Menu

3 June

İklim kriziyle mücadelede yeni engel: İklim oyalama söylemleri

Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğiyle ilgili kamuoyundaki tartışmalar geliştikçe, konuya ilişkin eylem gerekliliğini küçümsemek veya geçersiz kılmak için kullanılan argümanlar da artıyor, çeşitleniyor ve karmaşıklaşıyor. Artık iklim değişikliğini inkâr etmenin ötesinde söylem düzeyinde de bir çatışma ortamı ile karşı karşıyayız. İklim krizi ile mücadelede, harekete geçmenin anlamsızlığını ve aşılmaz engellerin varlığını öne süren ifadeler, “iklim oyalama söylemleri” olarak literatüre geçti.  Oyalama söylemlerini kullananlar, küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini kabul ederken bir yandan eylemsizliği meşru kılıp halihazırdaki çabaları yetersiz gösteriyorlar. Kimlerin, hangi hızda ve ne yapması gerektiğine, sorumluluğun kimde olduğuna dair bulunduğu yargılar ile iklim oyalama söylemleri, dişe dokunmayan tartışmalar doğurup iklim politikaları üzerinde şüphe uyandırıyor.

İklim oyalama söylemleri belli başlı stratejileri içeriyor ve birçok farklı alanda karşımıza çıkabiliyor. Sanatçı Léonard Chemineau hazırladığı görsellerle bu farklı stratejileri ve söylemleri kategorize eden ve görselleştiren bir çalışma yaptı. S360 olarak biz de bu görselleri Türkçeleştirerek literatüre kazandırdık ve Türkçe versiyonların sanatçının sitesinde yer almasını sağladık. Görselleri incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Oyalama söylemleri dört farklı başlık altında toplanabilir:

Sorumluluğu başkasına yönlendirme: Önce başkası harekete geçmeli

“İklim değişikliği için harekete geçmek bizim sorumluluğumuz mu? Öncelikli sorumlular kim?” benzeri sorulara odaklanan politika beyanları, iklim değişikliği ile ilgili herhangi bir adım atmaktan kaçındığı takdirde bir oyalama söylemi yaratıyor. Önce başkasından bir adım bekleyen üç oyalayıcı söylem- bireycilik, peki ya onlarcılık ve otlakçının bahanesi –sorumluluğu reddederek ortalığı bulandırıyor.
Sistematik sorunlara ufak çapta cevaplar arayan bireycilik, çözümleri kişilerin tüketim alışkanlıklarıyla ilişkilendirerek güçlü aktörlerin ve büyük organizasyonların iklim değişikliğini nasıl etkilediğini gizliyor ve bireyleri suçluyor. Örneğin iklim krizinin asıl sebebinin üretim değil, fosil yakıt tüketimi olduğunun altını çizmek veya “karbon ayak izini öğren” mottosuyla kampanyalar oluşturmak, bireyci iklim oyalama söylemini besliyor.

Diğer ülkelerin veya sektörlerin daha fazla sera gazı salımına sebep olduğunu belirterek kendi sorumluluğunu küçültmek ve eyleme geçmemeyi rasyonelleştirmek, peki ya onlarcılık olarak adlandırılıyor. Bu ikinci tipolojiye örnek olması için İngiliz politikacı Nigel Farage’ın ifadelerine bakılabilir: “Biz küresel karbondioksitin yüzde 1,8'ini üreten bir milletiz. Bu yüzden alüminyum tesislerimizin, çelik üretimimizin çoğunun ve şimdi de rafineri endüstrimizin kapatılmasını anlamıyorum…” Ülkelere ek olarak endüstrilerin de topu birbirine attığını söylemek mümkün. Lojistik alanında faaliyet gösteren bir firmanın tedarik zincirinde kendisinden önce yer alan tarımsal faaliyetlerden ilk adımı atmasını beklemesi bir örnek olabilir.

İklim krizinde sorumlulukları başkasına yönlendiren üçüncü oyalama söylemi otlakçı bahanesi, “tüm bireyler, endüstriler veya ülkeler karbon salımında bir rol üstlenmedikçe, bazıları diğerlerinin eylemlerinden fayda sağlamaya devam edecektir” demek. Donald Trump'ın Paris Anlaşması’nı "iklim ile ilgili bir meseleden ziyade daha çok diğer ülkelerin ABD'ye göre finansal avantaj elde etmesi" diyerek tanımlaması, iklim değişikliği önlemlerini devlet bazındaki ekonomik ve finansal çıktıların kıyasıyla arka plana atıyor. Böylelikle kısa veya uzun vadeli iklim politikaları önemsizleştiriliyor.

