Menu

1 July

Stresli, üzgün ve gergin: Küresel işgücünün bir portresi

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Gallup tarafından yayımlayan bir araştırmaya göre 2021 yılında dünya çapındaki çalışanlar her zamankinden daha stresli. Bu duruma eşlik eden kaygı, öfke ve üzgünlük ise pandemi öncesi dönemin oldukça üzerinde.  Araştırmaya katılanların %44’ü önceki gün oldukça yoğun bir gündelik stres deneyimlediklerini belirtiyor. Küresel işgücünün neredeyse yarısı stresin ağırlığı altında kalırken, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’daki çalışan kadınlar stresten çok etkilenen kesim.

Araştırmaya göre Güney Asya %11’lik bir oran ile dünyadaki en düşük refah (wellbeing) düzeyine sahip. Bu bölgedeki çalışanlar hayatlarının önceye kıyasla oldukça kötüleştiğinden ve bu bağlamda geleceğe dair umutlarının eridiğinden bahsediyor. Bunun yanında, pandemiden önce küresel refah düzeyi 10 yıllık bir zaman diliminde artış gösterirken şimdi bu durumda bir durgunluk söz konusu.

Bu bağlamda “Hafta sonunu iple çekerken, saatin tiklemesini takip etmek” ve “İş yalnızca bir maaş çekinden ibaret” gibi ifadeler küresel işgücünün sürekli aklından geçen fikirler. Bu düşüncelere tutunan insanlar işlerinde herhangi bir anlam bulamadıklarından, geleceğe karşı umutlu olmadıklarından ve genel anlamda hayatlarından memnun olmamalarından yakınıyor.

Küresel ölçekte çalışanların %55’i, 2019 yılında ülkelerinde yeni bir iş bulmak için zamanın uygun olduğunu belirtirken bu oran 2021 yılında %45’e düşüyor. Bu anlamda A.B.D ve Kanada %71 oranı ile uç noktaları teşkil ediyor. Bu orana en yakın ülkeler ise Güney Asya (%50), Avustralya ve Yeni Zelanda (59%). Bu spektrumun en altındaki uçlarda bulunan ülkeler ise Bağımsız Devletler Topluluğu (%35), Orta Doğu & Kuzey Afrika (MENA) (%28) ve Doğu Asya (%27).

Tüm bu veriler emek piyasalarındaki ve iş hayatındaki umutsuzluk oranın yükselen bir trend olduğunu gösteriyor.  Öte yandan, A.B.D ve Kanada’da en yüksek stres oranları gözlemlense de araştırma bu bölgelerdeki çalışanların küresel işgücüne kıyasla işlerine daha odaklı olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda gelir ile rahat bir hayat sürme, daha çok iş imkânı ve işe daha bağlı olma arasında ilişkinin kuvvetlendiğini söylemek mümkün. Yine de geçmiş yıllara kıyasla iş hayatına yönelik stres küresel ölçekte artmaya devam ediyor. Özellikle son iki yılda sosyal izolasyon, ekonomik şoklar, sağlık sorunları vb. nedeniyle pek çok ülkede sağlanan ve hissedilen refah düzeylerinin düşmesi stres, öfke ve üzüntü duygularını körüklemeye devam ediyor. Bu duygular hesap tablolarına her zaman yansımayabilir, fakat kurumsal bir risk olarak iş dünyasının yaklaşan fırtınaları içerisinde. Şirket liderleri bu durumu görmezden gelmeye devam ederse psikolojik yıpranma bir şirket içi ‘bulaşıcı’ haline gelebilir. Bunun önüne geçmek için şirket içi liderlerin uygulayabileceği birkaç çözüm var.

Sağlığın ötesini düşünmek
Pek çok büyük şirketin fiziksel sağlık programları mevcut, fakat bunların çoğu zihinsel sağlığı ve sosyal ilişkilerin kalitesini fiziksel sağlığı etkileyen faktörler olarak göz önünde bulundurmuyor. Bu durum yalnızca büyük şirketler ile sınırlı değil. Çoğu tanımda ve destek programlarında sosyal, ekonomik, psikolojik ve çevresel etmenler fiziksel sağlık kapsamında değerlendirmiyor.

Bazı şirketler daha az çalışma saati ve çalışan mutluluğunu iyileştirmek için daha esnek uygulamaları hayata geçirdi. Buna rağmen, 2022 yılında yürütülen Gallup araştırması A.B.D.’deki 4 çalışandan yalnızca birinin işvereninin kendi iyiliğini düşündüğünü güçlü bir şekilde hissettiğini belirtti, bu geçen on yıldaki en düşük oran.

Çalışan refahı hakkındaki verileri takip etmek
Çalışan refahı farklı şekillerde ölçeklenebilir ve performans sonuçları ile ilişkilendirilebilir. Şirket liderleri bu verileri bir araya getirip anlamlandırabilirse iş ortamındaki mutluluk ve sağlık düzeyini artırmak ve sürdürmek adına verimli kararları alabilir. Dolayısıyla gerçekten anlamlı bir değişim yaratabilir.
 
Çalışanlara ilgiyi işyeri kültürünün kalıcı bir parçası yapmak
Pandemi döneminde işverenlerin çalışanlarını dinlemesi, çalışanları ile iletişim kurması ve çalışanlarına destek ve esneklik sağlaması sayesinde çalışanların işlerine daha çok bağlandığı belirtiliyor. Fakat çalışanlar işverenlerinin kendi iyiliğine verdiği değerin düştüğünü hissettiği anda bu durum yalnızca işe ve iş ortamına uzaklaşmak ile sınırlı kalmıyor. Bu senaryoda psikolojik yıpranma ve işi terk etme büyük bir sorun haline geliyor.  Buna karşın Gallup tarafından yürütülen bir araştırma aksi durumda şirketlerin daha fazla müşteri memnuniyeti, daha az grev ve iş kazası deneyimleyebileceğini açıkça gösteriyor.

Sonuç olarak, çalışan sağlığını ve mutluluğunu korumayı ve iyileştirmeyi kendine ilke edinmiş şirketler bunu uygulamak için şirket hiyerarşisinin en tepesinden başlayarak öncelikle bu durumun gerekliliğini kurumsal yapısı ile bütünleştirmeli. Sonrasında, bu durumu sürdürülebilir kılmak adına çeşitli sosyal destek ağları oluşturmalı. Çalışan sağlığını ve mutluluğunu korumayı hedef listesine eklememiş şirketler ise bu konuda derhal harekete geçmeli, çünkü çalışanlar kurumsal devamlılığı ve verimliliği sağlayan en önemli etmen.

 

SHARE: