılıklara bakılırsa, %56 ile Kuzey Amerika şirketleri en üst düzeyde yer alırken bunları %54 ile Asya/Pasifik ve %53 ile Avrupa izliyor.



Raporda öne çıkan konulardan bir diğeri, küresel şirketlerin dörtte birinin sürdürülebilirlik faaliyetleri ile artan gelirlerini bağlayamaması. “Bilmiyorum” cevaplarına bakıldığında, %26 ile en üst sırada Avrupa yer alıyor. Asya/Pasifik'i %24 ile Kuzey Amerika izliyor.

Farklı sektörler olarak bakıldığında ise enerji ve doğal maddeleri işleme endüstrisi %58 ile sürdürülebilirliği gelirlerine bağlıyor. Bunu %55 ile giyim ve imalat sektörü ve %50'yle finans & hizmet sektörü izliyor.

Katılımcılara sürdürülebilirliğin gelirle olan bağlantısı yerine sürdürülebilirliğin tasarrufla olan bağlantısı sorulduğundaysa biraz daha farklı bir tablo öne çıkıyor. Sektör fark etmeksizin katılımcıların %65'i şirketleri için sürdürülebilirlik aktiviteleri ve tasarruf bağlantısını kurabilirken bu oranın 2016 yılına göre %5’lik bir düşüş gösterdiğini görüyoruz.


  Bölgesel olarak verilen cevaplara bakıldığında ise Asya/Pasifik %73 ile en pozitif fikre sahip olan bölge olarak görülüyor. Ancak Asya/Pasifik’te “evet" cevabında geçtiğimiz yıla göre %14’lük bir düşüş görülüyor.

Etkinin ölçülmesi

Bir şirketin sürdürülebilirlikle ilgili girişim ve faaliyetlerinin etkilerini kantitatif olarak ölçmek için sağlam sistemler ve doğru ölçütlere ihtiyaç duymaktadır. Fakat sadece, önceki iki raporda öne çıktığı üzere, katılımcıların %46’sı ölçümler için doğru ölçütlerinin bulunduğunu ve etkiyi ölçebildiklerini belirtti. Bu oran 2015 yılında %35, 2016 yılında %42 olarak görülmüştü.

Buna ek olarak katılımcılardan %45'i sürdürülebilirlik yatırımlarının geri dönüşünü (Return on Investment – ROI) ölçtüklerini söyledi. Geçtiğimiz yıllarda oranlarda bir iyileşme görülmüş olsa da ölçümü yapamayan şirketlerin sayısının yapabilenlerden hala fazla olması endişe yaratmaya devam ediyor.

Konuyla ilgili olarak daha önce yaptığımız “Avrupa'da 2017'de öne çıkan sürdürülebilirlik trendleri” haberimize bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

11 August

Sürdürülebilir işin güncel durumu

Geçtiğimiz yıl yaşanan olumsuz gelişmeler ve istikrarsızlıklara rağmen iş dünyası olumlu gelişimini sürdürmekte. BSR ve GlobeScan’in birlikte gerçekleştirdikleri iş dünyasının sürdürülebilirlik önceliklerini ve mevcut durumu anlamayı amaçlayan Sürdürülebilir İşin Güncel Durumu araştırmasının bu yıl dokuncusu yayımlandı. Araştırma, BSR ağındaki 151 küresel şirketin %60'ından fazlasını temsil eden yaklaşık 300 iş liderinden gelen yanıtları içeriyor. Araştırmada, kurumsal sürdürülebilirlik uzmanlarının büyük bir çoğunluğu, şirketlerinin hükumetlerin değişen kararlarına ve küresel politikalardaki tutarsızlıklara rağmen sürdürülebilirlik konusundaki hedeflerini devam ettirmeye kararlı olduklarını belirtiyor.

2015 Paris İklim Anlaşması konferansından bu yana, iklim değişikliğiyle mücadelenin şirketlerdeki önceliğinin giderek arttığı gözlemleniyor. En güncel sonuçlara göre, katılımcıların % 73'ü iklim değişikliğinin şirketleri için öncelikli olduğunu belirtiyor. 2010 yılından bu yana ilk kez insan haklarıyla birlikte öncelik listesinde en üst sırada yer alan iklim değişikliğiyle mücadele konusunda katılımcıların %65'i ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesinden şirketlerinin etkilenmeyeceğini belirtti. Ayrıca, %12'si taahhütlerinin güçleneceğini söylüyor.



Yanıtlarda öne çıkan bir diğer konu ise, şirketlerin %88’i hükümet düzenlemelerinin kaldırılması durumunda dahi sürdürülebilirlik konularında ilerleme kaydetmeye devam edeceklerini ifade etmeleri oldu. Aslında, çoğunlukla büyük küresel şirketlerden olan katılımcıların büyük çoğunluğu önümüzdeki on yılda sürdürülebilirliğin kat edeceği yolda en büyük olumlu etkiyi kendilerinin yaratacağına inanıyor. Bununla birlikte, %57'lik kısım merkezi hükümetlerin de ilerleme kaydetmek için önemli olduğunu belirtiyor.

Büyük küresel şirketlerin önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilirliğe katkı sağlayacaklarına dair güçlü inançlarına rağmen, sektörün geçmişteki performansı kayda değer değil. Sürdürülebilir Liderler Anketinde, 1992'deki Rio Dünya Zirvesi'nden bu yana sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunmaları konusunda profesyonellerin farklı kurumları değerlendirmeleri istendi. Burada, özel sektörün performansı, nispeten zayıf kalmış ve uzmanlar tarafından sadece %23’u olumlu olarak derecelendirilmiş. Bu oran STK'lar için ise %59 olarak belirlenmişti. 

Şirketlerin sürdürülebilirlik stratejilerini yeni boyutlara taşımalarının ve dünyayı korumaya yardımcı olmalarının yolu Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ni (SDG) kurumsal performans hedefleriyle entegre etmekten geçiyor. Neyse ki anket sonuçları, birçok şirketlerin birçoğunun bunu yaptığına işaret ediyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'ni şirket politikalarında farklı şekillerde benimsemiş olan şirketlerin yüzdesi, 2016'da yapılan anketten bu yana neredeyse iki katına çıkmış. Araştırma, sürdürülebilirliğin kurumsal gündemde önem kazanmanya devam ettiğini ortaya çıkarıyor.



Araştırmaya katılan şirketlerin CEO’larının yarısından fazlası, sürdürülebilirliğin şirketlerinin en öncelikli beş konusu arasında olduğunu belirtiyor. Tüm bu sonuçlara göre nihayet kurumsal sürdürülebilirliğin ana akım olacağı bir yere mi gidiyoruz? Anket sonuçlarındaki durum buna işaret ediyor.

SHARE: READ MORE

11 August

Yeşil tahvilleri tutabilene aşk olsun!

İklim değişikliğiyle mücadelenin küresel gündemde sürekli artarak önem kazanması, yeşil tahvilerin önlenemez yükselişini de beraberinde getiriyor. Sürdürülebilir yatırıma gösterilen ilgi, hisse senedi ihraçcıları, sigortacılar arasında git gide artarken, iş dünyasında da geniş çapta ilgi görmeye başladı. Peki ya yeşil tahvil piyasası nedir?

Yeşil tahvillerin en belirgin özelliği, finansal getiri sağlarken toplum üzerinde pozitif etki yaratması. Bu tahvillerin öne çıkan diğer iki özelliği ise şeffaflık ve raporlama. Aslında bu çevresel tahviller, gelirleri çoğunlukla yenilenebilir enerji, çevresel kirliliği önleme ve koruma gibi finansman projelerine tahsis edilen sabit gelir araçlarıdır. Yeşil tahviller, yatırımcı portföylerinin çevresel ayak izlerini takip etmeyi de mümkün kılmakta.

Yeşil tahviller aynı zamanda hesap sorulabilir finansal araçlardır. 100'den fazla ihraçcı, yatırımcı ve sigortacı, bu sabit gelir araçları için tanım ve standartlar içeren Yeşil Tahvil İlkelerini imzaladı. Buna ek olarak, yeşil tahvillerin pozitif etkisi çoğu zaman STK'lar ve ikinci elden teyit edebilecekler tarafından belgelenmektedir.

Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi çok uluslu kuruluşlar tarafından başlatılan yeşil tahvil piyasası başlangıçta “niş” bir pazar olarak nitelendirildi. Ancak aradan 10 yıldan az zaman geçmesine rağmen yeşil tahviller beklenmeyen bir hızla çoğalmaya başladı. 2016'nın ilk yarısında yaklaşık olarak 40 milyar $ değerinde yeşil tahvil ihraç edilirken, bu yılın ilk yarısında bu rakam %38lik bir artışla 55 milyar $ olarak kaydedildi.

İklim Tahvil Girişimi, 2017 yılında küresel düzeyde ihraç edilen yeşil tahvillerin 150 milyar $‘a ulaşacağını tahmin ediyor. 2016 verilerine baktığımızda bu rakamın 82 milyar $ olduğunu görüyoruz. Bu da demek oluyor ki, yeşil tahviller sonunda ana akım haline geliyor!



Yeşil tahvil pazarı da ihraç edilen tahvil sayısı gibi hızla büyümeye devam ediyor. 2017'de Bank of America Merrill Lynch, Credit Agricole ve HSBC gibi farkılı ve sayısız kamu ve özel kuruluş pazara giriş yaptı ya da ilk defa yeşil tahvil ihraç etti.

Yeşil tahvil piyasası, dahil olan finansal kurumların sayısı ve isimleri sebebiyle gitgide küresel, dinamik ve tanınır hale geliyor. Polonya ve Fransa gibi devletler yenilenebilir enerji ve sürüdürülebilir altyapı projelerinin finansmanını sağlamak için ihraç ettikleri ilk kamusal yeşil tahvillerle 2017'de pazara giriş yaptılar. ABD'de ise şehirlerin ve yerel toplulukların iklim değişikliğiyle mücadelesini desteklemek ve uluslararası standartlar dahilinde yenilenebilir enerjiye geçişi kolaylaştırmak için yeşil belediye tahvilleri ihraç edildi. Çin ve Hindistan'da da ulusal yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve sürdürülebilir projeleri finanse etmek için çok sayıda tahvil ihraç edildi. Bu hareket, gelişmekte olan ülkelerin düşük karbonlu bir gelecek inşa etmek konusunda kararlı olduklarını işaret ediyor.

Devletler dışında, son 12 ayda Apple, Iberdrola, Intesa SanPaolo, QBE Insurance Group ve TenneT gibi büyük şirketler de yeşil tahvil ihraç ederek pazara dahil oldu.

Yeşil tahvile yatırım yapanlar yalnızca kurumsal yatırımcılar değil. Bank of America Merrill Lynch, Morgan Stanley, Barclays ve UBS gibi büyük yatırım bankalarının yürüttüğü çeşitli araştırmalara göre, yatırımcıların tamamının yaklaşık %89'u sürdürülebilir yatırımın ne olduğunu bildiğini ve bu yatırımlara ilgi gösterdiklerini belirttiler. Araştırmaya katılan yatırımcıların %65'i ise sürdürülebilir yatırım yaptıklarını belirtti. Araştırmaya jenerasyonları da dahil eden başka bir çalışma, y-neslinin ve genç profesyonellerin %92'sinin sürdürülebilir yatırımın ne olduğunun farkında olduğunu açığa çıkardı. Bu oranın yüksekliği gelecek yatırımcıların sermayelerini geçmiş nesillere göre daha sürdürülebilir bir şekilde geliştireceği anlamına geliyor.

SHARE: READ MORE

11 August

Entegre raporlamaya ilgi artmaya devam ediyor

Uluslararası Entegre Raporlama Konseyi (IIRC), 2016 entegre raporunu yayımladı. IIRC, bu konuda gösterdiği liderlikle, küresel anlamda entegre raporlamanın ve uluslararası entegre raporlama ağlarına katılımı arttırmayı hedefliyor. Entegre raporun artarak benimsenmeye devam etmesi şirketlerin yıllık finansal gelişmelerinin yanında diğer finansal olmayan “sermaye"leri kurumsal yönetim, sürdürülebilirlik ve insan kaynaklarını da raporlaması anlamına geliyor.

IIRC CEO'su Barry Melancon’a göre entegre raporlamaya geçiş adına bir dönüm noktasında. Melancon, Fransa'nın en büyük 40 şirketinin yarısı entegre raporlama yaparken bu oranın üç yıl içerisinde %100'e çıkmasını beklediklerini; Japonya'da 300'den fazla şirketin entegre raporlama yaptığını ve Güney Afrika'da Johannesburg Borsası’na kayıtlı tüm şirketlerin 2010 yılından bu yana entegre raporlama yaptıklarını belirtiyor. Çin Ekonomi Bakanlığı’nın kalkınma planında entegre raporlamaya yer vermesi ve Hindistan Menkul Kıymetler ve Borsalar Kurulu'nun “Top 500” şirketlerinin entegre raporlamaya teşvik etmesini, yakın gelecekte entegre raporlamanın yaygınlaşacağına kanıt olduğunu söylüyor. Toplam 62 ülkeden 1.500 şirketin entegre raporlamaya geçtiğini belirten Melancon, son olarak 2016'da entegre raporlama konusunda inovasyon ve ilgiyi teşvik etmek üzere gerçekleştirdikleri ağ etkinliğinde 2.000'den fazla katılımcının yer aldığını söyledi.



IIRC, entegre raporlar sayesinde geçtiğimiz yıl paydaş ilişkileri konusundaki bilgi paylaşımı ve performansının güçlendiğini belirtiyor. Konsey, entegre raporlamanın kurumsal raporlamada yeni küresel "normal” olması için gerekli stratejik geçişin üzerine çalışmalarına devam ediyor.  IIRC'nin 2016'da ulaştığı hedeflerin ve 2017 stratejisinin yer aldığı entegre raporun kısa versiyonuna bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

11 August

Fosil yakıt destekleri yılda 5 trilyon doları aştı

Fosil yakıtların enerji sektöründeki baskınlığını yakın gelecekte sona erebilir. Fosil yakıt kullanımının iklim değişikliğine sebep olması, bunun ardındaki en büyük etmen. Bununla birlikte, fosil yakıtlar aslında tahmin edilenden çok daha maliyetli. Maliyetlerinin çok büyük bir kısmı sübvansiyonlarla desteklendiği için fosil yakıtların gerçek maliyeti direkt olarak görülemiyor.

Geçtiğimiz günlerde IMF'de çalışan bilim insanlarının yayımladığı bir makale, fosil yakıtların gerçek maliyetini göz önüne seriyor. Sübvansiyonlar 2013 yılında 4,9 trilyon USD seviyesindeyken, bu rakam 2015 yılında 5,3 trilyon USD'a yükseldi. Bu da fosil yakıtlara yapılan mali desteğin, Türkiye ekonomisinin yaklaşık 4,5 katına eriştiğini gösteriyor. Fosil yakıtları teşvik eden destekler hem mali olarak büyük yük oluşturuyor hem de enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırımın hızını azaltılmasına sebep oluyor.




Küresel ölçekte sübvansiyonların boyutu, yaratılan GYSİH ile kıyaslandığında daha netleşiyor. 2011 yılındaki sübvansiyonlar, küresel GYSİH'nin %5,8'ine denk gelirken 2015'te bu oran %6,5'e kadar yükseldi.

Fosil yakıtlar, hükumet destekleri konusunda ayrı ayrı incelendiğinde; kömür için verilen sübvansiyonların, tüm sübvansiyonların yarısına denk geliyor. Geri kalan kısımdaysa petrolün büyük bir yer kaplıyor. Ülke bazında incelenince, 1,8 trilyon USD ile Çin en büyük destekçi konumunda yer alırken bunu 0,6 trilyon USD ile ABD, 0,3 trilyon USD ile Rusya, Avrupa Birliği ve Hindistan izliyor.

Sübvansiyonlar 2013 yılında kaldırılmış olsa:

·       Küresel karbon emisyonlarında %21 oranında azaltım,

·       Hava kirliliğinden ölümlerde %55 azaltım,

·       Küresel GYSİH'nin %4 artış ve

·       Sosyal refahın %2,2 oranında artışına sebep olabilirdi.

SHARE: READ MORE

4 August

S&P 500 şirketlerinin %82'si 2016 yılında sürdürülebilirlik raporu yayımladı

2006 yılında kurulan, New York merkezli sürdürülebilirlik üzerine danışmanlık sunan Governance & Accountability (G&A) Enstitüsü'nün son altı yıldır yaptığı çalışmalara göre, 2011 yılında S&P 500’ün %20’si sürdürülebilirlik raporlaması yaparken, bu oran 2016 yılında %82'ye kadar yükseldi. Sürdürülebilirlik raporlamasındaki ciddi yükselişin, ÇSY konularının strateji, kaynak yönetimi ve paydaş diyaloğu alanlarında sahip olduğu öneme bağlı olduğu belirtiliyor.

ABD ekonomisinin en çok takip edilen barometrelerinden olan S&P Endeksi'nin incelendiği G&A raporundaki temel çıkarımlar aşağıdaki gibi belirlendi:

2012 yılında ilk defa S&P 500 şirketlerinin çoğunluğu (%53) raporlama yaptı;
2013 yılında yapılan kıyaslamada yer alan her 10 şirketten yedisi (%72) raporlamaya yapıyordu;
2014 yılında raporlama yapan şirket oranı %75'e kadar yükseldi;
2015 ve 2016 yıllarında şirketlerin %81-82 seviyesinde sürdürülebilirlik raporlaması yapması, büyük ölçekli şirketlerin ÇSY performansını paylaşmayı içselleştirdiğini gösterdi



2016 yılında halen %18'lik bir yüzde sürdürülebilirlik raporlaması yapmamayı tercih ediyor. G&A, raporlama yapmayan şirketlerin, sektörlere göre farklılıklarını ve yıllar içindeki değişimlerini ise şu şekilde belirledi:

SHARE: READ MORE

4 August

İklim değişikliği ile mücadelede finans sektörünün konumu

55 ülke ile Avrupa Birliği üye ülkelerinin aldığı kararla Paris İklim Değişikliği Anlaşması, 4 Kasım 2016’da uygulamaya geçildi. Güncel araştırmalar, Paris Anlaşması'nın “1,5 derece” hedefine ulaşılmasında %50 ihtimal olduğunu ortaya çıkarırken, İngiltere Bankası ve Finansal İstikrar Kurulu (FSB) Başkanı Mark Carney, ufukta bekleyen felaketi önlemek için eyleme geçmek için az vaktimiz kaldığını, “Gelecek nesiller, iklim değişikliğinin felaket etkilerini önceki nesillerin çok daha ötesinde hissedecek ve mevcut neslin bunu düzeltmek sahip olduğu teşvikten çok daha fazla bir ekonomik maliyet getirecek” sözleriyle belirtiyor.

İklim değişikliğinin finansal istikrara yönelik sistemik bir risk olarak tanımlamak ve Paris hedefine bağlı kalmaya çalışmak, ülkelerin emisyon verilerinin açıklanmasından çok daha ileri gitmek gerektiğini belirten FSB'nin İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu (TCFD)‘nün yayımladığı Haziran 2017 raporu, özel sektöre yatırımcıların beklentileri ve ihtiyaçlarıyla uyumlu iklimle ilişkili finansal risklere yönelik bir çerçeve sunuyor. Raporda, daha istikrarlı bir şekilde yapılacak tebliğlerin hem özel sektörün hem de yatırımcıların emisyonlarını azaltma ve esnekliği arttırma konusunda daha bilinçli kararlar almaya yönlendireceği vurgulanıyor.

İklimle ilişkili finansal risklerin bir çerçeve ile açıklanması ihtiyacına yönelik ilk defa yazılan “2015 The Economist Intelligence Unit” (EIU) raporunun 2017'de devam niteliği taşıyan versiyonu, finans sektörünün iklim değişikliğiyle mücadelede konumuna odaklanıyor. Yeni raporda yer alan temel bulgular şu şekilde özetlenebilir:

·         Finansal İstikrar Kurulu'nun İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun, görüşülen kişiler tarafından çözüm üretme açısından en güvenilen kurum olduğu belirtilmiştir.

·         Altı kurum (IMF, Dünya Bankası, Finansal İstikrar Kurulu, Avrupa Sigorta ve Emeklilik Kurumu, İngiltere Bankası ve İngiltere İhtiyati Düzenleme Kurumu), risk ve istikrarı kapsayan yetkilere sahiptir.

·         Uluslararası Menkul Kıymet Komisyonları Örgütü (IOSCO), Uluslararası Sigorta Denetçileri Birliği (IAIS) ve Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), olmak üzere üç uluslararası kurum iklim ile ilgili risk standartlarının belirlenmesi ve istikrarın sağlanması direktifleri üzerine yol kat etmek konusunda başarısız olmuşturlar.

·         Sivil toplum örgütleri, finans sektörü, akademi ve çok uluslu kuruluşlardan görüşülen kilit paydaşlar, G20 Zirvesi’nde gerçekleşecek forumun, düzenleyici standartlar geliştirme konusundaki süreci başlatmak açısından önemini belirtmiştir.

·         Dünya Bankası ve IMF gibi çok uluslu standart belirleyiciler, kredilendirme ve hibe verme faaliyetleri aracılığıyla, iklimle ilişkili finansal risk raporlaması için en iyi uygulamaları oluşturabilir. Bu sayede iki kurumun da faaliyet gösterdikleri ülkeler Paris hedeflerine daha kolay erişebilir.

·         Özellikle sektör, alt sektör ve varlık sınıfı düzeyinde öncelikli iklim risklerinin hangileri olduğu konusunda uluslararası bir konsensüs bulunmamaktadır. Önceliklendirmede uluslararası standartlar bulunmadığı durumlarda arbitraj ihtimali vardır.

·         İklim değişikliği ile ilgili riskleri içeren uluslararası kabul görmüş ve entegre muhasebe standartları, yatırımcı ve mali istikrar risklerini azaltacaktır.

·         Varlık sahipleri ve varlık yöneticilerinin, iklim değişikliğinin yatırım getirisini nasıl etkileyeceğini anlamaları için standartlaştırılmış ve düzenlenmiş senaryo analizleri oluşturmak gerekmektedir.

Raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

4 August

Avrupa Ekonomisinin Sürdürülebilir Finansmanı 2017 Ara Raporu yayımlandı

Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği’nin kapsamlı bir sürdürülebilir finans stratejisi geliştirmesi üzerine tavsiyeler verdiği “Financing a European Economy” ara raporunu yayımladı. Raporda, finansal krizler ve devlet borçlarının yarattığı krizlerin ardından, sürdürülebilir finansın Avrupa Birliği'nin finansal sisteminin yönünü kısa vadeli istikrardan uzun vadeli etkilere doğru çevirecek fırsatı sağlayabileceği belirtiliyor. Rapor, AB’nin, ekonomik refahı çevresel ve sosyal sürdürülebilirlikle birleştirmeyi amaçlayan küresel sürdürülebilirlik gündemine liderlik ettiğini vurguluyor.

Buna göre, AB aynı zamanda sürdürülebilirlik hedefinin, büyümeyi uzun vadede sürdürülebilir şekilde teşvik eden bir finansal sistem tarafından desteklenmesi gerektiğini kabul ediyor.
Raporda, AB’nin bu hedefi finansal politika ve düzenleme açısından ana başarılarından biri ile birleştiren ve aynı zamanda düşük karbonlu, kaynak verimli ve çevresel açıdan koruyucu bir ekonomiye giden yolu finanse eden net bir strateji geliştirmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu amaçla, Avrupa Komisyonu, Aralık 2016'da sürdürülebilir finans üzerine Üst Düzey Uzman Grubu’nu (HLEG) kurdu. Bu karmaşık konuda farklı yaklaşımları benimseyen, farklı profillere sahip uzmanları bir araya getiren HLEG'in amacı sürdürülebilirliği AB’nin finansal politikasına entegre etmek için sürdürülebilir finans konusunda kapsamlı bir AB stratejisi geliştirmeye yardımcı olmak.
Raporda AB reformlarının finansal krizin ardından, finansal sistemi istikrara kavuşturmayı başardığı ancak şu andaki zorluğun sürdürülebilir kalkınmaya olan katkısını geliştirmek olduğu öne çıkıyor. Bu nedenle, finansal sistemin işleyişinin, sürdürülebilir bir kalkınma modeline geçişin yanı sıra Avrupa'da istihdam yaratmanın, yatırım ve refahın teşvik edilmesi bağlamında tazelenmesi gerektiği üzerinde duruluyor. Uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma sorununa tepki göstermenin, finansal kuruluşların toplumda oynayabilecekleri olumlu rolü geri kazanmaları için güçlü bir yol olduğu söyleniyor.
Avrupa Komisyonu’nun ara raporu, Avrupa'nın finansal sistemi için iki gereklilik olduğunu belirtiyor. Birincisi, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularıyla ilgili olanlar da dahil olmak üzere, uzun vadeli maddi risklerin ve maddi olmayan varlıkların değerlendirilmesini ve yönetimini geliştirerek finansal istikrarı ve varlık fiyatlandırmasını güçlendirmenin önemi. İkincisi ise, inovasyon ve altyapı gibi uzun vadeli ihtiyaçları finanse etmek ile düşük karbonlu ve kaynak tasarruflu bir ekonomiye geçiş sürecini hızlandırmak için finansal sektörün sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyümeye katkısını arttırılması.

Raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

4 August

AB’den “Yeşil badana” ile mücadele için “yeşil finans etiketleri”

Avrupa Birliği, iklim değişikliği ile mücadelede liderlik göstermek amacıyla yeşil finansal ürünleri sınıflandırmayı ve bu ürünlere yeni etiketler oluşturmayı planlıyor. Sınıflandırma ve etiket oluşturma çalışmaları, AB kamu ve özel sektörünün yenilenebilir enerji ve diğer yeşil sanayileri desteklemek amacıyla yaptığı harcamaları arttırma planının küçük bir parçası. Avrupa Birliği Komisyonu, küresel ısınmanın minimum seviyede tutulması hedefine ulaşılması için Avrupa Birliği'nin, gelecek yirmi yıl boyunca her yıl 180 milyar avro ek yatırıma (207 milyar dolar) ihtiyaç duyacağını tahmin ediyor.

Yeşil finans ürünlerinin daha net sınıflandırılması ve ortak bir etikete sahip olmasının, çevreye duyarlı piyasaları pozitif etkilemesi ve şirketlerin gerçekte olduklarından “daha yeşil” olduklarını iddia ettikleri “yeşil badana” (greenwashing) yapılmasını önleme konusunda katkı vermesi bekleniyor. Avrupa Birliği Komisyonu Başkan Yardımcısı Valdis Dombrovskis, Donald Trump yönetiminin, ABD’yi Paris Anlaşması'ndan çekme kararının, Avrupa için yeni fırsatlar yaratabileceğini belirtiyor. Dombrovskis, bir konferansta daha gelişmiş etiketleme yöntemlerinin, düşük karbon ekonomisine geçiş için gerekli olan sürdürülebilir ve yeşil ürünler konusunda ihtiyaç duyulan güveni arttıracağını dile getirdi.



Avrupa Yatırım Bankası, önümüzdeki beş yıl içinde iklim değişikliği ile mücadele etmek için yılda yaklaşık 20 milyar dolarlık bir yatırım hedefi gerçekleştirmeyi taahhüt etti. Bununla beraber, sektörü canlandırmak için özel finansmana ihtiyaç sürüyor. AB’nin Sürdürülebilir Finans üzerine uzman grubunun yayımladığı bir rapora göre, yeşil finans ürünleri için ortak kabul görmüş etiket ve standartların eksikliği, şimdiye kadar pazarın gelişimine engel oluyor. Raporda, yeşil fonların Avrupa tahvillerine yatırılmış 3,1 trilyon Euro ve 3,4 trilyon Euro değerindeki öz kaynak fonlarına karşın, 2016 yılında yaklaşık 145 milyar Euro yönetilen varlığa sahip olduğu belirtiliyor.

Dombrovskis, sınıflandırmanın, bu ürünlerin büyümesini hızlandıracak bir Avrupa standardının eksikliğine rağmen, yeşil tahvillerin küresel değerini bu yıl iki kat artırarak 131 milyar avroya çıkaracağı tahmininde bulundu. Uzman grubun raporunda, yeşil güven belgelerinin (green credentials) daha net tanımlanmasının, yatırımcıların kararlarını desteklemek ve iklim değişikliğini yavaşlatma konusunda küresel hedeflerle eşleşmesi için öz kaynak fonları ve diğer varlıklar için de kullanılması gerektiğini belirtildi. Grup, yıl sonuna kadar sürdürülebilir finansmanı arttırmak amacıyla AB düzeyinde gerekli olan düzenleyici değişikliklerin daha kapsamlı bir değerlendirmesini sunacak.

SHARE: READ MORE

28 July

Çay olmadan asla?

İklim değişikliğinin etkilerinin buğday, mısır ve pirinç gibi ekinlerde görüldüğü biliniyor. Sırada suyun ardından dünyada en çok tüketilen içecek olan çay var. Yapılan araştırmalar Asya’da çay bitkisinden alınan verimin %55 oranında düştüğünü ortaya koyuyor. Bunun altında yatan nedenin kuraklık ve aşırı sıcaklar olduğu belirtiliyor. Çay tarlalarında kullanılan fazla miktardaki böcek ilaçları ve kimyasal gübreler toprakta bir yıl içerisinde yaklaşık %2,8 oranında bir bozunmaya neden oluyor. Bu kimyasalların akarsu yataklarına dökülmesi ise sudaki canlılar ve insan sağlığı için tehlike oluşturuyor.

Çin’deki Kunming Botanik Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmada çay bitkisinin genomu dizilendi. Yapılan çalışma, genetik bilginin kullanılarak farklı çay türlerinin yetiştirilmesine ve bozunmuş toprakta yetişebilecek daha dayanıklı türlerin oluşturulmasına olanak sağlayacak. Aynı zamanda, çalışma sayesinde çayın tadının “iyileştirilebileceği” ve besin değerinin yükseltilebileceğini iddia ediliyor. Ancak tam da bu noktada tartışmalı bir konu olan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve gıda güvenliği konuları gündeme geliyor. GDO teknolojisi değişen çevresel koşullara karşı daha dayanıklı türler yetiştirilmesine olanak sağlayabilir. Bitkiler bu sayede böcek ilacı gibi kimyasallara ve hastalıklara karşı daha dirençli hale gelebiliyor ve verimlilikte artış gerçekleştirilebiliyor.



Sürdürülebilir tarım, gıda güvenliğini ve çevreyi tehdit eden unsurlara karşı son zamanlarda yükselen bir trend. Yerel tohumları kullanarak ve toprağı en az seviyede kirleterek gerçekleştirilen tarım uygulamaları çiftiçinin ve yerel halkın eğitilmesini ve kırsal kalkınmayı  kapsıyor. Çevreyi kirletmeden yapılan üretime odaklanan sürdürülebilir tarımın da eleştirildiği bazı noktalar var. Hızla artan tüketim odaklı insan nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak gitgide zorlaşıyor. Sürdürülebilir tarımda daha büyük alanlarda daha düşük verimle tarım yapılıyor. Bu durumun artan dünya nüfusunun ve taleplerin karşısında yetersiz kaldığı düşünülüyor. 2030 yılında insan nüfusunun 8 milyarı aşacağı tahmin ediliyor, sürdürülebilir tarım savunucuları ise bu alanda yapılacak yatırımlar ve iyileştirmelerle sürdürülebilir tarımın geleneksel tarım kadar üretken olabileceği görüşünde.

T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yayımladığı 2017 performans raporuna göre, koruma altına alınan genetik materyal sayısında, bir önceki yıla kıyasla %11 artış gerçekleşti. Koruma altına alınan hayvan ırkı sayısı 45 iken, kayıt altına alınmamış tarım işletmesi de bulunmuyor. Denetimi yapılan su ürünleri işletme sayısı 2016 yılında 3.500 iken bu rakam 2017 yılında 4.200’e yükseldi. Raporda ayrıca tarım ve hayvancılıkta sürdürülebilirliğin temel ilke olduğu da vurgulanıyor. Yakın zaman önce Adana’da aşırı ziraii ilaç kullanımı nedeniyle  60 bin kovan arının telef olması ise geleneksel tarım uygulamaları yerine, sürdürülebilir tarım uygulamalarına duyulan ihtiyacı bir kez daha gösteriyor.

Türkiye, kişi başına yaklaşık olarak yıllık 3 kilogram çay tüketimi ile dünyanın en çok çay tüketen ülkesi. Türkiye’yi ikinci sırada İrlanda, üçüncü sırada ise İngiltere takip ediyor. Dünyadaki çay ihracatının başında ise yılda yaklaşık 330 bin ton ile Sri Lanka, 300 bin ton ile Çin ve  200 bin ton ile Hindistan geliyor. Asya’da çay verimindeki %55’lik düşüş endişe vericiyken, tarımda sürdürülebilirliğin gündeme taşınması gıda güvenliği ve sağlıklı bir çevre açısından önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

28 July

Küresel Değer Zinciri Gelişim Raporu yayımlandı

Dünya Bankası, Küresel Değer Zinciri’nin ekonomik kalkınmaya etkisini değerlendirdiği Küresel Değer Zinciri (KDZ) Kalkınma Gelişim Raporu 2017’yi yayımladı. Rapor küresel ticareti ve üretimi ilgilendiren konuların dönüşümüne, bazı ülkelerin ticaretten aldığı payın daha fazla olmasına ve  daha kapsayıcı bir değer zincirinin nasıl mümkün olabileceğine dair değerlendirmeler paylaşıyor.

Bugün Küresel Değer Zincirleri (KDZ), üretim sürecini parçalara ayırarak, farklı aşamalarının farklı ülkelerde gerçekleştirilmesine olanak sağlıyor ve dönüşmekte olan küresel ticareti ifade ediyor. Özellikle üretimin farklı aşamalarının farklı coğrafyalara bölünmesi, gelişmekte olan ülkelerin yararına olabiliyor ve bazı ülkeler bu küreselleşmeden diğerlerine kıyasla daha çok faydalanabiliyor. Ticaret maaliyetinin düşmesi ise, gelişmekte olan ülkelere ve küçük şirketlere büyük fayda sağlayan daha kapsamlı bir zincir yaratabilmek için ön plana çıkıyor.

Günümüzde birçok akıllı telefon ve televizyon ABD’de veya Japonya’da tasarlanırken, bu ürünlerin işlemcileri ve yarı iletkenleri Kore Cumhuriyeti’nde veya Tayvan’da üretiliyor ve montajı Çin’de yapılıyor. Sonrasında ise, Avrupa ve ABD’de pazarlanıyorlar ve satış sonrası hizmet de bu ülkelerde sunuluyor. Bu gibi kompleks küresel üretim düzenlemeleri ticaretin yapısını değiştirirken, ticareti anlamak ve şirketlerin ve hükümetlerin KDZ’lere sermaye sağlamasını sağlayan politikalar oluşturmak haliyle zorlaşıyor. Ancak yine de küresel zincirin bir parçası olmanın olası faydaları değerlendirildiğinde gelişmekte olan ülkelerde paydaşlar kendi ülkelerini bu değer zincirinin ve daha katma değeri yüksek faaliyetlere dahil olmaya önem veriyor.

Bugüne kıyasla kompleks olmayan ekonomik aktiviteleri ölçmek için tasarlanmış olan günümüzdeki istatiksel bilgi sistemi, küreselleşen ticaretin etkilerini ölçmekte ve bu değişiklikleri takip etmekte zorlandı. Geleneksel ölçümler her ne kadar önemli olsa da, ticareti yapanlar arasındaki işlemlerin sadece gayri safi değerini ölçüyor ve değer zincirinin sonunda yabancı üreticilerin son tüketicilerle arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmada yetersiz kalıyor. Bu noktada ilk KDZ raporu uluslararası ticaretin değişen yapısını katma değer ve değer zincirleri üzerinden inceleyerek ortaya koyuyor. Birbirine bağlı bu ticaret ağı, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Almanya’nın başı çektiği, tüm ülkelerin birbiriyle etkileşim içerisinde olduğu bir sistemi ifade ediyor.



Küreselleşen değer zincirini incelemek iki açıdan önem taşıyor. Öncelikle, KDZ’ler gelişmekte olan ülkelere küresel ticaretteki paylarını artırmaları ve ihracatlarını çeşitlendirmeleri açısından yeni olanaklar sağlıyor. Gelişmekte olan ülkeler geçmişte daha çok işlenmemiş ham madde ihraç ediyordu, KDZ’ler ile birlikte bu ülkeler işlenmiş ürünler ihraç etmeye başladı. İkinci önemi ise, ticaret ve KDZ  katma değerini analiz etmek için kullanılan gayri safi değeri ortaya koyan veri yanıltıcı olabilecek olması.

Ülkelerin birbirleriyle ilişkisine değinen ve karmaşıklaşan küresel değer zincirini anlatan Raporun tamamına Dünya Bankası sitesinden erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

28 July

Gelir eşitsizliği tüketim çılgınlığına ve çevre kirliliğine davet çıkarıyor

Alışveriş tercihleri, et tüketimi ve su kullanımı gibi konular üzerinde yapılan araştırmalar, gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu ülkelerin aynı zamanda çevreye ve iklime daha çok zarar verdiğini gösteriyor.

Oxfam’ın karbon salımları ve eşitsizlik konusunu ele aldığı 2016 tarihli raporunda, çevreyi en çok kirletenlerin başında, yılda 50 ton CO2 emisyonu ile ABD’de yaşayan en varlıklı %10’luk kesimin geldiği belirtiliyor. İkinci sırada, Kanada’daki en varlıklı %10 yer alırken bunu İngiliz, Rus ve Güney Afrika’nın üst gelir sınıfı takip ediyor. Eşitliğin görece daha çok sağlandığı Güney Kore, Japonya, Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde ise nüfusunun daha az varlıklı olan yarısı ABD, Kanada ve İngiltere’deki aynı kesime göre çevreyi daha az kirletiyor. Bu da eğitimde daha eşit fırsatların sağlanması ve bireylerin ortalama eğitim seviyelerinin daha yüksek olması ile açıklanabileceği düşünülüyor. Daha eşit ülkelerdeki bireyler, aşırı tüketime daha az meyilli ve daha az atık üretip daha az karbon salımına sebep oluyorlar. Ekonomik eşitlik arttıkça, çevre bilincinin geliştiği gözlemleniyor.

Gelir eşitsizliğinin daha yüksek olduğu toplumlarda, özellikle moda sektöründe ürünler, daha ucuz olmakla birlikte, daha az dayanıklı olacak şekilde tasarlanıyor ve aşırı tüketim reklam kampanyaları ile destekleniyor. Sektör açısından karı artıran bu durum, tüketicilerin bu ürünlerin hayatlarının bir parçası olduğunu düşünmelerine neden oluyor. Her ne kadar geri dönüşüm teşvik edilse de eşyaların geri dönüştürülmesi enerji gerektiren ve atık oluşturan bir süreç.

İngiltere’de 2.000 kadınla yapılan bir araştırmaya göre, satın alınan kıyafetlerin ortalama yedi kez giyildiği ve sonrasında eski olarak nitelendirildiği saptandı. Reklam kampanyaları ile desteklenen tüketim alışkanlıklarının sosyolojik ve çevresel boyutu düşündürücü. Özellikle bireyler arasında eşitsizliğin yüksek olduğu toplumlarda, insanlar tüketim alışkanlıkları ve sıklıklarını statü sembolleri ile eşleştiriyorlar. İhtiyaç fazlası olarak alınan tüketim malzemeleri, atılan gıdalar, bilinçsiz su kullanımı ve ulaşımda toplu taşıma, bisiklet veya yürüyüşün tercih edilmeyip yerine bireysel araçların kullanılması, eşitsizliğin daha yoğun görüldüğü toplumlarda bir statü sembolü olarak görüldüğü ve tüketimin toplumdaki statüyü sağlamlaştırdığı yönünde bir görüş hakim.



*Yukarıdaki şemada sol tarafa yakın ülkeler eşitliğin olduğu ülkeleri temsil ederken, sağ tarafa yakın ülkeler eşitsizlik olan ve daha çok atık üreten ülkeleri temsil ediyor.

Çok fazla et tüketimi de çevreye zarar veren bir diğer alışkanlık. Hayvanları beslemek için yetiştirilen ve nakliyesi yapılan ekinlerin miktarı, doğrudan gıda olarak tüketilmek üzere yetiştirilenlerden çok daha fazla. Bu nedenle kişi başına et tüketimi yüksek olan ülkeler çevreye daha çok zarar veriyor. Eşitsizliğin yüksek olduğu ülkelerde kişisel kullanım için tüketilen su miktarı da oldukça fazla. ABD’de her bir birey Almanya’ya kıyasla 3,5 kat daha fazla su kullanıyor.

Çevre bilincinin gelişmesinde eğitim önemli bir rol oynuyor. Eşitsizliğin yüksek olduğu toplumlarda, bireylere eşit düzeylerde eğitim fırsatı sağlamak oldukça zor. Bu toplumlar, aynı zamanda çevreye daha fazla zarar veriyor. Bu doğrultuda, hükümetlerin eğitim kurumlarında çevre bilinci aşılanmasını sağlaması ve toplumsal farkındalık yaratılması iklim değişikliğinin ve kirliliğin etkilerini azaltmak yönünde bir adım olacaktır.
 

SHARE: READ MORE

28 July

İklim risklerine karşı neredeyiz?

Schroders, küresel ekonomiyi iklim değişikliği ile mücadele konusunda uyaran yatırım şirketleri arasına katıldı. Günümüzde 520 milyar USD varlığı yöneten yatırım devi, yayımladığı “İklim İlerleme Paneli” isimli “dashboard” (sayısal gösterge paneli) aracılığıyla yatırımcıların karmaşık iklim risklerini daha iyi anlamasına yardımcı olmayı hedefliyor. Böylece, iklim değişikliğiyle mücadelede acil önlemlerin alınmasına destek olunacak.

Panelle birlikte, konu üzerine yayımlanan raporda, iklim değişikliğinin yatırım getirisi üzerinde giderek büyüyen etkisine değinilirken küresel ekonomik istikrara karşı da büyük bir tehdit oluşturduğu ve önümüzdeki yüzyıl içerisinde bu tehdidin artabileceğini belirtiliyor. Raporun yazarı Andrew Howard, küresel GSYİH'nın %2 ila %50 oranında etkilenmesinin mümkün olduğunu ve bunun, ortalama sıcaklık artışının 2 santigrat derece altında kalması veya 6 derecenin üstüne çıkmaya bağlı olduğunu söylüyor. Günümüzdeki sıcaklık artışı trendinin devam etmesi halinde, küresel ortalama sıcaklık artışının 4,1°C civarında olacağı tahmin edilirken buna bağlı olarak GSYİH kaybı %10 oranında olacağı tahmin ediliyor.

Schroders’ın raporunda ayrıca, iklim değişikliğinin getirdiği yıkıcı etkilerinin önümüzdeki on yıllar boyunca şirket değerlemeleri üzerinde büyük bir etkisi olacağı ve küresel sıcaklık artışının kaç derece olursa olsun, şirket karlılıklarını etkileyeceği belirtiliyor. Sera gazı salımlarına aynı hızla devam edilirse, 2 derecelik sıcaklık artışının altında kalmak için aşılmaması gerekilen “karbon bütçesinin” otuz yıl içinde aşılacağı tahmin ediliyor.

İklim İlerleme Paneli, yatırımcıların, farklı sektörlerin düşük karbonlu iş modellerine geçiş hızını takip etmesine olanak sağlıyor. Buna ek olarak, siyasal eylem, kamuoyu kaygı, iklim değişikliği finansmanı, kurumsal planlama, yenilenebilir enerji ve fosil yakıt üretimi de dahil olmak üzere 12 ana ölçüt üzerinden karbonsuzlaştırmayı değerlendiriyor.

“Kömür endüstrisinin karşılaştığı zorluklar” ve “yenilenebilir enerjinin başarısı"nı kapsayan ölçütler, sırasıyla 2,2°C ve 3,1°C sıcaklık artışı öngörüyor. Buna göre, güvenli sınır olarak kabul edilen 2 derecelik artış, bu senaryolarda bile aşılmış olacak. Yine de günümüzdeki petrol ve gaz üretim eğilimlerinin devam etmesi halinde 7,8°C'lik sıcaklık artışı veua karbon yakalama ve depolama teknolojisindeki yavaş ilerleme sonucunda öngörülen 5°C'lik sıcaklık artışına kıyasla çok daha iyi senaryolar oldukları aşikar.





Son zamanlarda önde gelen yatırımcılar tarafından hazırlanan raporlar ve bu tip bilgilendirici hizmetlerin, yatırım yapılacak şirketler üzerinde baskı kurması ve bu şirketlerin karşılaştıkları iklim risklerini yönetmek konusunda güvenilir ve pratik planlar oluşturmaları adına adım atmalarına önayak olması umuluyor.
 

SHARE: READ MORE

14 July

Beklenen İstanbul depremi afet riskini azaltmayı gündeme taşıyor

Afet riskini azaltmak sürdürülebilir kalkınma için temel bir unsur. Risklerin öngörülebildiği, 2030 Kalkınma Hedeflerine ulaşmak için grupların, toplulukların ve özel sektörün iş birliği yapması gerekiyor. Bu konu Afet Riski Azaltma (ARA) Sendai Çerçevesi kapsamında 14-18 Mart 2015 tarihlerinde Japonya’daki Sendai şehrinde gerçekleştirilen Üçüncü Afet Riski Azaltımı Birleşmiş Milletler Konferansı’nda da onaylandı.

Afetlerden kaynaklanan ekonomik kayıpların etkisi ülkeden ülkeye değişiklik gösterirken, ABD, Japonya ve Çin oransal olarak afetlerin en çok görüldüğü ülkeler arasında yer alıyor. Ancak, Moğolistan, Haiti, Yemen ve Honduras gibi düşük gayri safi yurt içi hasılaya sahip ülkelerde ekonomik kayıplar oldukça şiddetli bir şekilde hissediliyor. Kısa bir süre önce Japonya’da meydana gelen tayfun nedeniyle ölen insanların sayısı 22’ye ulaştı. En az 20’ye yakın insana ise hala ulaşılamıyor. 1000’e yakın evde kurtarma çalışması yapıldı fakat onlarca ev için henüz ne yapılacağı bilinmiyor. Operasyonlar zemin kayması ve sel suları nedeniyle yavaşlamış durumda.




Beklenen İstanbul depremi de afet riskini azaltmayı Türkiye için gündeme taşıyor. 349 milyar dolar ile ülkedeki ekonomik aktivitenin %40’ını oluşturan İstanbul ve endüstriyel olarak aktif Marmara Bölgesi’nde meydana gelecek depremin neden olacağı can kaybı ve ekonomik kaybın oldukça ciddi boyutlarda olacağı öngörülüyor. Bu nedenle, afet riskini azaltmayı sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda tartışmak Türkiye için büyük önem taşıyor. 2015-2030 Afet Riski Azaltma Sendai Çerçevesi, afetlerden etkilenen insanların sayısını, ölümleri, ekonomik kayıpları ve altyapı hasarını önemli oranda azaltmayı hedefliyor. Bu hedefler aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri altındaki 11. Hedef’te de ele alınıyor.

Son yıllarda ARA ve sürdürülebilir kalkınma arasındaki ilişki gittikçe güçleniyor. 2000 yılındaki Binyıl Kalkınma Zirvesi’nde afet riskinin azaltılması ve doğal tehlikelere karşı direncin artırılmasının bu hedeflerin gerçekleşmesini hızlandırdığı konuşuldu. 2015 yılında afetlerden kaynaklanan 260 milyar dolar değerindeki ekonomik kaybın 2030 yılında 414 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor. Son 20 yıldır ise fırtına ve sel gibi iklimle ilişkili afetlerin sayısında düzenli bir artış görülüyor.
 

SHARE: READ MORE

14 July

Gıda sektöründe iklim kaynaklı riskler yatırımcı kararlarını etkiliyor

Geçtiğimiz birkaç ayda, tarihe geçecek bazı hissedar kararları doğrultusunda iklimle ilişkili risklerini açıklaması için Exxon’un da aralarında bulunduğu petrol devleri üzerinde önemli derecede baskı kuruldu. Uzmanların ve yatırımcıların görüşüne bakılırsa, sırada gıda şirketleri var. Bu şirketlerin palm yağı, soya veya sığır eti kullanmaları veya üretmeleri iklim değişikliği üzerine etkiyi de beraberinde getiriyor.

Bu doğrultuda, 192 milyar dolar değerindeki ABD’nin en büyük üçüncü emeklilik fonunu denetleyen New York Eyalet Kontrolörü Thomas DiNapoli, Exxon’un katran kumu (tar sands) kullanmasından ve Dominos’un pizzalarında kullandığı başta palm yağı olmak üzere bazı malzemelerden duyduğu endişeyi dile getirdi.

DiNapoli, tedarikçilerin yağmur ormanlarını tahrip ederek ve iklim değişikliğini tetikleyerek ürettikleri ürünlerin, tüketicilerin günlük hayatta kullandıkları ürünler olduğunu belirtiyor. Ayrıca, sayısı giderek artan şirketler ormansızlaştırmaya sebep olmayan tedarikçilerden palm yağı ve soya satın almayı tercih ederek, daha iyi çevresel uygulamaları desteklediklerini ve hissedar nezdinde değer ve itibarlarını koruduklarını ekliyor.

Gıda ve içecek sektöründeki şirketleri ilgilendiren, iklimle ilişkili kararların sayısı 2011 yılında 12 iken, bu yıl 131’e ulaştı. Kararların önemli çoğunluğu palm yağı, tedarik zincirinde sığır eti ve soya üretimi kaynaklı ormansızlaştırma ve iklim değişikliği ile hayvan sağlığı üzerine yoğunlaşıyor.

Gıda sektöründe atılan adımlar

Savunucu gruplar (advocacy groups) ve yatırımcılar, palm yağının ormansızlaştırmadaki rolüne odaklanıyor. Bu doğrultuda kurulan Roundtable on Sustainable Palm Oil (RSPO) aracılığıyla da sürdürülebilirlik standartlarını oluşturmayı başardılar. Domino’s, “kütle denkliği”ne bağlı olarak ABD’deki tüm şubelerinde %100 sertifikalı sürdürülebilir palm yağı kullanmak amacıyla 2015 yılından beri RSPO ile çalışıyor. RSPO’nun “kütle denkliği” seçeneği, RSPO sertifikalı palm yağının, sertifikalı olmayanlar ile karıştırılabilmesine olanak sağlıyor.



Geçtiğimiz sene, Unilever, Kellogg ve Nestle sürdürülebilir palm yağı standartlarını karşılayamaması sebebiyle palm yağı devi IOI Grup’tan palm yağı alımını durdurdu. Trillium Asset Management hissedar avukatı Allan Pearce, yatırımcıların gıda şirketleri ve tarımın etkisi ile yakından ilgili olduklarını ve bu ilginin kapsamının giderek genişleyeceğini söyledi.

Hissedarların iklime bağlı kararları yükselişte

İklim değişikliğine ilişkin hissedar kararlarının yoğunlukla petrol ve gaz endüstrisindeki kuruluşlar arasında ilgi çektiği görülüyor. Petrol devi Exxon’un hissedarları arasında %62’lik dilim, iklim riski ile ilişkili açıklamaların yapılması yönünde oy kullanmasının ardından, Occidental hissedarlarının üçte ikisi şirketin iklim etkisi değerlendirmesi yapması yönünde oy kullandı. Benzer şekilde, Pennsylvania merkezli PPL’nin hissedarlarının %57’si bu doğrultuda oy kullandı.

BlackRock ve Vanguar gibi şirketlerin aralarında bulunduğu büyük finans şirketleri yatırımlarında iklim açıklamalarını öncelikli hale getirdiler ve iklim açıklamalarına yer veren şirketlerin tekliflerini destekleyeceklerini belirttiler. Eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’ün liderliğindeki “Task Force on Climate Related Financial Disclosures” (İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu) geçtiğimiz hafta şirketlerin yatırımcılara, kredi verenler ve sigorta şirketlerine açıklamalarında kullanmaları için bir çerçeve yayımladı. Bu çerçeve, iklim ile ilişkili açıklamaların daha istikrarlı olması ve daha fazla şirketin iklim risklerini dikkate almaları ve açıklamaları amacıyla tasarlandı. Bunun ardından, iş dünyasında 100 lider, bu liderlerin toplam piyasa değeri 3.5 trilyon dolar değerindeki şirketleri ve 25 trilyon dolarlık varlıkları yöneten finansal kuruluşları İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun önerilerini desteklediklerini kamuoyuna açıkladılar.

SHARE: READ MORE

14 July

Küresel şirketlerin sürdürülebilirlik adımları

Sürdürülebilirlikle ilgili toplumsal algı 90’lı yılların başından bu yana hızla değişiyor. İş dünyası için günümüzde sürdürülebilirlik, uzun vadeli başarı için en önemli bileşenler arasında yer alıyor. Sürdürülebilirlik politikalarının uygulanması, çevresel etkilerin azaltılmasına katkıda bulunduğu gibi şirketlere maliyet azaltımı, yeni pazarların getirdiği fırsatlar, çalışan katılımının arttırılması ve yatırım sermayesine daha kolay erişim gibi avantajlar sağlıyor. Sürdürülebilirliğin geldiği nokta şirketleri daha çevre dostu ve sosyal ve ekonomik olarak daha sorumlu olmalarını sağlayacak ürün, hizmet ve kaynaklar bulmaya itiyor. Son dönemde özel sektörün faaliyetlerini daha sürdürülebilir kılmak adına gerçekleştirdiği, ilgimizi çeken bazı uygulamaları derledik.

Body Shop

Kozmetik devi Body Shop, çevre dostu ürünlerinin yanı sıra 2020 yılına kadar Malezya, Endonezya ve Vietnam'da doğa koruma çalışmaları kapsamında, sivil toplum kuruluşlarıyla çalışarak zarar görmüş yağmur ormanı habitatlarını “bio-köprü"ler ile birleştirecek bir proje geliştirdi. Toplamda 2 milyon Pound'a mal olacak proje çerçevesinde 10 adet köprü inşa edilecek ve bu köprüler izole durumdaki hayvan ve bitki türleri birbirine bağlayacak. Projelerin gerçekleştirileceği, biyoçeşitlilik açısında “sıcak nokta” (hot-spot) olarak kabul edilen ülkelerde orangutanlar, kaplanlar ve diğer önemli memeli türler ve birçok sayıda endemik bitki türü bulunuyor.

Volvo

Volvo, 2019 yılından itibaren sadece içten yanmalı motorlara (sadece fosil yakıtlarla çalışan araçlar) sahip olan araçların satışını durduracağını açıkladı. 2019–2021 arasında beş farklı %100 elektrikli otomobil modeli piyasaya sunacak olan İsveçli marka, satacağı diğer araçlarda hem elektrikli hem de içten yanmalı motor bulunduran hibrit motorlar kullanacak. 2016 yılında dünyada satılan elektrikli araç sayısı 2 milyonu aşarken, AB içinde satılan tüm araçların %1,9'unu hibrit, %0,7'sini elektrikli hibrit ve %0,6'sını tam elektrikli araçlar oluşturdu. Aynı yıl içinde Norveç'te yeni satılan araçların %15'ini elektrikli araçlar oluşturdu.

Carlsberg

Başlattıkları "Together Towards Zero” (Birlikte Sıfıra Doğru) adlı kampanya ile Carlsberg, 2030'a kadar karbon emisyonlarını nötrlemeyi ve su tüketimlerini yarıya indirmeyi hedefliyor. Carlsberg, iddialı olarak değerlendirilebilecek bu hedeflerine ek olarak, kullandığı elektriği tamamen yenilenebilir enerjiden elde etmek ve ürünlerinin sağlık ve güvenlik etkilerini de minimuma indirmeyi taahhüt ediyor.

Dell

Dell, 2013 yılı içerisinde “Legacy of Good Plan” fikri ile sürdürülebilirlik hedeflerini belirlemeye başlamıştı. Bunun ardından geçen her yılda hedeflerini yükseltirken, kaydedilen aşamaları şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaştı. Ayrıca Dell, 2020 yılı için koyduğu hedeflerden birine planlanandan çok daha önce ulaştığını açıkladı. Günümüzde Dell'in kullandığı paketleme malzemelerinin %94'ü geri dönüşebilen veya toprakta çözünebilen maddelerden oluşuyor. XPS 13 ürününün paketlenmesinde okyanustan toplanan plastikleri kullanan ve günümüze dek 816 bin ton elektronik aleti geri dönüştüren Dell'in yeni hedeflerinin arasında sürdürülebilir materyal kullanımını iki katına çıkarmak ve %100 doğa dostu paketleme malzemesi kullanmak yer alıyor.

IKEA

Küresel mobilya devi IKEA’nın Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile ortaklığıyla Ürdün'deki Azrak mülteci kampına 2 MW kapasiteye sahip güneş santrali kurdu. Toplamda kampta bulunan 20.000 kişi için ucuz ve yenilenebilir enerji sağlayacak santral, ailelerin buzdolabı, televizyon, fan ve ışıklandırma bulundurmalarına olanak verecek. Yıllık 1,5 milyon dolar tasarruf sağlayacak olan santral, ayrıca yılda 2.370 ton CO2 salımına engel olacak. İleride genişletilerek 5MW'lık kapasiteye yükseltilecek santral, ulusal şebekeye bağlanacak ve üretilen ekstra enerjiyi şebekeye geri verecek.



IKEA ayrıca “Food is Precious” (Gıda değerlidir) kampanyası ile 2020'ye kadar tüm operasyonlarında gıda atığını yarıya indirmeyi hedefliyor. 2016 sonunda uygulamaya geçilen programda, Mayıs 2017 sonu itibarıyla IKEA mağazalarının %20'sini kapsayan 84 mağaza kapsama dahil edilmişti. Haziran ayından bu yana 880,000 Euro değerinde 80 kg gıda atığı ve 341 kilo CO2 salımı engellendi.

Coca-Cola

2020 yılına çevresel etkisini azaltma hedefiyle Coca Cola, şirket içinde geri dönüştürülmüş hammadde kullanımını arttırmak, müşterilerine farklı iletişim yollarıyla ulaşarak geri dönüşüm oranlarını yükseltmek ve yeni geri dönüştürme teknolojileri geliştirme desteği vermek maddelerini kapsayan üç hedefli plan geliştirdi. Bu stratejik plan çerçevesinde 2020 yılına dek plastik şişelerde günümüzdeki görülen geri dönüştürülmüş plastik oranını iki katına çıkarmak ve yeni, geri dönüşümü özendiren programlar başlatılması hedefleniyor.

IBM

IBM, iklim değişikliğinin giderek daha büyük bir önem kazandığı bir dönemde, bilgi işlem kaynağı, hava durumu verileri ve bulut hizmetleri ile araştırmacıların iklim değişikliğinin etkilerini incelemelerine ve etkilerini azaltmaya yönelik stratejiler geliştirmelerine katkı sağlıyor. Bu doğrultuda, IBM iklimle ilgili en etkili katkıyı sunmayı hedefleyen beş proje için 200 milyon Dolar eşdeğerde ayni katkı yapacak ve proje çalışmalarının sonuçlarının yayılmasını sağlayacak.

IBM, küresel bilim topluluğu üyelerini, çevre ve sağlıkla ilgili büyük ölçekli araştırmaları yürütmeleri için bedelsiz bilgi işlem gücü sağlayan sosyal sorumluluk girişimi World Community Grid‘den yararlanabilecek araştırma projelerini bu kapsamda başvuru yapmaya davet ediyor. Bu kaynak, gücünü bilimsel araştırmaları desteklemek için başvuran dünya genelindeki 730 bini aşkın gönüllünün milyonlarca cihazından alıyor. World Community Grid gönüllüleri, bilgisayarlarına ve Android cihazlarına yükledikleri uygulamalarla aktif olarak kullanılmadıkları cihazları ile otomatik olarak sanal deneyler gerçekleştiriyor ve böylece temel bilimsel araştırmalar konusunda sıra dışı bir hız kazandırıyor.

SHARE: READ MORE

14 July

100 şirket salımların %71'inden sorumlu

Carbon Majors Raporu, 1988 yılından bugüne sadece 100 şirketin dünyanın toplam sera gazı salımının %71'inden sorumlu olduğunu ortaya koydu. CDP (Carbon Disclosure Project) tarafından yayımlanan Rapor, küçük boyutlu fosil yakıt üreticilerinin nasıl karbon emisyonlarında köklü bir değişimde etkili olabileceğini ortaya çıkarıyor. Sera gazı salım verileri ulusal seviyede konsolide bir şekilde toplanırken Carbon Majors Raporu, şirket ve yatırımcıların iklim değişikliği ile mücadeledeki rollerinin önemini göstermek için sadece fosil yakıt üreticilerine odaklanıyor.

Rapor, 1988 yılında gerçekleştirilen Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nden bu yana salınan küresel endüstriyel emisyonların yarısının, sadece 25 özel ve kamuya bağlı enerji şirketinden kaynaklandığını gösteriyor. Rapor ayrıca bu 25 fosil yakıt üreticisinin emisyonlarının iklim değişikliğine yüksek oranda neden olacak kadar fazla olduğunu öne çıkarıyor.

ExxonMobil, Shell, BP ve Chevron 88 yılından bu yana en çok salım yapan özel şirketlerin başında yer alıyor. Fosil kaynaklar, önümüzdeki 28 yıl boyunca, 1988-2017 yılları arasındaki hızla çıkarılmaya devam edilirse yüzyıl sonuna dek 4 °C ısınma sınırını aşacağımız belirtiliyor.



Carbon Tracker'ın 2015'te yayımladığı başka bir çalışmaysa fosil yakıt şirketlerinin önümüzdeki on yıl içerisinde iklim değişikliğiyle mücadele ve yenilenebilir enerjideki yenilikler sebebiyle toplumun gözünde değerinin azalacağını ve gittikçe azalan kömür, petrol ve doğal gaz projelerine yatırım yapmaya devam ederek 2 trilyon doları riske edeceğini ve yatırımcı karına önemli tehditler oluşacağını yazdı.

Arasında Facebook, Google ve IKEA gibi şirketlerin yer aldığı 100 büyük şirketin bulunduğu RE100 Girişimi'nin %100 yenilebilir enerjiye geçme taahhüdü vermesi, günümüzde özel sektörün sürdürülebilirlik konusunda geldiği noktayı açıkça gösteriyor. Bunun yanı sıra geçtiğimiz yıllarda petrol ve doğal gaz şirketleri de yeşil yatırımlara başladı. Shell 1,7 milyar dolar yatırım sermayesinin bulunduğu yenilenebilir enerji kolunu 2015 yılında kurarken BP ve ExxonMobil çözümün bir parçası olmak istediklerini ve karbon yakalama ve depolama sistemleri geliştirme konusunda isteklerini dile getirdiler. Ancak değişimin hızı ve taahhütler yeterli değil. Araştırmacı Paul Stevens, uluslararası petrol şirketlerinin önümüzdeki 10 yıl içerisinde iş yapma şekillerini tamamen değiştirmedikleri sürece varlıklarını sürdüremeyeceklerini bilimsel olarak ifade ediyor.

Raporun tamamına linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

14 July

Uluslararası Tarım Koruma Konferansı gerçekleşti

Hızla artan dünya nüfusu her geçen gün daha çok besine ihtiyaç duyarken ekilebilir alanların genişleme olanakları bu hızın karşısında çok kısıtlı kalıyor. Doğal alanları ve yaban hayatı yok etmeden tarımsal üretimi arttırmanın tek yolu birim alandan daha çok ürün alınmasını, yani verimin arttırılmasını sağlamak olarak ortaya çıkıyor. Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization - FAO)  dünya tarımının ekonomik canlılığı, çevrenin ve doğal tarım kaynaklarının korunması ve dünya nüfusunun refahını geliştirecek sürdürülebilir tarım sistem ve uygulamalarının geliştirilmesini destekliyor. Başta az gelişmiş ülkeler olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretim kapasitesinin arttırılması için uluslararası iş birliği aracılığıyla, kırsal altyapı, tarımsal araştırma ve yayım hizmetleri, teknoloji geliştirme alanlarında yatırımlar yapılıyor.

Sağlıklı bir çevre, ekonomik kârlılık ve sosyal ve ekonomik anlamda eşitlik hedefleyen FAO sürdürülebilir tarım için Türkiye’de de projeler yapıyor. Bu kapsamda tarımsal sürdürülebilirlik, gıda güvenliği ve kırsal yoksulluğun azaltılması konularında programlar uygulanıyor ve projeler Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca sağlanan güvence fonuyla finanse ediliyor. 2006'da kurulan Türkiye Ortaklık Programları; gıda güvenliği, tarımsal ve kırsal kalkınma, ormancılık ve balıkçılığı kapsayan doğal kaynaklar yönetimi, tarım politikaları, gıda güvenilirliği, bitki ve hayvan genetik kaynakları olmak üzere altı kapsamlı alan üzerinde yoğunlaşıyor. Türkiye bugüne kadar programa 20 milyon dolar katkıda bulunmuş ve 2016-2020 dönemini kapsayan ikinci aşamaya geçilmiştir.



Geçtiğimiz hafta 5 Temmuz’da FAO, Türkiye’de Uluslararası Tarım Koruma Konferansı’nı gerçekleştirdi. Konferansta Konya Kapalı Havzasının tarımsal üretime ve çevreye daha sürdürülebilir bir yaklaşım getirme potansiyeli, korunum tarımı ve korunum tarımının benimsenmesi için fırsat ve engeller tartışıldı. Orta ve Batı Asya'da ve Kuzey Afrika'daki 18 ülkeden bilim insanları, uzmanlar ve çiftçilere ev sahipliği yapan üç günlük etkinlik, yerel biyofiziksel, ekonomik, sosyal, politik ve kurumsal açıdan bakıldığında koruma tarımının yayılması için yenilikçi bir strateji oluşturma ve uygulama amacına yönelik bir adım daha tamamlanmış oldu.

SHARE: READ MORE

7 July

İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun İklim Bazlı Risklerin Kamuya Açıklanmasına İlişkin Önerilerin Nihai Versiyonu Yayımlandı

Financial Stability Board (Finansal İstikrar Kurulu) tarafından, yatırımcılara, borç verenlere, sigortacılara ve diğer paydaşlara şirketlerin iklim bazlı finansal risklerine ilişkin bilgi sağlarken kullanabilecekleri gönüllü ilkeler geliştirmek üzere “Task Force on Climate Related Financial Disclosures” (İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu) oluşturuldu. Yapılan çalışmalar sonucunda 14 Aralık 2016 tarihinde “Önerilere ilişkin Rapor”, “İklimle ilgili riskler ve fırsatlarda senaryo analizlerinin kullanımı” isimli teknik ekiyle birlikte kamuoyuyla paylaşılmıştı.

Görev Grubu’nun raporu, yönetim, strateji, risk yönetimi, hedef ve ölçüler oluşan şirketlerin nasıl iş yaptıklarına ilişkin dört ana tema etrafında yapılandırıldı.

İş dünyasında 100 lider,  bu liderlerin toplam piyasa değeri 3.5 trilyon dolar değerindeki şirketleri ve 25 trilyon dolarlık varlıkları yöneten finansal kuruluşları İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun önerilerini desteklediklerini kamuoyuna açıkladılar.

Michael Bloomberg, Görev Gücü’nün Başkanı “İklim değişikliği, küresel piyasalar için göz ardı edilemeyecek risk ve fırsatlar sunmaktadır ve bu nedenle iklimle ilgili açıklamaların nasıl bir çerçeve içinde yapılacağını önemli kılmaktadır” sözleriyle kamuya açıklamaların ve çerçevesinin önemini vurgulamıştır. Finansal İstikrar Kurumu Başkanı Mark Carney, Görev Grubu’nun önerileri ile ilgili olarak “Görev Grubu’nun önerileri piyasa tarafından, piyasa için oluşturulmuştur” diyerek konunun öz düzenleyici yönünü öne çıkardı.

Görev Grubu, önerilerin uygulanmasını desteklemek ve takip etmek üzere en erken 2018 Eylül ayına kadar görevine devam edecek. Son olarak, İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu, öneriler dokümanın taslak ve nihai halleri arasındaki ana değişiklikleri özetleyen ve açıklık getiren dokümanları paylaştı.

Önerilere ilişkin rapora, Görev Grubu tarafından şirketlerin önerileri uygulamaları için rapor eki olarak oluşturduğu rehber dokümana, Senaryo Analizlerine ilişkin teknik dokümana, önerileri destekleyen 100 lider ve şirketlerinin beyanına, öneriler dokümanın taslak ve nihai halleri arasındaki ana değişiklikleri özetleyen ve açıklık getiren dokümanlara aşağıdaki bağlantılardan ulaşılabilirsiniz.

Recommendations of the Task Force on Climate-related Financial Disclosures
Annex: Implementing the Recommendations of the TCFD
Technical Supplement: The Use of Scenario Analysis
Statement of support signed by over 100 business leaders and their companies
A slide deck outlining key changes and clarifications between the draft and the final recommendations report 
*Türkiye Cumhuriyeti’nin de aralarında yer aldığı belirli sayıda devletin, Uluslararası Finansal Kuruluşların ve Uluslararası Standart Belirleyici Kuruluşların üyeliklerinden oluşan Finansal İstikrar Kurumu (FSB-Financial Stability Board) Global Finansal Sistemi tehdit eden zayıflıkları gözlemler ve değerlendirir ve bunlara yönelik gerekli politika adımlarını önerir. Finansal İstikrar Kurumu aynı zamanda piyasaları ve sistemik gelişmeleri ve de düzenleyici politikalar üzerindeki etkilerini izler ve önerilerde bulunur.

SHARE: READ MORE

7 July

Apple ikinci yeşil tahvil ihracını gerçekleştirdi

Geçtiğimiz yıl iklim değişikliği ile mücadele projelerini finanse etmek amacıyla ABD’li bir kuruluş tarafından yapılan gelmiş geçmiş en büyük yeşil tahvil ihracını gerçekleştiren Apple, 2017 yılında bir ihraç daha gerçekleştiriyor.

iPhone üreticisi, yenilenebilir enerji üretimini desteklemek için geçtiğimiz günlerde bir milyar dolar değerinde yeşil tahvil çıkardı. Kaliforniya merkezli bir şirket olan Cupertino, faaliyetlerini tamamen yenilenebilir enerji üzerinden yürütme hedefini ilerletmek amacıyla bir sene önce 1,5 milyar dolar değerinde tahvil ihraç etmişti. Apple’ın katkısı, bu miktarın üzerine eklenecek.



Geçtiğimiz yıllarda şirketler sera gazı emisyonlarını azaltmak için milyarlarca dolar yeşil tahvil ihraç ederken, Apple’ın çıkaracağı tahvilin miktarı diğer şirketleri de harekete geçirdi. Apple’ın piyasaya sürdüğü son yeşil tahvil ise, Trump’ın Paris Anlaşması’ndan geri çekilme kararının üzerinden iki hafta geçmeden geldi. Apple’ın çevre, politika ve sosyal girişimler başkan yardımcısı Lisa Jackson, iş dünyasının liderliğinin iklim değişikliği tehdidine dikkat çekilmesi konusunda ne kadar önemli olduğuna değindi. Apple, Paris anlaşmasının gerekliliklerini yerine getirmek üzere açık mektup imzalayan şirketler arasında bulunuyor. Ayrıca, şirketin CEO’su Tim Cook, Trump’ı geri çekilmeme konusunda ikna etmenin yollarını aradığını da belirtmişti.

Yenilenebilir Enerji

Apple, kazançlarını yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği konularındaki projelerde kullanmayı planladıklarını açıkladı. Çıkarılan son tahvil, Apple’ın ürünlerinin sadece yenilenebilir enerji kaynakları ve geri kazanılmış materyalden üretilmesini amaçlayan kapalı-döngü tedarik zinciri hedefine odaklanıyor.

Şirket, Oregon, Kuzey Karolina, Nevada, Arizona ve Kaliforniya’da güneş enerjisi, hidroelektrik santralleri ve biyogaz tesislerine yatırım yapıyor ve bu yatırım San Francisco’daki 850 milyon dolar değerindeki 130 MW’lık kurulu güce sahip güneş enerjisi tesislerini de kapsıyor. Üretilen bu enerjinin, toptan enerji piyasasında satılması için izin alındı.

SHARE: READ MORE

7 July

Dünyanın en büyük varlık fonu sessiz kalmayı reddediyor!

Norveç, şirketlerin az oy hakkıyla özkaynak endeks (equity index) statüsü kazanmasına itiraz ediyor.

Yatırımcılar, dünyaya ve topluma zarar veren endüstrilerden yatırımlarını geri çekerek ve oylarını şirketleri daha iyiye yönlendirmekten yana kullanarak çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim (ÇSY) görevlerini giderek daha ciddiye alıyorlar. Ancak, yatırımcılar finanse ettikleri şirketlerin yönetim kurullarında söz sahibi olamadıkları durumlarda bu mümkün olmuyor. Bu noktada endekslerin yatırımcıların söz sahibi olmasındaki etkisi oldukça önemli.

Dünyanın en büyük devlet fonuna sahip Norveç, 960 milyar dolarlık fon ile paydaş kontrolüne tabi olmayan şirketleri içeren özkaynak endeksine karşı bir tutum sergiliyor. Bu hamle, fonun hatırı sayılır ve daha da gelişmekte olan gücünü şirketlerin ÇSY konulardaki eylemlerini geliştirmeleri için baskı yaratarak yeni bir bakış açısı getirecek.

Bu uygulama ile, yatırımcıların hangi şirketleri satın alması gerektiğine karar vermesinde etkin rol oynayan endeksleri derleyenler için iki önemli karar öne çıkıyor. Ünlü Amerikan teknoloji ve sosyal medya şirketi Snap Inc. Mart ayında 3,5 milyar dolar değerindeki oy hakkı vermeyen hisse senedinin ilk halka arzını gerçekleştirdi. Şirket eğer özkaynak endeksi statüsünü kazanırsa, fon yöneticileri herhangi bir etki taşımayan hisse almaya mecbur kalacaklar.

Gelmiş geçmiş en yüksek halka arzını gerçekleştiren 2 trilyon dolar değerindeki Suudi Arabistan’ın petrol şirketi Saudi Aramco’nun yakında gerçekleşecek olan tahvil ihracı ise daha büyük bir sorun. Planlanan satış sonucunda hisselerin %95’i devlette kalırken, yalnızca %5’ini özele devredilecek ve yatırımcıların şirketin faaliyetlerinde neredeyse hiç söz hakkı bulunmayacak.



Norveç Varlık Fonu bu hafta paydaşlara verilen oy kullanma gücüne dayalı ölçeklendirme endeks ağırlıklandırmasını sundu. Norveç Varlık Fonu’nun İcra Kurulu Başkanı Yngve Slyngstad, şirketlerin iyi yönetilmesinin ve mal sahiplerinin sorumluluklarını ciddiye almalarının toplumun yararına olduğunu ve oy kullanmanın iyi bir kurumsal yönetimin sağlamlaştırılması için önemli bir araç olduğunu belirtti. Slyngstad, bu sayede mal sahiplerinin yönetim kurulunun sorumlu olmasını sağladığını ve uzun vadeli değer yaratımının sağlandığını da ekledi.

Fon, paydaşlara şirket faaliyetleri konusunda yeterli söz hakkı vermeyen şirket hisse senetlerini içeren endekslere itiraz ederek, yatırım gücünün sorumlu bir şekilde kullanmasını garantiye almayı hedefliyor.
 

SHARE: READ MORE

6 July

Yeşil tahvillerin 10. yıl dönümü kutlandı

Dünyanın ilk yeşil tahvil ihracının 10. yıl dönümünde European Investment Bank (EIB), iklim değişikliği ile etkin mücadele edilmesi için gereken yatırımların, özel sektör katkılarıyla hızlandırılmasında yeşil tahvillerin azımsanamayacak rolünü hatırlattı. Son 10 yılda 18 milyar avro değerinde yeşil tahvil ihraç edilirken 160'tan fazla yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projesine finansman sağlandı.  Commerzbank Berlin’in ev sahipliğinde yapılan toplantıda yatırımcıların, varlık yöneticilerinin ve finansal kuruluşlarla birlikte düzenlenen onuncu yıl kutlamasında konuşan Commerzbank İkim ve Çevre Başkan Yardımcısı Werner Hoyer, iklim değişikliğine karşı gerçekleştirilen yatırımlarda sermaye piyasalarına desteği sürdüreceklerini açıkladı.

Dünyanın en büyük uluslararası kamu bankası ve en büyük yeşil tahvil ihracı yapan kuruluşu olan EIB, yeşil tahviller haricinde de iklim odaklı projelere yatırım yapmaya ve yatırımcıların yeşil tahvillere olan güvenini güçlendirecek girişimlere destek vermeye devam edeceğini taahhüt etti.




EIB, ormanların en çok tehdit altında olduğu bölgelerde ormansızlaştırma ve çölleşmeyle mücadele için We Forest adlı STK ile yeni bir ortaklık kurduklarını açıkladı. Bu ortaklık kapsamında, We Forest, EIB internet sitesinde atılan her bir kişisel imza ve küresel bankaların yeşil tahvilleri desteklemek için bağışladığı her bir Euro için Afrika, Asya veya Amazon yağmur ormanlarındaki tehlike altında bölgelerde ağaç dikimi yapacak. Girişim, ormansızlaşmayla mücadele eden yerel topluluklara yardım için yeşil tahvillere özel ve kurumsal desteğin önünü açacak.

Commerzbank, EIB'in on yıl önce çıkardığı yeşil tahvilleri desteklemişti ve geçtiğimiz günlerde EIB’nin ihracını gerçekleştirdiği 1 milyar avro değerindeki İklim Farkındalık Tahvilleri'nin (Climate Awareness Bond) yönetiminde ortak rolü olduğu toplantıda vurgulandı. Gerçekleştirilen işlem aynı zamanda 30 yıl ile vadesi en uzun süreli yeşil tahvil ihracı olma özelliğini taşıyor.

SHARE: READ MORE

6 July

ASX, sürdürülebilir ve şeffaf piyasa için SSE’ye katıldı

Australian Securities Exchange (ASX), uzun vadeli sürdürülebilir yatırıma odaklanarak kullanıcıları arasında gelişmiş çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim alanlarında paylaşımda bulunmak ve ilgili alanlarda performansını desteklemek amacıyla gönüllü bir taahhütte bulundu. Buna göre, Avustralya’nın en büyük menkul kıymetler borsası ASX, UN Sustainable Securities Exchange (SSE) girişiminin Partner Borsası olarak bu amaca bağlı dünya çapındaki 63 borsası arasına katıldı.

ASX, daha önce ülkede kurumsal yönetim standartlarının yükseltilmesinde ve ASX Kurumsal Yönetim Kurulu aracılığıyla Avustralya’daki şirket yönetim kurullarında cinsiyet çeşitliliğinin geliştirilmesinde başrol oynamıştı. ASX CEO’su Dominic Stevens, Avustralya’daki çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim raporlamasının kalitesini artırmak için ASX paydaşları ile birlikte çalışmaya devam etmeleri nedeniyle SSE’nin diğer üyeleri ile görüşlerini paylaşmayı, onların tecrübelerinden faydalanmayı heyecanla beklediklerini belirtti.



ASX, kökleri 1860’ların “altına hücum” hareketine dayanan, Avustralya’nın en büyük ve en eski menkul kıymetler ve türev piyasasıdır. 1987’de altı kamu kökenli borsa birleşerek Avustralya Menkul Kıymetler Borsası’nı oluşturduğunda ulusal bir borsaya dönüşmüştür. ASX yaklaşık 1,8 trilyon dolarlık toplam şirket piyasa değeri ile alanlarında dünya lideri olan bazı doğal kaynak, finans ve teknoloji şirketlerinin aralarında bulunduğu 2.000’den fazla şirkete ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca, sermaye bulma konusunda küresel lider olan ASX, dünyadaki en iyi on borsa grubu arasında yer almaktadır.

Principles for Responsible Investment (PRI) İdari Yöneticisi Fiona Reynolds, ASX’in SSE’ye katılmasından dolayı mutlu olduklarını ve çoktandır devam eden, çeşitlilik ve cinsiyet eşitliği gibi konulardaki çalışmalarını içeren kurumsal sürdürülebilirlik konusundaki taahhüdünün ÇSY faktörlerinin önemi konusunda diğer borsalarda da farkındalığı arttırmaya katkıda bulunduğunu söyledi.

UN Conference on Trade and Development (UNCTAD) Yatırım ve Kurumsal Direktörü ve Birleşmiş Milletler Dünya Yatırım Raporu baş editörü James Zhan, ASX’in, sürdürülebilirlik konularında liderlik yapan, büyüyen uluslararası menkul kıymetler topluluğuna önemli bir katkı sağlayacağını belirtti. Ayrıca, sorumlu yatırım ve sürdürülebilir iş uygulamalarının desteklenmesi için sürdürülebilir kalkınmaya yönelik kamu politikalarının büyük ölçekli özel politikalar ile desteklenmesinin her gün daha anlaşılır bir hal aldığını ekledi.

SHARE: READ MORE

3 July

2017’nin Liderleri

SustainAbility ve GlobeScan iş birliğinde yürütülen “Sürdürülebilirlik Liderleri Anketi” (Sustainability Leaders Survey) 2017 sonuçları açıklandı. Araştırma, sürdürülebilirlik alanında karşılaşılan güçlükleri anlamak üzere aralarında düşünce liderlerinin, kurumsal şirketlerin, kamudan uzmanların, STK’ların, enstitülerin yer aldığı farklı sektörden binlerce sürdürülebilir kalkınma uzmanının görüşüne başvuruyor olmasıyla dikkat çekiyor.

Bu yıl araştırmada, 1035 sürdürülebilirlik uzmanı Mart-Nisan tarihleri arasında çevrimiçi olarak yayılan anketi yanıtladı. Anketi yanıtlayanların sektörlerine baktığımız zaman %5’inin devleti, %26’sının hizmet ve medya sektörünü, %21’inin akademi ve araştırma kuruluşlarını, %29’unun kurumsal özel sektörü, %12’sinin STK’ları temsil ettiği, %7’sininse  diğer olarak sınıflandırıldığı dikkat çekiyor. 6 bölgeden 79 farklı ülkeden katılım gösterilen ankete katılanların %67’si 10 yıldan uzun süredir, %8’i 5 ila 10 yıldır, %25’i ise 3 ila 4 yıldır sürdürülebilirlik alanında çalıştıklarını belirtti.



Önceki yıllara paralel olarak, devlet dışı aktörler sürdürülebilirlik liderliğinde en üst sırada yer alıyor. %59’la STK’lar sürdürülebilirlik liderliğinde başı çekerken, %48’le sosyal girişimciler STK’ları izliyor. Hükümetlerse sadece katılımcıların %9’u için sürdürülebilirlik liderliğinde ön plana çıkıyor.

Şirketlere baktığımızda aslında sonuçlar bir önceki yıla göre çok farklılaşmıyor. Unilever, uzmanların %45’i tarafından yedi yıldır üst üste en iyi küresel kurumsal sürdürülebilirlik lideri seçildi. Patagonia ve Interface ise sırasıyla %23’ünün ve %11’ünün onayını alarak ikinci ve üçüncü sırada yer alıyor. IKEA, Natura, M&S, Tesla, Nestlé, Nike, GE ve BASF şirketleri ise uzmanların en az %3’ünün onayını aldı.

Araştırmada şider şirketler bir vizyon ifade edebilme ve iddialı hedefler belirleme yetenekleri üzerinden en yüksek puanı alıyorlar. Neden belirli şirketleri sürdürülebilirlikte lider olarak gördükleri sorulduğunda, uzmanların %26’sı bir şirketin stratejisi ile bütünleşmiş sürdürülebilirlik değerlerinin olmasını en önemli neden olarak gösterirken,  %17’si güçlü sürdürülebilir kalkınma değerleri olan yöneticilerin öneminin altını çiziyor.

Anket sonuçlarına göre sivil toplum kuruluşları arasında %28 ile WWF ve %18 ile Greenpeace sürdürülebilir kalkınma konusunda liderliğe sahipken, hükümetler vazında baktığımızda ise %35 ile Almanya ilk sırada ve %15 ile Kanada ikinci sırada yer aldı. ABD ise %5 ile en alt sırada bulunuyor.

Daha detaylı bilgiye ve anketin raporuna linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

3 July

Biyoçeşitliliğin iş dünyası için önemi

Biyoçeşitlilik kaybını durdurmak artık küresel bir öncelik. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çatısı altındaki 14. ve 15. hedefler tüm hükümetleri, özel sektörü ve dünya vatandaşlarını, karadaki ve okyanuslardaki hayatı korumaya davet ediyor. 14. Küresel Hedef, katı atıklardan kaynaklanan deniz kirliliğinin önlenmesi ve azaltılması, deniz kıyı ve ekosistemlerinin sürdürülebilir şekilde yönetilmesi gibi konulara odaklanırken 15. Hedef ise sürdürülebilir orman yönetimi, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve tahrip olmuş ekosistemin restorasyonuna dikkat çekiyor.

Tüm özel sektörün faaliyetleri ve küresel tedarik zinciri için biyoçeşitliliğe ihtiyaç duyduğunu düşünürsek, iş dünyasının başarısında biyoçeşitliliğin önemli bir rol oynadığı söylenilebilir. Biyoçeşitlilik, kısaca yeryüzündeki yaşamın çeşitliliği anlamına gelse de, ekosistemlerin sağlıklı, işlevsel ve üretken olma durumunu temsil ediyor. Örneğin, tarımsal üretimde fazla ve bilinçsiz böcek ilacı kullanımından kaynaklanan toplu arı ölümleri ve populasyondaki çarpıcı azalma, doğada polen taşıyıcı olan arıların sağladığı hizmeti sonlandırıp, gelecekte bazı bitki türlerinin yok olmasına, soframızdan ve doğadan eksilmesine neden olabilir.



Son zamanlarda doğal kaynaklara ulaşmak gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu da iş dünyası ve biyoçeşitlilik arasındaki ilişkiyi giderek daha kritik bir hale getiriyor. Gıda, iplik ve yakıt üretimiyle birlikte topraktaki döngüler ve besin döngüsü biyoçeşitliliğe bağımlı ve bu durum tarım, ormancılık, enerji gibi endüstriyel sektörlerin ekosistem hizmetleri olmadan üretim yapamayacağını gösteriyor. Diğer taraftan bu endüstriler, canlıların yaşam alanlarına zarar vererek, ormanları dönüştürerek çevreyi kirletebiliyor ve doğal kaynakları tehdit edebiliyor.

İş dünyasındaki iklim değişikliği ile bağlantılı riskler ise biyoçeşitlilik kaybı nedeniyle artıyor. Bu nedenle, iş dünyasının biyoçeşitliliğe olan etkisini ve bağımlılığını ölçmek ve buna değer biçmek riskleri ve imkanları görmemizi sağlayabilir, şirketlerin uzun vadede başarılı olmaları için karar mercilerine doğru bilgiyi sunabilir.

Bu doğrultuda, International Union for Conservation of Nature (IUCN), özel sektörle birlikte bir doğa koruma projesi gerçekleştirdi. Sri Lanka’da, Anantara oteller zinciri güney kıyı şeridindeki deniz kaplumbağalarını korumak için sürdürülebilir turizm kapsamında IUCN ile iş birliği yaptı. Sri Lanka projesi, 100 km kıyı şeridi boyunca deniz kaplumbağalarını ve yumurtlama alanlarını korumayı hedefliyor. Bu örnek, özel sektörün işletmelerini yaşatmak için doğal yaşam alanlarını ve biyoçeşitliliği koruma altına almanın öneminin farkına vardığına dair bir işaret niteliğinde.

Proje kapsamında, deniz kaplumbağalarının yaşam alanlarını restore etmek üzere bir biyoçeşitlilik araştırması ve otel çalışanlarının ve misafirlerin bilgilendirilmesi için toplumsal farkındalık çalışması gerçekleştirilecek. IUCN, Anantara Resorts ile yapılan bu gibi iş birliklerinin koruma hedefleri adına çok değerli olduğunu ve iş dünyasını sürdürülebilirlik gündemini bir üst seviyeye taşımaları konusunda desteklemek için daha çok iş birliği yapmayı amaçladıklarını belirtti.

Deniz Kaplumbağaları, deniz ekosisteminde önemli bir konuma sahip. Denizlerdeki besin zincirinde hayati rol oynayan bu canlıların deniz analarıyla beslenen türleri ekosistemdeki dengeyi sağlıyor. Balık yumurtaları ve larvalarıyla beslenen deniz anası populasyonundaki artış, balık populasyonlarında ciddi oranda azalmaya neden olabiliyor. Bir başka tür ise, süngerleri avlayarak deniz ekosisteminde temel rol oynayan mercanların hayatta kalmalarına etki ediyor. Mercanların yok olması denizlerdeki besin döngüsünü ciddi oranda etkileyerek deniz ekosistemindeki tüm canlıların varlığını tehdit ediyor.

Türkiye sularında da bulunan ve her sene yumurtlamak için Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına gelen Caretta caretta (İri baş) ise kabuklu canlıları avlayarak denizlerdeki besin döngüsüne önemli bir katkı sağlıyor. Son zamanlarda iklim değişikliği, aşırı avlanma ve kirlilik nedeniyle sayılarında kritik bir azalma olduğu ve bu durumun denizlerdeki dengeyi tehdit ettiği biliniyor.

SHARE: READ MORE

3 July

Teknolojinin kadın liderleri ödüllendirildi

Microsoft Türkiye Ofisi bu yıl ikincisini düzenlediği Teknolojinin Kadın Liderleri yarışmasının kazananlarını duyurdu. Projeye kadın girişimciliğini geliştirmek, ekonomik ve sosyal yaşamda kadının konumunu güçlendirmek amacıyla çalışmalarını yürüten Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) ve kız çocuklarının eğitim yoluyla güçlenmesini hedefleyen Aydın Doğan Vakfı destek verdi.

Kadınların teknoloji alanındaki başarılarını desteklemek amacıyla 8 farklı kategoride gerçekleşen yarışmaya 300’den fazla kadın katıldı. Microsoft Türkiye, bilişim teknolojilerinde çığır açan gelişmelerin yaşandığı günümüzde, kadınların ekonomik olarak desteklenmesinin oldukça önemli olduğunu ve bu hedef doğrultusunda KAGİDER ve Aydın Doğan Vakfı ile iş birliğine giderek Teknolojinin Kadın Liderleri yarışmasını gerçekleştirdiklerini duyurdu. Yarışmanın kazananları ve katılımcıları kadınların toplumdaki rolünün güçlenmesine dair umut veriyor.

Sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin 5. maddesi toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklanıyor ve tüm kız çocuklarının ve kadınların güçlenmesini hedefliyor. İlk maddede kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü ayrımcılığın her yerde sona erdirilmesi vurgulanırken, gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler fark etmeksizin iş dünyasında cinsiyet eşitliğinin tam olarak sağlandığından söz edemiyoruz. OECD’nin 2008 tarihli raporuna göre ise, eşit olmayan ekonomik şartlardan dolayı dünyadaki yoksul nüfusun %70‘ini kadınlar oluşturuyor. Tüm dünyada kadınların eğitim olanaklarına erişimi kısıtlı, bu nedenle iş dünyasında bu eşitliği yakalamak oldukça zor. Diğer taraftan, kırsal bölgelerde kadınların tarımsal üretime katılma oranları da erkeklere kıyasla düşük ve bu durum kadının iş gücünde ve üretimde yer almamasına ve ekonomik olarak güçlenmemesine neden oluyor.

Peki sürdürülebilirlikte kadınların güçlenmesinin ve cinsiyet eşitliğinin rolü nedir?

Etiyopya’da cinsiyet eşitliğine dayalı sürdürülebilir kalkınma çalışması yürüten Bayeh, ekonomik faaliyetlerde tek bir cinsiyetin varlığının tek bir el ile alkışlamaya çalışmak olduğunu söylüyor. Bayeh’e göre ekonomik kalkınma için her iki cinsiyetin ekonomik faaliyetlere eşit bir şekilde katılması kritik bir önem taşıyor. Kadınların üretmeyip,  ev işlerinden sorumlu olmaları onları toplumda salt tüketici konumuna sokuyor ve ülkedeki iş gücüne katılımı düşürüyor. Bu nedenle, cinsiyet eşitliği, kadınların eğitim seviyesinin arttırılması ve teknolojiye erişerek güçlenmesi ekonomik kalkınmada kritik bir öneme sahip.

2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin ekonomik ve sosyal boyutları kadınların sosyal ve ekonomik hayata katılımı ile doğrudan ilişki içerisinde. Tüm dünyadaki kadınlar politik alanda oldukça az sayıyla temsil ediliyorlar. Kadınların siyasete katılımı ise ekonomik güce ve eğitim olanaklarına, teknolojiye erişimlerine bağlı. Kadınların, politik dünyada sayılarıyla orantılı bir şekilde temsil edilmeleri karar verme sürecini etkileyerek, kadınları toplumda ve sosyal alanda görünür kılıyor.

Kadınların teknoloji alanında var olmaları, bu alanda ödüllendirilmeleri, kız çocukları, aileleri ve toplum için bir rol model oluşturarak, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için cinsiyet eşitliği sağlanması ve kadınların güçlendirilmesi adına önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

3 July

Pestisitler ne kadar gerekli?

Avrupa Parlamentosu tarafından yayımlanan bir rapor, pestisit kullanımı ve yiyecekler yoluyla insan vücuduna girmesi konusunda önemli uyarılarda bulunuyor. Pestisitlerin insan beynine tahmin edilenden çok daha ciddi zarar verdiği sonucuna ulaşılan raporda, tüketiciler yaptıkları gıda alışverişlerinde dikkatli olmaya davet ediliyor. Geçtiğimiz aylarda BM tarafından yayımlanan başka bir çalışma ise pestisitlerin kullanımının “agresif bir şekilde teşvik” edilmesini kınayan ve agro-ekoloji gibi pestisit kullanımı olmadan yüksek ürün alımını mümkün kılan başka yetiştirme yollarının da mümkün olduğunu belirtti.

Parlamenterler, organik gıdaların geleneksel yöntemlerle yetiştirilen gıdalarla karşılaştırıldığında hangisinin daha sağlıklı olduğunu raporlamak istediklerini belirtti ve konuyla ilgili yapılmış çalışmaları bir araya getirmeleri için araştırmacıları görevlendirdi.



Kaliforniya'da yapılan bir araştırma, çoğu pestisitin temel bileşeni olan organofosfat metabolitlerinin hamilelik sırasında annenin bünyesinde bulunmasının çocukta iki yaşında zihinsel gelişmede olumsuzluk, 3-5 yaş arasında dikkat problemleri ve yedi yaşında entelektüel gelişmede zayıflığa sebep olduğunu belirledi.

Yapılan başka bir araştırmaya göre, pestisitler yılda toplam 13 milyon IQ puanı kaybına yol açıyor ve bu kaybın Avrupa Birliği içerisinde 125 milyar Euro’luk ekonomik kayıptan sorumlu tahmin ediliyor. Rapor, bu rakamın eksik değerlendirildiğini çünkü pestisitlerin Parkinson, diyabet ve farklı kanser tipleri üzerindeki etkisinin dahil edilmediğini belirtiyor.

BM tarafından yayımlanan bir rapordaysa pestisitlerin her yıl 200,000 akut zehirlenme vakasına sebep olduğu ve bu zehirlenmelerin %99'unun sağlık, güvenlik ve çevre regülasyonların daha gevşek olduğu gelişmekte olan ülkelerde görüldüğü belirtiliyor.

Ekin Koruma Birliği başkanı Sarah Mukherjee ise pestisitlerin güvenli olduğu konusunda ısrarcı. “Rapor dahilinde belirtildiği üzere pestisitlerin markete girmesi uzun ve detaylı bir değerlendirme süreci sonrasında gerçekleşiyor. 12 yıl süren ve 200 milyon Euro’nun üzerinde yatırım ile piyasaya giren pestisitler Avrupa'da en yüksek denetime tabi tutulan ürünler” diye ekleyen Mukherjee, tüketicilerin tehlike oluşturabilecek seviyede pestisitlere asla maruz kalmadığını belirtti.

Organik olarak yetiştirilen ürünler, çok daha düşük seviyede pestisit içeriyor ve insan sağlığına etkisi olabilecek pestisit oranlarından kaçınılarak üretiliyor. Varşova Üniversitesi'nden Prof. Rembialkowska, organik gıdaların yetiştirildikleri toprak ve gübre değerleri sayesinde daha düşük seviyede kadmiyum içerdiğini söylüyor. Gerçekleştirdikleri araştırmada organik yiyecek tercih eden insanların daha fazla sebze, tam tahıl ve meyve tüketirken daha az et tükettiğini dolayısıyla genel olarak daha sağlıklı beslenme tercihleri olduğu tespit edildi. Bu sebeple organik yiyecek tüketiminin artmasının çevresel sürdürülebilirliğe pozitif bir etkisi olacağı ön görülüyor.

Avrupa Birliği’ni sınırları içerisinde kullanılan pestisitlerle ve regülasyonlarla ilgili daha detaylı bilgiye linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

16 June

Küresel Hedefler etkileşimi

Hepimizin bildiği gibi küresel kalkınma yol haritası Birleşmiş Milletler (BM) 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin Eylül 2015'te kabul edilmesiyle belirlendi. Bu Gündem, 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) ve 169 alt hedefinden oluşuyor. Hedeflerin belirlenmesi ve paydaşlardan da gelen taleplerle politikacılar Gündemin uygulanması ve sürdürülebilir kalkınmada ilerleme kaydedilmesi konusunda baskıyla karşı karşıya kaldılar. Küresel Hedefler kapsamında ilerleme için araçlar ve aslında kompleks bir durum olan kalkınmanın etkin yönetilmesi için bilimsel analizler yapmak gerekiyor. 

Uluslararası Bilim Konseyi (ICSU) yeni yayımladığı raporla SKH'ler arasındaki iç bağlantılar araştırılıyor. SKH'ler arasında sinerji kurularak çalışılması, uzun süreli sonuçlara ulaşılması açısından önem taşıyor. Rapor ile hedeflenenler arasında ise bilim-politika diyaloğunun genişletilmesi ve politikacıların ve diğer paydaşların öncelik ve uygulama stratejileri benimsemeleri önemli başlangıç noktası olarak görülüyor. Tüm hedefler için olmasa da çoğu hedef doğrultusunda verimli yönetim sistemlerinin ve ortaklıkların oluşturulması, entelektüel ve finansal kaynakların bulunarak ilerlenmesi etkin ve tutarlı uygulamalara yardımcı olacaktır.

Hedeflerin en önemli özelliği birbirleriyle etkileşim halinde anlam kazanmaları. Aralarındaki pozitif ve negatif etkileşimi anlamak; Hedeflerin kalkınma konusunda sunduğu potansiyelleri ortaya çıkarmak ve bir alanda kaydedilen ilerlemenin diğer alanlarda ortaya çıkarabileceği gerilemenin önüne geçmek bakımından ön plana çıkıyor. Bu anlamda ortak bir terminoloji kullanılarak Hedefler arasındaki ilişkinin belirlenmesi ve puanlandırılması tahmin edildiğinden daha fazla değer taşıyor. Bu yolla çok disiplinli ve çok farklı sektörü ilgilendiren müzakerelerin gerçekleşmesi sağlanabileceği gibi uzman olunan alanlardaki bilgi ve deneyimlerin birleştirilmesini de sağlanacak.

Rapor sonucunda SKH etkileşim metodolojisinde şu sonuçlar öne çıkmıştır;

·      SKH 2, 3, 7 ve 14'ün diğer Hedeflerle en çok sinerji yaratılan hedefler olduğu ortaya çıkmıştır.

·      Hedefler arasındaki etkileşim 7 (-3 ve +3 arasında) puan bazında ölçülmüş ve rapor genelinde ortalama verilen puan +2 (kuvvetlendirici) olmuştur.

·      Rapor ile toplamda 316 alt hedef bazında etkileşim kaydedilmiş, bu etkileşimlerden 238'i pozitif, 66'sı negatif ve 12'si nötr olarak ölçülmüştür.

·      Hedefler arasında hiç temel uyumsuzluk bulunmamıştır. Bu demek oluyor ki 2030 Gündemi'nde bulunan hiçbir hedef başka bir hedefe ulaşılmasını imkansız hale getirmiyor.

Yapılan değerlendirmeyi şöyle bir örnekle açıklamak isteriz; 

Temiz enerjinin hava kalitesi ve sağlık üzerine etkisi

Sürdürülebilir enerjiye yapılan yatırımlar hem karbon nötr bir ekonomi için öne çıkıyor hem de kirliliğe sebep olmuyor. Bu demek oluyor ki, enerjiye erişimin arttırılması (hedef 7.1), tüm enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin oranının arttırılması (hedef 7.2) ve enerji verimliliğinin desteklenmesi (hedef 7.3) eş zamanlı olarak hava kirletici emisyonların azalmasını sağlayacaktır. Küresel Hedef 7 ile Hedef 3.9 arasında kuvvetlendirici bir ilişki ölçülmüş ve +2 puanı verilmiştir. Ama Hedef 7'ye ulaşılması Hedef 3.9'un kapsamında olan hava kalitesine ulaşılmada tek başına yeterli olmayabilir. Bu yolda Hedef 3'e erişmek için kirlilik kontrol teknolojilerinin geliştirilmesi ve tedbirlerin alınması gerekebilir.

SHARE: READ MORE

16 June

Belirsizliklere rağmen değeri artan sürdürülebilirlik

MITSloan ve Boston Consulting Group (BCG) sürdürülebilir uygulamaların şirketler tarafından benimsenmesi ve sürdürülebilirliğin iş stratejilerine entegrasyonunun desteklenmesi için ortak bir Rapor yayımladı. Rapor, genel bir çıkarımla sosyo-politik nedenlere bağlı olarak bazen şirketlerin sürdürülebilirlik çalışmalarının durgunlaştığını ama buna rağmen sürdürülebilirliğin karlılık ve operasyonların etkin yönetilmesi için önemli fırsatlar yarattığının altını çiziyor. 60.000’in üzerinde kişiye yapılan anket çalışması, 8 temel alanda şirketlerin kurumsal sürdürülebilirlik konusuna nasıl katkılar sağladığını ortaya koyuyor.

Sürdürülebilirlik alanında kurumsal liderlerin sayısının çok az olduğu ve bu lider şirketlerin homojen dağılmayarak, farklı coğrafya ve sektörlerde faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Diğer yandan az sayıda öne çıkan şirket sürdürülebilirliğin inovasyon, verimlilik ve uzun vadeli şirket değeri için bir etmen olabileceğini gösteriyor. Dünya çapındaki popülist politik hareketler iklim değişikliği gibi konularla ilgili küresel ilerleme ve çalışmaları tehdit ediyor ve trendleri tersine çeviriyor. Tüm bunlar kurumsal liderlerin öngörülerini ve sürdürülebilirlik stratejilerini zorlaştırıyor. Ancak yine de sürdürülebilir değer yaratmaya giden yolda katkılar sürüyor. Kurumsal sürdürülebilirliğe dair bu çok-yıllık araştırmaya istinaden sürdürülebilir iş uygulamalarını yönlendiren sekiz kanıt-temelli faktörü ve çıkarımları sizler için özetledik:

1)     Yeni iş uygulamaları için temel oluşturacak bir sürdürülebilirlik vizyonu belirlemek ve bu alanda çalışmak üzere kararlılık göstermek: Yöneticilerin %90’ı sürdürülebilirliği önemli olarak görüyor ancak sadece %60’ının belirlenmiş, güçlü bir sürdürülebilirlik stratejisi var.

2)     Kaynaklara odaklanmak için finansal olarak sürdürülebilirliğin getirilerine odaklanmak ve önceliklendirmek: Maddi meselelere odaklanan şirketlerin sürdürülebilirlikten elde ettikleri karın %50 oranında olduğu, bunu göz ardı eden şirketlerin ise sürdürülebilirlik aktivitelerinden değer sağlamak konusunda zorlandıkları biliniyor.

3)     Sürdürülebilirliği takımlar arası görevler oluşturarak, net hedefler ve ana performans göstergeleri (KPI) belirleyerek organizasyonel olarak yerleştirmek: Sürdürülebilirliği şirket birimlerinin sahiplenmesini sağlamak şirketlerin sürdürülebilirlik aktivitelerinden kar elde etme şanslarını ikiye katlıyor.

4)     İş modelinde çoklu değişiklikler yapmak: Sürdürülebilirlik fırsatlarının bir getirisi olarak, neredeyse şirketlerin %50’si iş modellerini daha etkin bir hale getirerek değiştirdi.

5)     Net bir amaç geliştirmek. Şirketlerin %60’ı sürdürülebilirlik stratejisine sahipken, sadece %25’i sürdürülebilirlik girişimleri için net bir amaç üzerinde çalıştı.

6)     Yönetim Kurulu’nun sürdürülebilirlik yönetiminde yer alması: Anket katılımcılarının %86’sı, şirketin sürdürülebilirlik hedeflerinde yönetim kurulunun önemli bir rol oynadığı konusunda hem fikir. Ancak %48’i, CEO’nun bu hedeflere dahil olmadığını, yalnızca %30’uysa sürdürülebilirlik hedeflerinde Yönetim Kurulu’nun katılımı olduğunu söylüyor.

7)     Yatırımcılar için etkili bir sürdürülebilirlik değer-yaratımı hikayesi geliştirmek: Yatırım şirketlerindeki baş yöneticilerin %75’i sürdürülebilirlik performansının yatırım kararları ile birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyor, fakat kurumsal baş yöneticilerin sadece %60’ı yatırımcıların sürdürülebilirlik performansını önemsedikleri görüşünde.

8)     Stratejik değişimi yönetmek için farklı paydaşlarla iş birliği yapılması: Üst düzey yöneticilerin %90’ı sürdürülebilirlik başarısı için iş birliğinin temel olduğunu ancak sadece %47’si şirketlerinin stratejik bir şekilde paydaşlarla iş birliği yaptığını söylüyor.

Raporun tamamına linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

16 June

S360 yeni takım arkadaşı arıyor!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Büyüyen ekibimizle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak takım arkadaşı arıyoruz. İlgili adaylar en geç 7 Temmuz Cuma gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

Görev Tanımı:

S360, Araştırma ve Analiz bölümünde yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişiminin etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağlamak
Potansiyel müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yeni proje geliştirmek
Araştırma projelerinin saha çalışmalarının koordinasyonunu sağlamak
Müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda proje raporlaması yapmak
Aranan Özellikler:

Araştırma ve Analiz teori ve pratiklerine hakim olmak
Analitik yönü güçlü olmak
Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili olmak
İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarı
Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi görmek
Çok iyi derecede İngilizce bilmek
Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
Minimum 5 yıl profesyonel tecrübe
İlgili konularda yüksek lisans derecesi ve akademik yeterliliğe sahip olmak. 

SHARE: READ MORE

15 June

Paris Anlaşması onay süreci askıya alındı

ABD’nin Paris Anlaşması’ndan geri çekilme kararının ardından Türkiye, geçtiğimiz sene imzacı ülkeler arasına katılmasına rağmen onay sürecini askıya aldığını bildirdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Yeşil İklim Fonu’na (Green Climate Fund) şu ana kadar bir milyar dolarla en yüksek miktarda katkı sağlayan ABD’nin çekilmesinin ardından anlaşmanın devamlılığından şüphe duyulduğunu belirtti.

Gelişmiş ekonomiler, Yeşil İklim Fonu kapsamında gelişmekte olan ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmalarına katkıda bulunmak için 10,3 milyar dolar bağış sözü vermişti. Türkiye, anlaşmayı imzaladıktan sonra iklim değişikliğinin ülkedeki etkilerinin azaltılması amacıyla bu fondan faydalanma isteğini ifade etmişti.

Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında, Ek-I ülkesi olmakla birlikte sera gazı azaltımı taahhüdü vermemesinden dolayı 1992 yılından beri ayrıcalıklı bir konuma sahip. Türkiye’nin bu istisnai durumu, son yıllarda artan endüstriyel gelişiminden kaynaklanıyor. Kendisini gelişmekte olan ülkeler kapsamında sınıflandıran Türkiye, bu ayrıcalıklı konumu koruyarak, Yeşil İklim Fonu’ndan herhangi bir sera gazı azaltımı sözü vermeden faydalanmak istiyor. Gelişmiş ülkelerse, sera gazı azaltımı sözü vermek zorundalar ve bu durum Trump yönetiminin de Paris Anlaşması’ndan çıkmak için öne sürdüğü ekonomik kayıpla ilişkilendiriliyor.

ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekileceğini açıklamasının hemen ardından, Türkiye’nin Anlaşma’nın onaylanma sürecini askıya alacağını açıklaması, iklim değişikliğiyle mücadelede küresel hareket adına ciddi kayıplar olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, ABD’deki bazı eyalet ve belediye başkanları Paris Anlaşması’nın ilkelerine bağlı kalacaklarını ve iklim değişikliği ile mücadeleye devam edeceklerini açıkladılar.

New York Eyalet Valisi Andrew Cuomo, Birleşik Devletleri, Paris Anlaşması’nın dışında bırakan Beyaz Saray’ın bu pervasız kararının yalnızca ABD için değil tüm gezegen için sonuçları olacağını söyledi. Washington, New York ve California eyalet valileri, “Birleşik Devletler İklim İttifakı”nı oluşturma konusundaki isteklerini dile getirdiler.

Diğer taraftan, Twitter’da eyalet başkanlarının Paris Anlaşması’na olan bağlılıklarını gösteren mesajları vardı. New York ve Boston belediye binalarının yeşil ışıkla aydınlatılması Trump’ın kararına karşı bir protesto niteliğindeydi. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, belediye binasının fotoğrafını, “New York Belediye Binası bu gece yeşil ışık saçıyor çünkü New York şehri Paris Anlaşması’nın hedeflerine saygı gösterecektir” mesajıyla birlikte paylaştı. Üç bağımsız eyalet, Washington, New York ve California, yaklaşık olarak 68 milyon insanı temsil ediyor ve bu rakam Birleşik Devletler’deki sera gazı emisyonlarının %10’una karşılık geliyor.



Kaliforniya, Başkan Trump’ın ABD’yi Paris Anlaşması’nın dışında bırakan kararından birkaç gün sonra, temiz teknolojilerin gelişimini hızlandırmak ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için Çin ile daha yakın çalışmak üzere bir anlaşma imzaladı. Eyalet Başkanı Jerry Brown ve Çin Başbakanı Xi Jinping, temiz enerji, karbon yakalama ve depolama ve çevre koruma konularında iş birliğini görüşmek üzere Pekin’de bir araya geldi. Brown, aynı zamana Almanya Federal Çevre, Doğa Koruma ve Nükleer Güvenlik Bakanı Barbara Hendricks ile San Francisco’da görüştü ve sera gazı emisyonlarını engelleme hususunda birlikte çalışmak üzere fikir birliğine vardılar.

SHARE: READ MORE

15 June

UTZ ve Rainforest Alliance birleşiyor

Dünyanın önde gelen iki sürdürülebilirlik sertifikasyon kuruluşu UTZ ve Rainforest Alliance birleşeceklerini açıkladı. Kurulacak yeni organizasyon tek bir tarımsal sürdürülebilirlik standardı üzerine odaklanacak. Oluşturulacak yeni standartla sertifikasyon alım aşamalarının sadeleştirilmesi, çiftçilik ve ormancılık yapan yerel toplulukların hayat kalitesine daha da katkı sağlanması hedefleniyor. Birleşme sonrasında oluşacak kuruluş Rainforest Alliance ismi altında iklim değişikliği, ormansızlaştırma, yoksulluk ve sürdürülebilir olmayan tarım yöntemleri gibi çevresel ve sosyal problemlere çözüm aramaya devam edecek.Oluşturulacak yeni sürdürülebilirlik standardı Sürdürülebilir Tarım Ağı ve UTZ'nin güncel politikalarının güçlü taraflarını alacak. Ayrıca, sertifikasyon başvuru denetim aşamalarını teke indirilerek başvuranların evrak işleri azaltılacak. Böylece, şirketlerin sürdürülebilirlik sertifikasyonuna ulaşmasına giden yol sadeleştirilecek. Sürecin sadeleştirilmesinin, hem sertifika sahibi 182,000 kakao, kahve ve çay çiftçisini hem de yeni başvuru yapan çiftçileri çift idari süreçten kurtararak sürdürülebilirliğe daha verimli yatırım yapmalarını sağlayacak. İki kuruluşun birleşmesiyle UTZ'nin mevcut yönetici müdürü Han de Groot, Rainforest Alliance'ın CEO'su olacak. Rainforest Alliance'ın şu an başkanı olan Nigel Sizer ise Chief Program Officer, Advocacy, Landscapes and Livelihoods görevini üstlenecek.



“Rainforest Alliance” gibi tanıdık bir isim altında birleşerek tüketicilerle hali hazırda oluşturulan kuvvetli iletişimi koruması bekleniyor. Birleşmeyle iki kuruluş sorumlu tedarik zincirleri ve ürünlerle ilgili lider olacak bir platform oluşturuyor. Buna ek olarak, yeni örgütlenme, UTZ ve Rainforest Alliance'ın misyonlarının temelinde yer alan çevrenin korunması ve sürdürülebilir tarım ve ormancılığın desteklenmesine devam ederken değişimin en büyük savunucularından biri olacak.

SHARE: READ MORE

8 June

FTSE Russell Smart Beta Anket Sonuçlarını Açıkladı

Önde gelen uluslararası endeks ve veri sağlayıcılarından FTSE Russell’ın gerçekleştirdiği anket sonuçlarına göre, küresel smart beta endekslerinin benimseme seviyesinin en yüksek seviyesine ulaştı. Anket ayrıca, akıllı sürdürülebilirliğe ve küresel kurumsal varlık sahiplerinin çok-faktörlü endekslere olan yüksek ilginin devam ettiğini kanıtladı.

“Smart Beta: 2017 Küresel Varlık Sahipleri Anket Bulguları”na (Smart beta: 2017 global survey findings from asset owners) göre, smart beta endeks tahsisinin %46'lık bir oranla en yüksek noktaya ulaştığını gösteriyor. Bu oran, geçtiğimiz yıl %36 olarak ölçülmüştü. Son üç yılda smart beta endekslerinin sayısının ve talep oranının sürekli olarak arttığı görülüyor. Avrupa'daki tercih edilme oranı %60 seviyesinde ve bu da Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik toplamından çok daha yüksek. Smart beta alım oranlarında en büyük yükseliş 1-10 milyar dolar yönetilen varlık sahiplerinde (YV) görüldü. Geçtiğimiz yıl en yüksek oranda alım 1 milyar doların altında YV olan varlık sahiplerinde görülmüştü.

Bu yıl elde edilen sonuçlar çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularının, smart betaya uygulanmasında güçlü ilgi artışını işaret ediyor. “Akıllı sürdürülebilirlik” tanımı ise buradan, ÇSY konularının, smart beta endekslerine uygulanmasından geliyor. Kuzey Amerika ve Avrupa'da akıllı sürdürülebilirlik endeksi bazlı stratejiler varlık sahipleri arasında 10 milyar dolardan fazla YV ile en büyük talebi gördü. Yine de bölgesel farklılıklar görülmeye devam ediliyor. 10 milyar dolar YV içinde Avrupa'da yaşayan varlık sahiplerinin yaklaşık %80'i ÇSY'yi smart beta stratejisine uygulamayı düşünürken, bu oran Kuzey Amerika'da sadece %30. Anket bölgesel oranların yanı sıra varlık sahiplerinin karar alma konusundaki önceliğinin toplumsal hedefler ve yasal şartlardan ziyade yatırım kararı olduğunu gösteriyor.



FTSE Russell Kuzey Amerika Araştırma Direktörü Rolf Agather, dördüncüsü yayımlanan smart beta anketlerinin varlık sahiplerinin smart beta endekslerinin kolayca kabul ettiklerini ve bu endekslere dayalı stratejilerini geliştirmeye devam ettiklerini gösterdiğini belirtti. Agather’e göre, varlık sahipleri ve danışmanları smart beta endekslerini her geçen gün daha iyi anlamaya başlıyor ve mevcut tüm smart beta araçlarını kullanarak yatırımlarını akıllıca yönetiyor. Agather, smart beta endekslerinin tercih edilme oranının güçlü bir şekilde artacağı da tahmin ediyor.

Anket bulgularından önemli olan bir diğerleri ise şu şekilde:

·      Geri dönüşte görülen artış ve risk azaltımı, smart beta kullanımında öncelikli sebepler olarak görülüyor.

·      Maliyetten tasarruf her yıl daha önemli hale geliyor.

·      Bu yıl çok-faktörlü smart beta kombinasyonları, tüm smart beta endeksleri arasında en popüler hale geldi; bunlar ayrıca en çok değerlendirmeye tabi tutulan smart beta endeksleri.

SHARE: READ MORE

8 June

Frankfurt Finans Merkezi'nde “Sürdürülebilir Finans Girişimi” başlatıldı

Alman Borsası, Frankfurt merkezli diğer kilit finansal şirketlerin de dahil olduğu “Sürdürülebilir Finans Hızlandırma” (Accelerating Sustainable Finance) girişimini başlattığını açıkladı. Frankurt Deklarasyonu'nun imzalanmasıyla katılımcılar sürdürülebilir bir altyapıya sahip finansal sektör kurmak üzerine ortak planlarını kamuoyu ile paylaşacak.

HSBC, Allianz ve Commerzbank da dahil 100 farklı şirketin imzaladığı Sürdürülebilir Finans Girişimi'nin kökleri iklim değişikliği ve dijitalleşmenin ilerlemesi gibi inovatif ve çözüm-odaklı eylem gerektiren küresel problemlere uzanıyor. Bu eylemlerin gerçekleşmesi için ise sürdürülebilir finansal sistemlere doğru küresel bir dönüşüm çok önemli.



Girişim'in katılımcıları, uzman oldukları alanlar ekseninde diğer katılımcılarla birlikte çalışarak, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin uygulanması, Paris Anlaşması’nın gerçekleştirilmesi ve G20 Almanya zirvesinde yeşil finans meselelerinin tasarlanması gibi sürdürülebilirlik alanındaki kilometre taşlarına erişilmesini amaçlayacak.

“Frankfurt Deklarasyonu” imzacıları, sürdürülebilir bir finansal sektör için gerekli olan çerçeveyi hazırlama ve bunu Frankfurt finansal merkezinde uygulamaya koyma yolunda bir dizi girişimin başlatılması konusundaki niyetlerini dile getirdiler. Girişimler ve çerçeveler, yenilikçi iş alanlarının belirlenmesi ve güvenilir risk yönetiminin desteklenmesini kapsıyor. Bu çalışmaların altında, sürdürülebilir finansal market altyapısını bütüncül olarak ileriye taşıyarak özel sektör ve toplumun gelişmesini sağlarken çevreyi de korumak amacı yatıyor.

Alman Borsası CEO'su Carsten Kengeter, girişim hakkında şunları söyledi: “Girişim, Frankfurt finansal merkezinin gelecek uluslararası sermaye piyasasında nasıl bir farkındalık yaratacağına işaret ediyor. Karşımıza çıkan engelleri göğüslememizin ve uzun vadede koyduğumuz hedeflerin gelecekte büyük fırsatlar oluşturacağı biliyoruz. Bütün katılımcıların ortaklığı ve kendi alanlarında gösterdikleri uzmanlıkla sürdürülebilir ekonomi ve topluma doğru ilerleme kaydedebiliriz. Siyasi düzlem bu ilerleme doğrultusunda genel bir çerçeve sunsa da girişim olarak uygulamaya koyduğumuz aksiyonlarla ciddi bir katkı sağlamak konusunda oldukça istekliyiz.”

Almanya Federal Maliye Bakanlığı Müsteşarı Dr. Michael Meister ise "Finansal sektör, yeşil finansın egzotik, niş bir pazar olmadığının giderek daha fazla farkına varıyor. İklim değişikliği ve sürdürülebilirlik, finansal yatırımların risk ve getirileri üzerine ciddi bir etkiye sahip. Bu sebeple, bu tür risklerin gelecekte tanımlanması, değerlendirilmesi ve yönetilmesi finansal şirketlerin iş yapma biçimlerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır” diye ekledi.

Frankfurt Deklarasyonu’na buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

8 June

Occidental Petrol İklim Risklerini Raporlayacak

Occidental Petrol'ün yıllık hissedarlar toplantısında, Kaliforniya Kamu Çalışanı Emeklilik Sistemi'nin (CalPERS) iklim risk raporlaması teklifi kabul edildi.

Geçirilen teklif, uluslararası petrol ve doğalgaz şirketi olan Occidental Petrol’ün iklim değişikliği ile bağlantılı çevre risk ve fırsatlarını raporlanmasını zorunlu kılacak. Teklif, şirketin diğer sermayedarlarından Wespath Yatırım Yönetimi, Nathan Cummings Vakfı, New York Eyaleti ve Connecticut Emeklilik Fonu'nun toplu kararı ile kabul edildi. Karara göre, hissedarların şirket yönetiminde iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik raporlamasına ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Alınan karar, aynı zamanda yatırımcıların iklim risklerini anlama konusundaki ciddiyetlerine işaret ediyor.

Yapılan teklif, şirket portföyünün “2 Derece Senaryosu” kategorisi altında değerlendirilmesini içeriyor. Değerlendirme;

·      İklim değişikliğinin uzun vadeli etkileri,

·      Düşük karbonlu ekonominin kısa ve uzun vadeli finansal riskleri,

·      Doğal kaynakların talep ve fiyatlandırma değişikliklerine bağlı olarak değerlendirilmesi,

·      İklim değişikliği ile ilgili kamu politikalarının mevcut pozisyonunu

göz önüne alarak gerçekleştirilecek.

İki milyon emeklilik sistemi üyesi ve 320 milyon dolar toplam fon piyasa değeri olan CalPERS, şirketlerin iklim değişikliğine bağlı çevresel risk ve fırsatların düzenli ve doğru bildirim sağlaması gerektiğinin altını çiziyor. CalPERS ayrıca, iklim değişikliğine bağlı riskler gibi çevresel faktörlerin etkili bir şekilde yönetilmesinin, şirketlerin uzun vadede çok daha iyi performans göstermesini sağlayacağını belirtiyor.

SHARE: READ MORE

8 June

Thomson Reuters “Global 100 Sera Gazı Performansı” raporunu yayımladı

Thomson Reuters, “Global 100 Sera Gazı Performansı: Yeni Büyüme ve Liderlik Yolları” raporunu yayımladı. Rapor, dünyadaki en fazla sera gazı salımı yapan 100 şirketin (Global 100) halka açık en güncel sera gazı emisyon verileriyle birlikte bu şirketlerin emisyon azaltımı ve gelirlerindeki artış için izledikleri yolları içeriyor. Analistlerin ve yatırımcıların uzun vadeli finansal performansı dikkate almaları ve düzenleyicilerin şeffaflığın artması yönünde baskı yapmaya devam etmeleri, paylaşılan verilerin önemini arttırıyor. Rapor, CDP, Baker McKenzie, KPMG, State Street Global Exchange ve BSD Consulting gibi kuruluşların iş birliğiyle hazırlandı. Raporda, sürdürülebilirlik ile Global 100’ün büyümesi arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekiliyor.

Sürdürülebilirlik Düşünce Liderliği (Sustainability Thought Leadership) ve Thomson Reuters’ta Kurumsal Sorumluluk ve Kapsayıcılık Başkanı ve raporun eş yazarı Tim Nixon, sürdürülebilirlik ve büyüme arasında artan bir korelasyon olduğunun rapora dair önemli bir bulgu olduğunu ve karbonsuzlaştırma konusundaki taahhütlerin finansal kazançları olumsuz yönde etkilemeyeceğini, tam tersine uzun vadede paydaş değerini artıracağını belirtti. Bu durum, Global 100’ün “sorumlu bir şekilde çalışma” sözüne sadık kalması açısından oldukça önemli.



BM Çevre Programı (UNEP) Başkanı Erik Solheim, özel sektörün verdiği çevresel konuları gözeten bu mesajın iş dünyası için iyi olduğunu söyledi ve şeffaflığın dönüşüm yolundaki önemine dikkat çekti. Pazarların hızlı bir ilerlediğini ekleyen Solheim, en heyecan verici düşük-karbon inovasyonlarının özel sektörde gerçekleştiğini, bu durumun Paris Anlaşması’nın hedeflerini gerçekleştirmek ve emisyon aralığını kapatma yolunda en önemli etken olduğunu belirtti.

Dünya çapında emisyonların önemli bir kısmı Global 100’den geliyor. Raporda, özellikle aşağıdaki maddelere dikkat çekiliyor:

·       Global 100’e ait en güncel halka açık emisyon verileri

·       Global 100’ün değer ve tedarik zinciri emisyonlarına ait yeni veriler

·       Global 100 için karbonsuzlaştırma yolları

·       Paydaşların ve yatırımcıların bu eğilim üzerindeki etkileri

·       Yatırımcıların karbonsuzlaştırma planlarını geliştirmek ve icra etmek için karbon-duyarlı şirketleri ödüllendirilmesi ve bunun şirketler üzerindeki etkisi.

CDP Kuzey Amerika Genel Müdürü Lance Pierce, bu raporun güçlü kısmının yalnızca yüksek miktarda sera gazı salımı şirketlerden kaynaklanan sorunu açıkça dile getirmesi olmadığı, aynı zamanda liderlerin yenilikçilik adına neler yaptıklarına hem bir yatırımcı hem de bir kurum için başarıya giden yola işaret ettiğini söyledi.

Kurumsal Sorumluluk ve Kapsayıcılık (Corporate Responsibility & Inclusion) Küresel Başkanı Patsy Doerr, müşterilerinin artan oranda ÇSY veri ve trendlerinin yatırımdan, vergi ve muhasebeye ve yasal pazar alanlarına uzanan işleri için önemli olduğunu gördüklerini söyledi. Doerr’e göre bu rapor, global ekonominin gidişatını etkileyen dünya çapındaki profesyonel risk yöneticileri için bir diğer dönüm noktası.

Rapor için gerekli veriler CDP’nin katkılarıyla, işletmelerden CDP’nin veya Thomson Reuters’ın çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim (ÇSY) araştırma veri tahminlerinden elde edilen halka açık sera gazı emisyon verilerinden elde edildi. Thomson Reuters ÇSY araştırma verisi, yaklaşık 5.000 halka açık şirketten alınan standardize edilmiş, tarafsız, nicel ve nitel ÇSY verilerini bir araya getiriyor.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

#thomson reuters

 

SHARE: READ MORE

2 June

Ey çeşitlilik neredesin?

İklim değişikliği, farklı yaştan, cinsiyetten, ırktan ve sosyo-ekonomik çevreden insanları etkileyen çağımızın en önemli sorunu. Etki alanı çok geniş  olmasına rağmen çevre hareketindeki çeşitlilik tablosu şaşırtıyor. Çevre hareketi ve iklim değişikliğiyle mücadele çok belirgin bir şekilde tek tip insanın hakimiyetinde bulunuyor. Çevre grupları arasındaki çeşitliliği arttırmak adına bağımsız bir savunma kampanyası olan Green 2.0, çalışanların, liderlerin ve yönetim kurullarının baskın bir şekilde tekdüzeliğini ortaya çıkararak, 40 büyük STK’yı raporlayan yeni bir araştırma yayımladı.

Green 2.0 kurucu genel müdürü, Robert Raben, Green 2.0’a başladıklarında Michigan Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olan Dorceta Taylor'un hazırladığı raporun çevre gruplarının başında ezici bir şekilde beyazların yer aldığını ortaya çıkardığını söyledi ve ekledi; “Pek çok organizasyonun şeffaflık konusundaki kararlılığı bizi mutlu ederken, belirli bir sayıda organizasyon liderlikte ırksal ve etnik çeşitlilik açısından geride kalıyor. Green 2.0, çoğu organizasyonun gelişime istekli olduğunu ancak bazılarının yeterli motivasyonu bulamadığını veya ilerlemeyi reddettiğini ortaya çıkardı.”

En yüksek sıralamasında ilk 40 içinde bulunan çevre STK'larının çeşitlilik verilerini içeren Şeffaflık Kartı, Green 2.0’ın yürüttüğü çevre hareketinin nüfus yapısının ilk karşılaştırmalı değerlendirmesi olan “Çevre Organizasyonlarında Çeşitlilik Durumu” raporundan üç yıl sonra çıktı. Green 2.0 ve Green Leadership Trust 2014’ten beri, işe alım süreçlerinde farklı renklerden ve cinsiyetlerden kalifiye adayların yerleşmesini de içeren eşit ve kucaklayıcı bir kültür inşa etmelerine yardım etmek ve sektörde veri şeffaflığını savunmak için çalışıyor. Şeffaflık Kartı’na buradan ulaşabilirsiniz.



2017 yılı içerisinde beyaz olmayan çalışanların kıdemlerine göre oranları %27, %15 ve %22 olarak kaydedilmiş. Bu oranlar, Green 2.0'nun araştırmaya başlamasından itibaren üç yıllık dönemde bir miktar ilerleme olduğuna işaret ediyor ancak grupların tamamının iş gücünde temsil edilmesinin zaman alacağını ifade ediyor. Green 2.0 yöneticisi Whitney Tome, birçok organizasyonun çeşitlilik ve kaynaştırma sürecindeki kararlılığını görmekten dolayı heyecan duyduklarını belirtti. Şeffaflık Kartı’na ek olarak, Green 2.0, Connecticut Üniversitesi’nden Dr. Maya Beasley tarafından hazırlanan “Çeşitliliğin Ötesinde: Kucaklayıcı bir Organizasyon için Yol Haritası” Raporunu yayımladı. Organizasyonların çevre hareketinde sistematik değişimi gerçekleştirmeleri için iyi uygulamaları kapsayan rapora buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

2 June

ABD Paris Anlaşması'ndan çekiliyor

Donald Trump, ABD'nin Paris Anlaşması'ndan çekileceğini açıkladı. Trump açıklamasında, Anlaşmanın ABD’de özel sektörü ve işçileri olumsuz etkilediğini öne sürerek emisyon azaltım hedefleri konusunun tekrar müzakere etmek istediğini ve Amerikan halkı için “en iyisini” yapmayı hedefleyeceğini belirtti.

Tarihsel olarak sera gazı salımları kapsamında en büyük kirletici olan ABD, güncel yıllık salım verilerine göre de Çin'den sonra en büyük kirletici konumunda. ABD günümüzde toplam sera gazı emisyonlarının %18'inden sorumlu. G7'de yer alan diğer altı gelişmiş ülkenin toplamı emisyonu, ABD'ninkinden ise daha az. Obama yönetimi altında 2025 yılına dek, 2005'e kıyasla %26-28 oranında azaltım hedefleniyordu. Yapılan araştırmalara göre, ABD'nin Paris Anlaşması'ndan çekilmesiyle yıllık atmosfere fazladan üç milyar ton karbondioksit salımı yapılacak. Buna göre, ABD tek başına yüzyılın sonuna dek küresel ortalama sıcaklığı 0,1-0,3°C arasında arttıracak kadar sera gazı salımı yapabilir.



Trump, Paris Anlaşması'nın ABD kömür endüstrisini çok kötü etkilediğini sürekli savunmuş ve “Önce Amerikan Enerjisi” sloganını başkanlık seçimi süresince tekrarlamıştı. Bu anlamda, Trump’ın destekçilerini mutlu ettiği düşünülebilir. Bununla beraber, Trump’ın fosil yakıt endüstrisine desteğine rağmen yenilenebilir enerji yatırımlarının son yıllarda kazandığı ivmenin geri çevrilmesi zor gözüküyor. Öyle ki, yenilenebilir enerjiye yatırım 2015 yılında 350 milyar dolara ulaşarak fosil yakıt yatırımlarının önüne geçmişti.

Trump yönetiminin, Anlaşma'dan çıkış kapsamında sunduğu iş kaybı rakamlarına göre 2025 yılına dek 2,7 milyon kişinin işini kaybedeceği belirtiliyordu. Paylaşılan verilerin normal iş kaybı oranları, yeşil enerji yatırımlarının yarattığı istihdam ve temiz hava, su, daha az riskli doğal afetlerin getireceği yararlarının tamamen göz ardı ederek hazırlandığını hatırlatmakta fayda var.

Bunlara ek olarak beton, demir ve çeliğin arasında bulunduğu birkaç enerjiyle yakından ilişkili sektörde düşüş görülmesini de Anlaşma’dan çekilme sebepleri arasında olduğunu belirten Trump’ın yenilenebilir kaynaklardan enerji üretiminin giderek ucuzlamasını ve 2015 yılında yeni kurulan enerji gücünün %64'ünün yenilenebilir enerjiden geldiğini görmezden geliyor.

Geçtiğimiz yıl başkanlık yarışı sırasında Anlaşma'dan çekilmeyi taahhütlerinin merkezinde yer veren Trump, Anlaşmadan geri çekilme kararını açıkladığı basın toplantısında ayrıca “Hedefleri tekrar müzakere edip anlaşma sağlarsak çok iyi ama olmazsa olmaz değil” dedi. Trump’ın ‘’Paris’i değil Pittsburgh’u temsil etmek üzere seçildim’’ sözü üzerine, Pittsburgh Belediye Başkanı Bill Peduto, Twitter üzerinden Pittsburgh’un ezici bir şekilde Clinton’dan yana oy kullandığını, Paris Anlaşması’nın ilkelerine bağlı kalacaklarını ve sera gazı hedefleri doğrultusunda aksiyon almaya devam edeceklerini duyurdu.

Açıklamayı takiben dünya liderlerinden kararı onaylamayan yazılı ve görüntülü açıklamalar yapıldı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron daha az kapsamlı bir anlaşmayı kabul etmeyeceğini, Amerikan halkına güvendiğini ve iklim değişikliğiyle ilgili çalışan bilim insanlarını problem yaşamaları durumunda Fransa'ya gelip çalışmaları için davet etti. İtalya ve Almanya, Fransa'nın açıklamasına katıldığını ve tekrar müzakereye izin verilmeyeceğini söyledi. Şansölye Merkel Trump'ın kararından dolayı hayal kırıklığına uğradığını ancak “Dünya'yı kurtarmak” için sıkı çalışmaya devam edeceğini ekledi.

Trump'ın Anlaşma'yı kötü müzakereyle çaresizlikten imzalamak ile suçladığı Obama yönetiminden cevap gecikmedi. Obama, “Trump hükümetinin geleceği reddeden birkaç ülke (Nikaragua ve Suriye) arasına katılmasını görmek çok üzücü ancak eyalet, şehir ve özel sektörün iklim değişikliği ile mücadele çalışmalarını hızlandırıp liderliği federal hükümetten almasını ve dünyayı korumaya yardım edecek gelecek jenerasyonlara adalet getireceğini umuyorum” dedi.

Bir diğer önemli gelişmeyse özel sektörde görüldü. Trump’ın yönetimine aynı zamanda danışmanlık veren Tesla CEO'su Elon Musk, Paris'ten ayrılma kararı üzerine başkanlık danışma meclisinden ayrılacağını duyurdu. General Electric baş yöneticisi Jeff Immelts ise İklim değişikliğinin bir gerçek olduğunu ve endüstrinin hükümetten bağımsız hareket etmesinin gerekliliğinin altını çizdi.

ABD’nin Anlaşma'dan normal yollarla çıkılması durumunda sürecin dört yıl sürmesi bekleniyor ancak ABD yönetimi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)‘den çekilerek bu süreci daha hızlandırabilir.

SHARE: READ MORE

2 June

Doğal afet ve iç çatışma kaynaklı göçler artmaya devam ediyor

2016’da 31,1 milyon insan savaş, şiddet ve doğal afetler nedeniyle “yer değiştirmek” zorunda kaldı. Bu, her saniyede bir insanın yaşadığı bölgeden kaçmak zorunda kalmasına karşılık geliyor.

2016 sonu itibarıyla Suriye’deki 22 milyon insanın yarısından fazlası son altı yıldır süren şiddetten kaçarak ülkelerini veya yaşadıkları yerleri terk etti. IDMC’nin (Ülke İçi Yer Değiştirme İzleme Merkezi) hazırladığı “Ülke İçi Yer Değiştirme Küresel Raporu” (GRID), bu yıl, ülke içi ve dışı göç arasındaki bağlantıya odaklanıyor. Rapor, insanların kendi ülkeleri içerisinde kaçarak güvenli bir yer bulamadıklarını ve sonuç olarak iltica ve daha iyi bir hayat arayışı için ülke dışına tehlikeli yolculuklar yapmak zorunda kaldıklarını gösteriyor. Geri dönen sığınmacılar ve göçmenler, geride bırakmaya çalıştıkları koşullarla yeniden karşılaşıyor ve bu durum ülke içinde göç eden insan sayısında artışa neden oluyor. 



2016 yılında yer değiştiren ve 2015 yılında iltica eden insan sayısı

Şiddetin yanı sıra, pek çok insan altyapı ve enerji ile ilgili proje ve yatırımlar nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalıyor. Altyapı ve enerji projelerinin bazılarında fayda sağlarken, önemli kısmında göçe ciddi bir şekilde etki yaratıldığı unutulmamalı. Kentsel dönüşüm projeleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. Şehir planı üzerinde değişiklik yapmayı hedefleyen bu projeler, ne yazık ki sosyolojik etki değerlendirmesini göz ardı ediyor. Sosyolojik çevrelerini kaybeden insanlar, yerlerinden edilerek aşina olmadıkları bölgelerde yaşamaya zorlanıyor ya da bölgenin kültürel dönüşümü lokal insanların alanlarını kaybetmelerine, kendi çevrelerine yabancı kalmalarına neden oluyor.

Bu sene, GRID dikkatleri ülke içi gerçekleşen göçler üzerine çekiyor. Şiddet ve savaşlar nedeniyle düşük gelirli ülkelerdeki göç etmek zorunda kalan insanların sayısı gittikçe artıyor. İklim değişikliğiyle birlikte daha yıkıcı hale gelen doğal afetler ve bu afetlerin toplumsal yapıyı tamamen etkilemesi, ülke içi göçlerin en büyük sebepleri arasında görülüyor. Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan rapor doğrultusunda iklim değişikliğinin terör eylemlerinin sayısını artıracağı ve Boko Haram ve IŞİD gibi terör organizasyonlarının yeni üye alımlarını güçlendireceği ön görülüyor.

Terörist grupların iklim değişikliği sebebiyle daha sık görülecek doğal afetleri ve su ve yiyecek kıtlıklarını fırsat olarak değerlendirip, örgütlenme, eylem gerçekleştirme ve sivil toplumu kontrol etme konusunda daha başarılı olacağı düşünülüyor. Raporun yazarlarından biri olan Lukas Rüttinger, terörist grupların su gibi doğal kaynaklara erişimi kontrol altına alarak yaşanan kıtlıkları daha da kötü seviyelere ittiğini belirtiyor. Kaynakların daha kıt hale gelmesi ile bu kaynaklara ihtiyacı olan insanlar hayatlarının devamı için başka kaynaklara yönelme ihtiyacı duyuyorlar ve bu da terörist gruplara katılımın artmasına sebep oluyor.

Çad Gölü etrafında yaşananlar bu konuda önemli bir örnek. Yiyecek ve su kıtlıklarının sıkça görüldüğü ve kuraklığın etkili olduğu göl ve etrafında yer alan bölge, devletlerin zayıflığı dolayısıyla ekonomik anlamda çökme noktasında. Boko Haram'ın en güçlü olduğu bu bölgede nüfusun %72'si yoksulluk sınırı içinde yaşarken %50'sinde ise yetersiz beslenme görülüyor.

Altı yıldır devam eden Suriye iç savaşında IŞİD barajların kontrolünü ele geçirerek ülke tarihinde görülen en uzun ve en etkili kuraklığı kendi lehine etkin bir şekilde kullanıyor. 2015'te Ramadi Barajının kapaklarını kapatarak akıntının aşağılarında kalan rejim yanlılarına saldırılarını daha kolay hale getiren IŞİD, Rakka'da barajları toprakları su altında bırakmak için kullanarak bölgedeki yerel halkı göçe zorladı.

Birleşmiş Milletler, Mart ayında Çad Gölü kriziyle ilgili bir karara varırken bölgedeki iklim ve güvenlik sorunlarının “birbirine bağlılığını” vurguladı. İklim değişikliği ve değişen diğer ekolojik faktörler bölge istikrarı üzerinde etkili olan olumsuz faktörler arasında yer alıyor.

Söz konusu durum, Sendai Çerçevesi Afet Risk Azaltımı, Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini de direkt olarak ilgilendiriyor.

Tüm bu sorunlar, bir değişim modelini de beraberinde getiriyor. Yer değiştirmenin birbiri içine geçmiş nedenlerini ve temel etmenlerini anlamak için acil ihtiyaçları karşılamaya odaklanmak ve kurumsal direktiflerin ürettiği çözümler sağlamaktansa, hassasiyeti azaltmak ve yer değiştirmenin uzun dönemli etkilerini hafifletmek üzerine kurulu bir bakış açısına geçilmesi gerekiyor. Bu değişim gerçekleştirilmedikçe, ülkeler ekonomik ve sosyal etkileri azaltmaya çalışmakla mücadele etmeye devam edecek ve göçten etkilenen insanların sayısı tüm dünyada artışı sürecektir.

SHARE: READ MORE

2 June

B Corp’lar Bir Araya Geliyor

Avrupa B Corp topluluğu 20-22 Haziran tarihlerinde Portekiz'in Cascais şehrinde bir araya geliyor. Deneyimlerin ve hikayelerin paylaşılıp, hedef ve değerler doğrultusunda alınacak aksiyonların konuşulacağı buluşmada daha iyi ve değer yaratan bir iş dünyası için paylaşımlar yapılacak. S360 olarak bizim de katılacağımız buluşma, Patagonia, DanoneWave, Ecover ve Triodos Bank gibi şirketleri buluşturacak.

Portekiz’deki buluşmanın yanı sıra topluluktan dikkat çeken bir diğer gelişme de Finlandiya merkezli Helsinki Capital Partners’ın B Corp olması oldu. Yatırım şirketi olan Helsinki Capital Partners Finlandiya’nın ilk B Corp’u olmanın yanı sıra, varlık yönetimi şirketi olarak sorumlu bir iş modeli benimsemesiyle, sosyal ve çevresel etkilerine dikkat eden şirketlerin yatırım çekmesini sağlamak bakımından ön plana çıkıyor. Şirketin işlettiği üç fonu bulunuyor ve dört ortak grubuna hizmet veriyor: özel yatırımcılar, kurumlar, profesyonel atletler ve sanatçılar. HCP, çalışanların maddi riske girdiği aktif ve sorumlu portföy yönetimine inanıyor ve yenilikçi projeleri ile modern, değişim arayan bir varlık yöneticisi. Şirketin kurulmasının arkasındaki temelse şeffaf ve dürüst bir varlık yöneticisi olmak ve varlıkların sürdürülebilir yönetimini sağlamak.



Helsinki Capital Partners (HCP) CEO'su Tommi Kemppainen “Şirketimizin 10. yıl dönümünde B Corp sertifikasyonunu alabilmemiz doğru yolda ilerlediğimizin en büyük göstergesidir.” Diyerek B Corp olmanın önemini “Çoğu insanın çürümüş olarak düşündüğü bir sektörde iş yapıyoruz ve insanların güvenini kazanmak hiç kolay değil. Ancak yeni bir B Corp olarak finans sektörünü ve iş ilişkisi içerisinde olduğumuz özel sektörü yeniden tanımlamamıza yardımcı olacak araçlarımız olacak.” şeklinde ifade etti.

Portekiz’de gerçekleşecek toplantının detaylı programına buradan ulaşabilirsiniz. 

SHARE: READ MORE

22 May

Dünyayı petrol değil, veri yönetiyor

Bir yüzyıl kadar önce, dünyaya yön veren ve rekabette öne çıkan emtia petroldü. Şimdiyse rekabette avantaj yaratan ve şirketlerin finansal başarısını etkileyen faktör veri olarak ön plana çıkıyor. Google, Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft'un arasında bulunduğu veri devlerinin yön verdiği sektör artık tüm diğer sektörlere yön veriyor. Bu 5 şirket günümüzde en değerli şirketler listesinin başında yer alıyor. Örneğin 2017'nin ilk çeyreğinde toplam net ciroları 25 milyar $‘dan fazla olan bu 5 şirketten biri olan Amazon ABD'de online harcanan her bir doların yarısını kapıyor. Geçtiğimiz yıl dijital reklam sektöründe görülen gelir artışının tamamıysa Google ve Facebook'tan kaydedildi. Bugün artık Google arama motoru, Amazon’un sunduğu gün içerisinde ürün ulaştırma servisi ve Facebook haberleri olmadan yaşamak isteyen insan neredeyse yok.

Teknoloji devleri tarafından kontrol edilen bu veri miktarıysa onlara gözle görülür bir güç sağlıyor. Peki ya ne değişti?

Akıllı telefon ve internetin günlük hayatımızın merkezine yerleşmesi saklanan ve paylaşılan veri miktarını daha bol, yaygın ve değerli hale getirdi. İster koşuya çıkın ister trafikte olun veya televizyon izleyin, yaptığınız herhangi bir eylem dijital bir iz bırakıyor ve ham veri miktarını arttırıyor. Saatlerden arabalara, akıllı ev sistemlerinden ulaştırma alanındaki yeniliklere internete bağlanan cihaz sayısındaki artış veri hacmini etkiliyor. Örneğin şoförsüz araçlar kullanıldıkları her saniyede 100 gigabayt data üretecek. Buna ek olarak, makina öğrenimi gibi yapay zeka teknikleri geliştiren General Electric ve Siemens gibi  devler artık kendilerini klasik tanımlamaların dışında veri şirketleri olarak tanımlıyorlar.

Verinin böylesi bir hız ve büyüklükle artması rekabetin doğasını etkiliyor. Teknoloji devleri hali hazırda network etkilerinden yararlanmaya başladı: Facebook'a kaydolan insan sayısının artması, o insanların diğer iletişim ve paylaşım ağlarına da daha kolay erişmesini sağlıyor. Kazançlı ve hızlı büyüyen yeni bir sektördeki emtianın akışında, eksik rekabete bağlı olarak meydana gelebilecek kayıpların önüne geçmek noktasında antitröst politikaları devreye giriyor ve hızlı akışın sebep olduğu kontrolsüzlüğün önüne geçilmesi hedefleniyor. Fakat rekabet konusunda petrol çağından kalan düşünme şekilleri ve politikaların içinde bulunduğumuz data ekonomisi çağında işlemesi pek mümkün görünmüyor.




Toplanan veri miktarının artması bir firmanın ürünlerini kullanıcılara göre geliştirmesini sağlıyor. Daha çok veri, daha kullanıcı dostu ürünler demekken bu ürünler daha fazla veri üretiyor. Örneğin, Tesla şoförsüz arabalarından sürekli ve yüksek miktarda veri topluyor. Bu veri arabaların daha etkin ve kullanıcının ihtiyacına yönelik hareket etmesini sağlıyor. Satışa başladığı yılın ilk çeyreğinde sadece 25.000 araba satan Tesla'yı, yine aynı sürede 2.3 milyondan fazla araç satışı gerçekleştiren General Motors'tan daha değerli bir şirket yapan  ürettiği veriler. Böylece sahip olunan datanın fazlalığının şirketleri koruyabildiğini görüyoruz. Dataya olan erişim de şirketleri rakiplerinden koruyan başka bir faktör. Google insanların ne aradığını, Facebook kullanıcılarının ne paylaştığını ve Amazon üzerinden neler satın aldıklarını görebiliyor. Bu veri, şirketlerin müşterilerin memnuniyetini arttıracak yeni çalışmalara odaklanabilmesinin yanı sıra yeni pazarlara ve müşterilere uygun ürünler geliştirmelerini sağlayarak daha ötesine erişimini arttırıyor. Çoğu uzman Facebook'un 2014'te WhatsApp'ı 22 milyar dolara satın almasını potansiyel rakibi elemek olarak görüyor.

Verinin rekabette bu kadar ön plana çıkması ve şirketlerin finansal karlılıkları düşünüldüğünde bugünün özel sektör şirketlerini başarılı kılan yeni emtianın petrol değil veri olduğu çok açık. 

SHARE: READ MORE

22 May

How2Recycle Etiket Programı Kuzey Amerika’da başlıyor

Toplam cirosu 72 milyar doların üzerinde sekiz küresel marka, How2Recycle etiket programını hayata geçirdiklerini açıkladı. Walmart Sustainability Milestone Zirvesi sırasında açıklanan program kapsamında tüketicilerin ürün ambalajlarını nasıl doğru bir şekilde geri dönüştürebileceği konusunda eğitilmesi amaçlanıyor.

How2Recycle etiketleri, tüketicilere satın aldıkları ürünün geri dönüşüm talimatlarını açık bir şekilde gösterecek. Etiketleme oyuncaklardan bebek ürünlerine evcil hayvan yemlerinden meşrubatlara kadar geniş ürün yelpazesinde uygulanacak.



Programa, Kuzey Amerika'da toplam yıllık satış geliri 295 milyar dolar olan 60'ın üzerinde marka katılıyor. Bu da binlerce ürün etiketinde geri dönüştürme talimatları ekleneceği anlamına geliyor. Programa katılan son şirketler arasında Campbell Soup Company, Henkel, Ocean Spray Cranberries, Nestlé Waters Kuzey Amerika, PepsiCo, RB ve Unilever gibi şirketler yer alıyor.

Walmart, 2016 yılında kendi ürün ambalajlarında How2Recycle etiketini kullanmaya başladı ve mağazalarında yer almak isteyen diğer markaları bu yönde inisiyatif almaya çağırdı. Hareket perakende ürün endüstrisinde geniş bir kitleye ulaştı ve diğer sektör markalarına da ilham kaynağı oldu.

Unilever Kuzey Amerika Sürdürülebilir Ticaret ve İletişim Başkan Yardımcısı Jonathan Atwood, How2Recycle programını ambalaj geri dönüşümünü tüketiciler için daha kolay hale getirmek önemli bir eğitim girişimi olarak tanımladı ve programa katılımları nedeniyle heyecanlı olduğunu belirtti.

How2Recycle Sürdürülebilir Ambalaj Koalisyonu'nun lideri Kelly Cramer, How2Recycle etiketi geri dönüşüm talimatı taşıyan etiketlerin, tüketicilerin daha fazla ve doğru şekilde geri dönüşüm yapabilmelerine yardımcı olmak adına önemini vurguladı. Cramer’a göre sürdürülebilirlik konusunda gösterdikleri liderlik sayesinde gelecekte daha fazla atık geri dönüştürülecek.

Nestlé Waters Kuzey Amerika Sürdürülebilirlik Sorumlusu Nelson Switzer ise, tüketicilere satılan plastik şişeleri geri dönüştürmeyi bir öncelik olarak gördüklerini; bunu başaramadıkları durumlarda plastiklerin çöplüklerde, doğal alanlarda ve okyanuslarda birikmesi anlamına geldiğini söyledi. Bu sorunu çözmek için sorumlulukları bulunduğunu belirten Switzer, ambalajlı ürünler üreten herkesi toprağımı, su kaynaklarını ve okyanusları korumak için How2Recycle'ın geliştirdiği stratejileri izlemeye çağırdı.

SHARE: READ MORE

22 May

Bonn'dan gelişmeler

Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren Paris Anlaşması'nın ardından iklim müzakerecileri Paris vizyonunu hayata geçirebilmek için geçtiğimiz hafta Bonn'da toplandı. 8-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen İklim Değişikliği Konferansı’nda bugüne kadar öne çıkanları sizin için derledik.

2020'ye kadar mücadeleye hızlanarak devam etmek

Ülkeleri 2020 yılına kadar yoğun bir iklim gündemi bekliyor. 2018 yılında kaydettikleri ilerlemeyi paylaşmak ve yeni fırsatları belirlemek üzere Kolaylaştırıcı Diyalog (Facilitative Dialogue) etkinliğinde bir araya gelecekler. Bunun yanı sıra Ulusal Katkı Niyet Beyanları’nı (NDC) 2020 yılında güncelleyecekler. Kolaylaştırıcı Diyalog etkinliğini, tek bir etkinlikten ziyade yıl boyunca sürecek ve şehir yönetimleriyle özel sektör gibi hükümet dışında kalan paydaşların da katılabileceği bir kurguda gerçekleştirmek yönünde fikir birliği artıyor.

Konferans sırasında iklim müzakerecileri emisyonların azaltılması ve adaptasyon planlarının oluşturulması gibi ulusal iklim planları dahilinde olan iklim değişikliği ile mücadele konularında kapasitenin arttırılması ve planların daha etkin olması konusunda sunumlar gerçekleşiyor. Buna ek olarak müzakereciler, UNFCCC (United Nations Framework Convention of Climate Change) müzakerelerinde toplumsal cinsiyet dengesinin teşvik edilmesi ve iklim değişikliği ile mücadele planlarının cinsiyete duyarlı hale getirilmesiyle ilgili bir oturum düzenlediler.

İklim eylemleri konusunda bilgi ve tecrübe paylaşımı

Ülkeler, Konferansın başlangıcından itibaren gerçekleştirdikleri ilerlemeler ve alınan dersler konusunda diğer ülkelerle paylaşımda bulundular. Konferansın ilk günlerinde arasında ABD, Kanada, Rusya ve Fransa’nın da bulunduğu gelişmiş ülkelere yönelik çok taraflı bir değerlendirme yapıldı. İçinde Hindistan ve Endonezya gibi gelişmekte olan ülkeler bulunduğu grup içinse iklim mücadelesinde gelişmelerin kolayca paylaşılmasını sağlayacak bir workshop düzenlendi.



Trump erteledi

Özel sektörün ve önde gelen küresel yatırımcıların yaptığı çağrılara Çin Başkanı Xi Jinping ve Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi politikacılardan gelen destekle Beyaz Saray, Paris Anlaşması ile ilgili alacakları kararı Konferans sonrasına erteleme kararı aldı. Geçtiğimiz yıl Konferans'a 44 delege ile katılan ABD, bu yıl sadece 7 delege gönderdi. Trump'ın seçim vaatlerinden biri olan Paris Anlaşması'ndan çekilmeyi yerel ve küresel baskılar sonrası yeniden gözden geçireceği ve Anlaşma'da kalması umuluyor.

Arktik milletleri Paris'in önemini vurguladı

Kanada, Finlandiya ve İzlanda gibi Arktik etrafındaki ülkelerden oluşan Arktik Konseyi, Alaska'da gerçekleşen iklim değişikliğinin risklerini konu alan Arktik Konseyi Bakanlık Zirvesi sonrasında acil küresel eylem planlarının yapılması gerektiğini ve Paris Anlaşmasının bu konudaki önemini vurgulamıştı. Zirve’yle birlikte ABD Genel Sekreteri Rex Tillerson ABD'nin iklim politikalarını gözden geçireceğini belirtti. Konsey başkanlığı ABD'den Finlandiya'ya geçti ve Fin bakanlık çevre koruma, bağlanabilirlik, meteorolojik işbirlikteliği ve eğitim konularını önceliklendirecek.

Ulusal Katkı Beyanları için yeni araçlar

Ulusal Katkı Niyet Beyanları (NDC) Partnerliği, ülkelere ve diğer paydaşlara NDC'leri uygulamaya geçirmede kullanabilecekleri kaynak ve yardımları sağlayacak ilk online kaynak olan NDC Toolbox Navigator'un beta versiyonunu yayımladı. Bu kullanıcı-dostu kaynak, hükümet ve paydaşlara farklı sınıflarda 250 araç sunuyor.

Son olarak

Konferansa katılan ülkeler, Bonn’daki Konferansı sonuçlanmadan önce Paris Kural Kitabı'nın müzakere metninin taslağını oluşturmayı hedefliyor. Buna ulaşmak için müzakerecilerin şu ana kadar sürdürdükleri yapıcı tonu korumaları gerektiği gibi oluşturulacak Kural Kitabı da Paris’le alınan kararların daha hızlı uygulanmasını ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi hızlandıracak.

SHARE: READ MORE

22 May

Yeşil ekonomi 8,1 trilyon doları aştı

2017 Green Transition Scoreboard (GTS) “Deepening Green Finance” Raporuna göre, Donald Trump yönetiminin iklim, enerji ve çevre koruma alanlarında gerilemelere sebep olan politikalarına rağmen özel sektörde “yeşil” yatırımların toplam değeri 8,1 trilyon dolar seviyesini aştı.

Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, yaşam sistemleri (su, atık, geri dönüşüm, toplumsal yatırım, e-öğrenme ve fintek), yeşil inşaat ve kurumsal yeşil Ar-Ge yatırımları kategorilerini kapsayan özel sektör yeşil yatırımları hesaplanırken kamu yatırımları mümkün olduğunca kapsam dışında tutuluyor.



Yatırımların ulaştığı toplam değer, her yıl B Corp sertifikalı Ethical Markets Media CEO'su Dr. Hazel Henderson'ın liderliğindeki uzman kadro ve danışma kurulu tarafından takip ediliyor. Henderson, yeşil ekonominin, herkesin tahminlerinden daha hızlı büyüdüğünü ve yeşil ekonomiye geçiş sürecindeki iyi haberlerin, halen fosil kaynaklarla ilgili yayın yapan ana akım medyada yeterince ele alınmadığını belirtiyor.

Şirketlerde görülen büyük değişimler, şehir ve eyaletlerin iklim değişikliğiyle küresel mücadelede liderliği alması, UNEP'in geleneksel finansal piyasaları başarıyla sürdürülebilirliğe yönlendirmesi ve Ulusal Katkı Niyet Beyanları (INDC) ile yeşil alternatiflere olan geçişin hızlanması gibi daha “yukarıdan” gelen etkiler ile artıyor. Tam dönüşüm için gerekli olan etkinin devamı aşağıdan, Silikon Vadisi'ndeki Fintech100'ün yükselişi, crowdfunding (kitle fonlaması), eşler arası (peer-to-peer) kredi sağlama ve SolarCoin gibi ödül para birimlerinin de dahil olduğu inovatif ürünlerle geldiği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

12 May

WFE yeni sürdürülebilirlik anketini yayımladı

Bünyesinde 200’ün üzerinde piyasa altyapı sağlayıcısı bulunan Dünya Borsalar Federasyonu (WFE) çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularında gösterdiği katılımın niteliğini ve bu katılımın zamana bağlı olarak değişimini gözlemlemek amacıyla sürdürülebilirlik anketini yayımladı. Anketin üçüncü yılında, WFE üyelerinin yeşil tahvil ve sürdürülebilirlik endeksleri gibi ürünlerle ÇSY konularındaki girişimlerini her geçen gün arttırdığı görülüyor.

Ankette ön plana çıkanlar bazı noktalar şu şekilde:

·      Anket katılımcılarının yaklaşık %90'ı sürdürülebilirlik programlarına sahip olduklarını, %67'si endekslerde yer alan şirketlerin ÇSY bildirimlerinin en popüler inisiyatifleri olduğunu belirtti. Geçtiğimiz yıl bu konudaki birincilik, bu yıl altıncı sırada yer alan ihraççı/yatırımcı eğitimi seçeneğindeydi.

·      Önceki anket sonuçlarına benzer şekilde, sürdürülebilirlik endeksleri %42 ile borsaların en yaygın şekilde sunduğu ÇSY ürünü olarak yer aldı. Yeşil tahvillerin %17 seviyesinde olduğu gözlenirken, geçen yıla oranla belirgin bir artış kaydedildi.

·      Borsaların %75'i küresel ÇSY standartlarının geliştirilmesinin mümkün olduğu yönünde görüş belirtirken, katılımcıların bir kısmı bölgesel farklılıkların küresel standartların uygulanabilirliği konusunda zorluklara sebep olabileceğini söyledi.

Rapor hakkında detaylı bilgiye ve anket sonuçlarının tamamına bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

12 May

217 küresel yatırımcıdan hükümetlere Paris Anlaşması mesajı

15 trilyon dolarlık varlığı temsil eden 217 küresel yatırımcı, G7 ve G20 ülkelerinin liderlerini iklim değişikliğine karşı daha etkili mücadele ve Paris Anlaşması'nı tamamen yürürlüğe sokulması konusunda çağrıda bulundu. Yayımlanan mektupta yatırımcılar, iklim değişikliği mücadelesinin uzun vadeli yatırımlarının güvencesi olduğunu üzerinde duruyor. Mektupta, liderlerin Ulusal Katkı Niyet Beyanları (INDCs) doğrultusunda politikaların uygulamaya geçirilmesine olan ihtiyaç vurgulanıyor.

Etkin iklim politika mekanizmalarının yürürlüğe konması ve sonuçların sürekli olarak gözlenmesi, yatırımcıların daha bilgili ve isabetli yatırım kararları almasında yardımcı oluyor. Bu kararların, ilgili mekanizmaların ulusal taahhüt ve önceliklerini gerçekleştirilmesine daha fazla destek olacağı belirtiliyor.

Almanya'nın başkanlığında yürütülecek G20 Zirvesinde iklim değişikliği, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği gibi konuların öncelikli olarak yer verilmesini isteyen yatırımcılar, Zirve'nin “erişilebilir, güvenli, ekonomik anlamda verimli ve sera gazı-nötr bir enerji arzı” hedefini desteklediklerini belirtiyor.



Yatırımcılar son olarak, iklimle ilgili finansal etkilerin fiyatlandırılması için gerekli olan değişiklikler ve daha güçlü, esnek bir finansal sistem için gerekli olan sermaye akımlarını harekete geçirme konusunda hükümetlerle çalışmakta istekli ve hazır olduklarını eklediler.

Tüm bunları akılda tutarak, G20 Zirvesinden;

·      Paris Anlaşması’nın desteklenmesi ve tam uygulamaya geçilmesi, INDC’lerin uygulanması ve Anlaşma’nın hedeflerine ulaşmak için 2050’ye yönelik planlarının yapılması;

·      İklimle ilgili politikaları birbirleriyle uyumlu hale getirerek düşük karbon ekonomisine geçiş doğrultusunda yatırımların yapılması, fosil yakıt desteklerinin feshedilmesi ve karbon fiyatlandırmasının hayata geçirilmesi;

·      Finansal İstikrar Kurulu – İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu’nun önerileri gibi iklimle ilgili finansal raporlama çerçevelerini uygulanması talep ediliyor.

Mesajın orijinaline bağlantıdan erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

12 May

Dünya Borsalar Federasyonu Siber Esneklik Standardı yayımladı

Dünya Borsalar Federasyonu (WFE), üyelerinin siber tehlikelere yönelik önlemlerini arttırmak ve saldırılar sonrası sistemlerin daha dirençli hale gelmesini sağlamak için kullanıma hazır bir dizi standart yayınladı. Çalışma, aynı zamanda üyelerin işbirliği yapabilmesini sağlayacak ortak standartlar belirlenmesini amaçlıyor.

Standartlar sekiz temel konuya vurgu yapıyor:

Strateji ve Çerçeve: Siber riskleri yönetmede kullanılacak yaklaşımlar, uygulamalar ve değerlendirmeler için etkin bir siber çerçeve düzenlenmiş olmalıdır.
Yönetişim: Kurumlarda, o kurumun her seviyesindeki birimini kapsayacak şekilde, siber esneklikle ilgili hesap verebilirlik, sorumluluk ve kurumsal kültüre dair uygulamalar gereklidir.
Risk Tanımlama: Mevcut risklerin takip edilmesinin yanı sıra oluşabilecek yeni riskleri azaltmak için iş süreç ve fonksiyonları düzenli olarak gözden geçirilmeli ve güncellenmelidir.
Koruma / Kontroller: Güvenlik kontrolleri, sistemleri ve süreçleri (davranışsal izleme dahil) gibi konularda siber koruma önlemlerinin sürekli olarak geliştirilmesi, piyasa yeniliklerine ayak uydurulması açısından önem taşıyor.
İzleme ve Tespit: Kuruluşun boyutu, piyasadaki yeri, risk toleransı ve siber saldırılara maruz kalma sıklığı ile orantılı olarak planlanmış güçlü ve etkili kontrol ve standartlar olmalıdır.
Yanıt ve İyileştirme: İyileştirme aşamasında koşulların değişebileceği göz önüne alınarak, kritik öneme sahip sistemlerin mümkün olan en kısa sürede tam kapasite çalışmaya geri döndürülebilmesini sağlayacak stratejiler belirlenmelidir. 
Bilgi Paylaşımı: WFE altında yer alan tüm kuruluşlar siber güvenlikle ilgili deneyimlerini, bilgilerini ve uzmanlıklarını proaktif bir şekilde diğer üyeler ile paylaşmayı ve WFE'nin GLEX (Siber Güvenlik Çalışma Grubu) gibi endüstri gruplarıyla işbirliği yapmayı hedeflemelidir.
Test, Durumsal Farkındalık, Öğrenme ve Gelişme: Alınan önlemlerin ve prosedürlerin tamamı değişen ve gelişen siber tehditlerle paralel olarak yenilenmelidir.
Standartla ilgili detaylı bilgiye bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

12 May

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Yeşil İklim Fonu ile akreditasyon sözleşmesi imzaladı

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Yeşil İklim Fonu’nun (GCF) iklim değişikliğiyle mücadele projelerinde en büyük uygulayıcı partner olacağını duyurdu. Bankanın Yeşil İklim Fonu ile imzaladığı anlaşma, EBRD'nin fondan pay alacak en büyük kuruluş haline getirirken anlaşma sayesinde bankanın etkin olduğu bölgelerde iklim değişikliğiyle mücadele ile ilgili daha fazla sayıda ortak proje hayata geçirilecek.

Akreditasyon Master Anlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte EBRD'nin daha önceden onaylanan ancak şimdiye kadar erişemediği Yeşil İklim Fonu kaynaklarına erişmesi için gerekli olan son adım atıldı. EBRD Başkanı Chakrabarti, “EBRD hem yeterli kaynaklardan hem de bilgi birikiminden yoksun olması nedeniyle iklim değişikliğiyle mücadelede hızlı ve etkili hareket edemeyen gelişmekte olan bölgelerde yeşil projeleri hayata geçirme konusunda çok donanımlı. Yeşil ajanda, kurumumuz içinde yüksek önceliğe sahip ve kullanabileceğimiz yeni fonlar iklim finansmanımızı milyonlarca insanın yararı doğrultusunda önemli ölçüde genişletmemizi sağlayacak" sözleriyle Yeşil İklim Fonu'nun EBRD’ye verdiği güvenoyunu sevinçle karşıladıklarını belirtti.

Geçtiğimiz haftalarda üç EBRD projesi için 240 milyon dolarlık fon GCF tarafından onaylandı ve tahsis edilen bu fonla beraber EBRD’nin yeşil projelerine toplamda 618 milyon dolar finanse edilmiş oldu. EBRD, hazırladığı projeler kapsamında Yeşil İklim Fonu finansmanını şu şekilde kullanacak:

·      EBRD, Mısır'da bir “Yenilenebilir Enerji Finansmanı Çerçevesi” için 350 milyon dolarlık bir yatırım yapmaya hazırlanıyor ve projenin 154,7 milyon dolarlık kısmı GCF'in imtiyazlı kredi ve teknik yardımıyla tamamlanacak. Hazırlanacak çerçeveyle Mısır’ın yüksek yenilenebilir enerji potansiyelinden faydalanarak ülkenin enerji güvenliği ve çeşitliliğini arttırmak hedefleniyor.


  ·      Tacikistan'da gerçekleştirilecek proje kapsamında Qairokkum hidroelektrik santralinin iklim direncinin yükseltilmesi hedefi için toplam 158 milyon dolar tutarında kredi sağlanıyor ve bu kredinin 50 milyon dolarlık kısmı GCF tarafından finanse edilecek. Proje, iklim değişikliği konusunda Tacikistan'ın en savunmasız bölgelerinden biri olan Sughd bölgesindeki 2,4 milyon kişinin enerji ihtiyacını güvence altına almayı hedefliyor.
·      Fas'ta tarımsal üretime fayda sağlaması planlanan “Saïss Su Koruma Projesi” ile su kaynaklarının daha sürdürülebilir kullanılması ve yeraltı sularının tükenmesinin önlenmesi planlanıyor. Proje için toplamda gerekli olacak 207 milyon doların, 32 milyon euroluk kısmı GCF finansmanı ile karşılanacak.

SHARE: READ MORE

5 May

Elektrikli araçların yükselişi yakında petrol talep artışını durdurabilir

Geçtiğimiz az New York’ta gerçekleştirilen Bloomberg New Energy Finance konferansında, küresel petrol devi Total baş ekonomisti Joel Couse, günümüzde %1 seviyesinde olan elektrikli araç satışlarının, 15 yıl içerisinde %30'a fırlayacağı tahminini paylaştı. Couse, bu durumda, küresel petrol talebindeki artışın duracağını ve hatta bir düşüşün görülmesinin bile oldukça muhtemel olduğunu ekledi. Couse’un yaptığı sürpriz tahmin, petrol şirketleri arasında elektrikli araçlarla ilgili şimdiye dek yapılmış en iddialı öngörüler arasında yerini aldı.

2020 yılında, yaklaşık 120 farklı elektrikli araç modelinin piyasada olması ve bu modellerin benzinli ve dizel modellerin bir noktada “demode” olarak görülmesine yol açacağı belirtiliyor. Buna ek olarak, günümüzdeki yüksek pil fiyatlarının her yıl yaklaşık %20 azalarak elektrikli araç satışlarını çok daha ekonomik hale getireceği düşünülüyor. Volkswagen 2025 yılında satışlarının %25'inin elektrikli araçlardan gelmesini beklerken Toyota ise 2050 itibariyle fosil yakıtlı araç satımını tamamen durdurmayı hedefliyor.



Elektrikli araçların yaygınlaşmasını önleyen en önemli faktörlerden biri şarj istasyonlarının sayısının yetersizliği. Bununla birlikte, bu konuda da önemli ilerlemeler kaydediliyor. Geçtiğimiz haftalarda Tesla, 2017 sonuna dek “Supercharger” şarj istasyonlarının sayısını iki katına çıkaracağını açıkladı. Hızlı şarj olanağı sağlayan istasyonlar, önümüzdeki yıllarda elektrikli araçlardaki menzil sorununu sınırlayarak özellikle uzun seyahatleri kolaylaştıracak.

Elektrikli araçların yakaladığı momentum, şimdiye kadar tahmin edilenin çok üzerinde olması muhtemel ve yakın dönemde tüm otomobil pazarının, “elektrikli araç devrimi”nden ciddi şekilde etkilenmesi bekleniyor.  

SHARE: READ MORE

5 May

Çalışan kadın için en iyi ve en kötü ülkeler

İş dünyasında cinsiyet eşitliğinde kaydedilen gelişmeleri ortaya koymayı hedefleyen The Economist dergisi “cam-tavan” (glass-ceiling index) endeksinin beşinci sayısını yayınladı. Endeks için kullanılan “cam-tavan” ifadesi, kadınların ve diğer dezavantajlı grupların iş hayatında karşılaştığı görünmeyen engelleri temsil ediyor. Yayınlanan endeks, yüksek eğitim, iş hayatına katılım oranı, maaş ve yönetim kadrosundaki temsil yüzdesi gibi verilerin bir araya getirilmesiyle elde edilirken, kadınların eşit muamele şansının küresel olarak karşılaştırılabilmesi için verileri tek bir ölçüte indirgiyor. Böylece her ülkenin aldığı skor on performans indikatörünün ağırlıklı ortalaması olarak yer alıyor.

OECD ülkelerinde 2005 yılında kadınların iş gücünde yer alma ortalaması %60 iken bu oran 10 yıl sonra sadece %3 artışla %63'e yükselebildi. Erkekler için bu oran her iki yılda da %80 olarak kaydedildi. Erkek çalışanların birbirine uyguladığı pozitif ayrımcılık ve terfi alan kadınların sayısının az olması sonucunda daha dolgun maaşlı ve daha yüksek statülü işlerde kadınların temsil edilmesi oranı sadece %15. Bunun yanı sıra kadınlar erkeklerden ortalama %15 daha az kazanmaya devam ediyor ve ücret eşitsizliği kendini gösteriyor.



Endekste İzlanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya yer alarak, geçen yıl olduğu gibi ilk dörtteki yerini koruyor. Söz konusu İskandinav ülkelerinde kadınların üniversiteyi bitirme ve iş gücünde yer alma oranları erkeklerle kıyaslandığında daha yüksek oranları buluyor. OECD ülkelerinde kadınların yönetim kurullarına yer alma ortalaması %20 olurken, bu oran ilk 4 ülkede ortalamanın epey üzerinde %44 olarak gerçekleşiyor. Sadece özel sektörde değil, politik hayatta da İskandinav ülkelerinde kadınlar aktif olarak yer alıyorlar. Örneğin İzlanda seçimlerinde parlamentonun %48'ini kadınlar oluşturdu. Diğer ülkelerin parlamentolarında yer alan kadın sayısı ise küresel en yüksek ilk 10'un içinde yer alıyor.

Endeks'in sonunda Japonya, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor. Kadınlar bu ülkelerin parlamentolarında %15’lik bir oranla temsil edilirken, özel sektör yönetim kurullarında görülen temsiliyet çok daha düşük.

Türkiye verilerine bakıldığındaysa kadınların %35’inin işsiz olduğu ve iş aradığı, bunun yanı sıra sadece %16'sının üniversite diplomasına sahip olduğu görülüyor. 2015 verilerine göre kadınlar toplam sayıda 81 ile meclisin %15’ini oluşturuyor.

Endeksin hesaplanmasında kullanılan konulara ait interaktif görsellere ve ülkelerin sıralamalarına linkten ulaşabilirsiniz

 

SHARE: READ MORE

5 May

Sürdürülebilir Satın Alma için ilk küresel standart yayımlandı

Dört yıllık yoğun bir çalışma sürecinin ardından, Uluslararası Standartlar Teşkilatı (ISO) ilk küresel “Sürdürülebilir Satın Alma Standardı”nı (ISO 20400 Sustainable Procurement Standard) yayımladı. ISO 20400, sunduğu yeni yönergelerle şirketlerin tedarik zincirlerinde iş etiği ve sürdürülebilirlik konularında değerlendirebilmesini, dolayısıyla tedarikçi seçimlerinde ve satın alma kararlarında daha iyi seçimler yapabilmelerine katkı sağlayacak.

ISO 20400 ilk aşamada 38 katılımcı ve 14 gözlemci ülkede geçerli olacak. Bu 52 ülkenin dünya nüfusunun %65'ini, toplam GSYİH'nın %85'ini ve toplam karbon salımlarının %73'ünü temsil ettiği düşünülürse, kötü bir başlangıç yapılmadığı söylenilebilir.



ISO 20400'ün kötü tedarik zinciri yönetimi sonucu oluşabilecek finansal, çevresel ve itibar zararlarını engelleyeceği belirtiliyor. Standart, satın alma süreçlerinde tedarikçiler ile alımı yapan şirketlerin yakın bir şekilde çalışmasını gerektirecek. Tedarikçilerini daha yakından tanıyacak olan şirketler, alım isteklerinin gerçekçi olup olmadığını daha net görebilecek ve daha iyi ve etik uygulamalara sahip olan tedarikçileri daha rahat bir şekilde ayırt edebilecek.

Diğer çoğu ISO standardının aksine, ISO 20400’ün bir standarttan ziyade, bir rehber niteliği taşıyor. ISO 26000 Sosyal Sorumluluk Yönetim Sistemi temeli üzerine kurulan ISO 20400 hakkında daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

5 May

Danone CEO'su B Corp sertifikası peşinde

Nisan sonunda pay sahiplerinin gerçekleştirdiği Yıllık Genel Toplantı sırasında Danone CEO'su Emmanuel Faber şirketin daha önce yarattığı etkiyi ölçmek için işbirliği yaptığı B Lab ile olan ortaklığını güçlendirmek istediğini ve Danone için B Corp sertifikasına giden bir yol haritası çizmeyi hedeflediğini belirtti. Uluslararası şirketlerin B Corp sertifikasına sahip olmak üzere yaptığı ilk kamuoyu açıklaması olma özelliğini taşıyan bu açıklama aynı zamanda B Corp hareketinin özel sektörün devleri arasında da yaygınlaşmasının sinyali.

130'dan fazla ülkede faaliyet gösteren Fransız şirket Danone geçtiğimiz iki yıldan bu yana B Lab ve B Corp topluluğu ile yakından ilgileniyor. Birçok Danone alt markası hali hazırda B Corp sertifikasına sahip olmak için sertifikanın değerlendirme alanlarındaki etkisini ölçmeye odaklanmış durumda. B Lab'ın kurucu ortağı Andrew Kassoy “Danone'nin ulusaşırı şirketler arasındaki liderliği, özel sektörü "daha iyi” için bir güç olarak gören ve büyük şirketleri çözümün bir parçası olması gerektiğine inanan küresel B Corp hareketine ivme kazandıracak.“ şeklinde bir açıklama yaparak Danone'ye benzersiz ortaklığı için teşekkür etti.



Geçtiğimiz ay Danone, WhiteWave Foods Co.‘yu alarak ABD pazarında DanoneWave adıyla kamu yararına çalışan şirket statüsüne sahip bir şirket sahibi oldu. ABD'de şirketler anonim veya limited şirket  statüsü dışında kamu yararına çalışan şirket olarak da kurulabiliyorlar. Kamu yararına çalışan şirketler, hissedarlarının finansal çıkarlarının şirketin kamu, çevre ve yerel topluluklara getirdiği yararlarla dengelenerek yönetilmesini amaçlıyor. DanoneWave 6000 çalışanı ve 6 milyar Dolar cirosuyla bu kategoride ABD pazarında yer alan en büyük kamu yararına çalışan şirket olacak. Danone, önümüzdeki yıllarda B Lab ile daha yakından çalışarak DanoneWave'in 2020 itibariyle kamu yararına çalışan şirket statüsünün yanı sıra B Corp sertifikalı şirket olması üzerine çalışacaklarını açıkladı.

Danone aynı zamanda bir süredir B Lab bünyesinde kurulmuş olan Çok Uluslu Şirketler ve Halka Açık Piyasalar Danışma Konseyi (Multinational and Public Markets Advisory Council (MPMAC)) için önemli çalışmalar yapan proaktif bir partner. MPMAC, B Corp sertifikasyonunun büyük uluslararası şirketlere nasıl anlamlı bir şekilde uygulanabileceğini araştırıyor ve uluslararası şirketlerin misyonlarının ve yönetimlerinin pozitif etki için güncellenmesi için gerekli olan yasal araçlar üzerinde çalışıyor. Bu Konseyde yer alan devler arasında Unilever, Campbell’s, SASB, Deloitte ve Prudential gibi önemli şirketler yer alıyor.

SHARE: READ MORE

21 April

AB Enerji şirketlerinden kömüre son

Polonya ve Yunanistan haricinde tüm AB üye ülkelerindeki enerji şirketleri, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılması ve iklim değişikliği etkilerinin sınırlandırılması amacıyla yeni kömür santralleri yapmayacaklarına dair taahhüt verdiler. Buna göre, 2020 sonrasında AB sınırları içerisinde yeni kömür santralleri inşaa edilmeyecek. Brüksel'de gerçekleştirilen bu sürpriz anlaşma, Avrupa kıtasında açılan ilk kömür madeninin 442. yıldönümüne denk getirildi.

3.500 kurumu ve 200 milyar Euro’nun üzerinde değere sahip Avrupa Elektrik Endüstrisi Birliği Eurelectric’in Genel Sekreteri Ruby, 28 üye ülkeden 26'sının 2020 sonrası termik santrallere yatırım yapmayacağını ve bu doğrultuda Paris Anlaşması hedefleri ve 2050'de karbon nötrlük konusundaki isteklerini yinelediklerini belirtti.



Kömür yakın döneme dek gerek endüstriyel devrimin gerekse sendika geçmişinin merkezinde yer alarak Avrupa'nın hızlı kalkınmasına katkısıyla anılıyordu. Son yıllarda iklim değişikliğine en yüksek oranda sebep olduğuna dair farkındalığın artması ve diğer fosil yakıtlara oranla daha fazla karbon, sülfür ve nitrojen dioksit salımına sebep olarak her yıl binlerce ölüme sebep olması sebebiyle kömür yatırımlarından hızla uzaklaşılmaya başlandı.

Karara, üç ülke tepki gösterdi. Nükleer enerjiden, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecinde kömür santrallerinden destek alan Almanya, ilk etapta direnç göstermesine rağmen, ortak karara katıldı. Elektrik ihtiyacının %90'ını kömürden karşılayan Polonya ve 2020 sonrası yeni kömür santralleri planlayan Yunanistan ise anlaşmada yer almadı.

Tüm dünyada yeni inşa edilen kömür santrallerinin sayısı 2016 yılında üçte bir oranında azalırken, AB ve ABD kullanımdaki kömür kapasitesinin emekliye ayrılmasında liderlik gösterdi. Bununla birlikte, AB’nin, Paris Anlaşması doğrultusunda düşük karbonlu ekonomiye geçiş sürecinde 2030 öncesinde kömürden enerji üretimini tamamen terk etmesi ve geçişi hızlandırmak amacıyla salım ticaret sistemini geliştirmesi gerekiyor.

AB Emisyon Ticaret Sistemi'nin güncellenmesi ile ilgili daha önce yaptığımız habere buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

21 April

Taze Çıktı: Sera Gazı İstatistikleri!

Paris’te gerçekleşen İklim Zirvesi’nde iklim değişikliğiyle ortak mücadele kararına varılmasının ardından gündem yoğunluğunu korudu. Şimdiye dek sera gazı salımlarının %80'inden sorumlu olan 140 ülke Paris Anlaşması’nı onaylamasıyla içerisinde Almanya, Kanada ve Meksika'nın da bulunduğu bazı büyük ülkeler düşük karbon ekonomisine geçiş sürecinde uzun vadeli planlarını açıkladı. Bu eksende hükumetlerin politikalar ve emisyon azaltım planları hazırlayarak bunlara uygun hedefler koyması gerekiyor. Küresel salımlara bir bütün olarak bakmak, geçmişten günümüze nasıl değiştiğini trendlerle görmek büyük önem taşıyor.

WRI (World Resources Institute) bu amaçla İklim Data Bankasını en güncel küresel verilerle güncelledi ve interaktif bir harita oluşturdu. Harita, ülke ve ekonomi büyüklüğü kategorilerine göre en yüksek oranda sera gazı salımı yapanların son yıllarda sergilediği performansı görselleştiriyor.

·      En çok salım yapan ilk üç beklendiği üzere toplam emisyonların %50'sinden fazlasından sorumlu olmalarıyla Çin, ABD ve AB ülkelerinden oluşuyor ve listenin son 100’ünde yer alan ülkelerin salımların sadece %3,5'inden sorumlu oldukları görülüyor. İklim değişikliğiyle mücadelede yol kat ettirecek somut adımların en çok salım yapan ve küresel emisyonların %75'inden sorumlu olan ilk 10 ülkeden gelmesi gerekliliği açığa çıkıyor.

·      Geçtiğimiz 10 yıl boyunca emisyonlara en yüksek oranda katkıda bulunan sektör enerji sektörü oldu. 2013 verilerine göre enerji sektörü toplam salımın %72'sinden sorumlu. Sektörler kategorisinde Çin enerji sektörü %4 ile en büyük yükselişi gösterirken en büyük düşüş ise %34 ile Avustralya tarım sektöründe görüldü.

Aşağıda yer alan grafikte de farklı sektörlerin yıllar içinde değişen küresel emisyon değerleri yer alıyor.



·      2012 ve 2013 yılları arasında toplam sera gazı emisyonu 2.2 oranında artarken bu artışa en büyük katkı sağlayanlar %4.3 artışla Çin ve %1.4 artışla ABD oldu. Ancak enerji sektörü kaynaklı karbondioksit salımının en güncel 2014-2016 arası verilere baktığımızda küresel bir artış görülmemesi ülkelerin koydukları hedefleri gerçekleştirmeleri konusunda umut veriyor.

WRI İklim Data Bankası CAIT'e linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

21 April

Avrupa'da 2017'de öne çıkan sürdürülebilirlik trendleri

Sürdürülebilirlik, iletişim ve çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) alanlarında çalışan profesyonelleri bir araya getirecek Avrupa Sorumlu İş Zirvesi'nin 16.’sı bu yıl Londra'da düzenleniyor. Zirve'ye Unilever, BASF, IKEA ve ING gibi sektörlerinde önemli çalışmalarıyla bilinen şirketler katılacak. Zirve öncesi, Ethical Corps tarafından yayımlanacak olan “2017 Küresel Sorumlu İş Trendleri” (Responsible Business Trends) Raporu’nda, 2017 yılında Avrupa'da öne çıkan sürdürülebilirlik fırsatları, odak alan ve stratejileri ortaya konacak. 

Ethical Corps’un, rapor öncesinde, kurumsal sosyal sorumluluk ve sürdürülebilirlik alanlarında 1.000’in üzerinde paydaşının görüşlerini almak amacıyla düzenlediği anket sonuçlarına göre, aşağıdaki alanlar ön plana çıkacak:

Brexit Etkileri: Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği'nden ayrılma kararının sonrasında uzmanların konu hakkındaki görüşlerinin alınması için düzenlenen ankette katılımcıların büyük çoğunluğu “henüz bir şey söylemek için çok erken”, “etki etmeyecek” ve “göreceğiz” gibi çekimser cevaplar verirken, diğer kısmıysa duruma dair kırgınlık ve karamsarlık duyduklarını dile getirdi. Üzerinden henüz çok geçmemiş olmasına rağmen katılımcılar Brexit'in şimdiden yatırımlar üzerinde azımsanamayacak derece belirsizlik yarattığını, lüzumsuz iş yükü oluşturacağını ve sürdürülebilirlik kararları üzerinde negatif etkide bulunacağını belirtti. Brexit ve etkilerini anlatmak amacıyla uzmanlar en çok aşağıdaki 27 kelimeyi kullandı:



Sürdürülebilirlik, cironun üzerinde etkili: Anket katılımcılarının %56'sı sürdürülebilirlikle ilgili konuların cirolarına yüksek etkisi olduğunu, %24'üyse sürdürülebilirlik faaliyetlerinin ciroya etkileyip etkilemediğinden emin olamadığını belirtti. Emin olmayanların oranı önceki seneye göre %2 yükseldi. Buna göre, şirketlerin, sürdürülebilirliğin faaliyetlerine ekonomik yansımasını ölçme konusunda problem yaşadığı görülüyor. Sürdürülebilirliğin şirketler tarafından daha fazla dikkatli bir şekilde ele alınması için ciroya etkisinin doğru ve dikkatli ölçülmesi önem taşıyor.

Rekabet avantajı kaynağı olarak sürdürülebilirlik: Katılımcılar kendilerine yöneltilen “2017 yılında işinizde sizi en çok heyecanlandıran alan hangisidir?” sorusuna %21'le “bir rekabet avantajı kaynağı sürdürülebilirlik” yanıtı verdi. Bunu %15 ile sürdürülebilirlik kültürü ve %14 ile sürdürülebilir inovasyon takip etti.

Sürdürülebilirlik bütçelerinin daralması: Uzmanlardan sadece %25’lik bir kısım 2017'de sürdürülebilirlik bütçelerinin artacağını belirtti. %35 ise bütçelerinin aynı kalacağını söyledi.

Sürdürülebilirlik stratejisi: Şirketler yaptıkları işlerin ölçülebilir sosyal etkilerinin olduğunun giderek daha fazla farkına varıyor. Anket katılımcılarında, sosyal etki ölçümünün, şirketteki tüm departmanlar tarafından koordine edilmesi görüşünün hakim olduğu belirlendi. Katılımcıların %93'ü sürdürülebilirliğin olabildiğince yaygın bir şekilde tedarik zincirlerinde uygulanması gerektiğini söylüyor. Bunun nedeni olaraksa artan tedarik zinciri denetimleri ve tedarik zinciri aktivitelerinin marka değerine oluşturduğu riskler gösteriliyor.

SHARE: READ MORE

21 April

Küresel Hedefler 2017 Atlası

Dünya Bankası, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile ilgili trendleri ve uygulama zorluklarını analiz etmek ve ilerlemelere dair ölçümün nasıl yapılabileceğine dair konuları gündeme getirmek için harita, çizelge ve analizlerden oluşan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri 2017 Atlası’nı hazırladı. Atlas'ta ağırlıklı olarak Dünya Bankası'nın derlediği, 200 ülkenin karşılaştırılabilir küresel kalkınma verileri ve yaşam kalitesi istatistiklerinden oluşan 2017 Dünya Kalkınma Göstergeleri kullanılıyor.

SKH’lerin değindiği neredeyse tüm konulara dair analizler sunan Atlas, hedeflerin kapsamının herkesçe daha iyi anlaşılmasını amaçlıyor ve yoksulluk, açlık, sağlık, eğitim, toplumsal cinsiyet, su, enerji, şehirler, tüketim, iklim, okyanuslar, çevre, altyapı ve eşitsizlikler konularında ulusal ve bölgesel eğilimleri ve kaydedilen ilerlemeleri yansıtmayı hedefliyor. Bunun için kurulan interaktif grafik üzerinden ülkelerin ve bölgelerin SKH’ler bazında gelişim trendleri takip edilebiliyor.



Örneğin site üzerinden indirilebilen bu grafik yoksulluk konusunda Türkiye’nin performansını bölgesel kıyaslamalara göre ortaya koyuyor.

Atlas'ta geçtiğimiz yıllarda yaşanan bazı önemli gelişmelere dair de genel hatlar çiziliyor.  

·       1990 ile 2013 yılları arasında yaklaşık bir milyar insan aşırı yoksulluktan kurtuldu. Aşırı yoksulluğun ve açlığın tamamen ortadan kaldırılması bir hayal olmaktan çıkıp ulaşılması muhtemel bir hedef olarak görülmeye başlansa da bunun için hem sürdürülebilir büyümenin sağlanması hem de eşitsizliğin azalması gerekiyor. Bunun yanı sıra bu iki koşulun tamamen sağlanmasına engel olmaya devam edecek en büyük problemlerden bir diğeriyse toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak öne çıkıyor.

·       1990 yılından bu yana gıda kaybında görülen artışa rağmen yetersiz beslenen insan sayısı yarı yarıya azalma gösterdi. İçme suyuna erişimi olan insan sayısı ise artış gösterirken sanitasyona, sağlık hizmetlerine ve eğitime erişim aynı ivmeyle gerçekleşmiyor.

·       Küresel anlamda ekonomik büyümenin çevresel maliyeti epey büyük oldu ve olmaya da devam ediyor. Su ve karasal ekosistemlerde görülen kümülatif ekolojik hasar tarihte görülen en yüksek seviyesine ulaşıyor. Ancak umut veren gelişmeler de gözlemleniyor. Örneğin sera gazı emisyonları rekor düzeylere ulaşmışken, yenilebilir enerji kapasitesi de rekor seviyede.

·       Fiziksel altyapı dünya genelinde gelişmeye devam ediyor, ancak insan nüfusundaki artış hızı, fiziksel altyapı artış hızından daha yavaş kaldığı için hala kentsel ve kırsal alanlarda yol gibi temel altyapılara erişime zorluklar devam ediyor, özellikle de Sahra Altı Afrika'da.

·       Kurumsal altyapı, daha güvenilir hükümet bütçeleri ve finansal krizden kurtulan doğrudan yabancı yatırımlarla ile kalkınmaya devam ediyor. Ancak kalkınma yardımları henüz hedeflenen seviyelerin üstüne çıkamıyor.

Atlas'ın, ülkelerin gelişimlerini grafiklerle tüm SKH alanlarına atıflarla gözlemleyebileceğiniz interaktif ve Rapor versiyonlarına Dünya Bankası sitesi üzerinden erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

13 April

Shenzhen ve Lüksemburg Borsaları yeni yeşil tahvil endeks serisi için anlaştı.

Pekin'deki Central University of Finance and Economics (CUFE) altında yer alan Uluslararası Yeşil Finans Enstitüsü (IIGF) ile Shenzhen Borsası (SZSE) ve Lüksemburg Borsası (LuxSE), dünyanın en büyük iki yeşil tahvil piyasaları olan Çin ve Avrupa arasında bir köprü görevi görecek ilk Çin Yeşil Tahvil Endeks Serisi’ni (CUFE-CNI) hayata geçirmek amacıyla bir ortaklık kurdu.

CUFE-CNI Endeksi, Çin'de listelenen yeşil tahvilleri en geniş yelpazede temsil edecek. Sunacağı yüksek düzeydeki şeffaflık ile öne plana çıkan endeks serisi, Çin'deki yeşil tahviller için bir karşılaştırma ve yatırım aracı olarak kullanılacak. İstatistikler, 2012 yılından bu yana CUFE-CNI Yüksek Düzey Yeşil Tahvil Endeksi’nin yıllık getirisinin %5,37, en son endeks örneklerinin ortalama vadesinin 4,78 yıl ve kupon oranının %4,4 olduğunu gösteriyor.



Kaynak: https://goo.gl/images/2NCbaw

2013 yılında SZSE ve LuxSE, aralarındaki iletişimi ve işbirliğini arttırmak amacıyla mutabakat anlaşması imzalamıştı. CUFE-CNI Yeşil Tahvil Endeks Serisinin piyasaya sürülmesi, iki borsa arasındaki uluslararası işbirliğinin derinleşmesini sağlarken, bu birliktelik aynı zamanda Çin'in yeşil finans piyasasının küreselleşmesini teşvik edecek. İşbirliği kapsamında yeşil tahvil endeksleri LuxSE ve SZSE'nin resmi web sitelerinde eşzamanlı olarak gösterilecek. Ayrıca, iki borsa yeni yeşil endeks fon ürünlerinin listelenmesi ve tanıtılması için birlikte çalışmak konusunda taahhütte bulundu.

Çin'in ilk uluslararası yeşil tahvil endeksi olan CUFE-CNI'ın yayımlanmasıyla Çin'in yeşil finansmanının uluslararası etkisini arttıracağı, yabancı yatırımcıları Çin'in yeşil finansal sisteminin kurulmasına katılmaya çekeceği ve Çin'deki yeşil sanayinin kalkınmasını teşvik etmeye yardımcı olacağı öngörülüyor.

SHARE: READ MORE

13 April

Karbon Piyasası Reformu Konusunda AB Çevre Bakanları Anlaştı

Avrupa Birliği’nin 28 üye ülkesinin çevre bakanları, AB’deki karbon piyasasını 2020 ve sonrası için revize etmek ve kısa süre önce Avrupa Parlamentosu’nda alınan karar çerçevesinde ortak bir yaklaşım belirlemek üzere geçtiğimiz günlerde bir araya geldi. Brüksel’de düzenlenen toplantıda, AB Çevre Konseyi bünyesindeki bakanlar, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu ile “üçlü” müzakerelere uzlaşmacı bir yaklaşımla girme kararı aldı. Müzakere sürecinin zorluğuna dikkat çeken Reuters ve diğer medya kuruluşları, varilan nihai “genel yaklaşım” uzlaşmasına dokuz AB ülkesinin red oyu kullandığını bildirdi.

Avrupa Emisyon Ticaret Sistemi (EU ETS)‘nin 2021-2030 yılları arası geçilecek “4. Evresi” için gerekli olan reformların yapılması yönünde çabalar, Avrupa Komisyonu'nun Temmuz 2015'te verdiği yasa teklifi ile başladı. Reformlar AB Parlamentosunda tartışıldı ve Şubat 2017'de reform taslak planları onaylandı.

2005'ten bu yana yürürlükte olan EU ETS, günümüzde işleyen en büyük karbon pazarı olma özelliğini taşıyor. Sistem çeşitli endüstrileri kapsıyor ve 28 AB üyesi ülkenin yanı sıra İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç'te de uygulanıyor.



2008'de yaşanan finansal krizde Emisyon Ticaret Sistemi'nde normalde görülen ruhsat alma fiyatlarının, ruhsat fazlalığı nedeniyle düşük karbonlu yatırımların özendirilmesi için gerekli olan fiyat seviyesinin altına düşmesiyle ve 2015'te AB'nin vardığı Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılması isteğiyle reform çabaları hız kazanmış oldu.

Çevre bakanları, işletmelerin daha esnek emisyon politikaları olan ülkelere üretimlerini taşımaları durumunda oluşan karbon sızıntısı ihtimalini sınırlamak için gerekirse endüstri için verilebilecek karbon ruhsatı sayısının arttırılmasına ilişkin bir teklif üzerinde anlaşmaya vardı. Bu teklif, ruhsatların %2'sinin açık artırmalar yerine, serbestçe verilmesinin içeriyor. Alınan diğer kararlar ise şu şekilde;

İklim Eylemi ve Enerji Komisyonu üyesi Arias Cañete, bakanların 2015'te onaylanan ve AB'deki karbon piyasasındaki ruhsat sayısının fazlalığıyla mücadele etmeyi amaçlayan sisteme atfen “piyasadaki ödenek fazlasının piyasa istikrar rezervine girme hızını iki katına çıkarmayı” önerdiğini belirtti. Hızı iki katına çıkarma kabul edildiği takdirde, ilk beş yıl boyunca 2019 yılında açıklacak olan piyasa, istikrar rezervinden çıkarılan fazla ruhsatların oranı %12'den %24'e yükselecek.
Bakanlar ayrıca, 2024 yılından itibaren belirli bir seviyenin aşılması durumunda rezervdeki bazı ruhsatların iptalini kabul ettiklerini bildirdi.
Çevre Konseyi, gelişmekte olan AB üyesi ülkelerin enerji sistemlerini düşük karbonlu alternatiflerle değiştirmelerini destekleyecek mali planlar için “basit ve şeffaf kurallar” imzaladı.
Müzakerelere başlarken “genel yaklaşım” üzerinde uzlaşılması birçok çevreci grup tarafından memnuniyetle karşılandı. Ancak bazı gruplar Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu'yla gerçekleşecek üçlü müzakerelerde daha “hırslı” planlar yapılması gerektiği çağrısında bulundu.

SHARE: READ MORE

13 April

Fransız Ulusal Meclisi, “Kurumsal Tedarik Zinciri İzleme Yasası”nı Kabul Etti

Fransa, şirketler için tedarik zincirlerinde gerçekleşebilecek insan hakları ihlallerini ve çevresel zararları önleme mekanizmaları bulundurma zorunluluğu getiren yasayı geçtiğimiz ay kabul etti. Yasa kapsamına giren şirketlerin, insan hakları ihlallerini, sağlık ve güvenlik hakları ihlallerini ve çevresel zararları tanımlayan ve önleyen bir tedarik zinciri izleme planı oluşturmaları ve uygulamaya sokmaları zorunlu kılınıyor. Yasanın, şirketleri, onların tedarikçi ve taşeronlarını kapsadığı ve 150-200 arasında şirketin bu yeni yasadan etkileneceği belirtiliyor.

Yasanın zorunlu kıldığı planın uygulanmaması durumunda, şirketler 10 milyon Euro’ya kadar ceza alabilecek. Planın uygulanması halinde önlenebilecek yaralanmalar ve ihlaller gerçekleşirse de cezanın 30 milyon Euro’ya kadar yükselebileceği öngörülüyor. Yasa, Fransa’da genel merkezi bulunan ve en az 5.000 çalışanı olan şirketlerin yanı sıra, genel merkezi Fransa dışında bulunan ancak ülke sınırları içinde faaliyet gösteren en az 10.000 çalışanlı şirketleri kapsayacak.



Kaynak: https://goo.gl/images/txnAA5

Fransız Anayasa Konseyi, Kurumsal Tedarik Zinciri İzleme Yasası'nın Fransız Anayasa’sı ile uyumlu olup olmadığının tespitini yapmak için incelemeler yapıyor. Birleşmiş Milletler’in “İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeleri”, Avrupa Birliği'nin Finansal Olmayan Raporlama Direktifi ve İngiltere’nin “Modern Kölelik” Yasası baz alınarak hazırlanan yasanın benzerlerini geliştirmek üzere, Avrupa Birliği’ndeki diğer hükümetler de çalışmalarını sürdürüyor.
 

SHARE: READ MORE

7 April

ABD’nin 8 yıllık iklim emeği çöpte

Donald Trump'ın imzaladığı yeni başkanlık emriyle son 8 yıldır Obama tarafından yasalaştırılan iklim yönetmeliklerinin en önemli görülen ve en etkili olacağı düşünülenlerin durdurulmasına karar verildi. Yükselen deniz seviyesi ve artan sıcaklıklar gibi iklim değişikliği etkilerinin arasında bulunduğu sorunlara değinmek amacıyla Obama yönetimi birkaç federal program oluşturmuştu. Bu programların Amerikan ekonomisine zarar verdiğini düşünen Trump, başkanlık emriyle Amerikan enerji sektörü üzerindeki yükleri kaldırdığını ve hükümetin “iş öldüren” regülasyonlarını geri çevirdiğini söyledi. Ocak ayında başkanlık koltuğuna oturan Trump'ın başkanlık emirleriyle değiştirdiği, iklim değişikliği için çok önemli olan beş iklim politikasını sizin için derledik:

İklim Eylem Planı

2013 yılında yürürlüğe konan İklim Eylem Planı üç temel noktaya odaklanıyor: ABD'nin karbon emisyonlarını azaltmak, iklim değişikliği etkilerine karşı altyapı oluşturmak ve ABD'yi iklim değişikliği ile mücadelede küresel lider yapmak. Sera gazı salımının azaltılması, metan gazı üzerine oluşturulmuş bir strateji yaratmak ve ormanları korumak gibi hedefleri de olan kapsamlı plan Trump'ın başkanlık emri sonucunda iptal edildi.

İklim Değişikliği Konusunda Başkanlık Emri

Obama 2013 yılında verdiği bir başkanlık emrinde federal hükümete iklim değişikliğinin etkilerine yönelik hazırlanılmasını söylemişti. İklim Değişikliğine Hazırlık ve Direnç Konseyinin kurulmasını sağlayan emirle eyalet, belediye ve kabile temsilcilerinin hükümetle daha yakından çalışması sağlanmıştı. Trump'ın başkanlık emriyle bu çalışma da oradan kalktı.

Temiz Enerji Planı

2015'te yürürlüğe giren plan santral kaynaklı kirlilik ve sera gaz salımlarına sınırlama getirmişti. 2005 yılı baz alınarak 2030'a kadar ABD'nin sera gazı salımlarını %32 azaltma hedefi olan plan aynı zamanda eyaletlerin ayrı ayrı enerji tüketimlerini denetlemelerini ve yenilenebilir enerji teşvikleri oluşturmalarını zorunlu kılmıştı. 2016 yılında mahkemenin beklemeye alındığı plan, iklim değişikliğini reddeden Çevre Koruma Ajansı başkanı Scott Pruit ve Trump tarafından “gözden” geçirilecek.



Kaynak: https://goo.gl/images/eZb5nN


Federal Kömür Programına Moratoryum

Obama yönetimi 2016 yılında ABD’de kömür santrallerine yeni lisans verilmesi üzerine moratoryum koydu, yani yasakladı. Çevreciler yıllardır kömür şirketlerinin lisans almak için çok az miktarda para harcadığını ve bu sebeple hükümetin ve kamuoyunun istemeden kömür üretimine finansal destek sağladığını savunuyor. Obama hükümeti federal araziler üzerindeki sera gazı salımlarının bir veri tabanında toplanması gibi daha fazla şeffaflık içeren planlar yürütmeyi isterken Trump “yönetim kömüre açılmış savaşa son veriyor” mottosuyla moratoryumu kaldırdı.

Amerika Birleşik Devletleri Suları

2015 yılında nehirlerin ve sulak alanların koruması ABD Çevre Koruma Ajansı'nda toplanırken bu rol değişiminde su kaynaklarının “kirlilik ve verim kaybının” önlenmesi temel alındı. Böylece tüm su kaynaklarını koruma otoritesi devlete verildi. “Çevresel Koruma Ajansı'nın Amerika Birleşik Devletleri suları yasası şu ana kadar oluşturulmuş en kötü federal regülasyon” diyen Trump, Şubat ayında kararın gözden geçirilmesi için bir emir daha imzaladı.
 

SHARE: READ MORE

7 April

‘Yeşil Ürün’ mümkün mü?

Journal of Industrial Ecology dergisinde yayımlanan “There is No Such Thing as a Green Product” adlı makaleden ilham alarak bu sayımızda yeşil ürün konusuna farklı perspektiften bakarak yeşil ürün etiketine sahip ürünlerin tartışmalı yanlarına odaklanmak istedik. Bu konu siyah ve beyaz gibi net ayrımlarla değerlendirilebilecek bir konu değil. Plastik kahve bardaklarından oturduğumuz sandalyelere, kullandığımız tüm ürün ve hizmetlerin, üretim aşamalarında doğal kaynak kullanımı, emisyon salımı ve atık gibi farklı faktörler bakımından çevresel etkileri bulunuyor. Bugün tükettiğimiz bazı ürünler  kıyaslamada kullanılan standart ürün ile karşılaştırıldığında üretim aşamasında görülen çevresel etkileri bakımından daha iyi performans gösteriyor ve “yeşil” etiketini alarak “yeşil ürün” olarak satılıyor. Kullanımı gittikçe yaygınlaşan “yeşil” ürünlerin tüketilmesinin çevreye “yarar” sağladığı veya üretimleri boyunca doğaya ve insana “sıfır” etkisi olduğu yargısı aslında yaygınca bilinen bir yanlış. Aslında benzerleriyle karşılaştırıldığında “yeşil” ürünlerin tek farkı üretim aşamalarında çevresel ayak izlerinin daha küçük olması. Günümüzde “life-cycle assessment” diye adlandırılan ve üretimden başlayarak bir ürünün veya hizmetin tüm yaşam döngüsü boyunca çevresel etkilerini hesaplayan analizler yaygınlaşmış durumda. Bu analizler sonucunda, kıyaslanmak üzere seçilen ürünlerle karşılaştırıldığında daha az etkisi olan ürünler “yeşil” olarak tanımlanıyor.

Ancak bir ürünün yeşil sıfatıyla pazarlanması birkaç temel problem içeriyor. Karşılaşılan problemlerden ilki alınmak istenen ürünün diğer alternatiflerine bakılmaksızın sadece analizde esas alınan ürünle kıyaslanıyor olması. Örneğin marketten muz alacaksınız ve bu aşamada kıyaslamada esas alınan ürününüz Afrika'dan ithal edilen plastik paketli muz. Yeşil alternatifi olan organik muz ise aynı şekilde paketlenmiş ve ithal edilmiş. Organik muzu tercih ettiğiniz zaman pratikte daha “yeşil” ürünü almış oluyorsunuz çünkü üretimi sırasında pestisit ve herbisit kullanılmamış oluyor ve GDO içermiyor. Ancak markette organik olmayan paketsiz ithal muz da bulunuyor. Fakat siz bu, yeşil, organik, bio gibi bir etiketi olmayan ama ambalajsız oluşuyla çevreye daha az etkisi olan, yaşam döngüsünün ekolojik ayak izi düşük olan alternatifi düşünmediniz bile. Çünkü tüketimde belirleyici olan bu yaygın etiket uygulaması oluyor.

İkincisiyse yeşil ürünlerin yarattığı doğrudan geri sekme efekti ve tüketimi artırması sorunsalı. Örneğin son yılların en büyük buluşu olan ve icat edenlere Nobel Ödülü kazandıran LED (light-emitting diodes) aydınlatmalar enerji tüketimini ve aydınlatmaya bağlı çevresel etkileri azaltmak konusunda var olan her alternatife göre daha “yeşil”. Bu yeni ürün günümüzde endüstriyel ürünler içinde yer alan ve kıyaslamada kullanılan benzerlerinin yerini almaya başladı bile. Ancak artık LED'ler sayesinde tüketime bağlı giderler azaldığı için tüketiciler ışıkları daha fazla açık bırakılabiliyor, ihtiyacın ötesinde daha büyük alanları ışıklandırabiliyor ve LED televizyonlar gibi daha aydınlık ve büyük ürünleri alabiliyor. Bu geri sekme efekti ile artan elektrik tüketimi artan verimliliğin pozitif yanlarını yok edebiliyor.

Söz konusu tartışmalı yanlar göz önünde bulundurulduğunda ürünleri etiketlemek için önerilen yeni bir konsept karşımıza çıkıyor: “net yeşil”. Net yeşil, “standart ürün ve hizmetle kıyaslandığında sade ve sadece çevresel etkilerde azalma gösteren ürün değil, ortalama etkisi bakımından çevresel etkinin az olduğu iş modeli ve hizmetler” olarak tanımlanıyor. Net yeşil konseptini farklılaştıran özelliklerinen biri ürünlerin pazarlanması dışındaki tüm iş alanlarında da kullanılabiliyor olması.



Kaynak: https://goo.gl/images/gmJMIA

Net yeşilin uygulanabileceği alanlar ve başarılı uygulama stratejilerine örnek olarak ortak otomobil kullanım uygulamalarını örnek verebiliriz. Ortak araç kullanımı, trafik ve yakıt kullanımını azaltmak ve kullanıcıları araç sahibi olmanın ekonomik yükünden kurtarmak gibi hedefler taşıyor. Bunlara ek olarak ortak kullanım şirketleri filolarında hibrit veya yakıt verimli otomobiller bulundurarak da net yeşil kategorisinde sayılabiliyorlar. Ancak bir ayrımı iyi yapmak gerekiyor. Eğer bu hizmeti veren şirketler tüketicileri önceden daha verimli ve çevresel etkisi daha düşük olan toplu taşımadan uzaklaştırıp araçlar ile trafiğe çıkmaya özendiriliyorsa bu uygulamayı “yeşil yıkama” dan başka bir şey yapmaz. Eğer tüketiciler araçlarını satıyor ve ortak araç kullanmaya başlıyorlarsa en yeşil alternatife erişilmiş olup çevresel etki gerçek anlamda azaltılmış oluyor. Bu iş modeli, net yeşile ulaşmaya örnek gösterilebilir. Ulaşılan net yeşilin ötesine geçebilecek tek şey şehirler tarafından yapılan toplu taşımayı özendiren uygulamalar olup, araç kullanıcılarını toplu taşıma/bisiklet kullandırmaya teşvik etmek olacaktır.

Küresel ekonomi, doğal kaynak yönetimini ve sera gazı salımlarını gezegenin taşıma kapasitesi sınırları içerisinde yapmadığı sürece “yeşillendirmek” sadece ekolojik ayak izlerinin azaltılması olarak kalacak. Şirketlerin bu yeşili arama isteklerini gözden geçirip hali hazırda yapılı planlarını terk etmeleri gerekebilir. Bu iş dünyasının çok geç olmadan “net yeşili” benimseyerek çözümün bir parçası olmasını sağlayabilir.

SHARE: READ MORE

7 April

Moore Yasası iklim değişikliğini yavaşlatabilir mi?

İklim değişikliğinin en tehlikeli etkilerinden minimum seviyede etkilenilmesi için 2°C’lik sıcaklık artışının altında kalınması gerekiyor. Sıcaklık artış limiti çoğunluk tarafından kabul edilmiş olmasına rağmen, net bir yol haritası çizilmesi konusunda sorunlar devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Science’da yayımlanan bir makalede, “yarılama” kelimesi ön plana çıkararak yeni bir yol haritası sunuluyor.

Bahsi geçen yol haritası, “Karbon Yasası” olarak isimlendiriliyor. Entegre bir devrede bir inç karelik alandaki transistör sayısının her yıl, bir önceki yılın iki katına çıkacağını öngören Moore Yasası'ndan esinlenerek geliştirilen “Karbon Yasası”, iklim değişikliğinde mücadele konusunda etkin bir yol haritası olarak kullanılabilir. Kıdemli iklim bilimciler tarafından ortaya konulan basit, kapsayıcı ancak bilimsel ve sayısal verilere dayanan plan, hükümet ve özel sektörün salım azaltımları adına aksiyon almaya teşvik edebilir. Plana göre, küresel sera gazı salımlarının her on yılda yarıya düşürülmesi ve yenilenebilir enerjinin her beş yılda iki katına çıkarılması durumunda, iki santigrat derece artışın altında kalınması mümkün olacak.



Kaynak: https://goo.gl/images/tzljVR

Buna göre, yıllık sera gazı salımlarının 40 gigaton CO2e'den 2030'a kadar 20'ye, 2040'a kadar 10 gigatona ve son olarak 2050 yılında beş gigaton'a azaltılması gerekiyor. Karbon salım azaltımının sağlanması amacıyla önerilen yollar arasında karbon vergisi ve emisyon ticareti yer alıyor. Hedef doğrultusunda 2020 yılından itibaren karbon fiyatlandırılmasının tüm sera gazlarını kapsayacak şekilde yapılması ve bir tonluk sera gazı salımı başına 50 dolardan başlayıp 2050'de ton başına 400 doları aşması gerektiği belirtiliyor.

Tüm dünyada yenilenebilir kaynaklardan enerji üretimi son beş buçuk yılda iki katına yükseldi. Bu iki katlık artışın devam ettirilmesi, yüzyılın ortasına gelindiğinde tüm enerji sektörünün karbonsuzlaştırılması anlamına geliyor. Plan dahilinde kömürün 2030 itibariyle enerji sektöründe payının kalmaması ve petrol kullanımının da 2040 itibariyle tamamen son bulması gerektiği belirtiliyor.




Potsdam Üniversitesi’nden Prof. Schellnhuber, kömürün ve içten yanmalı motorların aşamalı olarak devre dışı bırakılmasının ve temiz enerjinin 2030'a kadar piyasadaki büyüklüğünün giderek artırmasının, 2020'li yıllar ve yüzyıl ortası hedeflerini gerçekleştirmek açısından en zorlu yıllar olacağını belirtiyor. Çimentonun yerini alacak yeni materyallerden süper iletken elektrik hatlarına kadar yeni teknolojilerin yakın gelecekte geliştirileceğini düşünen Schellnhuber, Hindistan'ın güneş enerjisini kömüre tercih etmesiyle dünyaya öncülük edeceğini ve hiçbir ülkenin 2030 ve sonrasında içten yanmalı motorlu, fosil yakıt kullanan taşıtlara izin vermeyeceğini öngörüyor. Son olarak, Karbon Yasası’na uyanların devletler ve özel sektörle sınırlı kalmaması, bireysel olarak da “yarılamayı” uygulamaya koymamız gerektiğini ekliyor.

Stockholm Resilience Center uzmanlarının, Karbon Yasası'nı anlattığı videoya buradan erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

7 April

Antroposenin Dünya'ya yükü

Yaşayan başka hiçbir türün Dünya üzerinde insanlık kadar etki bırakmadığını biliyoruz. Fakat bu bilinenin ötesinde şu ana kadar bu etki hiç ölçülmedi ve sayısallaştırılmadı. İsmini insanın Dünya üzerindeki etkisini ifade eden terimden alan Anthropocene dergisi, yayınladığı meta analiz makalesinde insan varlığının belirleyici olduğu jeolojik çağı inceliyor.

Biyosfer Dünya üzerinde yaşayan tüm varlıkların toplam kütlesini ifade ederken  teknosfer ise insanlık tarafından üretilenleri kapsıyor. Yapılan araştırmanın amacı teknosferin ağırlığına dair bir hesaplama gerçekleştirmek.

Bu hedefle yazılan rapor, insan etkisini farklı alanlara ayırıyor;

·      Teknosfer içerisinde materyal ağırlık olarak 11,1 trilyon tonla ilk sırada şehirler gelirken, şehirleri 6.3 trilyon tonla kırsal kesimdeki yapıların sebep olduğu ağırlık izliyor. Toplam 30,11 trilyon ton ağırlığa sahip olan teknosferin dünyanın geneline dağıtılması, yeryüzünün her metrekaresinin 50 kg materyalle kaplanması anlamına geliyor.



·      Günümüzde insanların toplam biokütlesi 300 milyon ton olarak ölçülüyor. Bu rakam insanlardan önce yaşamış olan tüm büyük karasal omurgalıların kitlesinin iki katıyken, yaşayan tüm omurgalıların kütlesindense epeyce  büyük.

·      Atmosferik CO2 1 trilyon tonla teknosferin küçük bir kısmını kapsıyor. 150.000 adet Mısır piramidine eşit olan bu ağırlıktaki CO2 tüm dünyanın etrafını 1 metre kalınlığında bir katmanla kaplayabilir. İnsanlığın Dünya üzerinde bıraktığı her etki nedeniyle bu katman her gece 1 milimetre daha kalınlaşıyor ve yapılan bu hesaplama okyanuslardaki canlılığın tuttuğu CO2 salımını henüz içermiyor bile.

SHARE: READ MORE

24 March

Demansa Karşı Farkındalık Artıyor

Kronik ve ilerleyici olarak görülen bir sendrom olan demans, normal yaşlanma hızına oranla bilişsel işlevin (düşünceyi işleme yeteneği) daha hızlı kaybolması sonucunda oluşuyor. Demans görülen hastaların beyinlerinde ilk etkilenen bölgeler hafıza, dikkat, dil ve problem çözme alanlarıdır ve ilerleme durumunda hasta, zaman, yer ve kimlik oryantasyonunu kaybeder. Alzheimer gibi beyni etkileyen pek çok hastalık, halk dilinde “bunama” olarak anılan demansa sebep olabiliyor.

Demans hastalarının oranının, “baby boomer” olarak adlandırılan neslin yaşlanması ve ortalama yaşam süresinin artmasına bağlı olarak önümüzdeki yıllarda artması bekleniyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2030'da 7,6 milyon demans vakasının görüleceğini tahmin ediyor.



Buna bağlı olarak, şehirler ve özel sektör demans hastalarına günlük yaşantılarında yardımcı olacak önlemler almaya başladı. Birleşik Krallık Alzheimer Derneği'nden George McNamara, işletmelerin ve toplumun davranış biçiminde gerçekleşecek “küçük değişiklikler”le demans hastalarının ve bakıcılarının yaşam kalitesi ve topluma katkılarını büyük oranda değiştirilebileceğini belirtiyor. Şirketlerin çalışanlarına verebileceği ve bilişsel kaybı olan kişileri fark etmeyi ve desteklemeyi kolaylaştıracak eğitimler, bu küçük değişikliklerin arasında yer alıyor. Halihazırda bu konuda hayata geçirilmiş birçok örnek mevcut:

·      Belçika'nın Bruges kentinde düzinelerce kafe ve restoran çalışanı demans hastası olan müşterilerine hesap ödemelerine yardımcı olmak gibi demans hastalarının ihtiyaç duyabilecekleri konularda eğitimden geçti.

·      Manchester'da taksi şoförleri de benzer bir eğitimle demans tanısı konmuş müşterileri tanıyacak ve yardımcı olacak “demans arkadaşları” olarak eğitiliyor.

·      Londra'daki Lord’s kriket sahası, demans hakkında farkındalığı artırmak için bir proje geliştiriyor.

·      Bu gelişmeleri takiben Londra Belediyesi 2020 yılına kadar dünyanın ilk demans-dostu başkenti olma hedefini açıkladı. Bu doğrultuda, yerel sağlık organizasyonları ile çalışarak hastalık tanı oranlarını yükseltmek ve Londra toplu taşıma sistemlerini demans hastalarını için daha güvenli ve ulaşılır hale getirmek odak noktaları arasında yer alıyor.

·      Bankalar, demans hastalarına finansal işlerinde yardımcı olmak amacıyla kendi çalışanlarını eğitiyor. Örneğin, HSBC, Alzheimer İskoçya ve Birleşik Krallık Alzheimer Derneği ile gerçekleştirdiği üç yıllık ortaklığında bugüne kadar 742 şubesinde 12.000 personeline eğitim verdi.

Demansın Ekonomiye Etkileri

Demanslı hastalara bakan hasta yakınları, kendi çalışma saatlerini kısaltmak veya tamamen işi bırakmak durumunda kalıyorlar. Bu da iş dünyasına her yıl 700 milyar doların üzerinde bir maliyet yaratıyor. Toplam maliyetin %70'inin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yansıdığı tahmin ediliyor. Demansın Birleşik Krallık’ta yarattığı kişi başı maliyet 33 bin pound seviyesinde. Hasta sayısında artış öngörülen düzeyde seyreder ve alınan önlemler artırılmazsa, demansın Birleşik Krallık’a 2026 yılında toplam maliyetinin 34 milyar pound'a ulaşacağı tahmin ediliyor.

Özel sektör, demans hastası müşterilerine destek sağlayarak hem çalışanlarını destek olurken tasarruf yapabilir hem de kendi müşteri tabanlarını yaratma ve geliştirme fırsatına erişebilir. Örneğin, Sainsbury’s, İngiltere Küçük İşletmeler Federasyonu işbirliğiyle, iş yerlerini demans dostu yapmaya yönelik bir kılavuz hazırladı. Bu sadece bir diğerkamlık örneği değil. Zira, Alzheimer Cemiyeti'ne göre, hafıza problemleri çeken insanların %83'ü, demanslı insanlara hitap eden demans dostu iş yerlerini kullanmaya başladı.

Özel sektör ve kamu kuruluşlarının girişimleriyle, demans hastalarının kamuyla etkileşim ve iletişimini arttırmak için ilerlemeler kaydediliyor. Bununla beraber, George McNamara’ya göre, bu ilerlemenin daha da yaygınlaşmasını sağlamak ve demans hastalarının hayatlarını kolaylaştırmak için hala yapılması gereken çok şey var. Öyle ki, “Demans aslında herkesi ilgilendiriyor.”

SHARE: READ MORE

24 March

İnsani Gelişme Raporu yayımlandı

İnsani Gelişme Raporu, 1990 yılında ilk defa hazırlandığında insani gelişmişliği bambaşka tanımlarken, yıllar içerisinde Raporun kapsamının gelişmesiyle birlikte gelişmişlik kavramının odak noktası maddi zenginliğe erişimden toplumsal refahın iyileştirilmesine ve geliştirilmesine, ekonomik büyümenin arttırılmasından da bireysel özgürlüklerin genişletilmesine doğru kaydı. İnsani Gelişme Raporu 2016’da öne çıkanları sizin için derledik.

İnsani gelişmişlik kavramı 2000 yılında dünyaca benimsenen Milenyum Kalkınma Hedeflerinin analitik temelini oluştururken Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin de geliştirilmesine büyük katkı sağladı. İnsani gelişmişlik yaklaşımı ve 2030 Ajandası özgürlüklerin genişletilmesi, açlığın ve yoksulluğun sona erdirilmesi, eşitsizliğin azaltılması gibi ortak hedefler taşıyor.

Sağlanan insani gelişime odaklanıldığında son 25 yıldır yaygın olarak görülen insani problemlerin önemli bir kısmı aşılmış durumda. Örneğin 1990'lı yıllardan günümüze 2 milyar artan dünya nüfusuna rağmen 1 milyar insan aşırı yoksulluktan çıktı; 2.1 milyar insan sanitasyona ulaşırken 2.6 milyar insan düzgün içme suyu kaynağına ulaştı. Kaydedilen ilerleme bir başarı olarak görülüyor ancak problemler hala tamamen çözüme ulaşmış değil. Halen her dokuz insandan biri aç, üç insandan biri ise eksik besleniyor. Her yıl 15 milyon kız çocuğu 18 yaşından önce evlendiriliyor. Tüm dünyada her gün 18.000 kişi hava kirliliğinden ölüyor ve her sene 2 milyon kişi HIV kapıyor. Politik ve çevresel sebeplerden dolayıysa her dakikada bir 24 kişi göç ediyor. Bu altı çizilen verilerin yanı sıra problemler de zamanla artmaya devam ediyor. İklim değişikliğinin etkileriyle belirli bölgelerde su stresi ve doğal afetlerin de etki seviyesi ve sıklığı artıyor. Çevresel problemler yerel topluluklar arasında görülen gerginlikleri tetikliyor. Hızlı şehirleşme fakir kesimi ötekileştiriyor, cinsiyet eşitsizliği ve etnik ayrımcılıksa politik dünyayı baştan aşağıya değiştiriyor.

2016 Raporu beş noktaya dikkat çekmeyi hedefliyor:

·      Evrensellik insani gelişmişliğe ulaşmada en önemli araç haline gelmiş durumda. 2030 Ajandası ve Paris İklim Anlaşması evrenselliğe verilebilecek en iyi örneklerden. İnsanlığın son 25 yılda başardıkları önümüzdeki 15 yıl içerisinde başarabileceklerimiz için umut yaratıyor.

·      Kadınlar, kız çocukları, etnik azınlıklar, LGBT+ bireyler, yerliler, engelliler ve mülteciler insani gelişmişliğin en basit gereksinimlerinden mahrumlar ve yüzleştikleri her türlü problemi aşmalarını imkansız kılacak engellerle karşılaşıyorlar. Eğitim, politika ve temel insan hakları gibi alanlarda görülen ayrımcılık bu dezavantajlı grupların erişebilecekleri maksimum potansiyele erişmesini engelliyor ve engellemeye devam edecek gibi görünüyor.

·      Herkesin insani gelişmişlik hedefi dahilinde refaha ulaşması için yapılan çalışmalarda kullanılan kapsamlı analitik değerlendirme ve metodolojinin her kesim ve insana ulaştığından emin olunması gerekiyor. İnsani gelişim yaklaşımının merkezinde refah ve özgürlük yatıyor. Ancak öne çıkan özgürlük faktörü, sadece kişilerin değil toplulukların ve kolektif grupların özgürlüğünü de kapsamalı.

·      Politik olarak yapılacak çok sayıda uygulama ve düzenlenecek alan bulunuyor. Toplumların ve devletlerin kaynakları ve seferberliğiyle herkes için insani gelişmişliği sağlamak hiç zor değil. Ancak raporla birlikte iki problem öne çıkıyor. Birincisi insani gelişmişliğe ulaşmış olmak insani gelişmişliğin devamlılığının da sağlandığı anlamına gelmiyor. İkincisi ise, politik ve sosyal sistem dışında bırakılan herkesin sesini duyurabilmesi ve haklarını savunabilmesi için özel çaba harcanması gerekiyor.

·      Reform yapılan, adil ve kapsayıcı bir global yönetişim, insani gelişmişlik hedeflerine erişilmesine çabalayan herkese yardımcı olacak. Ulaşılan yeni reformlar ile küresel piyasaların regülasyonlarının ötesine geçilmeli, çok uluslu kurumlar yönetişimi tekrar ele almalı ve küresel sivil toplumlar daha da güçlendirilmeli.

Yayınlanan raporda günümüzde karşılaştığımız problemlerin yanı sıra ülkelerin performansları sıralanıyor. Listenin ilk üç sırasında Norveç, Avustralya ve İsviçre, insani gelişmişlik bakımından en iyi durumdaki ülkeler olarak dikkat çekiyor. 



Listenin ilerleyen sıralarında, İran İslam Cumhuriyeti’nin ve küresel ısınmadan dolayı sular altında kalacak olan Seyşeller’in altında yer alan Türkiye, %700 değerlerinde enflasyon gören ve diktatörlük ile yönetilen Venezuela ile 71. sırayı paylaşıyor.



Raporda üzerinde durulan beş noktaya ve konu hakkında daha detaylı bilgiye BM sitesinden erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

23 March

Ülkelerin Mutluluk Sıralaması

2012 yılından beri Birleşmiş Milletler desteğiyle her yıl hazırlanan Dünya Mutluluk Raporu, sosyal ilerlemenin ve kamu politikalarının etkilerinin en belirgin ölçütü olan mutluluğu küresel olarak hesaplamak üzere bir metodoloji sunarak, ülkelerdeki mutluluğu sayısallaştırıyor. Mutluluğun sosyal temellerinin ele alınmasıyla listelenen ülkeler sıralamasının en üst ve en alt on basamağında yer alan ülkeler arasında 4 puanlık bir fark bulunuyor. Bu farkın dörtte birini özgürlük, dürüstlük, sağlık, gelir seviyesi gibi ölçütlerin bulunduğu altı farklı kategoriden gelirken gayri safi yurt içi hasıla, yolsuzluk ve sağlıklı yaşam süresi skorların dörtte üçünü oluşturuyor.

Ancak mutluluğu etkileyen faktörlerin %80'i küresel değil yerel değişkenlere dayanıyor. Gelişmiş ülkelerde ruhsal sağlık, fiziksel sağlık ve kişisel ilişkilerle açıklanır ve mutsuzluk kaynağı olarak ruhsal hastalıklar öne çıkarken, gelir eşitsizliğinin en önemli mutsuzluk sebebi olduğu tahmin edilen gelişmekte olan ülkelerde de ruhsal hastalıklar en büyük mutsuzluk kaynağı.

Mutsuzluğa sebep olan faktörler arasında insanların günlerinin önemli bir bölümünü geçirdikleri çalışma hayatı önemli bir role sahip. İşsizlik mutluluk oranlarında büyük düşüşlere yol açabildiği gibi çalışanların iş yerlerindeki mutluluğu genel mutluluğa önemli etkisi olan faktör olarak görülüyor.



2016 yılında dördüncü sırada yer alan ancak bu yıl Raporda birinciliğe yükselen Norveç'i, Danimarka, İzlanda ve İsviçre izliyor. Listenin başında yer alan dört ülkenin dördü de özgürlük, dürüstlük, sağlık, gelir ve iyi yönetişim kategorilerinde yüksek puana sahip. Kuzey ülkelerinin çoğunlukta olduğu bu 4’lünün  aldıkları ortalamalar birbirine o kadar yakın ki her yıl yapılacak küçük değişiklikler sıralamayı tamamen değiştirebilir. Norveç'in listenin üst sıralarında yer alması genel olarak petrol zenginliğine bağlanıyor. Fakat özellikle bu yıl düşen varil petrol fiyatlarına rağmen birinciliği almış olması bu tezin o kadar da doğru olmadığını gösteriyor.

İlk on içerisinde yer alan diğer ülkeler de tüm kategorilerde iyi performans gösteriyor. Beşinci sırada yer alan Finlandiya'yı Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda izliyor ve onları dokuzuncu sırada 2014 yılından beri aynı skoru paylaşan Avustralya ve İsveç takip ediyor.




Rapor ilk yayımlanmaya başladığında 11. sırada yer bulan ABD, sosyal destek oranının azalması ve artan yolsuzluk olayları sebebiyle 19. sırada yer alıyor. 155 ülkenin arasında kendine 69. sırada yer bulan Türkiye 2007 yılından 2016 yılına kadar artan mutluluk oranları sıralamasında da 34. sırada yer aldı.

SHARE: READ MORE

23 March

Küresel Hedefler artık tahvil destekli

Dünya Bankası, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH) ile direkt bağlantısı olan ilk tahvilleri ihraç etti. Aşırı yoksulluğun sona erdirilmesi ve iklim değişikliği ve etkileriyle mücadele gibi SKH yolunda destek sağlayan projelerin finansmanında kullanılacak olan Dünya Bankası tahvilleri, BNP Paribas tarafından düzenlenecek.  

Tahvil getirileri, aynı zamanda BNP Paribas tarafından lisanslanmış olan, yatırımcılar ile SKH'nin gelişimine önemli katkıda bulunan şirketleri bir araya getiren Solactive SKH Dünya Endeksi’ndeki şirketlerin performansına bağlı olacak. Böylece, özel sektörün ulusal ve uluslararası düzeyde SKH’ni desteklemesindeki rolünün önemine dikkat de çekilecek. Endeks, çevresel ve sosyal sürdürülebilirlikte kendi sektörlerinde lider olarak tanınan veya faaliyetlerinin en az %20'sini sürdürülebilir ürünlere ayıran 50 şirketten oluşuyor. Endekste yer alan şirketler ve hedeflerinden örnek olarak:

2020 yılına kadar fabrikalarında su tüketimini %60 azaltmayı amaçlayan Danone,
2020 yılına kadar tüm tesislerinde sıfır atığı taahhüt eden Nestle,
Veri merkezlerinde %100 yenilenebilir enerji kullanımı hedefleyen SAP verilebilir.
Tahvillere Fransa ve İtalya'daki kurumsal yatırımcılardan 163 milyon Euro’luk yatırım geldi. Yatırımcılar arasında AGPM VIE, ALAN VIE, BNP Paribas CARDIF Fransa, BNP Paribas CARDIF İtalya, Fideuram Varlık Yönetimi İrlanda, Generali Fransa gibi büyük kuruluşlar yer alıyor.



Dünya Bankası – BNP Paribas’nın tahvil girişimi, Birleşmiş Milletler Finansal İnovasyon Platformu tarafından “SKH'nin desteklenmesi için yenilikçi bir çözüm ve oluşturulmuş yeni bir finansal model” olarak tanımladı. Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Arunma Oteh, SKH'ine ulaşmak için kalkınma finansmanına yeni bir yaklaşım gerektiğini söyledi. Oteh’e göre tahviller, sermaye piyasalarının kalkınma öncelikleri ile tasarrufları birleştirme gücünü gösterirken aynı zamanda yatırımcılar için alternatif bir risk–kazanç profili sağlıyor. BNP Paribas'dan Olivier Héreil ise sürdürülebilir tahvillerde temsil edilen yeni ürünlerin finansal performansı çevresel ve sosyal etki ile birleştirdiğini belirtiyor.

SHARE: READ MORE

17 March

Londra Menkul Kıymetler Borsası yeni ÇSY Rehberini Yayımladı

Londra Menkul Kıymetler Borsası Grubu (London Stock Exchange Group – LSEG) bünyesinde bulunan Küresel Sürdürülebilir Yatırım Merkezi aracılığıyla Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularında raporlaması ile ilgili iyi uygulamalar içeren bir rehberi geçtiğimiz günlerde yayımladı. Rehber, günümüzde yatırımcıların karar süreçlerinin temel bir öğesi haline gelen ÇSY raporlamasına daha tutarlı bir yaklaşım talebi üzerine oluşturuldu.

Rehberin ana amacı, yatırımcıların şirketlerden talep ettikleri ÇSY bilgisinin kapsamının net bir şekilde anlaşılmasına destek olmak şeklinde tanımlanıyor. LSEG, ihraççı, satış merkezli ve yatırımcılara bağlı önde gelen uluslararası piyasa altyapı sağlayıcısı olarak, sektör genelinde iyi uygulamaların geliştirilmesine yardımcı olmak için en doğru pozisyonda yer alıyor. LSEG, rehber için yaptığı çalışmalar kapsamında geçtiğimiz yıl Londra Borsası'nda ve Borsa Italiana'da olan büyük ve küçük ölçekli tüm şirketlerle görüşmeler gerçekleştirdi. FTSE Russell ise ÇSY raporlamasında sektörün karşılaştığı başlıca zorlukları daha iyi anlamak için varlık sahipleri ve varlık yöneticileri ile bir araya geldi.

ÇSY faktörlerinin birçok büyük kurumsal yatırımcı için standart hale gelmesi ile sürdürülebilir yatırım alanı çarpıcı bir şekilde değişim gösterdi. Küresel Sürdürülebilir Yatırımlar İttifakı'na göre, profesyonel olarak yönetilen 20 trilyon dolar değerindeki küresel varlıkların üçte birinden fazlası ÇSY yaklaşımlarını içeriyor.



LSEG'un hazırladığı rehber, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi küresel standartlara dayandırılarak oluşturuldu. Rehber online olarak başta yatırımcılar olmak üzere isteyen herkesin kullanımına açık. Bununla beraber, LSEG'un İngiltere ve İtalya pazarlarında menkul kıymetleri bulunan ve 5 trilyon sterlinden fazla piyasa değeri olan 2.700 civarında şirkete de gönderildi. Rehber'in diğer amaçları kısaca şu şekilde sıralanabilir:

·      Şirketlerin nitelikli ÇSY bilgileri sağlama konusunda farkındalığını arttırmak ve yatırımcıları sürdürülebilirlikle ilgili konularla daha fazla bir araya getirmek,

·      Bu yeni ekonomik yaklaşımın öne çıkardığı yenilikçi fırsatlara olan ilgiyi çoğaltmak,

·      İhraççılar ve yatırımcılara ÇSY raporlama sürecinde yardımcı olmak ve daha kaliteli veri alışverişini sağlamak,

·      Küresel ÇSY raporlama standartlarının konsolidasyonunu gerçekleştirmek,

·      Yatırımcıların yatırım kararları alırken daha iyi bilgilendirilmiş olmasını sağlamak.

SHARE: READ MORE

17 March

HSBC palm yağı politikasını güncelledi

165 milyar dolarlık piyasa değeriyle Avrupa'nın en büyük bankası olan HSBC, palm yağı sektörünün finansmanıyla ilgili aldığı önlemleri genişlettiğini açıkladı. Bu uygulama ile HSBC, palm yağı politikasını, piyasa liderleri tarafından da benimsenen ormansızlaştırma ve doğal kaynak sömürüsüne karşı “No Deforestation, No Peat, No Exploitation” (ormansızlaştırma, turba ve sömürüye hayır – NDPE) politikaları ile uyumlu hale getirdi. Bu uygulama rafineriler, değirmenler, tüccarlar ve üreticileri kapsıyor. HSBC, NDPE politikalarını ihlal eden yeni yatırım anlaşmalarına imza atmayacağını belirtti.

Yeni uygulanacak politika çerçevesinde, HSBC müşterilerinin aşağıdaki maddelere uyumlu faaliyet göstermeleri gerekecek:

·      30 Haziran 2017 tarihi itibarıyla kadar orman ve turbaları koruma taahhüdü,

·      Yeni bir yatırım yapılmadan önce yeni plantasyonların kurulacağı bölgelerde bulunan ormanları ve turbaları kayıt altına alma ve koruma,

·      Yeni başlayan projelerin veya yatırımların NDPE politikaları doğrultusunda uygulandığına dair 31 Aralık 2018 tarihine kadar bağımsız bir kuruluş tarafından doğrulama alınması.

HSBC, Dünya Ekonomik Forumu (WEC) bünyesinde bulunan Bankacılık Çevre Girişimi (BEI) ve Tropikal Orman İttifakı'na (TFA) katılacağını da açıkladı. Tropikal Orman İttifakı faaliyetlerinde HSBC varlığı ve çalışmaları HSBC Grup Başkanı tarafından yönetileceği belirtildi.



Greenpeace geçtiğimiz günlerde HSBC'nin verdiği palm yağı üretim kredilerine karşı bir kampanya başlatmıştı. Bu kapsamda Greenpeace, 2012 yılından bu yana HSBC'nin Bumitama, Goodhope, IOI Corporation, Noble Group, POSCO Daewoo ve Salim Group/Indofood Agri Resources şirketlerinin ormansızlaştırmaya yol açan projelerine 16 milyar doların üzerinde kredi ve yaklaşık 2 milyar dolar değerinde tahviliyle sağladığını açıkladı. 30.000 HSBC müşterisi, bu uygulamalar hakkında daha önce şikayette bulunmuştu.

SHARE: READ MORE

17 March

Güney Asya'da ilk karbon vergisi Singapur'dan

Singapur, iklim değişikliği hedefleri doğrultusunda bir “karbon vergisi” tasarlıyor. Singapur Maliye Bakanı Heng Swee Keat, tasarının 2019 yılında yürürlüğe girmesiyle Güneydoğu Asya'da karbon vergisini uygulamaya koyan ilk ülke olacaklarını açıkladı. Asya'nın en büyük petrol rafine etme merkezi olan Singapur'da enerji santralleri ve diğer büyük sera gazı salımı yapan kuruluşları kapsayacak yasa çerçevesinde bir ton sera gazı emisyonunun 10–20 dolar civarında fiyatlandırılması planlanıyor. Bu yasanın, Singapur'daki 30’un üzerinde büyük “kirletici”yi etkilemesi ve daha iyi uygulamalar geliştirmeleri için baskı altına alması öngörülüyor.

Singapur'daki en büyük petrol rafineri işletmelerinden biri olan Exxon Mobil, sera gazı emisyon risklerini güçlü bir ekonomi ekseninde dengelemek amacıyla Singapur hükümetiyle çalışacağını açıkladı. Shell ise karbon vergisine desteğini belirten bir bildiri yayımladı. Shell, Singapur'da bulunan şirketlerin Güney Asya'da karbon vergisi olmayan bölgelerde çalışan petrol şirketleri ile etkili bir şekilde rekabet edebilmelerini sağlayacak bir politikaya ihtiyaç olduğunu ekledi.

Singapur hükümeti, geçecek olan karbon yasasının enerji fiyatlarını %2-4 oranında arttırmasını öngördüklerini, buna rağmen verginin sera gazı emisyonlarının azaltılması için en adil ve en etkili yolu olduğunu belirtiyor. Singapur'un iklim değişikliği sebebiyle eriyen buzullar ve dolayısıyla yükselen deniz seviyesine bağlı risklere karşı savunmasızlığına dikkat çeken Swee Keat, çevreyi korumak için uluslararası ölçekte önlemler alınması gerektiğini belirtti.



Singapur sera gazı emisyon yoğunluğu bakımından dünyadaki en düşük %20 arasında yer alıyor. Bununla beraber, Singapur, Paris Anlaşması çerçevesinde 2030 yılına kadar ülkedeki emisyon yoğunluğunda %36'lık bir azaltım sağlamayı ve ekonomik büyümeyi karbon verimli bir şekilde gerçekleştirmeyi hedefliyor. Günümüzde ülkenin elektrik üretiminin %90'ı doğal gazdan geliyor. Önerilen vergi, metan ve hidroflorokarbonlar (HFCs) de dahil olmak üzere beş sera gazına ek olarak karbondioksit emisyonlarına da uygulanacak ve alınan vergiler, endüstrinin salım azaltım önlemlerinin finanse edilmesinde kullanılacak.
 

SHARE: READ MORE

16 March

Deutsche Bank kömür finansmanından çekiliyor

Almanya'nın en büyük bankası Deutsche Bank, kömür ile ilgili yeni projelere finansman sağlamayı tamamen durduracağını ve önceden yapılmış yatırımlardan yavaşça çekileceğini açıkladı. Buna göre Deutsche Bank ve yan kuruluşları, kömür madenciliği ve kömürle çalışan santral inşaatları için yeni finansman sağlamayacak. Alınan karar, geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması doğrultusundaki hedeflere ulaşılması için önemli katkı sağlayabilir. Banka daha önceden Avustralya'daki bir kömür madeninin genişletilmesi için gerekli olan yatırımı, Büyük Bariyer Resifi'ne etkisi araştırılmadığı gerekçesiyle geri çekmişti. Bankanın Queensland Kömür Madeni genişletilmesi projesinden çekilmesinin ardında Alman kamuoyu baskısı olduğu tahmin ediliyor.

Geçtiğimiz aylarda gerçekleştirilen bir araştırma, Paris Anlaşması üzerinden sadece bir yıl geçmesine rağmen küresel fonların hızla fosil yakıt yatırımlarından çekilmeye başladığını gösterdi. Bununla beraber, dünya genelinde fosil kaynaklara yatırımlarda yeterli düzeyde hız kesilmedi. 2016 sonunda yayınlanan bir rapor, yıl içindeki toplam fosil yakıt yatırımlarının beş trilyon dolara ulaştığını gösterdi.

SHARE: READ MORE

10 March

Cep telefonunuz çocuk işçiliğiyle mi çalışıyor?

Dünyanın kobalt talebinin yarısından fazlasını Kongo karşılıyor. Madenlerin kontrolü için uzun yıllardır süren kanlı iç çatışmalar gören Kongo’nun hâlen 24 trilyon dolar değerinde el değmemiş madenlere sahip olduğu belirtiliyor. Kongo’nun ihraç ettiği kobaltın %20'si ülkenin güneyinde elle toplamanın yapılan ilkel madenlerden geliyor. Akıllı telefon, araba ve bilgisayar üretiminde kullanılan kobaltın tedarik zincirinde çok ciddi bir şeffaflık sorunu söz konusu. Dünyaca ünlü teknoloji ve iletişim devi markaların kobalt tedarik ettikleri madenlerde yedi – sekiz yaşlarında oldukça zorlu şartlarda çalışan çocuklar olduğu belirtiliyor.
2012 yılında UNICEF, Kongo'nun güneyde bulunan madenlerde çalışan 40.000 çocuğun büyük çoğunluğunun kobalt madenciliği yaptığını, 2016'daysa Af Örgütü (Amnesty International), hiçbir ülkenin kobalt tedarik zincirlerini denetlemesini gerektiren yasalarının olmadığını belirtti. Uluslararası Af Örgütü’ne göre, bu durum çokuluslu büyük şirketlerin durumu suistimal etmesine yol açabiliyor. Af Örgütü araştırmacısı Mark Dummett’a göre, yılda 125 milyar dolar kar eden dünyanın en büyük şirketlerinin üretimde kullandığı kobalt kaynaklarının şeffaflığı konusunda hiçbir regülasyon bulunmuyor.



  Apple ve Samsung gibi telefon üreticileri tedarik zincirlerinde çocuk işçiliğinin olmadığını belirtiyor. Öte yandan, Sky News tarafından hazırlanan bir habere göre, Kongo'nun en büyük kobalt alıcısı ve bir Apple tedarikçisi olan Zhejiang Huayou Kobalt Şirketi'nin çocuk istihdam eden ve oldukça zorlu çalışma koşullarına sahip madenlerden mineral satın alıyor.

Kongo’daki kobalt pazarı, altın, koltan ve kalay gibi diğer minerallerin satımını düzenleyen mevzuatının dışında kalıyor. Suistimale açık bu sistemde, büyük şirketlerin tedarik zincirlerine dair daha fazla sorumluluk almaları ve daha şeffaf davranmaları gerekiyor. Bu doğrultuda Af Örgütü, çok uluslu şirketleri, tedarik zincirlerini lityum iyon piller konusunda daha detaylı araştırmaya, çocuk işçiliğini veya emeğin kötüye kullanımını denetlemeye ve tedarikçileri hakkında daha şeffaf olmaya çağırıyor.

Af Örgütü’nün bu konudaki raporu ve kamuoyu tepkilerine bağlı olarak Apple, tedarik zinciri hakkındaki endişeleri gidereceğini ve kontrolün daha da artırılacağını belirtti. Bu kapsamda, Apple 2016’dan günümüze yirmiden fazla tedarikçi ile işbirliklerinin sona erdirdi. Yine de Apple, kobaltın elle çıkarıldığı ilkel madenlerden hammadde almaktan yerel toplulukları ekonomik olarak olumsuz etkileyeceğini öne sürerek vazgeçmeyeceğini ekledi. Baskıların sürmesi üzerine Apple, güneyde bulunan ilkel madenlerden mineral alımını durdurmanın yanı sıra kobaltın altın ve volfram minerallerdeki yönetmeye başlayacağını ve incelemelerii artacağını söyledi.

SHARE: READ MORE

10 March

Gıda atığına karşı FLW Standardı

Gıda atığı konusu halen insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri. İnsan tüketimi için üretilmesine rağmen tüketilmeden atığa dönüşen gıdaların küresel ekonomiye yılda 940 milyar dolarlık kayıp yaşattığı tahmin ediliyor. Sera gazı salımlarının %8'inden sorumlu olan gıda atıkları, eğer bir ülke olarak kabul edilse, toplamda 4.4 gigaton CO2e salımla dünyanın en büyük üçüncü sera gazı salan ülkesi olacağı belirtiliyor. 



Gıda atığı sorununu ele almak üzere birçok küresel ortaklık kuruluyor. Başta Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Çevre Programı (UNEP), World Resources Institute (WRI) gibi uluslararası ölçekli kuruluşlar ve Tüketici Ürünleri Forumu (CGF) liderliğinde geliştirilen “Gıda Kaybı ve Atıkları Hesaplama ve Raporlama” (Food Loss and Waste – FLW) Protokol Standardı bu konuda yapılmış önemli girişimler arasında yer alıyor.

Standart, gıda kaybı, gıda atığı yönetimi ve raporlaması ile ilgili küresel olarak uygulanabilecek öneriler içeriyor. FLW Standardı, CGF bünyesinde bulunan şirketlerin kullanımına açık olduğu gibi, diğer şirketler, ülkeler ve kurumlara da açık. WRI CEO'su Andrew Steer’a göre, FLW sayesinde ilk kez ülke ve şirketlerin küresel standartlara sahip olması nedeniyle bundan sonra gıda kaybı üzerine yapılacak raporlamanın daha güvenilir ve tutarlı olacak. 

FLW Standardı’na uyum sayesinde Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne katkıda bulunmak da mümkün. Nestle, Unilever ve Tesco gibi büyük şirketlerin yanı sıra devletlerin gıda ve tarım bakanlıkları, 12.3 numaralı “2030'a kadar gıda atıklarını %50 azaltma” Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi doğrultusunda taahhütte bulunuyor. Nestle, taahhüdüne ulaşmak amacıyla FLW Standardı’nı kullanıyor. Nestle, ilk aşamada yüksek üretim hacmi olan ve kompleks bir pazar olarak görülen Pakistan’daki faaliyetlerinde Standardı uygulamaya başladı. Buna bağlı olarak, süt tedarikçilerinde süreç öncesi ölçülen %15-19'luk kaybını, %1,4'e azaltmayı başardı. Oranın, çoğu devletin kayıp oranından çok daha düşük olduğu belirtiliyor. 

Standardı uygulamaya başlayan bir diğer organizasyon Birleşik Arap Emirlikleri'nde bulunan Gıda Üretim Grubu (FBMG). Dubai Belediyesi, UNEP ve BAE'de yeni kurulan Gıda Bankası ile çalışmaya başlayacak grubun amacı yıllık dört milyar dolar zarara yol açan gıda israfını engellemek. Helal gıda ekonomisinin merkezi haline gelecek olan Dubai'de bulunan üretim pazarı hacminin 2018'de 13,2 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Üretim ve ulaştırma aşamalarındaki atıkları önlemeye çalışacak olan Grup, artan gıda ve yenilebilir durumda olan yiyecekleri ise Gıda Bankası'na bağışlanmasını sağlayacak.

SHARE: READ MORE

10 March

İzlanda iş dünyasında eşitliğin arkasında

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nde İzlanda, kadınlar ve erkekler arasındaki maaş farkını 2022 yılına kadar ortadan kaldırmak amacıyla bir ilke imza attı. Hükümet, şirketlerin, cinsiyet, etnik köken ve uyruğa bakılmaksızın aynı pozisyondaki tüm çalışanlara eşit maaş ödediklerini kanıtlamaya zorlayan bir yasa oluşturma hazırlığına girdi. İzlanda hükümetinin iş hayatında cinsiyete bağlı eşitlik getirecek bu yasası 25 ya da daha fazla çalışanı olan tüm şirketleri kapsayacak. Aslında İzlanda, böyle bir yasayı yürürlüğe sokan ilk ülke değil. İsviçre ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Minnesota eyaletinde de benzer yasalar bulunuyor ancak İzlanda bunu zorunlu hale getiren ilk ülke olma özelliğini taşıyacak.

Eşitlik ve Sosyal İşler Bakanı Thorsteinn Viglundsson, “Bu meseleyle ilgili radikal bir karar almanın zamanı geldi çünkü iş yerlerinde eşitlik temel bir insan hakkıdır. Erkeklerin ve kadınların eşitliği sağlanmalıdır ve buna ulaşmak için her türlü önlemi almak İzlanda devletinin sorumluluğudur” dedi.

İş dünyasına düzenleme getiren bu gelişme  İzlanda’nın 2022 yılına kadar toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak için izlediği bir yolculuğun bir parçası olarak görülüyor. İzlandalı kadınlar cinsiyete bağlı maaş eşitsizliğini protesto etmek amacıyla geçtiğimiz Ekim aynının 24'ünde saat 14.38’de iş bırakma eylemi gerçekleştirmişti. Sekiz saatlik bir mesaide kadınların, erkeklere kıyasla ücret alamadığı zaman dilimini vurgulamayı hedefleyen eylem on yılı aşkın süredir devam ediyor. Yasal olarak ise İzlanda daha önce 50'den fazla çalışanı bulunan şirketlerin yönetim kurullarında kadınlar için en az %40'lık bir temsil zorunluluğu getirerek cinsiyet eşitliğini sağlama konusunda adım atmıştı.

Dünya Ekonomik Forumu tarafından yapılan sıralamada cinsiyet eşitliği konusunda İzlanda'nın sekiz yıl arka arkaya birinci sırada yer almasına karşın İzlandalı kadınlar erkek meslektaşlarından halen %14,8 daha az kazanıyor. OECD'nin sanayileşmiş ülkelerinde bu oranın %15,5 olduğu düşünülürse henüz yapılması gereken çok şey olduğu ortaya çıkıyor. Yasanın İzlanda parlamentosundan beklendiği gibi geçmesi halinde hükümet bunu 2020 yılına kadar uygulamaya koymak ve cinsiyet eşitsizliğini 2022 yılında sonlandırmak istiyor.

SHARE: READ MORE

10 March

Vahşi yaşama huzur yok

    Kaçak avcılar Fransa Thoiry'deki hayvanat bahçesine girip dört yaşındaki beyaz gergedan Vince’i öldürdü ve boynuzunu alarak kaçtı. Görevliler, Vince’i Salı sabahı Paris'in 50 km batısında bulunan hayvanat bahçesinde yaşadığı alanın içinde kafasından üç defa vurulmuş ve büyük boynuzu testere ile kesilmiş halde buldu.  Diğer yandan Afrika’nın en uzun dişli erkek fillerinden biri de bu hafta içinde kaçak avcılar tarafından öldürüldü. Vahşi hayat ve insan aktiviteleri arasındaki gerilim yaşam alanları kesiştikçe giderek artıyor. Kaçak avcılık da bu sorunların başında geliyor. WWF’nin geçen yıl yayınladığı ve büyük yankı uyandıran rapora göre dünyamız vahşi hayvanların 2/3’ünü 2020’ye kadar kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Şehirleşme ve tarım arazilerinin yayılmasıyla gerçekleşen abitat kaybı, kaynakların azalması ve kayıt dışı ekonomide yüksek değer biçilen dişler, boynuzlar ve kürkler hayvanların sayısının giderek azalmasına sebep oluyor.

Fransız Polisi, Vince'in ikinci boynuzunun yerinde olduğunu belirtti ve kaçak avcıların muhtemelen ikinci boynuzu kesemeden kaçtığı ya da ekipmanlarının bozulduğundan şüpheleniyor. Aynı muhafaza alanında bulunan diğer iki beyaz gergedan Gracie (37) ve Bruno'nun (5) “katliamdan kaçtığı” ve zarar görmeden olayı atlattığı belirtildi. Fransa'da gerçekleşen saldırı sonrası polis, İngiltere genelinde hayvanat bahçelerinde bulunan 111 gergedanı korumak için önemlerini artırma kararı aldı. 7 gün 24 saate yükseltilecek tedbirler Hint gergedanları ve beyaz gergedanları bulunduran hayvanat bahçelerinde koruma sağlayacak.

Hayvanat bahçesi direktörü Thierry Duguet “Son derece şok edici bir olay, daha önce Avrupa'da bu kadar korkunç bir olay gerçekleşmedi.” dedi. Güney beyaz gergedan nesli tükenmekte olan bir tür ve başta Güney Afrika ve Uganda olmak üzere dünyada yaklaşık 21.000 vahşi hayatta yaşamakta. IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Olan Türlerin Kırmızı Listesi'ne göre özellikle Kuzey beyaz gergedanların nesli büyük tehdit altında. Doğal alanlarında yaşayan 3 tane vahşi beyaz Kuzey gergedanı bulunuyor ve hayvanat bahçelerinde üremeyen bu cinsi çok yakında tamamen kaybedebiliriz.




Afrika'da bulunan kaçak avcılar sadece 2015 yılında 1338 gergedan öldürdü ve son 6 yıldır bu rakam sürekli artıyor. Son 8 yılda tüm dünyadaki gergedan popülasyonunun %25'i kaçak olarak öldürüldü. Kaçak avcılar halen en büyük problem olsa da yasal olmayan ormancılık, tarım alanlarının genişletilmesi, insan yerleşimlerinin artması ve yol/baraj projeleri ve susuzluk da gergedan popülasyonlarını tehdit ediyor. Beyaz gergedan boynuzuna olan talep geleneksel Çin tıbbında boynuzun tozunun afrodizyak etkisi olduğunun düşünülmesinden kaynaklanıyor. Beyaz gergedan boynuzu satılmak istendiğinde Çin pazarında 30.000 € ila 40.000 € arasında fiyat bulabiliyor.

Büyük çerçevede; vahşi hayattan elde edilen ürünlerle gerçekleştirilen ticaret trafiği yıllık 160 milyar $‘a kadar çıkabiliyor. Rakamlarla açıklamak istersek bu ticaret yıllık 100 milyon ton balık, 1.5 milyon canlı kuş ve 440.000 ton alternatif tıp bitkileri kapsıyor. Bu problemlerle mücadele etmek için yasaların sıkılaştırılması ve doğal yaşam koruma önlemlerinin artırılması gerekiyor. Halen gerçekleşen ticaretin regülasyonunu sağlayabilecek CITES'i (The Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) desteklemek önem taşıyor. Yasal olmayan ticaretin ve doğal hayatı koruma konusunda paydaşların eğitilmesi, biyoçeşitliliğin yüksek olduğu noktalarda yerel topluluklarla çalışılması ve sürdürülebilir vahşi hayat ürünlerinin alımının özendirilmesi şu ana kadar elde edilen başarıların devamlılığını sağlamak konusunda önde geliyor.

 

SHARE: READ MORE

3 March

S360Kısalar: İş Hayatında Kadın Olmak

Cinsiyet çeşitliliğinin, tüm paydaşlarına fayda sağlayacağı görüşü üzerindeki fikir birliği her geçen gün artıyor. Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü’nün 91 ülkede, 21,980 şirketin katılımıyla hazırladığı “Cinsiyet Çeşitliliği Karlı mı? Küresel Bir Anketin Kanıtları” adlı anketin sonuçları; cinsiyet çeşitliliği yüksek olan firmaların aynı zamanda yetenek çeşitliliğinin de yüksek olduğunu ve bunun karlılığa katkı sağlayabileceğini gösteriyor. Türkiye’de işgücüne katılım oranı %30 olan kadınların, OECD ortalaması olan %63’e çıkmasıyla 2025 yılında GSYİH’in 240 milyar dolar artması öngörülüyor.

Ayrıcalıklarımızın farkına vararak ayrımcılığın üstesinden gelebiliriz. Eşit bir çalışma hayatı ve toplumsal kurgu için tüm cinsler olarak el ele vererek mücadele edebiliriz. Hazırladığımız “İş Hayatında Kadın Olmak” kısası ile tüm paydaşlarımızı daha eşit bir iş hayatının kurgusuna doğru, beraber yürümeye davet ediyoruz.

Kısamıza bağlantıdan erişebilirsiniz. 

SHARE: READ MORE

24 February

Finans sektörü için Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni fırsata çevirmenin 5 yolu

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SKH), yoksulluğu sona erdirmek, dünyayı korumak ve herkes için refah sağlamak amacıyla 193 ülke tarafından 2015’in sonuna yaklaşırken hayata geçirildi. 2030 itibarıyla SKH’nin 17’sine de ulaşılabilmenin 90-120 trilyon dolara mal olacağı tahmin ediliyor.

Bu doğrultuda finans dünyasının önemli sorumlulukları bulunuyor. Bankalar ve diğer finansal hizmet veren kuruluşlar, hedeflerin finans dünyası için ne anlama geldiği konusunu araştırmaya devam ediyor. SKH, bu kuruluşların sürdürülebilir kalkınmaya nasıl katkıda bulunabileceklerini anlamaları ve ölçümlemeleri adına referans olarak kullanılabilir.

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşabilmenin en önemli yollarından biri finansmana erişimden geçiyor ancak 169 alt hedef bulunduran 17 Hedef'in tamamına odaklanmak oldukça zor. Bu nedenle, finans şirketlerinin kendi iş amaçlarını en çok kapsayan hedeflere odaklanması, daha büyük etki yaratılmalarına yardımcı olabilir. Kurumsal yatırımcılar, bankalar ve kredi kartı şirketleri de dahil olmak üzere tüm finansal hizmetler sektörü, iletişim, paydaş katılımı, hedef belirleme, etki ölçümü ve ortaklıklar alanlarına SKH’yi entegre etme yolları üzerine çalışmalar yürüterek daha büyük fayda sağlayabilir.

İletişim: SKH, finansal hizmet kuruluşlarının ekonomik kalkınmaya ve istihdam yaratmaya katkı sağlamayla ilgili iletişim yolları üzerine bir çerçeve sunmaktadır. Örneğin, MasterCard gerçekleştirdiği tüm aktivitelerin seçtikleri beş Hedef’i nasıl desteklediğini ve ilerlettiğini anlatıyor. Credit Suisse ise, dört hedef üzerine vaka incelemeleri ile SKH'ye katkıda bulunma yolları üzerine bir rapor yayımladı.

Paydaş Katılımı: Bankalar, SKH’yi çalışan, müşteri, düzenleyici ve STK'lar da dahil olmak üzere paydaşların katılımını arttıracak bir platform olarak kullanabilirler. Örneğin, Standard Chartered, çalışanları ve müşterileri için SKH hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan bir kampanya düzenledi. Credit Suisse ise, Zürih ve Hong Kong'da, kamu kuruluşları, kalkınma bankaları ve STK'lar ile eylem öncelikleri belirlemek için çalıştaylar düzenledi.

Hedef Belirleme: Yatırımcılar ve bankalar yeni hedefler ve yatırım alanları belirlemek amacıyla SKH’yi kullanmaya başladı. Örneğin, Hollanda Emeklilik fonları PGGM ve ABP, 2020 yılına kadar SKH’ni destekleyen projelere yaklaşık 62 milyar dolarlık yatırım yapma hedefi koydu. BNP Paribas ise, SKH'ye kayda değer katkı yapan işletmelere verdiği kurumsal kredilerin oranını yakından takip ediyor. Bu oranı bir KPI olarak kabul eden banka, oranın üç yıl boyunca %15 seviyesinde tutulmasını hedefliyor.

Etki Ölçümü: Bunlara ek olarak, SKH etki ölçümü için bir referans noktası olarak kullanılabilir. Örneğin, MasterCard’ın 2020 itibarıyla finansal hizmetlere erişimi olmayan 500 milyon kişiye ulaşma hedefini belirlerken, halihazırda SKH üzerinden banka hesabı olmayan iki milyar insana banka hesabı verilmesi hedefinin varlığı iyi bir referans olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, yatırımcılar, risklerini etkin bir şekilde yönetmek amacıyla fonlara “SKH hedeflerini destekler” etiketini koymadan önce etki ölçümü gerçekleştirebilirler.

Ortaklıkların kurulması: SKH'nin başarıya ulaşması yolunda en önemli rollerden biri ortaklıkların kurulmasından geçiyor. Hedefler, daha geniş bir topluluğa ulaşmayı, hükümet ve müşteriler gibi farklı paydaşları bir araya getirmek konusunda önemli bir yardımcıdır. Örneğin, BM Kadın Birimi’yle MasterCard ortaklığında geliştirilen bir proje kadınların finansal katılımını arttırmayı amaçlıyor. Nijerya'da gerçekleşen pilot projede, 500 bin Nijeryalı kadına elektronik ödeme özelliği içeren kimlik kartları verilecek. Barclays’inse, GlaxoSmithKline gibi müşterileri ve Care International gibi STK’larıyla sağlık hizmetleri ve finansal hizmetlere erişimi destekleyecek yenilikçi ortaklıkları bulunuyor.

SHARE: READ MORE

24 February

Böcek yemeye hazır mıyız?

Böcek yemek, daha sürdürülebilir, etik açıdan daha rahat ve aynı zamanda besleyici olabileceği gibi çoğumuzun farkında olmadan bulunduğu bir eylem. Böcek yeme fikri daha az “mide bulandırıcı” hale getirilebilirse gıda sektöründe hızlı bir dönüşüm gerçekleşebilir.

Böcek üretimi ve tüketiminin, kırmızı ete kıyasla çevreye etkisi daha düşük olmasına rağmen, aynı zamanda besleyici de olduğu belirtiliyor. Örneğin, bir kg cırcır böceği yetiştirmek amacıyla iki kg besin gerekirken, bir kg kırmızı et üretmek için sekiz kg yeme ihtiyaç duyuluyor. Buna rağmen içerdikleri protein seviyesinde çok da büyük bir fark yok; cırcır böceklerinde kg başına 205 gr protein bulunurken, kırmızı ette bu oran 256 gram seviyesinde.

Böcekler soğuk kanlı canlılar olmaları nedeniyle aldıkları besinleri daha yüksek oranda vücut kütlesine dönüştürebiliyor. Daha az üretim alanın gerektiği ve daha yüksek verim alınabilen üretim yollarıyla böcekler, ilk aşamada insan besini olmaktan çok hayvancılıkta protein amacıyla kullanılan balıkların yerini alabilir. Böylece balık popülasyonlarının korunmasına katkıda bulunulurken, balıkların insanlar tarafından daha fazla tüketilmesi de sağlanabilir. Bir sonraki aşamada üretim sırasında daha az besin kullanılması sayesinde dolaylı olarak pestisit ve su kullanımında azaltım sağlanabilir. Tüm bunlara ek olarak, böcekler hayvan atıklarını tüketebilmeleri sebebiyle atık yönetimi üzerinde de pozitif bir etki yaratabilir.




Tüm bu avantajlara rağmen dünya nüfusunun önemli bir kısmının böcek tüketimi konusuna çok sıcak yaklaşmadığı rahatlıkla söylenebilir. Böcek yemeye karşı hissedilen “tiksinti”nin sadece o yemeğin tadından veya kokusundan hoşlanmamak kadar basit değil. İnsanlar böcekleri iğrenç diye tanımladıkları diğer şeyler gibi duygusal olarak rahatsız edici de bulabiliyor; bir araştırmada hamamböceklerinin ve Adolf Hitler'in fotoğraflarının insanlar üzerinde benzer olumsuz tepkilere sebep olduğu sonucuna ulaşılmış.

Brüksel lahanasını veya brokoliyi sevmemekten farklı olsa da önyargı ve algılar değiştirilirse böcek tüketiminin yaygınlaşması imkansız gözükmüyor. Böcekler, günümüzde geniş kitleler tarafından tüketilen ancak eskiden çok da sevilmeyen diğer iki yiyeceğin yolunu takip edebilir. Yerli Amerikalılar, “kayen” ve “habanero” gibi acı biberleri uzun bir süredir tüketirken Avrupalı koloniler bu biberleri umutsuzluk ve açlık sonucunda daha fazla tüketmeye başladı. Benzer şekilde suşi, ilk olarak yaygınlaşmaya başladığında çiğ balık yemek çoğunluk tarafından “iğrenç” bulunuyordu. 2014’te ABD’de yapılan bir araştırmaya göreyse suşi, pancake, dondurma ve donut’lardan artık daha popüler.

Böceklerin tatları açısından “iğrenç” gıdalar olmadıkları söylenebilir. Yaklaşık 3.000 farklı etnik grup ve dünya uluslarının yüzde 80'i böcekleri bir veya birden fazla formda tüketmesi bu önermeyi destekliyor. Kırmızı gıda boyası içeren yoğurt, reçel, pasta, çörek, dondurma veya sos gibi ürünler tükettiyseniz, karmin böceği tüketmiş olma ihtimaliniz bulunuyor veya kırmızı ruj kullandıysanız karmin böceğini dudaklarınıza sürmüş olma ihtimaliniz de var. Dünya mutfaklarında böceklerden yapılan yaklaşık 2.000 tür yiyecek ve tarif bulunuyor ve bunlar yaklaşık iki milyar insanın günlük diyetlerinin bir parçası. Bu, her yedi insandan ikisinin geleneksel diyetlerinin böcek yemeyi içeriyor olduğu anlamına geliyor.  

Yine de böceklerin suşi ve acı biber ile benzer bir popülerlik seviyesine erişebilmeleri için maliyetlerinin azaltılması gerekiyor. Günümüzde, böcek üretim çiftlikleri henüz kurulma aşamasında ve gerçekleştirebildikleri üretim seviyesi oldukça düşük. Sık sık karşılaşılan araştırma eksikliği ve devlet tarafından gerçekleştirilen sıkı düzenlemeler sebebiyle hızlı ilerleme kaydedilemiyor ve bu da tüketiciye yansıyan fiyatlarda artışa sebep oluyor. Bununla beraber, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların desteğini artırması, hükümetlerin, büyük şirketlerin ve genç, yenilikçi girişimlerin sürece daha fazla dahil olması ile yatırımın artması ve üretimin hızlanarak böcek tüketiminin yakın bir gelecekte “normalleşerek” yaygınlaşması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

24 February

AB'de Yenilenebilir Enerjiye Yatırım Artıyor

2016 yılında AB bölgesi genelinde yeni kurulan enerji üretim tesislerinin yaklaşık %90'ını yenilebilir enerji kaynaklı tesisler oluşturdu. Yenilenebilir enerjiye büyük yatırım yapmaya devam eden Almanya yeni kurulan rüzgar enerjisi santrallerinin %44'ünü tek başına inşa etti. Rüzgar enerjisi kömür enerjisi kapasitesini geçerek AB'de ikinci en büyük enerji kaynağı haline geldi ancak politik söylem ve çerçevelerin yenilebilir enerji konusundaki vizyon eksikliği kaygı yaratmaya devam ediyor.

Avrupa'nın elektrik şebekelerine yeni eklenen enerjinin yaklaşık %90’ının yenilebilir enerjiden gelmesi, Birlik ülkelerinin fosil yakıtlardan yeşil enerjiye kaymasının en belirgin örneği. 2016 yılında AB genelinde inşa edilen 24.5GW'lık kapasitenin 21.1GW'ına denk gelen %86'sının rüzgar, güneş, biyokütle ve hidroelektrikten oluştuğu ve 2014 yılında erişilen %79'luk oranı gölgede bıraktığı görülüyor. 2016 yılındaki eklenen kapasitenin %51'isini rüzgar enerjisi oluştururken, güneş enerjisi %27, doğal gaz %13 ve biyokütle %4.3 oranlarıyla sıralanıyor. WindEurope'tan alınan bilgiler doğrultusunda ilk kez rüzgar santralleri yeni kurulan kapasitenin yarısından fazlasını oluşturdu. 2007 yılında Avrupa'nın altıncı en büyük enerji kaynağı olarak petrolü geçen rüzgar enerjisi, 2013 yılında nükleer ve 2015'te hidroelektrik enerji gücünü geçti. Rüzgar enerjisi, 2016 yılındaysa kömürü geçerek AB'nin doğal gazdan sonra ikinci en büyük güç kapasitesi haline geldi. Ancak yenilebilir enerji teknolojisinin üretim aşamasına da yansıyan süreklilik sorunu sebebiyle, kömür AB bölgesindeki elektrik talebini yüksek oranda karşılamaya devam etti. Yeni rüzgar enerjisi kapasitesinin %44lük kısmı (5.4GW) Almanya tarafından kurulurken, Almanya'yı Fransa (1.6GW), Hollanda (0.9GW) ve İngiltere (0.7GW) izledi. Bu yükselişe rağmen rüzgar, bölgenin enerji ihtiyacının küçük bir kısmını karşılayabiliyor. 2016'da eklenen kapasite ile rüzgar 153GW kapasiteye ulaşırken, toplam enerji kapasitesi 918GW olarak ölçüldü.

WindEurope CEO'su Giles Dickson, yenilenebilir enerji sektörünün sıkıntılı dönemlerle karşı karşıya olduğu konusunda uyardı. “Düşük karbona geçişle ilgili tüm görüşmelerle birlikte, Avrupa'daki rüzgar endüstrisi için uzun vadeli ve iyi bir gelecek varmış gibi görünüyor ama aslında yok” dedi. Buna ek olarak Dickson, AB üyesi 28 Devletin sadece yedisinde 2020 yılı sonrası için yenilenebilir enerji hedefleri ve politikaların var olduğunu belirtti. Güneş enerjisi kapasitesiyse, 2007'de neredeyse sıfır seviyesinden 2016 yılında yaklaşık 100 GW kurulu güce ulaşarak önemli bir biçimde yükseldi. Almanya, yenilenebilir enerji kapasitesini hızlı bir şekilde artırdıktan sonra, 2016 yılı Mayıs ayında sembolik ama önemli bir başarı elde etti; rüzgar ve güneş enerjisi bir gün boyunca ülkenin enerji talebinin neredeyse tamamını karşıladı.

Ancak tüm gelişmelere rağmen yine de sektör liderleri, AB'nin 2020 hedefleri sonrasında politik desteğin devam edeceğinden endişeliler zira yenilebilir enerji kapasite artırım hedefleri 2020 yılında sona eriyor. Bunun için Devletlerin sağladıkları ilerlemeleri güvence altına almaları için geleceğe yönelik taahhütleri üzerinde çalışmaları gerekiyor.

SHARE: READ MORE

24 February

Sürdürülebilirlik Raporlaması Değişiyor!

The Corporate Leadership Group (CLG) on Reporting 2025 (Kurumsal Liderlik Grubu Raporlama 2025)sürdürülebilirlik raporlaması ve iletişiminin geleceği hakkında yapılan küresel tartışmaları desteklemek ve raporlama uygulamasının nasıl geliştiğini incelemek amacıyla GRI (Küresel Raporlama Girişimi) tarafından bir araya getirildi. Bu kapsamda Grup’ta yer alan ve uzun vadeli hedefler koyan içinde Avrupa Yatırım Bankası, Ferrero ve Pepsico'nun da bulunduğu 13 şirket, gelecekte ön plana çıkacaklarını ön gördükleri 17 trendi belirledi ve 4’ünü seçerek kendi şirketlerine ve sürdürülebilirlik raporlarına olan etkilerini derinlemesine araştırarak raporda paylaştı. İklim değişikliği, insan hakları, gelir eşitsizliği ve veri & teknoloji trendlerini seçen CLG’nin raporunda ele alınan trendlerin gelecek projeksiyonlarını sizler için derledik.

İklim Değişikliği:

İklim değişikliği küresel gündem ve sürdürülebilirlik ve kurumsal raporların üzerine en çok durduğu konu olmasına rağmen halen gelişen trendlerden biri. 2016 yılında Dünya Ekonomik Forumu (WEF), iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmamasının en büyük küresel risk olduğunu açıkladı. Büyük ilgi toplayan ve erken eylem için ön plana çıkan 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SDG) içinde de iklim değişikliğiyle ilgili hedefler göze çarpıyor. CLG üyeleri, iklim değişikliği üzerine yapılan raporlama kalitesini iyileştirmek için öncelikli olarak şu alanlarda adımları öneriyor;

İklim değişikliğini mücadelesini daha fazla içselleştirmek gerekiyor: Kurumlar, iklim değişikliğinin sektörleriyle en alakalı yönlerini göz önünde bulundurarak önceliklendirme yapmalı ve kullanılan veri ve metriklerin kalitesi iyileştirilmeli. 

Örneğin;

Eğer tedarik zincirine vurgu yapılıyorsa, tedarik zincirindeki riskler kapsamında emisyon hesaplaması önceliklendirilebilir.
Ürün ve hizmetler, farklı kurumların enerji kullanımını ve emisyonlarını etkiliyorsa, bu kurumların enerji verimliliği ve emisyon azaltımı öncelikli konu olmalıdır.
İklim değişikliğinin başka alanlara dolaylı etkisi belirlenmelidir.
Şirketleri farklılaştıran, 2020 ve ötesini hedef alan uzun vadeli, bilimsel verilere dayalı hedefler konmalıdır.  
Raporlama yapan kurumların faaliyetlerine bağlı hedeflerinin, devletlerin iklim değişikliği ile mücadele yolunda koyduğu hedeflerle nasıl örtüştüğü hesaplanmalı.
İklim değişikliğinin nasıl bir risk oluşturduğunun ve iklim değişikliğiyle mücadelede yapılan çalışmaların kamuoyu ile paylaşılması yüksek önem taşıyor. 
Enerji tüketimi ve emisyonla mücadelede bireylere ve kurumlara düşen roller tanımlanmalı.
İnsan Hakları:

Her zaman gündemde olan insan hakları, özellikle hali hazırda devam eden iç savaşlar (örneğin Suriye'de) ve buna bağlı göçmen ve mülteci dalgalarıyla 2016'nın en önemli toplumsal sorunlarından biri oldu. İnsan hakları alanında yapılan tüm ilerlemelere rağmen hak ihlalleri daha da korkunç bir boyutla artıyor. Birçok şirket, tedarik zincirindeki yaşanan sorunlarla zor zamanlar geçiriyor; Asya'daki hurma yağı veya deniz ürünleri tedarik zincirlerinde çalışan korumasız göçmen emekçiler, Türkiye'deki konfeksiyon fabrikalarında çalışan Suriyeli mülteci çocuklar ve İngiltere'de görülen modern kölelik vakaları bu alanda verilebilecek birçok örnekten sadece birkaçı.

CLG üyeleri, insan hakları konusundaki şeffaflık ve raporlamaları iyileştirmek için öncelikli olarak şu alanlarda adımlar atılabileceğini belirtiyor;

Kurumların insan haklarını, sadece sosyal sorumluluk faaliyetlerinde değil, genel olarak öncelikli mesele olarak genel anlamda içselleştirmesi gerekiyor.
İş Dünyası ve İnsan Hakları üzerine Birleşmiş Milletler'in Yol Gösterici İlkelerinin benimsemesi önemli bir adım olarak ön plana çıkıyor.
Şirket genelinde ve tedarik zincirinde insan hakları konusunda farkındalık yaratmak gerekiyor.
İnsan hakları konusunda ilerleme kaydetmek için şirketler tarafından tedarik zinciri risk analizi çalışmasının ve denetiminin gerçekleştirilmesi, insan haklarına ilişkin riskleri belirlemek atılan ilk adım olabilir.
Tedarikçilerin tek bir organizasyon tarafından etkin bir şekilde izlenmesi neredeyse imkansızdır. Bu sebeple şirketlerin bilgi paylaşımı yapabilecekleri ve aynı zamanda tedarikçiler hakkında bilgi alabilecekleri ortak platformlara ihtiyaçları var.
Gelir Eşitsizliği:

Oxfam'a göre, dünya üzerindeki en zengin %1, dünyanın geri kalanından çok daha fazla servete sahip. Örneğin küçük ölçekli çiftçiler dünya gıda ihtiyacının %80'ini üretirken, tarım işçileriyle birlikte açlık sınırında yaşayanların çoğunluğunu oluşturuyor ve tarım işçilerinin %60'ı yoksulluk içinde yaşıyor.

CLG üyeleri, gelir eşitsizliği konusundaki raporlamaları iyileştirmek için öncelikli olarak şu alanlarda adımlar atılabileceğini ön görüyor;

Çalışanların hakları ve tedarik zincirindeki koşullar sosyal haklar da düşünülerek geliştirmeler yapılabilir.
Şirketin ürün ve hizmetlerinin, faaliyet gösterilen bölgelerdeki toplulukların temel ürün ve hizmetlere (ör. yiyecek, su, enerji) erişimi nasıl etkilediği araştırılmalıdır.
Gelir eşitsizliği ile ilgili şirketinizin maddi etkisinin en fazla olabileceği alanlar değerlendirilip, anahtar performans göstergeleri geliştirilebilir.
Data ve Teknoloji:

Giderek daha da büyüyen ve gelişen veri ve teknoloji, hem yaşamın hem de iş dünyasının birçok alanının önemli bir parçasıdır. Mevcut veri miktarının son yıllarda müthiş bir şekilde arttığı, insanlığın tüm geçmişinden çok daha fazla veri geçtiğimiz iki yılda yaratıldığı gözlemlenmektedir.

CLG üyeleri, data ve teknoloji konusundaki yapılan raporlamaları iyileştirmek için öncelikli olarak şu alanlarda adımların önemine vurgu yapıyor;

Paydaşlara farklı şekillerde yaklaşmak için veri ve teknolojiyi kullanmak ve verilerin toplanması için teknolojiyi kullanmak büyük önem taşımaktadır.
Farklı paydaşların ihtiyaçlarını keşfedilmelidir.
Verilerin tek seferde toplanması ve birden fazla amaçla kullanılabilmesi için daha gelişmiş yaklaşımlar ve veri toplama yöntemleri kullanılmalıdır.

#sustainabilityreporting

SHARE: READ MORE

17 February

İklim Bazlı Finansal Bilgilendirme Görev Gücü

Finansal İstikrar Kurumu1 tarafından oluşturulan “İklim Bazlı Finansal Bilgilendirme Görev Gücü”, şirketlerin, yatırımcılara, borç verenlere, sigortacılara ve diğer paydaşlara iklim bazlı finansal risklerine ilişkin bilgi sağlarken kullanabilecekleri gönüllü ilkeler geliştiriyor.
Görev Gücü, bu doğrultuda iklim değişikliği ile ilgili fiziki, sorumluluk ve geçiş risklerini ve endüstriler arasında nelerin etkin finansal açıklama oluşturacağını değerlendirecek.
Görev Gücü’nün önerileri, şirketlerin finansal piyasaların iklim değişikliği risklerinin ölçümü ve karşılık verilmesi ile ilgili kamuya açıklamalardan neler beklediklerini anlamak konusunda yardımcı olmayı ve açıklamalarını yatırımcıların gereksinimleri ile birleştirmelerini sağlamayı hedefliyor.
Görev Gücü’nün lideri Michael R. Bloomberg, önerileri sunuş mektubunda şu şekilde ifade etmiştir:
“Hava emisyonları nedeniyle gezegenin ısınması, global ekonomide ciddi risklere neden olmakta ve bu birçok sektörde etki yaratacaktır. Finansal İstikrar Kurumunun belirttiği gibi, bu risklerin etkin paylaşımı olmadıkça, iklim değişikliğinin finansal etkileri doğru bir şekilde fiyatlanmayacaktır ve sonunda maliyetler açığa çıktığında hızlı uyum olasılığı piyasalar üzerinde istikrar bozucu etki yaratabilecektir. Görev Gücü’nün önerileri bu sorunu çözmeyi hedefliyor. Daha iyi ölçümlenen her şey daha iyi yönetilir. Önerilerin yaygın bir şekilde uygulanması, iklimle ilgili konuların faaliyetler ve yatırım kararları sırasında sürekli olarak dikkate alınmasını ve şirketler ile bankalar, sigortacılar ve yatırımcılar arasında etkin diyaloğu sağlayacaktır. Bu da sermayenin daha yerinde ve etkin dağılımına neden olacak ve düşük karbonlu ekonomiye geçişi hızlandıracaktır.”
Bu çerçevede, 14 Aralık 2016’da “Önerilere İlişkin Rapor” kamuoyuyla paylaşıldı. Raporun ayrıca “İklimle ilgili riskler ve fırsatlarda senaryo analizlerinin kullanımı” isimli teknik bir eki de mevcut. Rapor, “Giriş”, “İklimle İlgili Riskler, Fırsatlar ve Finansal Etkileri”, “Öneriler ve Rehber”, “Senaryo Analizleri ve İklimle İlgili Konular”, “Ele Alınan konular ve Gerekli İleri Çalışmalar”, “Sonuç” ve ekler olmak üzere yedi bölümden oluşuyor.
Her bir finansal sistem katılımcısının risk algısının, risk ölçümünün, riskleri minimize etme yöntem ve uygulamalarının farklı olması, riskin açıklanması ve bilinirliliğinin sağlanmasının ardındaki en önemli nedenlerinden biridir.
İklim bilimcilerin, uluslararası sivil toplum kuruluşların ve finansal endüstri paydaşlarının ortaklaşa geliştireceği prensip, standart, en iyi uygulamalarının risklerin belirlenmesi ve açıklanmasının, kamu kaynaklı olmayan ve uluslararası kabul görmüş kurallara dönüşmesi, 21. yüzyıl ve ötesine dair hukukun en dikkat çekici noktalarında olacağı da şimdiden görülebiliyor.
İşte bu nedenlerle, S360 olarak iklim bazlı risklerin açıklanmasının hem ortak yuvamız-dünya hem de finansal sistem katılımcılarının tümü için çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
1.Türkiye Cumhuriyeti’nin de aralarında yer aldığı belirli sayıda devletin, Uluslararası Finansal Kuruluşların ve Uluslararası Standart Belirleyici Kuruluşların üyeliklerinden oluşan Finansal İstikrar Kurumu (FSB-Financial Stability Board) Global Finansal Sistemi tehdit eden zayıflıkları gözlemler ve değerlendirir ve bunlara yönelik gerekli politika adımlarını önerir. Finansal İstikrar Kurumu aynı zamanda piyasaları ve sistemik gelişmeleri ve de düzenleyici politikalar üzerindeki etkilerini izler ve önerilerde bulunur.

SHARE: READ MORE

10 February

Davos'ta İnovasyon ve Sürdürülebilirlik Konusunda Gelişmeler

Her yıl Davos'ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu sadece sıkıcı konuşmaların yapıldığı  bir toplantı değil, her yaştan dünyanın farklı kesim ve yerlerinden onlarca farklı topluluk için sesini duyurma ve somut adımların atılmasını mümkün kılan bir platform olma özelliği taşıyor. Bu yılki Davos toplantısında önemli gelişmeleri sizler için derledik:

Norveç hükümeti tarafından kurulan yeni bir fon, 400 milyon dolarlık bütçesiyle ormansızlaşmayı ve orman ve turba degredasyonunu azaltmak için çaba harcayan ülkelerde yer alan 5 milyon hektar alanı koruyacak. Fonun aynı zamanda tarımsal ormancılık gibi ormansızlaşmayı gerektirmeyen tarım yatırımlarına yön vermesi ve yeni iş kollarıyla ekonomik büyüme sağlayacağı ön görülüyor.
Aşılar üreterek salgınlara hızlı bir şekilde yanıt verecek çözümler üzerine çalışmak üzere Salgınlara Karşı Hazırlıklı Yenilikler Koalisyonu (CEPI) Davos Yıllık Toplantısında resmen kuruldu. Ocak 2016 Davos'ta ilk defa üzerinde konuşulan ve takiben grubu kurulan CEPI, Dünya Sağlık Organizasyonu, akademi, ulusal yönetimler ve endüstriden farklı temsilciler gibi bir çok paydaş grubu bulunduruyor.
WEF’in, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki işsizlik ve beceri eksiklikleri ile mücadele etmek ve potansiyel çözümleri belirlemeyi amaçlayan New Vision for Arab Employment'a imza atmış olan üyeleri, 2013'ten bu yana 250.000 kişiyi farklı meslek gruplarında yeniden eğittiklerini ve şu an toplamda 1 milyon kişiyi bu eğitim kapsamına sokmayı hedeflediklerini belirttiler.
Okyanusları ve deniz kaynaklarını korumak adına bir koalisyon kurmak üzere Forum üyeleri California Üniversitesi Santa Barbara Deniz Bilimleri Enstitüsü ile bir araya geldi; WWF, deniz ve okyanusların korunması ile elde edilecek küresel varlıkların toplam 2.5 trilyon dolar değerinde olduğunu tahmin ediyor.
Forum, sorumlu, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir pil tedarik zinciri oluşturmak için bir kamu-özel sektör koalisyonu kurdu. Lityum iyon pil pazarının 2024 yılına kadar 70 milyar dolara ulaşması bekleniyor ancak üretim aşamasında, çocuk işçiliği, sağlık ve güvenlik riskleri, çevresel etkiler ve yaşam döngüsü sürdürülebilirliği gibi giderilmesi gereken problemler bulunuyor.
Dünyanın en büyük üretim şirketlerinin, perakendecilerin ve geri dönüşüm firmalarının da dahil olduğu 40 hükümet ve özel işletme, plastik ambalajlar için küresel yeniden kullanım ve geri dönüşüm oranlarını mevcut %14'ten %70'e yükseltme planını onayladı.
Sosyal girişimci Gary White ile Matt Damen tarafından ortak kurulan Water.org, bira üreticisi olan Stella Artois'le 3,5 milyon insana temiz su sağlamaya yardımcı olmak için geniş çaplı bir ortaklık kurduğunu açıkladı.
Toplumsal girişim olan GoodWeave International, tedarik zincirinde modern köleliği durdurmak için Sourcing Freedom adlı yeni bir uluslararası programı açıkladı. Tüm dünyada zorla çalıştırılan 21 milyon kişi olduğunu ön gören program, çeşitli sektörlerden bir dizi global işletme tarafından da destek görüyor.
Dünyanın en büyük finansal hizmet sağlayıcılarının, küresel IT ve telekom şirketlerinin ve uluslararası insani yardım konusunda çalışan kurumların arasında bulunduğu topluluk, krizden etkilenen toplumlarda dijital nakit ödemelerin yapılabilmesini mümkün kılacak altı ilke üzerinde anlaşmaya vardı. Dijital nakit ödemeleri, girişimciliği teşvik etme ve yerel ekonomilere destek olma konusunda kanıtlanmış bir geçmişe sahip.
Son olarak, 100 önde gelen işletme, Compact for Responsive and Responsible Leadership adlı sözleşmeyi imzaladı. Sözleşme, Forum'un Uluslararası İş Konseyi tarafından geliştirildi ve uzun vadeli yatırımların ölçülebilmesini sağlayacak bir sistem geliştirmeye öncü olacak.

SHARE: READ MORE

10 February

Doğa Korumaya Yatırım Yeni Bir Pazar mı?

Doğal kaynaklar, iş dünyası için uzun süredir sadece hammadde girdisi olarak görülüyordu. Doğal kaynaklardan nihai bir değer elde edilmesi için, kaynakların işlenmesi, geliştirilmesi veya başka forma değiştirilmesi gerekiyordu. Son yıllarda, bu anlayış değişmeye başladı. Yatırımcılar, bu kaynakların korunmasının da ölçülebilir bir mali değer katkısı olduğunu göstermeye ve buna uygun kararlar vermeye başladılar.

“Forest Trends’ Ecosystem Marketplace 2016” raporuna göre su kaynaklarının, habitatların korunması ve gıda üretiminde önlemlerin alınması ile doğal kaynakların ölçülebilir ekonomik fayda sağladığını belirtiliyor. Çevre koruma yatırımı yapan şirketler, üretim sektörlerinin doğa üzerinde bu denli yıkıcı olmasının gerekli olmadığını savunacakları bir platform -bir piyasa (Forest Trends’ Ecosystem Marketplace)- üzerinde çalışıyorlar. JPMorgan Chase & Co, Credit Suisse ve Cornell Üniversitesi gibi kuruluşların ortaklığında hazırlanan raporda, sayısı hızla artan finansal ve çevresel geri dönüşü olan yatırımlar ele alınıyor.

Rapordaki temel bulgular, pazarın büyümeye devam ettiği ve doğa koruma alanında yatırım yapan yatırımcıların mevcut olan yatırımdan üzerinde bir yatırım fırsatı talep ettiği yönünde. 2015 yılı boyunca korumaya yönelik toplam yatırım, 2013’e kıyasla yüzde 27 artışla 8,2 milyar dolara ulaştı. Bu, yatırım miktarının her üç yılda bir iki katına çıktığı anlamına geliyor. Çoğu yatırımcı iç verim oranı beklentilerinin (Internal rates of return – IRR) yüzde 5 ila 9 aralığında olduğunu açıklarken, yatırımcıların üçte biri iç verim oranı beklentilerinin yüzde 15’in üzerinde olduğunu açıkladı.

2014 raporunda, 2004-2013 yılları arasında toplam 2,8 milyar dolarlık yatırım yapıldığı belirtilirken, 2016 raporunda Forest Trends’ Ecosystem Marketplace'e dahil olan yeni katılımcılarla beraber 2004-2013 arası yatırım verisi %62 artarak 5,1 milyar dolara çıktı. 2016 yılında 12 yıllık toplam yatırım hacmi sürdürülebilir gıda ve fiber üretimi (ormancılık, tarım ve deniz ürünleri vb.) için 6,5 milyar dolar, yaşam alanı koruma için 1,3 milyar dolar ve su kalitesi ve güvenliği için 400 milyon dolar olarak ölçüldü.



Raporda gösterilen eğilimlere bağlı olarak, doğa koruma konusundaki yatırımların hızla artarak devam etmesi bekleniliyor. 2015 yılında yatırımcılar, yatırıma dönüştürülmemiş 3,1 milyar dolarlık sermaye yarattıklarını belirtti. Katılımcıların çoğunluğu önümüzdeki üç yıl içinde, son yıllara oranla daha fazla sermaye yatacaklarından emin olduklarını belirtirken bu pazarın daha fazla büyümeden önce bazı temel sorunların çözülmesi gerektiğini de ekledi. Ankete katılanların çoğunluğu, mevcut yatırımların cazip risk/getiri profilli işlemlerdeki eksikliğinin, büyüme önündeki en önemli engel olduğunu söylerken çözümün daha fazla ürün geliştirmeden geçtiğini belirtiyor. Daha büyük kurumsal yatırımcılar ise nispeten küçük işlem hacimleri ve deneyimsiz yönetim ekiplerini diğer engeller olarak sıralıyor.

Her gün daha fazla yatırımcı ve şirket, bu işlemleri başlatmak, yapılandırmak, dağıtmak ve yatırım yapmak için çok çalışıyor. Ortaya çıkan tablo doğa koruma alanında yatırım ivmesinin artmaya devam edeceğini ön görüyor. Yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan ve ekonomimizin temelini oluşturan gıda, su ve diğer doğal kaynaklara olan talebin artması bağımlı olduğumuz doğal sistemleri hızla yok ediyor. Koruma yatırımlarının artmasıyla, giderek kalabalıklaştığımız gezegenimizde işleyen ekosistemlerin sağlığı ve direncinin sermaye sistemine dahil edilmesi gereken bir değere sahip olduğu fikri yaygınlaşacak. Kaynakları güvenliği ve sürdürülebilir ekonomik büyüme için katlanarak artan sermayeye ve yenilikçi koruma modellerine ihtiyacımız olduğuysa açık bir gerçek.

SHARE: READ MORE

10 February

B Corp'tan Mesaj Var!

Bu hafta B Lab kurucuları Andrew Kassoy, Bart Houlahan ve Jay Coen Gilbert iş dünyası liderlerine açık bir mektup yazdı. Mektupta son dönemde politik, ekonomik ve sosyal sorunların toplum genelinde yarattığı huzursuzluğa dikkat çeken kurucular, kapsayıcı bir ekonomi için kolektif bir aksiyon almanın iş dünyası için önemli fırsatlar yaratacağının altını çizdi ve iş dünyasının daha iyi olanı yapması konusunda sorumluluğu olduğunu hatırlatarak çağrıda bulundu. Mektupta, sorumlulukla harekete geçmek isteyen şirketler için tüyolar da bulunuyor. Mektuptaki mesajları ana hatlarıyla sizler için derledik.

*Nefret ve adaletsizliğin önüne geçmek için iş dünyası ve liderlere büyük sorumluluk düşüyor. Kapsayıcı ekonomi nefret söyleminin olmadığı, adaletli bir dünyayla mümkün olabilir.

“İş dünyası liderlerine, içinde yaşadığımız güvensiz, korku ve nefret dolu, şiddet içeren ve ekonomik sisteme olan güvenin günden güne azaldığı bu dönemde daha kapsayıcı bir toplum oluşturmak için büyük bir sorumluluk düşüyor. Siyasi parti ve kişilerden bağımsız olarak adaletsizliği üreten kimse ona ne hissettiğimizi daha yüksek sesle ve açıkça belirtilmeli. Bunun yanı sıra iş yerlerinde eşitlikçi ve uzun vadede herkes için fırsat yaratan kapsayıcı bir ekonomiyi yaratmak adına somut adımlar atılmalı.

*İş dünyası kolektif olarak hareket etmeli. Bu hareket karlılık ve çalışanlar başta olmak üzere şirket genelinin performansını ve verimini artıracak fırsatlar sunacak.

"İş dünyası liderleri kolektif olarak yanlış gittiğini düşündükleri her konuda fikir beyan ederek, adaletsizliğe karşı gelme; çalışanlarının ve şirketlerinin tam potansiyelini ortaya çıkarma gücüne sahipler. Evrensel insan hakları ve sivil özgürlükleri savunmak sadece bir iş zorunluluğu değil, ahlaki bir zorunluluktur. İş dünyası liderleri farklılık yaratabilecekleri ve en güçlü olduğu konulara dikkat etmelidir. Bu andan itibaren adalet çağrısı yapmak yeterli olmayacaktır; örgütler ve şirketler aracılığıyla da adalet yaratmaya çalışılmalıdır.”

* Şirketler, her türlü ayrımcılığın önüne geçmek için başta en çok ihtiyaç duyan kesimlere olmak üzere toplumun geneli için sosyal adalet yaratmada kaynaklarını kullanabilir.

“B Lab, her türlü ayrımcılığa karşı duruyor. Toplumun kaynaklarından fayda sağlayan şirketler de aynı şeyi yapma yükümlülüğündedir. En savunmasız kesimleri korumak için mücadele veren sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket etmeliler. Bu hareket, kimlik veya kökenlerine dayanarak insanlara yapılan ayrımcılığa sebep olacak her türlü etkene karşı çıkmak anlamına geliyor. Bunu sağlamak da sistematik olarak ırkçılık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı, sınıfçılık, engellilere yönelik ayrımcılık, homofobi ve transfobi gibi farklı nedenlerden dolayı ayrımcılığa maruz kalanları dinlemekten geçiyor. Mevcut ekonomik sistem tarafından marjinalize edilmiş ve istismar edilen insanlar başta olmak üzere toplum genelinin güvenini geri kazanmak için iş dünyası insana yakışır iş talebine yanıt vermelidir.

*Şirketler toplumumuzda tahmin ettiğimizden daha fazla etkiye sahiptirler. Bu etki ve potansiyelin farkına varıp kapsayıcılığı artırırken, çalışanları finansal ve psikolojik olarak güçlendirmek büyük önem taşıyor. Ekonomik adalet, toplumsal ve çevresel adaletten ayrılmadan sağlanmalıdır.

Şirketler, sahip olduğu kaynaklarla çalışanların günlerini en çok geçirdiği ve çalışarak kendileri ve ailelerine finansal kaynaklar yarattıkları yerledir. İş dünyası, ekonomik adaletin toplumsal ve çevresel adaletten ayrılmayacak bir şekilde bağlı ve bağımlı olduğu kavramalıdır.

* B Corplar kapsayıcı ekonomi doğrultusunda uzun zamandır ilerliyor. Ancak günümüzde 2000 şirketin temsil ettiği bu grup, kapsayıcı ekonomi konusunda kendi kulvarlarında liderlik etse de, asıl hedefe ulaşılması konusunda diğer şirketlerden desteğe ve katılıma ihtiyaç duyuyor.

"2000’den fazla sertifikalı B Corp, alanlarındaki liderlikleriyle iş dünyasına iyi olanı yapma konusunda ilham vermeye devam ediyor. Ancak kapsayıcı bir ekonomiyi tek başlarına kuramazlar. Bunun için tüm iş dünyasına ihtiyaçları var.

Kapsayıcı bir ekonomiye yol doğrultusunda en somut yol her şirketin attığı ölçülebilir adımlardan geçiyor. Şirketinizin kapsayıcı ekonomi konusunda neler yapabileceğini keşfetmeye ve bir başlangıç noktasına ulaşmaya ihtiyacınız varsa , Kapsayıcı Ekonomi Metrik Setimize göz atabilirsiniz ve kamuya açık bir taahhütte bulunabilirsiniz.”

SHARE: READ MORE

10 February

Trump’ın “Seyahat Yasağı”na Özel Sektörden Tepki

Donald Trump’ın göreve gelir gelmez aldığı ilk kararlardan biri içerisinde Irak, İran ve Suriye'nin de bulunduğu, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu yedi ülkeden insanların ABD'ye girişini askıya almasıydı. Tüm dünyada büyük tepki çeken bu karar, ABD’de de günlerce süren büyük eylemlere sebep oldu. Seattle'da bir hakimin kararı geçici olarak engellemesiyle, yasaklı ülkelerden vize/pasaport sahipleri ABD'ye tekrar girebilmeye başladı. Hakimin bildirisinin ardından davaya Washington, New York ve Minnesota eyaletlerinin de katılmasıyla karşı hareket büyümeye devam etti. Daha öncesinde geçici olarak durdurulan seyahat yasağına Trump yönetimi tarafından yapılan itiraz bugün reddedildi ve seyahat yasağı tamamen kaldırıldı.

Red kararının öncesinde, seyahat yasağına karşı özel sektörden önemli bir destek gözlendi. Öncelikle, yasaktan etkilenen insanlara Airbnb ücretsiz konaklama desteği sağlayacağını açıkladı. Kendisi de bir mülteci olan Airbnb kurucu ortağı Brian Chesky, ailesinin dini baskılar sebebiyle kendisi altı yaşındayken Rusya’dan ABD'ye göç ettiğini belirtti. Chesky günümüzde milyarderler arasında ve ABD’de, ABD’nin sınırları dışında doğmuş en varlıklı insan olarak anılıyor.

Airbnb’nin ardından, Uber CEO'su Travis Kalanick yasağa karşı olduğunu açıkladı ve ülkelerinde ailelerini görmeye dönen yasaklı ülkelerden olan çalışanları olduğunu belirtti. Yasak henüz başladığında Kalanick’in New York'ta taksiciler tarafından gerçekleştirilen bir iş bırakma eylemine katılmaması ve Trump'ın iş dünyası danışmanlarının arasında yer alması sebebiyle tepki çekmiş, binlerce Uber kullanıcısı sosyal medya üzerinden uygulamayı kullanmayacaklarını dile getirmişti. Tepkileri haklı bularak danışmanlık görevinden ayrılan Kalanick, ABD'ye geri dönme konusunda problem yaşayan çalışanları için bir plan oluşturulduğunu belirtti. Uygulamasının kurucusu, Kanada vatandaşı Kalanick, ayrıca yasaktan etkilenecek çalışanların devlete açacakları davalar için üç milyon dolarlık bir fon oluşturduklarını ekleyerek, Trump'ın danışmanlığından ayrıldığını açıkladı.

Özel sektörün verdiği en önemli tepkilerden biri Starbucks'tan geldi. Starbucks CEO'su Howard Schultz “Dünyada 65 milyon mülteci bulunuyor ve biz önümüzdeki beş yıl içinde iş yaptığımız 75 ülkede 10.000'ini işe almayı planlıyoruz” diyerek Trump’ın kararına karşı önemli bir mesaj verdi.

Son olarak aralarında Apple, Tesla, Google, Facebook, Intel, Netflix, Levi’s gibi şirketlerin bulunduğu 97 şirket, Trump yönetiminin bu konudaki tutumunu kınayan bir bildiri yayımladı. Göçmenlerin ABD ekonomisi ve toplumundaki önemini vurgulayan bildiride Trump yönetimine “mülteci ve yabancı asıllı vatandaşların ABD'nin en büyük buluşlarını gerçekleştirdiği ve en inovatif ve en ikonik şirketlerini kurduğu” belirtiliyor. Bildiri hakkında daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

3 February

BIST Sürdürülebilirlik Endeksi 2017’de Değerlendirmeye Tabi Şirketler Güncellendi

BIST Sürdürülebilirlik Endeksi Temel Kuralları'nın 5. maddesine bağlı olarak değerlendirmeye tabi şirketler listesi belirlendi.

Vigeo EIRIS’in yürüteceği değerleme çalışması, şirketlerin 30 Haziran 2017 tarihi itibariyle kamuya açık olan bilgilerine göre yapılacak ve endeks seçim kriterlerinde eşik değerlerini aşan şirketler, Kasım 2017 – Ekim 2018 döneminde için BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’nde yer alacak.

BIST 50 Endeksi kapsamında yer alan ve BIST 100 Endeksi kapsamında bulunan, değerleme çalışmasına gönüllü katılan şirketlerin bulunduğu, 63 şirketten oluşan değerlendirmeye tabi şirketler, aşağıda listelenmiştir:

SHARE: READ MORE

3 February

BM&FBOVESPA’da Kurumsal Sürdürülebilirlik Endeksi'nin 12. Portföy Dönemi Başladı

Kurumsal Sürdürülebilirlik Endeksi'nin (ISE) 12. portföyü 2 Ocak 2017-05 Ocak 2018 tarihleri arasında yürürlükte olacak. Yeni portföyde 34 şirketten 38 hisse yer alıyor. 15 sektör arasından belirlenen şirketler 22 Kasım 2016'da BM&FBOVESPA'da işlem gören tüm şirketlerin toplam piyasa değerinin %52,14'lük kısmını oluşturuyor. (1,31 trilyon BRL (Brezilya Reali) toplam piyasa değeri) Geçtiğimiz yıl, ISE'nin piyasa değeri 1,15 trilyon BRL olarak kaydedilmiş ve toplam piyasa değerinin %45,68'ini oluşturmuştu.

2017 yılında, anket cevaplarının kamuya açıklanması ISE'ye katılmanın ön şartı haline getirildi. Katılım gösteren 34 şirketin bu ankete verdiği cevaplarına bvmf.com.br web sitesinden erişilebilir.

Bu portföyde ayrıca, BM tarafından 2015 yılı sonunda benimsenen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin (SKH) ankete eklenmesini sağlandı. Ankette bulunan sorular, şirketlerin aşağıdakileri maddeleri gerçekleştirebilmesi için entegre bir yaklaşımla yapılandırılmıştır:

İş uygulamaların SKH’yle ilişkili olan etkilerini analiz etmek;
SKH ile ilişkili olarak göstergeler, hedefler ve beklenen sonuçlar konusunda kapsamlı bilgi sahibi olmak;
SKH’yle uyumlu kaynaklar hakkında kapsamlı bilgiye sahip olmak;
SKH hedeflerine ulaşmak için işbirliği olasılıklarını gözden geçirmek.



Portföyün Analizi

Şirketlerin tamamı Sürdürülebilir Kalkınma için kabul görmüş gönüllü taahhütleri resmen ve halka açık olarak kabul etti (2015'teki oran %97).
Şirketlerin tamamı geçtiğimiz yıl GRI temelli Sürdürülebilirlik Raporlarını yayınladı.
Şirketlerin tamamı, iklim değişikliği konusundaki taahhütlere resmi ve toplumsal olarak bağlılık bildirdi (2015'teki oran da %100 idi).
Şirketlerin %95'inde direkt olarak üst yönetime rapor veren ve sürdürülebilirlikle ilgili konularla ilgilenen bir bölüm bulunmaktadır (2015’teki oran %92).
Şirketlerin %97'si, tüm kritik tedarikçilerinin yönetimi için sosyal ve çevresel kriterlere yönelik olarak uygulanan süreç ve prosedürlere sahiptir (2015’teki oran %89).
Şirketlerin yarısı yönetim kurullarında bir ya da daha fazla kadın yönetici bulunduruyor (2015'teki oran %56).
Şirketlerin %12'si yönetim kurullarında bir veya daha fazla siyahi yönetici bulunduruyor (2015'teki oran %10);
Şirketlerin %98'i risk politikası ve %95'i ise sosyal ve çevresel yönü dikkate alan kurumsal risk yönetiminin olduğunu açıklamıştır (bu sorular 1995’te tek soru olarak yer almış ve oran %92 olarak gerçekleşmiştir).
SKH Analizi (Şirketlere sunulan ankete bu sene eklenmiştir)

Şirketlerin %98'i Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi’ni iş uygulamalarının yönetiminde referans olarak gördüğünü belirtmiştir. Bunların %87'si, iş uygulamaları ile Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ilişkin gönüllü taahhütlerinden kaynaklanan doğrudan veya dolaylı bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi şeklinde analiz yapmıştır.

Bu şirketler tarafından en çok referans gösterilen beş SKH şunlardır:

%85 - SKH 8: Kesintisiz, kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomik büyümenin, tam ve üretken istihdamın ve herkes için saygın işlerin desteklenmesi,
%83 - SKH 13: İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele konusunda acilen eyleme geçilmesinin hedeflenmesi,
%81 - SKH 5: Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve tüm kadınların ve kız çocuklarının şartlarının güçlenmesi,
%81 - SKH 12: Sürdürülebilir tüketim ve üretim kalıpları oluşturulması,
%80 - SKH 4: Kapsayıcı ve eşitlikçi, nitelikli eğitimin saglanması ve herkes için yaşam boyu öğrenimin desteklenmesi
 Bu şirketler tarafından en az referans gösterilen beş SKH ise aşağıdaki gibidir:

%52 - SKH 6: Herkes için suyun ve sıhhi koşulların erişilebilirliği ve sürdürülebilir yönetiminin güvence altına alınması
%50 - SKH 10: Ülkeler içinde ve arasında eşitsizliklerin azaltılması,
%50 - SKH 1: Yoksulluğun tüm biçimlerinin her yerde ortadan kaldırılması,
%33 - SKH 2: Açlığın sona erdirilmesi, gıda güvenliği ve daha iyi beslenme güvencesinin sağlanması; sürdürülebilir tarımın desteklenmesi,
%9 - SKH 14: Sürdürülebilir kalkınma için okyanuslar, denizler ve deniz kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımı.

SHARE: READ MORE

27 January

%99’luk Kesimin Ekonomisi

Sahip olduğumuz kaynakların gelmiş geçmiş en kötü şeklide dağıtıldığı günümüzde dünyanın en zengin sekiz milyarderi dünya popülasyonunun yarısı ile aynı miktarda zenginliğe sahip! Kaynakların büyük şirketler ve süper zenginlerde olması, şirketlerin agresif ücret kısıtlamaları, vergi kaçakçılığı gibi konular dünya nüfusunun yarısına denk gelen ve aynı zamanda en yoksul kesimi oluşturan 3,6 milyar insanın yaşamını etkiliyor ve zengin-yoksul arasındaki gelir dengesizliğindeki uçurumu giderek daha da artırıyor. Giderek artan bu eşitsizliğin ve sosyal kutuplaşmanın 2017’de küresel ekonomiye ciddi etkileri olacağı hatta küreselleşmeyi zayıflatacağı düşünülüyor.



2015 yılında dünya nüfusunun yarısı kadar zengin olanların sayısının 62 kişiden sekize kadar düşmesi, gelir dengesizliğindeki derinliğin artmasına işaret ediyor. Bu artışın sebebi olaraksa Çin ve Hindistan’daki yoksulluğun öngörülemeyecek derecede, bu zamana kadar görülmemiş seviyelerde olması gösteriliyor. Oxfam’a göre, Çin ve Hindistan’daki yoksulluk seviyesi geçen sene de böyle olsaydı, 2015 yılındaki sayı 62 kişi yerine dokuza kadar düşebilirdi. Peki ya bu sekiz isim kimlerden oluşuyor ve elinde bulundurdukları mal varlığı tam olarak ne kadar?

Bill Gates: Microsoft’un kurucusu (net 75 milyar dolar)
Amancio Ortega: Zara moda zincirini elinde bulunduran Inditex’in kurucusu (net 67 milyar dolar)
Warren Buffett: Amerikalı CEO ve Berkshire Hathaway’in en büyük paydaşı (net 60.8 milyar dolar)
Carlos Slim Helu: Grupo Carso’nun sahibi (net 50 milyar dolar)
Jeff Bezos: Amerikalı girişimci ve Amazon genel müdürü (net 45.2 milyar dolar)
Mark Zuckerberg: Facebook kurucu ortağı, yönetim kuruulu üyesi ve genel başkanı (net 44.6 milyar dolar)
Larry Ellison: Oracle kurucu ortağı ve CEO’su (net 43.6 milyar dolar)
Michael Bloomberg: Bloomberg LP kurucusu, sahibi ve CEO’su (net 40 milyar dolar)
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) kapsayıcı büyüme ve kalkınmayı ele alan rapora göre ortalama gelirin 2008-2013 yıllarını kapsayan dönemde 26 ülkede %2,4 oranında azaldığı ortaya kondu. WEF’in kapsayıcı kalkınma endeksinde İsveç, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda ve Danimarka başı çeken ülkeler olurken, Britanya 21. ve ABD 23. sırada yer aldı. Forbes tarafından yayımlanan en zenginler listesini ve yatırım bankası Credit Suisse’yi baz alan çalışma, dünya popülasyonunun yarısını oluşturan insanların büyük çoğunluğunun her gün yaşam mücadelesi verdiğini ve %70’inin de düşük gelirli ülkelerde yaşadığını ortaya koyuyor. 1988 ve 2011 yılları arasında en yoksul kesimi oluşturan %10’luk dilimin geliri sadece 65 dolar artarken, %1’i oluşturan en zenginlerin geliri ise tam 182 kat daha fazla büyüyerek 11.800 dolar artmış bulunuyor. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde ise 1,3 milyar nüfuslu Hindistan’ın gayri safi yurtiçi hasılasından da fazla olan 2,1 trilyon dolarlık mal varlığını, 500 kişiden oluşan küçük bir topluluğun elinde bulunduracağı tahmin ediliyor.  

Hükümetlerin gelir vergisini artırarak sağlık, eğitim ve yeni istihdam alanları yaratılmasında kaynak yaratabileceği savunuluyor. Aynı zamanda hükümetlerin birbirleriyle yarışmak yerine işbirliğine giderek iş piyasasını düzenleyerek çalışanlara adil ödeme yapıldığından emin olma, çalışanlarına hak ettikleri koşulları sağlayan şirketleri destekleme ve vergi kaçakçılığını önleme gibi alanlarda aktif rol üstlenmeleri konusunda öneriler sunuluyor.

SHARE: READ MORE

27 January

En Sürdürülebilir 100 Global Şirket

İklim değişikliğiyle mücadele konusunda, Kasım ayı ortasında Trump'ın başkan seçilmesiyle başlayan karamsarlık, 20 Ocak’ta göreve gelmesiyle resmi kaynaklardan iklim değişikliğiyle ilgili bilgilendirme dokümanlarının tümünü kaldırmasıyla daha da derinleşti. Ancak iş dünyası iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki kararlılığını sürdürmeye devam ediyor. Geçtiğimiz ay 360'tan fazla Amerikalı şirket ve yatırımcı Trump'a, Kongre üyelerine ve küresel liderlere ortak bir mektupla ABD iş dünyasının iklim değişikliğine karşı tutumunu “Biz, ABD'li şirketler ve yatırımcı topluluğu olarak, tarihi Paris İklim Anlaşmasına ve acılığıyla iklim değişikliğiyle mücadeleye bağlılığımızı yineliyoruz.” diyerek açıklamıştı. DuPont, General Mills, Hewlett Packard ve Nike'nin de içinde bulunduğu grup, ABD'li politikacıları son yıllarda ivme kazanan düşük karbon ekonomisi hedeflerini sürdürmeye, yenilikçi çözümlere yatırım yapmaya ve Paris Anlaşması'nda kalmaya çağırmıştı. Birkaç hafta sonra, 100'ün üzerinde tanınmış Kanadalı iş dünyası temsilcisi ve sivil toplum liderinden oluşan bir grup, diğer şirketleri de bu cesur harekete katılmaya davet etmişti. İş dünyasının iklim değişikliğine karşı önlemler almak konusunda uzun yıllardır kararlılık gösteriyor. İş dünyasında hala iklim değişikliğini yok sayarak geleneksel iş modellerini sürdüren şirketler olsa da Hewlett Packard gibi büyük şirketlerin harekete dahil olmasıyla birlikte iklim değişikliği ile mücadelenin durdurulması zor bir harekete dönüştüğü ortada. HP Sürdürülebilirlik Yöneticisi Birkes, yaptığı açıklamada “Paris Anlaşması hayati bir adımdı ancak Anlaşma'nın gücü özel sektör ve devletler arasındaki işbirliğinde yatıyor.” dedi ve “İş dünyası ve hükümet liderleri, gelişmekte olan düşük karbon ekonomisi için acilen birlikte çalışmalıdır.” diye ekledi.



İş dünyasının sorumlu aktörlerine dikkat çeken En Sürdürülebilir 100 Global Şirket sıralamasının 13. yılında Alman Siemens, büyüyen yenilenebilir enerji kapasitesi ve 2030 yılına kadar karbon sıfır hedefi ile 2017'nin en iyi şirketi oldu. Listede Norveç emeklilik ve sigorta şirketi Storebrand, sürdürülebilir yatırımlarıyla ikinci sırada yer aldı.. Şirket, bütün fonlarını şirket içi sürdürülebilirlik notlarına dayandırırken, “Storebrand Standard” adlı çalışmasıyla kötü çevre politikalarına sahip, insan hakları ihlallerinde bulunmuş veya yolsuzluğa karışmış, tütün veya silah üretimi gerçekleştire ve düşük sürdürülebilirlik notu olan şirketlerin yüksek riskli endüstriler içindeki derecelendirmesini yapıyor. Listede üçüncü olan, ABD merkezli teknoloji firması Cisco, hükümetler ve şirketler için akıllı şehir ve enerji yönetimi IT çözümleri sunması ile öne çıkıyor. Türkiye’den hiçbir şirketin listeye giremediği sıralamada bu yıl ilk 100 içindeki şirketlerin neredeyse %20'sinin ABD bazlı olduğu görülürken, bu şirketleri ve ABD'yi 12 şirket ile Fransa ve 11 şirket ile İngiltere takip ediyor. Listede sayı olarak bankacılık sektörünü ilaç şirketleri ve enerji şirketleri izledi. Araştırmanın sonuçlarına ve diğer şirketlere linkten göz atabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

27 January

Daha Yapacak Çok Şey Var

Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanmasının üzerinden 1 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen şirketler, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini uygulama konusunda tam anlamıyla somut aksiyonlara henüz geçemedi. Sürdürülebilir kalkınmada önemli rol oynayacak şirketlerin pek de iyi olmayan performansları yapılan iki yeni araştırmayla ortaya kondu.

SKH'lerin uygulamaya geçirilmesinde gerekli olduğu tespit edilen finansal destekte yıllık 3 trilyon dolar açık bulunuyor. Hedeflere ulaşmak için yıllık yatırım yapılması gereken miktar 5-7 trilyon dolar arasında olduğu tahmin ediliyor. Eğer hedeflere ulaşılmak isteniyorsa sadece ülkelerin değil özel sektörün de desteklemesi gerekiyor. Buna rağmen Ethical Corporation tarafından yayımlanan rapora göre, tüm küresel şirketlerin sadece yarısından azının hedefleri benimsemek için çalışmaya hazır olduğu ortaya konuyor. Aynı konu üzerinde araştırma yapan Corporate Citizenship, SKH'ler konusunda faaliyet göstermeyen şirketlerin tüketicileri, özellikle de X jenerasyonu tüketicileri ile arasında bir güven sorunu oluştuğunu tespit etti. X jenerasyonunun %81'i şirketlerin SKH'lerin uygulanmasında önemli bir rolü olduğuna inanmasına rağmen şirketler henüz tam anlamıyla harekete geçmiş değil. Bölgesel olarak SKH'lerle ilgili şirketlerin sorumluluk alma oranının yüksek olduğu bölgeler Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu olarak görülürken, Kuzey Amerika %37 ile en alt sırada yer alıyor. İş modellerine ve politikalara entegre edilmeye çalışılan SKH'ler arasında kurumsal şirket ve markalardan çalışmayı yanıtlayan katılımcılarının (%63) en çok desteklediği hedef 13. SKH olan iklim aksiyonu olurken; onu iyi iş ve ekonomik büyümeyi destekleyen 8. SKH (%52) ve sorumlu tüketim ve üretimi destekleyen 12. Hedef (%51) ile takip ediyor. SKH bir, yoksullukla mücadele ve SKH iki, açlıkla mücadele sırasıyla %22 ve %20 puan alan en az desteklenen hedefler arasında yer aldı.

Birçok özel sektör temsilcisi sürdürülebilir kalkınmaya yatırım yapılmasıyla karlılık artışı arasında doğrudan ilişki kuruyor. SKH'lerin görüp görülebilecek en büyük ekonomik fırsatları sunduğunu ifade eden Unilever CEO'su Paul Polman'a göre sürdürülebilir kalkınmanın şirketlerin temel iş hedefleri ve yatırım kararlarının merkezine yerleştirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Bu alanda yapılan çalışmaların karlılığa olan etkisini, Unilever'in sürdürülebilirliği amaçlarına ve ürünlerine entegre eden “sürdürülebilir yaşam” markalarının şirketin geri kalanından %30 daha hızlı büyüdüğünü açıklayarak belirtiyor. Eski BM yardımcı sekreteri Malloch-Brown ise hedeflerle ilgili ilerlemeye ivme kazandırılması için özellikle yenilenebilir enerji yatırımları teşviklerinde ve fosil yakıt sübvansiyonları konusunda düzenleyici otoritelerden daha dengeli bir yaklaşım gerektiğini belirtiyor. Buna ek olarak, “hükümetlerin gelişmelerin farkına varması ve özel sektörün ihtiyaç duyduğu yasal düzenleme ortamını anlamaları gerekiyor” şeklinde eklemede bulunuyor. “Eğer özel sektörü aradaki yatırım farkını kapatmak için sürdürülebilir kalkınma alanında ortak olmaya davet edecekseniz, şirketlerin uzun vadeli iş modellerine yatırım yapacağı konusunda emin olunmalı.” Ashoka'dan Archana Sinha, politikacıların sürdürülebilir kalkınmaya gelecek kurumsal katkıları zorunlu kılmasının gerekli olduğunu belirtiyor. Örneğin Hindistan, büyük kuruluşların net yıllık kârlarının en az %2'sini hayır işlerine bağışlama zorunluluğu getirerek bir ilke imza attı.

SHARE: READ MORE

27 January

2017 Küresel Risk Raporu Yayımlandı

Dünya Ekonomik Forumu 2017 Küresel Risk Raporu’nu yayımladı. 10 yılı aşkın süredir düzenli olarak yayımlanan raporda bu yıl eşitsizlik, sosyal ve siyasi kutuplaşmanın derinleşmesi gibi uzun vadeli konu ve eğilimler ile küresel risklerin evrimine değiniliyor. Raporlarda daha önce de üzerinde durulan siyasi risklerin, 2017 yılına popülist liderlerin seçilmesi, kurumlara olan güvenin azalması ve uluslararası iş birliklerinin zarar görmesi olarak gerçekleştiğine dikkat çekiliyor. ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump'ın seçilmesi ve Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği'nden ayrılma kararının gibi tüm dünya genelinde yerel ve uluslararası statükoya karşı gelişmelerde artış olabileceği belirtiliyor.

2017 Küresel Risk Raporu'nun en temel noktalarından biri olan Küresel Risk Algılama Anketi’nde (GRPS), farklı toplumsal grup, ülke ve sektörlerden gelen görüşler ile oluşturulan bu anket, toplamda beş farklı anahtar nokta ortaya koyuluyor.

İlk anahtar nokta ekonomik riskleri kapsıyor. Artan gelir ve refah eşitsizliği, GRPS katılımcıları tarafından önümüzdeki on yıl boyunca küresel gelişmelerin belirlenmesinde en önemli metrik olarak değerlendirildi. Artan gelir ve refah eşitsizliği, ekonomik büyümenin yeniden canlandırılması gerekliliğine işaret ediyor ancak hızlanan düzen karşıtı hareket, ekonomik canlanmanın toplumdaki problemleri tek başına çözemeyeceğine işaret ediyor. Bununla beraber, kapitalizmin reform edilmesi gerektiği de anketin çıktıları arasında yer alıyor.

2016'da Avrupa'daki ulusal egemenlik ve geleneksel değerleri vurgulayan partilerin yükselişi ile artan toplumsal kutuplaşma ve “ulusallık” düşüncesi, ekonomik risklerin ardından anahtar noktaların arasında yer alıyor. Cinsiyet, cinsel yönelim, ırk, çok kültürlülük, çevre koruma ve uluslararası iş birlikleri gibi alanlarda görülen hızlı tutum değişikliği, özellikle daha yaşlı ve daha düşük eğitim seviyesinden seçmenlerin kendi ülkelerinde “geride kalmış” hissetmelerine yol açıyor. Ortaya çıkan kültürel ayrımlar, toplumsal ve siyasi bütünlükleri test ederken, çözüm sağlanmayan durumlarda diğer birçok riski beraberinde getirebileceği belirtiliyor.

Düzen karşıtı politikalar, küreselleşmeyi suçlama eğiliminde de olsa, rapor teknolojik değişimin yönetilmesinin emek piyasaları için daha önemli bir zorluk olduğuna işaret ediyor. Teknolojik inovasyon geleneksel birçok işin yok olmasına neden olmakla beraber yeni iş alanları da yaratıyor. Anketten 2017’den itibaren bu alanda biraz yavaşlama görülebileceği sonucu çıkıyor.

Raporda yer bulan son anahtar nokta ise çeşitli uluslararası iş birliği mekanizmalarından çekilmek isteyen devletler nedeniyle küresel iş birliklerinin riske girmesi. Küreselleşmeden içe yönelmeye doğrultusunda kalıcı bir değişim, küresel sistemler için yıkıcı bir gelişme olabilir. Suriye'de yaşanan kriz ve yarattığı göç akışları, küresel iş birliklerinin de önemini kanıtlıyor. İş birliği gerektiren riskler çevre kategorisinde de dikkat çekiyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca, aşırı hava olaylarını takiben yaşanan su krizleri, Küresel Risk Raporları’nda sürekli olarak yer alırken, bu yıl iklim değişikliği konusundaki kaygılar her zamankinden daha belirgin olduğu belirtiliyor. Rapordaki anahtar noktaları içeren risklerin gerçekleşme olasılığı ve etki grafiğini Şekil 1'de görebilirsiniz. 



Kısaca, Küresel Risk Raporu'nun 12. baskısı, tüm dünyada köklü sosyal ve ekonomik değişimlerin yüksek risk yaratarak hızla artarak gerçekleştiği bir döneme denk geliyor. Özellikle küresel ekonomik zayıflık bağlamında gözlenen eşitsizlik, kapitalizminin sarsılmasına sebep olabilir. Aynı zamanda, toplumsal ve kültürel kutuplaşmanın derinleşmesi, ulusal karar alma süreçlerini zayıflatabilir ve küresel iş birliklerini engelleyecektir. Risklerin birbirleriyle bağlantılarını daha detaylı olarak Şekil 2'den inceleyebilirsiniz. 



Teknoloji, karşılaştığımız çoğu soruna çözüm üretmeyi sürdürüyor. Bununla beraber, teknolojik değişimin hızı toplum üzerinde rahatsız edici etkilere sahip. 2016'da teknoloji, otomasyon ile emek piyasalarının üzerindeki etkisini artırırken, aynı politik görüşü taşıyan toplulukların toplanmasını kolaylaştırarak siyasi bölünmelerin artmasına da sebep olabiliyor. Bunun sonucunda teknolojik inovasyon ve dijitalleşmenin yönetilmesinde daha dikkatli olunması gerektiği belirtiliyor.

Tüm sosyo-politik ve teknolojik değişim kaynaklı risklerin yanı sıra çevresel risklerin önemini koruyor. İklim değişikliği gibi etkileri küresel boyutta olan çevresel risklerin azaltılmasında küresel çapta kolektif bir harekete ihtiyaç duyulduğu görülüyor. Küresel iş birliği ağlarının korunması ve güçlendirilmesi için gösterilen çalışmaların artması, tüm paydaşların riskler ve potansiyel çözümler doğrultusunda daha fazla inisiyatif alması gerektiği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

13 January

2017'den Umutlu Olmamız için Üç Sebep

2016 ekonomik ve siyasi anlamda zorlu bir sene olmuş olsa da, iyi tarafından baktığımızda sürdürülebilirlik meselelerinde küresel planda kayda değer ilerlemeler gerçekleşti. Sürdürülebilirlik konuları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi konulara dikkat çeken Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'nin, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmesiyle gündeme girdi. Yıl ortasında ise Paris Anlaşması, Çin ve ABD’nin desteğiyle yürürlüğe girdi. Ancak yıl sonuna doğru ABD’de Trump’ın seçimle başa gelmesi gibi gelişmelerle uluslararası iş birliğinin devam edip etmeyeceği konusunda kuşkular oluştu. 2017'de sürdürülebilirlikle ilgili daha da pozitif gelişmeler görmeyi beklesek de, 2016'nın iyi ve kötülerini derledik.

İklim Liderliği için Yarış Başladı

2016 yılı ABD’nin için iklim liderliği konusunda dalgalanmalar yaşadığı bir yıl oldu. Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi ve Temiz Enerji Planı gibi inisiyatifler ile ülke, kendisini iklim lideri olarak konumlandırdı. Seçimleri takiben değişen politik paradigmayla iklim değişikliğiyle mücadelede verilen taahhütlerin yerine getirilmesi ve ülkede önceliklerin değişecek olması gibi belirsizlikler yarattı. Bu da iklim liderliğinin Çin ve ABD arasında değişmesine sebep oldu. Geçtiğimiz yıllarda ABD'nin 44 milyar Dolarlık yenilenebilir enerji yatırımına karşı aynı sene içerisinde 100 milyar Dolar’dan daha fazla yatırım sağlayan Çin, 2017 yılında AB'nin “sınırla ve pazarla” sisteminin iki katı büyüklüğünde bir emisyon ticaret sistemi getirme planları ile bu koltuğu kapacak gibi duruyor.

Yeşil Finansman Hız Kazanıyor

2015'e göre iki katı büyüyüp 100 milyar Dolar’ı geçen yeşil tahvil yatırımları için 2016 yılı altın yıl oldu. Bu yatırımlar sadece Paris Anlaşması’nın iklim hedeflerine ulaşmak için değil, aynı zamanda ülkelerin eskiyen alt yapılarının modernizasyonu için de önem arz ediyor. Yılın başlarında Çin, ulusal bir yeşil kalkınma fonu yaratılması için çağrıda bulunan ve yerel yönetimlerin yeşil altyapı projelerini desteklemelerini gerektiren bir dizi ilke benimsedi. Meksiko ise Aralık ayında, çevresel katkıları olan altyapı ve ulaşım projelerini destekleyecek bir belediye tahvili oluşturdu. 2017, sürdürülebilir finansman konusunda özellikle yeşil tahvillerin sayısının artırılması için iyi bir yıl olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Şirketler Şeffaflaşacak, Yatırımcıların Sürdürülebilirlikle İlgili Risklere Erişimi Kolaylaşacak

Kurumsal sürdürülebilirlik ve risk yönetimi arasındaki bağlantı gün geçtikçe yatırımcılar için daha net hale geliyor. Yatırımcıların bu riskleri daha iyi değerlendirmelerine yardımcı olmak adına geçen yıl Finansal İstikrar Kurulu tarafından  iklim konusundaki riskleri inceleyen  ve iklimle ilgili finansal riskler konusunda ihtiyaç duyulan bilgilendirmeleri içeren Task Force kuruldu. Paydaşlar, Ocak ayı itibariyle Task Force'un hazırladığı ilk önerileri gözden geçirme şansına sahip olacaklar. Conference Board'un yaptığı analize göre iklim değişikliği riskleri üzerine açıklama çağrısında bulunan hissedar kararlarına yönelik desteğin %16'dan %26'ya yükseldiğini görülüyor.

2017 yılında, Avrupa'da faaliyet gösteren kamu şirketlerinin finansal olmayan metrikler üzerine rapor vermesini gerektiren Avrupa Finansal Delegasyona İlişkin Direktifi’ne (European Directive on Non-Financial Disclosure) uyum başlayacak. Bu direktif, Avrupa'da faaliyet gösteren ancak Avrupa merkezli olmayan şirketleri de kapsayacak. Bunun yanı sırsa borsaların  sürdürülebilirlik konusundaki girişimleri de artacak. 21 borsanın sürdürülebilirlik raporlaması yönergelerini sunması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

13 January

Finlandiya’nın Temel Evrensel Gelir Denemesi

Finlandiya tarihi bir deneme başlatarak vatandaşlara karşılıksız ve düzenli olarak verilecek geliri ifade eden evrensel temel gelir uygulamasını başlatıyor. Finlandiya Sosyal İşler ve Sağlık Bakanlığı açıklamasında temel gelir uygulaması denemesinin sosyal güvenlik alanında reform için kullanılacağını ve reformun yanı sıra bu denemeyle işgücünün işsiz kalması olarak tanımlayabileceğimiz işsizlik tuzağına olası etkisini kontrol edeceklerini açıklıyor. Deney halihazırda işsizlik ile ilgili yardım alan 25-58 yaşları arasındaki kişilerle sınırlı olacak. Bu kriterleri karşılayan ve rastgele seçilen iki bin kişiye ayda 560 Euro ödeme yapılacak ve kişiler daha sonra işe girmiş olsalar dahi bu ödeme yapılmaya devam edilecek. 2017 ve 2018 yıllarını kapsayacak denemenin finansal sorumluluğu Finlandiya Sosyal Sigortalar Kurumu (Kela) tarafından üstlenilecek.

Temel gelir denemesinin birincil amacı istihdamın artırılması. Kela, deneyin istihdamın artırılmasını sağlayıp sağlamadığını kontrol etmek üzere takip araştırması gerçekleştirecek. Deneyle %8,1 olan işsizlik oranının yanı sıra kamu maliyesine de yük getiren karmaşık sosyal yardım sisteminin sadeleştirmesi, bürokrasiyi ve yoksulluğu azaltması bekleniyor.

Ancak çoğu uzman, karşılık gözetmeden verilecek ve insanları iş bulmaya teşvik etmeyi planlayan bu denemenin başarılı olup olamayacağı konusunda kuşkulu. Kanada'dan İtalya'ya, Hollanda'dan İskoçya'ya kadar denenmek üzere üzerine çalışılan bu uygulamanın politik ve ekonomik sınavı geçip bir gerçek haline gelebilecek mi?

Temel evrensel gelir konusu sadece işsizlik üzerine çalışan uzmanların değil ünlü simaların da gündeminde olan bir konu. Farklı platformlarda konuyu yorumlayan sanatçılardan biri de Brian Eno. Gerçekleştirdiği konuşmasında temel gelirin bireylerin yeteneklerini daha etkili bir şekilde kullanmalarını sağlayarak onları daha mutlu ve üretken hale getireceğini ifade ediyor ve temel gelirin, insanların kendilerine en uygun gördükleri işi bulmak için ihtiyaç duydukları zaman ve desteği sağlayacağına inanılıyor. İş hayatı ve yeteneklerin daha iyi eşleştirilmesi halinde görülecek daha yüksek iş verimliliğinin ekonomik refah sağlayabileceği düşünülürken, daha mutlu insanların sağlık ve sosyal hizmetler konusundaki taleplerinde de azalma sağlayacağı tahmin ediliyor.

Evrensel gelir ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak için linkten önceki blog yazımıza ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

13 January

2016’da Sürdürülebilirliği Şekillendiren Dört İnovasyon

2016, hemen hemen her konuda iniş çıkışların yaşandığı bir yıldı. Yürürlüğe giren Paris Anlaşması, Kuzey Kutup bölgesindeki sıcaklık artışı, Büyük Bariyer Resifi’nde tarihin en ciddi resif beyazlaması ve iklim değişikliği inkarcısı Donald Trump'ın ABD Başkanı seçilmesi bu gelişmeler arasındaydı. Tüm bu değişikliklere rağmen, teknoloji alandaki gelişmeler hız kesmeden devam etti. 2016 yılında sürdürülebilirlik alanındaki en ilgi çekicileri arasında bulduğumuz dört teknolojik yeniliği seçtik.

Okyanuslar ve Denizler için Çöp Kutusu: Seabin

Okyanus ve denizlerimizin plastik atıklar için adeta bir çöp kutusuna dönüştü. Halihazırda 5,25 trilyon plastik atık, dünya denizlerini kirletiyor ve her sene yaklaşık sekiz milyon ton plastik denizlere atılmaya devam ediyor. Avustralya'lı iki sörfçü Peter Ceglinski ve Andrew Turton geçtiğimiz yıl bu probleme karşılık küçük ölçekli ancak etkili ve yenilikçi bir çözüm getirdiler. Aklınızda üst kısmının küçük bir bölümü su üzerinde olan bir silindir canlandırın. Su içinde bulunan kısmının altında bulunan motorunun içeri su pompalaması ile etrafında bir girdap oluşturuyor ve bu sayede yüzen çöpleri içine çekiyor. Doğal maddelerden yapılan bir filtre sayesinde suyun geçmesine izin verirken çöpleri biriktiriyor. Indiegogo kampanyaları ile ilk prototiplerini üreten ikili, öncelikle yat limanlarından başlayarak bu temizleme sistemini ilk olarak Miami'de deneyecek.

Elde Taşınabilen Hastalık Teşhis Cihazı: Q-Poc

2016 yılının başlarında İngiliz teknoloji firması akıllı telefon büyüklüğünde yeni ve ucuz bir hastalık teşhis cihazı geliştirdi. Q-Poc adı verilen cihazın, kanserden enfeksiyon hastalıklarına kadar birçok hastalığı dakikalar içinde teşhis etme özelliği bulunuyor. Cihaz güneş enerjisi ile şarj edilebilecek pil ve teşhis için örneğin koyulduğu, kredi kartı girişlerine benzer bir girişten oluşuyor. Tükürük ve doku örnekleri cihazda kullanılabiliyor. Henüz test aşamasında olan cihazın 2018'de satışa sunulacağı tahmin ediliyor. Ürünün özellikle az gelişmiş ülkelerde tanı ve tedavi süreçlerinde fark yaratacağı tahmin ediliyor.

Yenilebilir Çatal Bıçak Takımı

2016, yenilebilir tek kullanımlık ürünler alanında yeniliklerin yaşandığı bir yıl oldu. Hindistan’dan Bakeys adlı bir şirket, yenilebilir vegan kaşık üretti. Okyanuslardaki plastik atık problemi ile mücadele etmek amacıyla yola çıkan şirket, sadece ABD'de her sene yaklaşık 40 bin ton plastik yemek takımı kullanıldığını ve bu plastik tek kullanımlık yemek takımlarının kirliliğe büyük etkisinin olduğunu belirtiyor. Bunun Bakeys’i pirinç, buğday ve süpürge darısından oluşan bu “yenilebilir” kaşığı üretmeye ittiği ve yakın gelecekte yenilebilen çatal, bıçak ve chopstick de üretebilecekleri belirtiliyor.

ABD'de yerel ve butik bira üretiminin hızla güçleneceği ve bira tüketiminin daha da artacağı ön görülüyor. Bu artışa bağlı olarak, plastik bira tutacaklarının da kullanımı artabilir. Deniz canlılarının vücutlarına takılarak deniz yaşamına büyük zarar veren bu ürünlere alternatif olarak Florida’daki Saltwater Brewery, arpa ve buğday bazlı yenilebilir ve biyolojik olarak çözünebilir tutacaklar üretti. Ellinin üzerinde butik bira üreticisi, tuzlu suyla temas halinde iki saat içinde çözülen tutacakları gelecekte kullanmak istediğini şimdiden belirttiler.

Aşı Taşıyan Drone'lar

ABD'nin Montana eyaletinde nesli tükenmekte olan dağ gelinciklerinin besin kaynakları ile başları dertte. Pire kaynaklı, sadece vahşi hayvanları etkileyen bir hastalık, dağ gelinciklerinin beslenme ve sığınak için bağlı olduğu çayır köpeklerinin ölümüne sebep oluyor. ABD Balık ve Vahşi Yaşam Servisi, bu sorunla mücadele etmek amacıyla paintball silahlarını temel alarak aşı fırlatabilen insansız hava araçları geliştirdi. Aynı anda üç yere atış yapabilen bu insansız hava araçlarının çayır köpeklerinin yaşam alanlarına aşı bırakması planlanıyor. Laboratuvar ortamında yapılan testler sonucunda çayır köpeklerinin dronelar ile fırlatılan hapları gayet lezzetli bulduğu söyleniyor.

SHARE: READ MORE

13 January

Daha Fazla B Corp Daha Fazla İyi Şirket

2016, küresel liderlik hareketi B Corp'un hız kazanması adına önemli bir yıldı. 2017 yılının ilk kutlanacak haberi de B Corp topluluğundan geldi. Norveç, Polonya ve Çekya’dan şirketlerin katılımıyla, Avrupa’da hareketin genişlemesi ve Amerika Birleşik Devletleri'nde her geçen gün daha fazla şirketin katılmasıyla sertifikalı B Corp’ların toplam sayısı 2000’i aştı! Topluluğa dair öne çıkan gelişmeleri sizler için derledik:

B Corp sertifikasının bel kemiğini oluşturan B Etki Değerlendirmesi’nin yeni versiyonu yayımlandı. Bu versiyon, Amerika merkezli ölçüm sorularının farklı coğrafyalarda daha kolay anlaşılır ve kullanılabilir hale getirilmesi için farklı ölçütlerin eklenmesiyle güncellendi.  Bunun yanı sıra paylaşım ekonomisi gibi yeni trendlerle ilgili sorular da eklendi. B Etki Değerlendirmesi’nin 5. versiyonu hakkında daha detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Avrupalı B Corp’ların sayısı 300’ü aştı ve Norveç, Çekya ve Polonya gibi Avrupa ülkelerinden de şirketler hareketin bir parçası oldular.
ABD’deki eyalet bazlı gelişmeler hareketin boyutlarının gelişmesini sağladı. New York’ta faaliyet gösteren şirketlerin etkilerini ölçmek ve bu etkileri değerlendirmek üzere New York Eyaleti Ekonomik Kalkınma Kurumu’nun işbirliği ile 2015 yılında başlatılan NYC’nin En İyileri programı gelişmeler kaydetti. .2016’da ilk kez düzenlenen törenle  New York’da bulunan 1200 şirket arasından en iyi 100 şirket ödüllendirildi.
Güney Amerika’nın en büyük üçüncü ve Kolombiya’nın en büyük bankası olan Bancolombia, B Lab ile ortaklık kurarak Latin Amerika’daki topluluğa katıldığını duyurdu. Ortaklık adına 100’den fazla kuruluşla işbirliği yapan Bancolombia’nın tedarik zinciri, portfolyosu ve üye şirketleri değerlendirmeye katıldı.
ABD’nin en eski thinktank’lerinden birisi olan The Brookings Institute, B Lab kurucularının da katkıda bulunduğu bir çalışma yayımladı. Çalışma, iş dünyasının toplumdaki rolünün nasıl bir kültürel değişme gösterdiğini ele alıyor. İş dünyasının iyilik adına yaratabileceği fırsatları ve bunların gerekliliğine değinilirken bu yolda karşılaşılan kurumsal ve kurallara bağlı zorluklara da dikkat çekildi.
Eylül ayında 2016 Best for the World listesinde yer alan şirketler bir araya geldi. ABD’de gerçekleşen Zirve’de katılımcılar, birçok panele katılma ve sertifikalı B Corp’lardan konuşmacıları dinleme şansı buldu.
Uluslararası şirketlerin, faaliyet gösterdikleri yerel pazarlardaki B Corp hareketi ile nasıl bir ilişki içerisinde olması gerektiğini yönetim ve sertifikasyon süreçleriyle ele alan B Lab’in Multinationals and Public Markets Advisory Kurulu (MPMAC) tüm dünyadan uzmanların katılımı ile ilk toplantısını Londra’da gerçekleştirdi. Kurulun üyelerinden birisi olan Unilever CEO’su Paul Polman da tüm şirketlerin daha fazla değer yarattığı ve refah düzeyinin yüksek olduğu bir küresel ekonomi vizyonu için şirketleri B Corp hareketine katılmaya davet etti.
B Corp Inclusion Challenge çağrısı yapılarak üye şirketlerin çeşitlilik ve katılım konularında taahhütlerini geliştirebilecekleri bir yarışma açıldı.
Sayısı giderek artan B Corp’lara dikkat çeken Harvard Business Review aralarında Ben&Jerry, Patagonia ve Klean Kanteen gibi uzun süredir sertifikalı şirketlerin yer aldığı iyi uygulama örneklerini yayınlarına taşıdı.

SHARE: READ MORE

30 December

Milyarderlerden Yeni Temiz Enerji Girişimi

ABD’nin yeni başkanı Donald Trump'ın kabinesine iklim değişikliği kuşkucularını atamasının, ABD'nin günümüze dek iklim değişikliği ile mücadele konusunda attığı adımları bozacağına işaret olarak düşünülüyor. Bugüne kadar sağlanan ilerlemelerin kaybedilme ihtimaline karşı Microsoft’un kurucusu Bill Gates öncülüğünde iş dünyasının önemli isimleri “Breakthrough Energy Ventures” adı altında toplamda 1 milyar Dolar finansman sağlayacak bir girişim kurdular. 20 girişimciden oluşan BEV koalisyonunun 170 milyar Dolar'ı aşan birikimiyle henüz bir araya gelmiş en zengin yatırımcı grubu olduğu belirtiliyor. Gates, emisyonların azaltılmasında rol oynayacak ve fosil kaynaklardan emisyon oluşturmayan kaynaklara dönüşümü gerçekleştirecek enerji teknolojilerinin araştırılması ve geliştirilmesinde kullanılacak olan finansmanı geçtiğimiz günlerde duyurdu. “İklim değişikliğine katkıda bulunmaksızın güvenilir ve uygun fiyatlı bir enerji sağlamak için elektrik, ulaşım, tarım, üretim ve binaları içeren beş ana alanda emisyonu gidermek zorundayız.” açıklamasını yapan BEV koalisyonu, fonları aynı zamanda ABD’deki yönetim değişimi nedeniyle finansmanı aksayabilecek devlet projelerini finanse etmek için de kullanacak. Trump başkanlığında kurulacak hükümetin henüz ne yöne gideceğinin belli olmadığını belirten Gates, yatırımların azalma ihtimalinin olduğu kadar artma ihtimalinin de olduğunu söyledi.

İlk planı Paris İklim Konferansı sırasında medyaya sunulan BEV fonunun yatırımcıları arasında, Alibaba kurucusu Jack Ma, Amazon CEO'su Jeff Bezos ve Bloomberg CEO'su Michael Bloomberg'de yer alıyor. Yatırımcıların riske karşı yüksek toleransının olduğu ve sonuç almak için yatırımcıların normalde beklediğinden çok daha uzun süre bekleyebileceklerini belirten koalisyon, 15-20 yıl boyunca fonun devamlılığını sağlamayı planlıyor. Aralık ayını takiben üç ay içerisinde bir yönetim takımı açıklamayı hedefleyen girişim, yatırımların çok spesifik bölümlerde yapılacağını ve dolayısıyla finansmanda başarı oranının yüksek olacağını öne sürüyor. Yatırımları ve devlet tarafından finanse edilen projeleri araştırmak ve takip etmek amacıyla ülkenin en iyi üniversitelerinden Kaliforniya Üniversitesi de girişimin içinde yer alıyor.

SHARE: READ MORE

30 December

2016: İklim Politikalarında Dönüm Noktası

2016 yılı son 137 yılın en sıcak yılı olmuş, karbon salımı geri dönüşü olmayan noktayı geçerek en yüksek tarihi düzey olan 400 ppm'i aşmıştı. Dünya genelinde yaşanan siyasi birçok gelişmeye rağmen 2016’nın iklim politikaları için umut veren bir yıl olduğunu söyleyebiliriz. İklim değişikliği konusunda devletler tarafından yapılan çalışmaları ana hatlarıyla sizin için derledik.

Hindistan, 2030'da enerjisinin %40'ını yenilebilir enerjiden elde etme hedefini 2027 yılında %57 seviyesine ulaşarak aşacağını açıkladı.
Dünyanın farklı yerlerinden 80'in üzerinde mega kent, hükümetlerinden bağımsız olarak iklim değişikliği ile savaşmayı taahhüt etti.
Dünya çapında CO2 salımı son üç yıldır sabit seviyede kaldı.
ABD, 2050 yılına dek sera gazı salımlarını %80 azaltma sözü verdi. Yeni başkan Trump’ın bu durumu değiştirmeyeceği umuluyor. Obama yönetimi döneminin bitmesine günler kala Hawaii etrafındaki adalarda dünyanın en büyük ikinci denizsel koruma alanını oluşturdu ve Arktik ve Antarktika'da deniz sondajını süresiz bir şekilde yasakladı.
Paris Anlaşması’nı 119 ülke onaylayıp yürürlüğe soktu. Sıcaklık artışının 2°C altında kalmasını sağlamak üzere taahhütler getiren Anlaşma, 194 ülkece kabul edildi ve yürürlüğe girdi.
Isınan okyanuslar, Avustralya'daki Büyük Set Resifi'nde daha önce görülmemiş oranda beyazlamaya sebep oldu.
Fransa, 2040'a kadar emisyonlarını %40 azaltma ve 2023'e kadar kömür santrallerini kapatma kararı aldı.
Avrupa Birliği 2030'a dek %40 salım azaltımı taahhüt ederken, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmayı ve enerji verimliliğini %27'ye yükseltmeyi hedefledi.
Çin, emisyonlardaki artış için sınıra 2030 yılında ulaşacağını belirtmişti ancak azalttığı emisyonları ile bu sınıra daha önceden ulaşmış olabileceğini ve azaltım ve/veya sabit tutma hedefine şimdiden başlayabileceğini gösteriyor.
Apple, Facebook ve Google'ın aralarında olduğu teknoloji devleri 2017 yılında %100 yenilenebilir enerji ile çalışma hedefi koydu.
Finlandiya, 2050 yılına dek salımlarını %80 azaltacağına dair söz veren ülkeler arasında yer aldı. Bu hedefle Finlandiya’da 2030'a dek kömür santrallerinin de kapatılması kararı alındı.
İskandinav ülkeleri arasında lider konumda olan İsveç, 2045 yılına kadar karbon nötr olma hedefi koydu.
Dünyanın en büyük koruma alanı,  24 büyük ülkenin katılımı ile Antarktika Ross Denizi’nde oluşturuldu.
Almanya, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında daha hırslı bir hedef koyarak 2050 yılına dek %95 salım azaltımı gerçekleştirmeyi hedefliyor.
Meksiko, Paris, Madrid ve Atina 2025 yılına kadar dizel araçları yasaklama kararı aldı.
Japonya, %26 emisyon azaltımı hedefi koydu ancak bu hedefi 2013 yılı üzerinden yaparak iklim değişikliği konusunda hırslı olduğunu belirtti.
Kanada, 2°C altında kalabilmek için geliştirilmiş 80X50 (%80-2050) planına uyacağını ve hedeflerini açıkladı. Aynı zamanda 2030'a kadar kömürden vazgeçebileceğinin altını çizdi. Halihazırda 10 eyaletten sadece dördü kömürden elektrik üretiyor.
Birleşik Krallık, 2030'a dek 1990 yılına oranla %57 daha az sera gazı salımı hedefi koydu ve 2025'e kadar kömürden elektrik üretimini sonlandırma kararı verdi.
İçinde Etiyopya, Kosta Rika ve Bangladeş'in de olduğu 47 ülke %100 yenilenebilir enerjiye geçiş hedeflerini belirtirken, Marakeş’te gerçekleştirilen COP22 İklim Konferansı’nda yatırım finansmanlarının önemine dikkat çektiler.
Bu taahhütlerin ne anlama geldiğini ve dünyamızı nasıl değiştireceğini 2017 yılının ilerleyen günlerinde hep birlikte göreceğiz.

SHARE: READ MORE

30 December

AB’de Emeklilik Yatırım Fonlarında İklim Değişikliği Değerlendirmesi

Avrupa Parlamentosu'nda kabul edilen yeni mevzuatla, iş yeri emeklilik fonlarının yatırımlarında çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) risklerini değerlendirmesi ve beyan etmesi artık zorunlu olacak.

İş Yeri bazlı Özel Emeklilik Sistemlerine (IORPs) İlişkin Direktif’te yapılan değişikliklerle, tüm iş yerlerinde emeklilik fonları için yatırım kararları alınırken ÇSY’ye dayalı faktörlerin göz önünde bulundurulması ve bu politikaların uygulanma yönteminin ana hatlarının düzenli olarak kamuyla paylaşılması zorunlu kılındı. Mevzuat, kullanılmayacak varlıklara (stranded assets – örneğin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında kullanımından vazgeçilecek olan fosil yakıt rezervleri) atıfta bulunurken, özellikle fon yöneticilerinin “mevzuattaki değişime bağlı olarak varlıkların değer kayıplarına uğramasıyla ilgili riskleri” dikkate alması gerektiğini belirtiyor.

Mevzuatın yürürlüğe girmesi, sorumlu yatırımları teşvik eden Sorumlu Yatırım İlkeleri (UNPRI) ve ShareAction gibi girişimler tarafından olumlu karşılandı. ShareAction CEO'su Catherine Howarth, gelişmelerin sorumlu yatırımlar adına Avrupa’da bir dönüm noktası olduğunu ve bu cesur karar sebebiyle Avrupa Parlamentosu’nun alkışı hak ettiğini belirtti. AB’nin yayımladığı brifing notuna göre, IORP'lar ellerinde AB'nin çalışma çağındaki nüfusunun yaklaşık %20'sine tekabül eden 75 milyon Avrupalı adına 2,5 trilyon Euro'luk varlık bulunduruyor. Mesleki emeklilik sistemlerinin çoğunluğu Birleşik Krallık (%55,9), Hollanda (%30,7) ve Almanya’da (%4,5) toplanıyor.

AB genelinde hükümetlere direktifin ulusal yasalara geçirilmesi için iki yıl süre tanınırken, Brexit kararı hala tartışılan Birleşik Krallık'ın yasayı AB'den çıkmadan önce geçirip geçirmeyeceği henüz bilinmiyor. Bununla beraber, İngiltere Başbakanı Theresa May, ayrılmayı başlatan maddenin Mart sonuna kadar yürürlüğe koyulacağı sözünü verdi.

SHARE: READ MORE

16 December

Evrensel Temel Gelir… Gerçek Olabilir mi, Ütopya mı?

Yoksulluk, yeterli maaş, iyi çalışma koşulları, işsizlik maaşı ve sağlık sigortası gibi önemli ve temel gereklilikler için hep savaşmak zorunda kalırken, tembellik hakkı geleneksel olarak sadece zengin insanlar ile özdeşleştirildi. “Evrensel temel gelir” her vatandaşın karşılıksız olarak düzenli aldığı bir gelire sahip olması anlamına geliyor.



Evrensel gelir kavramı ilk önerildiğinden bu yana iş verenler, ticaret sendikaları, ekonomistler ve politikacılar tarafından tartışılmakta. Yakın zamanda tekrar gün yüzüne çıkan temel gelir fikri ilk defa gündeme geldiğinde radikal sol, yeşiller ve liberaller tarafından azımsanamayacak bir destek gördü. Bu desteğin sebebi ise; makine ve robotların endüstriyelleşmeden bu yana ilk defa insan gücünün yerine geçme potansiyelinin en yüksek noktaya ulaşması. 2020 yılında robotların dünya çapında beş milyon işe sahip olacağı öngörülüyor. Fakat bu yeniden doğuşa karşı sesler şimdiden yükselmeye başladı. Fikre muhalif sağ görüşlüler bu tür planları finanse etmek için yeterli gelir elde etmenin özel sektörü yıkmadan mümkün olmayacağına dikkat çekerken, sol görüşlüler evrensel gelirin insanların çalışma hayatlarının iyileştirilmesini zayıflatacağını, zor kazanılan toplu pazarlık haklarını eriteceği ve pasif yurttaşlığı teşvik edip tüketimciliği destekleyeceğini savunuyorlar.

Evrensel gelir fikrini savunan herkes, bu gelirin halihazırda topluma en çok katkıda bulunmuş ve bulunmaya devam edecek insanları destekleyeceğini belirtiyorlar. Yaşlı ve çocuk bakımı alanında çalışan kadınlar ve sanatçılar bu grupların başında geliyor. Düşük gelirli kişileri kalıcı finansal imkansızlık durumundan kurtarıp daha iyi koşullara geçebilecekleri bir platform sağlayacak evrensel gelir aynı zamanda gençlere farklı işleri deneyimleme ve normal koşullarda almayacakları eğitimleri alma şansı tanıyabilir. Fikri savunanlar, günümüzde zayıflayan sendikaların ve kaybedilen ekonomik istikrarın böylece restore edilebileceği görüşünde.

Peki ama bu evrensel gelir finansal olarak nasıl sağlanabilir? Vergilendirme yanlış cevap. Şirketler vergilerini yararlandıkları devlet hizmetleri karşılığında ödüyor. Her şirketin halka arzını takiben şirketin hisse senetlerinin belli bir yüzdesi evrensel pay hissesi fonuna aktarılacak. Daha sonra bu fon üzerinden elde edilen gelirin emeklilik ve işsizlik ödemelerinden bağımsız olarak herkese dağıtılması düşünülüyor. Yaygın inanışa göre, refah bireyler tarafından üretilip vergilendirme aracılığıyla devlet tarafından kolektivize edilir. Aslında, bunun tam tersi oluyor. Toprak ve tohum gibi daha ilkel sermaye çeşitleriyle günümüzdeki akıllı telefonların yapımına katkı veren fikirlere kadar hep kolektif bir işgücü varken, daha sonra bu sermaye özelleştiriliyor ve bireyselleştiriliyor.

Halen “hiçbir şey karşılığında bir şey vermek” konseptine karşı çıkanlara sorulması gereken sorular bulunuyor; çocuklarımızın hayallerine ve yeteneklerine daha kolay yatırım yapmalarını sağlayacak küçük bir birikimi olmasını kim istemez? Yoksa refah konusunda rahat olmaları onları tembel bireyler olmaya sürükler mi? Eğer bu fikre  karşı çıkıyorsanız, tüm çocukları eşit koşullara ulaşmasını engelleyen koşulların ahlaki temeli nedir?

SHARE: READ MORE

16 December

Tipsiz Gıdalar Devri

Gıda atıklarının önüne geçmeyi planlayan bir anti-atık aktivisti yarattığı kampanya ile ABD’deki gıda devlerinin ve tüketicilerin atık konusuna yaklaşımını ve taze ve yenilebilir durumda olmasına rağmen sadece şekli ve görünüşü sebebiyle çöpe atılan gıdalar konusundaki önyargıları değiştirmeyi hedefliyor. Jordan Figueiredo “Ugly Fruit & Veg” isimli sosyal medya hesapları üzerinden her gün meyve ve sebzelerin görüntüsünü düzenlemek üzere çıkarılan yasalar çerçevesinde çöpe atılacak ürünlerin fotoğrafını paylaşıyor. Her fotoğraf için aynı zamanda bir hikaye yazan Figueiredo böylece ABD’de yıllık çöpe atılan dokuz milyon kg ve tüm dünyada israf edilen 1,3 milyar ton tüketilebilir gıdaya dikkat çekmek istiyor. Bu kapsamda hareket başladığı günden bugüne, içinde Whole Foods'un da bulunduğu yedi üst düzey market ile anlaşmış. Walmart ve Target gibi büyük firmaların dikkatini imza kampanyaları ile de çeken Jordan, iki şirketten de pilot çalışmalar için olumlu dönüş almış.

Gıdalar için katı görüntü standartları 2009 yılına dek AB yasaları ile korunuyordu. Örnek vermek gerekirse, birinci sınıf salatalıkların sadece 10 dereceden fazla olmayan bir eğimle bükümlü olanlarının satışına izin veren yasalar yürürlükteydi. Yasaların esnetilmesi ile marketler de estetik standartlarını azalttı ve böylece satılan yiyecek skalasını artırdı. Hareketi takiben Fransa'daki üçüncü en büyük süpermarket zinciri France Intermarché, AB içinde çöpe atılan 300 milyon tona dikkat çekmek için bir farkındalık kampanyası başlatıp farklı şekilli ve estetik normlara uymayan meyve ve sebzelerin reklamını yaptı. Kampanya ilk gününde 1,2 ton biçimsiz meyve ve sebze sattı.  

Anti-atık hareketi sonucu değiştirilen AB yasaları tüketicilerin atık konusunda fikirlerini etkiledi ve toplumsal desteği artırdı. Örneğin Fransa, marketlerin taze veya bozulmuş ancak satılamamış ürünlerin atılmasını yasaklayarak bu şekildeki ürünlerin değerlendirilmesine destek verdi. Danimarka son 5 yılda gıda atıklarını yüzde 25 azaltırken, İtalya 12 milyar € değerinde gıda atığının yardım derneklerine bağışlanmasını zorunlu hale getirdi. Avustralya’da ise özel bir şirket, sadece sebze ve meyvelerin işlenmesi ile oluşan suyu satmak üzere AquaBotanical adı altında yeni bir şişelenmiş su markası oluşturdu. Bir ton atığın işlenmesi ile 800 litre su elde edeceğini söyleyen suyun yaratıcısı hem atıklara hem de biçimsiz olduğu için tercih edilmeyen gıdalara farklı bir geri dönüş şekli yaratmayı planlıyor. En büyük oyuncak şirketlerinden Hasbro ise çok ünlü olan Patates Kafa oyuncağının yamuk bir versiyonunu yaparak atıklara ve sıra dışı şekilli gıdalara dikkat çekmeyi hedefliyor.

SHARE: READ MORE

16 December

Şehirlerin Emisyonlarla Mücadelesi

İki yılda bir yapılan “C40 Belediye Başkanları Zirvesi” Aralık ayı başında gerçekleşti. Zirveye dünyanın her yerinden 90 farklı şehri temsil eden belediye başkanı ve kurum katıldı. Zirvede, Paris Anlaşması’yla ülkelerin sıcaklık artışını 2°C’nin mümkün olabildiğince altında tutma hedefine uyma taahhüdü yenilendi ve bu doğrultuda şehirlere düşen roller konuşuldu.



Günümüzde 80'in üzerinde “mega” şehri kapsayan C40 şehirlerinde yaklaşık 600 milyon insan yaşıyor. 2015 itibariyle C40 şehirleri on binden fazla iklim hareketi gerçekleştirdi ve 2030 yılına kadar karbondioksit salımını üç gigaton azaltmayı hedefliyor. Toplantıda, önümüzdeki dört yıl içinde 375 milyon dolar harcanarak, uluslararası organizasyonlar ve özel sektör ile işbirliklerinin daha da artırılarak çalışılması kararlaştırılırken bütçenin çoğunun fosil yakıtlardan elektrik ve temiz enerji kaynaklarına geçiş için kullanılacağı belirtildi.

Toplantının bir diğer odak noktasının hava kirliliği olduğu söylenilebilir. Partikül madde ve nitrojen oksit gazlarının çok yüksek oranda salımına neden olan dizel araçlar şehirlerdeki hava kirliliğine sebep oluyor. Zirvede dünyanın en büyük şehirlerinden Paris, Meksiko, Madrid ve Atina 2025'e kadar şehir merkezlerinde dizel araçları yasaklayacaklarını açıkladı. Alınan kararın alternatif ulaşım seçeneklerinin desteklenmesi, yürüme ve bisiklet kullanımının artırılması ile uygulanabilir hale getirilmesi ve bu yollarla ulaşımın düzenlenmesi planlanıyor. Kararın alınmasından kısa süre sonra Paris'te yüksek düzeydeki hava kirliliği nedeniyle alarm verildi ve şehirde toplu taşıma geçici olarak ücretsiz hale getirildi. Ayrıca, artan kirliliğin önüne geçmek için trafiğe belirli sayıda aracın çıkmasını sağlamak adına sadece çift sayılı plakası olan araçların trafiğe çıkmasına izin verildi ve kurala uymayanlara ceza uygulaması yapıldı. C40 Zirvesi’nin hemen sonrasında gerçekleşen bu uygulamaya desteğin artacağı düşünülüyor.

Bunun yanı sıra, arasında Portland, Austin, Phoenix ve Seattle'ın bulunduğu on iki Amerikan şehrinde geçtiğimiz 10 yılda 2400 farklı iklim değişikliğini önleme planı gerçekleştirdi. Donald Trump'ın başkan seçilmesi ve iklim değişikliğini önlemeye yönelik çalışmalara azalması muhtemel desteğe karşın Washington DC’de başta olmak üzere belediye başkanları yatırımlarının değişmeyeceğini ve iklim değişikliği krizine karşı yürütülecek çalışmaları yavaşlamadan devam ettireceklerini açıkladı. Trump’ın politik gündemine ve iklim değişikliği konusundaki duruşuna karşı olan toplam 100 şehir de iklim değişikliğiyle mücadeleye karşı kararlılıklarının bir göstergesi olarak Global Sözleşmeyi imzaladı. Şehirlerin iklim ve gezegen üzerindeki etkilerini azaltmayı ve dengelemeyi amaçlayan Sözleşme ile 2050 Paris Anlaşması hedeflerine daha çabuk ulaşılmasını amaçlıyor. İklim değişikliğine etkisi yadsınamayacak boyutta olan şehirlerin, karbon salımlarını azaltmak adına bir an önce etkili aksiyonlar alması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

16 December

Su Riski ve Finansal Etkilerinin İş Dünyasına Yansıması

2016 yılında, su kaynaklı risklerin finansal etkileri geçen yıllara göre beş kat daha fazla hissediliyor. Buna rağmen şirketler kuraklık, kirlilik veya sel baskınları gibi etkileri azaltmak veya bu etkilerden korunmak adına yeterince hızlı aksiyon alamıyorlar. Yalnızca 2016’da dünya genelinde şirketler, artan çevresel düzenlemelere rağmen su kaynaklı sorunlardan korunmak adına 14 milyar dolarlık harcama yaparken bu rakam 2015 yılında 2,6 milyar dolar olarak gerçekleşti.

COP22 Marakeş’te CDP tarafından sunulan ve yedi yıllık bir çalışmanın ürünü olan “Thirsty Business: Why Water is Vital to Climate Action” adlı yeni rapor, dünya genelinde 67 trilyon dolarlık malvarlığını elinde bulunduran 643 kurumsal yatırımcı ve CDP ortaklığındaki çalışmanın verilerini ele alan çalışma, daha yeşil bir gelecek için diğer yatırımcıları da bilgilendirmeyi hedefliyor. Su riski konusundaki bilincin arttığını söylemek mümkün; öyle ki, giderek büyüyen risklerin finansal etkilerinin farkında olan toplamda 607 şirket, 2015 yılına göre %49’luk bir artışla, CDP ile işbirliği yapmaya başladı. Örneğin, ABD’de General Motors, kuraklık ve hidroelektirik nedeniyle artan su maliyetleri kaynaklı sekiz milyar dolar harcadı ve United Technologies Corporations, NASA’nın son yılların mega kuraklığının yaşanacağı yönünde uyarıda bulunduğu Güney Kaliforniya’da su tasarrufu altyapısına 1,7 milyon dolarlık yatırım yaptı. Japon enerji şirketi Tepco ise 2011 yılındaki tsunami’nin ardından Daiichi’deki nükleer santralde meydana gelen kazadan sonra yer altı sularının kirlenmesi sebebiyle 10 milyar dolar harcamak zorunda kaldıklarını açıkladı.

CDP raporuna göre şirketlerin takip eden altı yıl içerisinde artan su riskleri sebebiyle finansal risklerle daha çok karşı karşıya kalması bekleniyor; su kalitesini düzenleyen yeni yasalar ile operasyonel harcamaların giderek artması ve yeni tesisler için yapılması gereken yatırımlar başlıca etkiler arasında gösteriliyor. CDP CEO’su Paul Simpson’a göre bu senenin bulgularından yola çıkarak özel sektörün çıkarması gereken önemli dersler bulunuyor. İlk olarak, su risklerinin önlem alınmadığı takdirde iş dünyasında ciddi tehditler oluşturacağının farkına varılması ve en önemlisi de düşük karbonlu ekonomiye geçişte su konusunun en önemli küresel emtialar arasında olduğunun bilincine varılması gerekiyor.

Su riskinin ortaya çıkardığı ve her geçen yıl büyüyen tehditlerin farkında olan kurumlar, şeffaflık, etkilerin ölçülmesi ve takibi, risk değerlendirmesi ve yönetimi ile hedef ve amaçların belirlenmesi gibi konularda aşama kaydetmiş bulunuyor.



2016 yılında şirketlerin %61’i su kullanımlarını izlediklerini söylerken, CDP’nin bu raporunu hazırlanması için destek veren şirketlerin sayısı 2015 yılına göre yarı yarıya arttı. Sektörel olarak bakıldığında bilişim %73, temel tüketici ürünleri %58, materyal %54 ve sağlık hizmetleri %51 ile en yüksek cevap verme oranına sahipken su riski kaynaklı finansal etkileri en çok hisseden sektör ise temel olmayan tüketici ürünlerinde gerçekleşti.




Bu ciddi sorun konusunda yatırımcı paydaşlarını bilgilendirmeyen Exxon Mobile, Chevron ve Royal Dutch Shell gibi enerji şirketleri ve sektörün üçte birinden fazlasını oluşturan diğer şirketler, su riskinin gelecekteki etkileri konusunda yeterince bilgi sahibi gözükmüyor. Rapora göre gelecekte su güvenliğinin sağlanması, düşük karbon salımları ve şirketler ile iş dünyasının iklim değişikliği konusunda aksiyon alınması yönünde önemli bir adımı oluşturuyor. Örneğin, şirketlerin %54’ü doğru su tüketimi ile sera gazı salımlarının azalacağına inanıyor. Şirketlerde stratejik değişimler ve yüksek yönetimin katılımını gerektiren su güvenliği konusunda en başarılı şirketlere yer veren liste, şeffaflık, farkındalık, yönetim ve liderlik metodolojilerine göre değerlendirildi. Su konusunda liderliği ele alması zor olan sektörlerden dahi çeşitli şirketlerin yer aldığı listeden, Avrupa Coca-Cola Partnerleri, Colgate Palmolive ve Ford Motor gibi örneklerin yanında geçen seneye göre en iyi iyileştirmeler ile karşımıza çıkan Ford, Fiat Chrysler ile Toyota en iyi örnekleri oluşturuyor. Listenin tamamına ve rapora bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

2 December

Süper Öğünler Gerçekten Süper mi?

Yüksek besin değerine sahip çeşitli kuruyemiş, baklagiller ve meyveler içeren, toz haline getirilmiş gıdalar giderek daha çok konuşulmaya başlandı. Özellikle Amerikan ve Avrupa pazarlarında yaygınlaşan, su ile karıştırılarak tüketilebilen toz gıdanın her paketinde bir öğünde ihtiyaç duyulan tüm besin değerini karşıladığı belirtiliyor. Hatta toz gıdaların günümüzde tükettiğimiz “geleneksel” besinlere kıyasla daha sürdürülebilir olduğu ve geleceğin gıdası olduğu öne sürülüyor. 

Bu önermenin ardında birçok sebep bulunuyor. Bunlardan birisi israf konusu. Örneğin, ABD’de tarladan sofraya yolculuğu sırasında gıdanın yaklaşık %40’ının çöpe gittiği belirtiliyor. Toz gıdalar, uzun raf ömrü ve minimal paketleme ihtiyacı nedeniyle hem daha düşük gıda israfı hem de daha düşük ambalaj tüketimi sağlıyor. Ayrıca, sağlıklı beslenme açısından da toz gıdaların önemli bir kolaylık sağlayabileceği belirtiliyor. Öyle ki, dengeli ve sağlıklı beslenmek için alışveriş, pişirme ve temizlik konusunda çok daha uzun süre ve planlama gerekirken, toz gıdalar tüketimi çok daha pratik. Günlük enerji, vitamin ve mineral ihtiyacı gözetilerek geliştirildiği için toz gıdalar, insanların dengeli beslenmesine yardımcı oluyor. Bu nedenle modern yaşamın hızında fast-food gibi seçenekleri tercih edenler için oldukça pratik ve sağlıklı bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Beslenme uzmanı Collier’e göre insanlar sağlıklı beslenme konusunda yanlış yönlendiriliyor; yiyeceklerin yalnızca etiketlerine bakmanın yanıltıcı olabileceğini, örneğin yalnızca düşük yağlı beslenme veya şeker/tuz alımının azaltılması gibi önerilerin yerine ihtiyaç duyduğumuz besinleri en iyi şekilde nasıl temin edeceğimiz konusunda daha fazla bilgilendirilmemiz gerektiğini savunuyor.

Toz gıdalar, bazılarına göre gelecekte çiğneyerek tüketme alışkanlıklarımızın yerini alacak. Yine de bu iddianın pek de gerçekçi olmadığı söylenebilir. Öyle ki, toz gıdaların, geleneksel gıdaların sunduğu tat, koku, yemek pişirmenin verdiği keyif veya sofra kültürünün önüne geçebilmesi oldukça zor görünüyor. Bunun yanında kısa vadede ihtiyaç duyulan tüm besin değerlerini sağlaması sebebiyle daha sağlıklı bir seçenek gibi görünen tüketime hazır toz gıdaların, uzun vadede özellikle kandaki şeker seviyelerini ve çiğnemenin devre dışı bırakılması sebebiyle böbrek üstü stres hormonlarını olumsuz yönde etkileyebileceği yönünde yapılan çalışmalar da mevcut.

SHARE: READ MORE

2 December

Y Jenerasyonu Farklı Bakıyor

Y jenerasyonu iş dünyasında gün geçtikçe daha fazla yer alarak önemli pozisyonlara gelmeye başlıyor. Hali hazırda iş gücü içerisindeki en geniş jenerasyon olma özelliği taşıyan grubun 2020 yılında sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışanların %50'sini oluşturacağı ön görülüyor. Şu ana kadarki en eğitimli, teknolojiye en açık, global olarak dünyayı keşfetmeye yatkın ve bilgiyi kaynağından öğrenebilme imkanı olan nesil olan Y jenerasyonu, iş hayatını geleneksel ve alışılmış şekilde sürdürmeyi düşünmüyor.
Yapılan araştırmaya göre Y jenerasyonu iş hayatına başlarken sorumluluk sahibi ve bir amacı olan şirketleri seçmeye özen gösteriyor. İş tanımları ne olursa olsun bir fark yaratmak onlar için daha önde geliyor. Y jenerasyonunun %76'sı iş seçimlerini yaparken bir şirketin sosyal ve çevresel taahhütlerine önem veriyor, %64'ü ise sosyal sorumluluğu olmayan bir şirketin teklifini kabul etmeyeceğini belirtiyor.
Y jenerasyonu sadece şirketin ne kadar sorumlu iş modelleri benimsediğini ve çalışanlarının katıldığı sosyal sorumluluk projelerini duyup takip etmeyi değil, bu projelere katkı sağlamayı ve projelerin parçası olmayı istiyorlar. Bu nesil önceki nesillerle karşılaştırıldığında doğrudan sosyal sorumluluk projelerine dahil olmayı bu denli isteyen ilk nesil olma özelliği taşıyor. Bu çalışmalarda yer almak onların şirkete bağlılıklarını da olumlu yönde etkiliyor.
Y jenerasyonunun;
%88'i iş verenlerin sosyal sorumluluk çerçevesinde hedeflere, gelişmelere ve başarılara sahip olmasının önemli olduğunu ifade ediyor,
%89'u iş verenlerden kendilerine çevresel problemlere karşı iş ortamında yapabilecekleri uygulamalar ve projeler önermelerini bekliyor.
İş ve özel hayatları artan bir şekilde iç içe geçen ve her an aktif olan neslin, 9-5 çalışmak gibi klasik çalışma şekillerinden kendilerini mutlu edecek ve farklılık yaratacak fırsatlar istemesi çok şaşılacak bir şey değil. Y jenerasyonu çalışma hayatını kendi kişilik ve tanımlayıcı özelliklerinin ve politik görüşlerinin uzantısı olarak görüyorlar. Dolayısıyla;
%84'ü iş yerlerinin yerel toplum ile iletişime geçmelerinde kolaylıklar sağlamasını talep ediyor.
%83'ü iş verenlerinin kendilerinin ve ailelerinin katılabileceği gönüllülük esaslı çalışmalar organize etmesini istiyor.
Y jenerasyonu sadece iş dünyasında değil politika başta olmak üzere farklı alanlarda diğer nesillerden ayrılması ile her geçen gün daha da fazla söz sahibi olmaya başlıyor. Son yapılan araştırmalar hakkında bilgi almak ve Y jenerasyonunu daha yakından incelemek için verilen linklerdeki araştırmaları inceleyebilirsiniz.

http://www.conecomm.com/research-blog/2016-millennial-employee-engagement-study#download-the-research)

http://time.com/247/millennials-the-me-me-me-generation/

https://www.metlife.com/assets/cao/mmi/publications/Profiles/mmi-gen-y-demographic-profile.pdf

https://eventbrites3.s3.amazonaws.com/marketing/Millennials_Research/Gen_PR_Final.pdf

SHARE: READ MORE

2 December

Salım Artışları için Sonun Başlangıcı Geldi mi?

Dünya çapında toplam yıllık karbondioksit salımı son üç yıldır sabit bir düzeyde ilerliyor. Üç yıl üst üste ciddi bir artış gösterilmemesi, bir dönüm noktasına ulaştığımıza dair umutları artırdı. Sabitlenmenin sebebi net olmasa da iki farklı senaryo üzerinde duruluyor.



Bu senaryolardan ilki çevresel “decoupling"in (ayrışma) gerçekleşmeye başladığı yönünde. Çevresel decoupling her ekonomik çıktı başına birim çevresel etkinin azaltılması anlamına geliyor. Son üç yıldır Dünya ekonomisi her yıl büyürken, karbondioksit salımlarının 36 milyar tonda sabit kalması Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve artan salımlar arasındaki tarihsel bağı zedeledi. İklim değişikliğinin etkilerinin olabildiğince sınırlanması, Paris Anlaşması ile konan hedeflere ulaşılabilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanabilmesi için bu bağın tamamen kırılması gerekiyor. Son on yıllık süre içerisinde Alman, İngiliz ve Amerikan GYSH’ları %16-27 ekseninde büyüme gösterirken CO2 salımlarının %6-20 arasında düşüş göstermesi, bu bağın kırılabilir olduğunun en kuvvetli kanıtları arasında gösteriliyor .

İkinci senaryo ise dünya genelinde sabit kalan  karbondioksit salımları üzerine kurulu. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’de görülen kömür kullanımındaki azalımın, Asya ülkelerinde artan kömür kullanımını nötrlediği düşünülüyor. Çin’in karbondioksit salımları 2015 yılında %0,7 azalırken bu oranın 2016'da %0,5 olması bekleniyor. Dünyadaki sera gazı salımlarının %30'undan sorumlu olan Çin'de yaşanan bu gelişme büyük önem taşıyor. Daha önce 2030 yılında salımlarının en yüksek seviyeye ulaşacağını belirten Çin’in bu “zirve”ye daha erken ulaşılacağı tahmin ediliyor. ABD’ninse kömür termik santrallerinin yerini doğalgaz ve yenilenebilir kaynakların alması ile salımların 2015'te %2,6, 2016’daysa %1,7 azalma görülmesi bekleniyor. Bu düşüşün iklim değişikliğini inkar eden Donald Trump'ın ABD başkanı seçilmesinden sonra devam edip etmeyeceği ise belirsizliğini koruyor.

Tüm dünyada kömüre olan bağımlılığın, COP22 sonrası verilen taahhütlerle daha hızlı bir şekilde azalacağı öngörülüyor. Konferans sırasında Fransa'dan gelen 2023 yılına kadar kömür ile çalışan tüm elektrik santrallerini kapatacağı taahhüdü, enerjisinin %12'sini kömürden elde eden Finlandiya 2030'a kadar kömür santrallerini kapatma ve kömür ile enerji elde edilmesini yasaklama kararı ile Kanada'dan gelen benzer taahhüt buna örnek gösterilebilir.

2017'de karbondioksit salımının sabit kalmasının devam edip etmeyeceğini şimdiden tahmin edilmesi çok zor. Net olarak bilinense, maksimum 2 ºC’lik ortalama küresel sıcaklık artışı hedefinin altında kalınması için en geç 2035-2040 yıllarına kadar kömür kullanımına tamamen son verilmesi gerektiği.

SHARE: READ MORE

2 December

Su Hakkı Slovenya Anayasası’nda

Slovenya geçtiğimiz hafta, su kaynaklarına tüm bireylerin erişimini sağlamak amacıyla anayasasında değişikliğe giderek içme suyunun temel bir insan hakkı olduğunu ilan etti. Avrupa Birliği üyeleri arasında su hakkını anayasasına işleyen ilk ülke olan Slovenya, dünyada bunu yapan 16. ülke oldu. Anayasaya eklenen “Herkesin içme suyuna erişme hakkı vardır” maddesi ile tüm bireylere su sağlanmanın yanı sıra su kaynaklarını ticarileşmesinin de önüne geçilmesi hedefliyor. Ülkenin Başbakanı Miro Cerar, suyu “21. yüzyılın sıvı altını” olarak tanımlarken, kararı, Slovenya'daki yüksek kaliteli su kaynaklarının gelecekte daha da önemli bir emtia haline geleceğini ve artan baskılara karşı pes edilmemesi gerektiğini belirterek övdü. Buna rağmen, ülkede yaşayan 10 binin üzerindeki Roman azınlık için temiz suya erişim ve tuvalet erişimi gibi ciddi sorunlar hala devam ediyor. Yasanın ülkede yaşayan tüm bireyleri kapsayacak şekilde yürürlüğe koyulması ile temiz suya kısıtlı erişimin sebep olduğu hastalıkların önüne geçilmesi umuluyor.

Dünyada su hakkının anayasa kapsamında korunmasına en sık rastlanan bölgeler Latin Amerika ve Afrika olarak göze çarpıyor. Türkiye’de su hakkı “Anayasa’nın özellikle beslenme ve sağlık hakları gibi sosyal boyutu ve yoksulların güvenceye kavuşması açısından” ele alınırken, mevcut yasalar vatandaşlara su üzerinde mülkiyet hakkı tanımıyor. Türkiye’nin su kaynakları yönetimi konusunda yaklaşımını geliştirmesi gerektiği söylenilebilir; öyle ki Türkiye’nin artan nüfusuyla 2030 itibarıyla su fakiri ülkeler arasına girme riski oldukça yüksek olduğu belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

18 November

ABD Başkanlık Seçimlerinin Ardından

Paris Anlaşması’nın yasal olarak yürürlüğe girmesinden birkaç gün sonra gerçekleşen ABD Başkanlık seçimlerinin ardından tüm dünya, yeni başkan Donald Trump’ın dört senelik başkanlık döneminde izleyeceği politikalar konusunda merak içerisinde. Seçim kampanyası boyunca radikal söylemleri sebebiyle oldukça eleştirilen Trump’ın, yeni başkanlık döneminde iklim değişikliği, çevre, temiz enerji ve toplu taşıma konularında ne tür adımlar atacağı, Obama’nın sekiz yıllık döneminde inşa edilen yenilenebilir enerji destekleyen politikalar ve çeşitli yasal düzenlemelerin ne yönde etkileneceği doğrultusunda çeşitli varsayımlar mevcut.

Çin’in ardından dünyanın en çok karbondioksit salımına sebep olan ikinci ülkesi olan ABD’de yeni dönemde, özellikle enerji santrallerinden salınan CO2 seviyelerine düzenlemeler getiren Temiz Enerji Planı ile Çevreyi Koruma Ajansı’nın (EPA) bu karar mekanizmalarından uzak tutulması korkusu var. Halk sağlığını ve refahını etkileyen sera gazlarının salımı, yeni enerji santrallerinin inşaları, taşıtlar, doğal gaz çalışmaları esnasında meydana gelen metan sızıntıları ve daha birçok düzenlemeden 2007 yılından bu yana sorumlu olan EPA’in, fosil yakıtların sebep olduğu CO2 salımlarını 2030 yılına kadar %30 azaltarak 2005 yılındaki seviyeye çekme hedefi bulunuyor. Fakat EPA’yı devre dışı bırakmayı planlayan Trump, aynı zamanda yerli petrol, kömür ve doğal gaz üretimini ivmelendirip Amerikan enerji bağımsızlığını sağlamaya çalışıyor. Bununla beraber, kömür ve petrol sektörlerinin içerisinde bulunduğu durum göz önüne alındığında pek de mantıklı bir ekonomik atılım olarak görünmüyor.

Mutabakata varılması yıllar süren Paris Anlaşması’nda imzası bulunan 200’ün üzerimde ülke, Trump’ın ABD başkanı seçilmesiyle birlikte iklim değişikliği aksiyonlarının geleceği konusunda oldukça endişeliler. Aralık 2015’de kabul edilen anlaşma, seçiminin birkaç gün öncesinde resmi olarak yürürlüğe girmişti. Çevre politikaları oldukça önem taşıyan ABD’nin böylesine önemli bir hareketten geri çekilme ihtimali tüm dünyada ciddi bir endişe yaratırken diğer ülkelerin de yükümlülüklerini yerine getirmemesiyle küresel salımların giderek artmasından ve iklim değişikliğinin durdurulamaz boyuta ulaşmasından korkuluyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki gerginliğin bir başka sebebi de Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan, yoksul ülkelerin salımlarını azaltmaları ve iklim değişikliği ile mücadele adına gerekli altyapıları kurmaları için kullanılacak yıllık 100 milyar Dolar’lık bütçeli Yeşil İklim Fonu’na en büyük katkı dört milyar Dolar ile ABD’den geliyor.

Amerikan başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın zaferi karşısında tüm dünya yaşanacak ekonomik, çevresel ve sosyal gelişmeleri merakla bekliyor. Trump’un seçim kampanyası boyunca temiz enerji, toplu taşıma, iklim ve çevre konularındaki vaatlerinin, göreve başladıktan sonra nasıl şekilleneceğini hep birlikte göreceğiz.

SHARE: READ MORE

18 November

Yapay Zekanın Etik Boyutu

Çevrimiçi tercüme hizmetlerinden, Ar-Ge projelerinin geliştirilmesine, dolandırıcılığın tespit edilmesinden, lojistiğin iyileştirilmesine kadar hayatımızın birçok alanında akıllı makine sistemlerinin liderlik ettiği bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bu gibi sistemlerin yetkinliği artıkça, günlük hayatlarımız kolaylaşmaya devam ediyor.

Alphabet, Amazon, Facebook, IBM ve Microsoft gibi teknoloji devlerinin yanı sıra Stephen Hawking ve Elon Musk gibi değişim öncüleri yapay zekanın günden güne genişleyen sınırlarını tartışmamızın tam da zamanı olduğuna inanıyor. Olası tartışmaların, ahlakbilim açısından gelişmekte olan teknolojilerin kendisi kadar yeni ufuklar açması bekleniyor. Peki yakın gelecekte yapay zeka beraberinde neleri getirecek?

1. İşsizlik? “Geleneksel” iş yaşamının sonuna mı yaklaşıyoruz?

Bilindiği üzere işgücünde hiyerarşiyi ağırlıklı olarak otomasyon sistemleri kontrol ediyor. Çalışma hayatındaki faaliyetlerimizi makineleştirmenin yeni yollarını buldukça, iş deneyimlerimiz sanayi devrimi öncesi dünyasının fiziksel rollerinden bilişsel pozisyonlara doğru evrilmeye başladı.

Bu noktada akıllara, yakın gelecekte yapay zekanın şekillendireceği iş dünyasından arta kalan zamanda insanın yaşam içindeki yeri ile ilgili sorular geliyor. Günümüzde halen hayatlarımızı idame ettirebilmek adına zamanımızı satmak zorundayız. Yapay zeka ekseninde oluşacak iş yaşamı ile bu algının değişmesi bekleniyor. Birçok sürecin makineleşeceği gelecek tablosunda insanların geleneksel anlamda iş bulabilmesi mümkün olmayacağından bu geçiş iyi yönetilemezse işsizliğin artabileceği düşünülüyor. Öte yandan bir diğer gelecek tablosunda ise yapay zeka, gerçekten mutluluk duyduğumuz alanlara yönelme, ailelerimize daha çok vakit ayırabilme ya da toplumsal fayda adına yerelimizle daha fazla dayanışma içinde olma gibi konularda bize daha çok zaman yaratabilir.

2. Eşitsizlik. Makineler tarafından yaratılan geliri nasıl dağıtacağız?

Mevcut ekonomik sistemimizin çarkları, saatlik çalışma ve maaş kavramları ile işliyor. Halen bir ürün ya da hizmetin tasarım, üretim veya geliştirme süreçlerinde birim zamanda vakfedilen fiziksel veya fikri insangücünden yararlanıyoruz. Yapay zekanın bu gibi süreçlerde hızla artan sıklıkla insangücünün yerini alması kuşkusuz ki beraberinde gelir eşitsizliğini getirecek. Bunun gibi bir tabloda yapay zeka tabanlı teknoloji üreten şirketler yüksek oranda maddi geliri kendi çatıları altında toplayacak.




Geleneksel iş yaşamının sona ereceği bir gelecekte, adil ekonomik sistemleri nasıl oluşturacağız?

3. İletişim. Makineler davranışlarımızı ve ilişkilerimizi nasıl etkileyecek?

Yapay zekanın her geçen gün iyileştiğine tanıklık ediyoruz. 2015 yılında Eugene Goostman adında bir bot Turing testini ilk defa başarıyla geçerek teste katılanların yarıdan fazlasını insan olduğu konusunda kandırmayı başardı. Bu, yakın gelecekte müşteri hizmetleri gibi servislerin yanı sıra birçok alanda makinelerle daha sık iletişimde olacağımız bir çağın habercisi olabilir.

Hali hazırda birçoğumuz farkında olmasa da sanal deneyimlerin insan beynindeki ödül mekanizmalarını harekete geçirdiğine tanıklık ediyoruz. Mobil uygulamalardan, reklam hizmetlerine birçok alanda yapay zeka ilgimizi arzu edilen yöne çekebilmek adına içerikleri optimize ediyor ve bu durum beraberinde teknoloji bağımlılığı gibi sorunları getiriyor.

Bu değişimin sorunlu yanlarını iyi analiz ettiğimiz takdirde, yapay zekanın insanların dikkatini sosyal fayda odağına çekerek toplumsal değişim yaratabilmesi mümkün olabilir mi?

4. Yapay Ahmaklık. Olası hatalara nasıl karşı koyabiliriz?

Algı artışı, kavrama gibi kazanımlar ister biz insanlarda isterse de bir robotta olsun öğrenme evrelerinden geçerek artıyor. Makine sistemleri yapmaya programlandıkları şeyi doğru yapabilmek adına çevrelerinden gelen anlık ve güncel veriyle hareket ederek makine öğrenmesi evresinden geçiyor. Bunu takiben olası tüm riskleri asgari düzeye indirebilmek adına belirli testlere tabi tutuluyorlar.

Açıkça görülüyor ki test aşaması bir sistemi gerçek dünyada karşılabileceği tüm problemlere hazır hale getirmiyor. Yakın gelecekte yapay zekanın dünyamızı şekillendirebileceğine gerçekten güvenebilmemiz için makinelere bizlerle paralel düşünmeyi nasıl öğretebiliriz?

5. “Irkçı” Robotlar. Yapay zekanın ön yargılı olmasını nasıl engelleyebiliriz?

İşlem hızı ve kapasitesi açısından bir insanın oldukça ötesinde olan yapay zeka sistemleri her koşulda adil ve tarafsız olamayabiliyor. Günümüzün yapay zeka liderlerinden biri olan Alphabet ve bir numaralı iştirakı Google’ın Fotoğraflar hizmeti üzerinden bir örnek verecek olursak, kameranın ırk hassasiyeti konusunda bir indikatörü gözden kaçırması ya da muhtemel suçluların belirlenebilmesi adına bir yazılım aracı kullanılması durumunda siyahi insanlara karşı önyargılı davranabiliyor.

İnsanlar tarafından yaratılan yapay zeka sistemlerinin insani önyargılar içermemesi adına ne gibi önlemler alınabilir?

6. Kontrol. Akıllı karmaşık bir sistemi nasıl yönetebiliriz?

Biz insanları besin zincirinin en tepesinde tutan şeyin keskin dişler ve güçlü kaslar gibi özellikler olmadığı çok açık. Gezegendeki uygarlığımız hünerli ellerimiz ve yaratıcı zekamızdan ileri geliyor. Kendimizden kat be kat hızlı, büyük ve güçlü hayvanları ehlileştirebilecek araçlar yaratabiliyoruz.

Bu noktada akla şu soru geliyor: günün birinde yapay zeka da bizim üzerimizde benzer bir avantaja sahip olacak mı? Böylesine bir senaryoda oldukça gelişmiş sistemlerin sadece fişini çekmek gibi stratejilere güvenemeyeceğiz çok açık.

İnsanların gezegendeki en akıllı yaşam formu olmayabileceği bir gelecekte türümüzün devamlılığını nasıl sağlayabiliriz? Bu ve bunun gibi risklerin ötesinde yapay zekanın gezegenemizde ortak ve sürdürülebilir bir gelecek yaratabilmemiz konusunda bize yeni ufuklar açacağı çok açık. Yapay zekanın kapsayıcı ahlaki ve insani yönde geliştirilmesinde de yine en büyük sorumluluk biz insanlara düşüyor.

SHARE: READ MORE

18 November

Kurumsal Eşitlik Endeksi Ayrımcılık Haritasını Çıkarıyor

İlki 2002 yılında çıkarılan, Amerikan şirketlerinin, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT+) çalışan, tüketici ve yatırımcılara karşı olan tavır ve davranışlarını ölçen Kurumsal Eşitlik Endeksi’nin (Corporate Equality Index) 2016 yılı sonuçları Human Rights Campaign tarafından açıklandı. Raporun yayıncısı Human Rights Campaign, (HRC–İnsan Hakları Kampanyası) ABD’nin LGBT+ hakları konusunda çalışan en büyük insan hakları organizasyonu. HRC, toplumsal temel eşitlik ve adalet peşinde koşmak ve aynı zamanda LGBT+ vatandaşlara karşı olan ayrımcılığı bitirmek üzerine çalışıyor.

Bir şirketin, endekste iyi performansa sahip olması için, tüm operasyonlarında cinsel eğilim ve cinsel kimlik üzerinden kesinlikle ayrımcılık yapmadığına dair açık bir politika oluşturması gerekiyor. Bunun yanı sıra birlikte çalıştıkları yüklenici şirketler için de söz konusu politikaları bağlayıcı hale getirmeleri bekleniyor. Şirketin, ayrımcı politikaları benimsemeyen kurum ve kişilere, bağış ve sponsorluk faaliyetleri kapsamında kesinlikle kaynak aktarımı yapmayacağını da beyan etmesi gerekiyor.

Bu yıl farklı coğrafyadan 407 şirket, %100 performans sergileyerek “LGBT+ Eşitliği için En İyi Şirket” unvanını aldı. 407 şirket arasında en eşitlikçi sektör, hukuk sektörü olurken bunu bankacılık ve toptan ve perakende sektörü takip ediyor.

850’den fazla şirketin değerlendirildiği endekste, Fortune 500 sıralamasında yer alan 165 şirket, %100 performans sergilerken, en iyi 20’de ise 11 adet Fortune 500 şirketi yer aldı. Fortune 500 şirketlerinin %93’ü kendi ayrımcılığı engellemeye yönelik politikaları kapsamında “cinsel yönelim” maddesini bulundururken, %75'i de “cinsel kimlik” ayrımcılığını önlemek için önlem alıyor. Bu sıralamada yer alan 200 şirket ise trans bireylerin her türlü sağlık ve operasyon masraflarını karşılayan sağlık sigortaları uyguluyor.

SHARE: READ MORE

18 November

COP22'den Gelişmeler

22. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP22) 7 Kasım itibarıyle başladı. Marakeş’in ev sahipliği yaptığı konferans, 4 Kasım’da yeterli ülke sayısına ulaşılmasıyla yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması'nın operasyonel kısmının organize edilmesi açısından bir sonraki aşama niteliğini taşıyor. Paris Anlaşması’nda oluşan ortak payda içerisinde diyaloğu hızlandırma ve harekete geçilmesi açısından büyük önem arz ediyor. COP22’nin amaçları arasında, emisyon ölçümlerinde şeffaflığının sağlanması ile gelişmekte olan ülkeler ve özel sektörün dahil edilmesi gibi pek de kolay olmayan görevler de bulunuyor. 18 Kasım’da sona erecek olan COP22'de ilgimizi çeken bazı gelişmeler şu şekilde:

Türkiye, COP22’nin ilk gününde, İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından “Günün Fosili” ödülüne layık görüldü. 1999 yılından bu yana “ödül”ü birçok kez Türkiye'ye veren CAN, Türkiye'nin bir yandan kömür santrali sayısını ciddi şekilde artırmayı planlarken diğer yandan iklim değişikliği mücadele fonlarından yararlanması isteğinin tepki topladığını belirtti. Konferans boyunca Türkiye, karbondioksit salımı artışı ve kötü çevre politikaları sebebiyle ikinci kez ve artan kömür santralleri sebebiyle de üçüncü kez bu ödülü almış oldu.  2020 yılında Konferans'a ev sahipliği yapma adaylığı bulunan Türkiye'nin öncelikle Paris İklim Anlaşmasını onaylaması ve Ulusal Katkı Niyeti Beyanı'ndaki hedefleri, daha iddialı hedeflerle güncellemesi gerektiği vurgulandı.
COP22'nin ilk gününün sonunda ABD seçimlerinin sonucunda iklim değişikliğini inkâr eden Donald Trump'ın seçilmesi Konferans'ta soğuk duş etkisi yarattı. İklim değişikliğinin Çin tarafından uydurulmuş, Amerikan endüstrilerinin rekabet gücünü azaltmak için üretilmiş bir yalan olduğunu iddia eden Trump’ın seçim vaatleri arasında Paris İklim Anlaşması’ndan ve Birleşmiş Milletler İklim programlarından çekilmek bulunuyordu. Bununla beraber, Anlaşma'da ABD’nin konumunu koruyan maddeler yer alsa da ABD’nin BM İklim Programları’ndan çekilerek bir sene içinde anlaşmadan çıkabilmesinin mümkün olduğu belirtiliyor. Bu gelişmelere rağmen halen Obama yönetiminin altında olan ABD, 2050 yılına kadar, 2005 yılı emisyon seviyesinin %80 oranında azaltılması taahhüt eden raporunu yayımladı.
COP22'ye ev sahipliği yapan Fas’ın iklim taahhütleri de dikkat çeken noktalar arasında. 2020 yılına kadar enerjisinin %54'ünü yenilenebilir olarak üretmeyi planlayan ülke, endüstriyel olduğu kadar tarım alanında da önlemlerini artırıp COP22 ile ‘Afrikalı Tarım Adaptasyonu’ adı altında gıda güvenliği planını yürürlüğe koydu ve konferans sonrası gelecek hedeflerini tekrar gözden geçirme kararı aldı.
Konferansın bitmesine iki gün kala, Boris Johnsson Birleşik Krallık adına daha önceden imzalamış olduğu Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesini onayladı. Bu onayla birlikte onaylayan ülke sayısı 197 ülke arasında 111'e çıktı.
Son günlerine yaklaşılan İklim Konferansı'nda, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, 2023 yılına kadar Fransa'daki tüm kömür santrallerinin kapatılacağını açıkladı. Barack Obama'nın anlaşmanın yürürlüğe girmesinde oynadığı büyük role değinen Hollande, 2050 yılına kadar karbon nötrlüğe ulaşmamız gerektiğinin altını çizdi.
Trump’ın gelecek dönemde ABD başkanlığını yapacak olması ilk etapta olumsuz bir hava yaratmasına rağmen sonuç olarak katılımcı ülkelerin Paris Anlaşma’sı etrafında daha sıkı bir şekilde kenetlendikleri görülüyor. Özellikle Amerikan başkanlık seçimi sonrası Çin'in iklim değişikliği taahhüdünü yenilemesi, anlaşmaya olan güvenin tazelenmesi açısından önem taşıyor. Ayrıca, ABD’nin, anlaşmadan çekilmesi durumunda, ABD’de üretilen ürünlere “Karbon Vergisi” getirilmesi fikri daha sık bir şekilde konuşulmaya başlandı. Ortalama küresel sıcaklık artışının 1,5 derecenin altında tutulması hedefine erişilmesi için fazla vaktimiz kalmadığını düşünecek olursak en önemli noktanın ülkelerin verdiği taahhütleri konferans sonrası değerlendirerek en yakın zamanda harekete geçmeleri olduğunu söylemek gerekiyor.

SHARE: READ MORE

4 November

İklim Değişikliği Konusundaki Gelişmeler

Bir önceki sayımızda yer verdiğimiz, havacılık sektöründeki faaliyetler sonucu meydana gelen salımların azaltılması yönündeki bir dizi karardan sonra geçen hafta denizcilik sektöründe de benzer kararlar alındı. Dünyada iklim değişikliği hedeflerine bağlılık göstermeyen tek sektör olan denizcilik sektörünün aktörleri karbon salımlarının azaltılması için aksiyonlar almaya hazırlar. Trilyon dolarlık değeri olan sektörün, ağırlıklı olarak gemilerde kullanılan fosil yakıtlar sebebiyle küresel sera gazı salımlarının toplamda %3-4’ünden sorumlu olduğu biliniyor. Bu noktada gerekli basit ölçütlerin kullanılması adına hükümetlere çağrı yapılıyor. Kullanılan yakıtların çevreye zararlarının azaltılması, yolculuk esnasında yaşanan yakıt sızıntılarının durdurulması ve azaltılması istenen salımların takibi adına yapılacak yatırımların deniz ekosistemi, hava kirliliği ve iklim değişikliği göz önüne alındığında düşünüldüğü kadar maliyetli olmayacağı belirtiliyor.

Geçen hafta NASA’dan yapılan açıklamaya göre kayıtlara geçmiş en sıcak Eylül ayını geride bırakmış bulunuyoruz. 1850 yılından beri tutulan sıcaklık kayıtlarına göre 2014 ve 2015 yıllarında olduğu gibi 2016 yılının da küresel sıcaklık rekoru kırması beklendiğinden iklim değişikliği şüphecilerinin küresel sıcaklık artışının ‘durduğu’ konusundaki iddiaları da boşa çıkmış oluyor.

1987 yılında kabul edilen ve ozon tabakasındaki incelmeyi konu alan tarihin en başarılı uluslararası anlaşmalarından Montreal Protokolü’nün 20. yılında çevre konulu uluslararası anlaşmaların başarılarına bir kez daha dikkat çekilmiş oldu. Buna rağmen ozon tabakasına zarar veren gazların salımının azaltılmasını hedefleyen protokol doğrultusunda atmosfere salınan bazı gazların, iklim değişikliğine neden olduğu biliniyor. Geçen ay, dünya hükümetleri bu tehlikeli hidro floro karbon gazlarının (HFC) tamamen devre dışı bırakılarak sıcaklık artışının durdurulması konusunda hem fikir oldu.

1980’lerin sonunda kabul edilen Montreal Protokolü, zararlı gazların üretildiği ve kullanıldığı sektörlerdeki tüm itirazlara rağmen kabul edilmiş, alınan kararın teknik ve ekonomik olarak oldukça zorlayıcı olacağı görüşleri ise zamanla çürütülmüştü. Benzer şekilde bilim insanlarının düşük karbon ekonomisine geçilmesi uyarısını yaptığı ve tehlikeli sıcaklık artışlarının yaşandığı günümüzde, birçok araştırma sera gazı azaltımı yönünde atılacak her adımın ekonomiye olumlu yansımalarının olacağını gösteriyor. Ne var ki, 2008 yılında yaşanan gayrimenkul balonuna benzer bir krizi fosil yakıt sektörünün de yaratabileceği düşünülüyor. Yasal yaptırımlar ve yatırımlar arasındaki uyuşmazlık sebebiyle pazarın ve birçok şirketin hisse değerinin düşmesi, finansal belirsizliği de beraberinde getirirken yeni alan ve kaynaklara trilyonlarca yatırım yapan petrol, doğal gaz ve kömür şirketlerinin iklim değişikliğinin önlenebilmesi için getirilen kısıtlamalar sebebiyle finansal zorluk içerisinde olduğu biliniyor.

SHARE: READ MORE

4 November

Antarktika’ya Dev Koruma Alanı

Dünyanın insan eli değmemiş deniz ekosistemleri arasında olan Ross Denizi, 24 ülke ve AB temsilcilerinin mutabakatı sonucu koruma alanı ilan edildi. Bu anlaşma ile dünyanın en geniş deniz koruma bölgesi haline gelen Ross Denizi’nin 1,55 milyon km2’lik kısmı (ülkemiz yüzölçümünün neredeyse iki katı) ticari balıkçılık gibi birçok faaliyete karşı en az 35 yıl süreyle koruma altında olacak.

Avustralya’nın Hobart kentinde düzenlenen toplantıda, Antarktik Deniz Yaşamı Kaynaklarının Korunması Komisyonu, (CCAMLR) ABD ile Yeni Zelanda ortaklığında verilen önergeyi kabul ederek Ross Denizi’ni deniz koruma alanı (DKA) statüsüne kavuşturdu.

Tek başına dünyadaki Adelie Penguenleri’nin %38’inin, Antarktik Kuşları’nın %30’unun, Minke Balinaları’nın %6’sının doğal yaşam alanı olan Ross Denizi aynı zamanda çok sayıda karides türünü de bünyesinde barındırıyor. Bu eşsiz biyoçeşitliliği tehdit eden ticari balıkçılık ve iklim değişikliği gibi etkilerin gözlemlendiği alan Aralık 2017’den itibaren deniz koruma alanı olacak.

Antarktik Deniz Yaşamı Kaynaklarının Korunması Komisyonu (CCAMLR) Bilim Komitesi tarafından 2011 yılında toplanan bilimsel önerilerin beş yıllık olgunlaşma ve tartışma sürecinin ardından koruma alanının sınırları gibi ayrıntılar üzerinde de mutabakat sağlanmış oldu. Bu anlaşmaya göre, Ross Denizi’nin %72’lik kısmı her türlü balıkçılığa kapalı olacak, diğer alanlardaysa bilimsel araştırma amaçlı eylemlere izin verilecek.

Deniz koruma alanlarının etkinliğini daha iyi anlamak adına, Ross Denizi’nden önce dünyanın en geniş açık deniz koruma alanı olan Güney Orkney Adaları bölgesinde 2009 yılından bu yana ne gibi değişiklikler olduğunu araştıran SO-AntEco’nun bulgularına bakılabilir. SO-AntEco yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre bölgenin deniz koruma alanı ilan edilmesini takiben koruma alanı içi ve dışında yeni türler gözlenme sıklığı artmış durumda. Bunun yanı sıra, hassas türlerin sayısındaki artışın da ciddi ölçülerde olduğunu söylemekte yarar var. Benzer geleceğin Ross Denizi için de yaşanması hedefleniyor.

SHARE: READ MORE

4 November

İzlandalı Kadınların İş Bırakma Eylemi

İzlandalı kadınlar cinsiyete bağlı ücret eşitsizliğini protesto etmek amacıyla 24 Ekim günü saat 14.38’de iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. Sekiz saatlik bir mesaide kadınların, erkeklere kıyasla ücret alamadığı zaman dilimini vurgulamayı hedefleyen eylem on yılı aşkın süredir devam ediyor. Buna göre, cinsiyete bağlı maaş eşitsizliği %14,8 olan İzlanda’da, kadınlar mesailerini %14,8 erken tamamlamış oldular. İzlanda’da yapılan ilk eylemden günümüze cinsiyete bağlı maaş eşitsizliğinde iyileşme gözlenmiş olsa da – 2005 yılında eylem 14:08’de gerçekleştirilmişti – ülkedeki eşitsizliğinin tamamen kapanması, bu hızla ilerlenirse 2068 yılını bulacak.

Dünya genelinde cinsiyete bağlı maaş eşitliği konusunda birinci sırada yer alan İzlanda’yı sırasıyla Norveç, Finlandiya, İsveç ve İrlanda takip ediyor. Eşitsizliğin en derin olduğu ülkelerin ise Yemen, Pakistan ve Suriye olduğu görülüyor.

Türkiye de maaş eşitsizliğinin en derin yaşandığı ülkeler arasında yer alıyor. Öyle ki, ülkemizde eşdeğer işler için kadınlar, erkeklerden ortalama %20 daha az ücret alıyor. Cinsiyet eşitsizliğine bağlı ücret farkları ile ilgili veri paylaşan 145 ülke arasındaysa ancak 130. sırada yer alabiliyoruz. 145 ülkenin ortalaması göz önüne alınması ve cinsiyet eşitsizliğine bağlı ücret eşitsizliği aynı hızla azalmaya devam ettiği takdirde, dünya genelinde ancak 2133 yılında “eşit işe eşit ücret”in gerçekleşeceği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

4 November

B Corp’lar Kapsayıcı Ekonomi için Taahhütte Bulunuyor

Toplumlarda görülen ekonomik eşitsizlik, gelir seviyeleri arasındaki uçurumun derinleşmesi, cinsiyetler arası artan eşitsizlik gibi sorunları minimuma indirmek gibi hedefler taşıyan kapsayıcı ekonomi yaklaşımı, toplumun her kesimi için fırsatlar yaratmak ve ekonomik büyüme ile toplumun refahını her alanda artırmak bakımından önemlidir. Eşitsizlikleri bu yaklaşımla ortadan kaldırmayı hedefleyen kapsayıcı büyüme, aynı zamanda toplumun her kesiminin eşit bir şekilde fırsatlara erişimine imkan vererek sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunuyor.

Kapsayıcı ekonomi sadece eşitsizlik ilkesini ele almakla kalmaz; herkese erişilebilir ve verimli iş olanakları yaratacak iş modellerinin desteklenmesini teşvik ederek yoksulluğun azaltılması için de geliştirilecek her türlü uygulamaları destekler. Kısacası, kapsayıcı büyüme stratejisi etkili yoksulluğun azaltması stratejilerinin temel unsurlarını içinde bulundurur ve bu unsurları kalkınma gündemine taşır. Ancak kapsayıcı ekonomi, yoksulluk problemine gelirin eşit bir şekilde dağıtılmasından çok, fırsatlar yaratarak ve bunlara toplumun her kesiminden eşit erişim sağlayarak çözüm bulmayı hedefler.  2015 yılında kapsayıcı büyümenin önemiyle Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden örneğin. 8. Hedef doğrudan kapsayıcı ve sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi desteklerken, 10. Hedef ülke içinde ve ülkeler arası cinsiyet eşitsizliğini düşürmeyi hedeflemektedir. OECD de kapsayıcı ekonominin takip edilebilmesi ve ölçülebilmesi için çeşitli kriterler belirleyerek bu yaklaşıma bir çatı oluşturmaktadır.

Sizlerin de yakından tanıdığı ve S360 olarak Türkiye ortağı olarak faaliyet gösterdiğimiz küresel B Corp Hareketi de kapsayıcı ekonomiye geçiş için önemli çalışmalar yapıyor.

Ortak değer yaratan, sürdürülebilir refahın kapsayıcı ekonomi olmadan başarılamayacağını savunan B Corp hareketi, en kısa sürede şirketlerin, yatırımların, değer zincirinin her unsurunun etkisinin ölçülmesini teşvik ediyor. Bu global hareketin güvenilir öncüleri olma konusunda çağrıda bulunan B Corp hareketi, şirketleri ve çalışanları motive etmek adına geçtiğimiz günlerde üye şirketleriyle bir araya geldi. Philadelphia’da gerçekleştirilen Champions Retreat konferansında The B Corp Inclusion Challenge adıyla şirketlere eyleme geçme çağrısında bulundu ve kapsayıcı ekonomi için üzerinde çalışılması gerekli olan konuların yer aldığı bir set paylaştı.

Yaklaşık 25 ayrı kriter bulunduran The Inclusive Economy Metric Set (Kapsayıcı Ekonomi Ölçütleri Seti) ile B Corp ve topluluğunun içinde bulunan şirketlerin en az üç hedef belirlemesi ve bu hedeflere uygun olarak 12 ay içerisinde uygulamalar geliştirmeleri amaçlanıyor. Bu 25 ayrı kriter arasında iş esnekliği, tedarik zincirinde çeşitlilik,  finansal şeffaflık ve hesap verilebilirlik, yönetim kadrosunun çeşitliliği gibi konular yer alıyor. Bu değerlendirme aracı dışında B Corp, Inclusive Economy Resources adlı çeşitli webinarlar, vaka çalışmaları ve en iyi uygulama kılavuzları gibi içeriklere yer verilen bir platform oluşturarak, şirketlerin kapsayıcı ekonomi konusunda çalışabilmeleri için rehber niteliğinde kaynaklar geliştirmeyi planlıyor. B Corp tarafından oluşturulan bu hareket hakkında bilgi almak ve rehber niteliğindeki kaynaklara erişmek; B Corp’sanız Inclusion Challenge’ın bir parçası olmak için https://www.bcorporation.net/inclusion adresinden formu doldurarak hedeflerinizi seçebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

21 October

2016 Tarım ve Gıda Raporu

Geçtiğimiz yıl imzalanan tarihi Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma için Küresel Hedefler’in belirtlenmesini takiben 2016’nın iklim adına eyleme geçme yılı olduğu söylenebilir. İklimde gözlenen ani değişikliklerin sıklaşması, sıcaklık dalgaları, kuraklık ve deniz seviyesindeki artış, bize hızlı bir şekilde sorumluluk almamız gerektiğini söylüyor. Bu bağlamda, tarımın sürdürülebilir, dirençli ve daha üretken hale getirilememesi, gıda güvenliği sorunu çeken bir çok topluluğunun daha da etkilenmesi anlamına geliyor. Bu etkiler sebebiyle 2030 itibarıyla yoksulluk ve açlıkla mücadele edebilme gibi Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri tehlikeye girmiş olacak.
İklim değişikliğinin tarım ve gıda güvenliği üzerindeki etkilerini konu alan “The State of Food and Agriculture 2016” BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) raporu yayımlandı. Küçük ölçekli çiftçilerin iklim değişikliğine uyum gösterebilmesi için desteklenmesi gerektiğini vurgulanan raporda, iklim değişikliğine karşı en hassas toplulukların çiftçiler, çobanlar ve hayvancılıkla uğraşan diğer gruplar olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ilgili grupların üretim sistemlerini ve uygulamalarını mevcut yapıya uyumlu hale getirip iklim değişikliğinin etkileri ile mücadele edebilmeleri için teknolojiye, pazarlara, bilgiye ve yatırımcılara daha fazla erişim sağlamaya ihtiyaçları olduğu belirtiliyor.

Açlık, yoksulluk ve iklim değişikliği konularının bir arada ele alınması gerektiğini vurgulayan rapor, gıda üretim sistemlerinin çeşitlendirilip karmaşık ekolojik süreçlere entegre edilmesinin doğal kaynakları tüketmek yerine yaşam alanlarıyla sinerji yarattığını söylüyor. Agro-ekoloji, “sürdürülebilir kuvvetlendirme” gibi örnekler yeşil gübreleme, sürdürülebilir toprak yönetimi gibi yöntemler yardımıyla mahsülde artış ve dayanıklılığa yol açıyor.

Daha dirençli tarım sektörleri ve küçük ölçekli çiftçilere yapılacak yatırımlar vasıtasıyla gerekli dönüşümün yaşanabileceği belirtiliyor. Böylelikle, yoksul toplumların gelir kaynaklarının artırılabileceği vurgulanıyor. Gelir kaynaklarının çeşitlendirilmesi, kırsalda yaşayanların, tarımsal faaliyetleri ile günlük faaliyetlerini harmanlayarak iklim değişikliği risklerine daha rahat göğüs gerebilmelerini sağlıyor.

Arzulanan değişimde sosyal koruma mekanizmalarının oldukça önemli bir rol oynaması bekleniyor. Küçük ölçekli çiftçilere risk yönetimi, fiyat değişkenliği, kırsalda yaşayanların istihdamı konusunda destek sağlayacak sosyal destek programlarının değişimin en önemli parçası olacağı söyleniyor.

Ortalama küresel sıcaklık artışını kritik 2°C’nin altında tutabilmek adına sera gazı salımlarının 2050 yılına kadar %70 oranında azaltılması gerekiyor. Bu hedefe ulaşabilmek için küresel salımların %20’sinden sorumlu olan tarım konusunda da daha radikal kararlara ve harekete geçilmeye ihtiyaç var.

SHARE: READ MORE

21 October

Otomotiv Sektöründe Sürdürülebilirlik

Düşük karbonlu ekonomiye geçişte otomotiv sektörünün dönüşüm içerisinde olduğu şu günlerde büyük yatırımcılar, sektöre ayrılan kaynakların devamlılığın sağlanabilmesi için sektöre hatırlatmalarda bulunuyor.

24 trilyon dolarlık varlığı elinde bulunduran ve 250 kişiden oluşan bir küresel yatırımcı ağı, otomobil üreticilerinin yönetim kurullarında iklim değişikliği konusunda uzmanlaşmış kişilere yer verilmesi, yasa koyucular ile daha iyi ilişkiler kurulması ve düşük emisyonlu araçlara yatırımların artırılması gibi taleplerini dile getiriyorlar. Geleneksel otomotiv endüstrisinin de söz konusu beklentilere cevap vermek adına elektrikli ve hibrit modeller üzerine çalışmalarına ivme kazandırdığını söylemek mümkün. 2016 yılının sonunda dünya genelinde sayısı iki milyonu aşması beklenen elektrikli araç, bu dönüşümün daha da hızlanmasını sağlayacak.



ABD’de elektrikli araçların bir milyon gibi bir satış rakamına ulaşması beklenirken, sürüş mesafesinin kısa, fiyatların da yüksek olması sebebiyle ancak dörtte biri kadar satılan elektrikli araçlara olan ilgi beklenenin aksine az olsa da bu araçların Avrupa ve Çin’in otomotiv piyasasındaki payı şimdiden %1’i geçmiş bulunuyor. Pazarda dünya lideri olmayı hedefleyen Çin’in bir dizi teşvik kararı aldığı ve üreticilerinin uzmanlaşabilmesi adına güçlü bir yerel piyasa oluşturmaya çalıştığı biliniyor. Ne var ki şu anda lider olan İsveç’te araba piyasasında elektrikli araçlara doğru ciddi bir kayma söz konusu;  büyük vergi indirimleri ve belli başlı altyapı yatırımları sayesinde satılan her üç arabadan birisi elektrik enerjili ve bu oran her geçen gün artmaya devam ediyor. İsveç ve benzer şekilde lider pozisyondaki Hollanda 2025 itibariyle fosil yakıtlar ile çalışan arabaları devre dışı bırakmayı hedefliyor.

Almanya Federal Meclisi’ne sunulan önergeye göre 2030 yılında fosil yakıtlar ile çalışan arabaların yasaklanması gündemde; buna göre Alman vatandaşlarının yalnız elektrikli veya hidrojen yakıtlı arabaları satın almasına izin verilmesi ön görülüyor. Paris Anlaşması kapsamında sıfır salım hedeflerine ulaşmada fosil yakıtlı araçların yasaklanması gerektiği vurgusu yapan Yeşil Parti’den meclis üyesi Oliver Krischer, aynı zamanda bu değişimin Alman otomotiv endüstrisindeki işgücündeki yansımalarını değerlendirdi. Krischer, ihtiyaç duyulan işgücünün %10 oranında azalarak işsizlik sorununa sebep olabileceğini fakat Alman otomotiv endüstrisinin dünya çapındaki lider pozisyonu göz önüne alındığında böyle bir öncü harekete ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Benzer şekilde İngiltere’de de elektrikli araçlara trafikte öncelik verilmesi önerisi sunuldu. Her yıl 50.000 kişinin ölümüne sebep olan ve topluma £ 27,5 milyar zarar veren hava kirliliğinin önlenmesi, NO2 seviyesinin düşürülmesi adına temiz hava sahası ilan edilen beş büyük şehirde yerel çalışmalar başlatıldı.

SHARE: READ MORE

21 October

Biz Bozduk, Peki Düzeltebilecek miyiz?: İklim Değişikliği

2016 yılında, 2015’te olduğu gibi sıcaklık rekorları dikkat çekiyor. Buna rağmen kritik 2? sıcaklığının aşılmaması adına ortaya koyulan uluslararası çabalar bile tam olarak yeterli görünmüyor.

En kısa zamanda harekete geçmemiz gerekirken ve elimizdeki oldukça fazla sayıdaki, yeterli bilimsel kanıta rağmen atmosferdeki karbon seviyesini belirli bir düzeyin altında tutmamız gerektiği konusunda bile tam anlamıyla mutabakata varamıyoruz. Peki neden?

Bunun nedenlerinden birisi de atmosferin, sokak lambalarımız, parklarımız gibi bir kamu malı olarak görülmesi. Böyle düşünmekte haksız sayılmayız; az ya da çok herkes, atmosferi bir şekilde etkiliyor ve karbonun Pekin, İstanbul ya da Paris’te açığa çıkması arasında çok ciddi bir fark bulunmuyor.

Atmosferin küresel kamu malı olduğunu kabul ettiğimizde, karbon salımlarını belirli bir düzeyde tutmak için, uluslararası yaptırımların olmadığı bir dünyada çok daha ciddi sorunlar yaşamamız oldukça mümkün. Zaten bedavacılık/beleşçilik sorunu gereği, kimseyi kendi payından fazla karbon açığa çıkarmaması için sınırlayamayız.

İnsanın oldukça bencilce davrandığını varsaydığımızda –ki doğamız gereği bunu yapıyoruz– iklim değişikliğinden kaçabilme şansımızın hiç olmadığını görüyoruz. Bu, “ortak kullanılan kaynak ve malların trajedisi”nin (tragedy of the commons) bir örneği olarak gözükse de durum bu denli kolay anlaşılabilir değildir.

Peki iklim trajedisini atlatabilir miyiz?

2009 yılında siyaset bilimci Elinor Ostrom kamu mallarının ve ortak kaynakların yönetimi konusundaki çalışmasıyla ekonomi dalında Nobel’e layık görüldü. Ostrom’un gözlemleri kimi can sıkıcı örneklerin aksine, verimli bir şekilde yönetilen kamu mallarının (Nepal ormanlarından, Amerikan ıstakoz avcılığına) varlığını ortaya koydu. Ostrom, ortak malların etkili yönetimi için 8 şartın sağlanması gerektiğini belirtti.

Ortak malların yönetimi için 8 şart

1. Grup sınırlarının net bir şekilde tanımlanması

2. Kamu mallarının yerel ihtiyaç ve koşullar adına kullanılabilmesi için kurallar konulması

3. Bu kurallardan etkilenenlerin kuralları değiştirebilme yetkisinin olması

4. Kural değiştirme yetisine sahip toplulukların dış otoriteler tarafından tanınması

5. Topluluk üyeleri tarafından diğer üyelerin davranışlarının takibi için bir sistemin oluşturulması

6. Kural çiğneyenler için derecelendirilmiş yaptırım sisteminin uygulanması

7. Çatışma durumları için erişilebilir ve düşük maliyetli araçlar sağlanması

8. En alt tabakadan başlayarak, tüm bileşik sistemin yuvalanmış katmanları için ortak kaynakların yönetimi adına sorumlulukların oluşturulması.

Sekiz maddelik bu öneri ile Ostrom, piyasa düzenleyiciler ya da merkezi yönetimin kamu mallarının yönetimi konusunda mutlak otorite olduğu gerçeğini çürütmüş oldu.

Ortak kullanılan kaynak ve malların yönetiminin sağlanması için, ülke sınırlarının ötesinde daha üst ve paydaşların görüşleriyle hareket eden otoritelerin ve işbirliğinin önemi büyük. Uluslararası iklim rejimini belirlemek için ülkelerin bir araya gelerek, gerektiğinde faaliyetlerinden taviz vererek ortak maddelerde ve bir anlaşmada mutabık kalması büyük önem taşıyor. Paris İklim Anlaşması da bu nedenle ön plana çıkıyor. Paris İklim Anlaşması ile ülkeler iklim faaliyetlerini düzenlemek adına mutabakata varmış oldular. Farklı bölgelerden farklı ülkelerin ortak bir amaçla iklim değişikliğine karşı harekete geçmesi çok merkezli yönetimin güzel ve önemli bir örneğidir. Bunun gibi mutabakatlar beraberinde çok katmanlı yönetim organlarını içerdiğinden iklim değişikliği kaynaklı problemlerin çözümünde verimli yöntemler sunar. Tabi ideal bir sistemde bunun olabileceği eleştirisini de getirmekte fayda görüyoruz.