Dönüştürücü olmayan çözümleri zorlama: Yıkıcı bir değişiklik gerekli değildir
 
Güçlü ve sağlam bir çözüm önerisi sunmayan veya etkisiz önerilerle önemli çözümlerin önünü kapatan yaklaşımlar, iklim oyalama söylemleri doğurmakta. Teknolojik iyimserlik, fosil yakıt çözümcülüğü, çok laf, az iş ve ceza yok, sadece ödül var oyalama söylemleri mücadele için büyük adımlar atmaktan çekinerek gerçekten etkili olabilecek faaliyetler üzerinde soru işaretleri oluşturuyor.
 
Bu başlık altında ele alınabilecek ilk oyalayıcı söylem olan teknolojik iyimserlik, zayıf ampirik veriler ile teknolojik gelişmelerin gelecekte salım azaltımına yol açacağı inancını taşıyor. Ezbere söylenen teknolojik mitleri tekrarlayarak, vaat edilen ancak söylenen zaman içerisinde gerçekleşmeyen iddiaları düzenli bir şekilde ortaya atıyor. Yalnızca teknolojik gelişmelere güvenen bu söylem, gerekli teknolojilere eşlik etmesi gereken politikaları görmezden gelerek uygulamadaki dönüşümü imkânsız hale getiriyor.
 
Bir diğer yaklaşım olan fosil yakıt çözümcülüğü, iklim krizi felaketinde fosil yakıt endüstrisinin aslında çözümün bir parçası olduğunu iddia etmekte. Bu söylem, fosil yakıt endüstrisinin iklim değişikliği çerçevesinde karşı karşıya kaldığı düzenlemeye bir tepki olarak da değerlendirilebilir. Amerika Petrol Enstitüsü’nün milyonlarca dolar bütçeli “temiz fosil yakıtların” insanlığın refahındaki yerini açıkladığı tanıtım kampanyasındaki anlatı, Paris Anlaşması'nın 1,5°C ısınma hedefiyle bağdaşmadığı gibi , tam bir tezat oluşturuyor.
 
İklim krizi mücadelesinde başarının tanımını muğlaklaştıran üçüncü oyalayıcı söylem, kendisini mücadelenin en ateşli savunucusu olarak tanıtan ülkeler veya endüstrilerden geliyor. Çok laf, az iş iklim oyalama söylemi, ortaya somut herhangi bir gösterge ve yaptırım koymadan zeminsiz bir alan açarak kitlelere sesleniyor. Örneğin 2060 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefleyen Çin, bu hesaplanması imkânsız söylem ile küresel iklim krizinde taşıdığı sorumluluğu masaya yatırmadan büyük sorunlardaki payını saklamayı başarıyor. Bu diplomatik yaklaşım ile özellikle ülkeler, iklim değişikliği için gerekli uygulamalardan kaçınıyor ve uzun vadeli planların etkisiz çözümleriyle kamuoyu nezdinde oluşan tansiyonu kontrol ediyorlar. Benzer şekilde somut sonuçların beklendiği bir soruya verilen “İngiltere, iklim değişikliğiyle mücadelede bir dünya lideri. Karbon hedeflerimize karşı gösterdiğimiz performanstan haklı olarak gurur duyuyoruz…” yanıtı, sadece sözde kalacak yargılarla sorumlulukları bertaraf ediyor.
 
Daha ideolojik bir düzeyde, birçok aktör kısıtlayıcı politikalardan hepten uzak duruyor gibi görünüyor. Ceza yok, sadece ödül var söylemi yalnızca gönüllülük esasına dayalı politikaları destekleyerek özellikle tüketime yönelik bireysel seçimleri vurguluyor. Bu söylem kapsamında vergiler veya sık uçan yolculardan alınacak harçlar gibi açık bir şekilde kısıtlayıcı olan önlemler, fazla tepeden inme ve bireylerin sırtına yük olarak kabul ediliyor.