Gezegen değiştirebilen, sosyal varlıklar olan biz insanların, iklim değişikliğinin çözümüne odaklanabilmesi için ortak değer ve menfaatlerini saptayabilmesi gerekir. Bu sayede iklim değişikliğinin düzeltilebilmesi için merkezi yönetimlerin bu konularda duyarlılık göstermesini ve harekete geçmesini beklemek zorunda kalmayız. Unutmamalıyız ki kaynaklar ve içinde yaşadığımız dünya bizim ve geleceğimizin.

SHARE: READ MORE

21 October

Havacılık Kaynaklı Emisyonlara Karşı Önlemler

Havacılık sektörünün neden olduğu sera gazı kirliliğini önlemek adına Birleşmiş Milletler bünyesinde yer alan 191 ülkenin imzacısı olduğu anlaşma kabul edildi. Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu (ICAO) toplantısında bir araya gelen 2.000 delege tarafından, yıllık 10.000 tondan fazla sera gazı salımına sebep olan yolcu ve kargo uçuşlarının küresel salımlarını azaltması adına bir yol haritası belirlendi. Avrupa Taşımacılık Komisyoneri Bulc, bu anlaşmanın uluslararası havacılık literatüründe yeni bir dönem başlatacağını ifade etti ve sürdürülebilirliğin sektörün bir parçası olması için önemli bir çalışma olduğunun altını çizdi. Önlemler alınmadığı takdirde 2050 yılına kadar %300 artması beklenen havacılık sektörünün sebep olduğu emisyonların azaltılması konusunda Avrupa’nın izlediği kararlı tutum ve aksiyonların bu anlaşmayla daha somut hale geldiğini de ekledi.

Havacılık sektörünü, faaliyetleri sebebiyle oluşan CO2 emisyonlarının azaltması adına sorunlara farklı yaklaşımlar da getirmesi gereken bir sektör olarak tanımlamak mümkün. Salımların ücretlendirilmesi yerine örneğin, rotaların ormanlık alanlardan geçmemesi, karbon tüketimini azaltan aktivitelerin teşviki gibi aksiyonlar alınması planlanıyor. Uçak yolculuklarının küresel iklim değişikliğine olan etkisini azaltmayı amaçlayan anlaşma 2021’den başlayarak tüm Avrupa ülkelerinin de yer aldığı toplamda 65 ülke arasında yürürlülükte olacak. 2027’den itibariyle anlaşmanın zorunlu hale gelmesiyle birlikte diğer ülkeler arasında yapılacak uçuşlardan ortaya çıkan emisyonların telafisi zorunlu hale gelmiş olacak. Küresel karbon salımının büyük bir kısmından sorumlu olan ABD ve Çin gibi ülkelerin de kabul ettiği anlaşma ile küresel sera gazının toplamda %1,3’ünden sorumlu havacılık sektöründe bir şeyler değişmeye başlayacak gibi görünüyor.

Geçtiğimiz ay resmen yürürlüğe giren Paris Anlaşması doğrultusunda karbon salımlarının azaltılması, küresel sıcaklık artışının 20C’de sınırlaması gibi taahhütlerin yerine getirilmesi adına oldukça önem taşıyan bu anlaşma ile havacılık sektörüne ilişkin net hedefler konmamış, gündeme alınmaması tartışmalara sebep olmuştu. Anlaşma, gereken aksiyonlara açıkça yer vermeyen Paris Anlaşması’ndaki büyük boşluğun doldurulması açısından umut verici olarak değerlendiriliyor.

SHARE: READ MORE

7 October

Toplumsal Cinsiyet Yargılarından Kurtulmak Krizleri Önlüyor

Kadın-erkek eşitliği konusundaki uygulamalarıyla dikkat çeken İzlanda’yı keşfe çıkan fotoğraf sanatçısı Gabrielle Motola, cinsiyet eşitliğine dikkat çektiği çalışmasıyla birçok toplumsal dinamiğe de ışık tutmayı hedefliyor. Örneğin, 2008 yılında yaşanan ekonomik kriz sırasında İzlanda’daki tepkilerin ilgisini çektiğini söyleyen sanatçı, bankacılık sektöründe yaşanan çöküşün ardından ülkede ortaya çıkan “sektörü kadınlaştırmak” gerektiği önerisinin kulağa oldukça ilginç geldiğini ifade ediyor.

İzlandalılar, finans sektöründe yaşanan çöküşün ardına,  rekabetçi ve agresif tutum, fazla risk alma ve duygusal yaklaşımın eksikliği gibi fazlasıyla “erkeksi” davranışların yattığına inanıyor. Bunun yanı sıra riskten kaçınma, açıklık, duygusal farkındalık ve empati gibi kadınlarla özdeşleştirilmiş belirgin olan özelliklerin yaşanan felaketi önleyebileceğini düşünüyorlar. Fakat “erkekler bu şekilde davranır ve sonuçlardan sorumludur, kadınlarsa sahip oldukları özelliklerle krizin önüne geçebilirdi” gibi yanlış bir yargıya varmıyorlar. Kadın veya erkeğin “erkeksi” veya “kadınsı” davranış olarak nitelendirilen davranışları göstermeleri gerektiğini ifade eden İzlandalılar, bu sorunu cinsiyetin değil toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığını düşünüyor. Buna rağmen diğer ülkelerde olduğu gibi, İzlanda’da bankacılık sektörünün de çoğunlukla “erkeksi” bir karaktere sahip olduğunu ve bu düzenin yalnız bankacılık ve finans sektörünü değil, bütünüyle dünyayı etkilediğini söylemek mümkün. Finansal kriz yaşayan diğer ülkelerden farklı olarak İzlanda’nın nasıl böyle bir bakış açısı kazandığına dair fikir edinmek için uygulanan politikalar ve topluma neler sunulduğuna bakmak gerekiyor.

Birçok İskandinav ülkesinde olduğu gibi İzlanda’da da sosyal yapılanma aileyi destekleyecek ve daha sağlıklı, mutlu bireyler yetiştirecek bir şekle evrilmiş durumda. Kişinin, birey ve ebeveyn kimliklerini bir tutmayan toplum düzeni, erkeklerin özellikle de erken çocukluk dönemlerinde aileye dâhil olmasını sağlayarak güçlü aile bağları kurulmasını sağlıyor. Örneğin, biyolojik olarak bir çocuğun bakımı ile daha çok ilgilenmek durumunda olan annelere doğum öncesi ve sonrasında destek sunan İzlanda, hem annelere hem de babalara esnek ve eşit doğum izinleri veriyor. Bebekler ve her yaştan çocuk için birçok bakımevi ve kreş bulunan ülkede 16 yaşına kadar verilen eğitim zorunlu ve devlet okullarında ücretsiz. Aynı zamanda, çocuğun da dâhil olduğu aile kavramı etrafında gelişen bir kültür olmasının yanı sıra bireylerin kendilerini gerçekleştirmeleri için eğitim aracılığıyla birçok fırsat sunuluyor.

İzlanda, izlediği politikalar ve çeşitli önlemler ile toplumun tüm katmanlarında cinsiyet eşitliğini sağlamaya çalışıyor. Eşitlik taraftarı birçok uygulama sayesinde bugün gelinen noktada, bakanlıklarından birisi cinsiyet eşitliğini sağlamak adına yasal düzenlemeler ile meşgulken politikalar ve karar aşamalarında erkek ve kadınların sürece eşit olarak dâhil olduğu birçok kurul ve komite de bulunuyor. İzlanda’nın ilk sırada yer aldığı 2015 Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi, 140 ülkede kadın ve erkekler arasındaki ekonomik katılım ve fırsatlar, eğitim, politik güçlendirme ve sağlık gibi konularda yaşanılan eşitsizliklere yer veriyor. Birinciliği elde tutmasına rağmen İzlanda gibi açık görüşlü toplumsal yapıya sahip ülkede dahi görülen cinsiyetçilik sorununun yanında en dikkat çekici noktalardan biri cinsiyetler arası gelir eşitsizliği olarak karşımıza çıkıyor. Kadın ve erkeğin iş gücüne katılımı dengeli olsa da benzer işlerden elde edilen kazanç, kadınlar için aynı olmayabiliyor.

SHARE: READ MORE

7 October

Paris İklim Anlaşması Yürürlülüğe Giriyor

2015 Aralık’ta Paris Anlaşması ile dünya genelinde 200 hükümet, küresel sıcaklık artışının, Sanayi Devrimi öncesi seviye olan 2°C’nin altında tutulması, hatta 1,5°C seviyesine gerilemesi adına aksiyonlar alma konusunda anlaşmaya vardılar. Atmosferdeki karbondioksit seviyesinin 400 ppm seviyesini aştığı 2016 yılında, Paris Anlaşması’nın iklim değişikliği ile mücadele adına uygulamaya konma zamanının geldiği görülürken, salımların yaklaşık %59’undan sorumlu olan 74 ülkenin katılımıyla 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girecek. İçlerinde Türkiye’nin de yer aldığı*, salımların büyük bölümünden sorumlu ülkelerin çoğunda ulusal onay süreçleri tamamlanmamış olsa da, salımların %55’inin üzerinde kısmından sorumlu 55 ülkenin bir araya gelmesiyle, Paris Anlaşmasındaki eşik değer aşılmış oldu. Anlaşmanın, Paris İklim Konferansı’ndan bu yana geçen dokuz ay gibi kısa bir sürede resmiyet kazanması, karşı karşıya olunan iklim değişikliği sorununun boyutunu da gözler önüne seriyor. Dünyanın en çok karbon salımı yapan ülkeleri olan ABD ve Çin’in ardından yaklaşık %4,5’luk paya sahip olan Hindistan’ın da anlaşmayı ulusal meclisinde onaylamasından sonra toplamda %51,89’luk salıma neden olan ülkeler bu tarihi anlaşma çevresinde bir araya gelmiş oldular. Önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği içerisinde yer alan ve küresel salımların %12’sinden sorumlu 28 ülkenin de harekete katılması bekleniyor.




Anlaşmanın yürürlüğe girecek olmasına rağmen sera gazı salımlarının gereken hızda ve yeterli düzeyde azaltılamayabileceğine dair endişeler sürüyor. Sıcaklık artışının en büyük sorumlusu olarak görülen fosil yakıt endüstrisini ele alan Oil Change International adlı çalışma, petrol, doğal gaz ve kömür kullanımı mevcut şekliyle devam ettiği sürece 2°C’nin altına inme hedefinin mümkün olmayacağını; hatta tüm madencilik faaliyetleri durdurulsa bile tek başına petrol ve doğal gaz aktiviteleri sebebiyle 1,5°C artış hedefini yakalamakta güçlük çekileceğini belirtiyor. Buna göre, ülkelerin, Paris Anlaşması’na olan bağlılıklarını yerine getirebilmeleri için yeni bir doğalgaz, petrol veya kömür rezervin açılmaması ve altyapıların inşa edilmemesi gerekiyor. Çalışma aynı zamanda zengin ülkelerin kaynaklarını tamamen sömürmeden önce fosil yakıt faaliyetlerine son vermesini ve karbonsuz kalkınma için gelişmemiş ve gelişmekte olan ekonomilerin desteklenmesini öneriyor. Kyoto Protokolü yerine geçecek olan anlaşma ile küresel sıcaklık değişikliğinin 2100 yılı itibariyle 2°C ile sınırlandırılmayıp 1,5°C hedefini yakalamak amaçlanıyor.

*Bu yıl 22 Nisan’da gerçekleşen BM Genel Kurulu’nda Anlaşma’yı imzalayan Türkiye, onay için herhangi bir resmi açıklamada bulunmadı. Gelişmekte olan ülkeler statüsünde yer alan Türkiye’nin özel konumunun anlaşma kapsamında net olmaması durumunun da (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ek-I listesinde yer almasına rağmen finansal mekanizmalardan yararlanamıyor) 7-18 Kasım 2016’da gerçekleşecek olan COP22 gündeminde olması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

7 October

Sosyal Sorunların Çözümü için Açık İnovasyon

Günümüzde çevresel ve ekonomik sorunlarla baş etmeye çalışırken bir yandan da toplum refahını yükseltmek için çaba gösteriyoruz. Sosyal sorunlar, gittikçe karmaşıklaşan dünyada daha da karmaşık bir hâl almaya devam ediyor. Dolayısıyla sosyal sorunların çözümlerine yönelik fikirler de daha kapsayıcı olmalı.

Sosyal inovasyon fikri de tam olarak bu amaçla ortaya çıktı. Sosyal inovasyon yapanlar inovasyonu sosyal konulara odaklayarak hareket ediyor ve toplumun refahını arttırmak için çözümler üretiyor. Stanford İşletme Fakültesi’ne göre sosyal inovasyon, mevcut sosyal sorunlara daha sürdürülebilir, daha etkin ve daha verimli çözümler üretmek için ortaya çıkmış bir kavram. Günümüzde şirketler inovasyonu ya da yenilikçiliği genel olarak ürün ve süreç geliştirme aşamalarında kullanıyor, daha etkin süreçler, daha verimli ürünler üretmek adına bir araç olarak görüyorlar. Ancak sosyal meselelerin çözüme kavuşturulması için inovasyonu kullanmaya başlayan şirketlerin sayısı da az değil.    

Son on yılda yeşeren bir başka kavram da açık inovasyon. Geleneksel olarak şirket içerisinde yapılan inovasyondan farklı olarak, çözüme gereksinim duyan konuyu dışarıya açan ve ilgili tüm paydaşları çözümün bir parçası olmaya davet eden açık inovasyon, kavramı ilk kez kullanan Chesbrough’ya göre, kârlılığın da anahtar aktörlerinden birisi. Bilginin bu kadar ucuzladığı ve erişilebilir olduğu bir dönemde, yazılı bilgiye ulaşmak mesele olmaktan çıktı. Artık mesele bu bilgiyi (information) anlamlı bilgiye (knowledge) dönüştürebilmek. Bunu da kalabalık kitleler halinde ve işbirliği içerisinde gerçekleştirmek daha akla yatkın. Finansman gibi konuların crowdsourcing gibi yöntemlerle dışarıya açıldığı ve başarılı da olduğu bir dönemde, parlak fikirler için de neden aynısı yapılmasın? Annenberg İletişim Fakültesi’nden Douglas Thomas’ın sözleriyle söyleyecek olursak, “Geleneksel ve mükemmeliyetçi sistemde çözüme katkı sağlayanların sayısını arttırırsanız, hata yapma şansınız artar. Ancak “açık bilim” ya da “kalabalıkların bilgeliği” gibi kavramları temel alırsanız, daha fazla insanın katkısı yalnızca sorunun çözümü olasılığını arttırır.’’

Ülkemiz, sosyal gelişmişlik endekslerinde üst sıralarda yer alamıyor. Bunun birçok nedeni var ve çözümler için sorunları farklı açılardan ele almaya başlamak gerekiyor. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar almaya çalışmak bizi başarıya ulaştırmayabilir. Geçtiğimiz hafta, Türkiye’deki sosyal sorunlara çözüm üretmek için açık inovasyon yöntemini kullanan bir etkinliğin parçası olduk. Zorlu Holding, AtölyeLabs ve S360 ortaklığında gerçekleştirilen etkinlikte, katılımcılar tasarım odaklı düşünme yöntemini kullanarak, belirli bir sosyal konuda yenilikçi, sosyal etkisi yüksek fikirlerini nasıl uygulanabilir iş modellerine dönüştürebileceklerini tartıştı. Üç gün süren etkinlikte öğrenciler, profesyoneller, genç girişimciler; uzmanlardan aldıkları bilgiler ışığında, daha sonra gerçekleştirdikleri saha çalışmaları ile derinleşerek fikirlerini sağlam bir zemine oturtmaya çalıştılar.

Türkiye’deki mevcut sosyal sorunların çözümüne katkı sunmayı amaçladığımız bu etkinlik ile farklı alanlardan birçok katılımcının ortak bir sorun özelinde nasıl yenilikçi çözümler üretebileceğine tanık olduk. Farklı yöntemleri uygulamaya koyan benzer etkinliklerle ülkemizde toplumsal sorunlara çözüm getiren inovatif fikirlerin yeşermesine katkı verenlerinden arasında yer almaya devam etmeyi umuyoruz.

SHARE: READ MORE

7 October

ABD Başkanlık Yarışı: Dünya Liderlerine Karşı Clinton ve Trump

Gelecek ay gerçekleşecek Birleşik Devletler başkanlık seçimi öncesi Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump ile Demokrat Parti adayı Hillary Clinton arasındaki kıyasıya rekabet sürüyor. İki adayın hem ABD ile ilgili ve hem de küresel sorunlar konusunda çok farklı ve çelişkili duruşlar sergilediğini görüyoruz. Yaklaşan seçimler öncesi, küresel ekonomi, mülteciler, çevre ve enerji gibi etki alanı geniş konularda bu iki adayın görüşleri, birbirleriyle ve diğer dünya liderlerinin görüşleriyle karşılaştırılınca, duruma dair daha iyi bir öngörüye sahip oluyoruz.



Mülteciler:

Donald Trump’ın uzunca bir süredir Amerika’nın belirli bölgelerden – örneğin Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Ortadoğu ülkelerinden – mültecileri kabul etmesini ciddi bir milli güvenlik tehdidi olarak gördüğü biliniyor. Bu argümanını internette dolanan (pek de güvenilir olmayan) söylentilerle destekleyen Trump, mültecilerin, ülkeye kabul edilmeden önce bir takım ciddi testlerden geçmesi gerektiğini savunuyor.

Hillary Clinton’a gelecek olursak, kendisi ABD’ne alınacak senelik 10.000 Suriyeli mülteci sayısının 65.000 civarına çekilmesi gerektiğini düşünüyor. Alımlar öncesi bir dizi testin gerekliliğine katılsa da hali hazırda süregelen göçmenlik sisteminin uzun süren başvuru aşamaları ile bu durumu yeteri ölçüde dengelediğini belirtiyor. 




Kanada’nın popüler başbakanı Justin Trudeau, mülteci krizinin zirve yaptığı bir dönemde seçim çalışmalarını yürütüp başarıya ulaşmıştı. Göreve gelmeden kısa bir süre önce Ege kıyılarında hayatını yitiren Aylan Kurdi’nin dünyayı sarsmasını takiben Kanada’nın mülteci krizi adına elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu açıkladı. O günden bu yana Kanada, 30.000’in üzerinde Suriyeli mülteciye kucak açtı.

Almanya Şansölyesi Angela Merkel ciddi bir politik bedel ödeyerek Avrupa Birliği’nin mültecileri kucaklayan yüzü oldu. Uzunca bir süre açık kapı politikası uygulayarak 18 ay içinde bir milyonun üzerinde mülteciyi Avrupa’ya çeken Merkel, son seçimlerde partisinin kaybettiği oyların ardından politikaları için özür diledi.

Çevre ve Enerji:

Hillary Clinton, Demokrat Parti’nin çevresel meseleler ile ilgili genel politikasını desteklemesiyle tanınıyor. İklim değişikliğinin ülke ve dünya güvenliğine büyük bir tehdit olduğunu belirten Clinton, enerji sektörünün sıkı denetimlere tabi olması, Alaska’da genişletilmiş sondaj çalışmalarının durdurulması ve Amerika ile Kanada arasında inşaa edilmesi düşünülen boru hattı projesinin iptal edilmesi gerektiğini savunuyor. Bununla beraber, istatistiklere göre Clinton Demokratların adayı olmayı garantilediğinden bu yana, çevresel meselelerden bahsetmeyi yarıya indirmiş durumda.

Donald Trump’un ise kampanyası boyunca internet sitesinde çevresel meseleler konusunda hiçbir açıklamada bulunmadığı görülüyor. Trump, bir yandan temiz su ve havayı desteklediğini belirtirken, diğer yandan da EPA’ya (Environmental Protection Agency) verilen bütçe desteğini keseceğini söylüyor. Ayrıca, insan kaynaklı iklim değişikliğinin bir uydurma olduğunu ve bu bağlamda Paris Antlaşması gibi uluslararası çabaları kabul etmeyeceğini söylüyor.



Trump gibi Hindistan başbakanı Narenda Modi de ekonomik kalkınmayı, çevre koruma politikalarının önüne almış görünüyor. Modi, getirdiği düzenlemelerle, çevresel etki değerlendirmelerini yerel yönetimlerden işletmelerin insiyatifine bırakmış durumda.

Angela Merkel ise Almanya’nın fosil yakıtlara dayalı bir ekonomiyi terk etmesine liderlik etti. Sadece 2015 yılında Almanya’da üretilen elektrik enerjisinin üçte biri yenilenebilir kaynaklardan elde edildi. Ayrıca, Merkel’in iklim değişikliğine karşı yürütülen mücadelede küresel bir lider olduğu ve daha sıkı sera gazı salımı düzenlemelerini savunduğu biliniyor.

Ticaret: 

Serbest ticaretin savunucuları olan Cumhuriyetçiler cephesinin aksine Trump, prensipte ticarete karşı olmasa da bazı ticari anlaşmaların Amerikan sanayisini koruması gerektiğine inanıyor. Trans Pasifik Ortaklığı’na (TPO) açıkça karşı olan Trump, başkan olduğu takdirde geçmişte imzalanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması gibi mutabakatları gözden geçireceğini söylüyor.

Bir zamanlar Trans Pasifik Ortaklığını (TPO) uluslararası ticaret antlaşmalarının altın standardı olarak gören Hillary Clinton, kamunun serbest ticaret ortaklıklarına olan desteği azaldıkça, bu görüşünden vazgeçti. Kampanyası süresince TPO ve Merkezi Amerikan Serbest Ticaret Antlaşması’na karşı olduğunu belirten Clinton, Amerika’nın dünyanın diğer bölgeleri ile ticaret yapması gerektiğini savunuyor.



Avustralya’nın çiçeği burnunda başbakanı Malcolm Turnbull, serbest ticaretin avukatlığını yapmaya devam etse de karşısında bu konuda artan bir muhalefet bulmaya başladı. Trans Pasifik Ortaklığı’nın (TPO) açık bir destekçisi olan Turnbull, bu görüşünü Eylül ayında New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler toplantısında verdiği demeçlerle de perçinledi.

Ağustos ayında Fransa Başbakanı Francois Hollande, Obama hükumeti ile ticaret müzakerelerini askıya aldığını duyurdu. 2013 yılında başlayan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı görüşmelerinin adil olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine Fransa Ticaret Bakanı Matthias Fekl, antlaşmalar için yeterli kamu desteği olmadığını belirterek, görüşmeleri feshetti.

Tüm bunlar ışığında 8 Kasım tarihinde gerçekleştirilecek seçimler sonucunda ABD’nin başkanlık koltuğuna oturacak adayın kim olacağı ise büyük merak konusu. Zira, güncel anket sonuçlarına göre yarış başa baş geçiyor. İki aday, dünya siyaseti ve sürdürülebilir geleceğimiz adına oldukça farklı profiller çizdiğinden bu seçimin sonuçları büyük bir önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

25 September

Geleceğin Ekonomik Modeli: Paylaşım Ekonomisi

Kitlesel fonlamadan elden ele (P2P) borçlanmaya, ulaşım araçlarının paylaşımından çalışma alanlarının ortak kullanımına kadar hayatlarımızda giderek daha geniş yer kaplayan paylaşım ekonomisinin önümüzdeki dokuz yıl içerisinde 12 kat büyüyerek 300 milyar Dolar’lık hacme ulaşması bekleniyor. Bu emsalsiz büyüme, gelecekte şirket ve girişimlerin paylaşım ekonomisi içinde daha sık yer alacaklarını işaret ediyor. Günümüzde daha çok kişiler üzerinden ilerleyen paylaşım ekonomisindeki büyümenin, yakın gelecekte kurumsal devlerin maddi varlıklarını kullanılabilir hizmetler olarak paylaşacak olmaları sebebiyle daha da ivme kazanması bekleniyor. Şirketlerin değişime uyum sağlayabilmeleri için mevcut pazarları dönüştürmeleri gerekiyor.  

Önde gelen bazı şirketler bu dönüşümün gerekliliğini şimdiden kavramış durumda. Örneğin Amazon, gelirlerinin %40’ını kendi envanteri yerine diğer satıcıların ürünlerine “pazaryeri” vasıtasıyla erişim sağlaması sayesinde elde ediyor. Fransız otel zinciri AccorHotels web sitesinde sadece ilgili otellerin satışını yapmaktansa, tüm grup otellerine ait tekliflere yer veriyor. Alman otomotiv devi Opel, birden fazla markanın otomobilini paylaşmaya imkan veren mobil bir platform hizmeti sunuyor. 2008’de kurulan ve benzer girişimlerin en iyi örneklerinden Airbnb’nin değeriyse çoktan birçok ünlü otel zincirini geride bırakmış durumda. Bu da tüketicilerin platformlarının sunduğu hizmetlerden, en az diğer lüks seçenekler kadar memnun kaldıklarını gösteriyor. 2015 yılında gerçekleştirilen bir araştırma insanların %30’unun Lyft, Airbnb, BlablaCar gibi platformlar vasıtasıyla taksileri, konaklama noktalarını ve otomobilleri paylaşma taraftarı olduğunu belirtiyor.ING Bank tarafından yakın gelecekteki harcama, tasarruf ve yatırım kararlarını daha iyi anlamak üzere Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya’da gerçekleştirilen çalışma ise insanların paylaşım ekonomisine yaklaşımını değerlendiriyor. Araştırma sonuçlarına göre tüm ülkelerde paylaşma ekonomisinin gelişme eğiliminde olduğu görülüyor.

Araştırmada ülkemizin paylaşım ekonomisi karnesine baktığımızda, oldukça umut vaat eden sonuçlarla karşılaşıyoruz. Avrupa, Amerika ve Okyanusya’da yer alan 15 ülkeden 15 bin tüketiciyi kapsayan paylaşım ekonomisine yaklaşım araştırması sonuçları, Avrupa genelinde her üç kişiden birinin, Türkiye’de ise her iki kişiden birinin ‘paylaşım ekonomisi’ kavramına aşina olduğunu gösteriyor.




Bunun yanı sıra Türkiye’nin 15 ülke arasında yüzde 9’luk oranla paylaşım ekonomisine aktif katılımın en yüksek oranda gerçekleştiği ülke olması dikkat çekiyor. Paylaşım ekonomisine katılım yaygınlığında Türkiye ile aynı oranı yakalayan tek ülke ise ABD.




Türkiye aynı zamanda önümüzdeki 12 ay içinde yüzde 47’lik oranla paylaşım ekonomisine katılımın en fazla artması beklenen ülke olarak da dikkat çekiyor.




Araştırmada tüketicilerin paylaşım ekonomisine katılımdan beklentileri de inceleniyor. Avrupalı tüketicilerin %47’si ortak bir topluluk oluşturma ve dayanışma amaçlı, %52’si ekstra gelir elde etmenin kolay bir yolu olarak gördükleri için, %53’ü çevreye yararlı olduğunu düşündükleri için, %58’i tasarruf etmek için paylaşım ekonomisinde yer alıyor. Türkiye’de ise bu eğilim daha çok dayanışma tabanlı olarak ilerliyor.




 

SHARE: READ MORE

23 September

Sürdürülebilir MBA Programları

2000’li yılların başında ilk “Sürdürülebilir MBA” programının açılmasından bu yana iş fikirlerini daha iyi bir dünya yaratmak için kullanmak isteyen adaylar için “yeşil MBA” programlarının gün geçtikçe çeşitlendiğine tanıklık ediyoruz. Sürdürülebilir MBA programı sunamayan kurumlar ise, iş hayatının sosyal etkilerini anlamak isteyen öğrencileri aydınlatmak adına müfredatlarını güncelliyorlar. Aspen Enstitüsü’nün Sürdürülebilir MBA programları ile ilgili düzenlediği araştırmaya göre, 2001-2011 yılları arasında öğrencilerin bir MBA programı vasıtasıyla aldığı iş hayatı ve toplumsal meseleler konulu dersler %130 üzerinde artış göstermiş durumda.

Bu noktada, adalet ve sürdürülebilirlik gibi sosyal sorunlara işletme eğitiminde ne kadar yer verilmesi gerektiği sorusu akla geliyor. Pinchot Üniversitesi kurucularından Gifford Pinchot, bu soruyu ‘’Temel değerlerini işlerine de yansıtmaları konusunda eğitilmeyen insanların iş dünyası liderleri olarak nasıl yetiştirebilirsiniz ki? ’’ şeklinde başka bir soru ile cevaplamayı tercih ediyor ve toplumsal değerleri yakalayamayacak işlerin risk altında olduğuna inandığını belirtiyor.

Bazı geleneksel işletme okulları, öğrencilerine yeşil MBA programları sunmasa da mezunlarını sürdürülebilir ve etik işlere yönlendiriyor. Örneğin New York, Yale, Columbia Üniversiteleri’nin yanında birçoğu sertifikalı B Corp’larda iş bulan öğrencilerinin okul kredilerini siliyor; böylece öğrenciler, iş modelleri ile sosyal ve çevresel fayda oluşturmaya çalışan şirketlerdeki pozisyonlar için teşvik ediliyor. Yapılan araştırmalar bu tip programların popülaritesini açıklamaya yetiyor. Sayısı gün geçtikçe artan Y jenerasyonundan profesyoneller, belli bir amacı karlılığın üzerinde tutan şirketlerde çalışmayı istiyor. B Corp’un elde ettiği verilere göre yeşil MBA’den yeni mezun öğrencilerin işe alım oranları da şaşırtıcı derecede yüksek seviyede. Virginia’daki TMI adlı danışmanlık şirketinin CEO’su Tiffanny Jana, B Corp dünyasındaki en büyük sürprizin Y jenerasyonu ile tanışmak olduğunu söylüyor ve TMI için çalışmak isteyen yüksek nitelikli, azimli ve çeşitli değerlere sıkı sıkıya bağlı profesyoneller bulmanın artık oldukça kolay olduğunu da ekliyor.

Tüm MBA programlarının benzer tipteki iş ve konulara odaklanmadığını söylemek mümkün. Böylece öğrencilerin karar aşamasında birçok seçenekleri bulunuyor. Daha dar bir bakış açısı sunan bazı programlar öğrencilerini daha çok sosyal ve çevresel sorunlara çözüm arayışında olan şirketlerde veya kar amacı gütmeyen kuruluş ve organizasyonlarda çalışmak üzere yetiştirmeyi hedefliyor. Kimi okulların her türlü iş modeline uyum sağlayabilecek geniş programları sayesinde ise mezunlar, şirketin misyon ve kararlarında sürdürülebilirliğe yer veren işlerde çalışabiliyor.

SHARE: READ MORE

23 September

2025 Yılında Bizleri Ne Bekliyor?

Günümüzde yaşanan teknolojik devrimin küresel ekonomide görülen yavaşlamaya rağmen hızla devam ediyor olması şaşırtıcı sayılabilir. Buna rağmen, DNV GL siber ve fiziki sistemlerin yardımıyla ivmelenen endüstri süreçlerinin yeni bir “Rönesans” yaşadığına inanıyor. Önümüzdeki on yılda gelişmiş teknoloji ve teknolojik uygulamaların kombinasyonu ile gerçek manada somutluk ve anlam kazanacağı gerçeği özellikle vurgulanıyor. Tarihsel sürece bakıldığında yalnızca 20. yüzyılda dünya nüfusunun 1,6 milyardan 6 milyara çıkmasında teknolojik gelişmelerin ve inovasyonun etkisinin yadsınamaz olduğu, 21. yüzyılda ise daha çok sürdürülebilirlik ile teknoloji ve inovasyonun hem kalkınma taleplerini karşılayacak hem de gezegenin geleceğini düşünülmesi şeklinde bir odak değişikliği olduğunu söylemek mümkün.

DNV GL tarafından yayımlanan Technology Outlook 2025 raporu, müşterilerinin faaliyet gösterdikleri endüstrilere göre ilgili teknolojilerin durumu hakkında temel bilgileri sağlarken aynı zamanda takip eden on sene için de bir öngörü oluşturuyor. Çalışmanın odağı genel olarak taşımacılık, enerji ve yaşam bilimleri olarak göze çarpıyor. Bununla beraber, 2025 yılı ekonomik ve jeopolitik trendleri ile demografik değişim ve çevre hakkında da tahminlerde bulunarak bir platform oluşturuluyor. Rapordan önemli başlıklar ise şöyle:

1. Toplum:

Toplumsal yapı dünyanın her yerinde yoksul nüfusun artışı, yaşam süresinin uzaması ve iş olanaklarının artması ile birlikte ciddi ve beklenmeyen bir değişim gösteriyor. Teknoloji ve inovasyonun, artan üretkenliğin ve küreselleşmenin sebep olduğu bu değişim, aynı zamanda şehirleşme ve altyapı taleplerini de artıracak ve sağlık sisteminde de hem fırsatlar hem de riskler yaratacaktır.

2025 yılına gelindiğinde 8 milyarı bulması beklenen dünya nüfusundaki bu artışın büyük çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde olacak.
Teknoloji ve ekonomik büyüme insanlara daha uzun süre yaşama şansı sunuyor; 60 yaşın üzerindeki insanların oranı 2013 yılında artarak %11.7 seviyesine ulaşırken bu oranın 2015 yılında yaklaşık %15’i bulması ve 2050 yılında ise %20’den fazla olması bekleniyor.




Asya ve Afrika’da artan eğitim seviyesi ile güçlenen bu toplumlar yeni iş ve istihdam olanakları arayışı içerisindeler. 2030 yılına gelindiğinde yalnızca Çin’in tek başına Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çalışan nüfustan daha fazla eğitimli nüfusa sahip olması bekleniyor.
2030 yılına gelindiğinde, 2010 yılında 1,8 milyar olan orta sınıfın %170 büyüme göstererek 4,9 milyara ulaşması ve bu artışın %85’inin Asya kaynaklı olması bekleniyor.




2010 yılında şehirlerde yaşayan insanların sayısı 3,5 milyar iken, 2030 yılında çoğundan gelişmekte olan bölgelerin sorumlu olacağı bu sayının 5 milyarı bulması bekleniyor. Bu da her 10 kişiden altısının şehirli olması demek. Küresel ekonomik çıktının %80’inden sorumlu ve ekonomik refah yaratmada önemli bir araç olan şehirler, aynı zamana kırsalda ve şehirde yaşayan nüfus arasında ciddi gelir dengesizliği yaratıyor. Birçok şehrin artan nüfusa karşılık konaklama, çeşitli hizmet ve altyapı ihtiyaçlarına cevap vermesi de giderek zorlaşıyor.




Şehirleşmenin 2000 ile 2030 yılları arasında üç kat artabileceği göz önüne alındığında şehirlerin, ekonomik büyümenin yanında ekolojik sınırların gözetilmesi zorluğuna karşı önemli rolü olduğu ve iklim değişikliği gibi sorunların şehirlerin uzun vadeli sürdürülebilirlik planlarını riske edeceğini söylemek mümkün.
Geçen birkaç on yıl boyunca sağlık harcamalarının ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün; gelişmiş ülkelerde artan fiyatlar ve yaşlanan nüfus ile hastaların beklentilerinin artması, hastalıkların tedavi yükünün ağırlaşması, ödeneklerin optimal düzeylerin altında olması ve bakım masraflarının artması nedenler arasında gösterilebilir.  2025 yılında daha bireysel bir hasta profili olması bekleniyor; online kaynaklar ve uygulamalar aracılığıyla bilgiler edinen bu kitlenin daha bilinçli olacağı düşünülüyor.




21. yüzyılın en büyük halk sağlığı sorunlarından birisi olan antibiyotik direnci, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) de girişimleri ile 2025’e doğru hükümetlerin, ilaç şirketlerinin ve hastanelerin işbirliği ile bu sorunun çözümlenmesi hedefleniyor.
2. Ekonomi:

Küresel ekonomi, kişi başına düşen refahını arttırsa da gelir dengesizliği gün geçtikçe artmakta ve doğal kaynakların kısıtlılığı etkisini hissettiriyor. Enerji ihtiyacını fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye doğru çeviren dünyada tarihi günlere tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda, enerji ve kaynakların etkili kullanımına artan dikkat ile birlikte yasa koyucuların geri dönüşüm ve döngüsel sistemlere verilen önemin arttığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Hindistan’ın on yıl içerisinde önemli ekonomik atılım göstereceği, Japonya’nın 2025 yılında en büyük üçüncü ekonomi olacağı ve Çin’in en büyük ekonomi olmak adına ABD ile yarışacağı tahmin ediliyor. Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve Brezilya’nın en büyük 10 ekonomi arasında yer alacağı, onuncu ekonominin de İtalya, Güney Kore, Endonezya veya Türkiye olması bekleniyor.

Büyümenin çoğunun OECD ülkesi olmayan ekonomilerden gelecek destek ile dünya genelinde kişi başına düşen GSYH’nın 2010-2030 yılları arasında %50’denfazla artması bekleniyor. Fakat küresel ekonomik büyümenin bu zaman zarfında giderek azalması bekleniyor.




Küresel nüfusun %70’inden fazlası eşitsizliğin arttığı ülkelerde yaşıyor. Devam edeceğe benzeyen bu eğilim, gelişmekte olan birçok ülkede sosyal ve politik istikrarsızlığın giderek artmasına yol açacaktır. Gelir dağılımındaki dengesizliklerin kırsal-şehir ve kadın-erkek arasında var olmaya devam edeceğini de söylemek mümkün.
2035 yılına kadar küresel net borcun GSYH’ya denk olacağı veya geçeceği tahmin ediliyor. Bu durumun politikalar ile hükümetlerin hareket alanını kısıtlayacağını ve başlıca sosyal, ekonomik ve çevresel sorunlara cevap oluşturmada engel teşkil edeceğini söylemek mümkün.




Genç iş gücünün etkili bir biçimde kullanılamaması her ülke için ekonomik büyümeyi sürdürme ve yaşam kalitesini arttırma yönündeki en büyük sorunlardan bir tanesi. 2025 yılında 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun dörtte birinden fazlası resmi bir iş sahibi olamayacaklar. Bununla beraber birçoğunun, özellikle de gelişmekte olan ülkelerdekilerin, kayıt dışı çalışıyor olması bekleniyor.
1980’lerde dünyanın ekonomik güç merkezi Avrupa ve ABD arasında gidip gelirken 2030 yılına gelindiğinde Merkez Asya’ya doğru özellikle de Çin veya Hindistan arasında bir yere kayma yaşanacağı ön görülüyor. 



2030 yılına gelindiğinde, Asya’nın küresel ithalat oranlarında payını yaklaşık iki katına çıkararak %39’lara ulaşması bekleniyor. 2025’de ise Çin, Afrika’nın en büyük ticari partneri olmaya devam edecek ve gelişmekte olan ülkelerde ticareti yapılan ürün ve hizmetlerin sayısı artacak böylece bu ülkelerin birbirleri ile rekabet edebilmeleri adına uzmanlaşmaya ve çeşitlenmeye gitmesi gerekecek.




Artan yoksulluk ile de ilişkilendirilebilecek yeni tüketim alışkanlıkları ve artan nüfus, doğal kaynaklar üzerindeki baskısını her zamankinden daha çok hissettirecek. Önümüzdeki 15 sene içerisinde, küresel enerji tüketimi %20-35 oranında artacak ve kişi başına düşen metal ve çelik tüketimi kişi başına düşen GSYH ile orantılı olarak artarak doygunluk seviyesine ulaşacak.




Önümüzdeki on sene boyunca kömür, doğalgaz ve petrol tüketimi küresel enerji ihtiyacının %80’ini karşılamaya devam edecek fakat iklim değişikliği ile mücadele ve artan baskılar sebebiyle fosil yakıt endüstrisinin sera gazı salımlarını azaltmak adına adımlar atması bekleniyor.
Bir kaynak gibi görülen atıkların satılmak üzere depolanması pratiği giderek büyüyor. Dünya çapındaki ekonomiler döngüsel ekonomilere başarıyla geçiş yaptığı takdirde sera gazı salımlarının azaltılması gibi olumlu çevresel etkilerin dışında 2025’e kadar 1 trilyon Dolar kar edilebileceği ve beş sene içerisinde 100.000’den fazla yeni iş imkânlarının yaratılabileceği öngörülüyor.
3. Jeopolitika:

Küresel ticaret, iklim değişikliği, terörizm, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi kolektif aksiyonların alınması gereken küresel sorunlar modern jeopolitikanın gündemi içerisinde yer alıyor.

ABD, Çin ve Avrupa 2025 yılında da jeopolitik sahnedeki egemenliğini korumaya devam edecek fakat Çin’in jeopolitik ağırlığı ABD ve Avrupa’ya göre artış gösterecek ve “Üç Büyükler”in yükselen ekonomiler ile olan rekabeti artacak.
Enerjiye ve doğal kaynaklara erişim konusunda yaşanan rekabetin önümüzdeki yıllar içerisinde artacağı ve dünyada jeopolitik değişikliklere yol açacağı tahmin ediliyor. Danimarka, Rusya, ABD ve Kanada’nın Arktika bölgesinde çeşitli toprak iddialarına gireceği ve Çin, Malezya, Vietnam, Filipinler ve Tayvan’ın ise Güney Çin Denizi’nde doğal kaynakların kullanımı, sınır ve nakliye rotaları konusunda rekabet edeceği tahmin ediliyor.  
Uluslararası hükümetler tarafından tasarlanan politikalar ajandası şehirler, bölgeler ve daha küçük ölçekli yönetimler bazında özelleştirilmeye ve stratejik ortaklıklar kurulma yönünde özelleşiyor. Bu sayede 2025’e gelindiğinde bu tür yönetimsel ortaklıkların oluşturduğu güven, ortaklık, diplomasi ve hiyerarşinin olmadığı network ağlarını görmek mümkün olacak.
4. Çevre:

Artan nüfus, ormansızlaşma, iklim değişikliği tarım, su ve hava kirliliği, kaynakların bilinçsiz kullanımı ve zayıf su yönetimi gibi sorunları küresel çevreyi tehdit eden ciddi sorunlar arasında göstermek mümkün. Karşı karşıya olunan bu sorunlar, ekosistem, vahşi yaşam, biyoçeşitlilik ve birçok topluluktaki yaşam kalitesi konularında alarm etkisi yaratmada kullanılabilir.

Gezegendeki orman arazilerinin yaklaşık beş milyon hektarlık kısmı, yani İsviçre’den daha büyük bir, her yıl yeni tarım arazileri açmak ve şehirler inşa edilmek üzere yok ediliyor. Vahşi yaşam alanlarını yok eden ormansızlaşma aynı zamanda dünyanın sahip olduğu karbon stoklarının da her yıl yaklaşık yarım milyar ton azalmasın neden oluyor.
Artan nüfus ve refah sebebiyle yiyecek üretimine artan küresel talep giderek artıyor; mevcut tüketim ve israf yönetimi devam ettiği takdirde tarımsal üretimin 2050 yılında 2005 yılındaki oranlara nazaran %60 oranında artması gerekecek.




2000 ile 2050 yılları arasında küresel su ihtiyacı %55 oranında artış göstermesi ve en büyük talebin üretim, elektrik ve yerel kullanımlar için olacağını söylemek mümkün. 2025 yılına gelindiğinde ise 1,8 milyar insanın su kıtlığı yaşayacağı ve dünya nüfusunun üçte ikisinin suya erişim konusunda sıkıntı yaşayacağı tahmin ediliyor.
Biyoçeşitliliği oluşturan gen, tür ve ekosistem bileşenlerini ciddi azalma gösteriyor; doğal ortama verilen zararlar, kirlilik, aşırı tüketim ve iklim değişikliği biyoçeşitliliğin azalmasından sorumlu en önemli etkenler arasında gösteriliyor. Önümüzdeki yüzyılda biyoçeşitliliğin kaderini belirleyecek aksiyonların en kısa zamanda alınması gerekiyor.



2025 yılına gelindiğinde küresel karbon fiyatlandırması olmaması fakat ulusal ve yerel düzeyde önem kazanacağı, karbon fiyatlandırması aynı zamanda iş dünyasında da stratejik planlamalar ve yatırım kararları alınırken bu durumu daha çok göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor.



Yenilenebilir enerjiden, özellikle de güneş enerjisi, elde edilen elektrik gücünün miktarı her geçen gün artarken maliyetler de azalmaya devam ediyor. 2025 yılında birçok ülkede elektrik üretimin en ucuz yolunun okyanuslardaki rüzgar santralleri ve güneş panelleri ile olması bekleniyor. Uzun vadeli yatırımlara yönelen birçok yatırımcı, varlıklarını ciddi şekilde etkileyebilecek iklim değişikliği tehdidinin bilincine varmaya ve yatırımlarını daha düşük karbonlu ve iklimi tehdit etmeyen aktivitelere kaydırmaya başladı.



 

SHARE: READ MORE

23 September

Dünyanın Değer Yaratan En ‘İyi’ Şirketleri

B Corp topluluğu için çalışan B Lab, her yıl olduğu gibi 2015 yılı için de sertifikalı B Corp’ların pozitif etki yaratma hedefinde ilerlemelerini onurlandırmak için “Best for the World 2015” listesini açıkladı. Haas School of Business’ta düzenlenen etkinlikte paylaşılan “Best for the World 2015” listesi, B Etki Değerlendirmesini dolduran ve pozitif etki yaratan iş modelleriyle çalıştığı puanlanarak onaylanan B Corp’lar arasından toplamda en yüksek puanı alan %10’luk kesime giren şirketlerden oluşuyor. Şirketler genel puan da dahil olmak üzere ve beş farklı kategoride en yüksek puanı alanlar arasında seçiliyor. Bu kategoriler: “Toplum için En İyisi”, “Tüketiciler için En İyisi”, “Çevre için En İyisi”, “Çalışanlar için En İyisi”.
Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da S360 olarak yeniden “Toplum için En İyi Şirket” olarak ödüllendirilmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Dünyanın en iyi şirketleri arasında yer aldığımız ve “Toplum İçin En İyisi” kategorisinde “Best for the World” olduğumuz sıralamaya ve kategorilerde listelenen B Corp’ların listesine linkten erişebilirsiniz.

Küresel B Corp hareketine Türkiye’de liderlik ediyor, sadece dünyanın en iyisi olmak için değil, dünya için en iyi olmak için çalışan şirketlerin sayısının daha da artmasını diliyoruz. B Corp topluluğunu daha yakından tanımak ve bu hareketin bir parçası olmak için www.bcorpturkey.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

2 September

Sürdürülebilirliğin İtici Güçleri

Küresel ekonomi, Endüstri 4.0 olarak da bilinen 4. Sanayi Devrimi, gün geçtikçe önem kazanan şeffaflık, sınırsız bilgiye erişim ve teknolojik gelişmelerle büyük bir değişim içerisinde. Bu değişime ayak uydurmak, kurumsal şirketlerin operasyonel ve tedarik süreçlerine getirilen yeni yasal düzenlemeler, karşılaşılan sosyal krizler ve çevresel sorunlarla daha da kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Biz de, iyileştirilen çevresel ve sosyal performansla artan refah anlamına gelen sürdürülebilirliği kaçınılmaz kılan tüketiciler, yasa koyucular, yatırımcılar, enerji ve değerler olmak üzere küresel ekonomiyi değiştiren beş itici gücün günümüzde nelere odaklandığını değerlendirdik.

1.Müşteri ve Tüketiciler:

Tüketiciler satın alma süreçlerinde şirketlerin sürdürülebilirlik performansını daha çok sorgular hale gelmeye başladı. Şirketler arası ilişki düşünüldüğünde (B2B) özellikle büyük tedarik zincirine sahip oyuncular, iş ilişkisinde oldukları aktörlerden şeffaf olmalarını, sera gazı salımlarını azaltmalarını, biyoçeşitliliğe önem vermelerini ve insana yakışır iş için çalışan haklarına saygı duymalarını bekliyor. Şirketlerden tüketiciye (B2C) olan ilişkiye bakıldığındaysa, şeffaflık ve raporlamaların da artmasıyla tüketicilerin daha bilinçli ve bilgili şekilde kararlar verdikleri, davranış şekillerini değiştirdikleri görülüyor. Aynı fiyata sahip iki ürün arasından dünyaya daha az zarar vereni tercih etmeleri bunun en önemli göstergelerinden

2.Yasa Koyucular:

Karbon ayakizinin azaltılması, biyoçeşitliliğin korunması gibi sürdürülebilirlik kriterleri için oluşturulan yasal düzenlemelerin gün geçtikçe arttığını söylemek mümkün; Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen yeni kararla şirketler için sürdürülebilirlik raporlaması hazırlamanın zorunlu hale gelmesi ve ABD Temiz Enerji Planı gibi örnekler, küresel ekonomide çift haneli büyüme rakamlarına ulaşılırken etki ekonomisinin (impact economy) de geliştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Bu anlayış, şirketleri inovatif çözümler üretmeye, çevresel ve sosyal etkilerini minimuma indirmeye, teknolojinin gücünü kullanmaya ve insanlığın refah seviyesini geliştirmeye teşvik ediyor.

3.Yatırımcılar:

Yatırımcılar, giderek düşük karbonlu, toplumsal fayda sağlayan çevre dostu ürün ve hizmetlere daha çok yatırım yapmak istiyor. HSBC’ye göre piyasadaki mal varlığının yaklaşık %30’u bir şekilde sürdürülebilirlik veya ilgili bir strateji veya yatırımda kullanılıyor. Yaklaşık 10 yıl önce başlayan bu eğilimle birlikte daha sürdürülebilir iş modelleri yaratmak için gerekli yatırımlar, piyasadaki yeni oyuncular için fırsatlar yaratıyor. Yeni ekonomik düzenin, yeni kuralları benimseyip içselleştirenler tarafından şekillendirileceğini gösteriyor.

4.Enerji:

Gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere yeni enerji altyapılarına yönlendirilen yatırımlar ciddi bir artış gösteriyor. COP21’de bir araya gelen yasa koyucular, iş dünyası temsilcileri, yatırımcılar ve değişimi isteyenler, bugün sürdürülebilir ekonomik büyüme için eşi bulunmaz bir fırsata sahip olunduğunun altını çiziyor. Enerji altyapısına giden bu sermaye akışının yalnız ekonomik büyümede değil, aynı zamanda bilgiye erişim ve inovasyon kapasitesinde de önemli etki yaratacağını gösteriyor.

5.Değer:

Gazete manşetlerinde beliren ideolojik ve siyasi anlamda ayrıştırıcı manşetlere rağmen, sürdürülebilir büyümeye için atılan adımlar, kültürler, dinler, siyasiler ve sınırların ötesinde ortak bir dil geliştirmemizi sağlıyor. Çünkü değişime ayak uydurmazsak neler kaybedebileceğimiz konusunda bize bir fikir veriyor. Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir büyüme, etik değerlerin daha şeffaf ve belirgin olmasına yardımcı olacak ve dünyanın her yerinde yenilik ve değişim yaratmayı isteyen yatırımcı, kural koyucu ve müşterilerle birlikte ortak bir değer kültür oluşturmaya yardımcı oluyor.

SHARE: READ MORE

2 September

Bu Şirketler Dünyayı Değiştiriyor

Shared Value Initiative, Fortune ve FSG tarafından ortak hazırlanan “Dünyayı Değiştiren 50 Şirket” ( Fortune Change The World 2016) yayımlandı. Yıllık gelirleri 1 milyar Dolar ve üzeri, ana iş stratejileri gereği gerçekleştirdikleri faaliyetler vasıtasıyla pozitif sosyal etki yaratan 50 şirket listeye girmeye hak kazandı. Şirketlerin seçimi aşamasında iş dünyası, akademik camia ve kar amacı gütmeyen grupların fikrine başvurulurken, ilk değerlendirmeler, sosyal sorunlara etkin iş çözümleri arayan küresel platform Shared Value Initiative, Harvard Business School’dan Michael E. Porter ve kar amacı gütmeyen sosyal etki danışmanlığı firması FSG tarafından gerçekleştirildi. Bunun ardından Fortune dergisi editörleri şirketleri aşağıdaki üç temel unsur çerçevesinde değerlendirdi. Bu unsurlara tek tek bakacak olursak:

Ölçülebilir sosyal etki unsuru, herhangi bir şirketin bir veya birden fazla sosyal problem üzerindeki etkilerinin doğası, erişim kapasitesi ve dayanıklılığı göz önünde bulundurularak, bu etkilerin birden fazla bağımsız kaynak ile doğrulanması esasına dayanıyor. Bu kategori yüksek öneme sahip olduğundan, liste içerisinde ekstra ağırlığa sahip olacak şekilde tasarlanmış.

İş sonuçları unsuru, sosyal etkiye sahip girişimlerin şirkete olan ekonomik faydalarının değerlendirildiği bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu unsurla ilgili olarak karlılık ve paydaşların değerine katkı olgularının itibar ve çalışan memnuniyeti gibi kavramların dolaylı etkilerini çoğunlukla geride bıraktığını söylemekte fayda var.

İnovasyon derecesi faktörü doğrultusunda editörler bir şirketin çabalarının ne denli yenilikçi olduğunu aynı sektörde bulunan diğer şirketlere kıyaslayarak gözlemliyorlar. İlgili çabaların, diğer şirketlerin benzer aksiyonlar almasını teşvik edip etmediği de bu değerlendirmede etkili oluyor.

Bu unsurlar çerçevesinde Fortune editörleri tarafından son değerlendirmeye tabii tutulan ve listeye giren ilk 10 şirket şu şekilde sıralanıyor.

SHARE: READ MORE

2 September

Temiz Enerji Devleri: Carbon Clean 200

3.4 trilyon Dolar’ın üzerindeki varlığı elinde bulunduran kurumsal ve bireysel yatırımcılar,  geride bıraktığımız beş yıldan bu yana fosil yakıtlara yaptıkları yatırımları belli oranlarda çekmeye başlayarak, temiz enerji yatırımlarına yönelmeye başladı. Temiz enerji sektörüne yapılacak yatırımları tartışmak ve yönetmek adına oluşturulan Carbon Clean 200 (Clean200TM), karbon ayak izi ve fosil yakıt kullanımlarını da göz önüne alarak temiz enerji teknolojilerine yatırım yapan dünya çapındaki 200 büyük şirketi raporunda değerlendirdi. Şirketlerin sıralamaya girmeleri için piyasa değerlerinin en az 1 milyar Dolar olması ve aynı zamanda gelirlerinin %10’luk kısmını temiz enerjiden elde etmeleri gerekiyor. Çalışmaya petrol ve doğalgaz şirketleri ile enerjisinin %50’sinden azını yenilenebilir kaynaklardan elde eden ve negatif iklim lobisi yapan veya ormansızlaşmaya sebep olan, silah üretimi yapan ve çocuk işçi çalıştıran şirketleri değerlendirmeye dâhil edilmedi.

Listede yer alan şirketlerin %70’inden fazlası gelirlerinin çok büyük bir kısmını temiz enerjiden elde ederken ülkeler arasında toplamda 66 şirket ile Çin en çok paya sahip ülke oldu, onu ise 40 şirket ile ABD izledi.



Şirketler bazında Toyoto Motor başı çekerken onu Siemens, Schneider Electric (4), Panasonic (5), Vestas Wind (7), Philips Lighting (8), Tesla Motor (17) ve Samsung (23)





Fosil yakıtlardan çekilen yatırımların sorumlu bir iş dünyası kurmaktaki önemi yeterince tartışılsa da ekonomik boyutları hala belirsizliğini koruyor. İnsanların hala benzinli araç kullandıkları günümüzde yatırımcıların fosil yakıt hisselerini satmaları garip gözükse de temiz enerji sektörü büyüyüp fosil yakıtlara olan talep azaldıkça bu yakıtların yerini temiz enerjinin alması ve yatırımların da temiz enerjiye yönelmesi çok da zaman almayacaktır. Örneğin, Silikon Vadisi’ndeki önemli risk sermayedarı John Doerr, yüksek karbonlu ekonomiden düşük karbonlu ekonomiye geçişteki yatırımların 21. yüzyılın en büyük ekonomik fırsatı olacağını söylüyor. Sera gazı salımlarının %40’ından sorumlu kömür örneğini ele aldığımızda endüstrinin hızla değer kaybettiğini görmek mümkün; özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde başta Peabody olmak üzere Arch ve Alpha gibi büyük kömür şirketleri iflasa karşı önlemler almaya başladı ve Dow Jones Kömür Endeksi (The Dow Jones Coal Index) %93 düşüş yaşadı. Deloitte Enerji Çözümleri Merkezi (Deloitte Center for Energy Solutions) ve yakın zamanda yapılan bir çalışmaya göre benzer problemler petrol endüstrisinde de yaşanıyor. 2015’den bu yana 52 adet şirket iflasa giderken dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz şirketlerinin üçte biri 150 milyar dolardan fazla borçlu durumda olup düşük petrol fiyatları sebebiyle nakit akışı sıkıntısı yaşıyor.

Fosil yakıt sektöründe yaşanan düşüşlerin aksine temiz enerji sektörüyse yükselişte; Bloomberg New Energy Finance (BNEF) tarafından yapılan çalışmalara göre kömür, petrol ve doğalgaz kombinasyonlarından elde edilebilecek enerjinin iki katı kadar temiz enerji üretme kapasitesine sahibiz. Ayrıca gelişen teknoloji ve iyileşen finansman ve ölçek ekonomisi sayesinde rüzgâr ve güneş santrallerinin maliyetlerinin düştüğünü söylemek mümkün. Benzer şekilde McKinsey, önümüzdeki 10 sene içerisinde yakıt verimliliği ve elektrikli arabalar gibi rekabetçi teknolojiler sebebiyle petrol talebinin de doygunluğa ulaşacağını bekliyor; örneğin, batarya fiyatları geçen yıla oranla %35 düşmüş ve elektrikli araba satışları da %60 oranında artış göstermiş durumda. Üstelik teknolojiye artan talep, fiyatları aşağı çekerken emtiaya olan talep de artış gösteriyor.

Carbon Clean 200 listesinde yer alan şirketler, bu on yıllık süreçte fosil yakıt performanslarını diğer şirketlere oranla üç kat arttırdılar ve böylece temiz enerji şirketlerinin yatırımcılarına somut ve ölçülebilir fırsatlar sunduklarını kanıtlamış oldular. Birçok temiz enerji yatırımı oldukça karlı hale gelmiş durumda ve temiz enerjinin, uzun vadede gelişen teknoloji sayesinde daha da cazip hale geleceğini ve daha fazla yatırımcının fosil yakıtlar yerine temiz enerji yatırımlarına yöneleceğini söylemek mümkün.

SHARE: READ MORE

2 September

Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı Başladı

30 Ağustos’ta başlayan ve 3 Eylül’e kadar devam edecek olan 5. Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı’nın bu seneki ev sahipliğini Budapeşte’deki Corvinus Üniversitesi yapıyor. İki yılda bir düzenlenen ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umut aşılayan “küçülme” aktivistlerini ve camiasını bir araya getiren konferans  ilk defa 2008 yılında Paris’te olmak üzere, 2010’da Barselona, 2012’de Venedik ve 2014’te Leipzig’te düzenlendi.




Konferansa bu yıl ilk defa, konferans oturumlarına paralel olarak gerçekleştirilen “Küçülme Haftası” etkinlikleri de eşlik ediyor. “Küçülme Haftası”nın amacı, konferansta yer almayan ya da yer alma imkanı olmayan daha geniş çevrelerin de katılımına olanak sağlamak ve konuyu daha geniş çevrelerin katılımında tartışmaya açmak. Küçülme haftasının etkinlikleri de dahil olmak üzere üniversitenin konferans salonunda gerçekleştirilen sabah ve akşam oturumları,gün içinde devam eden ve daha küçük gruplar halinde üniversite sınıflarında gerçekleştirilen eş zamanlı oturumların oldukça dopdolu geçtiğini söylemek mümkün. Bu vesile ile basın bültenimizde konuyu kısaca tartışmaya açmak ve konferanstan ilk izlenimlerimizi ve iş dünyasını da ilgilendirebilecek bir iki ufak örneği sizlerle paylaşmak istedik.

Her şeyden önce, küçülme hareketi, bize sınırları olan bir gezegende sınırsız büyümenin ne sürdürülebilir ne de arzu edilen bir seçenek olduğunu hatırlatıyor. Küçülme aynı zamanda mevcut sistemin bizi içine sürüklediği çıkmazın çözümünün büyüme ile