Olumsuzlukları vurgulama: Değişim yıkıcı olacak

Bu kadar fazla maliyete, iklim değişikliğini azaltmak doğru bir hamle mi? Politika beyanları, iklim krizine yönelik eylemlerin olumsuz yanlarını vurguladıklarında ve bu olumsuzlukların toplum için büyük sorunlar taşıdığını ima ettiğinde, oyalama söylemleri haline gelebilir. Değişimden korkan fazlasıyla konformist söylemler, sosyal adalete vurgu, refaha vurgu ve politik mükemmeliyetçilik olmak üzere üç başlıkta incelenebilir.
Sosyal adalete vurgu, sosyal etkileri politika tartışmalarının ön saflarına taşımakta. Böylece yenilenebilir enerji geçişi gibi iklim krizine yönelik mücadele yöntemlerini, toplum için külfetli ve maliyetli olarak gösteriyor. İklim için alınacak önlemlerin toplu refahı ve istihdamı tehdit etmesini belirterek sadece kısa vadeli olumsuzlukların altını çiziyor.

Benzer bir oyalayıcı söylem olan refaha vurgu, sosyal adalete vurgunun aşırı bir versiyonunu ortaya koyuyor. İklim politikasının temel geçim kaynaklarını ve yaşam standartlarını tehdit ettiğini iddia ediyor: “Eğer fosil yakıt kullanımı yarın sona erecek olsaydı, ekonomik sonuçlar felaket olurdu.” Bu yaklaşıma sahip ifadeler, açık bir şekilde iklim krizine yönelik mücadele için alınacak önlemler sonrası gerçekleşecek değişimi abartmayı hedefliyor.

Olumsuzlukları vurgulayarak değişimin önüne geçen söylemlerin doğurduğu bir diğer söylem ise politik mükemmeliyetçilik. Hazırlanan ve uygulamada olan politikaları tartışırken kamuoyu desteğini kaybetmemek adına fazla korumacı, muhafazakâr ve aşırı yüksek standartlar ile yaklaşmak, potansiyel sosyal faydaları ve geniş kapsamlı politikaları zorluyor.

Teslimiyet: İklim değişikliğini durdurmak mümkün değil
 
“İklim krizinin önüne geçmek gerçekten mümkün mü?” Böylesi müphem bir sorudan doğan değişim imkansızdır ve kıyamet tellalı oyalama söylemleri, çevre sorunlarına odaklanan her çalışmayı büyük bir karamsarlık ile eleştiriyor.
 
İklim krizi gibi küresel çaptaki bir sorun için gerekli olan dönüşümün imkansızlığını ve sosyo-ekonomik yapıda gerçekleşecek reformların demokratik olmadığını savunan değişim imkansızdır söylemi, hayal edilen sonuçlara ulaşmanın beyhude bir çaba olduğunu iddia etmekte.
 
Son olarak kıyamet tellalı, oldukça kaderci bir yaklaşım ile iklim krizi için yapılacak her planın çok geç kaldığını ve her eylemin yetersizliğini vurguluyor. Öyle ki iklim krizine hazırlıklı olmak onu yenemeyeceğimizi kabul etmek ile başlıyor. Dolayısıyla bu söylemler kamuoyunda korku oluşturarak teslimiyeti örgütlüyor. Değişim imkansızdır söylemi gibi kıyamet tellalı da bireyleri ve kurumları eylemsizliğe sürüklüyor.
 
Peki tüm bunları konuştuktan sonra bilim insanları, iklim savunucuları ve politikacılar iklim oyalama söylemleriyle nasıl mücadele etmeli? Son dönemde çıkan araştırmalar, halkı yanlış bilgiler konusunda önceden uyarmanın, iklim krizi inkarına karşı önlemler almaya yardımcı olabileceğini söylüyor. Bu yazıda bahsi geçen 12 farklı söylem üzerinden oluşan tipolojiler de bu amaca hizmet ediyor. Bununla birlikte, iklim oyalama söylemleriyle mücadele için sorumluluğun vurgulandığı, uygun çözümlerin ve gerekli eylemlerin tespit edildiği, sosyal adaletin gözetildiği ve iklim kriziyle mücadelenin mümkün olduğunu gösteren kamusal tartışmalara da ihtiyaç bulunuyor.
 
 
 

SHARE: